29. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K16 - CAPO IV

K16 - CAPO IV

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

16. BÖLÜM - CAPO IV

 

KARANBEY

"Daha sert." Kübra kum torbasına yumruğunu geçirdiğinde hala istediğim gibi vurmuyordu. Başta kendisini korumak için başlamıştık bu derslere, sanırım artık bundan zevk alıyor olacak ki sabahın altısında beni uyandırmıştı.

"Karşında Bekir var."

"O zaman silah ver." Yumruğunu tekrar geçirdiğinde gülmeye başladım. Manyak kadın.

"Haldun?"

"Hançerim nerede?" Daha sert vurduğunda yumruğu kum torbasından kaydı ve öne doğru düşmeden uzanıp kolumu karnına doladım. Sırtını göğsüme yasladığımda nefes nefese koluma yapıştı.

"Sabah sabah enerjini neye borçluyuz?" Başını omzuma yaslarken tavana bakıp sakinleşmeye çalıştı. Dün geldiğimden beri yüzünde önceki günlerin aksine tatlı bir gülüş vardı ve sürekli neşeyle kıkırdıyordu. Enrico'nun iyi olmasına bağlıyordum bu durumu.

"Seninle konuşmayı özlemişim Kocam." Başını bana çevirirken burunlarımız birbirine sürtündü. Demek bana çektirdiği işkenceyi kendisine de çektirmişti. "Bir de buraya girdiğimizde Karanbey'in otoritesine bürünüyorsun. Hoşuma gidiyor."

"O zaman şınav çekmeye başla." Kollarımı gevşettiğimde geriye doğru düşer olsa da hızla toparlayıp şaşkınca baktı. "Beş tane."

"Şınav çekemiyorum." Kollarımı göğsümde çaprazlarken yeri işaret ettim. "Sen şınav çek. Yapamıyorum işte." Elindeki eldiveni çıkartırken yere atıp kaçmaya çalıştığında belinden tutup kucağıma aldım.

"Kaçmak yok. Yere uzan."

"Ahlaksız adam. Ne demek yere uzan?" Kolumdan kurtulmak isterken onu daha sıkı tuttum.

"Yere uzandırmadan önce uzan, dedim." Gözleri kocaman açıldı. Yanakları pembeleşirken imalı bir gülüşle yüzünü ağır ağır seyrettim. "Yere yatırayım mı seni?"

"Terbiyesiz. İndir beni." Elini bir kez daha kalbinin üzerine yasladığında bakışlarım eline kaydı. Korktuğunu düşünebilirdim ama gözleri etkilendiğini gösteriyordu. Kalbini hızlandırıyordum, korkuttuğum için değildi bu. Artık bundan emindim.

"Şınav için. Asıl terbiyesiz sensin." Ayaklarını yere bastırdığında benden uzaklaştı. "Şınav çekmeye başla Kübra Karan."

"Önce sen başla." Tek kaşımı yukarı kıvırdım. "O zaman çekerim." Güçsüz kollarına baktım. Yumruk attıktan sonra bileğine fazlaca yükleniyordu. Kol kaslarını güçlendirmek farzdı.

"Bir sayı tut."

"Yüze kadar saymayı biliyorum." Buna şaşırmadım. Kaldığı evdeki verilen eğitim bir ilkokul öğrencisininki kadardı. "Ama dün bin sayısını gördüm. O kaç oluyor?" Bin şınav falan çekemezdim.

"Yüzü yüz kez bölersen buna bin deniyor." Gözleri kısıldı. "Bölme işleminin bir diğer adı." Ona yalan bilgi verdiğimin farkında olmadığı için şaşkınca başını salladı. Daha sonra doğrusunu öğretirdim, şimdi gerekli bir bilgi değildi.

Cehennemde yanacaksın Hakan.

"O zaman yüz kez şınav çekersen bende beş kez çekerim." Elimi yere yaslarken tepemde dikildi. On kez şınavı kolayca çektiğimde hareketlendiğini gördüm. Yere yaklaştığım zaman sırtıma uzanarak başını boynuma gizledi. "Yüz şınavı kolay çekmene izin vermeyeceğim." Hilekâr.

"Yirmi kilo bir şeysin." Alaylı ses tonumun ardından yerden uzaklaştım ve sırtımdaki ağır denilmeyecek hafiflikteki bedeniyle şınav çekmeye devam ettim. Bundan hoşlanmamış olacak ki burnunu boynumdaki yaralarıma hafifçe sürttü.

Kaldı 68 şınav.

"Kocam Bey, nazarlar değmesin."

"Dikkatimi dağıtma." Tabi ki beni dinleyip dudaklarını kulaklarıma yaklaştırdı. Kaçta kaldım ben?

"Aşk olsun, niye öyle şeyler yapayım?" Dudağı enseme tüy gibi dokunurken gözlerimi kapattım. Bedenime yaslanmış bedeninin sıcaklığı beynimi bulandırıyordu.

"Kocam Bey, kaç oldu? Bir mi? İki mi?" Kaç şınav çektiğimi çoktan saymayı bırakmıştım. "Unuttun mu yoksa?" Sesindeki neşeyle gözlerimi araladım.

"Bir." Tekrar yere yaklaşıp uzaklaştığımda kıkırdadı. Şeytan. "İki." Yüzünü sırtıma yaslayıp utanmadan gülmeye devam ediyordu. Eli omzumdan koluma kaydığında duraksadım.

"Yemin ederim zorluyorsun." Dokunuşunu umursamadan şınava devam ederken kolumun altından göğsüme elini kaydırıp sarıldı. Yerle bedenim arasında eli sıkışıyordu, umursamıyordu.

"İftira atma. Seni teşvik ediyorum. Yaparsın Kocam." Bedenim artık şınav çekmekle ilgilenmiyor, onun dokunuşunun tadını çıkarmak için baştan çıkıyordu. "Kaç oldu?"

"On sekizdi." Bir, iki dakikadır on sekizdi. Şu an kaçtı, bilmiyordum. Umurumda bile değildi.

"Çok yavaşsın ama. Şimdiye yüz çekmen gerekmiyor muydu?" Eli göğsümden karnıma oradan tekrar göğsüme kaydığında yere yaklaşmadan başımı eğdim.

Sikerler.

"Pes mi ediyorsun?" Şeytan bir kadınla evliydim.

"O beş şınavı öyle bir çekeceksin ki." Sesimdeki tehditle omzumun gerisinden bakmak için başımı çevirdim. Eğildi dudağıma dudağını değdirip geri çekildi. Tüm kontrolüm dağıldı ve yüz üstü yere yapıştım.

"Az laf çok iş. Devam et Karanbey, pes edemezsin." Şınav çekmeyi bırakıp onu omzumdan çektiğimde çığlık attı. "İmdat diye bağırırım." Sırtı yere yaslanınca gülerek elimden kurtulmak için savaşmaya başladı.

"Burada seni elimden alabilecek adam mı var? Hilekâr bir kadın olduğunu öğrendiğim iyi oldu." Elim sabit olması için karnının kenarına kaydığında kahkahayı bastı. Kaşlarım havalanırken ellerimi tutmaya çalıştı. Buna engel olup ellerini başının üzerinde yere sabitledim.

"Hakan, yemin ederim çığlık atarım." Gözlerimdeki parıltıyla bakışlarını elime indirdi. Gıdıklandığı kısma dokunduğumda kahkahası tekrar yankılandı. Hilekâr karım, gıdıklanıyordu ve insafıma kalmıştı.

"Hakan...Boşayacağım seni." Gıdıklamaya ara verdiğimde nefes nefese baktı gözlerime. "Vicdansız adam. Bırak beni." Cık cıkladığımda ellerini çekmeye çalıştı.

"Beni mi boşayacaktın sen? Öyle bir şey mi duydum?" Evet demek için dudaklarını aralamış olacak ki onu tekrar gıdıklamaya başlamamla gülmeye başladı. Çığlık atıp kahkahalara boğuldu.

"Hayır. Ya seychas umru ot smekha! Khvatit!" Şimdi gülmekten öleceğim! Yeter! Durduğumda derin bir soluk alıp iç çekti. Küfür mü etti o?

"Ne söyledin?"

"Küfrettim." dedi, bileğini bıraktığımda elini karnına sarıp yerden kalktı. "Öyle büyük küfrettim ki Türkçede anlamı yok." Gözlerim kısıldığında aniden üzerime atladı. "Seni manyak adam. Gülmekten öldürecektin beni." Elimi ısırdığında şaşkınlıkla engel olamadım. Hem hilekâr hem de vampirdi.

"Beni ısırdın mı sen?" Üzerimden kalkıp düşe kalka kapıya koştuğunda yerden kalkarak kahkaha attım. Montunu almadığı için montumu giydikten sonra onunkini aldım ve peşinden çıktım.

"Karım, soğuk hava." Kübra sanki onu bir daha yakalayıp gıdıklayacakmışım gibi ormanda birkaç metre önümde koşuyordu.

"Bir daha sana yaklaşmam ben. Gıdıklarsın."

"Söz şimdi yapmayacağım." Adımları dururken omzunun gerisinden baktı.

"Sonra yapacak mısın?" Muhtemelen. Onun kahkahası için tekrar tekrar yapacaktım.

"Öyle bir adam mıyım?" Hafif kırgınlık dolu bir ses tonu kullandığım için yüzündeki ifade yumuşadı ve adımları bana doğru yöneldi. Montunu tutup açtığımda sözüme güvenerek giydirmeme izin verdi. Kollarımdan çıkmadan eğilip kucağıma aldım ve dişimi omzuna geçirdiğimde ciyaklayıp omzuma vurdu.

"Beni ısırdın."

"Önce sen beni ısırdın." Yürümeye başladığımda tekrar omzuma vurdu. Hafifçe kahkaha atarken eve doğru giden patikaya yöneldim. Kübra sessizce başını omzuma yasladığında başımı eğip ona baktım. Dudaklarını kıvırmış bir şekilde etrafa bakıyordu.

"Bugün seni akşam yemeğe çıkartacağım." Bakışları beni bulduğunda göz kırptım. "Karımı randevuya çıkarmadığımı fark ettim." Yanakları pembeleşirken dudaklarındaki gülüş genişledi.

"Randevu mu?"

"Evet. İstemiyor musun?" Onun hayatı bir eve kapatılmıştı ve ne çocuk olabilmiş ne de kadın olmasına izin vermişlerdi. Onu oradan kurtarıp aniden evli bir kadına çevirmiştim. Yaşayacağı onlarca anı yaşamadan evlenmişti benimle. Normal bir evlilik yapmadığımızın ikimizde farkındaydık. Yine de ona diğerlerinin aksine farklı davranman ve yeni anılar elde etmesini sağlamak istiyordum.

Onunla uzun uzadıya yalnız kalıp öylesine bir konuşma yapmamız gerekiyordu. Aptalca mafya düzeninden veya geçmişin acılarından önce normal bir sohbet etmeliydik.

"İsterim." Heyecanla kollarını boynuma doladı.

"Peki seni nereye götüreyim?"

"Dürüm yemeye." Kahkaham ormanda yankılandığında şaşkınca baktı. Neye güldüğümü bilmeden gülüyordum işte.

Randevuda dürüm yemek mi? Bu işte bizim en normal olacak halimiz olacaktı.

 

KÜBRA

"Her şey yolunda mı?" Revire gitmeden önce girdiğimde Melih başını kaldırdı, bakışları üzerimde dolaşırken kaşları çatıldı. Yanındaki koruma bakışlarını bir tık uzun tutunca yatakta dikişlerini umursamadan doğrulup kafasına yapıştırdı. İtalyanca her ne söylediyse koruma bakışlarını tamamen yere indirdi.

"Niye kadın gibi giyiniyorsun?" Gözlerim kısılırken Melih yataktan kalkıp acıyla suratını buruşturdu. Yüzündeki bakış korumacıydı.

"Niye kadın gibi mi giyiniyorum? Aldığın ilaçlar senin zihnine de mi zarar verdi? Ben zaten kadınım."

"Hayır değilsin. Daha küçüksün. Niye süslendin böyle?"

"Sana ne ya?" Eğilip üzerime baktım. Mavi bir elbise bulmuştum, dolabın içinde. O kadar rengi güzeldi ki, geçen Faruk'la izlediğimiz Karlar Ülkesi animasyonundaki Elsa'yı anımsatmıştı. Dışarıda hala kar vardı ve sarı saçlarımla mavi elbisenin filme uygun olacağını düşünerek giymiştim. Evet hala çocuktum.

"Kocamla randevuya gideceğiz. Hani şu Hatice'yle sizin gizli göçek gittikleriniz gibi." Gözleri kocaman açıldığında dişlerimi gösterecek kadar gülümsedim.

"Dur bekle. Hatice'yle randevuya falan gitmedim ben." Ona inanıyormuşum gibi başımı alayla salladığımda kaşları çatıldı. Yatağa oturması için işaret ettiğimde pes edip çöktü.

"Gitmeden sana bakmak istedim. Görüşürüz Melih." Melih iyi olduğuna göre evden rahatça çıkabilirdim. "Bünyen zayıf. Söyle kocana kalın giydirsin seni. Hasta olursun." Tatlı Capo seni.

Reviri geçerek dış kapıya açılan kapıya doğru yöneldiğimde Faruk ıslık çaldığı için adımlarım durdu. Bir elinde çay bardağı diğerinde telefonu vardı. "Nereye böyle gelin hanım?"

"Randevuya. Dürüm yiyeceğiz." Başını geriye atıp kahkaha attığında gülüşüm küçüldü.

"Randevu ve dürümü aynı cümlede kullananda bir tek sen olurdun."

"Niye ki? Hakan'da güldü."

"Ona da mı söyledin?" Elindeki çay bardağını bırakırken koltuklardan birine oturup başını geriye atarak kahkaha atmaya devam etti. "Rezilsin bakıcı."

"Çok güzel olmuşsunuz." Zeliha mutfaktan çıktığında asılmış suratımla ona döndüm. Zeliha gözlerini kısıp arkamda gülen Faruk'a baktı. "Ne oldu?" Tekrar bana dönerken bakışları anlayışlı bir ifadeyle çevrelendi. "Faruk gülüyor ve sizin yüzünüz asık. Ne yaptın Faruk?"

"Randevuda dürüm yemek kötü bir şey mi?" Sesimdeki titreyişe engel olamadım.

"Ben çiğköfte yemiştim." Dedi Zeliha. Faruk aniden sustuğunda Zeliha ne olduğunu anlamamış gibi bakışlarını ikimiz arasında götürüp getirdi.

"Hangi vizyonsuz randevuda çiğköfte verdi sana."

"Douglas." Zeliha'nın en az benimki gibi şaşkın ve masumane ses tonuyla cevap vermesiyle Faruk bir kez daha kahkahaya boğuldu. "Vizyonsuz İtalyan."

"Ne haykırarak gülüyorsun yine?" Hakan merdiven basamaklarını indiğinde bu sefer ıslık çalan bendim. Bakışları beni bulduğunda adımları durdu ve baştan aşağı beni incelemeye başladı. Fırsatı değerlendirip bakışlarımı üzerindeki siyahlara bürünmüş kıyafetinde gezdirmeye başladım.

Takım elbisesi her zamankinden çok daha farklıydı. Simsiyahtı ve ekstra olarak iç yelek giymişti ceketinin altına. Onu neyin yakışıklı gösterdiğini anlayamadan yüzüne çevirdim bakışlarımı. Nefes kesici görünüyordu.

"Normalde tam tersi olmaz mı?" Faruk kahkahalarını keserken konuşmuştu. "Kadını bekleten sen mi oldun? Şu ağır çekimde merdivenden inme sahnesi için sen aşağıda o yukarıda olmalıydı. Siz niye bir işi doğru yapmıyorsunuz?" Onu umursamadan Hakan bana yaklaştı.

"Karım?" Bakışları bir kez daha üzerimdeki elbiseye dokundu. Nedensizce ona dokunmak istediğim için elimi omzuna yasladım. Artık dokunuşlarım onu germiyordu. Bundan memnundum. Elleri belime kayarken göğüslerimizi birleştirerek bakışlarını dudaklarıma kaydırdı.

"Olan var olmayan var kardeşim. Defolun gidin randevunuza. Pardon dürümcüye." Tekrar kahkaha atmaya başladığında kaşlarımı çattım. Randevuda dürüm iyi bir seçenek değildi ve Faruk'un alay etmesiyle öğrenmiş oldum.

"Hakan." Faruk, Hakan'a döndüğünde onun gibi kocama baktım. Dudaklarında varla yok arası bir gülüş vardı ve Faruk'a bakıyordu. "Douglas randevuda çiğköfte yedirmiş Zeliha'ya." Zeliha çoktan mutfağa gitmişti ve Faruk buna rağmen fısıldarcasına konuşmuştu. Hakan'ın gülüşü gözle görülebilir şekilde büyüdüğünde Faruk bir kez daha kahkaha krizine girdi. "İyi güldüm ya."

"Sen Sibel'e randevuya çıkartıp çay vermiş adamsın. En azından biz çayla geçiştirmiyoruz." Faruk duraksadığında Hakan'ın gülüşü sinsi bir hale büründü.

"Çay içelim, sakin konuşalım diyeydi o."

"Kızı aç aç eve geri döndürdün yine de." Faruk gözlerini kıstığında Hakan elini belime sarıp kapıya yönelmemizi sağladı. "Kelin ilacı olsa kendine sürermiş." Faruk kel değildi ki? Hakan'ın cümlesiyle kafam karışmıştı.

"Faruk kel değil ki." Paltosunu giydiğinde uzanıp bana aldığı kürk gibi olan montumu üzerime geçirdim. "Bir deyiş." Diye mırıldandı. Dışarı çıkarken elini kaydırıp parmaklarımızı kenetledi birbirine. Boştaki elim sıkışan kalbimin üzerine yaslandı.

"Nereye gideceğiz?" Başıyla işaret verdiğinde koruma kapıyı açıp kenara çekildi. İçeri girip arka koltuğa oturduğumda Hakan yanımdaki yerine yerleşti. Kapı kapandı ve ön tarafa korumalar oturarak aracı hareket ettirdiler.

"Dürümcüye." Sesindeki ciddiyetle bakışlarımı ona çevirdim. Randevuda dürüm, çiğköfte ve çay olmamalıydı ki alay etmişlerdi. "Benim mekanlardan birine gideceğiz. Orada yeriz."

"Mekan mı? Sibel'le gittiğimiz restorandan daha kaç tane var ki?" Onun silah işinde olduğunu biliyordum. Geçen gittiğim restoranın Ali'nin zamanında yönettiğini söylemişti Sibel.

"Ali birkaç yılda on farklı restoran açtı. Yatırımcısı benim, başarının sahibi o." O mekanları kardeşi kendisi gibi pis işlere girmesin diye mi açmıştı? Başka uğraşı olursa diye miydi?

"Artık eskisi gibi meraklı değilsin. Niye soru sormuyorsun?" Çünkü sorularımın onun yaralarını kanattığını artık bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Bu yüzden çoğu zaman sorularımı kendime saklamayı seçiyordum.

"Ali başarılı bir yönetici miydi?" Başıyla onayladı.

"Ali'nin hayatı normal bir iş adamı olarak ilerliyordu. Manken sevgililer vs. Biraz çapkındı ve restorandan kazandıklarını iyi yönlendirerek başarısına başarı katıyordu." Sesinde gururlu bir tını olduğu için yapacağım yorumu yutmam gerekti.

Ali, Hakan'ın parasal ve korumacı desteğiyle bunları başarmış gibi geliyordu nedensizce. Hakan'ın koruyucu elleri onun üzerinde olmasa en az onun gibi Ümit Karan'ın kurbanı olabilecekmiş gibiydi. Üzerine Hakan kendini yalnızlığa hapsedip aile bile kuramamış hatta yanına kadınları yaklaştırmayı olabildiğince uzak tutmuşken Ali çapkınlık yapacak kadar çapkın olmuştu. Yıllarını karanlıkta güç hesaplaşmasına heba etmemiş gününü gün etmişti.

"O bakış ne?" Ali'ye garip bir öfke hissettiğim için bakışlarımı kontrol edemeden yakalanmıştım. Hakan şüpheyle gözlerini kıstığında dudaklarımı kıvırıp arkama yaslandım.

Bir yalan söyle. Ölmüş kardeşine durduk yere sinir olduğunu söyleyemezsin.

"Ali gibi çapkın olsaydın Buse dışında uğraşacağım kadınları hayal edince sinirlendim." Kaşları havalanırken gülüşü sırıtışa döndü. Tamam bunu atlatmıştım.

"Kendimi karıma sakladım." Buse aklıma gelse de onu umursamayıp söylediklerinin hoşuma gitmesine izin verdim. "Edepli bir Türk erkeğiyim ben." Kahkaha atıp koluna girdim, başımı omzuna yasladım. "Tamam edepli kısmı yalan oldu. Sana senin gibisi lazımdı, Karan Hanım. Sabah edepsizliğini gördük." Başımı kaldırıp avucumu dudaklarına yasladığımda gülmeye devam etti.

"Sesimizi duyacaklar." Fısıldarken gözlerindeki neşeli parıltı büyüdü. Elimi dudaklarından ayırmadan önce hafifçe ısırdı.

"Duysunlar. Karım değil misin?" Sessizce başımı omzuna yasladığımda beni utandırmayı bırakıp boştaki eliyle yanağımı okşadı.

"Öyleyim." Fısıldadığımda yanağımı sıktı.

"Öylesin." Dudağı alnımda gezinirken huzurla kapadım gözlerimi. Arabaya bindiğimizden beri sıradan hissediyordum. Bir gece evlendiği adamla yemeğe giden bir kadındım, geçmişimi veya o adamın kim olduğunu umursamayacak kadar mutluydum.

"Randevuda dürüm yemek kötü bir şey mi?" Başımı kaldırdığımda gözleri kısıldı.

"Aslında daha şık yemekler zarif olur." Şık yemekler mi? "Karşındakine verdiğin önemin seviyesine bağlı olarak yemek çeşitleri değişir."

"Dürüm gayet şık. İçinde et var." Tatlı bir kahkaha attığında dudaklarım kıvrıldı. Faruk'un alaylı kahkahaları gibi değildi.

"Dedim sana. Karım dürüm istiyorsa dürüm yeriz." O zaman yanlış bir şey yoktu. Faruk'un alaycılığını görmezden gelmek için çaba sarf etmem gerekiyordu anlaşılan.

"Faruk'un her dediğine takılma. Biraz pozitif olmaya çalışırken kafayı sıyırdı diyelim."

"Bana dedi ki, Artvin'deki en manyak oymuş." Hakan kahkaha attı. "Asya ondan daha deli." Diye tamamladı cümlemi. Asya'yı her geçen gün merak ediyordum. Faruk'un daha deli ve kadın halini zihnimde canlandıramıyordum.

"Asya, Faruk'tan daha çok deliyse onu kim durduruyor? Faruk, seninle duruyor arada."

"Asya durdurulamaz Karım. Karadeniz kızları biraz," Doğru kelimeyi ararcasına duraksadı. "Haraketli ve sözünü sakınmaz. Asya'da bu çok daha fazla. Tanışınca anlarsın. O bir şey istemiyorsa dünya yansa yaptıramaz kimse." Şimdi daha çok merak ediyordum onu.

"Sibel'de Rizeli. O da lafını sakınmıyor."

"Sibel'in lafını sakınmayışı Ferhat'tan. Küçükken hiç bu kadar cesaretli olmadı. Büyüdükçe Ferhat onun onca adamın karşısında durmasını sağlayacak kadar kendinden emin olmasına neden oldu. Beş abi bir de baba. Altı adamla büyümek onu daha dişli yaptı diyelim." Bir anlığına bana baktı. "Sibel'le Faruk'un arasında olup bitenlerin ne olduğunu biliyor musun?"

"Bilmeli miyim?" Yılmaz ailesinin kardeşini öldüren bir aile olduğundan şüphelenen Faruk'un bu yüzden Sibel'i terk ettiğini anlatamazdım.

"Benden kaçarken Faruk'la baya arkadaşlık ettiniz. Anlatmadı mı sana?"

"Anlatmalı mıydı?"

"Konuşmadınız mı hiç?" Kaşları hafifçe çatıldı.

"Konuşmalı mıydık?" Biraz daha dayanırsam kafasını çorba edecektim.

"Sibel'i hiç mi konuşmadınız?" Sesi sabırsızdı.

"Sibel'i konuşacak kadar Faruk'un dertlerini dinlemem gerektiğini bilmiyordum. Biliyorsun hep ben konuştum. Konuşmayı severim." Yalan.

"Faruk, her zaman çok konuşur. Hiç mi sorununu söylemedi?"

"Söylemeli miydi?" Benim kafam çorba olmuştu bile.

"Ne yapıyorsun?"

"Ne, ne yapıyorum?" Sessizce bir şey mırıldandığında dudaklarımı kıvırdım.

"Sırıtma Karım. Kafamı karıştırma da."

"Kafanı karıştırmak için ne yapıyorum ki?"

"Başladın yine." Homurdandı.

"Neye başladım?" Gülüşümü silip masumca sorduğumda duraksadı. "Neyi yanlış yaptım?"

"Neyi?" Kafası karışmış gibi birkaç saniye gözlerini kırpıştırdı. İşte bu.

"Ne neyi?" Ağır ağır yüzümü incelerken bakışlarımızı ayırıp bakışlarımı etrafta gezdirdim. "Buralar ne kadar kalabalıkmış." Caddede ilerleyen insan seline bakarken cidden şaşkındım. Toplantılar kalabalık olurdu, yine de bu caddedeki insan sayısının dörtte biri kadar bile olmazdı.

"Bugün maç var."

"Maç mı?" Omuz silktim. Ne olduğunu merak etmemiştim bile. "Ben çok acıktım." Tekrar Hakan'a baktığımda eğilip yüzünü boynuma gizledi ve dudağını köprücük kemiğime dokundurdu.

"Tekniklerini üzerimde denemen hoşuma gitse de yapma."

"Hangi teknik?" Kulağımı ısırdığında şaşkınlıkla ciyakladım.

"Devam et. Gör bak ne oluyor." Bu da iyi alıştı beni ısırmaya. Bakışlarını geri çekti.

"Ne oluyor?" Tek kaşı havalanırken kulağımı tuttum. "Soru soruyorum. Soru sormak benim en doğal hakkım." Araba yavaşlayarak durduğunda rahat bir nefes aldım. Manyak herif. Onu ısırmaya başlayan ilk bendim, bundan keyif alıp sürdürmekten çekinmeyen oydu.

"Kurtuldun." Arabadan inmeden önce söylediği cümleydi. Elini uzatıp inmeme yardım ettiğinde kar taneleri gökyüzünden hafifçe dökülmeye başlamıştı. Umarım çıkana kadar kar yağmaya devam ederdi.

İçeri girdiğimizde sıcak bir hava etrafımızı sardı. Girişteki görevliye paltosunu verirken görevli bana yaklaşmak için adımladı. "Ben alırım." Hakan'ın sert sesi adamın adımlarını durdurdu. Omzumdan montumu sıyırırken kaşlarını çatarak adama uzattı. Hızla yanımızdan uzaklaşsa da gidene kadar Hakan ona bakmaya devam etti.

"Masanız hazır Karanbey." Hakan sonunda bana bakarken yüzündeki ifade yumuşadı ve elleri ellerime kenetlenerek içeri girmemizi sağladı. Masalar doluydu ve çatal bıçak sesleri hafif sohbet edenlerin sesiyle karışıyordu.

"Normal bir randevu gibi olsun istedim. İnsanlardan rahatsız olacaksan hepsini atabilirim." Sesindeki ciddiyetle gülüşümü bastıramadım. Manyak herif. Başımı sağa sola salladığımda boğaz manzaralı tek boş kalmış masaya ilerlemeye devam ettik.

Normal biri gibi hissetmek güzeldi. Etrafımızdakiler yabancılardı ve hiçbiri güç için savaşan bir masanın parçası değildi. Heyecanlıydım, Hakan'ın çektiği sandalyeye kalçamı yasladım. Masanın etrafından dolanıp karşımdaki sandalyeye oturduğunda masaya yemekler bırakılmaya başlandı. Onun ve benim önümüzdeki tabağa dürüm bırakıldığında bakışlarımızı kesiştirdi.

"Buradaki her çeşidin tadına bakman için ortadaki yemekler. Onun dışında sadece dürüm de yiyebilirsin."

"Çok güzel düşünmüşsün." Diye bildim. Yemeklere bakarken dürüm çoktan aklımdan çıkıp gitmişti bile.

"Yemeğini ye ve tadını çıkar." Dürümü bıçakla kesmeye çalıştığımda kaçamak bakışla etrafımdakileri seyrettim. Elle yersem kaba olur muydu? Hakan boğazını temizlediğinde bakışlarım onu buldu. Pankek yediğimiz günkü gibi çekindiğimi anlamıştı ve benden önce dürümünü eline almıştı.

Kesinlikle bu adamı seviyordum.

Sevmek mi? Aniden kaskatı kesildiğimde birkaç saniye bocaladım.

"Yemeyecek misin?" Başım belada, çokça belada hem de.

"Yok. Yiyeceğim." Dürümü elime alıp büyük bir ısırık aldığımda keyifle doldurulan şarabını yudumladı. Bakışları ağır ağır yüzümde gezinirken yemek yemek zor bir görev gibiydi.

"Niye bakıyorsun?"

"Karım'ın güzelliğiyle karnımı doyuruyorum." Midem kıpır kıpırdı ve garip bir şekilde neşeyle sıçrayıp çığlık atasım vardı. Tabi ki bunları yapmadan uzanıp suyumu içtim.

"Bu benim ilk randevum."

"Kesinlikle son olmayacak. Her ay dürüm yemeye geliriz." Dürüm derken alaylı bakış atmıştı. Etrafımdaki masalara bakınırken biri bile dürüm yemiyordu ve sanırım dürüm yemek için iyi bir zaman değildi.

"Alay etme." Cık cıklayarak önümdeki tabaklara baktım. "Buradaki yemeklerin ne olduğunu anlatır mısın?" Öne doğru eğildi ve tek tek üşenmeden anlatmaya başladı. Ne zaman bilmediğim bir yemek gelse onu sakince ve sabırla açıklardı bana.

Geldiğim evde sorularımı sormazdım, sorsam da cevabımı alamazdım. Hakan'ın yanında sorularımı sormanın ötesinde cevaplarını öğrenirdim. Rezil olmak veya aşağılanmaktan korkmazdım da. Sanki bir şekilde kendimi bulmak ve keşfetmem için bakışları beni takip edip incelerdi. Onunla öğreniyordum kendimi, neyi sevip sevmediğimi. Bana gösteriyordu.

Boğazımda oluşan yumruyla ara sıra sohbet ederek bitirdik yemeğimizi. Önümüzdeki tabaklar götürülüp kocaman çikolatalı bir pasta ikimizin ortasına bırakıldığında bakışlarım onu buldu. Garsonun üzerine mum koyup yakması umurumda bile olmadı.

"Bugün doğum günün olsun. Gerçeğini hatırlayana kadar." 19 Ocak. Öne eğildi. "Veya geçmiş tüm doğum günlerini kutlamak olarak düşünebiliriz." Buna bayılmıştım. Kalbim sızlarken bakışlarım pastaya kaydı. Bu benim hatırlayacağım ilk doğum günü pastamdı.

"Hakan." Sesimdeki titreyişe engel olamadan gözlerim sulanırken buldum kendimi. Hatırlarım yoktu ve Hakan tüm bu boşlukları dolduracak jestler yapıyordu.

"Dilek tut. Yeni koca falan dileyeyim deme." Ortamı yumuşatmak için yaptığı espri berbattı, yine de gülümsememi sağlamıştı.

"Şu anki kocamdan çok memnunum." Bakışlarım yanan mumun ardında beni seyreden adamda gezindi. Onu istiyordum. Özgürlüğüm boyunca Hakan'ı kendime hapsetmek ve buralardan kaçırmak istiyordum.

"Seni dileyeceğim." Yüzündeki gülüş küçülürken bakışlarındaki yoğunluk nefes kesiciydi.

"Ben zaten seninim." Derin bir soluk aldım, benimdi. "Başka bir şey dile." Dilek hakkımı ona harcamamdan rahatsız oluyordu. Nedensizce yüz dilek hakkım olsa onun iyiliğine harcayabilecekmişim gibi geliyordu.

Melih burada olsa ve düşüncelerimi duysa bana aptal derdi. Kendimden önce yine birini düşündüğüm için kızardı. Umurumda bile değildi.

Hakan'ı diliyordum, omuzlarındaki yüklerinden kurtulup intikam peşinde koşmadığı zamanların gelmesini diliyordum.

Muma üflediğimde söndü. Çenemi dikleştirirken Hakan elini masaya yaslayıp doğruldu ve öne eğilip dudaklarımızı birleştirdi. Basit bir öpücük bedenimdeki her bir zerreyi uyandırırken geri çekildi. Ilık nefesi dudaklarıma çarparken afallayışımı silip atmaya çalışıyordum. Dışarıda fazlaca Karanbey'di ve yanımdaki rahatlığını dışarıya yansıtmamaya çalışırdı. Şimdiyse onca insanın önünde bunu yapmaktan çekinmiyordu.

"İyi ki doğdun ve benim oldun." Hafifçe kıkırdadığımda dudaklarımız tekrar birleşti. Etrafta insanların olması ilk kez beni rahatsız ediyordu. Onunla yalnız olmak isterken buluyordum kendimi.

"Şimdi pastanı ye." Geri çekilip beni aklım sarhoş olmuş halde bıraktı. Şarabı içen oydu, sarhoş olan ben.

Pastayı yiyemeyecek kadar tıka basa doluyduk, bu yüzden paket yapıp Faruk'a götürmeye karar verdiğimizden restorandan çıkmıştık. Elimizdeki paketi arabaya koyduklarında Hakan içeri geçmemize engel olup kaldırımda yürümemiz için kolumdan çekiştirdi.

"Soğuk sevmezsin."

"Sen seviyorsun Karan Hanım. Sana itaat ediyorum." Elimi hafifçe omzuna vurduğumda kısa bir kahkaha attı. Kolunu omzuma atıp yürürken ona sokulmama izin verdi.

"Bugün biraz daha rahatlamış Hakan'sın."

"Normalim bu." Derin bir nefes alıp iç çekti. "Uzun zamandır böyle dertsiz tasasız birkaç saate ihtiyacım vardı. İyi geldi. Seni daha sık sık randevuya çıkarmalıyım." Yağan karın altında yürürken ve kolunun korurcasına dolanışını hissederken bugünün bitmesini hiç istemiyordum.

Hakan'ın normali buysa daha çok görmek istiyordum. Rahatlamış hali diken üstündeki mafya olan haline nazaran kıpır kıpır hissettiriyordu. Gözlerindeki mutluluktan da yüzündeki silemediği o gülüşten de memnundum.

"Fotoğraf çekelim." Hakan boştaki eliyle telefonunu çıkartıp kamerayı açtı, telefonu kaldırıp bana baktığında "Poz ver." Dedi. Kocaman gülümsediğimde ekrana bakıp ciddiyetle baktı ve çekti.

"Gülsene." Kollarımı bedenine sardığımda başını eğip dudaklarımızı birleştirdi. Paltosunun altındaki ceketine tutunurken geri çekildim. Aptal bir sırıtışla ona baktığımda gülüşü genişledi. Bu Hakan'a bayılmıştım.

"Hasta olacağız. Eve gidelim." Bakışlarım tekrardan dudaklarına kaydığında telefonu indirip dudaklarını yavaşça ıslattı.

"Gidelim."

 

KARANBEY

"Doğru dürüst konuşamadık. Otur." Douglas karşımdaki koltuğa oturduğunda sinyal kesici cihazı masaya kurarken çalıştırıp maskesini çıkarttı. Faruk kapıyı kapatıp ardından kilitledi ve solumdaki koltuğa attı kendini.

"Bu konuda anlaşmıştık Patron." Gömleğinin üzerine giydiği iç yeleğin düğmelerini açıp kollarını koltuğun kenarlarına yasladı. "Sana asla Enrico'yu görsem de anlatmayacağımı başından söyledim."

"Bunu biliyorum. Enrico, Kübra'nın peşinde diye beni tetikleyip burnumun dibinde olduğunu gizledin. Madem Enrico'yu koruyacaksın ne diye ondan bahsediyorsun?"

"Sen sordun. Kübra'yı rahatsız edeni sordun ve babamdan bahsettim. Parçaları birleştirdin ve Enrico'ya ulaştın. O zaman yalan mı söyleseydim? Onayladım."

"Siktir. Önceki hayatında avukat mıydın?" Faruk öne kayıp elini çenesine sürdü. "Ben ikna oldum bile." Douglas'ın gülüşü genişlediğinde gömleğimin yakasını çekiştirdim.

"Bir gün delirip onu öldürmeye çalışsaydım..." Douglas'ın gülüşü küçülürken yüzündeki ifade ciddileşti. "Beni engelleyecek miydin?"

"Muhtemelen." Derin bir soluk aldı. "Onu öldürseydin, ölürdün."

"Ne demek lan o?" Faruk sinirle bağırdığında Douglas önce ona sonra bana baktı.

"Peşindeki adamlar Capo, vurulduğu için kadınların olduğu yeri taramaya kalktı. Sizce Capo'yu öldürsen seni hayatta tutarlar mıydı? Acil durum için peşinden ayrılmıyor ekip. Eğer sen ona sıkmaya kalkarsan ölmemen için seni engellerdim."

"O Hakan'a sıkarsa?"

"Bunu yapmayacağını iyi biliyor. Bir İtalyan'ın ailesine olan bağlılığı ölümüne kadardır. Enrico, Capo'da olsa beni karşına alamaz." Douglas İtalyan'dı ve dolaylı yoldan bizi ailesi olarak görüyor olduğunu söylüyordu.

"Bana dürüstçe şunun cevabını ver." Dirseklerimi bacaklarıma yaslayıp öne eğildim. "Capo'nun benimle çalışmasında bir parmağın var mı?" Kaşları yukarı doğru hareketlenirken dudakları alaylı bir gülüşle kıvrıldı.

"Beni her seferinde şaşırtıyorsun Karanbey." Öne eğildi benim gibi. Patron demediği zamanlar daima Gerardo olurdu, tavsiye veren veya uyaran birine dönerdi. "Hala kendi gücünü ve yaptıklarını sorguluyorsun. Bunu seninle ilk tanıştığımız zaman bırakmanı söylemiştim. Enrico, seninle benim yüzümden çalışmadı. Senin yaptıkların yüzünden çalıştı. Potansiyelini gördü."

"Yemin et lan."

"Adımın ve kanımın üzerine yemin ederim." Bu yeterliydi. Arkama yaslandığımda bakışlarındaki netlik hafifçe yumuşadı.

"Benim merak ettiğim bir şey var." Faruk'a çevirdim bakışlarımı. "Capo seni düşmanının önüne attığı için İtalya'daki herkese kırgın ve kızgınsın. Anladım. Dalga geçmek için söylemiyorum. Merak ediyorum. Hakan seni kurtardı, sende defalarca kez bizi. Aslında borçlu değilsin ve hala buradasın. Niye hala bizimlesin?"

"Yengede aynısını sordu." Douglas'ın gözlerine çevirdim bakışlarımı. Faruk'a baktığım gibi bakıyordu, korumacı ve aileymiş gibi. Onu aileden görüyordum, yine de oturup aileyiz diye konuşmamıştık. Bunun normal şartlarda konuşulduğundan emin bile değildim. Douglas tıpkı bizim onu gördüğümüz gibi görüyordu bizi. Gözleri bunu ele veriyordu.

"İki nedeni var. Biri Faruk hariç buraları sevdim. Burada ikinizin oluşturduğu şu aile şeyinden hoşlandım." Faruk masadaki kül tablasını ona attığında Douglas başını eğdi ve odanın bir ucuna yuvarlandı. Neyse ki metaldendi.

"Diğer nedeni?" Faruk'la konuşmaya başlarlarsa konudan uzaklaşacaklardı, bu yüzden müdahale olmuştum. Bakışlarını kaçırdı. "Söyle Gerardo." Kaşları çatıldı. Onun ismini kullanmamdan hoşlanmıyordu. Bak Allah'ın işine her seferinde bunu unutarak tekrar tekrar ismini söylüyordum.

"Enrico'yu korumak." Sesi fısıldarcasına çıktığında rahatsızca etrafa bakındı. "Bu konuda özür dilemeyeceğim ve pişmanlık duymuyorum. Sadece ona söylemeyin yeter." Bakışlarımızı kesiştirdiğinde yüzündeki rahatsızlık dağılmış yerini sert bir ifadeye bırakmıştı. "Aileden atılmış olsam da o it yüzünden düşmanımın eline düşmüşsem de ben bir Lorusso'yum. Capo'mu korumak daima görevim."

"Ondan nefret etmiyorsun." Onun yüzündeki izin nedeni olan Enrico'ya itaat etmemiş ve ondan nefret etmiş sanmıştım. Aslında kendisine dahil yalan söylediğini şu an görebiliyordum. Kırgındı, belki de kızgın. Ama asla nefret etmiyordu.

"Kızgınım. Ama o tüm bunları yaptığında haklıydı. Ben onun yerinde olsaydım, kız kardeşime dokunanı parçalara ayırır, onu benden alanı yavaş yavaş eziyet çektirerek öldürürdüm. Babama güvenerek onun günahına ortak oldum ve cezamı kesti. Bir liderin yapması gerektiğini yaptı. Eğer yapmasaydı onun Capo olmasına izin vermezdim."

"Ne?"

"Capo bendim. Amcam da babam da beni yetiştiriyordu. Onun olmasına izin verdim." Kaşlarım yukarı doğru şaşkınlıkla havalandığında Faruk'la sessizce bakındık. Douglas'tan iyi bir Capo olurdu.

"Doug...Yıllardır yanımdasın ve Capo olacakken bundan vazgeçtiğini söylüyorsun. Her seferinde beni şaşırtıyorsun."

"Daima Karanbey." Gülüşünü genişletti. "Gerçekten sorun yaratsaydı onu engellerdim. Kendi halinde takılıyor, istihbarat topluyor sanıyordum. Yengeye de dedim. Onun, babamın bahsettiği kız olduğunu çok sonra fark ettim. Enrico attığı adımları gizlemeye bayılır." Kübra bana anlatmıştı, babamın geldiğini de Douglas'ın ona söylediklerini de. O yüzden sessizliğimi koruyup Douglas'ı incelemeye devam ediyordum.

"Benden Capo olur mu?" Faruk elinin tersini Douglas'ın omzuna çarptı. "Bir bak bakalım." Aniden sessizliği bölmemiş gibi başını sağa sola yaslayıp poz verir gibi baktı Douglas'a. "Karadeniz'li birinden Akdeniz'li bir mafya." Göz kırptı. "İyi Capo olurum he."

"Senden korkuluk bile olmaz."

"Niye? Gayet yakışıklıyım. İtalyan erkeği olmadığım için mi? Biz Türk erkekleri sizden daha yakışıklıyız. Kıskanıyor musun sen?" Harika, Faruk'un Douglas'a sarma zamanı gelmişti bile.

"Faruk..." Derin bir nefes alıp verdi. "İtalya'da çay yok. Dayanamazsın." Çay toplama zamanı herhangi bir hafta sonu memleketine gidiyordu Faruk ve kendi kendine çay topluyordu. Bu onun yıllık meditasyonu gibi bir şeydi.

"Ne güzel işte. Capoluktaki ilk görevim çay tarlaları ekerek adamları görevlendirmek." Dudaklarım kıvrıldığında Douglas kültürel şok geçiriyormuş gibi kalakalmıştı.

"Akdeniz'de çay yetişir mi? Senin coğrafya hocan kimdi?" Faruk bana bakarken omuz silkti.

"Artvinliyim lan ben. Kars'ta bile çay yetiştirecek kadar inatçıyım. Yapamayacağımı söyleyin on dönüm arazide çay ekip toplayayım size." Onu inada bindirirsem yapardı. Bu yüzden sessizce Douglas'la uğraşmasına izin verdim.

"Üzüm bağından şarap üreten İtalyanlardan, çay üretenlere mi?" Douglas dehşete düşmüş bakışlar eşliğinde Faruk'a bakıyordu.

"Şarap haram zaten. Çay helal. Çay iç."

"Faruk seninle uğraşamayacağım." Faruk arkasına yaslanırken Douglas elini ensesine sürdü ve bakışlarını bana çevirdi. "Git dersen giderim. Kalmak benim seçimim, gitmem de senin."

"Sırlarla dolusun Doug. Tam bir Capo gibi davranıyorsun. Enrico'nun sana ihtiyacı olacaksa git, kan önce gelir." Kan önce falan gelmezdi. Aile dediğin kimse o, önce gelirdi. Savunduğum onun düşüncelerinin aksi de olsa onu anlayabiliyordum.

"Hayır. Sen haklıydın. Aile önce gelir." Douglas kısa bir sessizlik sonrası konuşmaya başladı. "Enrico, iyi bir Capo olursa onun üzerinden ellerimi çekerim. Orada olmadan veya dünyanın herhangi bir yerinde olsam da bunu yapabiliyorum. Gitmek istemiyorum. Enrico için adam öldürürüm. Senin için ölürüm Karanbey." Benim için yeterli olan buydu.

"Bu bir aşk itirafı mı?" Faruk'un alaylı yorumunu umursamadan ayaklandım.

Douglas'ın koltuğuna yaklaşıp elimi uzattığımda birkaç saniye elime baktı. Elimi tutup sıkarken ayaklandı. Bakışlarında Ferhat'ın kardeşlerine bakarken attığı o bakış belirdi. Douglas'ın etrafta olmasından memnundum.

"Geçen ki yumruğu erken attım sanırım." Bu kendi çapımda bir özürdü. Enrico'nun Kübra'nın peşinden geldiğini sakladığı için ona yumruk atmıştım. Enrico'yu sakladığı için atmalıydım, bunun özrüydü.

Özür dilerken bile kendine hak veremezsin Karanbey.

"Aslında sakladıklarım birikti. Ringe gidip dövüşelim mi Patron?" Gözlerindeki duygular silindi ve tekrar her zamanki Doug'a döndü. Elimi çekip kalktığım yere oturdum.

"Evet dövüşün." Faruk hevesle araya girdiğinde pekâlâ nedenini biliyordum. Bahis oynayacaktı. Douglas'la her dövüştüğümüzde korumalar ve Faruk kendi aralarında kim kazanacak diye bahis oynarlardı. Başa baş gittiğimiz için kimin kazanacağı sürpriz olurdu.

"Adamlarımı yoldan çıkarma." Bahse odaklanırken dikkatleri dağılır, güvenlik açığı ortağa çıkardı. İsteyeceğim en son şey evimdeki hainler dışında ekstra bir saldırı altında kalmaktı. "Kumar kötü. Oynama."

"Kumar kötü bir şey...Aynen. Biz çok iyiyiz amına koyayım."

"Çay falan içmen gerekmiyor mu senin?" Faruk başıyla onayladı beni ve ayaklandı. "Siz?"

"İçeriz." Faruk odadan çıkarken Douglas'a çevirdim bakışlarımı.

"Patron, Enrico gidecek muhtemelen."

"Sana mı söyledi?" Cık cıkladı.

"Yengeyle konuşuyorlardı. Senin yaptığın sürprizi anlattıktan hemen sonra söyledi." Dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım. Kübra'nın gülüşü bir an olsun yüzünden silinmemişti ve gözleri sürekli göğsümdeki yaralarımı sızlatacak o parıltıyla bakmıştı.

"Enrico, korumalardan birine emretmiş. O gitse de yengeyi gözetleyip koruması için." Kaşlarım çatıldı, karımı ben korurdum.

"Kim? Hangisi?"

"Şu benim kadar uzun olan...Hani kafasında kurşun yarası olan." Onu görmüştüm, tekin bir tip değildi ve manyağın teki gibi duruyordu. "Antonio. Verilen görevin dışına çıkmaz. Birkaç kere onu kendi tarafıma çekmeye çalıştım. Daima Capo kimse ona itaat eder."

"Seni dinlemeyen biri mi?"

"Capo değilim." Yine de şaşırtıcıydı. Bir şekilde etrafındaki insanların elini kolunu bağlamakta iyiydi. Hem fiziken hem de ruhsal olarak bir şekilde dediklerini yaptırırdı. "Açıkçası iyi olabilir bu. Yardım almak seni iyi hissettirmiyor, biliyorum. Ama Antonio iyi bir koruma. Benim onun gibi bir adamım olsa derin derin uyumak için ona güvenebilirdim." Douglas asla derin uyumazdı ve tetikte bir şekilde yarı uyanık olurdu. Derin uykuya dalacak kadar Antonio'ya güvense de ben güvenmiyordum.

"Kübra'nın yakınında görmeyeceğim."

"Hayaletin tekidir." Gözlerimi kıstım. Tanıştığım her İtalyan hayaletten farksızdı ve bundan hoşlanmıyordum.

"Antonio'nun soyadı var mı? Dosyası?"

"Pek bir şey yok Patron. Yine de getiririm." Enrico piçiyle görüşme yapmam gerekiyordu. Kardeşini aradığı için Kübra'yı güvende tutmak isteyebilirdi ama sikimde bile değildi bu durum. Karım benim sorumluluğumdaydı ve onu ben korurdum. Gerekirse gittiği her yerde gölge gibi takip edip yanından ayrılmazdım bile.

"Dosyayı istiyorum. Enrico'yla gitmeden önce konuşmam gerekenler var." Ayağı kalkıp Faruk'un evinden çıkarken bahçedeki yabancı araba dikkatimi çekti. Plakası tanıdık olsa da çıkartamamıştım. Arabanın etrafında Çetinlerin tanıdık korumaları vardı. Hızla bakışlarım bahçede gezinirken Kübra'yı gördüm. Arkası dönük bir kadına öfkeyle bir şeyler diyordu. Faruk onun yanındaydı ve kaşlarını çatarak kadına bakıyordu. Kübra'nın bir adım gerisindeydi ve ara sıra Kübra'ya bakıp ona bir şeyler söylüyordu. Faruk beni fark ettiğinde fazlasıyla yakınlaşmıştım onlara.

"Ne oluyor?" Kadının gözle görülür şekilde gerildiğini gördüm. Yaklaştıkça onun kim olduğunu zihnim algılayabilmişti. Hatice Çetin. Bakışları beni bulduğunda yüzümdeki her bir kas gerildi. Karıma gözlerini ve kulaklarını kapatmış bir Çetin'di ve ona saygı falan duymuyordum.

"Hatice şimdi gidiyordu." Kübra'nın titreyen sesi bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. Titreyen ellerini pantolonuna sürdü, aldığı soluklarla göğsü inip kalkıyordu. Karımı endişelendiriyordu. Hatice Çetin, onu kaygılandırıyordu.

Dün neşe içinde kıpır kıpır olan kadının sinir sistemi çökmüş gibiydi. Onu en son bu denli parçalanmış gördüğümde Bekir piçine inandığımı sandığı zamandı. Hatice ona ne söylemişti? Canını mı sıkmıştı?

"Seninle konuşmam lazım Karanbey." Hatice'nin çaresiz ses tonuyla adımlarım duraksadı ve bakışlarım dikkatle ona çevrildi. Gözlerindeki endişeyle birkaç saniye afalladım. Hatice asla endişeli gözlerle bakmaz, elinde olsa bakışlarıyla Medusa gibi insanları taş ederdi.

"Konuşalım." Kübra'nın yanına gelirken Hatice'nin tam karşısında durdum.

"Hayır. Konuşmayacaksınız." Kübra'nın sesindeki hiddetle kaşlarım çatıldı, ağır ağır çevirdim bakışlarımı ona. İşaret parmağını kaldırıp salladı Hatice'ye. "Konuşmayacaksınız." Nefesi kesik kesikti ve bakışları her an krize girecekmiş gibi donuklaşmıştı.

"Sakin ol, Karım." Elimi bileğine sarıp onu birkaç adım Hatice'den uzaklaştırdığımda şakağına dudağımı değdirip Hatice'ye sırtımı döndüm. "Sakin ol. Her şey yolunda."

"Hakan. Utanmıyor...Utanmayacaklar...Hepsi canımı çok yakıyor." Fısıldarcasına konuşurken elleri ceketimi sıkıca kavramış, gitmemi istemiyormuş gibi tutunmuştu. Ne olduğunu bilmediğim için Faruk'a çevirdim bakışlarımı, aramızdaki mesafeyi azaltıp kulağıma eğildi.

"Kardeşini Enrico'dan koruman için gelmiş. Melih'in, Capo'nun adamı olduğunu ve Bekir'in onu vurması sonucu Enrico'nun kardeşini öldüreceğini düşünüyor. Masadan bir tek ona sen yardım edersin diye gelmiş." Gözlerimi sıkıca yumdum. Bu boktan bir fikirdi. Kübra'nın titreyen ellerinin nedeni anlayabiliyordum. Ona sessiz kalmış kadın Bekir gibi biri için çabalıyordu.

"Evimden defol Hatice." Sesim netti. Kübra gözlerimizi kesiştirdiğinde bana geçmişini anlatırken onda olan yıkımı görmemi istemediğinden sakındığı o bakışlarını şu an gösteriyordu. Sanki anlatmasa da tüm geçmişindeki acı ve kayıpları, ruhumun en ücra köşesine kadar hissedebiliyordum. Sanki bir enkazın altındaymış da onu oradan kurtarmam gerekiyormuş gibiydi bakışları.

"Capo kardeşimi öldürecek." Hatice, kardeşini koruyordu. Benim yaptığım gibi, Ferhat'ın yapacağı gibi. Ona kızarken bir yanım hak vermemeliydi.

"Ali öldü. Kabullen. Öldü o." Faruk'un kendime gelmek için defalarca kez tekrarladığı cümle zihnimde yankılanırken bakışlarımı Hatice'ye çevirmek için bedenimi yan çevirdim. Kardeşini korumaya çalışmasını anlıyordum ama o piç, çok bile yaşamıştı. Acı çekmeliydi, yaptıklarının bedelini ödemeliydi.

Bekir gibi bir kardeşim olsaydı, onu korumak için kılımı kıpırdatmazdım.

"Gebertsin." Kübra'nın acımasız sesi bahçede yankılandığında Hatice'ye doğru yaklaştı. "Süründürsün. Canını öyle yaksın ki Bekir, yaptığı ne varsa bedelini ödesin!" Boğazını acıtacak kadar bağırıyordu.

"O bilmiyordu. Bilmiyorduk. Melih'in, Capo'ya çalıştığını bilmiyorduk. İhanet etmiş, ailemin içine sızmış Melih." Gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Melih'in hain çıkmasından oluşan derin bir kalp kırıklığı yaşadığını görebiliyordum.

Siktir.

Melih'i seviyordu. Ne Melih'i Karanbey. Hatice, Capo'ya aşıktı.

"Melih'i vurdu o. Dört kurşunu arkasında sıktı. Sen ne anlatıyorsun?" Kübra, aniden Hatice'nin üzerine yürürken bir adım geriledi Hatice.

"Melih." Duraksadı. "Evden bilgi taşıdığı için ihanet etti ve bedelini ödedi." Söylediği cümleyi zar zor söylüyormuş gibi duraksamalar eşliğinde söyleyebilmişti. Kardeşi için sevdiği adamdan vazgeçiyordu. Söylediği her bir kelime bunu kanıtlıyordu.

"Sen...Kafayı yemişsin." Kübra'nın çenesi titremeye başladığında Hatice'nin gözlerinin kızarmaya başladığını gördüm. İkisi sessizce birbirlerine bakarken gözlerindeki acıyı görmek bakışlarımı etrafta gezdirmeme neden oluyordu.

Hatice Çetin'in maskesi düşmüştü. Babasının kızı gibi davranıp asi bakışlarıyla bakan o kadın gitmişti. Bir anlığına Kübra gibi o eve hapsedildiğini düşünürken buldum kendimi. Daha sonra toplantıdaki o kendinden emin babasının kızı imajını çok gerçekçi şekilde oynadığını anımsadım. Hatice Çetin, maskelerle çevrili bir kadındı. Ama şu an o maskeleri takınmamıştı.

Hatice derin bir soluk alırken elini yüzüne sürdükten sonra dizleri üzerine çöktü, Kübra gibi irkilirken buldum kendimi. Kübra bir adım gerilirken suratını buruşturdu. Hatice yumruk haline getirdiği ellerini kucağına bırakmıştı.

"Kardeşim, benim tek varlığım Kübra. Ne olur onu kurtarmama yardım et." Hatice'nin sesindeki titreyiş ve çaresizlikle birkaç adım geriledim. Midem bulanıyordu ve anılarım zihnime doluyordu. Babama, Ali'yi kurtarması için yalvardığım zamanı anımsamak kalbimi sıkıştırıp nefesimi kesiyordu.

Kardeşimi ne olursa olsun kurtaramamıştım.

Kardeşini ne yaparsa yapsın kurtaramayacaktı.

Enrico, Bekir'i öldürmese bile ben yapacaktım. Hatice Çetin, boşa diz çökmüştü.

Gökyüzü gürlerken önceki günün aksine kar yerine yağmur yağmaya başladı. "Bana cehennem olmuş bir adamı kurtarmamı nasıl istersin?" Kübra hıçkırırken yağmur gözyaşlarına karışıp yüzünü ıslatıyordu. Hatice başını kaldırdığı anda onun yanaklarında süzülen gözyaşlarına yağmur yağmaya başladı.

Çaresizdi. Kardeşinin sonunu biliyordu. Çareyi, yıllarca çaresizliğe boğdukları kadından bekliyordu.

"Onu artık koruyamıyorum." Sesi fısıltıyı andıracak kadar kısılmıştı.

"Güzel." Kübra çenesini dikleştirse de ağlamaya devam ediyordu. "Korunması gereken o değildi zaten." Korunması gereken Kübra'ydı. Adaletsiz davranılan, hapsedilip özgürlüğü kısıtlanan, zalimlerin yanında mazlum olan...

Benim karımı hiçbiri koruyamamıştı. Denememişlerdi. Hep ikinci plana atılan o, olmuştu. Hatta birilerinin seçeceği kişi bile olmamıştı.

"Özür dilerim." Sesindeki samimiyet rahatlatıcıydı. Basit bir özür dilemek Kübra'nın hayatını geri vermezdi, yine de tatmin ediciydi. O kadar çok af dilemeliydiler ki belki bir gün onların özürlerine gerçekten inanabilirdim. Yine de Hatice Çetin'in içten ettiği bir özürdü. Dizleri üzerinde karıma yaşatılanlar adına özür diliyordu.

"Kardeşini kaçırabiliyorsan kaçır, Hatice. Onu korumaya gücüm yetse bile kılımı kıpırdatmayacağım. Karanbey'de yapmayacak." Kübra, arkasını dönerek çenesini dikleştirdi ve eve doğru kendinden emin adımlarla yürümeye başladı. Verandadan eve girene kadar bakışlarım onun üzerinden ayrılmamıştı.

Hatice diz çöktüğü gibi ayağı da kendi isteğiyle kalktı. Elinin tersini yanaklarına sürerken arkasını döndü ve çıkışa adımladığında ona doğru yürümeye başladım.

"Çetin." Adımları yavaşlarken bana döndü, gözlerinde daima gördüğüm ifadesiz belirmişti. Artık buradan Bekir için iyi bir haber çıkmayacağını anlamış olmalıydı. "Kaybedeceksin." Tam karşısında durdum. Benim Karanbey olmaya karar verdiğim zamanki gibi hissettiriyordu bakışları. "Her şeyini kaybedeceksin. Yapma."

"Kaybedecek olsam da bunu yaşayan bir ben olmayacağım." Arkasını dönüp demir kapıya yürürken başımı sağa sola salladım. Onun gibileri iyi biliyordum. Canını yandıkça yanındakileri yakıp küle çevirip yapayalnız kalacaktı.

Görebiliyordum.

Hatice Çetin, kendi lanetini başlatacaktı.

Geçmiş

Soğuk buz gibi bir depoda diz çökmüştüm. Annemi kaybedeli aylar oluyordu. Kardeşimi bulamadığım saatler...

Onu kaybedeceğimle ilgili hissettiğim dehşet dolu duygularla boğuluyordum.

Onu bulmalıyım.

Onun yaşadığından emin olmalıydım.

Onu korumalıydım.

"Ali'yi bulmama yardım et." Ellerim kucağımda yumruk olmuş kalbim göğsüme hiddetle çarpıyordu. "Bana kardeşimi ver." Başımı kaldırıp babamın yüzünü görmek istemiyordum. Yüzündeki o keyifli ifade, anneme verdiğim tüm sözleri silip süpürecekti. Biliyordum.

Annem git demişti. Ardımda kardeşimi bırakacağımı nasıl düşünerek söylemişti bunu? Kendisi gidememişken benden bunu yapmamı nasıl beklemişti? Babamı hayatına alan o değil miydi? Hayatından da çıkartamayan...

Niye kaçması gereken bendim? Niye o olmamıştı? Bizi alarak kaçıp gitseydi hem o hayatta olurdu hem de ben Ali'nin sorumluluğunu almak zorunda kalmazdım.

Annem babamın kurbanıydı. Onu suçlayamazdım. Ölmüş bir kadını suçlamak doğru değildi. Depoda yaşadıklarından sonra onu suçlamam, babamın oğluna yarışacak bir davranış olurdu. Bense annemin oğluydum.

"Ali'yi nasıl bulayım oğlum?" Sesindeki eğlenen o tınıdan tiksinmiştim. Onun önünde diz çökmem bir anlam ifade etmeyecekti. Aptalcaydı. Babamın kibri vicdanından daha büyüktü.

Kardeşim için yalvarmalıydım. Babamın istediği buydu, biliyordum. Annemin ona vermediği tek şeydi bu. Bense diz çökmüştüm işte. İnat etmemin bir anlamı yoktu. İşin ucunda ikizim vardı. Kanım olan kardeşim vardı. Yaşaması gereken ve zarar görmeyen olan...

"Ne istersen yaparım." Sözcükler dudaklarımdan döküldüğünde avuçlarımı açtım. Omuzlarımı dikleştirirken başımı kaldırdım. Elleri cebindeydi ve başı sola yaslanarak bir böcekmişim gibi seyrediyordu beni.

"Bana Ali'yi bulursan istediğin her şeyi yaparım. Yemin ederim." Yapardım. Sözümden dönmezdim. Yeter ki kardeşimi bana getirsin, dilediği cellat bile olurdum. Annemin istemediği o hayatı bile yaşardım.

Annemden kalan bir tek kardeşim vardı. Onu da kaybedemezdim. Onun için yapacaklarımın sınırı yoktu. O son ailemdi.

"Ali'yi bulduktan sonra onu nasıl korumayı planlıyorsun?" Yavaşça yutkundum. Şimdiye kadar onu korumaya çalışmam beni yaralamıştı. Bu haldeyken onu koruyamazdım biliyordum. Daha hastaneden çıkalı bir hafta olmamıştı ve çoktan yalvarmak için diz çökmüştüm.

Annemin sonu olan adama bel bağlayamazdım. Onun sonu olan kardeşimin de benim de sonum olurdu. Herkes ona itaatkarken benim diz çökeceğim son seferin bu an olması için ondan daha da güçlü olmaya ihtiyacım vardı.

"Karan Bey? Doktor falan olmak gibi bir hayalin yoksa bu notları bana vermelisin. Hayır...Senden daha çok çalışıyorum. Nasıl bu notları alıyorsun?" Faruk'un sesi zihnimde yankılanırken nefesimi tuttum. Alay ederken beni sinir etmek için kullandığı bir lakaptı.

Karan Bey.

Babamdan daha acımasız ve güçlü birine ihtiyacım vardı.

Karan Bey.

Kendime ihtiyacım vardı. Annemin uzak tuttuğu o karanlığa yani Karanbey'e ihtiyacım vardı.

"Orasını bana bırak." Çenemi dikleştirdim. Gözlerimdeki meydan okuma ve netlik keyfini yerine getirirken belindeki silahı çıkarttı.

Silahlardan uzak durmamız için her şeyini vermişti annem. Bu dünyada sevdiği adamla mutlu olurken aynı zamanda bu dünyayı reddeden iki yüzlülüğüne anlam verememiştim. Annem öldü, hala anlam veremiyordum. Karşımdaki adam babamdı. Anneme yaptıklarının ağırlığı tekrar tekrar üzerime çökerken titrek bir soluk alırken buldum kendimi. Kalbimdeki yası bastıramıyordum.

Karşımdaki adam benim en büyük düşmanımdı. Doğduğum andan beri dünyayı bana dar etmiş adama dünyayı dar etmek istiyordum. "Benim için birini öldürmeni istiyorum, yapabilir misin?" Bu ilk cinayetim değildi. Kardeşim için de birini öldürebilirdim.

"Kimi?" Yerden kalkmam için başını salladı. Yerden ayaklanırken diz çöktüğüm yere baktım. Kardeşim için diz çökerdim de öldürürdüm de. Bu yüzden pantolonuma bulaşmış tozu temizlemedim bile. O tozu zamanı geldiğinde babama yutturacaktım.

Bir daha asla kimseye diz çökmeyecektim. Bunun sözünü kendime veriyordum. Babamın suratına bakarken sözümü kendime tekrar tekrar hatırlattım.

Annemi ondan alacaktım, diz çöktüğüm her bir saniyenin bedelini karşımdaki adama ödetecektim.

Bunu annem için yapacaktım.

Bunu Ali için yapacaktım.

Bunu kendim için yapacaktım.

🖤

 

Bölüm nasıldı?

 

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

 

Kitabı üçte ikisi bitti biliyorsunuz ki. Vitesi arttırıyoruz. Hazır mısınız?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 07.03.2025 02:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...