
Lana Del Rey - Born To Die
Bölümler kısa diye yorumlar aldım. Bu iki bölümü birleştirip attığım bir bölüm, yani uzun :D Bir kitaptaki 70 sayfalık bir kısma denk geliyor. Bence çok kısa sayılmaz :)
Ve bir itirafta daha bulunacağım. Normalde aklımdaki gibi çerezlik bir kurgu olarak tek kitap yazıyordum. Bölüm kelime sayılarını toplayınca (Ben şu an 20. bölümü yazıyorum) tam 450-500 sayfalık kitabı yazmış olduğumu gördüm.
Normalde olurda bu kitabı basabilirsem tek bir kitap Karanbey olacaktı, sırayla Enrico gelecekti. Her kitapta bir mafyayı anlatan seri olacaktı. Sanırım Karanbey iki kitap olacak gibi görünüyor. Yine de seri fikrinden açıkçası vazgeçmiyorum.
Karanbey'den sonra yazacağım altı mafya çoktan kurgulandı ve ilişkileri zihnimde oturdu. Karanbey iki kitap olsa da sonrakiler tek kitap olacak.
Karanbey bitmeye yakın Enrico'ya başlayacağız. Sırayla diğerleri gelecek. Bu yüzden yazmaya devam ediyorum ve sizi de çok uzatılmayan bir seriyle baş başa bırakıyorum.
Kalemimi önceden okuyanlar bilirler ki derin derin yazmaya bayılırım. Yan karakterlerin bile kurguda bir hikayesi olur normalde. Bu her kitapta bir mafyayı anlatma fikrine girişmemiş olsaydım abartısız beş kitaplık bir seri olarak Karanbey'i yazabilirdim :D Ama yapmıyoruz öyle şeyler sdgsdgsd
Serinin ilk kitabının günahı olmaz diye düşünüyorum. Karanbey olurda basılırsa iki kitap olacak. Zaten çoğu yeri çerezlik diye atlayarak yazdığım için tek kitap olsun diye sahneleri çıkartamazmışım gibi geliyor.
700 küsur sayfada karınca puntolarla kitap okumak hiç zevkli değil. Bir okuyucu olarak bile okuma hevesimi kaçırıyor bu durum. Bu yüzden kesin bilgi, olurda kitap olursak net iki kitap olacak.
Çok uzattım. Uzun zamandır girişte konuşmamıştım.
Keyifli okumalar <3
🖤
11. BÖLÜM - GÜVEN
KÜBRA
Zihin, anılarla dolu bir yuvaydı. Anılarım alınmış, yuvam bomboştu. Çocukluğum silinmişti, çalınmıştı benden. Tıpkı şu an Faruk'a olduğu gibi geçmişim boşluklarla dolu bir yuva haline getirilmişti.
"Bana bakmayı kes." Faruk oturduğu koltukta bakışlarımdan rahatsız olmuş gibi ters ters baktı. Uyandığından beri koca bir hafta geçmişti. Hafızası ne geri gelmiş ne de doktorların geri getirecek bir çözümü olmuştu. Zihni konusunda kimse bir şey yapamıyordu.
Hatırlamıyordu.
Hakan'ın izleri olduğunu biliyordu ama yüzünü gördüğünde onun Hakan olduğunu bilmiyordu. Ali'nin öldüğünü unutmuştu, Hakan'ı gördükçe ona Ali diye sesleniyordu.
Hakan artık konuşmuyordu. Tamamen sessizdi. Faruk'la aynı masada oturuyordu ama bizimle değildi. Faruk'un yanına geldiğinde Faruk ona Ali diye seslenirken Hakan ondan kaçarken buluyordu kendini. Faruk'un zihnindeki anılar birbirine girmişti ve bazıları gitmişti. Hakan, kendi zihninde bastırdığı anıları Faruk'un kayıp hafızası yüzünden tekrar tekrar hatırlasa da tek kelime edip ona Ali olmadığını söylememişti.
Faruk'un kafa travmasının da etkili olduğunu düşünüyordu doktorlar. Kimin doğru söylediğinden emin olamayacak kadar karmaşık bir dünyadaydık. Hakan'da böyle hissediyor olmalı ki Ali gibiymiş gibi davranıyordu. Faruk, sürekli Hakan'ı sorarken ve onun karşısında dikilirken 'Hakan'ın işleri var, gelecek.' diyordu. Faruk buna inanıyordu.
Namık bir haindi, ölmeden önce Faruk'a yapabileceği en büyük yanlışı yapmıştı. Onun rızası olmadan anılarına el sürmeye cüret etmişti. Hakan ona gözü kapalı güvenirken yapmıştı bunu. O ölünce deliren Hakan'a ihanet etmişti. Ona canını emanet eden adama...
"Niye bakmayayım?" Faruk ile verandada oturuyorduk. Hakan ile Douglas dışarı çıkmıştı. Onun iyi olduğunu gözetleyen kişiydim ve aşırı uyuz bir adamdı. Gözlerini açtığından beri huysuzluğu bir tek banaydı. Sanırım uyandığı ilk an elimde silahı görmesi yüzündendi.
"Bakma işte. Hem niye gözümün önündesin sen?"
"Söyledim ya biri seni öldürmeye çalıştı. Seni korumak için buradayım." Dolaylı yoldan doğruydu söylediklerim. Endişeliydim. Faruk, hafızası gelene kadar gözümüzü ayırmamamız gereken biriydi. Onu öldürmeye gelenin kim olduğunu biliyordu ve tekrar onu öldürmeye gelebilirlerdi.
"Sen mi beni koruyacaksın? Benim korumaya ihtiyacım yok. Güçlüyüm ben." Elini masaya yaslayıp hiddetle kalkmaya çalıştığı gibi tekrar çöktü sandalyesine, gözlerini kapatıp suratını buruşturdu.
"Küçük bir çocuk gibisin." Sürekli ani hareket yapıyordu ve Douglas'a göre bu Faruk'un normal haliydi.
"Bana bak kızım. Silahla odama daldığını hala unutmadım."
"Bana kızım deme be." Elimi masaya vurup cırladığımda gözleri kısıldı. O kadar çok çocuk gibi davranıyordu ki karşılık olarak çocuklaşıp bağırmadan duramıyordum.
"Sen nasıl hasta bakıcısısın?" Laftan anlamıyordu. Hakan'la evlendiğimi söylemişlerdi ama ısrarla 'Hakan bensiz asla evlenmez.' diyordu. Bana da sürekli bakıcı muamelesi yapıyordu.
"Hasta bakıcısına benzeyen bir halim mi var?" Birkaç saniye beni inceledi.
"Silah tutacak gibi biri de görünmüyorsun. Niye odama girdin? Beni öldürmen için kim tuttu?" Yine başa dönmüştük. Bıkkın bir yüz ifadesiyle ona baktığımda gözleri kısıldı. "Sen nerelisin?" Bunu sertçe sorduğunda derin nefes aldım.
"Rus'um sanırım." Kaşlarını çattı.
"Rus tetikçisin işte."
"Değilim, dedim ya." Omuz silkerken suratını buruşturdu.
"Bakıcısın o zaman." Sabır dilercesine bakışlarımı yukarı kaldırdığımda konuşmaya devam etti. "Beni, Türk bakıcının eline bıraksınlar. Seni kovduracağım. Türk bakıcı istiyorum." Acaba kafasını duvara çarparsam kendine gelir miydi?
"Çayınız." Zeliha, çayı bıraktığında Faruk burun kıvırdı. Kaç gündür çay yüzünden Zeliha'yı bunaltmıştı. Kalkamayacak kadar ağrıları vardı ama ağrıları çenesini kapatamıyordu.
"Bu sefer dediği süre boyunca yıkayıp demledim." Zeliha yardım istercesine baktı. Beş seferdir kızcağız bu delinin çayı için gidip gelmişti. "Olmamış." Faruk bir kez daha bardağa bakıp suratını astığında oturduğum yerden ayaklandım.
"Kalk." Elimi kaldırdım, korumalardan ikisi bize yaklaştığında Faruk kaşlarını çattı.
"Lan sen nasıl bakıcısın?" Korumalar verandaya çıktığında başlarını eğdiler. "Evdeki herkes senin dediğini yapıyor." Onu umursamadan başımla mutfağa açılan sürgülü camı işaret ettim.
"Mutfağa kadar Faruk'a yardımcı olur musunuz?"
"Tamam, Yenge." Faruk küfretmiş gibi korumaya baktı. Çay tepsisini alıp içeri girdim. Ardımdan onun kalkmasına yardımcı olduklarını biliyordum.
"Bakıcıya, yenge demeyin. Ben size enişte diyor muyum?" Zeliha'nın kıkırdadığını duyduğumda gülüşüm genişledi. Faruk tam bir taş kafaydı.
"Karanbey, kızıyor Faruk. İsmini söylememiz yasak." Tepsiyi tezgâha bırakıp ona döndüğümde onu masanın kenarındaki sandalyeye oturttular. Elini karnına yaslayıp suratını buruşturdu.
"Karanbey bakıcıya niye yenge diyor?" Elini karnından uzaklaştırıp korumalara baktı, adamlar çoktan selam verip mutfaktan çıktılar. Faruk onların gidişine bakmayı keserek bana çevirdi bakışlarını.
"Bana, yenge demiyor. Karım diyor." Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Hakan'ın evlenmesi fikri bu kadar mı imkansızdı ki anlayamıyordu?
"En sonda delirttiler adamı." Cık cıkladı. "Bakıcıya, karım dediğine göre kafayı yemiş olmalı."
"Bana bak Faruk. Şu taş kafan alsın. Hakan'la evliyim be." İçimdeki kavgacı çirkefi durduramıyordum. Faruk çocuk gibi inat ediyordu, bende çocuk gibi diretiyordum. İkimizde bu yüzden bir haftadır uyanık olduğu zamanlarda didişiyorduk.
"Karanbey demediğin için seni öldürecek." Öne doğru eğildi ve fısıldayarak konuştuğunda göz kırptım.
"Yalnızken ona Hakan demiyorum. Kocam diyorum, kızmıyor." Gülüşümü genişlettiğimde cık cıklamaya başladı ve etrafına bakındı.
"Bir bakıcı, patronuna kocam diyor. Hepiniz kafayı yemişsiniz."
Onu boş verip çaydanlıktaki çayı çöpe döktüm. Kaynar suyu, çaydanlığın altına döküp Faruk'un olduğu masanın üzerine koydum. Çay malzemelerini sırayla bırakırken dikkatle beni izliyordu. Her an ona saldıracakmışım gibi tetikteydi.
"Şimdi tarif et." Başında dikildim. "Şu şaheser çayını anlat." İtiraz etmeden anlatmaya başladığında dediklerini yapmaya başladım. Çaydanlığı ocağa aldığımda zamanlayıcı kurdu. Sandalyelerden birine çöktüğümde sessizce çayın demlenmesini beklemeye başladık.
"Sen iyi bir bakıcısın." Sinirden gülmeye başladığımda güldüğünü duydum. Uyuz herif ya.
"Kararını ne değiştirdi?"
"Çayı güzel demledin. Tabi tadına bakınca daha iyi anlayacağım ama gördüğüm kadarıyla bir çay nasıl demlenir öğrendin. Bundan sonra çayımı sen demle." Emrin olur paşam.
Sanırım Faruk'un kalbine giden yol, çayından geçiyordu.
"İyi olup kendi çayını kendin demle." Birkaç saniye sessizce Zeliha'nın akşam yemeği için hazırlık yapışını seyretmeye başladık.
"Hakan'la nasıl evlendiniz?" Ses tonundaki ciddiyetle bakışlarım onu buldu. "Ne kadarını hatırlamıyorum?"
"Hakan beni, baba evinden kaçırdı." Gözleri kısıldı. Yalan bir hikâye sayılmazdı. Haldun benim babam değildi. Orası benim evim değildi. Gerçek olmayan detaylar dışında gerçek bir hikayeydi.
"Hakan bir kadını, rızası dışı kaçırmaz. Yalan söyleme." Omuz silktim. Öfkeyle homurdandı.
"Faruk, Kübra Hanım doğruyu söylüyor. Huysuzluk yapıyorsun." Zeliha'nın sitemiyle gözlerini kırpıştırıp ona döndü. "Onu nişan günü kaçırdınız." Elini beline yasladı. Bir haftalık sabrı taşmıştı sanırım.
"Ben mi kaçırdım?" Elini ağzına götürdü, şaşkınlıkla baktı. "Yalancısınız ikinizde." Zeliha bana pes etmiş bakışla bakarken arkasını döndü ve yemek yapmaya devam etti. "Ben bir kadını kaçırsam, Sibel'imi kaçırırım."
"Meriç sana izin vermez." Suratı öfkeyle kasıldı.
"O piçten nefret ediyorum." Yaralı olduğunu unutmuş olacak ki oturduğu yerden öfkeyle ayaklandı, suratı acıyla çarpılırken sandalyeye yığıldı. Endişeyle ayaklandım.
"Yaraların gidene kadar kıpırdama dedi sana Hakan." Başını kaldırdı. Gözlerindeki karmaşa eşliğinde kaşları havalandı. "Hayır, bunu Ali söyledi." Hakan'ı, Ali sanıyordu. "İkizler diye karıştırıyorum hep." Ali'yi daha önce görmediğim için birbirlerine tıpatıp benzediklerini varsayıyordum.
"Ali söyledi, doğru da. O ikisi birbirine benzemez ki. Sen nasıl karıştırıyorsun ikisini?" Doktor ona doğruları anlatmanın zihninde var olan karmaşanın, daha da artmasına sebep olacağını söylemişti. Onun inandığı doğruları, yalanlamamalıydık. Kafası ne kadar karışırsa hatırlama evresi o kadar geçe ötelenirdi. Bu yüzden hatırladığı kadarına uyum sağlıyorduk.
"Hakan'ın yaraları var. Ali'de yok-" Aniden gözlerini kapattı, acıyla inlerken öne eğildi. Bir eli karnındayken diğeri alnına yaslanmıştı. Derin nefes alıp verirken yüzünde dehşete düşmüş bir ifade belirdi.
"Ali öldü." Gözleri aralandığında bana baktı. "Ali değil, Hakan o." Sesindeki hayretle çevrelenmiş pişmanlık dolu tını vardı. Hakan'a günlerdir Ali dediğini ve onu yaraladığını hatırlamış olması, hafızasının sandığımızdan daha hızlı geri geleceği anlamına gelmez miydi?
Gözleri yüzümde gezinirken kaşları çatıldı, beni tanıyormuş gibi bakıyordu. "Sen Bekir'in evindeki o kadınsın."
Anıları ona gelseydi, Hakan'la olan evlilikten veya Ümit Karan'ın isteğiyle yapılan nişandan bahsetmesi gerekirdi. Bunu söyleyişi farklıydı. Daha önce görüp şahit olduğu bir andan bahsediyordu.
"Neden bahsediyorsun?" Onu, o evde hiç görmemiştim. Ama o beni biliyordu. Acaba anıları parça parçaydı ve beni nişandaki halimle mi hatırlıyordu?
"Bekir'e gittim...Nedenini hatırlamıyorum. Sen oradaydın...Bayılmıştın. Başında da Melih vardı...Bekir'e ters ters bakıyordu. O eve niye geldiğimi hatırlamıyorum." Bakışlarında düşünceli bir ifade belirdiğinde kendi sandalyeme oturdum.
Baygınlığım çokça yaşanan bir olaydı. Hangi olaydan ve zamandan bahsettiğini bilemiyordum. Benim yaşadığım gibi olay ve zamanı karıştırarak hatırlıyor da olabilirdi. Söylediklerine yüzde yüz güvenebilmek için tamamını hatırlamasına ihtiyacımız vardı.
"Ne zaman?" Soru dudaklarımdan döküldüğünde girdiği transtan çıktı ve gözlerini kırpıştırıp bana baktı. "Ne, ne zaman?"
"Beni ne zaman gördün?"
"Bilmiyorum." Sesinde savunmaya geçen bir tonlama vardı. "Bugünün tarihini bile hatırlamıyorum. Tek bildiğim sen siyah bir elbise giymiştin. Elinde de bir kolye ucu tutuyordun...Yani sanırım. Zinciri elinden sarkıyordu." Medine ablanın haç kolyesiydi. Mezarlıktan sonra Melih bana vermişti. Medine abladan kalan tek şeydi. Hangi baygınlıktan bahsettiğini biliyordum. Mezardan döndükten sonra eve girer girmez etraf karanlığa bürünmüştü, gözlerimi araladığımda güneş doğmuş, Melih'in odasında bulmuştum kendimi. Bayıldığımı söylemişti bana.
Ali ve Hakan'a saldırılmasından sonrasıydı.
"Ağustos'un 6'sı." diye mırıldandım. Medine ablanın öldüğü günün ertesi günüydü. Bekir o kolyeyi benden almıştı. Bana iyi gelen her şeyi aldığı gibi.
"Hafızan kuvvetliymiş." Sesinde hayranlık dolu bir ifade belirmişti. Gülmeye başladığımda gözlerini kıstı. "İltifat ettim bakıcı. Niye gülüyorsun?"
"Aslında bende hafızamı kaybettim." Gözleri alnımdaki ize kaydı. Sargım çıkarılmış, dikişlerim alınmıştı. "Öncesinde. Şimdi hafızam yerli yerinde." Her ne kadar öncesine sahip olamasam da dört aydır her bir günümü hatırlayacak kadar zihnim kendindeydi. Neden hatıralarımın veya zihnimin kendine geliyor olduğunu bilmiyordum.
Melih bana verilen ilacı daima onların emriyle verirdi, biliyorum. İlacı almama rağmen artık unutmamak iki seçeneği düşünmeme sebep oluyordu. Ya ilaca karşı bağışıklık kazanmıştım ya da Melih bana ilaç vermeyi bırakmıştı. İkinci seçeneğin ağrı bastığını biliyordum.
"Başındaki iz, saldırı zamanı mı oldu?" Başımla onayladım. Yüz ifadesi sertleşti. "Ben mi yaptım?" Bana saldıracak kadar kontrolünü yitireceğini mi düşünüyordu?
"Sen bir kadına zarar verecek bir adam mısın?" Sorumla bakışları birkaç saniyeliğine etrafta gezindi. Bilmiyordu. Hafızasının bir kısmı yoktu ve kendine bile güvenemiyordu bu yüzden. "Değilsin. Bir kadına zarar verebilecek biri değilsin."
"Sana niye inanayım, bakıcı?" Dudaklarımı kıvırdım.
"Hakan, toplantıya gittiğinde beni, sana emanet etti ve sende hemen geldin." Omuzlarındaki gerginlik dağılırken dudaklarını ıslatıp derin bir soluk aldı. "Hakan'a sorarsın. Yani bana inanmıyorsan diye..." Bakışları gözlerimi bulduğunda kendinden şüphe eden bakışların yerini kendine inanan ifadeyle değiştirmiş olduğunu gördüm.
"Başımdaki izde seni kurtarırken oldu." Aslında o gelmeden önce olmuştu, yine de onunla uğraşmak istediğimden onu dikkatle süzdüm. "Ben olmasam ölmüştün. Adamlarla dövüştüm."
Kübra biraz abarttın mı sence?
"Yalancı. Ben Rus bakıcının beni kurtarmasına izin vermem." Gülüşünü genişletti. Ona ırkçılık yapmamasını söylemek için dudaklarımı araladığımda zamanlayıcı ötmeye başladı. Oturduğum yerden kalkarak çayı bardaklara boşalttım ve birini Zeliha'ya uzattım. Faruk'un önüne bardaklardan birini bıraktığımda kendiminkini elime aldım.
"Zeliha, zehirlenirsem bunu Hakan'a anlat." Gözlerimi devirdiğimde bardaktan bir yudum aldı. Tepki vermeden çayını yudumlarken gözlerinden hoşuna gittiği belli oluyordu. Gülüşümü genişletip çayımı yavaşça yudumlamaya başladım.
"Aferin çırak."
"Yenge?" Kapı tıklatıldığında omzumun gerisinden baktım. O kadar çabuk yenge denilmesine alışmıştım ki Kübra adının benimle bir bağlantısı kalmamış gibi hissediyordum. "Ferhat Yılmaz ve kız kardeşi Sibel geldiler." Faruk çayı püskürttüğünde bakışlarım ona kaydı. Oturduğu yerden kalkmaya çalıştığında elimdeki bardağı bırakıp kalkmasına yardımcı oldum.
"Alın." Faruk acı dolu sesiyle emrettiğinde koruma gitti. Faruk'un üzerinde eşofman takımı vardı ve kendi üzerine bakıp suratını buruşturdu. "Böyle çıkamam. Yaralanmış ve güçsüz biri gibiyim."
"Sen zaten yaralı ve kan kaybettiğin için vücudun güçsüz." Faruk'un bakışları beni bulduğunda derin bir soluk alıp verdim. "Hakan'ın takımlarından birini getireyim mi?" Başıyla onayladığında bakışlarım Zeliha'ya kaydı.
"Zeliha sen misafirleri verandada kahveyle ağırla. Ben geliyorum." Zeliha başıyla onayladığında mutfaktan çıktım. Merdivene yöneldiğim sıra adımlarım yavaşladı.
Hakan'ın odası bana yasaktı.
Acil bir durum olduğu için bana kızar mıydı? Sonuçta bunu Faruk için yapacaktım, merakımdan değildi.
Son basamağı çıktığımda kapıyı titreyen elimle açtım. Çetin evinden kalma bir alışkanlığımdı, yasakları çiğnediğimde bedenim titremeye başlıyordu. Rutinimin dışında yaptığım her bir hamlem bana yasaktı.
Odadan içeri girdiğimde şaşkınlık her bir zerreme bulandı. Tavan dahil her bir alan aynayla döşenmişti. Odanın bir duvarına yaslı bir şekilde siyah bir örtüyle örtülmüş yatak vardı. Bu odadaki tek renk o siyahtı. Komedin dışında odada tek bir mobilya yoktu.
Komedinin üzerinde ilaçlar vardı. Dayak yediğim günlerde olan ağrılarım için Melih'in zorla içirdiği ağrı kesicilerden birini tanıyabilmiştim. Diğerlerini bilmiyordum.
Bu oda ruhsuzdu, kasvetliydi ve her başımı çevirdiğimde beni izleyen kendimle göz göze geliyordum. Korkutucuydu.
Duvardan birinde aynanın olduğu kısımda kapı kolu vardı. Adımladım ve kolu indirdiğimde aynanın bir kapı olduğunu anladım. Kıyafet dolabı olduğunu belli olan odaya girdim ve renk tonlarının belli bir düzende dizilmiş olduğunu gördüm. Koyu tonların hâkim olduğu takımları vardı. İçlerinden birini alıp içi için siyah bir gömlek seçtim. Dolapta tek bir beyaz gömlek vardı. Hakan'ı tanıdığım ilk günden beri siyah gömlek dışında beyazını giymemişti.
"Bakıcı?" Faruk'un seslenmesiyle olduğum yerde irkildim ve kıyafet odasından çıkıp kapıyı ardımdan kapattım. Yatak odasından çıkmak için koşuştururken ayağım takıldı ve yere devrildim. Yerden kalkmak için elimi yere yasladığımda yatağın altında bir fotoğrafa takıldı gözlerim.
"Kübra." Yerden kalkıp eğilerek fotoğrafı elime aldım. Gülümseyen üç kişi vardı. Kadın sandalyeye oturmuştu ve ona sarılan iki erkek vardı. Biri Hakan'dı. Kocaman gülümsemişti ve gözlerinde mutlu olduğu anlaşılan bir ifade vardı. Şimdiki kasvetli halinden çok farklı görünüyordu. Bana espri yaparken güldüğünden bile farklıydı. Olduğu yerden memnundu, neşeliydi ve sevgi dolu bakıyordu. Hakan'ı anımsatan diğer erkekse Ali'ydi sanırım. Hakan'dan farklı yanları vardı, birebir benzemiyordu ama yine de kardeş olduklarını anlayacağım kadar benzerlerdi. İkisi de sarıldığı kadına benziyordu, kadının koyu kahverengi saçları vardı ve gözleri masmaviydi.
"Çok güzel kadınmış." diye mırıldandım. Annesi olduğunu varsayıyordum. Fotoğrafı eski yerine bırakıp odadan çıktım.
O odada kendine eziyet çektiriyordu. Ölen annesiyle ikizinin fotoğrafına bakıp sonra kendisini izleyen kendi kendisine katlanarak uyuyordu. Bu yüzden mi kabuslarından sonra koştur koştur o balkona çıkıyordu? O odada boğulduğu için miydi?
"Al." Elimdekileri uzattığımda Faruk teşekkür edip odasına girdi. Omzumun üzerinden merdivene bakarken düşündüğüm tek şey, Hakan o odada kendine eziyet etmesiydi.
"Hoş geldiniz." Düşüncelerimi bastırarak verandaya çıktığımda Sibel ayaklandı, bana sarıldığında birkaç saniye bocalasam da sarılışına karşılık verdim. Geri çekildiğinde gözlerinde heyecanlı bir ifade vardı. Faruk uyandığından beri ilk ziyaretiydi. Hakan tüm ziyaretçileri reddetmişti. Bugünse onların geleceğinden bahsettikten sonra gitmişti.
"Merhaba." Ferhat, göz teması kurmadan oturduğu yerde başını eğip sessizce selam verdi. Sibel oturduğunda onun karşısına oturdum, aynı anda Zeliha önüme kahve koydu. Sibel onun gelmesiyle hayal kırıklığı içinde oturduğu yere sinmişti.
"Karanbey yok mu?" Ferhat sorduğunda ona döndüm.
"Dışarıda. Faruk burada ama."
"Onu biliyoruz maalesef." Sessizce homurdandığında hoşnutsuz bir şekilde kardeşine baktı. Sibel, abisinin bakışlarını umursamadan öne eğildi. "Nasılsın?" Elimle başımdaki izi işaret ettim.
"Bomba gibiyim. Faruk da geliyor şimdi." Asıl merak ettiği sevdiği adamdı. Anlayabiliyordum. Ferhat'ın telefonu çaldığında boğazını temizledi. "İzninizle." Oturduğu yerden kalkarken elini sağ karnına bastırıp ayaklandı. Yüzünde kısa bir süreliğine acı geçse de hemen bu ifadesini silip bahçeye adımladı ve telefonu kulağına yasladı.
"Sonunda. Abimler olmadan gelememek deli ediyor." Abisini izleyip omuz silkti. "Faruk saldırıya uğrayınca iyice beni sıkmaya başladılar." Bana baktı. "Onunlayken zarar görmemden endişeleniyorlar." Kız kardeşleri için endişelenmeleri garip bir sızı hissetmemi sağlamıştı. Onun için endişelenecek bir ailesi vardı ama bundan nefret ediyordu. Onu düşünen abileri vardı ama o bu bir sorunmuş gibi davranıyordu. Hiçbir zaman onun gibi davranamayacaktım.
"Abinin düşmanları yok mu? Faruk'la tehlikede olduğun kadar onlarla da tehlikede olmuyor musun?" Bu dünya tehlike balonu değil miydi zaten?
"Abim sağlam adım atar. Bizim düşmanlarımız, bize ulaşamadan abim bunu engeller." Gözlerinde gururlu bir ifade belirmişti. Abisine saygı duyuyordu.
"Faruk'la biraz işler karışık. Karanbey'in sağ kolu sonuçta. Canını yaktığı kadar, canını yakacaklar olur. Karanbey'in yaptıklarını duyuyoruz sonuçta." Hakan'ı belalı ve sorunlu biriymiş gibi anlatması sinirimi bozmuştu.
"Faruk'un başına gelenler Karanbey'in suçu mu yani?" Sibel, duraksadığında çenemi dikleştirdim. Sanki öyle bir düzen kurulmuştu ki herkes yaptıklarından sorumlu tutulmuyorken Hakan'ın etrafındakilerin ayağına diken batsa bunun sorumlusu o oluyordu.
"Öyle demek istemedim. Sadece o ikisi kardeş gibiler ve biri bir şey yaparsa bedelini ikisi de ödüyor. Faruk'ta Karanbey'de bela çeker gibiler." Hayır. Konuşmanın gidişatından hiç hoşlanmamıştım.
"Yani abinlerin yanında olmak Faruk'un yanında olmaktan daha güvenli." Gözlerinde en ufak bir kötü duygu olmadan onayladı beni. Sadece gözlemlerini aktarıyordu belki de yine de Faruk'u koruma ihtiyacı duyuyordum.
"Karanbey'in kendi babasıyla bile sorunları var. Faruk'un çoğu zaman beklenmedik düşmanları Karanbey'den geliyor. Yani bunu görmezden gelmemek lazım."
"İkisi de aynı kapıya çıkıyor. Abinde Karanbey'de Faruk'ta elleri pis işlerde olan adamlar ve üçünün de seveni kadar sevmeyeni var. Ha onlardan birinin kız kardeşi olmuşsun ha eşi. Aynı şey gözümde. Hiçbirinin aydınlık hayatı yok ve biri diğerinden çok daha az düşmana sahip diye daha fazla güvenilir demek değil bu. Bazen tek bir düşman yüz düşmana bedel zarar verir. Bu adamların yaptıklarını bedelini hep etrafındakiler ödüyor. Kocam onlardan biri. Tıpkı abilerin gibi." Önümdeki kahveyi yavaşça yudumladığımda Sibel suçlu bir ifadeyle baktı.
"Benziyorlar evet. Sadece demek istediğim; Karanbey'in etrafındakiler ölüyor Kübra. Bu gerçeği görmezden gelemeyiz." Bu sohbetten hoşlanmamıştım. Hakan'ın annesi öldürüldüğünde Karanbey bile değildi. Ali'nin ölümü talihsiz bir olay sonrası yaşanmıştı ve Hakan'ın ölmemiş olması onu suçlu yapamazdı.
"O zaman, baban neden öldü?" Pat diye sorduğumda afallamıştı.
"Demek ki sizin ailenin etrafında da ölüm kol geziyor." Dudakları aralanıp kapanırken bakışlarımı ondan ayırdım. Neden Hakan'ı bu denli savunmuştum, bilmiyordum. Sadece etrafında yaşanan ölümlerin bile sorumluluğunu ona yıkmasından nefret etmiştim. Karanlık ve kanlı bir hayatı vardı, evet. Ama niye onun sebebi olmadığı ölümlerin bile suçlusu o, oluyordu?
Annesi öldüğünde daha bu işlerde bile değilmiş ki. Bu nasıl onun suçu olabilirdi?
Ali ölürken o da ölümden dönmemiş miydi? Bu nasıl onun suçu olabilirdi ki?
Faruk saldırıya uğrarken bu nasıl onun suçu olabilirdi? İçeride masada güvenli dediği abisi Ferhat'la toplantıda değil miydi?
İkimizde susarken Faruk dışarı çıktı. Sibel onu görünce ayaklanıp hızla ona sarıldı. Faruk'un suratı buruşurken gözlerini sıkıca kapattı ve kollarını acısına rağmen Sibel'e doladı.
Bakışlarımı ondan çektim ve bahçede gidip gelen Ferhat'a çevirdim. Burada olmak istemiyor gibiydi. Sibel'in, Faruk'la oluşundan gerçekten nefret ediyordu. Ama yine de bu saçma geliyordu. Kendisi de bir mafyaydı, kardeşleri, ailesinin her bir ferdi gibi. Kardeşi böyle de zarar görebilirdi. Faruk'la olmakla ailesiyle olmak arasındaki fark neydi ki? Aklım cidden almıyordu.
"Kim yapmış? Niye hala bulamadınız Faruk?" Sesindeki korku ve endişeyle bakışlarım Sibel'i buldu. Faruk'un yanağını okşarken o kadar dikkatli davranıyordu ki sanki Faruk camdan bir bebekti. "Ağrıların nasıl? İyi misin?" Hızla konuşurken bakışları gömleğin altındaki yaralarını görebilecekmiş gibi onun bedenini taradı.
"İyiyim ben. Yengem iyi bakıyor bana." Sibel, kısa bir süreliğine bana döndü, minnettar bir bakış atıp tekrar Faruk'a çevirdi bakışlarını.
Bakıcıdan yengeye yükseldik, Kübra.
"Artık gitmeliyiz Sibel." Verandaya gelip telefonunu iç cebine tıkan Ferhat konuşmuştu. Faruk kaşlarını çattığında Sibel abisine yalvaran bakışlar attı. "Karanbey olmadan bu evde olmam doğru değil. Gördün, iyiymiş işte. Hadi."
"Sibel kalabilir." dediğimde geldiğinden beri ilk kez bakışlarını bana çevirdi. Kaşları çatılırken bakışlarını çekti. Onun işine karışmamdan rahatsız olmuştu anlaşılan.
"Biraz daha kalayım abi. Ne olur." Sibel'in istekli ses tonuyla Ferhat öfkeyle soludu.
"Söz başlarından ayrılmam." Bakışları bir kez daha beni bulduğunda gülümsedim. "Kübra Karan sözü." Sözümün onun için bir anlamı olmamalıydı. Ama yine de bunu söylemek hoşuma gitmişti.
"Kocan gibi sözünü tutan biri misin?"
"Onun ne sözü verdiğini bilmiyorum. Ama evet. Sözümü tutarım."
"Faruk yanlış yaparsa ona sıkacaktı." Faruk'a döndüğümde kaşlarını çatarak hoşnutsuz bir ifadeyle Ferhat'ı dinliyor olduğunu gördüm. Hakan, asla Faruk'a zarar veremezdi. Faruk, ölümden dönerken delirmiş adam, yabancı bir adam için bu sözü vermiş olamazdı.
"Sibel yanlış yaparsa ona sıkarım demek isterdim, maalesef silahım yok. Eğer kardeşin yanlış yaparsa söz onu evden atarım." Faruk bana döndüğünde gözleri kısılmıştı. Omuz silktim. "Kocamın kardeşini tehdit etmektense Ferhat Yılmaz'ın kardeşini tehdit etmeyi tercih ederim. Sonuçta yanlışı Sibel'de yapabilir."
Masumane bakışlarımı Ferhat Yılmaz'a çevirdim. Faruk'un iyi olup olmadığını ve birilerinin ona tekrar zarar vermesini engellemek için yanından ayrılmıyordum. Ferhat Yılmaz, kardeşini koruyordu. Bende Faruk'u.
"Kardeşinin yanlış bir şey yapmasını engellerim." Dudakları kıvrılırken bakışlarımızı ayırdı, Sibel'in saçlarına dudaklarını değdirdi.
"Yanlış bir şey yapma, Sibel." Doğruldu ve bunu söylediği kişi aslında Faruk'tu, göz ucuyla Faruk'a tehditkâr bakış atmıştı. Bakışlarını bana çevirip başını eğdi.
"Tekrardan memnun oldum. Kardeşime merhamet göster." Arkasını dönüp verandadan inerken arabasının olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Eli tekrar sağ karnına yaslanmıştı.
"Kübra Hanım." Zeliha elindeki telefonu bana uzattığında Ferhat Yılmaz arabasına binmişti bile. Telefonu alıp ekrandaki Karanbey yazısını okuyabilmiştim. Kulağıma yasladım.
"Ferhat Yılmaz gitti mi?" Gözlerim hareketlenen araçtaydı ve araba bahçe kapısından çıktı. Kapı ardından yavaşça kapandı. "Evet."
"Faruk, bakıcı muhabbetiyle seni bunaltıyor mu?" Görmese de başımla onaylarken onaylayan bir ses çıkardım. Yine de Faruk'la konuşabilmek rahatlatıcı ve özgür hissettiriyordu. O evde benimle konuşulması yasaktı ve Hatice gittikten sonra Melih'le Medine ablanın fırsat buldukça yanıma gelmeleri bana yetmiyordu.
Faruk'la didişmek arkadaşça bir samimiyet hissettiriyordu. Onun bana karşı bir çıkarı yoktu. Benim zaten ondan bir beklentim yoktu. Didişsek bile bu arkadaş gibi hissettiriyordu.
"Faruk'a laf ettirmem. O benim arkadaşım." Faruk bir anlığına bakışlarını kaldırdığında boğazımı temizledim. "Yengesiyim onun." Dudakları yarım yamalak kıvrılır gibi olurken Sibel'e döndü.
"Faruk arkadaşın olabilir ama daima laf edeceğim." Kıkırdadığımda konuşmaya devam etti. "Canın sıkılıyor mu?" Dudaklarım ağır ağır kıvrıldı.
"Senin sıkılıyor anlaşılan. Benim telefonumu niye aramadın?" Telefonumu odamda bırakmıştım gerçi.
"Aradım. Telefonunu açmayacaksan niye telefonun var, Karım?"
"Telefonu açmayıp kocamın erken geliyor olmasını sağlamak varken niye yanımda taşıyayım ki?" Sesimdeki alay dolu tonlamayla çenemi avucuma yasladım. Faruk'un uyanışından beridir onun sesindeki alaylı tonlamayı özlemiştim doğrusu. Dışarıdan sert ve duygusuz görünürken benimleyken farkı bir yanını gösteriyor olmasından memnundum.
Ara sıra alakasız zaman ve mekânda flört ediyormuşuz gibi konuşmalarımıza bayılıyordum. Faruk yaralandıktan sonra Hakan'la aramızda garip bir yakınlık oluşmaya başlamıştı. Görebiliyordum ve bundan memnundum.
"Bugün de erken gelemeyeceğim." Gülüşüm yavaşça küçülürken Faruk'un, Sibel'e aşkla bakarak pür dikkat dinliyor olduğunu gördüm. Hala niye evlenmediklerini sorgularken buluyordum kendimi. Çetin evindeyken ikisinin aşkını duymuştum, onları durduranın ne olduğunu algılayamıyordum. Sibel'in abileri miydi yoksa Faruk'un cesaretsizliği miydi?
"Kocamı istiyorum." Telefonun diğer ucunda güldüğünü duyabiliyordum.
"Biraz geç geleceğim. Yine koltuklarda kıvrılıp uyuma diye aradım." Onun geldiğinden emin olmadan güvenle odama çıkamıyordum. Sanki o gelmezse eve saldırılacaktı ve bunu duyup hızlıca kaçmak için alt katta beklemeliydim veya Hakan geri dönmeliydi.
"Her şey yolunda mu?" Geçe kalıyor olması bana iyi hissettirmiyordu.
"Aslında biraz ortalık karışık. Faruk iyi mi?" Sibel, Faruk'un yanağını öptüğünde aptal aşık gibi sırıtan Faruk'a baktım. Günlerdir ağrı çeken adam gitmiş yerini mutluluktan patlayacak olan sıcak gülüşlü biri gelmişti.
"İlacı burada."
"Sibel hala orada mı?" Duraksadım. Bunu bir sorunmuş gibi söylemişti. "Telefonu Faruk'a verir misin?" Onaylayan ses çıkarttım ve gülüşen çifte çevirdim bakışlarımı. Telefonu uzattığımda Faruk'un bakışları beni buldu, hemen telefonu alıp kulağına yasladı.
"Evet...Evet...Hayır...Tamam." Telefonu kapattı ve masanın üzerinden bana doğru kaydırdı. "Sibel'im, eve gitmen lazım." Sibel kaşlarını çatarken omuz silkti.
"Seni daha göremedim ki." Sesi ağlamaklıydı. Faruk için günlerdir endişelenip bu kadar kısa süreli bir özlem gideremezdi. Onu anlıyordum.
"Gülüm, söz iyi olduğumda daha sık görüşeceğiz." Sibel'in gözleri çoktan sulanmıştı bile. Bunu gizlemek için bakışlarını çekip ayaklandı. "O zaman görüşürüz." Sibel, Faruk'a sarılmadan verandadan inmeye başladığında Faruk ayaklanmaya başladı. Acı içinde suratını buruşturmasına rağmen kalkamadı. Sibel çoktan arabaya binmişti, yetişemezdi.
"Biliyor yaralı halimle peşinden gideceğimi." Sırtını sandalyeye yaslarken birkaç saniye acı dolu soluk alıp verdi.
"Neden Sibel'den gitmesini istedin?"
"Çünkü Ferhat Yılmaz'ın evinde Hakan'ın hançerini bulmuşlar." Oturduğum yerde doğrulduğumda şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Sibel'i eve göndermemi istedi çünkü eğer toplantıda Ferhat, mantıklı tek bir neden sunamazsa ve eve geldiğinde Sibel burada olursa hiç iyi şeyler olmayacakmış. Piç herif."
"Kocama küfretme." Homurdandı. Yüzünde öfkeli bir ifade belirirken acısına rağmen oturduğu yerden ayaklandı. Verandada ilerledikçe yüzündeki ifade ürkütücü bir hal alıyordu.
"Madem beni istemiyorlar karşıma çıksınlar, söylesinler. Sibel istiyor beni. İnsan kardeşinin sevdiğini karanlık bir koridorda alçakça öldürmeye çalışır mı?!" Başını sağa sola salladı. "Benden iyisini mi bulacaklar? Gidip Muhammed'in alık oğlu mu daha iyi? Piçler." Sanırım öfkesi Hakan'dan Yılmaz ailesinin erkeklerine kaymıştı.
"Ferhat Yılmaz'ın yaptığından eminler mi?"
"Emin olmak için toplanıyorlar zaten." Ferhat'ın kalkarken ve arabaya ilerlerken elini karnına yasladığını anımsadım.
"Ferhat yaralıydı." Adımları dururken bana çevirdi bakışlarını. Elimi Ferhat'ın yaptığı gibi yaparak oturduğum yerden kalktım. "Bu şekilde kalkarken suratında acı dolu bir ifade belirdi." Anlamını bilmediğim bir küfür savurduğunda elini yüzüne sürdü.
"Hakan, Ferhat'ı kesin öldürecek."
KARANBEY
Otel odasındaki koltuklardan birinde otururken önüme bırakılan hançeri elime alıp incelemeye başladığım dakikalar olmuştu. Yine sahte olduğunu kanıtlayacak bir kanıt arıyordum. Değildi. Benimdi. Orijinal olandı.
Ferhat'ın kendi ofisinde bulunmuştu. Çalışma masasının anahtarla açılan bir bölmesinin içindeydi. Ferhat'ı yanıma çağırdığımda ona ne yapacağımı düşünmeden edemiyordum. Yıllardır sadık ortaklarımdandı ama Faruk'u sevmezdi. Onu öldürmek istemesinin tek mantıklı nedeni kardeşiyle olan ilişkileriydi. Ama yine de bunu yapmayacak kadar aramızdaki ortaklığı düşünürdü, aptal bir adam değildi.
Elimdeki hançeri sehpaya bırakırken gerginliğimin kaynağını biliyordum. Bu da bir oyun olabilirdi. Belki de gerçekten Ferhat yapmıştı. Bilmiyordum. Yargısız infaz yapmadan önce ortağımı da dinlemeye zaman ayırmam bu yüzdendi.
"Sibel ile Faruk'un ilişkisi yüzünden mi bunu yaptı?" Bu hançeri bulan Ferhat'ın sağ koluydu. Masaya sadıktı, Ferhat'a değil. Bütün liderlerin toplanmasını sağlamıştı, hançeri babama götürmüştü.
Konuşmadım.
Ferhat, Faruk'un ölmesini isteyecek kadar nefret ediyorsa niye kardeşini bizim evde bırakıp buraya geliyordu? Ferhat hiçbir zaman bu kadar aptal bir adam olmamıştı. Birini öldürmek istese ardında iz bile bırakmazdı. Hiçbir kanıt onu göstermezdi. Ailesini yıllardır koruyabilmesi bu yüzdendi. Düşmanları onu suçlayacak tek bir kanıt bulamamıştı.
"Oturmayan parçalar var." Bütün bakışlar bana döndüğünde kaşlarım çoktan çatılmıştı. Otel odasının kapısı açıldığında Ferhat içeri girdi ve bakışları tüm liderlerde gezindi. Bir sorunun olduğunu anlamış gibi bedeni gerilirken bakışları bana çevrildi.
"Otur Ferhat." Başımla tekli koltuğu işaret ettim. Gözleri şüpheyle etrafta gezinirken adımları koltuğa ulaştı. Temkinli bir şekilde oturduğunda bakışları sonunda sehpanın ortasındaki hançere takılı kaldı. Benim olduğunu bilecek kadar aşinaydı.
"Acil toplantının amacı ne?" Çenesini dikleştirip Ümit Karan'a baktı.
"Faruk'a saldırı sırasında kullanılan bir hançer vardı." Başını salladı ve sözlerimi bitirmem için sabırla hançere baktı. "Senin çalışma masandan çıktı." Kaşları ağır ağır çatılırken mavi gözleri bana çevrildi.
"Anlamadım?"
"Hançer neden senin evindeydi?" Bunu babam sorduğunda bakışları ona çevrildi. Yüzündeki ifade suçlanan birinden ziyade ona saygısızlık yapılmış bir adamınki gibiydi.
"Çalışma odama girmek için evime girdiniz. Kuralları çiğnemek masaya ihanet değil mi?" Ferhat'ın ses tonu gitgide öfkelenmeye başladığının sinyallerini taşıyordu. "Ev kutsaldır. Evime girme cüretinde mi bulundunuz?" Bu cümleyi bana bakarak söylemişti.
"Evine kimse girmedi." dedim sertçe. Hançeri bulmamızdan ziyade evine girilmesinden rahatsız olmuştu. "Hakkı bulmuş." Göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi.
"Hakkı'nın amına koyayım." Elini çenesine sürttü.
"Hançer neden senin masandaydı Ferhat?" Öne eğildim. Oturmayan parçalar vardı. O parçaları oturtacak olan oydu.
"Kardeşinin Faruk'la-"
"Kardeşimi masada konuşma!" Bağırışı odada yankılanırken konuşan lider sustu. Öne doğru ani hareketiyle bir anlığına acı çeker gibi yüz ifadesi değişti, eli karnına yaslandı.
Bize saldıran adamı bana verdiğin hançerle yaraladım, demişti Kübra.
"Gömleğini çıkar." Bana döndüğünde dişlerini gıcırdattı. Mavi gözlerindeki isyana rağmen gömleğinin düğmelerini açmaya başladı.
"Hançerin bende olduğunu sana söyleyecektim." Ses tonu temkinliydi ama bakışlarındaki nefretin sebebi buradaki adamlardan biri gibi davranmamaydı. Hançerin onda olduğunu söylememişti ve Kübra'nın dediği gibi yaralı çıkarsa işte o zaman buradaki adamlardan fazlası olurdum.
"Yaran ne zaman oldu?" Babam sorduğunda bakışlarım sağ karnındaki bandaja kaydı. Hançere uzandığımda görüşüm kanla çevrelenmişti. Faruk ölümden dönerken yanı başımda bana destek oluşunu anımsadım. O gün yoktu ama ertesi gün eve gelmişti, Faruk'a bunu yapanları bulmak için yardım edeceğini söylemişti.
Sakin ol, Hakan. Önce sakin ol.
İç sesim ilk kez Kübra'nın sesiydi.
"Patron?" Douglas'ın kapıdan içeri girmesiyle tüm bakışlar ona çevrildi. Elindeki telefonu bana uzattı. Elimdeki hançeri sıkıca tutarken uzanıp ekrana baktım. Faruk'un ismi vardı. Kulağıma yasladığımda bakışlarım elimdeki hançere bakan Ferhat'a çevrildi.
"Söyle."
"Yarası sağda mı solda mı?" Kübra'ydı.
"İlki." Tüm liderler bakarken Kübra'ya gergin ve sert öfkeli bir tonlamada cevap veriyordum.
"O değil. Sağ elimde silah varken sol elimdeki hançerle yaraladım onu. Sağ elimi, sağ eliyle tuttu. Baş ve işaret parmakları benimkileri engellemek için elimdeydi. Solundan yaralanmış olmalı. Ayrıca onu hançerlediğimde hızla buna engel oldu. Elinde yara yoktu. O değil. Sana ona zarar vermen konusunda kışkırtıyorlar."
Bakışlarım Ferhat'ın kesik olmayan ellerindeydi. Ferhat değildi. Şüphelerimde haklıydım.
Telefonu Douglas'a uzattım. Elimden aldığında başımla işaret verdim. "Hakkı'yı getir." Sehpadaki kek kestikleri ekmek bıçağını tutup kabzasını Ferhat'a uzattım. Elimdeki hançerdeki bakışlarını ekmek bıçağına kaydırdı. Şaşkınlık yerini kaşlarını çatışa çevirirken bakışlarındaki farkındalık ne olduğunu anladığını gösteriyordu.
"Hakkı senin adamın. Konuştuğunda dilini koparmak için buna ihtiyacın olacak." Tereddüt ederek ekmek bıçağını aldığında oturduğum yerden ayaklandım.
"Bu da ne demek oluyor?"
"Köpeği ona ihanet etti ve cezasını sahibi verecek demek oluyor." Babama verdiğim cevapla birlikte Hakkı içeri girdi. Sol elinde sargı vardı. Belimdeki silahı çıkartıp sol bacağına ateş ettiğimde acıyla yere düştü.
"Yediğin kaba tükürmek adamlığa sığıyor mu Hakkı?" Ferhat'ın gömleğini iliklerken ekmek bıçağını sehpaya bıraktığını gördüm. Bakışları beni bulduğunda kendi hançerimi iç cebimde hazır olan kılıfa taktım.
"Benim kendi bıçağım var. Ne yazık ki dil koparmak senin imzan. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır, Karanbey."
Hakkı'ya adımladığında Hakkı nefes alamıyormuş gibi gürültülü bir şekilde ses çıkartı. Elini boynuna sarmış bir şekilde yüzü kıpkırmızı olmuştu. Öksürmeye başladığında ağzından kan akmaya başladı. Ferhat onun yanına diz çöktü ve sırt üstü düşen adamının yakalarını sarstı. "Kimdi?" Hakkı kıpırdamayı keserken gözleri açık bir şekilde kaldı.
Sikerler.
Biliyorlardı. Açığa çıkacağını biliyorlardı ve onu konuşturamadan işini bitirmişlerdi bile.
"Sana kim olduğunu söyledi mi?" Babama döndüğümde omuz silkti. Bıkmıştım. Siktiğim mafya dünyasındaki ölümlerden de ihanetlerden de sıkılmıştım.
"Hançeri verdi, bu kadar. Kim olduğunu bildiğini sanmıyorum." Oturduğu yerden kalktı. "Arkanızda iz bırakmayın. Polis zaten izliyor." Odanın çıkışına adımladığında diğer liderlerde adım adım peşinden ilerlediler. Ferhat yerden kalktığında odada volta atmaya başladı.
"Hançerin geldiğini söyleyen de bu itti." Eliyle Hakkı'yı gösterip bana döndü. "Üzerinde not olmadan kutunun içinde bırakıldı deyip verdi-"
"Niye gelir gelmez beni aramadın?" Onu suçlamıyordum ama yine de hançerimin ondan olduğunu gizlemişti. Bu yalan sayılırdı.
"Dün geldi zaten. Bugün size gelirken yanımda getirecektim, sabah yerinde yoktu. Seninle bu konuda konuşmak için evine geldim." Öfkeyle homurdandı. "Evinde olsaydın anlatacaktım."
"Yaran?"
"O gün...Özkan görülmüş evin çevresinde. O itin peşinden çıktım. Eve gittiğimde başka biri vardı. Saldırdı. Öldürdüm orada. Sonra Faruk'la senin eşinin başına gelenleri duydum. Yaramı sardırıp kendime gelmem sabahı buldu. O sabaha senin evdeydim zaten." Yaralı olmasına rağmen benim yanıma gelmişti. O gün tetikte ve arkamı kollamak için gönüllü olmasının sebebi onun zihnini kurcalayan saldırıya aynı anda maruz kalmış olmasıydı.
Özkan meselesi onun aile meselesiydi. Bunu bahsetmemiş oluşuna bir anlam yüklemiyordum. Onun sorunuydu ve benim kendi sorunumla bağdaştırmamış olmasına hak verebiliyordum. Bende bağlantı kurmazdım. Özkan beklenmedik zamanda çıkan adi bir herifti.
"Arkanı kolla, Ferhat. Namık hain çıktı. Hakkı'da öyle. Birileri bir şekilde oyun oynuyor. Kim bilmiyorum. Ama bugün bir anlığına inanacak kadar gözlerimi kan bürüdü. Kendini bana öldürtme." Ferhat'la yaptığımız işten memnundum. Ama hain olacaksa onu öldürmekten bir saniye olsun tereddüt etmezdim.
"O telefon gelmeden önce beni öldüreceğini gözlerinden gördüm. Kimin hayatımı kurtardığını bilmek istiyorum." Ferhat başını salladı, cevabımı duymadan anlamıştı. Karım onun da hayatını kurtarmıştı.
"Bir dost tavsiyesi ister misin?"
"Tavsiyen sana kalsın Ferhat." Az önce onu öldürmeyecekmişim gibi gülmeye başladı. Tavsiyesini söylemeden anlayabiliyordum. Karım konusunda uyaracaktı beni. Her gece kendimi uyarmam yetmezmiş gibi.
Hakkı'nın ölüsünün üzerinden atlayıp çıkışa adımladığımda onun bir cümlesi kısa bir anlığına beni durdurdu.
"En az senin gibi borçlu kalmayı sevmem. Eşine borçluyum." Düşman olmasından iyiydi. Bu yüzden adımlarımı ilerletip otelin çıkışına yöneldim. Arabam kapının önüne geldiğinde babam sigara içmek için girişte oyalanıyordu.
Beni bekliyordu.
Ona yaklaştığımda cebimdeki sigaralardan birini çıkartıp çakmakla yaktım. Yanında dururken gözlerim onun adamlarından kendi adamlarıma kaydı. Benden nasıl bir adım önde olup güçlü olabiliyordu anlayamıyordum. Yıllardır onu bastıracak şekilde daha güçlü nasıl olamıyordum?
"Kübra ile evliliğinizi kutlayamadan saldırıya uğradılar." Bunu eğlenircesine söylemesi bedenimdeki her bir zerrenin kasılmasını sağladı.
"Onları bulacağım."
"Ali'nin katilini bulduğun gibi mi?" Kulaklarım uğuldarken dişlerimi birbirine kenetledim. "Belki de anneni bulacağın gibi bulman yıllar alır."
"Ali senin oğlun. Dört aydır oğlunun katilini bulamayan lider sensin." Bunun sorumluluğunu bana yıkmasa dahi o piçleri bulacaktım. Bu sorumluluk veya görevim değildi. Kardeşimi benden koparanların kafalarını koparmak için yanıp tutuşan karanlık yanımdı.
"Senin düşmanların sen bul." Ona çevirdim bakışlarımı. Dudakları kıvrılmıştı. "Faruk ve Kübra...Başka birisi kaldı mı? İnsanlar konuşuyor evlat. Senin hakkında alaycı yorumlar duyuyorum." Sesli bir şekilde güldü.
İnsanların benim hakkımda bir yalana inanmaları sikik bir durumdu ama haklılardı. Hala bulamamıştım. Bu gücümün sandığım gibi olmadığını düşündürüyordu.
"Daha yakın zamanda sana saldıranları bulamıyorken anneni nasıl bulacaksın?" Kurşun yemiş gibi her bir zerrem acıya bulandı. Annemi bulmak zordu çünkü savaştığım kişi oydu. Babamdı. Acımasız lider Ümit Karan'dı.
"İyi geceler evlat." Sigarasını söndürüp arabasına adımladığında omzumdan kollarıma doğru katlanarak büyüyen yangını hissettim.
Sikerler.
🖤
Eve girdiğimde Faruk'un koltukta telefonuyla oynuyor olduğunu gördüm. Bana bir kez daha Ali derse kafasını duvara çarpıp hafızasını yerine getirmek için şiddete başvuracaktım.
"Hakan, Ferhat ölmedi değil mi?" Bana Hakan deyişi bile yasaktı ama Ali demesinden daha iyiydi. Başımı onaylarcasına salladığımda derin soluk alıp verdi. "Korkuttun beni." Elini göğsünün üzerine yasladı.
Üzerindeki benim takımlarımdan biri miydi?
Sikerler. Umurumda değildi.
"Sen iyi misin?" Başımla onayladım onu ve sessizce merdivene yöneldim. "Niye söylemedin?" Adımlarım durdu. "Sana ölmüş birinin adını seslenip acı çektirirken niye bana yapma demedin?"
Çünkü yaşıyordu.
Çünkü bunu hak etmiştim.
Çünkü ölmesi gereken ben, ismi seslenilmesi gereken ve nefes alması gereken kişi Ali'ydi.
"Uyuyacağım Faruk." Basamakları tırmanırken adımlarım yavaştı. Acelem yoktu. Zihnimdeki olumsuz düşünceleri silmek için vakit kazanmalıydım.
Son basamağı çıktığımda Kübra'nın aralık olan kapısını gördüm. Asla kapısını kapatmıyordu, tıpkı asla ışığı kapatmaması gibi. Bu, o evde ona yaşattıkları şiddetin onda bıraktığı izlerdi. Odama yönelmek yerine onun kapısına adımladım. Kapı, yaklaşan adım sesleri ardından sonuna kadar açıldı. Gözleri endişeliydi.
"Hakan?" Hızla üzerimde gezinen gözleri dikkatle bir şey arıyor gibiydi. Elini uzatıp ellerimi kaldırdı ve çevirip inceledi. Aradığı neyse rahatlamış olacak ki omuzları düştü ve tuttuğu nefesini serbest bıraktı.
"Yaralanmamışsın." Ondan uzaklaşmak istedim. Benim için endişelenmemeliydi. "Yüzündeki ifade niye öyle? Yaralanmışsın gibi bakıyorsun." Babamın sözleri beni yaralamamıştı. Bunu kabul etmiyordum. Bu yüzden yüzümde gördüğü her neyse silip ifadesiz yüzle ellerimi ellerinden çektim.
"Uyumaya git, Kübra." Sesimdeki otorite ve sertlikle yüzünde oluşan karmaşayı görebiliyordum.
"Emredersiniz, Karanbey." Ses tonu tamamen karşılık verircesine imalıydı. Bana Karanbey deyişi rahatsız etmemeliydi. Ama etmişti. Arkasını dönüp odasına girdi ama kapıyı yine kapatmadı. Böylesi daha iyiydi. Onu saçma bir döngüye sıkıştıramazdım. Bir esaretten çıkıp benim esaretime giremezdi.
Arkamı döndüm ve kendi odamın kapısına adımladığımda adımlarının sesini duydum. Sırtımdaki ceketi tuttuğunda durdum.
"Ben bugün korkuyorum. Benim odamda uyur musun?" Gözlerimi sıkıca yumdum. O talepkâr ses tonundan hoşlanmıyordum. Çünkü her şeyi yapmamı sağlıyordu.
"Koskoca kadınsın-"
"Karın, korkuyorum, diyor. Sen nasıl kocasın?" Damarıma basma karım.
"Git odana uyu." Onu sinir etmek için derin nefes alıp verdim. "Kübra."
"Seni boşayacağım. Manyak adam." Ceketimi serbest bıraktığında arkamı döndüm. Çoktan odasına yönelmişti. Belinden yakaladığımda sırtı göğsüme yapıştı. Elimden kurtulmaya çalışırken aynadaki sinirli yüz ifadesine baktım.
"Bırak. Boşanacağım." Kollarımı sıkılaştırıp yanağımı yanağına yasladığımda çırpınmaları kesildi ve gözleri aynadan benimkileri buldu.
"Dul kalmak için fazla yakışıklıyım, Karım."
"Umurumda değil." Sesi yumuşamıştı ve kollarımda bedeninin gevşediğini hissettim.
Bana niye bu denli güveniyordu? Niye kollarımdayken güvende hissediyordu ki? Adım ölümle yan yana anılırken o niye benden korkup kaçmıyordu da yanında olmam için diretiyordu? Ona zarar verebileceğimi görmüyor muydu? Bana zarar verebilecek olanların ona zarar vereceğinden endişelenmiyor muydu?
"Yaralanmadığına emin misin?" Bunu sorduğunda gözlerinde garip bir duygu belirdi. Bu duygudan hoşlanmamıştım.
Hayır. Kendine yalan söylemeyi bırak Hakan.
O duygu iyi hissettiriyordu.
"Biraz yaralıyım sanırım." diye fısıldarken gözlerindeki o duygu arttı. "Ama karıma sarılırken iyi hissediyorum."
"Şifa veren bir karın var." Kendini beğenen ifadesiyle gülüşümü genişlettim. Rolleri mi değiştirmiştik?
"Bana Karanbey deme." Kaşları çatıldığında yanağımı bir kez daha yanağına sürdüm. "Sana Kübra demeyeceğim."
"Bugün benim odamda kalır mısın?" Tekrar sorduğunda bu isteğini reddetmem imkânsız hale gelmişti bile.
Sikerler.
Başım beladaydı.
"Beni yatağa atmaya bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum." Sesimde çapkınlıkla göz kırptığımda gözleri kocaman açıldı ve yanaklarında oluşan pembelikle gülüşümü genişlettim.
"Kocam değil misin?" Yine o meydan okuyan bakışlar... "İster yatağa atarım ister-" Susup başını eğdi. Cümlesinin devamını getirmesi için onu daha fazla kışkırtıp utanmasını sağlayabilirdim. Gerildikçe veya utandıkça çenesini kontrol edemeden düşüncelerini söylüyordu.
"Beni yatağa atmana izin veriyorum." Kollarımdan çıktığında onu daha fazla zorlamaktan vazgeçip kollarımı gevşetmiştim.
"Gelme." Odasına girdi. Kapıyı kapattı ama birkaç saniye sonra kapıyı aralık bıraktı.
"Bu gelmem için bir davet mi oluyor?" Kapının aralık kısmından bana ters ters bakıp odasına girdi. Arkamı dönüp odama girdim. Üzerimde günün boktan kokusu sinmişti. Odanın içindeki lavanta kokusuyla adımlarım durdu. Sabah ayrıldığımda olmayan bir kokuydu. Kübra'nın kokusuydu.
Odama girmişti. Gözlerimi sıkıca yumdum. Kuralımı çiğnemişti.
Sen is kokusu dışında koku almazsın Hakan. Beynin sana oyun oynuyor. Senin kuralını çiğneyerek odana girmemiştir.
Zihnimde onu haklamaya çalışmam nafileydi. Bu odaya girmişti çünkü onun kokusunu aldığımı kabulleniyordum. Nedenini bilmiyordum ama is kokusunu bastıran kokusunu almaktan memnundum.
Odamın kapısı tıklatıldığında öfkeyle kapıya döndüm. Oydu. Biliyordum. Kaşlarımdaki çatıklığı da bedenimdeki öfkeyi de bastıramıyordum. Kurallarımı çiğneyen kontrol edemediğim biriydi.
"Sen benim odama gelmiyorsan ben seninkine gelirim." Elinde yastığı vardı ve odamın içine adım attı. Odama gizlice girmesini geçtim, gözlerimin içine baka baka yine yapıyordu.
Sakinleş Karanbey.
"Niye öyle bakıyorsun? Sabah zaten gördüm odanı." İnkâr etmiyordu.
Sikerler.
Yanımdan geçip yatağa adımlarken yastığı tutan elinin titrediğini gördüm. Korkuyordu ama yine de buraya girecek cesareti vardı. Manyak bir kadınla evliydim.
"Hangi tarafta yatıyorsun?" Bunu öylesine sormuştu, çoktan yatağın yatmadığım yanına çöküp yastığı yatağa bırakmıştı bile.
"Ne yapıyorsun?" Bağırışımla irkilse de yastığını düzeltip yatağa oturdu. "Çık odamdan-"
"Sen benimkine zırt pırt geliyorsun. Ben bir şey diyor muyum?" Çenesini dikleştirip gözlerimin içine baktı. Bunu niye yaptığını anlayamayacağımı mı sanıyordu? Bu odanın hangi amaçla yapıldığını tabi ki anlamıştı. Bu yüzden bana acıyor muydu?
"Çık odadan, bu son uyarım." Beni dinlemeden örtüyü açıp altına girdi.
"Tüm ışıkları kapatırım." Eli duraksadı. Benim alanımı aşıyorsa onun korkularını umursamazdım. Benim sinirimi bozuyorsa onunkini de bozardım.
"Kapat. Yanımda kocam olacak." Gözlerimi kapatıp sakinleşmek için bir nefes aldım. Burada olmamalıydı. Burası benim cezamdı, onun içinde olamazdı.
"Ben seni kaldırırım." Yatağın etrafını dolandım, onu kaldırmak için eğildiğimde kollarını boynuma sarıp bacaklarını iki yanımdan sırtımda çaprazladı ve beni kendisine çekti. Dengemi kaybederken üzerine düşmemek için elimi yatağa yasladım.
"Benim inatçı keçi olduğumu söylerlerdi." Başım onun boyun girintisindeydi, alnımı yatağa yaslayıp öfkeli bir soluk serbest bıraktım. "Bu odada yalnız kalmayacaksın. Sana canavar gibi davranmış olabilirler ama bu umurumda değil. Benim kocamsın. Kendine işkence çektireceksen karın, yanında olacak." Gözlerimi sıkıca yumdum.
Beni. Deli. Ediyordu.
"Şu an sinirimi bozuyorsun." Kalkıp onu odadan atmalıydım. Koala gibi bana sarılmışken bu o kadar hevesle yapabileceğim adım değildi.
Sıcaklığını hissedebiliyordum. Bana sarılışından kalp atışını da kokusunu da nefes alışverişlerindeki o heyecanı da... Her haltı hissedebiliyordum.
"Benim bir erkek olduğumu ve yaptığın hareketlerin beni etkilediğini fark etmediğini düşünüyorum, Karım." Başımı kaldırdığımda burnum burnuna sürtündü.
Kes şunu Karanbey.
Elimi boynuna sarıp baş parmağımı nabzının attığı kısma sürdüm. Nefesini tuttu. Onu korkutabilirdim, adi bir piç gibi davranabilirdim. Benden uzak durması için ona bir sebep verebilirdim.
"Bir erkek olduğunu fark etmemek imkânsız." Gözleri dudaklarıma kayarken tekrar gözlerimi buldu. Sarı saçları yatağıma dağılmışken ve nefes alışverişleri düzensizken bu bedenimdeki farklı duyguları harekete geçiriyordu.
Sikerler.
"Ama bana zarar vermeyeceğine güvenmeyi tercih ediyorum." Benim yatağımdayken bana mı güveniyordu? Dudaklarımı tehlikeli bir şekilde kıvırdığımda nabzı daha da hızlandı.
"Benim yatağımdayken hiçbir zaman güvende değilsin, Karım." Sesimdeki cinsel imaya engel olamadım. Yavaşça yutkundu. Gözlerinde en ufak bir korku yoktu. Niye herkes karşımda titrerken bu kadın korkmuyordu?
"Sana istediğimi yapabilirim, bu yüzden kendi yatağına dön." Çenesini dikleştirdi. Yine o meydan okuyuş...Sikerler.
"Bu odada kalacaksan buradayım." Cık cıkladım. Boynuna elimi sürterken eğildim, nabzının attığı kısmı okşarken dudaklarımı köprücük kemiğinin üzerindeki tenine değdirdim. Boynumdaki elleri gevşerken parmaklarını pazularıma geçirdi.
Geri çekil Hakan.
İstemiyordum. Onun kokusu burnumdan ciğerlerime akarken sıcaklığını hissederken istemiyordum.
Gözlerimi yumarken burnumu teninin yumuşaklığına sürdüm.
Dur Hakan.
"Kuralımı çiğnedin." Başımı kaldırıp gözlerinin içine diktim bakışlarımı.
"Cezam ne?" Onun cezası bendim. Görmüyor muydu?
"Cezanın ne denli büyük olduğunun farkında değilsin." Elimin tersini kızarmış yanaklarına sürdüm. Gözleri iyice kısılmıştı, göğsü hızla yükselip alçalırken mantıklı düşünemiyordum. Ondan uzaklaşmalıydım. Bu yaşananlar uygunsuzdu, sınırların ihlaliydi.
"Bacaklarını çöz." Başını sağa sola salladı. "Duş alacağım. Sonra senin odanda uyuyacağız. Burada yatmayacaksın." Ellerim iki yanında yumruk olmuştu ve ses tonum dediklerimi yapması için buz gibi sertti.
"Tamam." Bacaklarını çözdüğü an üzerinden kalktım ve banyoya girip kapıyı ardımdan sertçe kapattım. Dudaklarım fazlasını istiyordu. Damarlarıma girmiş yasaklı madde kadar yasaklıydı bana.
"O siktirip gidecek, bunu unutma Karanbey. Burada kalmaya zorlayan piçlerden biri olmayacaksın." Aynadaki aksime baktım. Nefes nefese olduğumu bile yeni fark edebiliyordum.
"Sikerler." Homurdanarak üzerimdekileri çıkartmaya başladım. Umarım ben duş alana kadar uyuyakalmış olurdu.
KÜBRA
Sabah uyandığımda yatakta yalnızdım. Hakan'ın geldiği zamanı hatırlıyordum ama onun odasındaki cesaretimi kaybettiğim için uyuyormuş gibi davranmıştım. Yanıma yatıp bana hiç temasta bulunmadan kıpırdamamıştı. Onun nefes alışverişini dinlerken gerçekten uykuya kendimi bırakmıştım.
Yataktan çıkıp hızla duş alıp hazırlanarak aşağı indim. Garip bir şekilde Hakan'ın dudaklarının hissini hala köprücük kemiğimin üzerinde hissedebiliyordum.
"Günaydın." Neşeyle mutfağa girdiğimde Hakan kahvesini yudumlarken bir yandan telefonundaki bir şeye odaklanmıştı. Bana baş sağlamakla yetindi. Yüzünde buz gibi ifade varken ondan en uzak sandalyeye oturmak için adımladım. Başını kaldırıp bana baktı.
"Nereye?" Elimle oturmayı düşündüğüm sandalyeyi işaret ettiğimde başını sola yasladı ve sağındaki sandalyeyi işaret etti. "Yerin benim yanım karıcığım." Sesindeki flörtöz tonlamaya rağmen kaşları çatılmıştı. Onun yaptığı gibi ifadesiz bir yüz takınarak başımı sola yasladım ve kaşlarımı çattım.
"Her zaman kocacığım. Bugün tersinden mi kalktın?" Gözleri ağır ağır yüzümde gezindiğinde onun gibi bende ağır ağır onu seyredip göz kırptım.
"Beni mi taklit ediyorsun?"
"Taklit edeceğim bir yüz ifaden mi var?" Başını sağa yasladığında yasladım. Gözlerini kıstığında kıstım.
"Taklit etme beni."
"Taklit ettiğimi kanıtla." Derin nefes alıp elindeki telefonu masaya bıraktığında dirseklerini masaya yaslayıp ellerinin çenesinin altına koydu.
"Bugünkü neşenin sebebi ben miyim?" Kendi beğenmiş pislik.
"Bugünkü somurtuşun nedeni ben miyim? Yatağım rahat değil miydi?" Kaşları havalanırken dudakları kıvrılır gibi oldu.
"Yatağın çok rahattı. Sadece gece kendi kendine konuşuyorsun. Uyutmadın."
"Başka bir sebeple uyutmamaktan iyidir." Göz kırptığımda bakışlarımızı ayırdım. Cinsel ima mı yapmıştım? Benim sorunum cidden neydi?
"O da olur elbet."
"Ne dedin?" Doğru duyduğumdan emin değildim.
"Bir şey demedim." dedi tekrar kahvesini yudumlayıp telefonuna dönerken. "Zeliha bugün yok. Fırında tabakta kahvaltın var." Fırına adımlayıp açtım. Tabağın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle doluydu. Tabakla sofraya oturduğumda bakışlarımı ona çevirdim.
"Yemeğini ye." Çatalı sigara şeklindeki böreğe batırıp büyük bir ısırık kopartıp çiğnemeye başladığımda önündeki telefona bakmaya devam etti. Dün gece onu rahatsız edecek seviye onun sınırlarını ihlal ettiğimi biliyordum. Bunun için bana kızmamıştı.
"Odama bir daha girme-"
"Peki." Bakışlarımı kaldırıp gülümsedim. "Ama istediğin kadar benim yatağımda yatabilirsin." Kahvesini yudumlarken sabır dilercesine etrafına bakındı. Kıkırdayarak yemeğimi yemeye devam ettim. Gerçek sinirli halini görmüştüm bu yüzden durmam gereken yerin farkında olarak onu kışkırtmaktan hoşlanıyordum.
"Bugün Pazar." Konuyu aniden değiştirmesiyle çiğnediğim lokmayı yuttum. "Medine abla dediğin kadını görmeye gitmek ister misin?" Kalp atışım yavaşlarken elimdeki çatalı tabağa bıraktım. Boğazımda düğümlenen o his ilk kez beni rahatsız etmiyordu. Beni özgürce Medine ablaya mı götürecekti?
"Ama birileri peşimizde değil mi? Öldürülmeyiz mi?" Omuz silkti.
"Kimse karımın istediği şeyi özgürce yapabilmesini engelleyemez." Gözlerim yanıyordu, akacak yaşları hissedebiliyordum.
"Özgürce." Diye mırıldandığımda başını salladı.
"Çenesi dik bir şekilde özgürce." Dudaklarını kıvırdığında çenemi dikleştirdim. "Hem Medine ablana beni anlatmayacak mısın? Benim gibi koca anlatılmaz mı?" Anlatırdım. Ona Hakan'ı anlatmak istiyordum. Onun mezarına gitmeseydim, Hakan beni asla o evde bulamazdı. Şu an burada onunla şakalaşıp istediğim şeyleri özgürce yiyemezdim.
"Anlatacağım." Elimin tersini yanağıma sürtüp çatalı tekrar elime aldım. İştahım yoktu ama aldığım haber beni yemek yemeye itiyordu. Tabağımdaki her bir yiyeceği mideme indirdiğimde mutlu oluyordum. Aç kalmadan tıka basa doyabiliyordum ve bu delice bir özgürlüktü.
"Ali'yi görecek misin?" Sorumla başımı kaldırdım. Arkasına yaslanmış bir şekilde beni izliyor olduğunu gördüm. "Ali'ye selam veririz."
"Faruk nerede?" Çatalımı bıraktığımda oturduğu yerden kalktı ve tabağımı önümden aldı. Elindeki kahve kupasıyla beraber lavabonun içine bıraktı. "Douglas'la yeni doktorun yanına gittiler."
"Ne zaman gideceğiz?" Omzunun gerisinden bana döndü. Üzerindeki takım yine simsiyahtı. Bu renk gözlerindeki şeytani ifadeyi yoğunlaştırıyordu. "Şimdi." Tok sesi dün gece uyarıcı konuşmalarını anımsattı. Elim istemsizce boynuma gittiğinde gri hareleri hareketimi takip etti.
"Montumu giyip geliyorum." Oturduğum yerden ayaklandığımdan bakışlarındaki haylaz ifadeyi yakalayabilmiştim. Mutfaktan çıktığımda bakışlarından kaçmaktı amacım. Montumu üzerime geçirip botumu giydiğimde ceketinin üzerine pardösü geçirmesini seyrederken buldum kendimi.
Aşırı. Çekici. Bir. Adamla. Evliydim.
"Gördüklerinden memnun musun?" Gülümsedim.
"Fazlasıyla." Göz kırpıp yanağından makas aldım. Gözlerini kırpıştırdı ve bunu yapacağımı beklemiyormuş gibi şaşkınlıkla baktı. "Neyse ki benim kocamsın. Yoksa asılmak ve tavlamakla uğraşacaktım." Elimi omzunda toz varmış gibi sürdüğümde bakışları ellerimin hareketini takip etti.
Garip bir şekilde onunla konuşurken çekinmeden her türlü konuda konuşabilirmişim gibi geliyordu. Sinirliydi, kaşlarını çatınca nerede durmam gerektiğini bilerek onu gözlemliyordum. Onunla şakalaşmak rahat hissettiriyordu. Sanki önceden yaşadıklarım bir kâbus ve ben zaten başından beri Hakan'la evli ve mutluymuşum gibiydi.
Hakan'ın davranışlarındaki değişim bana o hatırladığım on dört yılın anılarını gölgede bırakıyordu.
"Ne yapıyorsun?"
"Medine ablayla tanıştıracağım seni. Mükemmel olmanı sağlıyorum." Kaşları çatıldı.
"Ben zaten mükemmelim." Öyleydi. Yine de elimi idare eder anlamında salladım. Hoşnutsuz bir homurdanmayla ters ters baktı. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda yanımda yürümeye başladı. Arabaya yaklaştığımda arka kapıya yöneldim.
"Öne otur." Başımı ona çevirdiğimde korumanın elindeki araba anahtarını alıp şoför koltuğuna yöneldi. Ön kapıyı korumalardan biri açınca hızla koltuğa yerleştim, kapı kapatıldı. Arabanın içi her zamanki gibi çiçek kokuyordu. Hangi çiçek olduğunu bilmiyordum ama onun arabasına bindiğim nişan günü dışında arabasının içindeki kokunun değişmiş olmasından hoşlanmıştım.
Sürücü koltuğuna yerleşirken kapıyı kapattı. Onun arabaya binmesiyle varlığı her bir yanımı istila etti. Klostrofobik hissettiriyordu, rahatsız edici değildi, hükmediciydi. Arabayı çalıştırırken bana baktı.
"Kemer." Kemeri çekiştirirken ısrarla gelmiyordu. "En az kocan kadar mükemmel değilsin anlaşılan." Cık cıkladığında ona döndüm. Dirseğini direksiyona dayamış bir şekilde elini çenesine sürerek beni izliyordu.
"Takmıyorum kemer." Önüme döndüğümde bana yaklaştı ve kemere uzandı. Kokusu burnumu dolarken sakalları alnıma sürtündü. Kemerle beraber geri çekildiğinde gri gözleri hemen karşımda durmaya devam ederken kemerin takıldığına dair o klik sesini duydum.
"Dul kalmak istemiyorum." Bunu şakayla söylüyor olsa bile gözlerindeki netliği görebiliyordum. Ben aileme, o da kardeşinin katillerine kavuştuğunda yollarımız ayrılmayacak mıydı? Anlaşmamız bu değil miydi? Niye ısrarla benim gidecek olmam gerçeğini görmezden geliyordu ki?
"Anlaşmamız bittiğinde ikimizde dul kalacağız." Gülerek konuşmaya çalışmıştım ama sesim hayal kırıklığı yaşıyormuşum gibi çıkmıştı.
Bakışlarımızı ayırıp ciddileşti, arkasına yaslanıp direksiyonu iki eliyle kavradı. Araçtan derin bir ses yükselirken tek kelime etmeden bahçeyi sessizliğimiz eşliğinde terk ettik. Orman yolunda ilerlerken aramızdaki gergin ama rahatlatıcı hissettiren sessizliği bozmamak adına bakışlarımı geçip giden ağaçlarda gezdirdim.
Sessizlik rahatsız edici bir seviye aldığında ona döndüm. Sinirliydi. Kaşları çatılmış ve çenesi kasılmıştı. Gri gözleri bir mızrak gibi nefret doluydu. O mızraklardan birinin hedefi olmak istemiyordum.
"Neden senin omzuna dokunduğumda geriliyorsun?" Koluna dokunduğumda hiçbir şey olmuyordu. Elimi göğsünün tam ortasına koyduğunda da gerilmemişti. Ama omuzları onu geriyordu.
"Heyecanlanıyorum." Çapkın bir gülüşle bir anlığına bana bakıp göz kırptı.
"Yalancı."
"Dürüst bir adamım."
"Yalancı."
"Karımın dokunuşlarını seviyorum." Yalancı. Gözlerimi kıstığımda derin nefes aldı. "İçinden yalancı olduğumu mu düşünüyorsun?" Evet. Güldü. "Manyak kadın."
"Bana hakaret etme."
"İltifattı."
"Manyak Türkçede hakaret." Başını salladı. Çokça Hakan sinirimi bozduğumda kendi kendime ona manyak diyordum. Hakaretti işte.
"Hakan'ca dilinde o bir iltifat. Ayrıca Türkçe'de, deli ve şaşırtıcı davranışları olan kişilere denir. İkisi de sende var. Tabi çoğu kelimede olduğu gibi bu kelimenin de hakaret içeren anlamı var."
"Medine ablada bana manyak bir kızsın, derdi." Hakaretmiş gibi gelmezdi ama Bekir'e manyak olduğunu bağırdığımda kesinlikle hakaret olduğu için dayak yerdim.
"Türkçedeki çoğu kelime hem normal hem de küfür." Güldü. Başını onaylarcasına salladı. "Yaratıcı olmayı seven bir milletiz diyelim." Arabadaki havanın yumuşamış olması rahatlatıcıydı. O sessiz kaldığında geriliyordum ve boğulacak gibi klostrofobik hissettiriyordu.
Mezarlığın tanıdık taşlı yollarını gördüğümde üzerimdeki rahatlama yerini kedere bıraktı. Benim yüzümden ölmüş iki insandan biri buradaydı. Durduramadığım ölümlerden biriydi.
"Sessizleştin." Onun tok sesiyle bakışlarımı mezarlıklarda gezdirmeyi bırakıp ona çevirdim. Çetin evindeki varlığımdan ne kadar nefret ediyorsam buradan da o kadar nefret ediyordum. Ölümden nefret ediyordum. Ölümün getirdiği suçluluk duygusundan ve yalnızlık hissinden de...
"Ölüler susmuşken konuşmalı mıyım?" Arabayı park ettiğinde mırıldanmıştım. Elinin tersini bana uzattığında irkilmemiştim, artık alışıyordum onun dokunuşlarına, Bekir'inkiler gibi şiddet dolu olmuyordu.
"Sürekli konuşmalısın. Senin sonsuza kadar konuşmaya ve bağırıp çağırmaya hakkın var." O evde on dört yıl sesimi kesmişler ve kimse beni duymamıştı. Daha fazla konuşmamın bir anlamı olmamıştı ama Hakan'layken bir kelimem bile onunla filizleniyordu, anlıyordu, problemimi çözümlüyordu. O evde sesimi kesenlere inat konuşmamı istiyordu.
Bulunduğumuz mezarlıkta onu gördüğümde kim olduğunu bilmeden ona yardım etmiştim. Şimdiyse aynı mezarlıkta yanı başımda bana özgürlüğümü yaşatıyordu. Mezarlıklar ölümü hatırlatıyor demiştim ama mezarlıklar bana özgürlüğü ve Hakan'ı hatırlatıyordu. O bir mafyaydı, elinde sayısız ölümün kanı değmişti ama bana ölümü değil fazlasını vermişti.
Bana, beni vermişti.
Kural bilmem kaç... Hakan'a artık gözün kapalı güvenebilirdim. Kendimden bile daha fazla güvenmeliydim.
O bana bu dünyada, zarar vermeyecek tek canavardı.
"Senden daha iyi bir koca bulamayacağım sanırım." Gülüşünü genişlettiğinde yine o kendini beğenen ifadesiyle konuşmasını yapacağını bekledim ama yapmadı.
Gözlerimin derinliklerine bakarken sessizce gülümsedi. Tamda annesi ve kardeşiyle olduğu o fotoğraf karesindeki gibi gülüyordu.
Gamzeleri belli olacak kadar büyük gülümsüyordu.
Kalp atışlarım hızlanırken boğazımda oluşan yumruyla yavaşça yutkundum.
Başım. Büyük. Beladaydı.
🖤
KÜBRA
5 ay önce...
Medine abla, kapıyı dikkatle izlerken bakışlarını bana çevirdi. Yanımdaki boşluğa oturduğunda bedenimdeki her bir zerre acı içindeydi. Açtım ve birkaç gündür o karanlık odada kilitlenmiştim. Medine abla elindeki sandviçi çıkartırken kocaman gülümsedi.
"Melih gönderdi. Hızla yemen gerektiğini söyledi." Elinden aldığımda yatakta doğruldum. Peçeteye sarılmış ve ucu çıkartılmış sandviçi sıkıca tuttum. "Yemeğini ye." Aldığım komut bedenimi gevşetirken büyük ısırıklarla yemeye başladım. Gözlerimi sıkıca yumup gözlerime batan yaşları durdurmaya çalıştım.
Melih'i öldürecektim. Benim o, odaya kapatılmamın en büyük sebebi onun her şeyimi yetiştirmesiydi. Ona çok kızgındım. Onun gönderdiği yemekleri yiyecek kadar gurursuz, aptal gibi davrandığım için kendime de kızgındım.
"Buradan gideceğim." Ağlayarak lokmamı çiğnediğimde gözlerimi açtım. Melih'in bunu yapması bile yasaktı, biliyordum. Nedenini bilmediğim bir şekilde ceza almamı sağlıyordu ve sonrasında yemek getiriyordu. Ona sorduğumda da kendi eliyle zehirlemekten zevk aldığını söylüyordu.
Pislik.
Ona ne zaman sıcak bir duygu hissetsem ardından beni paramparça ediyordu. Medine abla gibi onu seviyordum ama yine de canım yanıyordu.
"Gideceksin." Medine ablanın kendinden emin ses tonuyla bakışlarımı ona çevirdim. Normalde umut etmemem için beni hep durdururdu. Buraya uyum sağlamamı ve onlar ne diyorsam yapmamın benim için olacağını söylerdi. Uzun zamandır bunun tersini yapıyordu.
Karanbey ölüm saçtığından beridir.
"Karanbey bir şey mi yaptı yine?" Heyecanım aylardır duyduğum o adamaydı. Medine abla her yaşananı anlattığında heyecanım ve merakım artıyordu. Karanbey, bana zarar verenlerin canını yakıyordu ve onu tanımadan bile yaptıklarıyla hayranı olmuştum.
"Haldun'un tırlarını patlatmış. Tabi kimin yaptıklarını bilmiyorlar ama şüphelendikleri kişi o." Gülüşümü genişlettim. Bu hoşuma gitmişti. Haldun ve Bekir'e acı çektirmesinden mutlu olmuştum. Para için deli oluyorlardı ve her tırın milyon değerde olduğunu biliyordum. Para kaybedip sefaletle sürünmelerini diliyordum. Aç ve susuz sokaklarda evsiz kalmalarını istiyordum. Onlar sokakta tekmelenirken bana yaşattıklarından pişman olmalıydılar.
"Medine abla, Karanbey'i gördün mü hiç?" Medine abla, başını olumsuzca salladı. Benim gibi o da bu evden çıkamıyordu. O yüzden Karanbey buraya gelmediyse o da görmemiştir.
Onu çok merak ediyordum. Nasıl biriydi? Haldun ve buraya gelen bazı liderler gibi yaşlı ve suratsız mıydı? Bekir gibi gözleri kararıp birilerinin canını yakarken bundan zevk alıyor muydu? Diğer korumaların davrandığı gibi kaba mı davranırdı? Gerçi o bir mafyaydı. Ondan güzellikler beklemek büyük aptallık olurdu.
"Haldun gibi yaşlı biri mi?" diye sorduğumda Medine abla güldü.
"Bu merak iyi değil, çocuğum." Elini yanağıma sürdü. "Bu adamlar kötüdür. Bir cehennemden çıkarken başka bir yangının içine girmek akıllıca değil." Niye bunu söylediğini anlamıyordum. Bazen karmaşık kelimeleri bileştirip kafamı karıştıracak anlamlarda konuşurdu. Türkçeyi o, öğretmişti. Yine de bazen onu anlayamıyordum.
"Merek etmekten başka ne yapabilirim ki? Unuttun mu? Dışarı çıkmam yasak. Dışarıda ne olduğunu bilmem gerek. Kafayı yiyeceğim." Medine abla saçlarımı okşayıp iç çekti.
"Haldun'dan daha yaşlı olamaz. Hatice'yle yaşları yakın diye biliyorum. Tüm duyduklarımızı yaptığına göre gözleri kara biri, acımasız ve kontrolsüz." Bunlar beni niye korkutmuyordu anlamıyordum.
Bekir'de kontrolsüz ve acımasızdı. Ancak onun hedefi bendim. Hapsedilmiş ve zaten kaçsa da yakalanan...Karanbey onun aksine dişine göre birilerine saldırıyordu. Haldun'a, diğer masadaki liderlere... Hiçbir kadına saldırdığını duymamıştım mesela. Ondan güçsüz birini bir yere kapatıp on dört yıl hapsettiğini de...
"Umarım Karanbey, Haldunları süründürür." Sonra iyice güçsüz hale geldiklerinde bu evden kaçardım.
"Beni iyi dinle." Ciddileşti. "Türk mafyasındaki her adamın sonu Haldun'a dönüşmektir. Karanbey'de güce kavuştuğunda onlar kadar vahşi ve talepkâr bir bencillikte olacak. Bu yüzden çocuğum, yalnızca kendine inan ve güven. Bir adama güvenmek için doğru bir dünyada değilsin."
Günümüz
Mezar taşında yazan 'Maria Medine' ismini okudum. Soyadının Medine olduğunu bile öldüğü gün öğrenmiştim. Annesi Rus'tu, babası Türk mafyasından sıradan bir tetikçiydi. Ailesi hakkında bildiklerim bu kadardı. Belki de benim gibi hapsedilmişti, kaçmaya çalışmıştı. Bilmiyordum.
Başımı kaldırdım ve Ali'nin mezarının kenarına yaslanmış, mezar taşına bakarak dikilen Hakan'a baktım. Konuşmuyordu. Sadece ellerini cebine koymuş ve başını eğerek gözlerini dikmişti.
"Bana kızma Medine abla. Ona güvenmek bir hata değil." Derin nefes aldım. "Bu dünyadaki adamların sadece kadınları değil birbirlerini de çıkar için kullandığını söylemiştin. Ona Ali'nin katillerini bulduktan sonra bile o değişmeyecek. Hissediyorum."
Ona baktığımı hissetmiş gibi başını çevirdiğinde gözlerimiz kesişti. Kalp atışlarım bir kez daha hızlanmaya başladığında gözlerimi kaçırıp Medine ablanın yattığı toprağa çevirdim bakışlarımı.
"Kalp hastasıyım sanırım. Bu aralar bana baktığında kalbim çok hızlanıyor." Elimi göğsümün üzerine koydum. "Ondan korktuğum için sanırım. Korkutucu duruyor bazen." Bu yalandı. Dün odasına girdiğimde de kalbim ağrımıştı. Heyecanlanmış ve bu heyecanın sürmesini istemiştim. O zaman ondan korkmamıştım.
"Kalbin mi ağrıyor?" Hakan'ın aniden yanımda belirmesiyle çığlık atıp elimi dudaklarımı kapattım ve korku dolu gözlerimi ona diktim. Korkmuş olmamdan dolayı şaşkındı. "Kalbin ağrıyorsa doktora gidelim. Elini kalbine yaslayıp suratını astın." Ellerimi kucağıma indirip başımı sağa sola salladım.
"Kalbim ara sıra sızlıyor sadece."
"Tamam. Yemek yemeni düzelttik ama kalbin için doktora bakmadık. Gidel-"
"Senin yüzünden." Durduğunda çenemi dikleştirdim. Gözlerinde bir anlığına nefret gördüm. Bana duyduğu nefret değildi, kendisineydi.
"Seni korkuttuğum için mi kalbin ağrıyor?" Başımı sağa sola sallayıp ayaklandım. Dudaklarımı ıslatırken sanki Medine abla benim yerime konuşabilirmiş gibi ona baktım.
"Öyle değil." Sesim fısıldarcasına çıktı.
"Nasıl?"
"İki kez oldu. Yeni bir şey." Kaşları çatıldı. Elinin tersini kaldırdığında alnıma yasladı ve gözlerimizi ayırmadan dikkatle bana baktı.
"Ateşin yok."
"Evet."
"Ne zaman kalbini ağrıtıyorum?" Bunu ciddiyetle sorduğunda bakışlarımı etrafta gezdirdim. Bana güzel baktığında veya dokunduğunda kalbim davul gibi patlıyor demek utanç verici geliyordu.
"Söyle-" Aniden susarken gözleri omzumun gerisindeki bir yere takılı kaldı. Baktığı yere çevirdim bakışlarımı. 10-11 yaşlarında bir çocuk mezarlığın içinde koşuyordu. İkide bir yere kapaklanıp kalkıyordu ve arkasına korku dolu bakış atıyordu.
Birileri onun peşindeydi ve onu da hapsedeceklerdi. Zihnim alarmlarını çalarken nefesim kesildi.
"Çocuğu korumaya alın, öğrenin neyden kaçıyormuş." Bakışlarım telefonuyla konuşan Hakan'a döndü. Yalnız geldik sanmıştım ama etraftaki hareketlenmeyle korumaların da burada olduğunu anlamış oldum.
"Çocuğu da kaçıracaklar. Hapsedecekler." Tekrar çocuğa bakarken endişe her bir zerremi sardı. Onu da on dört yıl ailesiz bırakacaklardı. "Kurtaralım onu Hakan." Sesimdeki çocuksu yalvarmaya engel olamadım.
"Tamam..." Kollarını bana sararken sırtımı göğsüne yasladı. "Derin nefes al. Krize girersen o çocuktan önce seni düşünmem gerekir." Derin nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Gözlerimi kırpıştırdıkça yere düşüp kalkan kişi ben oluyordum. Üzerimdeki elbisenin rengi bile gözlerimin önüne geliyordu.
"Beni kaçırdıklarında pembe bir elbisem vardı." Çocuk mezarlıklardan birinin arkasına saklanırken saatiyle oynamaya çalıştı. Korumalardan biri ona yaklaşırken başını dikleştirip korumanın geldiği yöne baktı.
Ormanda nefes nefese koşarken ayaklarım bir dala takıldı ve yere kapaklandım. Bileğimdeki acıyla sürünerek ağaç kovuklarından birine saklanıp ağlayışımı bastırmak için elimi dudaklarıma kapattım ve diğeriyle acıyan ayak bileğimi sıkıca tuttum.
"Devam et. Başka neleri hatırlıyorsun?" Göğsüm sıkışıyormuş gibi nefesim kesildiğinde Hakan'ın kolları sıkılaştı. "Bende kal Karım. Güvendesin." Krizin başlangıcındaydım. Bedenim titriyordu. Hakan bu titreyişe engel olmak için sıkıca tutmuştu beni. Yanağını yanağıma bastırdığında onun sıcaklığını hissedebildim.
"Çok hızlı koşuyordum. Bana yetişemiyorlardı." Ama yine de yetişmişlerdi. Burada olmamım başka bir sebebi olamazdı.
Çocuk korumayı görünce yerde bulduğu taşı attı, koruma çekilemeden kafasına çarpan taşla elini alnına götürdü. Savaşıyordu. Kocaman gülümsedim. Hayatı pahasına kaçarken saldırmaktan çekinmiyordu.
Çocuğun kaçtığını düşündüğüm iki adam mezarlıkta ona yaklaştığında kulaklarımdaki uğultu arttı.
"Sakin ol. Çocuğu alamazlar." Hakan'ın uğultular arasındaki sesine odaklanmaya çalıştım. "Etrafımızdaki korumalar onu da korur." Başımı onaylarcasına sallarken uğultu yavaş yavaş silindi. Çocuk var gücüyle koşmaya başladığında Hakan'ın adamlarını aniden ortaya çıktılar. Gelen iki adam onları görünce durdu ama çocuk korkuyla etrafına bakıp hepsinden kaçmaya çalışıyordu.
Hiçbirine güvenmiyordu.
Yere düştüğünde yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı. Dizleri sıyrılmıştı ve suratı soğuktan kıpkırmızıydı. Korumalardan biri onu tuttuğunda dişlerini onun eline geçirdi, Hakan'ın kollarından sıyrıldım.
Onu korkutuyorlardı.
Toprak ayağımın altında iğrenç ses çıkartırken ona doğru koşmaya başladım. Başka bir korumanın kulağına dişlerini geçirdi ve korumalar ona yaklaşmadan Hakan'ın olduğu tarafa baktılar.
Yakalanmamak için elinden geleni yapıyordu.
"Uzaklaşın." Hakan'ın otoriter ses tonuyla çocuk başını kaldırdı ve korku dolu gözlerine rağmen kaşlarını çatarak Hakan'a baktı. Bakışları beni bulduğunda çoktan onun yanına gelmiştim bile.
"Yenge-"
"Lütfen, beni kurtarın." Çocuk boynuma kollarını sardığında dizlerimi yere yaslayıp elimi beline sarmıştım bile. "Babam ne isterseniz yapar. Lütfen bana yardım edin. Onlardan beni koruyun."
"Beni bırak. Seni öldürecekler. Babam seni öldürecek. Bırak beni." Kendi çığlıklarımı hatırlayabiliyordum. Kime söylediğimi bilmiyordum ama zihnimde aniden o çığlıklar belirmişti.
"Buradaki adamlar sana zarar veremez." Geri çekilip ela gözlerine baktım. Gördüğüm en güzel erkek çocuğuydu. Saçları kızıldı ve kıvırcıktı. Yanakları ve burnunda kızıl çilleri vardı. Ağlamaktan çok fazla kızarmışlardı.
"Silahları var." Fısıldayarak konuştu. Korku dolu bakışları etrafımızdaki korumalarda gezinip Hakan'ı buldu. Korkusu Hakan'ı bulduğunda daha da arttı ve başını eğip gözlerini sıkıca yumdu. Başımı kaldırdığımda Hakan'ın dikkatle çocuğu inceliyor olduğunu gördüm.
"Baban kim? Yüzünü birine benzetiyorum."
"Babam yok."
"Yalan söyleme. Az önce babam her şeyi yapar dedin."
"Babam yok, dedim." Bağırdığında Hakan bir dizini yere yaslayıp yanımda diz çöktü. Çocuk titreyerek elini koluma geçirdi. "Adın var mı?" Çocuk başını kaldırıp Hakan'ın gözlerinin içine baktı.
"Annem yabancılara ismimi söylememem gerektiğini söyledi." Hakan gözlerini kısarak derin nefes aldı. "Ben Karanbey." Elini uzattığında çocuk onun eline baktı.
"Karanbey berbat bir isim." Hakan'ın kaşları çatılırken çocuk korkuyla geriye adım attı.
"Ben de Kübra." Bakışları bana çevrildi. "Güvendesin ve bize kim olduğunu söylemezsen ailene geri nasıl gideceksin?"
"Babam beni bulur." Yanlış bir şey söylemiş gibi dudaklarını birbirine bastırıp Hakan'a bakmaktan kaçındı. Yalanı ortaya çıktığı için tedirginliği artmıştı. "Kötü bakıyor." Hakan'a ters ters baktığımda bakışlarını çocuktan ayırdı.
"Karanbey." Korumalar iki yabancı adamı getirdiğinde çocuk korkuyla gerilemeye çalıştı. Hakan elini uzatıp onun ensesini tuttu ve gözlerine bakması için sakinleşmesini bekledi.
"Korkma. Sana kimse bir şey yapamaz. Tamam mı? Baban gelene kadar sana kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğiz." Çocuğun korkusu dağılırken başıyla onayladı Hakan'ı. Hakan çöktüğü yerden kalkıp yabancı adamlara yaklaştığında çocuk bana tutunmaya devam ediyordu.
Hakan onun da hapsolmasına izin vermezdi.
"Benim de ailemi bulmak için koruyor." Fısıldayarak konuştuğumda çocuk bana baktı. Kıvırcık saçlarını okşadığımda gözlerini kırpıştırdı. "Ama sen büyüksün. Büyükler ailesini kaybetmez ki." Başımla onaylayıp gülümsedim. Etrafındaki adamlara baktı.
"Korkma. Karanbey, onların sana yaklaşmasına izin vermez." Başını onaylarcasına salladı. Hakan adamlardan birine vurduğunda çocuğun bakışları bendeydi. Hakan arkasını dönerken öfkeyle karışık tedirgin bir yüz ifadesiyle telefonunu çıkardı. Kulağına yaslarken etrafına bakınıyordu.
"Oğlun kayıp mı-" Telefonu kulağından uzaklaştırdı ve suratını buruşturdu. Telefonda bir adamın bağırdığını duyuyordum. "-Bağırman bittiyse attığım konuma gel...Peşindeki adamlarda paketlendi...Biraz..." Bakışları çocuğun üzerinde gezindi. "Güvende şu an." Gözleri yarı yarıya sarıldığım çocukta gezindi ve telefonu kulağından uzaklaştırdı ama kapatmadı.
"Şimdi, baban geliyor. Arabaya gel-"
"Babamla konuşacağım. Babam kimseye güvenip arabasına binmememi söyledi!" Hakan sabırla bir nefes çekti ciğerlerine ve telefonu hoparlöre aldığında çocuğa yaklaştırdı.
"Murat?" Telefonun ucundaki ses yabancı bir adama aitti. Murat hızla telefona atılırken elinin tersini yanağına sürdü. "Ses ver oğlum. Yaralı mısın? Canın yanıyor mu?"
"Evet. Ama çok değil. Eve gelmek istiyorum." Murat telefonu sıkıca tutarken burnunu çekti. "Burada güzel bir abla var. Beni koruyacaklarını söylüyor." Sanki babası görecekmiş gibi başıyla beni işaret etti.
"En az altı dakikaya yanındayım. Tamam mı? O zamana kadar anneni arayacağım. Sana berbat makarnalarından yapacak." Murat gülmeye başladığında telefonun ucundaki adamın güldüğünü duydum.
"Bunu anneme söyleyeceğim." Murat tekrar gülerken istemsizce ağlıyordum. Onun için gelen babası vardı, evde bekleyen annesi. Kurtulmuş olması rahatlatıyordu ama biraz da olsa imreniyordum.
Yerden doğrulduğumda dizlerim çamura bulanmış olduğunu gördüm. Hakan'a bakmaktan kaçınırken birkaç adım telefon konuşmasından uzaklaşmak için mezarlıkta ilerlemiştim. Elimi göğsümün üzerine yaslarken derin nefes alıp veriyordum.
Ya geçmişimde beni hatırlayan birileri yoksa? Ya on dört yıldır hatıralarımı isterken aslında ölümlerle yok olmuş bir hiçliğe sahipsem?
Murat, telefonu kapatırken benim yanıma geldi ve arabaya kadar yavaşça ona eşlik etmeye başladım. Arabanın arka koltuğuna oturduğunda Hakan ilk yardım çantasını çıkardı; dizindeki ve elindeki yaraları tek tek pansuman ederek sardı. Pansuman tam bitmişti ki aniden otopark üç siyah arabayla doldu.
"Arabada kal, Kübra." Emredici sert ses tonuyla ön tarafa oturmam için kapıyı açtı. Çamurlu kıyafetlerime baktığımda eğilip beni kucağına aldı ve koltuğa oturttu. "Koltuğu kirlettin."
"Yıkatırım." Kapıyı kapattığında Murat'ı indirdi. Arabalardan birinden bir adam indi, uzun boyluydu ve üzerindeki takımı jilet gibiydi. Saçları kıvırcıktı ve yüzündeki gerginliğe eşlik eden sakalları ona garip bir otoriter hava katıyordu.
Murat koşarak ona yöneldiğinde adamın yüzündeki her bir kas memnuniyet dolu bir ifadeye dönüştü ve takımının kirlenmesini umursamadan dizini yere yasladı, Murat'a sarılırken derin bir soluk aldığını gördüm. Dudaklarını kıpırdatarak Hakan'a bir şey söyledi. Hakan başını sallamakla yetindi. Adam etrafa bakınırken arabanın içindeki bana baktı ve başıyla selam verdi. Selamına karşılık veremeden bakışlarını ayırdı ve oğluyla arabaya bindi, onlar biner binmez diğer araçlardan kar maskeli kişiler indi ve oğlunun peşindeki diğer iki adamı aldıktan sonra tamamen gittiler.
Hakan arabanın etrafını dolaşırken kapıyı aralayıp yanıma oturdu ve tuttuğu soluğunu serbest bıraktı. Bu adam onu geriyordu anlaşılan.
"O kimdi?" Mafya dünyasından olsa bilirmişim gibi geliyordu. Gerçi çoğunu ismen duymuş olduğum için simaları yabancı olurdu.
"Segreto." Gözlerimi kıstım. Daha önce duymamıştım. "Mafyaların nefret edeceği biri." Gülüşünü genişletti. "Babamın bile onu görünce ceketini iliklediğine şahit oldum."
"Sen nefret ediyor musun?" Onu aramadan önceki endişeli yüz ifadesini anımsadım. Başını sağa sola salladı.
"Nefret edebileceğim bir adam değil. Aslında tarzı hoşuma bile gidiyor. Liderler onun adıyla bile tehlikenin geldiğini fark edip korkudan tir tir titrerler." Masadaki liderleri rahatsız etmesinden büyük keyif alıyordu anlaşılan. "Onunla ters düşmediğin sürece rahatsız etmez. Hatta yapılanlar umurunda olmaz."
"O da mı mafya?" Olumsuz bir ses çıkarttı. "Bundan yedi, sekiz yıl önceki bizim masadan çok daha büyük ve kirli işlerin dolandığı masanın sonunu getirmişti. O zamandan beridir canı sıkıldıkça çıkıyor ortaya."
"Masaya karşı yani." Başıyla onayladı. Etrafındaki adamlarda yüzündeki ifadede tüm bunlardan çok daha fazlası olduğunu bas bas bağırıyordu. Hakan'da masaya karşıydı ve intikam alıyordu. Segreto'nun bakışları masaya karşı olmaktan çok daha fazlası olduğunu gösterir gibiydi.
Başımı sağa sola salladım. Düşünemeyecek kadar bitkin ve enerjim düşmüştü. Mezarlığa her geldiğimde olduğu gibi kendimi yorgun hissediyordum.
"Murat çok tatlıydı." Gülüşüm genişlediğinde bana döndü. "Savaşçıydı. Korumalarından ikisinde diş izi, birinde taş izi bıraktı." Hissettiğim o endişe yok olmuştu. Sanki Murat'ın kurtulması göğsümdeki o korkuyu silip atmıştı.
Bende aileme kavuşabilirdim.
"Savaşçı demişken-" Arabayı yola çıkartırken dikiz aynasından baktı. "Dövüş dersleri almanı istiyorum." Gülüşüm küçülürken dikkatle yüzünü incelemeye başladım. "Madem beni koruyacak bir karım var, tam korumalı." Bunu onu korumam için yapmadığını biliyordum. Kendini koruyabilecek güçteydi. Benim kendim için yapmamı istiyordu.
"Tamam." Bana bakıp tekrar yola çevirdi bakışlarını.
"Bir de birileriyle konuşmanın sana iyi geleceğini düşünüyorum." Gözlerimi kıstığımda parmakları direksiyonda ritim oluşturmaya başladı. "Ağzı sıkı birini buldum. Kendini anlat-"
"Bekir'in delirdiğimden emin olmak için getirdiği doktorlardan biri mi?" Sesimdeki nefrete hâkim olamadım. Medine ablanın dediğine göre benimle konuşanla ilaç veren aynı doktordu. Hafızamı alanlar o doktorlardı. Bana arkadaşça davranmış, sanki bana iyi geleceklermiş gibi saatlerce konuşmuşlardı benimle. Onların beni hapsedenlere çalışıyor olduklarını pekâlâ biliyordum. Sadece konuşacak birilerine ihtiyacım olduğu için başka çarem olmamıştı. İlaç verdiklerini öğrenmek onlarla konuşmamın sonu olmuştu.
"Hayır, bu ilaç vermeyecek sana. Psikiyatrist değil, psikolog. Konuşup rahatlayacaksın. Aileni hatırlaman için sana kendince tedavi uygulayacak." Tedavilerden nefret ediyordum, her seferinde benden çok daha fazlasını öldürmüşlerdi.
"İnanmıyorum."
"Benim doktorumun eşi." Öfkeyle homurdandığında kaşlarımı çattım. Bu iyi miydi, kötü müydü?
"Odandaki ilaçları sana veren doktorun mu?" Kaşları çatıldı ve bedenindeki her bir kas gerildi. Odasına girmemden rahatsız olduğunu söylemişti, göstermişti. Yine de umurumda değildi.
"Aile psikoloğu olarak düşün. Yakut en az benim doktorum kadar iyi gelecek sana."
"Aile mi?" Onu bir aile olarak görmek için hiç çabalamamıştım. Sadece Hakan'dı, anlaşmamız vardı ve yalandan evliydik. Çatık kaşları havalandı.
"Evliyiz, karım. Tabi ki aileyiz."
Aileyiz.
"Aileni bulana kadar ailen benim." Kalbim yine o garip hisle sıkıştığında sessizce ona bakakaldım. Elimi göğsümün üzerine yasladığımda kaçamak bakışlarıyla elime baktı. "Yine mi kalbin ağrıyor?" Onaylayan bir ses çıkarttım.
"Psikologla görüşürüm." Birilerine her şeyi anlatıp rahatlamaya ihtiyacım vardı. Bu o, olamazdı. Bana acıyarak yaklaşması isteyeceğim son şeydi. Psikoloğa anlatabilirdim. İlaç verilmeyecekse konuşurdum. Ne olacaktı ki? Yaşadıklarımdan utanması gereken ben değildim.
"Tamam." Elimi kucağıma indirdiğimde bir kez daha bana baktı. "Gitmek istediğin bir yer var mı?"
"Deniz kenarı." Her deniz kenarına gidişim hastane dönüşümde olurdu, Melih yanımda sigara içerken ve etrafımızdaki korumalar kaçmamam için bana bakarken huzur bulamazdım, yine de denize bakmaktan hoşlanırdım.
Hakan arabayı sola kırdığında deniz kenarına gittiğimizi biliyordum. "İyi bir kocasın." Gülümsediğimde umursamaz bir bakış atıp önüne döndü.
"Yeni mi fark ediyorsun?" Cık cıkladı. "Her zaman, her şeyde en iyisi benim."
Araba yavaşça deniz kenarındaki kaldırıma yanaştığında durur durmaz kapıyı açtım. Çamur içindeydim ve mezarlıktaki olaydan sonra dağılmıştım. Yine de denizden esen soğuk bir rüzgâr yüzüme çarptığında tüm bu olanları umursamadım. Denize yaklaştıkça dalgaların kayaya çarpışı kulaklarımı doldurdu.
"Hava çok güzel." Soğuk her bir zerremi sararken kocaman güldüm. Soğuk havalara aşıktım.
"Buz gibi." Hakan, homurdandığında omzumun üzerinden ona baktım. Pardösüsünün yakalarını boynuna çekiştirdi.
"Sana montumu vereyim mi?" Göz kırptığımda ters ters baktı.
"Bugün yeteri kadar laf attın bana. Denizin tadını çıkar. Yoksa suya atarım seni." Dudaklarıma hayali bir fermuar çektim. Bakışlarımı denize çevirip kocaman gülümsedim. Tehditleri korkutmuyor, eğlendiriyordu.
Ruh hastasısın diye yorumladım, Kübra.
Gökyüzünden beyaz tüy kadar hafif kar taneleri yağmaya başladığında heyecanlı bir çığlık attım. Elimi cebimden çıkarttım ve karı tutmak için uzattım. Elimin üzerine değen taneler hemen yok olurken bakışlarım hayranlıkla yüzüme yağan kar tanelerine çevrilmişti. Gözlerimi yumdum ve onları hissetmeye çalıştım. Yüzüme değdikçe gıdıklayıcı hissettiriyordu, gözlerimi aralayarak Hakan'a döndüm. Pardösüsü beyaza bulanmıştı. Siyah giymesine minnettardım çünkü kar onu sararken kardan adam görüntüsüne ulaşmış gibi görünüyordu.
Ona adımlayıp üzerindeki kar tanelerinden bazıları erimeden izlemeye başladım. "Hasta olacaksın." Kulaklarım donmuş ve burnumun sızladığını hissedebiliyordum. Yine de soğuk havayı derince bir solukla ciğerlerime doldurdum.
"Kar çok severim."
"Yine de hasta olacaksın."
"Olmam." Gri gözlerine bakarken aramızda uçuşan kar tanelerinin oluşturduğu girdap etrafımızı sarıyor gibiydi. Şehrin gürültüsü, havanın soğuk oluşu... Hiçbir şey şu anda ona bakmama engel olamıyordu.
Bu benim özgür ilk kar seyredişimdi. Bekir, kar yağdığı zamanlar beni odama hapsederdi, odamdaki parmaklıklı pencerenin dışını siyaha boyadığı için ve cam kilitli olduğu için asla kar göremezdim.
Siyahtan nefret etmiştim ama Hakan'ın üzerindeki siyah paltosunun her bir zerresine bulanan karla uyumunu hayranlıkla seyrederken buluyordum kendimi. Siyah ve beyazın zıtlıkları onunla buluşmuştu. Buna bayılmıştım.
"Kar bana yasak olan şeylerden biriydi." Kaşları çatıldığında öfkeli hareleri etrafta gezindi.
"Basit bir kar. Bunu da mı?" Burnunu sertçe tutup başını eğdi ve öfkeli soluğunu duydum. "Amaçsız piç."
"Teşekkürler." Elimi omzuna yaslayıp parmak ucumda yükseldim, dudaklarımı yanağına değdirdiğimde eli belimi, göğsüm göğsünü buldu. Dudaklarım teninden ayrılmış olsa da başını geriye çekip gözlerimin içine baktı.
"Laftan anla Karım. Teşekkür etme bana." Kalbim yerinden çıkacak kadar hızlı atıyordu ve sebebi karın yağması değildi. "Kocalık vazifem senin güvenliğin ve konforun üzerine kurulu."
Ne diyeceğimi bilmeden ona bakakaldım. Saçlarımı savuran rüzgarla başımızdan aşağı yağan kar aramızdaki enerjinin garip bir hale bürünmesine sebep oldu. Yüzümün her bir zerresini izlerken bakışları birkaç saniyeliğine dudaklarıma değdi ve tekrar gözlerimi bulduğunda boştaki elinin tersini alnımla yanağıma sürdü.
"Donuyorsun."
"Şu an çok sıcak." Çünkü onun kollarındaydım. Dudakları tehlikeli bir gülüşle genişledi.
"Donuyorsun." dedi keyifli ses tonuyla. "Sıcaklığımı bir yere kadar seninle paylaşabilirim ve bunu bu şekilde paylaşmak hiç eğlenceli değil."
"Bu kulağa terbiyesizce geliyor." dedim gözlerimi şaşkınlıkla kocaman açarken.
"Karıma terbiyesiz yaklaşmam. Nasıl bir adam sanıyorsun beni?" Cık cıklarken elini belimden çekti ve sıcaklığından uzaklaştığım için rüzgâr bedenimi titretti.
"Donuyorum." Kollarımı ısınmak için hareket ettiğimde başını sağa sola sallayıp denize baktı ve gülmeye devam etti. Ona laf anlatmayı yarıda kesip arabaya yöneldiğimde uzanıp kapıyı açtı ve içeri girmemi bekledikten sonra kapattı.
Arabaya bineceğini düşündüm ama sigarasını çıkarttı ve dudaklarına yaslayıp yaktı. Dumanını üflerken bakışları etrafta gezinmeye başladı. Bir şey onu huzursuz ediyor olmalı ki Melih'in yaptığından çok daha hızlı bir şekilde sigarasını bitirdi ve söndürüp arabanın etrafını dolaştı, kendi koltuğuna oturmadan önce pardösüsünü çıkardı.
"Torpido gözündeki ilaçlardan birini versene." Ceketini oturduğu yerden çıkarttığında uzanıp torpidoyu açtım ve tek bir parça hapın olduğu ilaç ambalajını ona uzattım. Almadan önce sağ eli sol kolunun üzerindeydi ve suratındaki ifade acı çekiyor gibiydi.
"Ağrıyor mu?" Ağrı kesici olduğunu düşündüğüm ilacı ağzına atarken torpidodaki cam şişeyi alıp açtım ve uzattım. Alıp yudumlarken kafasını arkasındaki koltuğa yaslandı. Şişeyi bırakırken elini omzuna sürdü. Gözlerini açarken yüzündeki ifadesizliğe rağmen gri harelerindeki acıyı gördüm.
"Geçer birazdan." Daha önce tekrar tekrar yaşamış gibi tekdüze ses tonuyla normal bir şeymiş gibi söylemişti. Gözlerim boynundaki izde gezindi. Gömleğinin ilk iki düğmesi açıkken tenindeki yaraları görmüştüm. Kolunda da aynı yanık izleri var mıydı? Bir anlığına Hakan'ın evin içinde bile kısa kollu herhangi bir tişört giymediğini fark ettim. Tenini gizliyormuş gibiydi.
Ona sormak istiyordum ama bunun yerine elinin tersini alnındaki ter damlalarına sürüp boğazını temizledi. Suyu bir kez daha içtikten sonra arabayı çalıştırdı. Yola çıktığında tek kelime etmeden sıkıca direksiyonu tutuyordu.
Odasındaki ilaçları anımsadım. Aynadan duvarları, gecenin bir köründe uyanıp balkona çıktığında kolunu tutup acı dolu bir bakışla sakinleşmeye çalıştığı zamanı...
"Yaraların ilk günkü gibi yanıyor mu?" Çenesi kasılırken cevap vermedi. Ama cevabımı almıştım bile. "Bu yüzden o odada kendine acı çektiriyorsun-" Uzanıp müziği açtığında sustum. Kaşları çatılmıştı ve arabanın hızı artmıştı.
"Susacağım." Müziğin gürültüsünü kapattıktan hemen sonra konuşmuştum. "Ama hızını azalt. Bu tehlikeli."
"Tehlikeli bir adamla evli olduğunu bildiğini sanıyordum."
"Tehlikeli bir adamla evliyim, aptal ve pervasız bir adamla değil." Ona doğru bakmayı bırakıp bakışlarımı karşımdaki yola çevirdiğimde araba hızını azalttı. Çenemi dikleştirdim.
Aferin. Karının lafını dinle.
KARANBEY
Arabadan inerken kolumdaki ağrının hafiflediğini hissedebiliyordum. Korumalardan birine arabanın anahtarını verdiğimde Kübra kollarını göğsünde çaprazlayarak ilerlemeye başladı. Kaşlarım çatıktı çünkü bu kadının hayatıma bu denli girmesinden rahatsız oluyordum.
Onun hayatına giren sendin Hakan.
Havlayan köpek sesiyle Kübra'nın adımları durdu ve bana döndü. Çatık kaşlarım gevşerken elimi kaldırdım. Kıpırdamaması gerekiyordu. Birkaç adımla ona yaklaşıp önüne geçtiğimde Zenas'ın evin arkasından çıktığını gördüm.
"Sakın ani hareketler yapma." Zenas'ın bir ısırıkla birinin boğazını parçaladığına şahit olmuştum. Benim dışımda herkese öfkeli bir köpekti. Islığımı çaldığımda havlamayı kesti. Kübra'dan birkaç adım uzaklaşıp yere diz çöktüm. Gülüşüm genişlerken Zenas'ın ardından gelen Bo'yu gördüm. Kübra'nın heyecanla kıpırdandığını ve ciyakladığını fark ettim.
"Seni yemelerini istemiyorsan bağırıp çağırma." Uyarımla korkudan kıpırtısız durdu. Ona ters çıkmaktan hoşlanmıyordum ama ters çıkmadıkça saçma sapan şeyler yapıyordum. Bunu durdurmak için başından beri yapmadığımı yapıp ona yalnızca Karanbey olmalıydım.
"Selam oğlum." Dilinden uzaklaşmak için başımı çektiğimde yanağımı yaladı. Başını okşarken kafasına dudaklarımı değdirdim. "Özledin mi beni?" Zenas havladığında güldüm. "Bende seni özledim." Kübra benim yanıma oturduğunda Zenas kulaklarını dikleştirip Kübra'yı parçalamak ister gibi bakmaya başladığında hissettiğim endişeyle cık cıkladım.
"Hayır, Zenas!" Bana baktı. Başımı sağa sola salladım. İçli bir ses çıkardığında Kübra'ya döndüm.
"Kazadan beri yanımdaki herkese karşı dikkatli davranır oldu." Boştaki elimi Kübra'ya uzattığımda titreyen elini avuç içime hapsetti. Zenas tekrar havladığında kaşlarımı çattım. "Zenas. Yeter." Olduğu yere otururken gözlerini sessizce Kübra'ya dikmişti. Zenas hırlarken uzanıp Kübra'nın şakağına dudağımı değdirdim.
"O benim karım Zenas. Ona hırlamayacaksın. Onu koruyacaksın." Zenas bir kez daha havladığında hırıltısı azaldı. Boştaki elimle çenesinin altını okşadım. Gözleri beni bulduğunda göz kırptım.
"Ona biri yaklaşırsa dişlerini geçireceksin. Tamam mı oğlum?" Sanki beni anlıyormuş gibi dişlerini göstererek hırladığında başını okşadım. Kübra, onu okşamak elini uzatmak istediğinde hırladığı için geri çekildi. Bo yaklaşırken Kübra'nın bakışları ona kaydı.
"Bo dişi. Zenas kadar saldırgan değil." Bo'nun başını kucağımda hissettiğimde Zenas'taki elimi Bo'nun tüylerine sürttüm.
"Onlar neredelerdi? Geleli uzun bir süre oldu. Neden yoklardı?" Kübra'nın konuşmasıyla Zenas kulaklarını dikleştirdi. Kübra'ya alışması zaman alacaktı.
"Bo, hamileydi. Veterinerdeydi." Kübra etrafa bakınıp kaşlarını çattı. "Yavruları doğumda öldü. O yüzden-" Bo'nun iç çekip gözlerini kapattığını gördüm. Kübra benden önce davranıp onun başına öpücük kondurduğunda Zenas hırlamaya başladı. Kübra, Zenas'ı umursamadan Bo'nun tüylerini okşadı.
"Aileni kaybettiğin için üzgünüm." Bo başını kaldırıp Kübra'yı koklarken Kübra onun tüylerini okşamaya devam ediyordu. Bo, havladığında başını Kübra'nın kucağına yasladı. Zenas'a döndüm.
"Karını örnek al. Bak. Utan." Zenas hırladığında onu okşadım. Kuyrukları memnuniyetle sallanırken Kübra'nın heyecanlı ifadesini silmeden Bo'yu öpüp okşamaya devam ettiğini gördüm. Bo dünyanın en uyumlu köpeğiydi. Zenas'sa en asisiydi.
"Memnun oldum Bo. Sen çok korkutucu bir dişisin." Kübra kocaman gülümsediğinde Bo uzanıp onu yalamaya başladı. Kübra kıkırdarken ona izin verdi.
"Hanımlarımız iyi anlaştı. Ne dersin?" Zenas bana dönüp kızgınmış gibi hırladı. "Karını paylaşamıyor musun? Kıskanç köpek." Elimden kurtulup uzaklaşmaya başladığında Bo başını kaldırdı.
"İtlik yapıyor." dedim cık cıklarken. Bo, Zenas'ın peşine takıldığında yerden kalktım. Elimi Kübra'ya uzattım, üzerime sinen kokudan ve çamurdan kurtulmak için banyoya girmeliydim.
"Zenas sana alışana kadar ona dokunma. Öfkeli bir köpek. Yabancılara karşı fazla saldırgan." Elimi tutup ayağı kalktı. Bekir şerefsizi onun köpeğini öldürmüştü, köpekleri sevdiğini buradan anlayabiliyordum. Bekir bunu anladığı için onun canını yakmıştı.
Onu gebertmek hafif bir cezaydı. Acılı ve yavaş bir şekilde ölmeliydi.
"Bo'yla oynayabilir miyim?" Sesindeki tonlama bir çocuğunki gibiydi. Heyecanlı ve kıpır kıpır...
"Bo yanına gelirse ve sevmene izin verirse Zenas sana zarar vermez." Başıyla onaylayıp elini elimden uzaklaştırmadan eve doğru yürümeye başladı. Peşinden ilerlerken elimin içinde kaybolan eline bakıyordum.
Biliyordum. Çoktan başıma bela olmuştu. Bu belanın ne denli büyük olduğunu anlayamıyordum. Beni işlevsiz bırakacak kadar aklımı bulandırıyordu.
Odasının kapısının önüne geldiğimizde beni yeni fark etmiş gibi bakarken ellerini çekmedi. Eli yine göğsünün tam ortasına yaslandığında nefesini tuttu. Kaşlarım çatıldı. Onun kalbine de zarar vermişler miydi?
"Yarın doktora gidiyoruz." Elimi çekmeye çalıştığımda daha sıkı tuttu. Onu yine korkutmamıştım. Korkutmadan bile kalbi ağrıyordu. Bir şey yapmadan bile onu korkutuyorsam yakın bir zamanda kalpten gidecekti. Dengesiz bir heriftim, yapabileceklerimi kestiremiyorken sürekli yanımda kalbini tutarak korkuyla gezmesini istemiyordum.
Yine de kalbi ağrıyorsa suçlusu Bekir piçiydi.
Elimi çektim. Onun kalbindeki sorun çözülmeden onun etrafında dolanmayacaktım. Korkudan elimde kalmasını istemiyordum.
"Nereye?"
"Odama!" Sinirim kendimeydi. Bir kadını bile korkutacak kadar canavarlaştığım için öfkeliydim. Annemin her daim bir kadına yaklaşımım konusundaki tavsiyeleri hiçbir işe yaramamıştı. Onu her halükârda korkutuyordum. Tıpkı babamın anneme yaptığını ona yapıyordum. Tam bir babam olmuştum.
"Tamam." Bu sefer ısrar etmemişti. Rahatlatıcıydı. Israr ettiğinde onun dediklerini yaparken buluyordum kendimi. O benim sadece anlaşmalı karımdı. Onu Bekir ve Haldun'dan korumam gerekirken aptal bir yakınlık kuruyordum.
Kolumda tekrar yanma hissiyle görüşüm bir anlığına bulanıklaştı ve odamın kapısına tutunurken bunu anlamaması için kısa bir süreliğine alnımı kapıya yasladım.
"Ben ölmüşken sen evcilik mi oynuyorsun, Hakan?" Kapıyı açıp odama girdim, aynalardan kendimi gördükçe yüzüm Ali'nin yüzüne evriliyordu. "Boşuna öldüm." Kolumdaki yanma arttığında üzerimdeki gömleği çekiştirdim. Düğmeleri her yana dağılırken kolumdaki yangının şiddeti büyüyerek boynuma ve göğsümden karnıma ilerleyen tüm yanıklarıma yayıldı.
"Sikeyim." Acıyla gözlerimi yumdum. İlk günkü kadar canımı acıtıyordu.
"Küfürlü mü konuşuyorsun? Bana bak-"
"Sen gerçek değilsin. Ben seni besledikçe zihnimdesin sadece!" Gömleği tamamen kollarımdan çıkartıp aynadaki aksime baktım. Bedenimdeki yanık izleriyle boktan görünüyordum.
"Ben senin ikizinim. Mutlu olmak benim hakkımdı." Onun hakkıydı. "Annemizde senin yüzünden öldü. Şimdi gününü gün ediyorsun." Aldığım güçlü ilaçların kafamı bulandırdığını biliyordum. Halüsinasyondu. Ali'nin sesi gerçek değildi. Kafamın içindeki vicdanımın acımasız sesiydi sadece.
"Gerçek değilsin."
"Değilim. Gerçek olan sensin. Aynadan bak kendine. Bu yanıklarla mı mutlu olacaksın? Acınasısın." Sikeyim. Elimi yerde yasladım. Duşa ihtiyacım vardı. Bedenimdeki yangını yok etmek için suya ihtiyacım vardı.
Kullandığım ilaçların yan etkisini sikeyim.
"Hakan?" Duyduğum korku dolu sesle irkildim. Kapı tıklatıldığında zihnimdeki baskı azaldı. Bedenimdeki yangın azalırken gözlerimi kırpıştırdım ve yerden kalktım. Aynadaki aksime bakarken beni yargılayan iç sesim çoktan gitmişti bile.
"Efendim." Sesim hala acı doluydu.
"Girebilir miyim? Sesin iyi gelmiyor."
"İyiyim." Değildim.
"Yalancı." Kapı şiddetle sarsıldığında tekme attığını anladım. Dudaklarımda yorgun bir gülümseme belirdiğinde kapıyı bir kez daha tıklattı. "İyi değilsen, yanıma gelebilirsin. Söz konuşmayacağım ve uyuyor numarası yapacağım." Gülmeye başlarken yatağıma oturdum. Kapım kilitli bile değildi ama uyarımı dikkate alıp girmiyordu.
"Kübra?" Yatağıma uzanırken hala üzerimde çamurlu pantolonum vardı ve gözlerimi gövdemdeki yanık izlerinde gezdirdim.
"Bana Kübra dedin. Kötü bir şey oldu. Geliyorum." Kapının kolunun hareket edişiyle olumsuz bir ses çıkardım. Durdu.
"Yeni kocan, bu dünyadan biri olmasın." Uzandığım yerde doğrulup kapıya baktım. "Özgürce seçmen şansın olduğu ilk an memur birini bul. Polis vs. olmaz. Onların da mesleği de tehlikeli ve yıpratı-"
"Şu an gelecekteki kocam için şimdiki kocam olarak tavsiye mi veriyorsun?" Kaşlarımı çattım. Harbiden ne bok yiyordum? Onun gitmesini istemiyordum ki.
İstemiyor muydum?
"Evet, sonuçta bir anlaşmamız var-"
"Vasha sdelka mozhet poyti k chertu." Anlaşman cehenneme gidebilir. Tekmesini tekrar kapıya vurdu. Ne dediğini bilmiyordum ama iyi bir şey olmadığını anlamıştım.
"Türkçe konuş!"
"Yeni kocam Rusça konuştuğumu anlayacak. Türkçe konuş, diye bağırmayacak." Kaşlarım çatıldığında uzaklaşan adım seslerini duydum, ardından kapısını sertçe kapattı.
Bir dönem Rusça öğrenmeye çalışmıştım. Sonra boktan bir hırs yüzünden vazgeçip İtalyancaya dönmüştüm. Babam için Ruslar iyi bir ticari kaynaktı. Bende İtalyanlara bu yüzden yönelmiştim. Babamın sevdiği her şeyden nefret etmiştim. Evrenin karması beni bulmuştu ve evlendiğim karım bir Rus'tu.
Yatağa geri uzanırken kolumu gözlerimin üzerine kapattım. Tavandaki aynadan kendimi görmek istemiyordum.
O gidecekti.
Gelecekteki kocasını öldürmeliydim belki de. O zaman bana geri dönerdi.
Sikerler.
Mantıklı ol Hakan.
Onu yanımda tutmak en büyük bencil davranışım olacaktı. Babamın anneme yaptığı gibi davranmış olacaktım. Bunu istemiyordum. Annemin gözlerinde gördüğüm pişmanlığı ve hapsoluşu Kübra'ya asla yaşatmayacaktım. Ona başlangıçta verdiğim söze sadık olmalıydım.
Anlaşma sonlandığında onu gerçekten özgürleştirmeliydim.
Telefonumu çıkarttığımda Douglas'a yazmaya başladım. Ailesi ne kadar çabuk bulunursa o kadar çabuk giderdi.
O kadar çabuk varlığına alışmam son bulurdu.
KÜBRA
Elimdeki telefonu kurcalayalı saatler olmuştu. Hakan'ın bana verdiği ama kullanmak için fırsatımın olmadığı telefonumu yalnızlıktan sıkıldığım için kurcalıyordum kendimce. Kahvaltıdan sonra Hakan, evin içindeki ofisine kendisini kapatmıştı. Telefonda yalnızca onun numarası vardı. Hakan diye kaydetmişti.
İsmini değiştirdim.
"Birinci Kocam mı?" Faruk yanımda belirip telefonuma baktığında kahkaha attı ve koltuklardan birine oturmadan önce elindeki çay bardaklarını alıp sehpaya bıraktım. Elini karnına yaslayıp otururken gülmeye devam ediyordu. Hakan'la olan anlaşmanın bir kısmını anlatmışlardı ona. Anıları gitmiş olsa da olayların ne halde olduğunu anlamasını istemişlerdi.
"İsmini öyle kaydettiğini görünce Hakan'ın yüz ifadesini merak ediyorum."
"Telefona istediğim gibi kaydedebilirim." Faruk benle aynı fikirde olmayacak ki gülerek çayını yudumladı. Bugün her zamankinden iyi görünüyordu.
"Sana bir şey soracağım." Etrafıma bakınıp koltukta kaydım ve ona yaklaştım. "Hakan'ın hala yaraları ağrıyor mu?" Gülüşü küçülürken gözleri kısıldı. Hafızasını kaybetmiş olabilirdi ama yine de bazı parçaları hatırlıyor olduğunu düşünüyordum.
"Ne yarası? Boynundakiler mi?" Omuz silkti. "Bilmiyorum. Bir şey mi oldu?"
"Birkaç kere sol kolunu tuttu ve acı çektiği için ilaç içti." Kaşları çatıldı. "Yaraları koluna ilerliyor mu?"
"Yaraları...Boynunda ve omzunda var." Düşüncelere dalmış gibi gözleri uzaklara odaklandı. "Kolunda da vardı...Ama omzundaki yaralar diğerlerine göre çok daha geç kapanmıştı. Nefret ederdi." Gözleri tekrar bana odaklandı.
Hakan omzuna dokunduğumda gerilmiyordu, yaralarına dokunduğumu varsayıp bundan nefret mi ediyordu?
"Dog?" Faruk'un ani seslenişiyle Douglas bize doğru yaklaşmıştı. Hakan'la garip gizli bir toplantı yapmak için ofisine kapanmıştı. Toplantının uzun sürmesi işle ilgili konuştuklarını varsaymamı sağlıyordu.
"Faruk, Karanbey'e dikkat et." Faruk'un yüzündeki alaylı ifade ciddileşirken başını onaylarcasına salladı. "Yenge?" Maskenin ardındaki yeşil gözleri beni buldu. İç cebinden bir kâğıt çıkarttı ve bana uzattı. Üzerinde numara vardı. "Acil bir durumda ararsan sorgusuz gelecekler."
"Niye gider gibi konuşuyorsun?" Elindeki kâğıdı aldım. Gitmesini istemiyordum.
"Gidiyorum." Hakan'ın onun arkasından merdivenden indiğini gördüm. Yüzü ifadesiz olsa da gözlerinde huzursuzluğu seçebiliyordum.
"Nereye?" Faruk sorduğunda Douglas başını sola yaslayıp gözlerini kıstı. "Peşimden mi geleceksin süzgeç?" Faruk'un saldırıda birkaç yerinden bıçaklanması üzerinden bu şekilde şakalaşıyorlardı.
"Peşinden niye geleyim Dog? Hem bahçede başka köpekler varken seni özleyeceğimi sanmıyorum." Douglas, Faruk'un omzuna vurduğunda Faruk'un ifadesi en az Hakan'ınki kadar huzursuzlukla çevrelendi.
"Birileri kıçını tekmelerse seni nerede bulacağımı söyle." Faruk oturduğu yerde dikleşirken Douglas'a her an ölüme gidiyormuş gibi bakıyordu.
"Gittiğim yerleri söylemiyorum." Douglas'ın elini iç cebine atıp yine zipposunu çıkardığını gördüm. Parmakları arasında üç kez çevirip zippoyu açtı ve kapatıp bunu tekrar tekrar yaptı. Gözlerinde gergin bir ifade belirmişti. Bakışlarım zipposunu hareket ettirişine takılı kalmıştı.
"Onu sorguya çekmeyi bırak. İşi var işte."
"En son işim var diye ortadan kaybolduğunda onu uçurumun dibinde bulduğumuzu hatırlatırım." Faruk'un terslemesiyle Douglas zippoyu avucuna hapsetti. Gözlerim odadaki gerginliğin ana sahiplerinde gezindi. Onlar söylenilenlerin aksine iş arkadaşı gibi değillerdi. Aile gibiydiler. Gözlerindeki endişeden bunu görebiliyordum.
"Benim için endişeleniyor musun?" Douglas'ın gözlerini kırpıştırarak elini göğsüne yasladığını gördüm. Hakan dudaklarının kenarını kıvırırken omzunu duvara yasladı ve birbiriyle uğraşan adamlara baktı.
"Niye endişeleneyim lan? Siktir git. Kafa dinlerim."
"Yengenin yanında küfretme, cazzo."
"Sensin cazzo. İtalyancam yok diye küfürleri bilmiyor muyum sanıyorsun?" Gözlerim kısılırken Douglas'a çevirdim bakışlarımı. Bir İtalyan mıydı?
Douglas uzun ve anlaşılmaz birkaç cümle daha söylediğinde Hakan kahkaha attı, Faruk anlamamış olacak ki Hakan'a döndü. "Ne dedi bana?"
"Seni sevdiğini." Douglas, Hakan'a baktı ve onaylarcasına başını salladı. Hakan'ın yüz ifadesi kendisini ele veriyordu. Kesinlikle sevgi sözcükleri söylememişti Douglas.
"Yalancılar." Faruk'la göz göze geldiğimizde en az onun kadar ne söylediklerini merak ederken buldum kendimi.
"İstersen Rusça küfredebilirim. Hakan anlamıyor." Faruk'un gülüşü genişledi, başıyla Douglas'ı işaret etti. "Dog anlar. Başka bir dil bulmalıyız." Douglas omuz silkti.
"Muhtemelen bulamayacaksınız. Çoğu dile hakimim."
"Nesin sen? Robot mu?" Faruk ters ters konuştuğunda Douglas'a baktım. Kaç dil biliyordu ki?
"Rusça, İtalyanca ve Türkçe...Başka?" Sorumla güldü.
"Bunu söylersem sürprizi kaçar."
"İyi olacak mısın?" Yeşil gözlerindeki netlikle çenemi dikleştirdim. Hakan'ın hayatındaki yerinden bahsetmişti. Onun daha fazla karanlığa bulanmaması için aradaki o engeldi. Douglas geri dönmeliydi ama sebebi bu değildi. Dönmeliydi sadece.
"Bir isteğin var mı Yenge?" Başımla onayladım onu. Meraklı yanımın bir isteğiydi. Bu yüzden söylemedim. Yüzünü görmem ne bana ne de ona bir şey katacaktı.
"Geri gelmen lazım. Kocam, bir süzgeçle fazla uzun yaşayamaz." Gülüşümü genişlettiğimde Faruk'un homurdandığını duydum. Douglas'ın kahkahası çınladığında bakışlarımı Hakan'a çevirdim. Elleri cebinde ve beni izliyordu.
"Bakıcı, Karanbey ile evli olabilirsin. Ama bana süzgeç deme-" Hakan gözlerini kısarak Faruk'a bakışlarını çevirdiğinde sustu.
"Vuruldum ben. Yaralıyım. Hala benimle uğraşacak kadar vicdansızsınız." Faruk'un çocuksu ses tonuyla bakışlarını onların olmadığı tarafa çevirdiğini gördüm.
"Kötüye bir şey olmaz." Douglas, sanki günlerdir yatan Faruk değilmiş gibi sırtına vurduğunda Faruk elini karnına yaslayıp suratını buruşturdu. Douglas onu umursamadan etrafına baktı ve verandaya açılan cama yöneldi.
"Zeliha'yla konuştun mu?" Sorumla durdu. Gidiyordu ama onu bekleyecek birine bunu söylemiyor muydu? Kaşlarımı çattım. Beni ilgilendirmezdi ama yine de sinirlerim bozulmuştu. Ya başına bir şey gelirse ve Zeliha onu özleyip bulmak isterse? Birbirlerini kaybederlerse ve daima bulamazlarsa ne olurdu?
Ailem beni kaybetmişti. Bende onları...Bu berbat bir histi.
Douglas bakışlarını Hakan'a çevirdi. İzin alır gibiydi. Hakan omuz silkti umursamazca. Douglas adımlarını mutfağa yöneltti ve gözden kayboldu. "Zeliha olan hislerini ne zaman kabul edecek?" Faruk onun ardından konuştuğunda Hakan yanıma oturdu.
"Sevgiyi hak ettiğini ne zaman düşünürse, o zaman kabul edecek." Hakan oturduğu yerden bana çevirdi bakışlarını. Bunu söylemesi sadece Douglas için değildi. Hissedebiliyordum.
Bakışlarımı elimdeki numara çevirdim ve telefonuma kaydettim. Kâğıdı elimden alıp numarada göz gezdirdi. Dudaklarını kıvırırken kâğıdı geri verdi. "Onu kurtardığımda haber vermemi istediği numara." Douglas'ın güvendiği birileri olmalıydı.
"İtalyan mı?" Bunu Faruk'a sormuştum. Bakışları ikimiz arasında gidip geldi.
"Evet." Hakan ondan önce cevapladığında Faruk'un yüzünde eğlenceli bir ifade geçti.
"Mafya dünyasında büyüyen bir İtalyan mı? Yoksa normal bir ailede mi?" Hakan'ın homurdandığını duydum, Faruk gülüşünü genişletti. Yine o cevap veremeden Hakan konuşmaya başladı.
"Bu bilgiyi ne yapacaksın?"
"İtalyan ama Rusçası olan başka bir koca bulacağım." Algılayamadığım bir küfür savurduğunda Faruk kahkaha atmaya başladı.
Türkçedeki bazı küfürlerin anlamını bile bilmiyordum ve sinirlendiklerinde çok hızlı konuştukları için çatık kaşlarından ve o sinirli yüz ifadelerinden küfrettiklerini anlayabiliyordum. Şu an Hakan'ın öfkeli solukları dışında yüzüne bakmadığım için küfrettiğini varsayıyordum.
"Rusçası olan bir koca mı?" Faruk'a bakmaya devam ederken başımla onayladım onu.
"Dün Hakan söyledi. Rusça konuşan bir İtalyan memur bulabilir miyiz?"
"İstersen araştırırım Kübra." Faruk, keyifle arkasına yaslandığında başımı salladım.
"Hayır araştırmayacaksın." Hakan'ın öfkesini umursamadan Faruk, telefonunu çıkarttı.
"Lütfen. Buradaki işim çabuk bitecek. Benim gibi sarı saçları olan birisi olsun lütfen." Faruk, ekrana bakarken başını sallayıp not alıyormuş gibi yapıyordu. Ekrana bir şey yazmadığını buradan görebiliyordum. Hakan'ı sinir etmek istiyordu ve bana bu yüzden yardımcı oluyormuş gibi yapıyordu.
"Başka bir adamla evlenmeyeceksin. Yanında kocan var utan."
"Ne? Dün sen söyledin." Ona döndüğümde kaşları çatılmış elleri kucağında yumruk haline gelmişti. "Memur bul diye meslek bile verdin."
"Her söylediğimi yapıyor musun?" Öfkeli sesi ilk kez korkutmamış keyiflenmemi sağlamıştı.
"Evet. Kocam ne derse onu yaparım. Yeni koca almamı ister-"
"İstemiyorum. Başka biriyle evlenemezsin." Gözlerimi kırpıştırdım.
"Olmaz söz ağızdan bir kez çıkar." Faruk'un kahkahaları sürerken Hakan, elini çenesine sürttü.
"Laf o. Laf ağızdan bir kez çıkar." Faruk gülüşleri arasında beni düzelttiğinde ona çevirmiştim bakışlarımı.
"Türkçe çok zor bir dil. Ha laf ha söz. Ben Hakan'ı dinleyip Rus bir memur bulurum."
"Karım! Yemin ederim deliriyorum bak." Sesindeki sinirli tınıyla daha fazla uzatmamam gerektiğini anlayıp dudaklarıma hayali bir fermuar çekip masumca ona çevirdim bakışlarımı.
"Tamam Bey. Ne istersen o." Kollarımı göğsümün üzerinde çaprazlayıp gözlerimi kırpıştırdığımda sabır dilercesine tavana baktı.
"Karanbey?" Korumalardan biri içeri girdiğinde Hakan omzunu dikleştirip adama baktı. "Sibel Yılmaz, geldiler. Yengeyle görüşmek istiyor." Kaşlarım havalanırken bakışlarım Hakan'la Faruk arasında gidip geldi. Sibel son geldiğinde Hakan'la ilgili söyledikleri yüzünden ona sinirlenmiştim. O zamandan beri denk gelmemiştik.
"Girebilir miyim?" Korumanın arkasından camı tıklatıp girdiğinde Hakan'ın yüzü ifadesizlikle çevrelendi. Faruk oturduğu yerden kalkamadan Sibel onun arkasından sarılıp yanağına dudaklarını değdirdi. Faruk'un gülüşü kocaman olmuştu bile.
"Abilerin haberi var mı?" Hakan'ın sorusuyla Sibel başını kaldırdı ve onaylarcasına salladı.
"Aslında Kübra'dan özür dilemem gerekiyor. Senin arkandan bela çeken bir adam olduğunu söylediğim zaman bana çok kızdı. Sonra söylediklerime pişman oldum." Sibel'in söylediklerini bile cesaretle Faruk ve Hakan'a söylüyor olmasına şaşırmıştım. Hakan'ın belalı oluşunu arkasından konuşacağını düşünmüştüm. Medine abla, daima Sibel için ne düşünüyorsa filtrelemeden söyleyen dobra biri olduğunu söylemişti. Konuşmamızı saklayabilirdi, yapmamış cesurca dile getirmişti.
"Karanbey, eşin çok dişli ve düşüncelerimi çürütecek argümanlarla afallattı beni. Ki bilirsiniz çenemi durdurabilecek kimse karşımda olamazdı. Takdir ettim." Yüzünde sıcak ve samimi bir ifade olduğu için tebessümle karşılık verdim. Belki de o gün o kadar sert çıkmamalıydım.
Hakan ve Faruk tartışmayı duymadıklarından bana çevirdiler bakışlarını. Ne yani kocamı ezdirecek miydim?
"Sibel-"
"Biliyorum Faruk. Sadece endişeli bir zamandaydım." Pişmanlık dolu bir ifadeyle yerinde rahatsızca kıpırdandı. "Özür dilemek için Kübra'yı dışarı çıkarmak için kaçırmaya geldim."
"Olmaz." Hakan'ın sert sesiyle Sibel'in gülüşü küçüldü.
"Senin mekanlarından birine gideceğiz. Restoranların güvenli olmaz mı?" Hakan'a çevirdim bakışlarımı. Hakan rahatsızlık dolu bir ifadeyle bana baktı. "Gitmek istiyor musun?" Aslında Sibel'in enerjisini seviyordum ve tekrar Hakan'a laf atmadığı sürece bir arkadaşım olmasını isterdim. On dört yıldır bir evde hapsolmuştum ve arkadaşlarım olursa dışarı çıkabilirdim.
"Bu güvenli mi?" Eğildim ve fısıldayarak sorduğumda gözleri ağır ağır yüzümde gezindi.
"Sen istiyorsan güvenli hale getiririm." Başımla onaylayıp Sibel'e döndüm.
"Olur." Sibel tekrardan kocaman güldüğünde Hakan'ın telefonunu çıkardığını gördüm. Hazırlanmak için ayaklandığımda Sibel beni beklemek için Faruk'un yanına oturdu. Merdiven basamaklarını çıkıp odama girdim ve hızla üzerime siyah bir kot pantolonla pembe bir boğazlı kazağı geçirdim. Saçlarımı topuz yaptığımda kapım tıklatıldı.
"Gel." Kapı aralandığında Hakan'ı gördüm. Odaya adımlarken gözleri baştan aşağı beni inceledi. "Dört koruma içeride dört koruma dışarıda. Güvenliğin için, hapsolduğun için değil." Biliyordum. Burada beni hapsettiğini hiç düşünmemiştim ki.
"Bundan rahatsız olacaksın." Elini iç cebine atıp bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında bakmam için bana çevirdi. Siyah bir kalp şeklinde elmas bir kolyeydi. "Takip cihazı var içinde. Ne olur ne olmaz diye."
"Sibel'e güvenmiyor musun?"
"Babama güvenmiyorum Kübra. Bu dünyada kendime bile güvenmiyorum." Kolyenin ucundan tuttuğumda kutudan çıkardım ve baş parmağımı üzerine sürdüm.
"Ben sana güveniyorum." Gözlerine bakıp kolyeyi takması için ona uzattım. Tek kelime etmeden elindeki kutuyu makyaj masama bırakıp kolyeyi elimden aldı. Sıcak nefesi sol kulağımı yalayıp geçiyordu. Kolyeyi boynuma taktığında makyaj masasının aynasından göz göze geldik. Aynadan gözlerimizin kesişmesi her seferinde daha samimi geliyordu, sanki onun her bir zerresini bana yansıtmaktan çekinmiyor gibiydi.
"Güvende olman lazım." Başımla onayladım onu. Boğazlı kazağımın önünü çekiştirip kolyeyi içine koyduktan sonra elini çekti.
"Douglas'ın gidişinden rahatsız mısın?" Gözlerini evet dercesine kapayıp derince nefes aldı. "Gittiği yer, tehlikeli mi?" Tekrar onayladı. Bu konuda konuşmak istemiyor gibi davrandığı için sustum. Geri çekildi ve odaya geldiği gibi çıktı.
Telefonumu komedinin üzerinden alırken hala Melih'in cevap vermemiş olduğunu gördüm. Dünden beri bana geri dönmemişti. Bu iyi hissettirmiyordu. Tekrar bir mesaj yazıp gönderdikten sonra odadan çıktım ve merdiven basamaklarını inmeye başladım.
"Bir sorun olursa deli hareketler yapıp onun da başını belaya sokma." Hakan'ın sesiyle adımlarımı durdurdum.
"Ne zaman yaptım ki?" Sibel'in cümlesiyle Faruk'un güldüğünü duydum. Sibel'in başını belaya bulaştırmakla ilgili dedikodularını duymuştum. Gittiği her mekânda illaki kavgaya karışır veya bir sorun çıkardı.
"Nefesimi boşa harcama Sibel. Korumalardan uzaklaşmak yok. Benim mekanımda başına bir iş gelse abilerinle ve sevgilinle uğraşamam." Faruk'un itiraz dolu sesini duydum.
"Emredersiniz Karanbey." Sibel'in güldüğünü duydum. "Eşinizi tek parça getirip başını belaya sokmayacağım." Merdiveni tamamen indiğimde Sibel oturduğu yerden ayaklandı. Ellerini heyecanla birbirine çarparken eğilip Faruk'u öptü.
"Görüşürüz." Fısıldarcasına söylerken Sibel ile evden çıktım. Şu an arkadaşıyla dışarı çıkan biri miydim? Göğsümden yükselen heyecanla kocaman gülümsedim.
"Abim geldi." Sibel aniden durduğunda başka bir araç içeri girdi. İçinden Ferhat'ın çıkmasını bekliyordum ama nişan günü gördüğüm diğer abilerinden biri çıktı. Adını bilmiyordum ama nişan günü bile Sibel'le sürekli gülüşen biriydi. Sibel ona adımlarken adam kocaman gülümsedi ve kolunu açtı. Sibel sıkıca sarıldığında bakışları beni buldu ve başını eğerek selam verdi.
"Ferhat abi, Karanbey ile görüşmemi istedi." Arabaya yönelen adımlarım aniden durdu.
"Karanbey, ölünce Faruk'u ne yapacağız? Onun ölümün peşini asla bırakmaz."
Kalp atışlarım hızlanırken duyduğum ses tanıdıktı. Ali'yi öldüren ve sesini duyduğum o adamlardan biriydi.
Bakışlarımı onlara çevirdiğimde Sibel'in yanağını öpüp saçlarını karıştırdı. "Ya abi, yapma." Sibel onun elinden kurtulmaya çalışırken adam daha çok güldü.
"Sen benim küçük kardeşimsin. İstediğimi yaparım."
Hakan'ı öldürmek için toplanan ekipten biri oydu.
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.65k Okunma |
6.93k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |