11. Bölüm

K10 - DESTEK

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Russian Lullaby - Bayu Bayushki Bayu (ninni)

🖤

 

10. BÖLÜM - DESTEK

 

YAZARDAN

 

4 ay öncesi…

Aynadan izlerken bedenini, yaralarından tiksinmeden edemedi. Sargıları çıkarmışlardı, keşke çıkarmasalardı, diye düşünmeden edemiyordu. Göğsünden boynuna ve sol koluna uzanan yanık izleri kendisinden çok daha fazla tiksinmesine ve öfkeyle yanıp tutuşmasına sebep oluyordu.

Birileri kardeşini ondan almıştı ve ardında bu izleri bırakarak cezasını kesmişti.

“Hazır mısın?” Faruk odaya girdiğinde Hakan’ın bedenindeki yanık izlerine bakarken buldu kendini. Hala alışamıyordu. Hakan’ın da kendisine eziyet çektirmek için aynanın önüne geçerek yaralarını izlemesinden nefret ediyordu. Sanki aynadaki aksine bakmak onu cezalandırıyordu. Faruk ne yaparsa yapsın Hakan’ı daima yaralarına öfkeyle ve tiksinmeyle bakacağını biliyordu.

Karanbey, tüm acıları üzerine alarak Hakan’a ceza kesmekten hoşlanırdı.

“Bok gibi görünüyor.” Şakayla karışık konuştuysa bile Hakan gibi canı yanıyordu. Hakan’ın ne hissedeceğini bilmiyordu çünkü kendisini kapattığını biliyordu. “Kendine sikim sonik acıman bittiyse giyin gidelim.”

“Siktir git, Faruk.” Hakan aynadan kendisine bakmayı kesip gömleğine uzandı. Yaraları iyileşmişse bile gömlek giymek canını yakıyordu. Buna rağmen giymeye devam ediyordu, acısı ona kardeşinin ölümünü hatırlatıyordu. Bu acıya ve hatırlanışa ihtiyacı vardı.

“Haftalar sonra bana küfretmek için ağzını açman ne güzel. Hadi gidiyoruz.” Eskisinden çok daha az konuşması Faruk’un endişelerini arttırıyordu. Hakan susup zihnindeki tilkilerle kaldığında daima kötü olaylar yaşanmıştı ve Faruk son olaylardan sonra onun öfkesinin kurbanı olarak etrafı yakıp yıkmasından endişeleniyordu.

“Seni kaç kere kovacağım. Defol git kendi kardeşinin yanına.” Hakan’ın huysuz sesiyle omuz silkti.

“Kardeşimin yanındayım. Beni kardeşlikten kovamazsın.”

“Kardeşim değilsin. Defol git.” Hakan bir kez daha öfkeyle homurdandı. Hayatına kim giriyorsa illaki ölüyordu, geriye yaşayan yine o, oluyordu. Bundan sıkılmıştı ve daha fazla kayıp vermeden kendini yalnız bırakmayı tercih ediyordu.

“Sen siktir git amına koyayım. Ben siktirip gittiğin her yerde dibinde biteceğim.” Faruk odada ona yaklaştığında Hakan gömleğini giymiş acıyla suratını buruşturmuştu. Faruk ne dediyse onu umursamamıştı, bu işkenceyi kendisine çektirmeye devam ediyordu. Eğer öyleyse onunla kalıp işkencesine ortak olmayı seve seve kabul ediyordu.

“Doug’a söyle sıksın kafana. Ali’nin mezarının yanı boş. Oraya gömerim seni. Bu gidişle sonun, onunki gibi olacak. Kalacaksan geber şimdiden. Yaşamak istiyorsan, git Asya’nın yanına.” Ceketini giymekten vazgeçerek elinde tuttu ve kapıya adımladı, Faruk onun peşinden ilerlemeye başladığında çenesi kasıldı.

“Sen Ali’yi kaybetmiş olabilirsin ama ben seni kaybetmeyeceğim. Yanından ayrılmamı istiyorsan beni öldüren sen olmalısın. Korkak bir adam gibi sikik küfürler edip emirler yağdırma. Arsız herifim lan ben. Senin hayatından, ben istemediğim sürece bok çıkartırsın beni.”

Hakan’ın adımları dururken omuzları çöktü. Omzunun gerisinden Faruk’a baktı. Gözlerindeki bakışı Faruk gayet iyi biliyordu. Korktuğunu görüyordu. Hakan, Faruk’un da diğer sevdikleri gibi ölüp gitmesinden korkuyordu.

“Hem daha annemle babamın katilinden intikam almadım. Siksen gitmem.”

“Ağzı bozuk birisin.” Hakan bakışlarını ondan çekip başını sağa sola salladı. “Sana yeminim olsun Faruk. Eğer benden önce ölürsen yemin ederim seni buna pişman ederim.”

“Ölürken de mi rahat bırakmıyorsun lan?” Faruk güldü. “Mezarıma gelip zırlama, senden önce ölürsem kahrımdan ölürüm zaten.” Hakan, tamamen ona döndüğünde tehditkâr bir ifadeyle çevrelendi yüzü.

“Ölürsen Asya’yı mafya biriyle evlendiririm.” Faruk aniden ciddileşirken kaşlarını çattı.

“Öbür dünyadan musallat olurum sana. Kâbusun olurum.” Omuz silkti Hakan.

“Kardeşin için yaşa. Öldüğün gün onu verece-”

“Siktir git lan.” Hakan arkasını döndüğünde Faruk onun adımlarına yetişmeye çalıştı. “Ölmeyeceğim puşt. Kardeşimi niye işe karıştırıyorsun?” Faruk’a göz ucuyla baktı.

“Ölmeyeceksen sorun yok. Kardeşini vermem kimseye.”

“Ağzını hayra aç. Asya bu dünyaya girmeyecek. Mal mı lan benim kardeşim? Kime veriyorsun? Söyle şimdiden sıkayım kafasına.” Hakan bunu onu kızdırmak için söylemişti, Asya’ya asla bunu yapmayacak kadar onu seviyordu.

“Bilmem. Sen Sibel ile olursan berdel gibi Meriç’le-”

“Meriç’i geberteceğim.” Faruk adımlarını hızlandırıp hastaneden çıktığında Hakan başını sağa sola salladı.

“Dur. Tamam.” Dışarı çıktığında hala genzini yakan is kokusunu hissedebiliyordu. Patlamanın olduğu günden beri aldığı tek koku, yanan o, odun kokusuydu.

“Beni sinir edip seni bırakmamı istiyorsun.” Aniden durup Hakan’a baktı. “Ölmeyeceğim lan. Beni deli etsen de kardeşimi bırakmayacağım. Mezara bir kardeşini bırakmış olabilirsin ama hala tam karşında bir kardeşin daha var. Beni hiçe sayarsan-” Ona bir adım yaklaştı. “İşte o zaman bana sıkan ol. Son nefesime kadar seninleyim. Ne bok yaparsan yap buradayım. Acında, öfkende, akıttığın her kanda…”

“Seni de öldürecekler. Önce annem, sonra ailen, şimdi Ali. Benim etrafımdaki herkes ölüyor ben yaşıyorum. Yine aynısı olacak. Sen öleceksin, yaşayacağım. Asya’yla yaşamak için siktirip gitmen lazım. O kız abisini kaybetmemeli.”

“Ölsem de bu onurumla olacak bu. Kardeşim için ölürüm, kardeşim için yaşarım.”

Kardeşim için ölürüm.

Kardeşim için yaşarım.

“Senin için ölürüm, Asya için yaşarım.” diye açıkladı cümlesini. Hakan derin nefes alırken elini alnına sürttü. Ailesi gibi olan bir tek o kalmıştı ama hala bunu umursamıyordu. Faruk’un yaptığının aynısını kendisinin de yapacağını biliyordu.

“Ölmeyeceğine yemin et.”

“Kardeşimi sikik adamlara verme diye yaşayacağım lan.” Faruk’un uzattığı elini tuttu ve onu şaşırtacak bir şekilde ona sıkıca sarıldı.

“Bir tek sen kaldın.” Hakan’ın kolay kolay sarılmalardan hoşlanmadığını biliyordu, bu yüzden kendisine sarıldığı için şaşkındı.

“Biliyorum.” Faruk, yıllar sonra gelen bu sıcak kucaklaşmaya karşılık verdi. “Senin her daim yanında olacağım kardeşim.”

KÜBRA

Günümüz…

Hakan bahçedeki öfke krizi sonrası içeri girmişti, Douglas sanki bana zarar verebilecekmiş gibi Hakan gidene kadar yakınımda durmuştu. Hakan merdiveni çıkıp gözden kaybolurken, Namık’ın ölüsü götürürlerken, bahçe temizlenirken bile, Douglas yanımda beklemişti. Yaraları sarılmalıydı, söylemiştim ama umursamamıştı.

Hakan merdivenden inerken çoktan revir temizlenmiş, Faruk’u alt kattaki odalardan birine taşımışlardı bile; Hakan’ın saçları nemliydi ve üzerinde yeni bir takım vardı. Yine simsiyahtı.

“Burada kal.” Douglas ayaklandığında kaşlarını çatarak Douglas’a baktı. “Burada kal.” Douglas başını salladığında ona bir adım daha attı. “Bir salise bile gitmek yok. Burada kal.”

“Gözün arkada kalmasın Patron.” Hakan bana baktı. Gözlerinden hiçbir ifade okunmuyordu. Buz gibiydi, buzdan duvarlarını örmüştü etrafına.

“Douglas yanından giderse sık ona.” Kaşlarımı çattığımda bakışlarımızı ayırıp evden çıktı. Kimseye sıkamazdım. Douglas belindeki silahı çıkartıp önümdeki sehpaya bıraktı.

“Gitmem. Ama gidersem sık, Yenge.” Bunlar tam manyaklardı.

“Yaralarını temizle önce.” Ellerindeki kan kurumuş göğsündeki iki şerit halindeki kesik, kumaşla birleşmişti bile.

“Patron, gelene kadar buradayım.”

“Patronunun karısıyım. Şu an patron benim.” Douglas başını eğdi.

“Öylesin Yenge. Ama buradan yine de ayrılamam.”

“O zaman içeri korumalardan birini çağır. O yapsın.” Etrafa bakındım ve bahçede dağılmış korumalarda göz gezdirdim. Douglas, dışında hiçbiri güvenilir gelmiyordu.

“Kimin hain olduğunu bilmeden eve hiçbiri giremez.” Douglas’ın sert ses tonu bakışlarımı bahçeden ayırmama neden olmuştu. Onun yaralarını sessizce izlerken huzursuzluğum sürüyordu. O yaraları temizlenmeliydi.

“Namık öldü, Faruk ölümle savaşıyor. Bu evde başka ölüm istemiyorum.” Titreyen ellerimi bacaklarımın arasına sıkıştırdım. “Kimin yaptığı önemli değil. O yaralarını sarıp kapat.” Gözlerimin önüne Yusuf geliyordu. Bekir’in acımasızca kanattığı ve ağır ağır öldürdüğü o koruma geliyordu.

“Zeliha!” Bağırışımla Douglas gözlerini kırpıştırdı. İtiraz etmek için dudaklarını araladı, elimi kaldırdım susması için. Sustu. Zeliha çoktan uyanmış korkudan mutfakta kalmaya devam etmişti. “İlk yardım çantasını getirir misin?” Başıyla onaylayıp gözden kayboldu.

“Ben kendim yaparım. Zeliha’ya söyleme.” Keyfi bilirdi. Zeliha elindeki çantayla bana yaklaştığında gözü Douglas’ın yaralarına kaydı ve korkuyla açıldı. “Yaralısın.” Sesi acı ve endişe doluydu.

“İyiyim.” Douglas sertçe elindeki çantayı aldı, Zeliha buna izin vermedi. “Kendin yapamazsın,”

“Kendim yapacağım.” Ses tonu Zeliha’nın çantayı bırakıp gerilemesine sebep olmuştu. Douglas başını eğdi ve tekli koltuklardan birine gidip koltuğu mahremiyet sağlamak için ters çevirip oturdu. Zeliha yaşlı gözlerini kırpıştırıp başını eğdi, arkasını dönüp mutfağa adımladı.

Bir süre sonra Zeliha elinde başka bir gömlekle geldi. Douglas’ın kafasına atıp tekrar gitti. Douglas gömleği alırken bir anlığına pişman bakışlarla giden Zeliha’ya baktı.

“Niye bağırıyorsun kıza?” Douglas cevap vermedi. Açılan ilaç şişelerinin ve ambalajların sesini duydum. Bakışlarımı ondan çekip ayaklandım. Cama yaklaşırken dışarıdaki korumaların tetikte bir şekilde sürekli yer değiştiriyor olduklarını gördüm. Kimse sabit kalmıyordu.

Ölüme aşinaydılar, ölüm sonrası hayat devam ediyordu. Garip bir şekilde Namık ölmüş gibi gelmiyordu. Belki de onunla o kadar çok bağ kurmadığım içindi bilmiyordum, hissedemiyordum.

Üzgün hissedemiyordum. Biri ölmüştü.

Korkamıyordum. Buralarda bir yerde ölüm için an bekleyen hain vardı. Arkamı döndüğüm an beni öldürebilirdi ama yine de korkamıyordum. Ölüm artık beni korkutmuyordu. Ölümü benimsemiştim. Bu çok yanlıştı ama yapmıştım işte.

“Sanırım deliriyorum.” diye mırıldandığımda Douglas’ın çıkardığı sesler kesildi. “Namık öldü, hiçbir şey hissedemiyorum.”

“Tükendin. Üç gün önce öldürülüyordun. Üç gün önce gözünün önünde Faruk ölüyordu. Zihnindeki tüm hisler, hissizleşti.”

“Hakan çok üzüldü.” Onaylayan bir ses çıkardığını duydum. Yanımda olduğu dakikalarda omuzlarındaki çöküşü ve gözlerindeki yorgunluğu anımsadım. Şimdiyse bir ölüm yaşanmıştı, onun güvenli sınırları içinde yıllardır ailesinden olan Namık öldürülmüştü. Hakan üzgündü, öfkeli ve nefret dolu olduğu kadar üzgündü işte.

“Patron her ölüm sonrası üzgünlüğünü, öfkesiyle birleştirir. Öfkesi büyükse üzüntüsü büyüktür. Üzüntüsü büyükse yakıp yıkışları aynı şekilde artar.”

Faruk’u öldürmeye gelen adamı kendi elleriyle öldürdükten sonra etrafında buna izin vermiş her korumaya bağırıp çağırmıştı. Hatta eve girmesine engel olamayanları da dövmüştü.

Hakan bu gece, Karanbey olmuştu.

Karanlık, ölümcül, şiddete meyilli…

Bunun beni korkutmadığını fark etmek garipti. Bekir gibi delirmişti, deli gözlerle bakmıştı.

Bunu üzüntüsü yüzünden yapması mıydı beni sakinleştiren? Sırf birinin canını yakmak için yaksaydı Bekir’in yaptığı gibi o zaman da bu kadar sakin davranabilir miydim?

Belki de sorun yapılandan ziyada yapan kişideydi. Aynı senaryoyu Bekir yapsaydı yine kaçıp saklanmak isterdim. Niye Hakan yapınca eve dönmesini dört gözle bekleyip nasıl olduğunu merak ediyordum ki? Az önce birini öldürmüştü. Birkaç kişiyi de öfkesiyle hırpalamıştı.

Karanbey geldiğim yerde bile ismini duydukça hayran kaldığım adam olduğu için miydi ona ve şiddetine göz kapayışım?

“Şu an nereye gitti?”

“Namık’ın cenaze işlerini halledecek büyük ihtimalle. Patron, ölen kim olursa olsun, mutlaka bir mezarı olması gerektiği için ilk önce onu gömmeye gider.” Omzumun gerisinden ona döndüğümde yeni gömleğini giymiş çoktan ilk yardım çantasını toplamıştı bile. Ellerini sarmıştı ve kirli sargı bezlerini toparlamıştı.

Hakan ve Ümit Karan arasında geçen ve doğruluğundan emin olmadığım bir olay duymuştum. Duyduğuma göre, Hakan’ın annesinin bir mezarı olmamıştı. Hakan, annesinin mezarını asla bulamamıştı. Kimisine göre Ümit Karan’ı, başkası için terk etmiş sadakatsiz bir kadınken kimisine göre çoktan öldürülmüş ve cesedi bile bulunamamıştı.

Bu yüzden miydi, birileri öldüğünde mezar bulma takıntısı? Şimdi bile daha güneş doğmadan bunun için gitmemiş miydi Hakan?

“Hakan, annesini buldu mu?” Douglas eğildiği yerde kaskatı kesilirken başını kaldırdı, yeşil gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Cevap vermemeyi tercih edip işine devam etti.

“Bu konuda konuşma yetkim yok.” Elindekileri atmak için mutfağa gitti, hemen geri döndüğünde elinde kapalı şişe su şişeleri vardı. Ortadaki sehpaya koydu.

“Patronun yokken patron ben değil miyim?” Başını onaylarca salladı.

“Öylesin. Ama aynı zamanda yengemsin. Bu yüzden bazı şeyleri seninle konuşmaya yetkim yok.”

“Annesinin ölüsünü mü arıyor?” İfadesiz gözlerle bana baktı.

“Ümit Karan mı sakladı?” Bakışlarını ayırıp su şişesini açtı.

“Melih, o evde sana her şeyi anlatıyor olabilir. Ama ben, bunu yapmayacağım.” Sesinde daha fazla soru sormamı istemiyor gibi bir sert tonlama oluşmuştu. Suyu içerken birkaç saniye ona bakıp bakışlarımı ayırdım.

Duyduklarım doğruydu. Hakan, annesinin ölüsünü bile bulamamıştı. Acaba arıyor muydu? Bu yüzden mi nefret ediyordu babasından? Annesinin ölümüne sebep olan babasıyla mıydı savaşı?

“Hakan, babasını bu yüzden öldüremiyor.” Douglas bitirdiği şişenin kapağını kapattı ve sehpaya koydu. “Bu yüzden, değil mi? Annesinin bir mezarı bile yok. Babası yüzünden, değil mi? Annesini ondan alan adam, ölüsünü bile oğluna vermedi.” Bu çok acımasızcaydı.

“Fikrimi duymak ister misin?” Başımı onaylarcasına salladım. “Karanbey oluşu, annesinin ölüsünü bulmak istemesindendi. Babası bunu biliyor. Annesini bulursa onun savaşacak hiçbir şeyi kalmayacağını biliyor. Bu yüzden yıllardır, annesini bulamadı, babasını öldüremedi. Çokça fırsatı vardı. Bana emretse şu saniye, onca adama rağmen Ümit Karan’ı öldürebilirim. Ama istemiyor. Annesini bulmadan babası ölsün istemiyor.”

Bu çok acımasızcaydı. Bunu duymak bile beni, bu kadar üzüyorsa Hakan, yıllardır ne hissediyordu? Bunla nasıl başa çıkıyordu? Üzerine kardeşi ölmüştü. Bir kardeşi içeride ölümle savaşıyordu.

“Patron, seni ağlattığımı duyarsa bana sıkar.” Arkamı Douglas’a dönüp dışarıdaki korumalar bakmaya başlarken çenem titriyordu. Hakan’dan ailesini almışlardı. Annesi, ikizi, şimdi Faruk’u alıyorlardı. Onu karanlıkta bırakıyorlardı. Ona sevgi veren aydınlık saçan herkesi ondan çalıyorlardı.

Tıpkı Çetinlerin bana yıllarca yaptığı gibi.

“Yenge-” Douglas yanımda durup dışarı bakarken cebindeki mendili bana uzattı, elinden alırken sessizce ağlamaya devam ediyordum. “Patron bu konuları konuşmaz. Konuşmaya da izin vermez.” Susmamı istiyordu. Herkesin yaptığı gibi görmezden gelip Hakan’ı tüm bunlarla yalnız bırakmamı istiyordu. Hakan’ın her problemini kendi başına çözmesine izin veriyorlardı.

“Hayatında bu kadar sorun varsa bunlarla yalnız başına nasıl ilgileneceksin?” demişti. Kendisi bunca sorunla yalnız başına ilgilenmeye çalışmıyor muydu? Bunca sorunu arasında “Kocan olarak sana yardımcı olmak benim görevim.” derken bile kendi sorunlarını yalnız başına sırtlanmıyor muydu?

“O da insan. Niye kimse onun acısını umursamıyor?” İç çektiğimde başını sağa sola salladı.

“Artık değil. O, sadece intikam makinesi. İnsanlık namına onda hiçbir şey kalmadı. Acısını da öfkesiyle atıyor zaten.” Bu dediklerine inanmıyordum. Hakan’la anlaşmamız, intikam alacağı kişileri bulmam üzerineydi, evet. Yine de bana davranışları kibardı, sakinleştiriciydi, anlayışlıydı. Hakan’ı bir makine gibi görüyorlardı, değildi. Onunla tanıştığımdan beri hiç öyle olduğunu düşünmemiştim.

“Belki de hepiniz, Ümit Karan’ın yaptığını yapıyorsunuzdur. Onu Karanbey olmaya itiyorsunuzdur.” Bana döndüğünde kaşlarım çatılmıştı. Maskesinin ardında parlayan yeşil gözleri öfkelenmişti.

“Ben tetikçiyim, Yenge. Karanbey’in yapacağı her türlü pis işi, ben yaparım. Niye biliyor musun?” Birkaç saniye sessizce gözlerine baktığımda başını salladı. “O daha karanlık bir yolun başında. Daha fazla karanlığa hapsolmaması için elini kirleten ben olurum. Çünkü o karanlık çok tatsız, rutin ve insani tek bir yanı yok. Her şeyi kaybedene kadar tüketir, kaybettiğinde de kendini tüketmeye başlarsın. Bir döngü.” O karanlığı tatmış ve hapsolmuş biri gibi betimliyordu. Bakışlarını, bahçedeki korumalara çevirdi, tek tek incelemeye başladı onları.

“Ben ondan önce silahıma davranırım. Ondan önce öldürür, kan akıtırım. Faruk’sa Hakan’ı sakinleştirendir. Öfkesini, şakayla ve ciddiyetsizlikle sakinleştirir. Şu an Faruk yok. Onu sakinleştiren kimse yok.” Elini cebine koyup bir zippo çıkarttı. Üzerindeki figüre odaklanamadan zippoyu parmakları arasında çevirip yaktı.

“Tanrıya inanmıyorum, Yenge. Ama bugün dua ediyorum. Faruk ölürse, işte o zaman Patron’u kimse durduramaz. Faruk onun, insan olarak kalmasını sağlayan son savunma mekanizması. En azından benim gözlemlerim bu.”

Zippoyu kapatıp tekrar üç kez çevirdi ve hareketi tekrarladı. Bunu yapmaya devam ederken bedenim, refleksle onun bu hareketinden dolayı geriye doğru adım attı. Bedenimdeki korkunun sebebini bilmiyordum ama zippoyu o şekilde çevirişi iyi hissettirmiyordu.

“İyi misin Yenge?” Zippoyu avucunun içine hapsedip endişeli gözlerini bana çevirdi.

“Zippoya bakabilir miyim?” Başını sağa sola sallayıp zippoyu ceketinin iç cebine tıktı. “Üzgünüm. Kimsenin dokunmasına izin vermiyorum.” Başımla onu onaylayıp odanın en uzak köşesine yöneldim. Koltuğa otururken Douglas’taydı gözlerim.

Tedirgindim. Nedenini bilmiyordum ama tedirgindim.

“Niye maske takıyorsun?” Karşımdaki koltuğa oturdu. “Aile geleneği.” Sesindeki alaydan hoşlanmamıştım. Buradan çıkarsa onu vurmam için sehpaya bıraktığı silaha uzanıp önüme koydum, ellerim titriyordu.

Güvendeydim. Gerilmem ve korkmam için hiçbir sebep yoktu.

"Yüzünü gizleme nedenin ne?" Yine meraklı yanım aktifleşmişti ama durduramıyordum. Bu ev bana en az Çetin evi kadar yabancı ve çözülmesi gereken gizemleri olan bir yerdi. Belki beni ilgilendirmemeliydi ama duramıyordum. Sanki bilinmezlikleri çözdükçe, hayatımı kontrol edebiliyordum. Bildiklerim benim özgürce elde ettiklerim oluyordu.

"Yüzümü gizlemiyorum Yenge." Gözleri kısıldı. "Sadece geçmişten gelen bir alışkanlık, düşmanlara gizliyorum. Evde çok insan var. Yüzümü bilmemesi gerekenleri ayırt etmek yorucu olduğu için maskeyle dolaşmak rutinim haline geldi." Gözlerinde bir anlığına başka bir sebebin olduğuna emin olduğum bir ifade gezindi. Sanki düşüncelerini okumuşum gibi maskesini düzeltti. Hakan'ın sürekli boynundaki yanık izlerini gizlemek için gömlek yakalarını çekiştirmesine benzer bir hareketti.

"Yüzünde bir yara mı var?" Eli havada kalırken omuzları dikleşti. "Yüzünü gizlemenin bir diğer sebebi bu mu?" Cevap vermeden bakmaya devam etti.

“Patron’un dediği kadar varmışsın, Yenge. Gözlem ve analizin nokta atışı.” Yarası vardı demek. Acaba yüzü nasıl görünüyordu? Yarası nasıl olmuştu?

“Sormadın. Normalde bunu öğrenen yarayı da nasıl olduğunu da öğrenmek ister.” Omuz silktim.

"Yaralarla ilgilenmiyorum. Yaraların her zaman olmadık yerde insanda bıraktığı izlerden nefret ederim. Yarası olan, yarası olana soru sormaz, anlar." Gözlerinde samimi ifade belirdiğinde onun maskesiz halini daha çok merak etmeye başladım.

“Sürekli buralardasın. Ailen yok mu?”

“Buradaki kimsenin yok, Yenge.” Kaşlarım ağır ağır çatıldığında arkasına yaslandı. “Patron, işe alınan herkesin ailesiz olması şartını koşuyor. Tabi sonradan evlenen oldu. Ailesi olanlarda oldu. Nedenini başta anlayamasam da artık biliyorum. Bir gece ansızın beklemediğimiz anda ölümler gerçekleşebiliyor.” Birileri öldüğünde ailelerinin yas yaşamasını istemiyordu.

“Namık’ın ailesi yok muydu?” Başını onaylarcasına salladı. Buradaki çoğu kişi öksüz ve yetimdi; çoğunun sevdiği kadın, çocukları yoktu. Yapayalnızlardı ve her an ölümle burun buruna geliyorlardı. Ölmekten korkmuyorlardı çünkü onları bekleyen kimseleri yoktu.

“Patron her bir ölenin cenazesini kendi yapar. Aslında buradaki herkesin ailesi Karanbey’dir. Bir sevkiyatı patladığında ilk düşündüğü zararı değil, ölen ve yaralı olanlardır. Patron çok belli etmiyor, dışarıdan sert görünüyor ama buradaki herkesin hayatını yakından takip ediyor.”

“Sende Zeliha’nın hayatını mı yakından takip ediyorsun?” Bunu söylediğimde duraksadı. Keşke yüzünde maske olmasaydı da yüz ifadesini görebilseydim.

“Öyle değil.”

“Nasıl?”

“Yenge, bu konuyla ilgili değil. Zeliha buranın bir çalışanı. Onu yakından takip etmem doğru değil.” Sesindeki kendine güvenen o adamın tonlaması dağılmıştı. Suçüstü yakalanmış biri gibi davranıyordu.

“Onu yakından takip etmen doğru değil ama az önceki gibi bağırıp terslemen doğru mu?” Sustuğunda bakışları, mutfakla benim aramda mekik dokudu.

“Ben terslemedim.”

“Tamam o zaman.” Kollarımı göğsümün altında çaprazladım.

“Terslemedim.” dedi bir kez daha. Gözlerini kırpıştırırken oturduğu yerde doğruldu. “Tersledim mi?” Cidden az önceki sert çıkışının normal bir davranış olduğunu mu sanıyordu?

“Yani Zeliha’nın gözlerini doldurabildiysen, terslediğin için ağlamak üzere olduğunu varsaydım. Tabi ben nereden bileceğim. 14 yıl o evde hapsoldum. İnsan ilişkilerinden anlamam ben.” İnsan ilişkilerinden çok iyi anlardım. Etrafımdaki herkesi o kadar çok gözlemlemiştim ki şüpheli davranışlarından, anlık tepkilerine kadar her türlü duygularını fark edebiliyordum. Zeliha ve Douglas’ın arasında bir şeyler vardı. Zeliha’nın kalbi kırılacak kadar Douglas’tan hoşlanıyordu.

“Ağlamak üzere miydi?” Bunu bile fark etmemişti. Bakışları yavaşça mutfağa kaydı. Gözlerinden geçen pişmanlıkla bana döndüğünde kollarımı çözdüm. Zeliha’ya gerçekten değer veriyordu anlaşılan.

“Neyse sonuçta Zeliha bir çalışan ve sen Karanbey’e yamuk yapmayacağın için onun ağlıyor olması önemli olmamalı.” Umursamaz ses tonumla ayaklandı.

“Yenge, bir bakıp geleceğim.” Yanımdan ayrılıp mutfağa gittiğinde iç çektim. Zeliha’nın kalbini kırdığının farkında değildi ve fark eder etmez bunun için gitmişti. Douglas bahsettiği gibi karanlıkta değildi. Belki de karanlığının içinde birkaç parça aydınlık kalmıştı, bunu bile göremeyecek kadar kendini karanlığa mahkûm bırakmıştı.

Ayağımı yere yaslarken silahı elime aldım, adımlarım Faruk’un odasına yönelirken gözlerim yanıyordu. Başımda garip bir ağrı belirmişti. Douglas’ın yanında uyuyamazdım. Faruk’u da yalnız bırakamazdım, eğer ben yukarı çıkarsam Douglas yukarı çıkardı.

“Merhaba.” Faruk gövdesindeki sargıyla mumyaya dönmüştü. Başında benimkinden çok daha fazla sargı vardı ve garip cihazlara bağlıydı. Cihazlardan sarkan kablolar tenine bağlanmış ve solunum maskesi ağzıyla burnunun üzerine takılmıştı.

“Hakan gitti. Namık öldü…” Esnedim. “Douglas, Zeliha’ya aşıkmış… O söylemedi ama gözlerinden anlaşılıyor.” Tekrar esnedim. “Uyanman lazım. Seninle çay eşliğinde uyurken olanları anlatacağım.” Gözlerim odadaki koltuğa kaydı. “Biraz uyuyacağım. Çok ses çıkarma.”

O kendinde değildi ama böyle konuşmak beni endişeden uzaklaştırıyordu. Kendimce eğlenecek bir yol bulmazsam gerileceğimi veya korkacağımı biliyordum. Her şey yolundaymış gibi davranmak bedavaydı.

Koltuğa yarı uzanır şekilde oturduğumda gözlerim ağırlaştı. Silahı koltuğa bıraktım.

“Ben seni korurum. Uyuyabilirsin.” Tekrar esnerken bakışlarım silaha kaydı. Üzerindeki işlemelerde gezdirdim bakışlarımı. “Uykum hafiftir. Bekir yüzünden.” Bakışlarım tekrar kıpırtısız yatan Faruk’a kaydı.

“Bekir bir şeyler yapmaya karar verdiğinde ya herkes uyurken ya da herkes evden gitmişken yapardı. Bu yüzden gece uyuyamazdım. Yani biri odaya girerse ben, hemen uyanırım. O zaman sana zarar gelmesine izin vermem. Medine ablayla Yusuf’u kurtaramadım. Beni tutuyorlardı, silahım yoktu.” Bakışlarım tekrar silaha kaydı, dudaklarım ağır ağır kıvrıldı.

“Şu an bir silahım var. Seni koruyabilirim.” Kendimden emindim. Bunu yapacak gücü hissedebiliyordum.

“Senin ölmemen lazım. Hakan’ın sana ihtiyacı var. Hem-” Gözlerim sulanırken kırpıştırdım. “-kardeşini yalnız bırakamazsın. Ailesiz kalmak çok zor bir şey.” Gözlerimi sıkıca kapattım. “Kardeşine bunu yapma. En azından onun için uyanmalısın Faruk. Kardeşinin ailesine ihtiyacı var.”

Tıpkı benim aileme ihtiyacım olduğu gibi.

“Çok konuştum. Susuyorum. Gittim sanma. Buradayım.” Bir elimi başımın altına koyarken diğeriyle silahı tuttum. Sessizlik ağır ağır bedenimi ele geçirirken uykuyla uyanıklık arasında gidip geldim. Başımdaki ağrı şiddetlenirken uyumak tek kaçış yolumdu.

🖤

Gözlerimi araladığımda oda aydınlıktı. Başımdaki ağrı, neredeyse yok olmuştu. Elimin altındaki silahı sıkıca tutarken koltukta doğruldum. Faruk hala bilinçsizce yatıyordu. Odanın kapısı sonuna kadar açıktı. Ayaklarımı yere yaslayıp koltuktan kalktım. Hakan gelmiş miydi?

Odadan çıkarken birkaç kere sendeler gibi oldum. Kendimi toparlayınca oturma odasına yöneldim. Hakan koltuklardan birine oturmuştu, dirsekleri bacağına yaslanmıştı ve elleri ensesinde olacak şekilde başını eğmişti. Ceketi üzerinde değildi, gömleğin bilekleri dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Elimdeki silahı tekli koltuğa bırakıp ona yaklaştım.

Gözlerini kapatmıştı ve gömleğinin ilk üç düğmesi açılmıştı. Tenindeki yanık izlerini gördüğümde birkaç saniye duraksadım. Aynı iz, kollarını katladığı gömleğin, açıkta bıraktığı sol kolu boyunca uzanıyordu. Bu baktığım izlerin devamı var mıydı, bilmiyordum.

Tamamen ona yaklaşma cesaretinde bulunurken yaraları yüzünden çektiği acıları düşünme hissimi bastırmaya çalıştım. O patlama ondan kardeşini almıştı, bedeninde bunu hatırlatacak derecede kötü izler bırakmıştı. Hastanede bu yanıklar için de yası için de ağlamış mıydı? Yoksa şu anki gibi soğukkanlı olacak kadar duygularını bastırmış mıydı?

Ona destek olmak için elimi omzuna uzattığımda hızla doğrulup bileğimi tuttu ve kaşlarını çatarak gözlerini araladı. Gri gözlerinde buz gibi bir ifade vardı. Ona dokunmamam için yaptığı bu hamle, beni korkutmuştu. Sağ elim titrerken gözlerine bakmaya devam ettim. Bileğimi bırakmadı ama benim olduğumu görünce tutuşu gevşedi.

Sağ elimi kaldırırken gözlerimizi ayırmadım, yanağına avucumu yasladığımda gözlerindeki buzlar çatırdamaya başladı. Yanağını nazikçe okşadıkça gözlerindeki o duvarlar, soğukluk, hepsi yavaş yavaş silindi.

“İyi değilsin. Görebiliyorum.” Yavaşça elimle alnındaki saçları geriye doğru yasladım.

“İyi olana kadar dinlenebilirsin, Hakan. Mızraklarını kuşanmadan önce dinlenebilirsin.” Sesimdeki anlayışı silmeden elimi yanağındaki sakallara sürdüm. Elimdeki titreyiş son bulmuştu, diğer elimi serbest bıraktığında ona bir adım daha yaklaşıp diğerini de yüzüne yasladım.

“Dinlendikten sonra kime ne yapacaksan yaparsın. Ama şimdi, gücünü toparlamalısın. Düşmanlarının önüne yarım bir güçle çıkamazsın. Karanbey’in, Hakan’ın dinç oluşuna ihtiyacı var. Uykusuzlukla bunu yapamazsın.”

“Uyursam güvende olmayacaksınız.” Sesi boğuk ve fısıltıyı andıracak kadar kısıktı. Yorgunluğu sesine de yansımıştı. “Uyandığımda Namık gibi öldürüldüğünüzü görmek istemiyorum.”

“Sen uyurken seninle kalabilirim.” Elimi omzuna indirdiğimde hala başını geriye yaslamış bir şekilde bana bakmaya devam ediyordu. Omzunu sıktığımda bedeninin gerildiğini hissedebiliyordum. Yüzüne dokunduğumda gerilmeyen bedeni omzuna dokununca geriliyordu. “Douglas’ın silahı bende. Seni korurum.”

“Douglas niye her seferinde sana silah veriyor?” Başını sağa sola sallarken derin nefes alıp verdi. “Başım çatlıyor.” Suratını buruşturdu. Elimi omzundan çektiğimde koltuğun ucuna oturdum.

"Gel. Başına masaj yapayım." Ona başka bir şey teklif etmişim gibi afalladı. Başımı sola yasladım. "Aç karna ilaç içemezsin. Hala yemek yemediğini biliyorum. Yemek yemeyeceksen, ilaç da içemezsin. Gel masaj yapayım.”

Hakan belinde silahı sehpaya bırakırken kararsız bir ifadeyle koltuğa uzandı ve başını kucağıma bıraktı.

“Heh şöyle. Az karının lafını dinle.”

"Karımın ettiği teklifleri reddedemem." Sesindeki neşenin kırıntılarını seçebilmiştim. Elimi alnından şakaklarına kaydırdığımda gözleri kısıldı. Saçlarının arasında parmaklarımı gezdirip kafa derisine bastırdığımda iç çekip gözlerini yumdu. Ellerini karnının üzerine yaslayıp bir ayağını diğer ayağının üzerine atarak koltuğa iyice yerleşti.

"Konuşmuyorsun. Soru sormuyorsun. Ne olduğunu merak etmiyor musun?" Masajımı kesmeden derin nefes alıp verdim. Onun nasıl olduğunu hissedebiliyordum, sormama gerek yoktu. Neler olduğunu da Douglas az buçuk anlatmıştı. Geri kalanlar için meraklanışımı onun dinlenmesinden sonrasına bırakabilirdim.

"Önce kocamın iyi olmasını sağlıyorum. İyi olduğunda çok konuşacağım." Dudaklarını kıvırıp gözlerini araladı.

Gri gözleriyle bir an için bakışlarımı yakaladı ve elim havada asılı kaldı. Etrafımızı saran garip bir havayla nefesimi tuttum. O an, zaman sanki durdu. Gözlerindeki yoğun ifadeyle kalp atışlarım duyulabilecek kadar gürültülü bir şekilde göğsüme çarpmaya başladı. Kaşlarını çatıp gözlerini kapattığında tüm o garip hisler yok oldu. Tuttuğum nefesimi serbest bırakıp rahatlamaya çalıştım.

"Kaşlarını çattığın için para kazanıyor musun?" Elimi derin çukura bastırdım. Homurdandı ve cevap vermedi. Güldüm.

"Başın ağrıdığında huysuz mu oluyorsun?" Cevap vermeden kaşları daha da çatıldı. Eğilip iki kaşının ortasındaki çatıklığa dudağımı değdirdiğimde kaskatı kesildi.

Ne yaptın Kübra? Ne yaptın? Farkında mısın?

"Nikahta alnımdan öpmüştün. Benim de seni öpmem gerekir, karı koca arasında bu bir ritüeldir." Geri çekildiğimde avucumu gözlerinin üzerine koydum. Tekrar açıp bana bakarsa, o nefesimi kesen yoğun havayı kaldırabilecek gibi hissetmiyordum kendimi.

"Gözlerini açma."

“Bu rutinlerde, ritüelde bitmiyor. Farkında mısın? Biz Türklerde çok fazla gelenek görenek vardır ama hiçbiri senin ritüellerin kadar aniden oluşan ve daha önceden duymadığım maddelerden oluşmuyor. Nerenin ritüeli bu?”

“Rusya.” Aklıma gelen ilk ülkeyi söylediğimde cık cıkladı.

“Gerçekten bir Rus’san, tanıdığım ilk Rus olabilirsin. Kurnaz ve hazır cevap bir Rus.” Gerçekten Rus olmayabilir miydim? Mesela bir Türk’ün kızı olsam bana Türkçeden önce Rusça mı öğretirdi? Kim ana dili yerine yabancı dil öğretirdi ki?

Ben kesin bir Rus’tum. Hissedebiliyordum. Soğuk havaları severdim. Melih’in dediğine göre saçlarım ve tenim Ruslarınki gibiydi. Ben daha önce hiç Rus görmemiştim, nasıl göründüklerini Melih’in anlattığı kadarıyla biliyordum. Ona diklendiğim zaman bir Türk kadar inatçı olduğumu ama uyuz bir Rus olduğumu söylerdi.

“Biraz bir şeyler anlatsana.” Elimi gözlerinin üzerinden çektim, gözlerini açmak için hamlede bulunmadı.

“Medine abladan bahsedeyim mi?” Başını onaylarcasına salladığında masaj yaparken konuşmaya başladım. “Medine abla, anne gibiydi. Yani bir anne nasıl olur tam bilmiyorum. Bekir’le Hatice’nin de annesi yoktu. Bu yüzden Medine ablanın yanımda oluşu anne gibi hissettiriyordu.”

“Hatice, Bekir’in annesi gibiydi.” Onaylayan bir ses çıkardım. Gerçekten çok fazla korumacı davranmıştı. “Hatice senin için ne anlama geliyor? Onlar gibi sana eziyet etti mi?” Bu durum karışıktı. Bazen bana sıcak davrandığını anımsıyordum, Bekir’e davrandığı kadar kardeşçe yaklaşmasa da. Bazense varlığımdan rahatsız olurmuş gibi davranıyordu.

“Hatice.” İç çektim. “O biraz arkadaş gibiydi. Abla ya da kardeş gibi davranmazdı bana. Ona dokunmama izin vermezdi, ben esirdim o evde, oysa evin kızıydı. Yine de babasıyla kavga ettiği zamanlara şahit olurdum. Bana kötü davrandıkları için kızardı. Bekir benim canımı yaktığında onunla konuşmazdı. Bekir, ablasına tapar. Hatice onu görmezden gelirse Bekir aklını kaçırırdı. Hatice onun için abla anne karışımı bir şeydi işte.”

“Hatice’nin, tam bir Çetin olduğunu biliyorum.” Sesinde bundan hoşnut olmayan bir ifade vardı. “Aile toplantılarında sinirimi bozardı.” Suratı öfkeyle kasıldı. “Uyuz, huysuz kadının tekiydi olduğu daha ufakken belliydi. Sanki soyadı onun için kutsalmış da babası tanrıymış gibi davranırdı.”

Öyleydi. Hatice, Bekir ve Haldun’dan bile daha fazla Çetin’di.

“Yine de onu seviyorum. Adaletli bir kadın.” Kırgınlıklarıma rağmen seviyordum. Melih, geldikten sonra bana yaklaşımı sinir bozucu olsa bile seviyordum.

“Melih’i hiç sevmezdi. Melih de Hatice’ye katlanmazdı.” Aralarında hep bir nefret vardı. Hatice’nin emirlerini yerine getirmediği için Hatice her zaman Melih’ten nefret etmişti. Hatta Melih benim korumam olduktan sonra da bana tavır almıştı. Sanki söz sahibi olduğum bir konumdaymışım gibi.

“Medine abla, yarı Rus yarı Türk’tü. Bu iki millete de aşık bir kadındı. Bana hem Türk hem de Rus milli marşını öğretirken ki o hülyalı ifadesini anımsıyorum. Türk yemeklerine aşıkken Rus içkilerine bayılırdı. Türk erkeklerinden hoşlanırken Rusya’nın soğuk mevsiminden bahsedip dururdu.” Bana öğrettiği sayısız bilgilere minnettar kalacaktım. Olurda bir gün kendi ailemi bulsam bile o hep benim için anne olarak kalacaktı. Bu sefer unutmadığım bir annem olacaktı.

“Sana Türkçeyi öğreten o muydu?” Onaylayan bir ses çıkardım.

“Ve Rusçayı unutmamak için konuşmaya devam edende… Haldun, benim oraya alışmam ve Türkçe öğretmesi için görevlendirmiş. Onunla nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum. En eski anım 13 yaşına dayanıyor. Öncesi yok.” Tabi aralarda hatırlamadığım bazı olayların olduğunu biliyordum. Zihnim boşluklarla doluydu.

“Bana bir ninni söylerdi. Duymak ister misin?”

“Evet.”

“Bayu-bayushki-bayu / Ne lozhisya na krayu!” Uyu miniğim uyu / Yatağın kenarına yatma sakın.

“Pridet seren'kiy volchok/I ukhvatit za bochok.” Yoksa gri kurt gelecek / Seni bir yerinden ısıracak.

Dünyanın en korkunç ninnisiydi belki de, yine de Medine abla söylediğinde huzurlu hissettirirdi.

“On ukhvatit za bochok / I potashchit vo lesok.” Seni bir yerinden ısıracak. / Ormana doğru sürükleyecek. “I potashchit vo lesok /Pod rakitovyy kustok.” Ormana doğru sürükleyecek. / Söğüt çalısının altına.

“K nam, volchok, ne khodi!” Gelme bize kurtçuk.

Hakan'ın bedeni gevşedi, kaşlarındaki çatıklık silindi. Nefes alışverişleri yavaşladığında uykuya dalmıştı bile. Bir süre sessizce masajıma devam ederken yüzündeki gevşeyen ifadeyi ağır ağır seyredip sustum.

Göğsü belli bir ritimde yükselip inerken yüz ifadesindeki dinginlikle derin nefes aldım. Huzurlu hissettiriyordu. Hakan Karan'ın varlığı bana iyi geliyordu. Kaşlarını çatıp öfkeli baktığı zamanlar dışında korkutucu değildi.

“Ninnideki gri kurt sen misin?” Beni evden kaçırmıştı. Güvende olacağım, ormanın dibindeki evine getirmişti.

“Eğer sensen sakın beni ısırayım deme.” Cık cıkladım. Elimi yanağına hafifçe sürdüğümde kıkırdadım. “Beni ısırırsan dişlerim bir kurt kadar keskindir. Karşılık veririm sana.” Başımı koltuğun arkasına yaslarken tavandaki avizeye bakmaya başladım.

“Faruk uyanmazsa, Bekir kadar kötü birine dönüşür müsün?” Douglas’ın söylediklerini düşünüyordum. Faruk, Hakan’ın insan kalmasını sağlayan tek savunma mekanizmasıydı. Ölürse Hakan tüm değerlerini hiçe sayarak en az diğerleri kadar kötü birine dönüşür müydü?

“Dönüşmeni istemiyorum.” Bakışlarım tekrar uyurken savunmasız duran yüz ifadesine çevrildi. “Buna izin vermeyeceğim.” Beni dinler miydi? Bilmiyordum. Ama yine de onlar gibi olmaması için savaşabilirdim. Buna gücüm yetebilir miydi bilmiyordum. Sadece saf kötü olmasını istemiyordum.

“Sana Ali’nin katillerini vereceğim, sende kendine geleceksin. İntikamın bittiğinde Karanbey’in öfkesi de dinecek. O zaman onlar kadar kötü olmayacaksın.” İşaret parmağımda alnından burnunun ucuna parmağımı sürdüm.

“Yine kötü biri oluyorsan ol…Mafya olarak kal. İsmin tehlikeyle anıldığında korkutucu olduğu kadar güvenilir hissettiriyorsun. Sadece o çizgiyi geçme. Adi bir adam olmadan da adi adamlara zarar verebilirsin.” Bu dünyanın en saçma desteğiydi belki de umursamadım.

Hepsi farklı derecelerde de olsa, belli bir zorundalık veya amaç için bile olsa katillerdi, kötülerdi, illegallerdi. Etraflarında dosttan çok düşman olurdu. Birinin canını yakarken vahşileşiyorlardı. Onların hiçbiri iyi adam değildi. Sadece biri diğerine göre kötünün iyisiydi.

Hakan, kötünün iyisiydi. Kötüydü, masum değildi, olmak gibi bir sorunu yoktu.

“Bazen beni korkutuyorsun.” Elimin tersini yanağına sürttüm. “Yine de sana güveniyorum. Bana onlar gibi zarar vermeyeceksin.” Uzanıp kaşlarının tam ortasına dudaklarımı değdirdim. Geri çekilirken başımı koltuğun arkasına yaslayıp gözlerimi kapattım.

Biliyordum. Bana zarar vermeyecekti. Ona güvenmeliydim.

O, Bekir değildi.

O, Haldun değildi.

O, Ümit değildi.

O, acı çekmemi emreden o yabancı adamda değildi.

O, Hakan’dı. Kocamdı. Karanbey’di.

 

KARANBEY

Gözlerimi aralamadan önce saçlarımda gezen parmakları memnuniyetle kabul etmeye devam ettim. Ne zamandır uyuyordum, bilmiyordum. Başımdaki ağrı geçmişti. Onun sihirli elleri vardı.

Benim sihirli elleri olan bir karım vardı.

Buna kapılıyorsun Karanbey. Uyan ve kendine gel.

“Sessiz ol, Douglas. Kocamı uyandıracaksın.” Kübra’nın fısıltısıyla parmakları hareketi kesti.

“Pardon, Yenge. Silahımı almaya geldim.” Yaklaşan adım sesi duyduğumda Kübra cık cıkladı.

“Ya senin ayakkabıların niye bu kadar ses çıkarıyor?” Kübra’nın azarlayan ses tonuna gülmemek için kendimi durdurmam gerekmişti.

“Yenge kundura ses çıkartır. Ne yapayım?” Douglas’ın sesindeki azarlanan bir çocukmuş gibi çıkan kırgınlığa ilk kez şahit oluyordum. Sanki Kübra, onu azarlayınca oturup ağlamaya başlayacakmış gibiydi.

“Kundura ne?” Kübra konuşmaya başladığında, sesindeki o ince titreşimleri fark ettim. Merak parçalarıydı bunlar.

“Ayakkabımın çeşidi.” Kübra’nın duraksamasıyla Douglas’ın silahını kılıfına taktığında çıkan o sesi işittim. Kübra’nın başımın üzerinde eğildiğini hissedebileceğim kadar kokusu burnumu doldurmuştu.

Lavanta.

“Bende bir kundura istiyorum. Yürürken gürültü çıkara çıkara yürümek eğlenceli görünüyor.” Ses tonundaki çocuksu heyecanla parmakları tekrar alnımdan şakağıma kaydı ve kokusu uzaklaştı.

“Eğlence anlayışın farklıymış.” Douglas fısıldamaktan vazgeçip yüksek ses tonu kullandığında Kübra sinirle parmağını alnıma bastırdı. Douglas’ın sesinin tonundan ziyade alnıma bastırdığı parmaklarla zaten uykumdan uyanmış olurdum.

“Hakan uyanırsa seni vurmasını söyleyeceğim. Sussana be adam.”

“Yenge, ben kocaman adamım. Fısıldayarak konuşmak zor geliyor.”

“Hakan uyanırsa ses tellerini kessin. O zaman konuşursun.” Hızlı cevabıyla Douglas’ın güldüğünü duydum.

“Sana Patron’un huyu geçmiş.” Kübra’nın eli uzaklaştığında hafifçe hareket ettiğini hissettim. Ardından kırılan bir şeylerin sesini duydum. Gözlerimi aralarken Douglas parçalanmış vazodan bana çevirdi bakışlarını. Kübra eliyle ağzını kapatırken vazonun yanındaki kırlenti gördüm.

“Ne yapıyorsunuz?” Her uyku sonrası olduğu gibi sesim huysuz ve sert bir tonlamada çıkmıştı. Oturur pozisyona geldiğimde Kübra hemen ayaklandı.

“Elim çarptı, Patron.” Yalancı Douglas.

“Hayır…Hayır…O değil.” Kübra korkuyla vazonun kırıklarının olduğu yere adımladı. Oturduğum yerden kalktığımda Kübra diz çöküp vazoyu toplamaya başladı. Elini kesecekti, manyak kadın.

“Özür dilerim. Yanlışlıkla oldu.” Aynı cümleyi tekrarlarken sanki vazo parçalarını görmemem için toparlıyordu. Onu engellemek için yanına adımladığımda daha hızlı toparlamaya devam etti.

“Elini-”

“Özür dilerim. Yanlışlıkla oldu.” Elindekileri almak için elimi uzattığımda elindeki parçaları yere bıraktı ve başını korumak için elleriyle kendini korumaya başladı.

Bir şey kırdığı için onu dövmüşler miydi? Bu yüzden mi korkuyordu?

“Karım?” Ellerini indirirken suçlu olduğunu kabullenmiş bir bakışla bana baktı. “Elini keseceksin.” Sesimi olabildiğince samimi ve yumuşak bir tınıda tutmaya özen göstermiştim.

“Vazoyu ben kırdım, Yenge.” Kübra’nın bakışları Douglas’a döndüğünde hala korku dolu solukları hızlıydı. “Yastığı attığında çekildiğim için kırıldı, suç benim.” Douglas onu rahatlatmak için yalan söylerken Kübra vazo parçalarına baktı. Hala gözlerinde o korku vardı.

“Bu vazoyu sevmezdim zaten.” Bakışları beni bulduğunda göz kırptım. “Douglas kırmış işte. Hadi kalk yerden. Elini keseceksin.” Başını onaylarcasına sallayıp uzattığım elime titreyen elini bıraktı.

“Douglas kırdı.” Mırıldanarak yerden kalktı. Başımla onayladım onu. Douglas’a inandığı için değil de sanki onu dövecekmişim de bunu engellemek için kendini savunan ufak bir çocuk gibi titreyen ses tonuyla söylemişti.

Ona uzanıp belini sardığımda korkuyla bakmaya devam ediyordu. “Douglas’a da kızma.” Fısıltıyı andıran ses tonuyla Douglas’la gözlerimiz kesişti.

“Yenge, Patron bana kıyamaz.” Douglas’ın neşeli ses tonuyla Kübra gözlerini kırpıştırıp bedenindeki her bir gergin kası gevşetti.

“Bu evde sürekli vazolarım kırılır. Faruk sakardır.” Değildi ama Kübra rahatlasın diye yalan söyleyebilirdim. Karanbey yalan söylemezdi, yalandan hoşlanmazdı da. Ama Kübra burada korkarak yaşayamazdı. Bunun için yalanlara başvurabilirdim.

“Başının ağrısı geçti mi?” Kübra vazoyu umursamayı bırakıp dikkatle beni incelediğinde başımı onaylarcasına salladım. “Faruk’a baktıktan sonra yemek yiyelim mi?” Buna hayır dememi bekliyor gibi çekinerek sormuştu.

“Olur.” Açlığımı şimdi hissedebiliyordum. Ama Faruk’u kontrol etmeliydim. Yeni gelecek olan doktorun güvenilirliğinden emin olmalıydım. Namık’ın cenazesini kaldırmıştım ama yine de içimdeki öfke soğumuyordu. Hain köpek konuşmamıştı. Sinirden gözüm dönmüşken onu öldürmemeliydim ama yine de pişman değildim. Daha fazlasını hak etmişti.

“Tamam sen Faruk’u gör. O zamana kadar kahvaltı yaparız.” Kübra yanımdan hızla ayrılırken arkasından bakakaldım. Beni tamamlamıştı, düşünmem gereken basit detayları benden önce tamamlamak için gitmişti.

Hala uykulusun Hakan. Kendine gel.

“Yeni gelen doktoru-”

“Yengem, senin uyuduğunu ve araştırıp incelememi söyledi.” Duraksadım. “Doktor, temiz. Birazdan getirecekler. İncelemek istersen bilgileri getireyim.” Başımı sağa sola sallarken mutfak kapısında göz gezdirdim. Uyuyacak kadar halsizdim ve uyandığımda endişeleneceğim ne sorunum varsa bir şekilde ortadan kaldırmıştı.

“Yok. Adam geldiğinde, Faruk ölürse öleceğini, söyle.” Başıyla onayladı. Gitmek için hareketlendiğimde bir adım yaklaştı. İç cebinden çıkardığı telefonu bana uzattı. “Bir de Faruk’u, kardeşi arayıp duruyor.” Asya’ya hala haber vermemiştim. Endişelensin istememiştim. Beni aramadığına göre hala tam anlamıyla endişelenmemişti anlaşılan.

“Tamam. Gün içinde onunla konuşurum.” Telefonu alıp cebime koyarken tekrar mutfak kapısına baktım. “Bir silah ayarla.” Tekrar ona döndüğümde gözlerini kısmıştı. “Karımın yanından ayıramayacağı hafiflikte olsun.”

Faruk kendini koruyabilecek güçteydi. Buna rağmen içeride bilinçsizce yatıyordu. Kübra kırılgandı, bazı olaylarda korkudan titremeye başlıyordu. Bu korkusunu bastırıp kendisini savunacak kadar güçlenmesini istiyordum. Faruk’a saldıranlar onu da öldürebilirdi.

“Tamam. Atış poligonuna mı götüreceksin?” Başımla onayladım, arkamı dönüp Faruk’un olduğu odaya adımladım. Odanın kapısı açıktı. İçeri girdiğimde kapıyı ardımdan yavaşça kapattım.

Ali’yi kaybettiğim ve tenimdeki yanık izinden acı içinde kıvranırken benim yanımda kalmaya devam etmişti. Onu kovmama rağmen gitmemişti.

“Ne inatçı piçsin sen?” Kalçamı pencere kenarına yasladım. “Sana siktir git, dediğimde gitmeliydin. Bir şey biliyoruz da konuşuyoruz.” Berbat görünüyordu. Rengi soluktu, bana ölümü hatırlatıyordu.

“Sana ihtiyacım var kardeşim.” Ona söyleyecek çok fazla cümlem vardı ama bu cümle hepsinin özetiydi. “Uyanmana ihtiyacım var.” Derin nefes alırken ona yaklaştım.

“Sibel, geldi. Asya arıyor. Ben kadınlara kötü haber vermekten nefret ederim. Bu yüzden uyan, mutlu bir haber vereyim.” Sibel ve Asya isminden sonra monitördeki kalp atışlarının çizgisi düzenli halinden çıktı.

“Sibel yüzünden mi heyecanlandın lan? Uyurken bile mafyanın kız kardeşine olan aşkını mı yaşıyorsun?” Cık cıkladığımda kalp atışlarının sesi tekrar yükseldi. Dudaklarımı kıvırdım.

“Sibel’i çağırayım mı? Ferhat’la geldiler, yine gelirler.” Cebimdeki telefon titrediğinde çıkarttım, Asya’ydı. Derin nefes alıp verdim. Telefonu açamadan kapandı.

“Asya’yla konuşana kadar uyan sende. Fazla bekletme beni.” Başımı sağa sola salladım. Kapı tıklatıldığında omuzlarımı dikleştirdim. Kapı aralanırken içeri 60’larında olan bir adam ve Douglas girdi. Elindeki çantadan doktor olduğu anlaşılıyordu. Başıyla selam verip yatağa yaklaştığında diğer taraftan onun yaptıklarını takip ediyordum.

Namık dışında hiçbir doktora güvenmiyordum.

Yeni gelen doktorun sorularını cevaplarken onun dosyayı dikkatle okuduğunu gördüm. Kaşları ağır ağır çatıldı. Dosyadan başını kaldırdı. “Verilen serumun içeriği bakımından kontrol etmem gerekiyor, kullanılan ilaçları attınız mı?” Başımı sağa sola salladım. Hala revirdeydi. “Bakabilir miyim?” Douglas’a döndüğümde çoktan kapıdan çıkmıştı. Doktor onu takip ederken göz ucuyla Faruk’a baktım. Kaşlarını çatacak sorun neydi?

“Patron?” Odadan çıkarken revirin olduğu kapıya adımladım.

“Kübra?” Kübra koşarak geldiğinde başımla Faruk’un olduğu odayı işaret ettim. “Ben gelene kadar Faruk’a göz kulak olur musun?” Başını onaylarcasına sallayıp Faruk’un odasına yöneldi. Belimdeki silahı çekip ona uzattığımda duraksamadan elimden aldı. Odaya girdi.

Revire adımlarken kaşlarım çatılmıştı; Faruk’u, Kübra’ya emanet edecek kadar Kübra’ya güveniyor muydum? Hem de silahıma dokunulmasını sevmememe rağmen ona verecek kadar…

“3 gündür bilinci kapalı demiştin.” Doktor, Douglas’la konuşuyordu. Odaya girdiğimde doktor bitmiş ilaç şişelerini yatağa diziyordu. Başını sağa sola salladı.

“Ameliyattan sonra 3 gündür uyuyor.” Douglas’tan önce konuştuğumda doktor bana döndü ve şişeleri dizme işine ara verdi. “Bu kadar ilaç çok fazla. Bir hafta uyumasına sebep olacak kadar çok ilaç verilmiş.”

“Namık, durumu ağır dedi. Bu yüzden ilaçlarla-” Douglas sustuğunda ikimizin aynı anda aklından geçen şeyi biliyordum. Namık bilerek mi yapmıştı?

“Kaç hasta ameliyat ettim, ben. Hiçbirine bir haftalık ilacı ilk üç günde vermedim. Bu kadar ilaç onu öldürmediğine şükredin.” Kulaklarım uğuldarken Namık’ı bulduğum zemine baktım.

Namık hain değildi.

“Doktoru evden at.” Arkamı döndüm.

Namık hain değildi.

“Onu hastaneye götürmelisiniz. Bu kadar ilacın vücuduna ne kadar zarar verdiğini bilmiyorsunuz. Kafa travması olduğunu yazmışsınız dosyada. Beyin tomografisinin tekrar çekilmesi gerek.”

“Doktor…” Ona döndüğümde bir adım geriledi. Namık’ı kendi ellerimle gömmüştüm, kardeşime zarar veren bir hain olamazdı.

“O ilaçlar sayesinde Faruk hayatta.” Doktor itiraz dolu bir bakışla baktı. Yüzümdeki ifadeden dehşete kapılmış olmalı ki bakışlarını Douglas’a çevirdi.

“Hakan?!” Kübra’nın çığlığıyla kapıya adımladım ve Faruk’un olduğu odaya hızlıca girdim. Faruk’un gözleri açılmıştı, kaşları çatık bir şekilde Kübra’ya bakıyordu. Kalp atışlarını ölçen monitörden yükselen ses onun hızlı nefes alışlarını kanıtlar niteliğindeydi.

Elinde silah vardı. Kübra’ya verdiğim silahım.

“Odamda ne arıyorsun?” Sesinde acıyı ve öfkeyi hissedebiliyordum. Diğer eli sargı olan karnındaydı. Gözleri bayılacakmış gibi halsizce bakıyordu ama elindeki silahı tutuşu sabitti.

“Faruk?” Bakışlarını bana çevirdi. Bakışları bir an olsun yumuşamamış, tersine öfkeyle çevrelenmişti.

“İsmimi nereden biliyorsun?” Gözlerinde endişeli bir ifade belirmişti. Gözleri bir yabancı gibi bakıyordu. Beni hatırlamıyordu.

“Neredeyim ben?” Doktor yanımda belirdiğinde şaşkınlığımı atlatamamıştım. Doktor ona yaklaştığında silahı ona çevirdi.

“Ben doktorum. Sizi kontrol etmeme izi-”

“Yalan söyleme. Hakan, doktorlara güvenmez.” Güvenmiştim. “Hakan nerede?” Doğrulmaya çalıştı.

Buradaydım.

“Ali nerede?” Acıyla inlediğinde Douglas öne adım attı. Birkaç saniye ona baktı.

“Dog?” Douglas’ı hatırlıyordu. Çocukluğumuz beraber geçmişti ama onun hatırladığı ben değildim.

“Her şey yolunda. Karanbey’de Ali’de iyi. Doktorun seni kon-” Faruk’un elindeki silah düştüğünde gözleri geriye kaydı ve yatağa devrildi, bedeni titremeye başladı.

Ali’nin öldüğünü hatırlamıyordu.

Benim yüzümü hatırlamıyordu.

 

Douglas dışında hiçbirimizi hatırlamıyordu.

🖤

 

Bölüm nasıldı?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 21.12.2024 19:57 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...