

Keyifli okumalar <3
🖤
11. BÖLÜM - GÜVEN II
KÜBRA
Sabah uyandığımda yatakta yalnızdım. Hakan'ın geldiği zamanı hatırlıyordum ama onun odasındaki cesaretimi kaybettiğim için uyuyormuş gibi davranmıştım. Yanıma yatıp bana hiç temasta bulunmadan kıpırdamamıştı. Onun nefes alışverişini dinlerken gerçekten uykuya kendimi bırakmıştım.
Yataktan çıkıp hızla duş alıp hazırlanarak aşağı indim. Garip bir şekilde Hakan'ın dudaklarının hissini hala köprücük kemiğimin üzerinde hissedebiliyordum.
"Günaydın." Neşeyle mutfağa girdiğimde Hakan kahvesini yudumlarken bir yandan telefonundaki bir şeye odaklanmıştı. Bana baş sağlamakla yetindi. Yüzünde buz gibi ifade varken ondan en uzak sandalyeye oturmak için adımladım. Başını kaldırıp bana baktı.
"Nereye?" Elimle oturmayı düşündüğüm sandalyeyi işaret ettiğimde başını sola yasladı ve sağındaki sandalyeyi işaret etti. "Yerin benim yanım karıcığım." Sesindeki flörtöz tonlamaya rağmen kaşları çatılmıştı. Onun yaptığı gibi ifadesiz bir yüz takınarak başımı sola yasladım ve kaşlarımı çattım.
"Her zaman kocacığım. Bugün tersinden mi kalktın?" Gözleri ağır ağır yüzümde gezindiğinde onun gibi bende ağır ağır onu seyredip göz kırptım.
"Beni mi taklit ediyorsun?"
"Taklit edeceğim bir yüz ifaden mi var?" Başını sağa yasladığında yasladım. Gözlerini kıstığında kıstım.
"Taklit etme beni."
"Taklit ettiğimi kanıtla." Derin nefes alıp elindeki telefonu masaya bıraktığında dirseklerini masaya yaslayıp ellerinin çenesinin altına koydu.
"Bugünkü neşenin sebebi ben miyim?" Kendi beğenmiş pislik.
"Bugünkü somurtuşun nedeni ben miyim? Yatağım rahat değil miydi?" Kaşları havalanırken dudakları kıvrılır gibi oldu.
"Yatağın çok rahattı. Sadece gece kendi kendine konuşuyorsun. Uyutmadın."
"Başka bir sebeple uyutmamaktan iyidir." Göz kırptığımda bakışlarımızı ayırdım. Cinsel ima mı yapmıştım? Benim sorunum cidden neydi?
"O da olur elbet."
"Ne dedin?" Doğru duyduğumdan emin değildim.
"Bir şey demedim." dedi tekrar kahvesini yudumlayıp telefonuna dönerken. "Zeliha bugün yok. Fırında tabakta kahvaltın var." Fırına adımlayıp açtım. Tabağın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle doluydu. Tabakla sofraya oturduğumda bakışlarımı ona çevirdim.
"Yemeğini ye." Çatalı sigara şeklindeki böreğe batırıp büyük bir ısırık kopartıp çiğnemeye başladığımda önündeki telefona bakmaya devam etti. Dün gece onu rahatsız edecek seviye onun sınırlarını ihlal ettiğimi biliyordum. Bunun için bana kızmamıştı.
"Odama bir daha girme-"
"Peki." Bakışlarımı kaldırıp gülümsedim. "Ama istediğin kadar benim yatağımda yatabilirsin." Kahvesini yudumlarken sabır dilercesine etrafına bakındı. Kıkırdayarak yemeğimi yemeye devam ettim. Gerçek sinirli halini görmüştüm bu yüzden durmam gereken yerin farkında olarak onu kışkırtmaktan hoşlanıyordum.
"Bugün Pazar." Konuyu aniden değiştirmesiyle çiğnediğim lokmayı yuttum. "Medine abla dediğin kadını görmeye gitmek ister misin?" Kalp atışım yavaşlarken elimdeki çatalı tabağa bıraktım. Boğazımda düğümlenen o his ilk kez beni rahatsız etmiyordu. Beni özgürce Medine ablaya mı götürecekti?
"Ama birileri peşimizde değil mi? Öldürülmeyiz mi?" Omuz silkti.
"Kimse karımın istediği şeyi özgürce yapabilmesini engelleyemez." Gözlerim yanıyordu, akacak yaşları hissedebiliyordum.
"Özgürce." Diye mırıldandığımda başını salladı.
"Çenesi dik bir şekilde özgürce." Dudaklarını kıvırdığında çenemi dikleştirdim. "Hem Medine ablana beni anlatmayacak mısın? Benim gibi koca anlatılmaz mı?" Anlatırdım. Ona Hakan'ı anlatmak istiyordum. Onun mezarına gitmeseydim, Hakan beni asla o evde bulamazdı. Şu an burada onunla şakalaşıp istediğim şeyleri özgürce yiyemezdim.
"Anlatacağım." Elimin tersini yanağıma sürtüp çatalı tekrar elime aldım. İştahım yoktu ama aldığım haber beni yemek yemeye itiyordu. Tabağımdaki her bir yiyeceği mideme indirdiğimde mutlu oluyordum. Aç kalmadan tıka basa doyabiliyordum ve bu delice bir özgürlüktü.
"Ali'yi görecek misin?" Sorumla başımı kaldırdım. Arkasına yaslanmış bir şekilde beni izliyor olduğunu gördüm. "Ali'ye selam veririz."
"Faruk nerede?" Çatalımı bıraktığımda oturduğu yerden kalktı ve tabağımı önümden aldı. Elindeki kahve kupasıyla beraber lavabonun içine bıraktı. "Douglas'la yeni doktorun yanına gittiler."
"Ne zaman gideceğiz?" Omzunun gerisinden bana döndü. Üzerindeki takım yine simsiyahtı. Bu renk gözlerindeki şeytani ifadeyi yoğunlaştırıyordu. "Şimdi." Tok sesi dün gece uyarıcı konuşmalarını anımsattı. Elim istemsizce boynuma gittiğinde gri hareleri hareketimi takip etti.
"Montumu giyip geliyorum." Oturduğum yerden ayaklandığımdan bakışlarındaki haylaz ifadeyi yakalayabilmiştim. Mutfaktan çıktığımda bakışlarından kaçmaktı amacım. Montumu üzerime geçirip botumu giydiğimde ceketinin üzerine pardösü geçirmesini seyrederken buldum kendimi.
Aşırı. Çekici. Bir. Adamla. Evliydim.
"Gördüklerinden memnun musun?" Gülümsedim.
"Fazlasıyla." Göz kırpıp yanağından makas aldım. Gözlerini kırpıştırdı ve bunu yapacağımı beklemiyormuş gibi şaşkınlıkla baktı. "Neyse ki benim kocamsın. Yoksa asılmak ve tavlamakla uğraşacaktım." Elimi omzunda toz varmış gibi sürdüğümde bakışları ellerimin hareketini takip etti.
Garip bir şekilde onunla konuşurken çekinmeden her türlü konuda konuşabilirmişim gibi geliyordu. Sinirliydi, kaşlarını çatınca nerede durmam gerektiğini bilerek onu gözlemliyordum. Onunla şakalaşmak rahat hissettiriyordu. Sanki önceden yaşadıklarım bir kâbus ve ben zaten başından beri Hakan'la evli ve mutluymuşum gibiydi.
Hakan'ın davranışlarındaki değişim bana o hatırladığım on dört yılın anılarını gölgede bırakıyordu.
"Ne yapıyorsun?"
"Medine ablayla tanıştıracağım seni. Mükemmel olmanı sağlıyorum." Kaşları çatıldı.
"Ben zaten mükemmelim." Öyleydi. Yine de elimi idare eder anlamında salladım. Hoşnutsuz bir homurdanmayla ters ters baktı. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda yanımda yürümeye başladı. Arabaya yaklaştığımda arka kapıya yöneldim.
"Öne otur." Başımı ona çevirdiğimde korumanın elindeki araba anahtarını alıp şoför koltuğuna yöneldi. Ön kapıyı korumalardan biri açınca hızla koltuğa yerleştim, kapı kapatıldı. Arabanın içi her zamanki gibi çiçek kokuyordu. Hangi çiçek olduğunu bilmiyordum ama onun arabasına bindiğim nişan günü dışında arabasının içindeki kokunun değişmiş olmasından hoşlanmıştım.
Sürücü koltuğuna yerleşirken kapıyı kapattı. Onun arabaya binmesiyle varlığı her bir yanımı istila etti. Klostrofobik hissettiriyordu, rahatsız edici değildi, hükmediciydi. Arabayı çalıştırırken bana baktı.
"Kemer." Kemeri çekiştirirken ısrarla gelmiyordu. "En az kocan kadar mükemmel değilsin anlaşılan." Cık cıkladığında ona döndüm. Dirseğini direksiyona dayamış bir şekilde elini çenesine sürerek beni izliyordu.
"Takmıyorum kemer." Önüme döndüğümde bana yaklaştı ve kemere uzandı. Kokusu burnumu dolarken sakalları alnıma sürtündü. Kemerle beraber geri çekildiğinde gri gözleri hemen karşımda durmaya devam ederken kemerin takıldığına dair o klik sesini duydum.
"Dul kalmak istemiyorum." Bunu şakayla söylüyor olsa bile gözlerindeki netliği görebiliyordum. Ben aileme, o da kardeşinin katillerine kavuştuğunda yollarımız ayrılmayacak mıydı? Anlaşmamız bu değil miydi? Niye ısrarla benim gidecek olmam gerçeğini görmezden geliyordu ki?
"Anlaşmamız bittiğinde ikimizde dul kalacağız." Gülerek konuşmaya çalışmıştım ama sesim hayal kırıklığı yaşıyormuşum gibi çıkmıştı.
Bakışlarımızı ayırıp ciddileşti, arkasına yaslanıp direksiyonu iki eliyle kavradı. Araçtan derin bir ses yükselirken tek kelime etmeden bahçeyi sessizliğimiz eşliğinde terk ettik. Orman yolunda ilerlerken aramızdaki gergin ama rahatlatıcı hissettiren sessizliği bozmamak adına bakışlarımı geçip giden ağaçlarda gezdirdim.
Sessizlik rahatsız edici bir seviye aldığında ona döndüm. Sinirliydi. Kaşları çatılmış ve çenesi kasılmıştı. Gri gözleri bir mızrak gibi nefret doluydu. O mızraklardan birinin hedefi olmak istemiyordum.
"Neden senin omzuna dokunduğumda geriliyorsun?" Koluna dokunduğumda hiçbir şey olmuyordu. Elimi göğsünün tam ortasına koyduğunda da gerilmemişti. Ama omuzları onu geriyordu.
"Heyecanlanıyorum." Çapkın bir gülüşle bir anlığına bana bakıp göz kırptı.
"Yalancı."
"Dürüst bir adamım."
"Yalancı."
"Karımın dokunuşlarını seviyorum." Yalancı. Gözlerimi kıstığımda derin nefes aldı. "İçinden yalancı olduğumu mu düşünüyorsun?" Evet. Güldü. "Manyak kadın."
"Bana hakaret etme."
"İltifattı."
"Manyak Türkçede hakaret." Başını salladı. Çokça Hakan sinirimi bozduğumda kendi kendime ona manyak diyordum. Hakaretti işte.
"Hakan'ca dilinde o bir iltifat. Ayrıca Türkçe'de, deli ve şaşırtıcı davranışları olan kişilere denir. İkisi de sende var. Tabi çoğu kelimede olduğu gibi bu kelimenin de hakaret içeren anlamı var."
"Medine ablada bana manyak bir kızsın, derdi." Hakaretmiş gibi gelmezdi ama Bekir'e manyak olduğunu bağırdığımda kesinlikle hakaret olduğu için dayak yerdim.
"Türkçedeki çoğu kelime hem normal hem de küfür." Güldü. Başını onaylarcasına salladı. "Yaratıcı olmayı seven bir milletiz diyelim." Arabadaki havanın yumuşamış olması rahatlatıcıydı. O sessiz kaldığında geriliyordum ve boğulacak gibi klostrofobik hissettiriyordu.
Mezarlığın tanıdık taşlı yollarını gördüğümde üzerimdeki rahatlama yerini kedere bıraktı. Benim yüzümden ölmüş iki insandan biri buradaydı. Durduramadığım ölümlerden biriydi.
"Sessizleştin." Onun tok sesiyle bakışlarımı mezarlıklarda gezdirmeyi bırakıp ona çevirdim. Çetin evindeki varlığımdan ne kadar nefret ediyorsam buradan da o kadar nefret ediyordum. Ölümden nefret ediyordum. Ölümün getirdiği suçluluk duygusundan ve yalnızlık hissinden de...
"Ölüler susmuşken konuşmalı mıyım?" Arabayı park ettiğinde mırıldanmıştım. Elinin tersini bana uzattığında irkilmemiştim, artık alışıyordum onun dokunuşlarına, Bekir'inkiler gibi şiddet dolu olmuyordu.
"Sürekli konuşmalısın. Senin sonsuza kadar konuşmaya ve bağırıp çağırmaya hakkın var." O evde on dört yıl sesimi kesmişler ve kimse beni duymamıştı. Daha fazla konuşmamın bir anlamı olmamıştı ama Hakan'layken bir kelimem bile onunla filizleniyordu, anlıyordu, problemimi çözümlüyordu. O evde sesimi kesenlere inat konuşmamı istiyordu.
Bulunduğumuz mezarlıkta onu gördüğümde kim olduğunu bilmeden ona yardım etmiştim. Şimdiyse aynı mezarlıkta yanı başımda bana özgürlüğümü yaşatıyordu. Mezarlıklar ölümü hatırlatıyor demiştim ama mezarlıklar bana özgürlüğü ve Hakan'ı hatırlatıyordu. O bir mafyaydı, elinde sayısız ölümün kanı değmişti ama bana ölümü değil fazlasını vermişti.
Bana, beni vermişti.
Kural bilmem kaç... Hakan'a artık gözün kapalı güvenebilirdim. Kendimden bile daha fazla güvenmeliydim.
O bana bu dünyada, zarar vermeyecek tek canavardı.
"Senden daha iyi bir koca bulamayacağım sanırım." Gülüşünü genişlettiğinde yine o kendini beğenen ifadesiyle konuşmasını yapacağını bekledim ama yapmadı.
Gözlerimin derinliklerine bakarken sessizce gülümsedi. Tamda annesi ve kardeşiyle olduğu o fotoğraf karesindeki gibi gülüyordu.
Gamzeleri belli olacak kadar büyük gülümsüyordu.
Kalp atışlarım hızlanırken boğazımda oluşan yumruyla yavaşça yutkundum.
Başım. Büyük. Beladaydı.
🖤
KÜBRA
5 ay önce...
Medine abla, kapıyı dikkatle izlerken bakışlarını bana çevirdi. Yanımdaki boşluğa oturduğunda bedenimdeki her bir zerre acı içindeydi. Açtım ve birkaç gündür o karanlık odada kilitlenmiştim. Medine abla elindeki sandviçi çıkartırken kocaman gülümsedi.
"Melih gönderdi. Hızla yemen gerektiğini söyledi." Elinden aldığımda yatakta doğruldum. Peçeteye sarılmış ve ucu çıkartılmış sandviçi sıkıca tuttum. "Yemeğini ye." Aldığım komut bedenimi gevşetirken büyük ısırıklarla yemeye başladım. Gözlerimi sıkıca yumup gözlerime batan yaşları durdurmaya çalıştım.
Melih'i öldürecektim. Benim o, odaya kapatılmamın en büyük sebebi onun her şeyimi yetiştirmesiydi. Ona çok kızgındım. Onun gönderdiği yemekleri yiyecek kadar gurursuz, aptal gibi davrandığım için kendime de kızgındım.
"Buradan gideceğim." Ağlayarak lokmamı çiğnediğimde gözlerimi açtım. Melih'in bunu yapması bile yasaktı, biliyordum. Nedenini bilmediğim bir şekilde ceza almamı sağlıyordu ve sonrasında yemek getiriyordu. Ona sorduğumda da kendi eliyle zehirlemekten zevk aldığını söylüyordu.
Pislik.
Ona ne zaman sıcak bir duygu hissetsem ardından beni paramparça ediyordu. Medine abla gibi onu seviyordum ama yine de canım yanıyordu.
"Gideceksin." Medine ablanın kendinden emin ses tonuyla bakışlarımı ona çevirdim. Normalde umut etmemem için beni hep durdururdu. Buraya uyum sağlamamı ve onlar ne diyorsam yapmamın benim için olacağını söylerdi. Uzun zamandır bunun tersini yapıyordu.
Karanbey ölüm saçtığından beridir.
"Karanbey bir şey mi yaptı yine?" Heyecanım aylardır duyduğum o adamaydı. Medine abla her yaşananı anlattığında heyecanım ve merakım artıyordu. Karanbey, bana zarar verenlerin canını yakıyordu ve onu tanımadan bile yaptıklarıyla hayranı olmuştum.
"Haldun'un tırlarını patlatmış. Tabi kimin yaptıklarını bilmiyorlar ama şüphelendikleri kişi o." Gülüşümü genişlettim. Bu hoşuma gitmişti. Haldun ve Bekir'e acı çektirmesinden mutlu olmuştum. Para için deli oluyorlardı ve her tırın milyon değerde olduğunu biliyordum. Para kaybedip sefaletle sürünmelerini diliyordum. Aç ve susuz sokaklarda evsiz kalmalarını istiyordum. Onlar sokakta tekmelenirken bana yaşattıklarından pişman olmalıydılar.
"Medine abla, Karanbey'i gördün mü hiç?" Medine abla, başını olumsuzca salladı. Benim gibi o da bu evden çıkamıyordu. O yüzden Karanbey buraya gelmediyse o da görmemiştir.
Onu çok merak ediyordum. Nasıl biriydi? Haldun ve buraya gelen bazı liderler gibi yaşlı ve suratsız mıydı? Bekir gibi gözleri kararıp birilerinin canını yakarken bundan zevk alıyor muydu? Diğer korumaların davrandığı gibi kaba mı davranırdı? Gerçi o bir mafyaydı. Ondan güzellikler beklemek büyük aptallık olurdu.
"Haldun gibi yaşlı biri mi?" diye sorduğumda Medine abla güldü.
"Bu merak iyi değil, çocuğum." Elini yanağıma sürdü. "Bu adamlar kötüdür. Bir cehennemden çıkarken başka bir yangının içine girmek akıllıca değil." Niye bunu söylediğini anlamıyordum. Bazen karmaşık kelimeleri bileştirip kafamı karıştıracak anlamlarda konuşurdu. Türkçeyi o, öğretmişti. Yine de bazen onu anlayamıyordum.
"Merek etmekten başka ne yapabilirim ki? Unuttun mu? Dışarı çıkmam yasak. Dışarıda ne olduğunu bilmem gerek. Kafayı yiyeceğim." Medine abla saçlarımı okşayıp iç çekti.
"Haldun'dan daha yaşlı olamaz. Hatice'yle yaşları yakın diye biliyorum. Tüm duyduklarımızı yaptığına göre gözleri kara biri, acımasız ve kontrolsüz." Bunlar beni niye korkutmuyordu anlamıyordum.
Bekir'de kontrolsüz ve acımasızdı. Ancak onun hedefi bendim. Hapsedilmiş ve zaten kaçsa da yakalanan...Karanbey onun aksine dişine göre birilerine saldırıyordu. Haldun'a, diğer masadaki liderlere... Hiçbir kadına saldırdığını duymamıştım mesela. Ondan güçsüz birini bir yere kapatıp on dört yıl hapsettiğini de...
"Umarım Karanbey, Haldunları süründürür." Sonra iyice güçsüz hale geldiklerinde bu evden kaçardım.
"Beni iyi dinle." Ciddileşti. "Türk mafyasındaki her adamın sonu Haldun'a dönüşmektir. Karanbey'de güce kavuştuğunda onlar kadar vahşi ve talepkâr bir bencillikte olacak. Bu yüzden çocuğum, yalnızca kendine inan ve güven. Bir adama güvenmek için doğru bir dünyada değilsin."
Günümüz
Mezar taşında yazan 'Maria Medine' ismini okudum. Soyadının Medine olduğunu bile öldüğü gün öğrenmiştim. Annesi Rus'tu, babası Türk mafyasından sıradan bir tetikçiydi. Ailesi hakkında bildiklerim bu kadardı. Belki de benim gibi hapsedilmişti, kaçmaya çalışmıştı. Bilmiyordum.
Başımı kaldırdım ve Ali'nin mezarının kenarına yaslanmış, mezar taşına bakarak dikilen Hakan'a baktım. Konuşmuyordu. Sadece ellerini cebine koymuş ve başını eğerek gözlerini dikmişti.
"Bana kızma Medine abla. Ona güvenmek bir hata değil." Derin nefes aldım. "Bu dünyadaki adamların sadece kadınları değil birbirlerini de çıkar için kullandığını söylemiştin. Ona Ali'nin katillerini bulduktan sonra bile o değişmeyecek. Hissediyorum."
Ona baktığımı hissetmiş gibi başını çevirdiğinde gözlerimiz kesişti. Kalp atışlarım bir kez daha hızlanmaya başladığında gözlerimi kaçırıp Medine ablanın yattığı toprağa çevirdim bakışlarımı.
"Kalp hastasıyım sanırım. Bu aralar bana baktığında kalbim çok hızlanıyor." Elimi göğsümün üzerine koydum. "Ondan korktuğum için sanırım. Korkutucu duruyor bazen." Bu yalandı. Dün odasına girdiğimde de kalbim ağrımıştı. Heyecanlanmış ve bu heyecanın sürmesini istemiştim. O zaman ondan korkmamıştım.
"Kalbin mi ağrıyor?" Hakan'ın aniden yanımda belirmesiyle çığlık atıp elimi dudaklarımı kapattım ve korku dolu gözlerimi ona diktim. Korkmuş olmamdan dolayı şaşkındı. "Kalbin ağrıyorsa doktora gidelim. Elini kalbine yaslayıp suratını astın." Ellerimi kucağıma indirip başımı sağa sola salladım.
"Kalbim ara sıra sızlıyor sadece."
"Tamam. Yemek yemeni düzelttik ama kalbin için doktora bakmadık. Gidel-"
"Senin yüzünden." Durduğunda çenemi dikleştirdim. Gözlerinde bir anlığına nefret gördüm. Bana duyduğu nefret değildi, kendisineydi.
"Seni korkuttuğum için mi kalbin ağrıyor?" Başımı sağa sola sallayıp ayaklandım. Dudaklarımı ıslatırken sanki Medine abla benim yerime konuşabilirmiş gibi ona baktım.
"Öyle değil." Sesim fısıldarcasına çıktı.
"Nasıl?"
"İki kez oldu. Yeni bir şey." Kaşları çatıldı. Elinin tersini kaldırdığında alnıma yasladı ve gözlerimizi ayırmadan dikkatle bana baktı.
"Ateşin yok."
"Evet."
"Ne zaman kalbini ağrıtıyorum?" Bunu ciddiyetle sorduğunda bakışlarımı etrafta gezdirdim. Bana güzel baktığında veya dokunduğunda kalbim davul gibi patlıyor demek utanç verici geliyordu.
"Söyle-" Aniden susarken gözleri omzumun gerisindeki bir yere takılı kaldı. Baktığı yere çevirdim bakışlarımı. 10-11 yaşlarında bir çocuk mezarlığın içinde koşuyordu. İkide bir yere kapaklanıp kalkıyordu ve arkasına korku dolu bakış atıyordu.
Birileri onun peşindeydi ve onu da hapsedeceklerdi. Zihnim alarmlarını çalarken nefesim kesildi.
"Çocuğu korumaya alın, öğrenin neyden kaçıyormuş." Bakışlarım telefonuyla konuşan Hakan'a döndü. Yalnız geldik sanmıştım ama etraftaki hareketlenmeyle korumaların da burada olduğunu anlamış oldum.
"Çocuğu da kaçıracaklar. Hapsedecekler." Tekrar çocuğa bakarken endişe her bir zerremi sardı. Onu da on dört yıl ailesiz bırakacaklardı. "Kurtaralım onu Hakan." Sesimdeki çocuksu yalvarmaya engel olamadım.
"Tamam..." Kollarını bana sararken sırtımı göğsüne yasladı. "Derin nefes al. Krize girersen o çocuktan önce seni düşünmem gerekir." Derin nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Gözlerimi kırpıştırdıkça yere düşüp kalkan kişi ben oluyordum. Üzerimdeki elbisenin rengi bile gözlerimin önüne geliyordu.
"Beni kaçırdıklarında pembe bir elbisem vardı." Çocuk mezarlıklardan birinin arkasına saklanırken saatiyle oynamaya çalıştı. Korumalardan biri ona yaklaşırken başını dikleştirip korumanın geldiği yöne baktı.
Ormanda nefes nefese koşarken ayaklarım bir dala takıldı ve yere kapaklandım. Bileğimdeki acıyla sürünerek ağaç kovuklarından birine saklanıp ağlayışımı bastırmak için elimi dudaklarıma kapattım ve diğeriyle acıyan ayak bileğimi sıkıca tuttum.
"Devam et. Başka neleri hatırlıyorsun?" Göğsüm sıkışıyormuş gibi nefesim kesildiğinde Hakan'ın kolları sıkılaştı. "Bende kal Karım. Güvendesin." Krizin başlangıcındaydım. Bedenim titriyordu. Hakan bu titreyişe engel olmak için sıkıca tutmuştu beni. Yanağını yanağıma bastırdığında onun sıcaklığını hissedebildim.
"Çok hızlı koşuyordum. Bana yetişemiyorlardı." Ama yine de yetişmişlerdi. Burada olmamım başka bir sebebi olamazdı.
Çocuk korumayı görünce yerde bulduğu taşı attı, koruma çekilemeden kafasına çarpan taşla elini alnına götürdü. Savaşıyordu. Kocaman gülümsedim. Hayatı pahasına kaçarken saldırmaktan çekinmiyordu.
Çocuğun kaçtığını düşündüğüm iki adam mezarlıkta ona yaklaştığında kulaklarımdaki uğultu arttı.
"Sakin ol. Çocuğu alamazlar." Hakan'ın uğultular arasındaki sesine odaklanmaya çalıştım. "Etrafımızdaki korumalar onu da korur." Başımı onaylarcasına sallarken uğultu yavaş yavaş silindi. Çocuk var gücüyle koşmaya başladığında Hakan'ın adamlarını aniden ortaya çıktılar. Gelen iki adam onları görünce durdu ama çocuk korkuyla etrafına bakıp hepsinden kaçmaya çalışıyordu.
Hiçbirine güvenmiyordu.
Yere düştüğünde yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Dizleri sıyrılmıştı ve suratı soğuktan kıpkırmızıydı. Korumalardan biri onu tuttuğunda dişlerini onun eline geçirdi, Hakan'ın kollarından sıyrıldım.
Onu korkutuyorlardı.
Toprak ayağımın altında iğrenç ses çıkartırken ona doğru koşmaya başladım. Başka bir korumanın kulağına dişlerini geçirdi ve korumalar ona yaklaşmadan Hakan'ın olduğu tarafa baktılar.
Yakalanmamak için elinden geleni yapıyordu.
"Uzaklaşın." Hakan'ın otoriter ses tonuyla çocuk başını kaldırdı ve korku dolu gözlerine rağmen kaşlarını çatarak Hakan'a baktı. Bakışları beni bulduğunda çoktan onun yanına gelmiştim bile.
"Yenge-"
"Lütfen, beni kurtarın." Çocuk boynuma kollarını sardığında dizlerimi yere yaslayıp elimi beline sarmıştım bile. "Babam ne isterseniz yapar. Lütfen bana yardım edin. Onlardan beni koruyun."
"Beni bırak. Seni öldürecekler. Babam seni öldürecek. Bırak beni." Kendi çığlıklarımı hatırlayabiliyordum. Kime söylediğimi bilmiyordum ama zihnimde aniden o çığlıklar belirmişti.
"Buradaki adamlar sana zarar veremez." Geri çekilip ela gözlerine baktım. Gördüğüm en güzel erkek çocuğuydu. Saçları kızıldı ve kıvırcıktı. Yanakları ve burnunda kızıl çilleri vardı. Ağlamaktan çok fazla kızarmışlardı.
"Silahları var." Fısıldayarak konuştu. Korku dolu bakışları etrafımızdaki korumalarda gezinip Hakan'ı buldu. Korkusu Hakan'ı bulduğunda daha da arttı ve başını eğip gözlerini sıkıca yumdu. Başımı kaldırdığımda Hakan'ın dikkatle çocuğu inceliyor olduğunu gördüm.
"Baban kim? Yüzünü birine benzetiyorum."
"Babam yok."
"Yalan söyleme. Az önce babam her şeyi yapar dedin."
"Babam yok, dedim." Bağırdığında Hakan bir dizini yere yaslayıp yanımda diz çöktü. Çocuk titreyerek elini koluma geçirdi. "Adın var mı?" Çocuk başını kaldırıp Hakan'ın gözlerinin içine baktı.
"Annem yabancılara ismimi söylememem gerektiğini söyledi." Hakan gözlerini kısarak derin nefes aldı. "Ben Karanbey." Elini uzattığında çocuk onun eline baktı.
"Karanbey berbat bir isim." Hakan'ın kaşları çatılırken çocuk korkuyla geriye adım attı.
"Ben de Kübra." Bakışları bana çevrildi. "Güvendesin ve bize kim olduğunu söylemezsen ailene geri nasıl gideceksin?"
"Babam beni bulur." Yanlış bir şey söylemiş gibi dudaklarını birbirine bastırıp Hakan'a bakmaktan kaçındı. Yalanı ortaya çıktığı için tedirginliği artmıştı. "Kötü bakıyor." Hakan'a ters ters baktığımda bakışlarını çocuktan ayırdı.
"Karanbey." Korumalar iki yabancı adamı getirdiğinde çocuk korkuyla gerilemeye çalıştı. Hakan elini uzatıp onun ensesini tuttu ve gözlerine bakması için sakinleşmesini bekledi.
"Korkma. Sana kimse bir şey yapamaz. Tamam mı? Baban gelene kadar sana kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğiz." Çocuğun korkusu dağılırken başıyla onayladı Hakan'ı. Hakan çöktüğü yerden kalkıp yabancı adamlara yaklaştığında çocuk bana tutunmaya devam ediyordu.
Hakan onun da hapsolmasına izin vermezdi.
"Benim de ailemi bulmak için koruyor." Fısıldayarak konuştuğumda çocuk bana baktı. Kıvırcık saçlarını okşadığımda gözlerini kırpıştırdı. "Ama sen büyüksün. Büyükler ailesini kaybetmez ki." Başımla onaylayıp gülümsedim. Etrafındaki adamlara baktı.
"Korkma. Karanbey, onların sana yaklaşmasına izin vermez." Başını onaylarcasına salladı. Hakan adamlardan birine vurduğunda çocuğun bakışları bendeydi. Hakan arkasını dönerken öfkeyle karışık tedirgin bir yüz ifadesiyle telefonunu çıkardı. Kulağına yaslarken etrafına bakınıyordu.
"Oğlun kayıp mı-" Telefonu kulağından uzaklaştırdı ve suratını buruşturdu. Telefonda bir adamın bağırdığını duyuyordum. "-Bağırman bittiyse attığım konuma gel...Peşindeki adamlarda paketlendi...Biraz..." Bakışları çocuğun üzerinde gezindi. "Güvende şu an." Gözleri yarı yarıya sarıldığım çocukta gezindi ve telefonu kulağından uzaklaştırdı ama kapatmadı.
"Şimdi, baban geliyor. Arabaya gel-"
"Babamla konuşacağım. Babam kimseye güvenip arabasına binmememi söyledi!" Hakan sabırla bir nefes çekti ciğerlerine ve telefonu hoparlöre aldığında çocuğa yaklaştırdı.
"Murat?" Telefonun ucundaki ses yabancı bir adama aitti. Murat hızla telefona atılırken elinin tersini yanağına sürdü. "Ses ver oğlum. Yaralı mısın? Canın yanıyor mu?"
"Evet. Ama çok değil. Eve gelmek istiyorum." Murat telefonu sıkıca tutarken burnunu çekti. "Burada güzel bir abla var. Beni koruyacaklarını söylüyor." Sanki babası görecekmiş gibi başıyla beni işaret etti.
"En az altı dakikaya yanındayım. Tamam mı? O zamana kadar anneni arayacağım. Sana berbat makarnalarından yapacak." Murat gülmeye başladığında telefonun ucundaki adamın güldüğünü duydum.
"Bunu anneme söyleyeceğim." Murat tekrar gülerken istemsizce ağlıyordum. Onun için gelen babası vardı, evde bekleyen annesi. Kurtulmuş olması rahatlatıyordu ama biraz da olsa imreniyordum.
Yerden doğrulduğumda dizlerim çamura bulanmış olduğunu gördüm. Hakan'a bakmaktan kaçınırken birkaç adım telefon konuşmasından uzaklaşmak için mezarlıkta ilerlemiştim. Elimi göğsümün üzerine yaslarken derin nefes alıp veriyordum.
Ya geçmişimde beni hatırlayan birileri yoksa? Ya on dört yıldır hatıralarımı isterken aslında ölümlerle yok olmuş bir hiçliğe sahipsem?
Murat, telefonu kapatırken benim yanıma geldi ve arabaya kadar yavaşça ona eşlik etmeye başladım. Arabanın arka koltuğuna oturduğunda Hakan ilk yardım çantasını çıkardı; dizindeki ve elindeki yaraları tek tek pansuman ederek sardı. Pansuman tam bitmişti ki aniden otopark üç siyah arabayla doldu.
"Arabada kal, Kübra." Emredici sert ses tonuyla ön tarafa oturmam için kapıyı açtı. Çamurlu kıyafetlerime baktığımda eğilip beni kucağına aldı ve koltuğa oturttu. "Koltuğu kirlettin."
"Yıkatırım." Kapıyı kapattığında Murat'ı indirdi. Arabalardan birinden bir adam indi, uzun boyluydu ve üzerindeki takımı jilet gibiydi. Saçları kıvırcıktı ve yüzündeki gerginliğe eşlik eden sakalları ona garip bir otoriter hava katıyordu.
Murat koşarak ona yöneldiğinde adamın yüzündeki her bir kas memnuniyet dolu bir ifadeye dönüştü ve takımının kirlenmesini umursamadan dizini yere yasladı, Murat'a sarılırken derin bir soluk aldığını gördüm. Dudaklarını kıpırdatarak Hakan'a bir şey söyledi. Hakan başını sallamakla yetindi. Adam etrafa bakınırken arabanın içindeki bana baktı ve başıyla selam verdi. Selamına karşılık veremeden bakışlarını ayırdı ve oğluyla arabaya bindi, onlar biner binmez diğer araçlardan kar maskeli kişiler indi ve oğlunun peşindeki diğer iki adamı aldıktan sonra tamamen gittiler.
Hakan arabanın etrafını dolaşırken kapıyı aralayıp yanıma oturdu ve tuttuğu soluğunu serbest bıraktı. Bu adam onu geriyordu anlaşılan.
"O kimdi?" Mafya dünyasından olsa bilirmişim gibi geliyordu. Gerçi çoğunu ismen duymuş olduğum için simaları yabancı olurdu.
"Segreto." Gözlerimi kıstım. Daha önce duymamıştım. "Mafyaların nefret edeceği biri." Gülüşünü genişletti. "Babamın bile onu görünce ceketini iliklediğine şahit oldum."
"Sen nefret ediyor musun?" Onu aramadan önceki endişeli yüz ifadesini anımsadım. Başını sağa sola salladı.
"Nefret edebileceğim bir adam değil. Aslında tarzı hoşuma bile gidiyor. Liderler onun adıyla bile tehlikenin geldiğini fark edip korkudan tir tir titrerler." Masadaki liderleri rahatsız etmesinden büyük keyif alıyordu anlaşılan. "Onunla ters düşmediğin sürece rahatsız etmez. Hatta yapılanlar umurunda olmaz."
"O da mı mafya?" Olumsuz bir ses çıkarttı. "Bundan yedi, sekiz yıl önceki bizim masadan çok daha büyük ve kirli işlerin dolandığı masanın sonunu getirmişti. O zamandan beridir canı sıkıldıkça çıkıyor ortaya."
"Masaya karşı yani." Başıyla onayladı. Etrafındaki adamlarda yüzündeki ifadede tüm bunlardan çok daha fazlası olduğunu bas bas bağırıyordu. Hakan'da masaya karşıydı ve intikam alıyordu. Segreto'nun bakışları masaya karşı olmaktan çok daha fazlası olduğunu gösterir gibiydi.
Başımı sağa sola salladım. Düşünemeyecek kadar bitkin ve enerjim düşmüştü. Mezarlığa her geldiğimde olduğu gibi kendimi yorgun hissediyordum.
"Murat çok tatlıydı." Gülüşüm genişlediğinde bana döndü. "Savaşçıydı. Korumalarından ikisinde diş izi, birinde taş izi bıraktı." Hissettiğim o endişe yok olmuştu. Sanki Murat'ın kurtulması göğsümdeki o korkuyu silip atmıştı.
Bende aileme kavuşabilirdim.
"Savaşçı demişken-" Arabayı yola çıkartırken dikiz aynasından baktı. "Dövüş dersleri almanı istiyorum." Gülüşüm küçülürken dikkatle yüzünü incelemeye başladım. "Madem beni koruyacak bir karım var, tam korumalı." Bunu onu korumam için yapmadığını biliyordum. Kendini koruyabilecek güçteydi. Benim kendim için yapmamı istiyordu.
"Tamam." Bana bakıp tekrar yola çevirdi bakışlarını.
"Bir de birileriyle konuşmanın sana iyi geleceğini düşünüyorum." Gözlerimi kıstığımda parmakları direksiyonda ritim oluşturmaya başladı. "Ağzı sıkı birini buldum. Kendini anlat-"
"Bekir'in delirdiğimden emin olmak için getirdiği doktorlardan biri mi?" Sesimdeki nefrete hâkim olamadım. Medine ablanın dediğine göre benimle konuşanla ilaç veren aynı doktordu. Hafızamı alanlar o doktorlardı. Bana arkadaşça davranmış, sanki bana iyi geleceklermiş gibi saatlerce konuşmuşlardı benimle. Onların beni hapsedenlere çalışıyor olduklarını pekâlâ biliyordum. Sadece konuşacak birilerine ihtiyacım olduğu için başka çarem olmamıştı. İlaç verdiklerini öğrenmek onlarla konuşmamın sonu olmuştu.
"Hayır, bu ilaç vermeyecek sana. Psikiyatrist değil, psikolog. Konuşup rahatlayacaksın. Aileni hatırlaman için sana kendince tedavi uygulayacak." Tedavilerden nefret ediyordum, her seferinde benden çok daha fazlasını öldürmüşlerdi.
"İnanmıyorum."
"Benim doktorumun eşi." Öfkeyle homurdandığında kaşlarımı çattım. Bu iyi miydi, kötü müydü?
"Odandaki ilaçları sana veren doktorun mu?" Kaşları çatıldı ve bedenindeki her bir kas gerildi. Odasına girmemden rahatsız olduğunu söylemişti, göstermişti. Yine de umurumda değildi.
"Aile psikoloğu olarak düşün. Yakut en az benim doktorum kadar iyi gelecek sana."
"Aile mi?" Onu bir aile olarak görmek için hiç çabalamamıştım. Sadece Hakan'dı, anlaşmamız vardı ve yalandan evliydik. Çatık kaşları havalandı.
"Evliyiz, karım. Tabi ki aileyiz."
Aileyiz.
"Aileni bulana kadar ailen benim." Kalbim yine o garip hisle sıkıştığında sessizce ona bakakaldım. Elimi göğsümün üzerine yasladığımda kaçamak bakışlarıyla elime baktı. "Yine mi kalbin ağrıyor?" Onaylayan bir ses çıkarttım.
"Psikologla görüşürüm." Birilerine her şeyi anlatıp rahatlamaya ihtiyacım vardı. Bu o, olamazdı. Bana acıyarak yaklaşması isteyeceğim son şeydi. Psikoloğa anlatabilirdim. İlaç verilmeyecekse konuşurdum. Ne olacaktı ki? Yaşadıklarımdan utanması gereken ben değildim.
"Tamam." Elimi kucağıma indirdiğimde bir kez daha bana baktı. "Gitmek istediğin bir yer var mı?"
"Deniz kenarı." Her deniz kenarına gidişim hastane dönüşümde olurdu, Melih yanımda sigara içerken ve etrafımızdaki korumalar kaçmamam için bana bakarken huzur bulamazdım, yine de denize bakmaktan hoşlanırdım.
Hakan arabayı sola kırdığında deniz kenarına gittiğimizi biliyordum. "İyi bir kocasın." Gülümsediğimde umursamaz bir bakış atıp önüne döndü.
"Yeni mi fark ediyorsun?" Cık cıkladı. "Her zaman, her şeyde en iyisi benim."
Araba yavaşça deniz kenarındaki kaldırıma yanaştığında durur durmaz kapıyı açtım. Çamur içindeydim ve mezarlıktaki olaydan sonra dağılmıştım. Yine de denizden esen soğuk bir rüzgâr yüzüme çarptığında tüm bu olanları umursamadım. Denize yaklaştıkça dalgaların kayaya çarpışı kulaklarımı doldurdu.
"Hava çok güzel." Soğuk her bir zerremi sararken kocaman güldüm. Soğuk havalara aşıktım.
"Buz gibi." Hakan, homurdandığında omzumun üzerinden ona baktım. Pardösüsünün yakalarını boynuna çekiştirdi.
"Sana montumu vereyim mi?" Göz kırptığımda ters ters baktı.
"Bugün yeteri kadar laf attın bana. Denizin tadını çıkar. Yoksa suya atarım seni." Dudaklarıma hayali bir fermuar çektim. Bakışlarımı denize çevirip kocaman gülümsedim. Tehditleri korkutmuyor, eğlendiriyordu.
Ruh hastasısın diye yorumladım, Kübra.
Gökyüzünden beyaz tüy kadar hafif kar taneleri yağmaya başladığında heyecanlı bir çığlık attım. Elimi cebimden çıkarttım ve karı tutmak için uzattım. Elimin üzerine değen taneler hemen yok olurken bakışlarım hayranlıkla yüzüme yağan kar tanelerine çevrilmişti. Gözlerimi yumdum ve onları hissetmeye çalıştım. Yüzüme değdikçe gıdıklayıcı hissettiriyordu, gözlerimi aralayarak Hakan'a döndüm. Pardösüsü beyaza bulanmıştı. Siyah giymesine minnettardım çünkü kar onu sararken kardan adam görüntüsüne ulaşmış gibi görünüyordu.
Ona adımlayıp üzerindeki kar tanelerinden bazıları erimeden izlemeye başladım. "Hasta olacaksın." Kulaklarım donmuş ve burnumun sızladığını hissedebiliyordum. Yine de soğuk havayı derince bir solukla ciğerlerime doldurdum.
"Kar çok severim."
"Yine de hasta olacaksın."
"Olmam." Gri gözlerine bakarken aramızda uçuşan kar tanelerinin oluşturduğu girdap etrafımızı sarıyor gibiydi. Şehrin gürültüsü, havanın soğuk oluşu... Hiçbir şey şu anda ona bakmama engel olamıyordu.
Bu benim özgür ilk kar seyredişimdi. Bekir, kar yağdığı zamanlar beni odama hapsederdi, odamdaki parmaklıklı pencerenin dışını siyaha boyadığı için ve cam kilitli olduğu için asla kar göremezdim.
Siyahtan nefret etmiştim ama Hakan'ın üzerindeki siyah paltosunun her bir zerresine bulanan karla uyumunu hayranlıkla seyrederken buluyordum kendimi. Siyah ve beyazın zıtlıkları onunla buluşmuştu. Buna bayılmıştım.
"Kar bana yasak olan şeylerden biriydi." Kaşları çatıldığında öfkeli hareleri etrafta gezindi.
"Basit bir kar. Bunu da mı?" Burnunu sertçe tutup başını eğdi ve öfkeli soluğunu duydum. "Amaçsız piç."
"Teşekkürler." Elimi omzuna yaslayıp parmak ucumda yükseldim, dudaklarımı yanağına değdirdiğimde eli belimi, göğsüm göğsünü buldu. Dudaklarım teninden ayrılmış olsa da başını geriye çekip gözlerimin içine baktı.
"Laftan anla Karım. Teşekkür etme bana." Kalbim yerinden çıkacak kadar hızlı atıyordu ve sebebi karın yağması değildi. "Kocalık vazifem senin güvenliğin ve konforun üzerine kurulu."
Ne diyeceğimi bilmeden ona bakakaldım. Saçlarımı savuran rüzgarla başımızdan aşağı yağan kar aramızdaki enerjinin garip bir hale bürünmesine sebep oldu. Yüzümün her bir zerresini izlerken bakışları birkaç saniyeliğine dudaklarıma değdi ve tekrar gözlerimi bulduğunda boştaki elinin tersini alnımla yanağıma sürdü.
"Donuyorsun."
"Şu an çok sıcak." Çünkü onun kollarındaydım. Dudakları tehlikeli bir gülüşle genişledi.
"Donuyorsun." dedi keyifli ses tonuyla. "Sıcaklığımı bir yere kadar seninle paylaşabilirim ve bunu bu şekilde paylaşmak hiç eğlenceli değil."
"Bu kulağa terbiyesizce geliyor." dedim gözlerimi şaşkınlıkla kocaman açarken.
"Karıma terbiyesiz yaklaşmam. Nasıl bir adam sanıyorsun beni?" Cık cıklarken elini belimden çekti ve sıcaklığından uzaklaştığım için rüzgâr bedenimi titretti.
"Donuyorum." Kollarımı ısınmak için hareket ettiğimde başını sağa sola sallayıp denize baktı ve gülmeye devam etti. Ona laf anlatmayı yarıda kesip arabaya yöneldiğimde uzanıp kapıyı açtı ve içeri girmemi bekledikten sonra kapattı.
Arabaya bineceğini düşündüm ama sigarasını çıkarttı ve dudaklarına yaslayıp yaktı. Dumanını üflerken bakışları etrafta gezinmeye başladı. Bir şey onu huzursuz ediyor olmalı ki Melih'in yaptığından çok daha hızlı bir şekilde sigarasını bitirdi ve söndürüp arabanın etrafını dolaştı, kendi koltuğuna oturmadan önce pardösüsünü çıkardı.
"Torpido gözündeki ilaçlardan birini versene." Ceketini oturduğu yerden çıkarttığında uzanıp torpidoyu açtım ve tek bir parça hapın olduğu ilaç ambalajını ona uzattım. Almadan önce sağ eli sol kolunun üzerindeydi ve suratındaki ifade acı çekiyor gibiydi.
"Ağrıyor mu?" Ağrı kesici olduğunu düşündüğüm ilacı ağzına atarken torpidodaki cam şişeyi alıp açtım ve uzattım. Alıp yudumlarken kafasını arkasındaki koltuğa yaslandı. Şişeyi bırakırken elini omzuna sürdü. Gözlerini açarken yüzündeki ifadesizliğe rağmen gri harelerindeki acıyı gördüm.
"Geçer birazdan." Daha önce tekrar tekrar yaşamış gibi tekdüze ses tonuyla normal bir şeymiş gibi söylemişti. Gözlerim boynundaki izde gezindi. Gömleğinin ilk iki düğmesi açıkken tenindeki yaraları görmüştüm. Kolunda da aynı yanık izleri var mıydı? Bir anlığına Hakan'ın evin içinde bile kısa kollu herhangi bir tişört giymediğini fark ettim. Tenini gizliyormuş gibiydi.
Ona sormak istiyordum ama bunun yerine elinin tersini alnındaki ter damlalarına sürüp boğazını temizledi. Suyu bir kez daha içtikten sonra arabayı çalıştırdı. Yola çıktığında tek kelime etmeden sıkıca direksiyonu tutuyordu.
Odasındaki ilaçları anımsadım. Aynadan duvarları, gecenin bir köründe uyanıp balkona çıktığında kolunu tutup acı dolu bir bakışla sakinleşmeye çalıştığı zamanı...
"Yaraların ilk günkü gibi yanıyor mu?" Çenesi kasılırken cevap vermedi. Ama cevabımı almıştım bile. "Bu yüzden o odada kendine acı çektiriyorsun-" Uzanıp müziği açtığında sustum. Kaşları çatılmıştı ve arabanın hızı artmıştı.
"Susacağım." Müziğin gürültüsünü kapattıktan hemen sonra konuşmuştum. "Ama hızını azalt. Bu tehlikeli."
"Tehlikeli bir adamla evli olduğunu bildiğini sanıyordum."
"Tehlikeli bir adamla evliyim, aptal ve pervasız bir adamla değil." Ona doğru bakmayı bırakıp bakışlarımı karşımdaki yola çevirdiğimde araba hızını azalttı. Çenemi dikleştirdim.
Aferin. Karının lafını dinle.
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |