
Şebnem Ferah - Çakıl Taşları
Hoş geldiniz Fıstıklar
Bugün bölüme ekstra kısım ekleyesim geldi. Sözde bölümüm hazırdı. Yine dayanamadım. Yine upuzun bir bölümle sizi baş başa bırakıyorum.
Keyifli okumalar <3
🖤
12. BÖLÜM - GEÇMİŞİN ESARETİ
YAZARDAN
Geçmiş
“Hile yapıyorsun.” Ali’nin sitemkâr ses tonuyla Faruk, gülmeye başladı. “Hakan yine hile yaptı bu.”
“Kuru iftira. Ağlayacaksan oynamayalım Ali.” Faruk hile yapmıştı ve Ali’yi delirtmekten hoşlanıyordu. Hakan önündeki ödevden başını kaldırırken bıkkınlıkla gözlüğünü masaya bıraktı.
“İkiniz de oynuyorsunuz da ödevlerinizi yapmadığınızda sıkışıp benden yardım isteyeceksiniz. Bu sefer yardım etmem. Kalın bana ne?” Gerilen kaslarını gevşetmek için omuzlarını hareket ettirirken dışarıya bakan pencereye yaklaştı. Dışarıda gezen korumalarla yüzü asılırken iç çekti. Olduğu yer hapis gibi hissettiriyordu. Korumalar her hareketini izliyor, babasına yetiştiriyordu. Bu yüzden odasından çıkmak içinden gelmiyordu.
“Hallederiz merak etme.” Ali elindeki konsolla oynadığı maça odaklanırken Hakan odanın çıkışına yöneldi.
“Aşağıdan bir şey istiyor musunuz?” Kapıyı açıp omzunun gerisinden baktığında Faruk sırıtarak başıyla bardağını işaret etti. “Çay.”
“Kola.” Ali hala ekrana bakıyordu. Hakan kapıyı ardından kapatırken evin içinde gezen korumalarla bedenindeki her bir zerre gerildi. Üst kattaki koridorda gezen koruma ona bakıp bakışlarını çektiğinde bile Hakan kendisine bakılıyormuş gibi hissediyordu.
Merdivenin basamaklarını inerken aşağıda başka bir korumayla göz göze geldi. Tüm neşesi çoktan silinip gitmişti. Babası gittiğinde korumaları eve yığardı ve bundan nefret ederdi. Nefes alacak alan bulamazdı kendine.
Mutfağa girdiğinde annesinin sebzeleri doğruyor olduğunu gördü. “Yardım edebilir miyim?” Azra başını kaldırırken sıcak bir tebessümle baktı ona. Hakan ellerini yıkayıp annesinin elindeki işi aldığında Azra onun yanağını öptü.
“Derslerin bitti mi?”
“Kısmen.” Son zamanlarda konuşmaya takatinin kalmadığını hissediyordu. Gitgide içine kapanıyordu ve Azra bu yüzden endişeleniyordu.
“Keyfin yok mu?” Hakan patatesleri doğramayı bitirirken başını kaldırıp annesine baktı.
“Her şey yolunda.” Babasını annesine mi anlatacaktı? Ali’nin sigaraya başladığını mı ispiyonlayacaktı? Lisedeki yaşıtlarının aptalca şeylere takıp ergence takılmasından duyduğu rahatsızlığımı mı dile getirecekti? Kendisi gibi berbat babası olan bir kişi vardı, o da ikiziydi. Kime neyi anlatacaktı? Sürekli gözetlenmekten nefret ettiğini mi, evde hapsedilmiş gibi hissettiğini mi konuşacaklardı?
“Bu aralar bir sorunun var gibi geliyor. Konuşmak istersen dinlerim seni.” Hakan, annesinin şefkatli bakışlarına bile öfke duyarken buluyordu kendisini. İçinde bulundukları hayata lanet okuyarak uyandığı sabahların nedeni annesiydi, babasıydı.
“Sorunum yok.” Diye mırıldanırken elindeki bıçağı bırakıp buzdolabının kapısını araladı. Ali’nin istediği kolayı çıkartırken düşünceleri zihnini kemiriyordu. Artık annesinin yanındayken bile huzurlu hissetmiyordu. Eskiden babasını zalim görüp annesine sığınırdı. Artık on yedi yaşındaydı. Annesinin, babasına aşkla baktığı bakışları anımsıyordu. Kavgalarına rağmen birbirlerine âşık olmaları midesini bulandırıyor ve ikisine olan sinirini geriyordu.
“Azra.” İçeri Faruk’un annesi girdiğinde Hakan çayı dolduruyordu. “Ümit geldi.” Hakan çaydanlığı bırakırken annesinin mutfaktan çıktığını gördü. “Hakan, bizim uşağı çağırsana. Babası geldi. Eve çağırıyor.” Yukarı götüreceklerini bıraktı.
“Tamam Zeynep abla.” Hakan mutfaktan çıkarken Ali’nin oturma odasının ortasında durduğunu gördü.
“Sen sigara içecek yaşta mısın?” Hakan o an babasının elindeki sigara paketini gördü. Öfkeliydi. Ali’nin başını eğdiğini ve korkudan kaskatı kesilmiş olduğunu fark etmek adımlarını onlara yönlendirdi. Faruk onun kolunu tuttu.
“Hakan, hayır. Bunu da üstlenemezsin.” Daha iyileşeli bir ay oluyordu ve Hakan için endişeleniyordu.
“Cevap ver lan!” Babasının bağırışıyla Faruk’un tuttuğu elini itti ve Ali’nin yanındaki her zamanki yerini aldı. “Sigaralar benim. Ben içiyorum.” Ümit bakışlarını Hakan’a çevirirken elindeki paketleri sehpaya attı. Yine Ali’nin suçunu üstlendiğini biliyordu ve ne yaparsa yapsın Hakan’ın bu kahramanlığını engelleyemiyor, karşısında cesaretle dikilmesinden nefret ediyordu.
“Sen içiyorsun.” Hakan bir adımla Ali’nin önüne geçip babasıyla onun arasına girdi.
“Evet. Seni örnek aldım. Canım çekti. İçtim.” Hakan kendisi gibi bakan gözlere o kadar odaklanmıştı ki yanağına çarpan tokattan kaçamadı. Yere düşerken annesinin, Ümit’i engellemek için araya girdiğini gördü.
“Ben bana o gözlerle bakma demedim. Daha geçen yediğin dayak akıllandırmıyor mu seni?! Elimde kalırsın Hakan. Yemin ederim gebertirim seni.” Hakan yanağındaki acıyı umursamadan yerden kalkmaya çalıştığında sırtına bastıran Ümit yüzünden kıpırdayamadı.
“O daha çocuk. Bırak.” Azra’nın çığlığını umursamadan ayağını bastırmaya devam etti.
“Adam olmayacak mısın sen?!”
“Hayır Faruk.” Zeynep oğlunun kendi elinden kurtulup Ümit’e yöneldiğini gördü. Hakan sırtındaki baskıdan kurtulduğunu hissettiğinde babasının üzerine atlayan Faruk’u gördü. Ümit şaşkınlıktan karşılık veremezden Faruk yumruklarından birini onun suratına geçirdi. Hakan, kendi babasının zalimliğine alışmıştı, Faruk’un da ceza çekeceğini bildiği için onu tutup babasından uzaklaştırdı.
“Git, geri zekalı.”
“Sen siktir git.” Aynı anda korumalar ikisini ayırıp dizlerinin sıkıca tuttuklarında Azra, Ümit’in önüne geçti. Ümit, onu görünce öfkesinin hafiflediğini hissetti. “İkisini de depoya kapatın. Bu gece aç kalacaklar.”
“Ümit, onlar gençler. Kanları hızlı akıyor.” Elini onun koluna yasladı. “Sana saygılı davranmalarını öğreteceğim. Bırak bu seferlik. Lütfen.” Ümit, Azra’yı sıkıca tutup başını salladığında korumalar Hakan’la Faruk’u çıkarttılar evden.
“Kendi hesabımı da cezamı da ben keserim Azra’m.” Azra onun kolundan çıkmaya çalışırken Ümit daha da sıktı kollarını. “Cezalarını iki güne çıkartmamı istemiyorsan rahat dur.” Azra kıpırdamayı keserken bakışları Ali’yi buldu. Kavgadan sonra merdivenin altında diz çökmüş korku dolu gözlerle az önce Hakan’ın düştüğü yere bakıyordu.
“Ali’ye bakacağım. Bırak.” Ümit kollarını gevşettiğinde Ali’nin yanında diz çöktü. Onun kavga anlarında kilitlendiğini ve korkuyla krize girdiğini bildiği için rahatlatmak için kollarını ona sıkıca doladı. “Yanındayım. Güvendesin oğlum.”
Hakan ve Faruk depoya atıldıklarında kapı arkalarından gürültüyle kapandı ve kilidin sesini duydular. Karanlıktı. Hakan derin nefes alırken karanlık olmasına şükrediyordu. Sulanan gözlerini gizlemek için fırsat bulduğuna seviniyordu.
“İyi misin lan?” Faruk’un koluna dokunduğunu gördü. Cevap vermeden birkaç saniye yutkunması gerekti.
“Babama iyi yumruk geçirdin.”
“Baban taş kafalı. Sanırım bileğim ağrıyor.” Faruk’un alaylı yorumuyla gülmeye başladı. Yanağından süzülen yaşlarla tezat duygular yaşıyordu. Saatlerce ağlayabilecek kadar kalbinin acıdığını hissediyordu.
“Gerçekten iyi misin?”
“Değilim.” Bacaklarını kendisine çekerken kollarını etrafına dolanıp yüzünü dizlerine gömdü. “Hiç değilim.” Faruk birkaç saniye duraksadı. Hakan’ın bu ses tonunu daha önce hiç duymamıştı.
“Canın çok mu yanıyor? O kadar sert mi bastırdı sırtına?”
“Yok. Sen kıçımı kurtardın.” Karanlıkta olsa Faruk’un sesinden olduğu tarafa çevirdi bakışlarını. “Niye karışıyorsun lan? Sana kaç kere diyeceğim?”
“Sen Ali’nin suçunu her üstlendiğinde beni de yanında çekeceksin. Daha önce de söyledim. Seni yalnız bırakmayacağım. Ali’yi niye bu kadar koruyorsun? Aklım almıyor.” Faruk öfkeyle iç çekti.
“Sen Asya’yı korumaz mısın?”
“Asya küçük. Ali seninle aynı evde büyüdü. Aynı yaştasınız Hakan. Gelecekteki planında onun yaptıklarını korumaktan mı geçiyor? Üzgünüm. Ali’yi seviyorum. Ama yanlış bir şey yapıyorsa bedelini ödemekten vazgeç. Sen de insansın.”
“Korkuyor.”
“Sende korkuyorsun. Onun gibi tıkanıp kalmıyorsun diye bu korkmadığın anlamına gelmiyor. Baban senin her üzerine yürüdüğünde korktuğun için cesurmuş gibi davranıyorsun. Korktuğunu anlamasın diye.” Faruk sustuğunda Hakan onun söylediklerinde haklı olduğunu biliyordu. Yine de onaylayan en ufak ses çıkarmadı.
“Ne olacak? Ali yarın başka bir yanlış yaptığında onun önüne geçtiğin zamanlarda, hatasını nasıl anlayacak? Korkuyorsa buna göre hayat yaşayacak. Babanın yoluna çıkmamak için sevdiğin her şeyi bıraktın sen. Ali tam tersini yapıyor. Babanın yoluna çıkmaktan çekinmiyor, biliyor onu kurtaracağını.”
“Sus Faruk.” Gerçekleri duymak ona iyi hissettirmiyordu. Ne yaparsa yapsın Ali’ye arkasını dönemiyordu. “Ben ondan daha güçlüyüm. Kaldırabilirim.”
“Bok kaldırırsın.”
“Ağzın çok bozuk.” Homurdandığında Faruk’un koluna vurduğunu hissetti.
“Sen her şeyi siktir et de çay içecek misin?” Hakan kaşlarını çattı. Depoda aç kalacak bir gün için hapsedilmişlerdi. Ne çayından bahsediyordu? Anlam veremiyordu.
“Faruk, babama yumruk atarken yanlışlıkla kendine mi vurdun? Burada aç ve susuz kalacağız. Cezamız bu. Ne çayı?” Faruk gülerek yerde süründü ve ahşap parkeyi kaldırdı. İçine sakladığı zulasını çıkarttı.
“Bugün zulayı yenilediğime şükret.” Aniden fener yandığında Hakan gözlerini kırpıştırdı. Gözleri ışığa alışınca Faruk’un termostaki çayı, bardak şeklindeki kapağına boşalttı. Faruk’un uzattığı çayı aldı, folyo ve streç sardığı sandviçi açıp birini Hakan’a verdi. “Başımızı belaya sokacağını biliyordum.”
“Özür dilerim Faruk.” Hakan’a bakmaktan kaçındı Faruk. Onun bu aralar iyi olmayan ruh halini görmek iyi gelmiyordu. Hakan’ın pes edecek kadar parçalandığını görüyordu. Bunun olmaması için ne yapacağını bilemiyordu.
“Daima kardeşim. Başımızı belaya sokabilirsin. Yanında olacağım.” Termosunu kaldırdı. “Belalı günlerimize.” Faruk’un alaylı cümlesiyle Hakan dudaklarını kıvırdı.
“İyi ki varsın.”
“Değil mi? Bende bazen bunu düşünüyorum. İyi ki varım ya.” Faruk feneri kapatıp kapağı kapıdan sızacak ışığı engellemiş oldu. Arkasına iyice yaslanırken sandviçinden büyük bir ısırık aldı. “Buse işi ne oldu?” Konuyu hızla değiştirmekti amacı. İkisi de depoya hapsedilmeyi umursamıyordu. Yan yana oldukları her mekân ödülmüş gibi geliyordu.
“Buse işi…Karışık.”
“Ne oldu yine?” İç çekti Hakan. Sandviçini ısırmadan önce cümlelerini toplamaya çalıştı. Isırdığı lokma ağzında büyüdü de büyüdü.
“Ona vakit ayırmadığımı düşünüyor.” Faruk kaşlarını çattı. Eve çabuk gelmek istiyordu. Ali’yi babasıyla yalnız bırakmak istemiyordu. Annesini iyi olduğunu ve dayak yiyip yemediğini kontrol etmek için eve erkenden gitmeliydi. Buse’ye bunları anlatamıyordu.
“Her hafta sonu bir plan yapıyorsunuz.” Faruk kaşlarını çattı. “Zaten hafta içi sürekli okuldayız. Allahtan belasını mı istiyor?”.
“Fazlası da var.” Hakan bıkkınlık dolu bir nefes alıp verdi. “Babam çoktan evleneceklerimiz kişileri belirledi bile.”
“Hadi lan. Oha amına koyayım. Kim?”
“Hatice Çetin.” Hakan tükürürcesine konuştu.
“O Bekir’in annesiymiş gibi davranan büyümüşte küçülmüş olan kız mı? Allah yazdıysa bozsun.” Hakan, Faruk’un sinirlendiğinde şivesinin kayışını eğlenceli buluyordu, tıpkı şu an olduğu gibi. “Siktir ya. Gözümde canlandı da midem kalktı ya.” Sandviçini folyosuna sarıp kenara koydu.
“Buse’yi bilmiyor babam. Eğer öğrenirse sırf istediği gelin değil diye zarar verebilir. Daha kendimi koruyamıyorum. Daha on yedi yaşındayım ben. Düşündüğüm şeye bak.” Kafasını arkasındaki duvara çarptı. “Yıldım ya.”
“Sen kabul etsen de Hatice evlenmez seninle. Korkma. O kız babasını bu yaşta parmağında oynatıyor. O yüzden sorun yok. Ali’ye kimi düşünüyor?” Hakan kaskatı kesilirken sustu. Ali için Yılmazların küçük kızını konuşmuşlardı bile. İkisi de çocuktu ve reşit olduklarında evlendirileceklerdi. Sibel, Faruk’un hoşlandığı kızdı.
“Bilmem.” Yalan söylerken vicdanı sızlıyordu.
“Sibel için birini bulmuşlar mıdır? Daha büyük değil ama.” Faruk sustuğunda Hakan onu görmese bile bakışlarını ona doğru çevirdi. “O büyüdüğünde bende büyüyeceğim. O zaman onunla evleneceğim.”
“Ya onun gelecekte evleneceği adamı belirledilerse?”
“Onu öldürürüm.” Faruk’un duraksamadan söylediği cümleyle Hakan irkilirken buldu kendini. “Sibel daha küçük. İkimiz de küçüğüz ve beş abisi olduğunu biliyorum. Yine de onu toplantılarda gördüğümde kalbim sızlıyor. Yıllar geçse bile beklerim onu.” Hakan buna karşılık bir şey söylemedi. Ali’yle Sibel’i evlendireceklerini söyleyemediği gibi karşılık olarak tek bir cümle çıkmadı dudaklarından.
Onu öldürürüm.
Hakan’ın kaşları çatıldı. Buna izin vermezdi.
KÜBRA
Günümüz
“Bakıcı?” Elimdeki bardağı tezgâha bıraktığımda Faruk’u, elleri cebinde bir şekilde verandanın girişinde buldum. Onun bahçede kendine ait bir evi vardı ama sürekli burada beliriyordu. Ödümü koparıyordu.
Burhan Yılmaz’ın Ali’nin katili olduğunu anladığımı fark etmemesi için Sibel’le çıkmıştım. Tüm o gezide sürekli Hakan hakkında söyledikleri konusunda özürler dileyip durmuştu. Abilerinden bahsederken hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi görünüyordu.
Umarım.
“Korkunç görünüyorsun.” Gözlerimi kıstığımda içeri girdi ve sürgülü camı kapattı. “Buna ne iyi gelir biliyor musun?” Omzundaki yağmur damlalarını elinin tersiyle silerken ocağa yaklaştı ve çay demlemek için demi çıkarttı.
“Çay?”
“Zeki bir bakıcısın.” Güldüğünü duydum.
Sessizce onun çay demlemesini izlerken aklım tamamen Burhan Yılmaz’daydı. O, Hakan’ı öldürmek istemişti. Faruk’un sonrasında neler yapacağını sormuştu. Belki de sormasının sebebi Sibel’di. Faruk’un, Karanbey’e bağlılığı dilden dile dolaşıyorken Hakan öldüğü zaman Faruk’un delirip kardeşine zarar vereceğini düşünmüştü belki de.
“Hakan sana Ali’nin katillerini duyduğumdan bahsetmiş miydi?” Çayın üzerine kaynayan suyu dökerken başını aşağı yukarı salladı. “Birinin kim olduğunu buldum.” Çaydanlığın kapağını kapattı ve dikkatle bana döndü. Kaşları çatılırken devam etmemi ister gibi baktı.
“Hakan, hakkında söylentileri biliyorsun.”
“Kontrol edilemez ve dengesiz davrandığını konuşmalarından mı bahsediyorsun?” Başımla onayladım. “Bir ara akıl sağlığından da endişe ediyorlardı. Masadan atılmasın diye onun yaptıklarını bir şekilde dengeli ve kontrollü hale getirmeye çalıştığını anımsıyorum.”
“Bu dengeyi ve kontrolü ne bozar?” Dudaklarını ıslatırken iç çekti.
“Annesini bulması ve Ali’nin katillerini katletmesi. Annesini bulursa babasını öldürecek. Ali’yi öldürenleri bulursa duraksamadan hepsini indirecek. Muhtemelen birinin akrabası olduğu için ve bunu göstere göstere yaptığından Hakan’ı düşman belirleyerek öldürmeye çalışacaklar.” Kalbim sıkışırken nefesimi tutarken buldum kendimi. Hakan, kontrolsüz manyağın teki olup intikamını alırsa masadaki düşmanları artacaktı. En büyük müttefiki Ferhat Yılmaz’dı ama Burhan kardeşini öldüren adamla ortak olarak kalmaya devam etmezdi.
“Bekir dışındaki bulduğun kişi kim ki?” Faruk’a söylemenin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Sevdiği kadının abisi, Hakan’ı öldürmeye çalışmıştı ve Faruk’un yaşayacağı hüsranı tahmin edemiyordum.
“Hepsini bulana kadar kendime saklamak istersem ne olur?” Faruk’un kaşlarında derin çatıklık belirdi. “Huzursuzum Faruk. Bir şeyler iyi hissettirmiyor.”
“Anlat bana. Bana güvenmiyorsan Douglas’a da söyleyebilirsin. Sır saklamak her zaman ağır gelir. Hakan yüzde yüz kimseye güvenmez ama illaki bazı zamanlar sırtını birilerine yaslar. Eğer öyle bir durumda sırtından bıçaklanırsa her şey daha da boka sarar Kübra. Birimize söylemelisin ki Hakan bilmese de gözümüz onun üzerinde olsun.” Hakan’a bir şey olmasını istemiyordum.
“Douglas bir şey gizliyor. Yüzünü bile bilmiyorum. Yüzünü görmediğim adama inanmakta zorluk çekiyorum.” Douglas koruyucu ve güvenilir gibi dursa da maskesi beni geriyor ve garip bir korkuyu hissetmemi sağlıyordu. Onu seviyor gibiydim ama bazen şüphelenirken buluyordum kendimi. Fazla gizemliydi ve soru işaretlerimin cevaplanmadığı zamanlar güvenmekte zorluk çekerdim.
“Sana da söyleyemem ki.”
“Niye? Kim ki?” Dudaklarımı birbirine bastırırken rahatsızca kıpırdandım. “O kadar mı kötü? Bahçedeki korumalardan biri mi? Eve hasta ziyaretine gelen liderler mi yoksa?” Sibel’e olan aşk dolu bakışları anımsadım. Sibel ile dışarı çıktığım zaman abisi yüzünden Sibel’i radarıma almış her cümlesinde bir sorun arayıp durmuştum. Benim Sibel’le çok fazla zamanım olmamasına rağmen şüphelerim beni kemirip durmuşken Faruk ne yapacaktı?
Sibel biliyor muydu? Sibel işin içinde miydi? Sibel işin içindeyse aşkı yalan mıydı gerçek miydi? Yaşadıkları her şey yalan mıydı? Bir plan mıydı? Sibel benim hayatımda önemli bir parça olamamışken bile onun bu işin bir parçası olup olmadığını düşünüp durmuştum. Faruk ne düşünecekti?
“Sana söylersem bunu Hakan’dan gizleyebilecek misin?”
“Önemli biri veya bağlantılı çalıştığımız biriyse söylerim Kübra. Ondan saklamam. İşini geçtim bazen canını ortaya koyuyor.” Derin bir soluk alırken kollarımı göğsümün üzerinde çaprazladım.
“Hakan’ın haberi olmadan onu gözetleseniz, korusanız falan…Olmaz mı?”
“Hakan’a yalan söylememi mi istiyorsun?” Başımı sağa sola salladım.
“Hakan’ın istediği şeye ulaşana kadar hayatta kalmasını istiyorum. Ali’nin katillerini ona vereceğim. Ama şu an bile onu indirmek için entrikaya bulaşıyorlar. Görmüyor musun?” Elimle onu işaret edip diğeriyle şakağımı gösterdim. “Üzerine Ferhat Yılmaz’ı attılar önüne. Sana yaptıkları için Ferhat’ı dinlemeden öldürseydi, ne olurdu?”
“Hakan’ın yanında var olan kim varsa korkup Ümit Karan’ın yanına geçerdi. Belki de Yılmaz ailesi Hakan’dan kan hakkı isterdi.” Bu korkunçtu.
“Hakan’ın kısa bir süreliğine Karanbey’e odaklanması lazım. Ali’ye veya annesine değil.” Öfkesine yenilmeden mantığına ayak uydurmak için Karanbey olmaya ihtiyacı vardı. Ali’nin katillerini bilmek demek, Burhan’ı her gördüğünde sudan sebeplerle ona saldırması demekti. Hatta onu öldürmesiyle sonuçlanacak bir bilgi olurdu bu.
Ferhat onun en önemli müttefikiydi. Eğer onun kardeşine zarar verirse Hakan’la anlaşmayı bozardı. Şu an Hakan’ın hayatında bozulmuş olan yeteri kadar sorun vardı.
“Bu yine de yalan söylemek.” Haklıydı. Ondan bir şey saklamaktı, yalan söylemekti. Yine de onun odaklanması gereken kendisiydi. Ali’nin katillerini ona verecektim, azar azar veya toplu. Bu konuda yalan söylemiş sayılmıyordum. Öğrendiklerimi öteliyordum sadece.
“İntikamın onu tükettiğini biliyorsun.” Sıkıntılı bir nefes alıp verdi ve onaylarcasına başını salladı.
“Biliyorum.”
“Yani Hakan’ı koruyucu meleğisin. Onları buldukça sana söylesem ve sen de Hakan’a zarar vermesinler diye onları izlesen. Hakan’ı Karanbey’in gazabından korumak istiyorum.” Kararsızdı. Görebiliyordum onu.
“Douglas, Hakan’ın insan kalmasına neden olanın sen olduğunu söyledi. Kontrolünü kaybetmeden onun etrafındaki tehlikeleri de gözlemleyemez misin?” Derin bir soluk alıp mutfak kapısına göz gezdirdim.
“Onu babası bile sevmiyor. Başkalarının onun düşüşünden nasıl çıkar sağlamak için an kolladığını tahmin edebiliyorum. Ümit Karan’ın gözlerinde gördüm. Hakan onun için bir hedef. Hiçbir baba, oğlunu yoldan çıkarıp acı çekmesi için bir kadını tutmaz. Annesinin cesedini oğlundan saklamaz. Ali’yi öldürenleri arayan Hakan. Babası oğullarını umursamıyor.”
“Ümit Karan, baba değil Kübra. Azra teyze Hakan’ı ayrı seviyordu. Ali’yi de severdi ama Hakan onun için daha kıymetliydi. Babası biliyordu bunu. Oğlu, onun için bir hedef. Onu istese o gün annesiyle öldürürdü ama yaptığı bu değil. Hakan’ın itaat etmesini istiyor. Karısı asla ona itaat etmediği için bu arzusunu, onun favorisine yöneltti. Ali’ye de boktan babaydı ama en çok Hakan için boktandı.” Gözlerinde saf öfke vardı. Ümit Karan’dan nefret ediyordu. Sebebini Melih anlatmıştı.
“Senin aileni de öldürdü.” Faruk birkaç saniye sessizce baktı gözlerime. Bunu duyduğum gün Ümit Karan’dan nefret etmiştim belki de. Karısıyla ilgili çokça söylentiler vardı, yine de Faruk’un ailesiyle ilgili olanlar netti. Onun annesinin de kurbanı Ümit Karan’dı. Öksüz kalışlarının yegâne nedeniydi. “Bu yüzden Ümit Karan’ın kaybetmesini istiyorsun.”
“Kaybetmesi? Hayır…Hayır. Ölmesini istiyorum.”
“Bu yardım edeceğin anlamına mı geliyor?” Umutla sorduğumda gözlerini devirip çaydanlığa döndü. Faruk’un annesinin Ümit Karan’ın eşiyle yakın arkadaş olduğunu duymuştum. Babası ise Ümit Karan’ın tetikçisiydi. Nasıl öldüklerini bilmesem de onları öldürenin Ümit Karan olduğunu duymuştum işte.
“Ümit Karan, seni niye öldürmedi?” Çay bardağını sertçe tezgâha bıraktığında hareket etmeden öylece kaldı. Cevap vermeyeceğini düşündüğüm anda konuşmaya başladı.
“Babam, bir sorun olduğunu anlamıştı. Annem, Azra teyze için giderken…” Parmakları bardağı sıktı. “Öldü. Babamda…Boş ver.” Elini ensesine sürttü ve çaydanlıktaki çayı doldurmaya başladı.
“O gün zaten ülkeden çıkmamız için biletler alınmıştı… Güvenli ev, para…Her şey hazırdı.” Çayı masaya taşırken yüzünde kırgın, öfkeli sert bir ifade vardı. Sandalyelerden birine otururken karşısına yerleştim. “Öyle kurtulduk.”
“Baban?” Gözleri sertçe bana baktığında omuz silktim. Bu konuda merakımı bastıramamak benim suçum değildi. Bilgiye açtım. Başka insanların geçmişini hatırlamalarına hayrandım ve saatlerce anlatsalar dinlerdim. Benim yapamadığım bir şeye sahiplerdi. Geçmişlerinin her bir saniyesi olmasa da yine de hatırlıyorlardı. Bu o kadar kıymetliydi ki.
“Annemin öldüğünü gördüğü yerde kafasına sıktı.” Gözlerim kademeli olarak yanarken Faruk gözlerimizi ayırmadı. “Aşkı, çocuklarından önce geliyordu.”
Babası onları kimsesiz bırakmıştı. Annelerinin ölümünü kaldıramadan babalarının ölümüne şahit olmuşlardı. Bu çok fazlaydı.
“Asya?”
“Oradaydık Kübra. İkimiz de o zamanı gayet net hatırlıyoruz.” Geçmişi hatırlamak bu kadar berbat hissettirmemeliydi, yine de hissediyordum. Sulanan gözlerimi kırpıştırdığımda bakışlarını ayırdı ve çayını yudumladı.
Ağlak olmayı kes Kübra. Onun yaşadıklarına acıyamayacak kadar acınası olan sensin.
“Uzun zaman önce olan şeyler bunlar.” Çay bardağını bırakıp gülüşünü genişletti. “Sana anlatıyorum diye bakıcılık rütbeni yükselttim sanma.” Sessizce çayımı yudumlarken şakacı ses tonuna gülümseyemedim. Bana daha fazlasını anlatmasını istiyordum. Merak ediyordum. Etrafımdaki insanları tanımak için etrafımdakilerin geçmişine ihtiyaç duyuyordum. Aptalcaydı, sorularım onun yaralarını kanatabilirdi.
“Bir sorum daha var.”
“Meraklı bir kadınsın. Sor.” Arkasına yaslandığında yavaşça nefes alıp verdim.
“Seni yargılamıyorum. Anlamak istiyorum. Kardeşinin tek ailesi değil misin? Niye onu orada bıraktın ve buradasın?”
“Güvende.” Ama yalnızdı. Bunu söylememek için dilimi ısırdım. Kim kardeşini bırakıp saçma bir mafya dünyasına gelirdi ki?
“Söyle. Düşündüğün şeyi söyle.” Başımı sağa sola salladım. Onu yargılamak benim haddim değildi. Geçmişini bana açması her bir zerresini anlatmış olduğu anlamına gelmiyordu. Her bir detaya sahip olsam bile onu asla yargılayamazdım. Bu bana düşmezdi.
“Bilmediğim bir ülkede, şehirde ve evde yalnız başıma büyüdüm. Ailem bir yerlerde ve benim için gelmediler. Yapayalnız kaldım.” Kaşları çatılırken omuz silktim. “Suçladığım ilk başta ailem oldu. Beni yalnız bıraktıkları için.”
“Onu yalnız bırakmıyorum. Her gün konuşuyorum. Her ay bir iki günlüğüne onun yanına gidiyorum.” Beni değil de kendisini ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Yine de takdir ediyordum. En azından onu tamamen bırakmamıştı.
“Kardeşin yabancı bir ülkede yalnızken sen niye Hakan’lasın?” Sesimi olabildiğinde yüzeysel tutmaya çalışmıştım. Onu yargıladığımı veya kınadığımı düşünmesini istemiyordum.
“Çünkü kardeşimin nefes almasını sağlayan onun beni uyarmasıydı. O gün babasının bir bok yapacağını hissetmiş gibi annemle kardeşimi kaçırmam için yönlendiren oydu. Benim ailemi yurtdışına çıkartacak parayı ve gizliliği ayarlarken kendi annesine yetişemeyen oydu. Ben siktirip olup ülkeyi terk ederken ona annesinin işkencesini seyrettikleri kişi oydu.” Duraksadığında derin nefes alıp sakinleşmek için gözlerini kapattı.
“Ben onun hiçbir boktan acısında yanında değildim. Kardeşimi düşündüm. Hakan için döndüğümde çoktan kafa travmasından komada buldum onu. Babası, adamlarına öyle bir dövdürmüş ki hastanede tam 98 gün kaldı.” Baş ve işaret parmağıyla burnunu sıkıp araladığı kızarmış gözlerini bahçeye doğru çevirdi.
“O gün benim ailemden önce kendi ailesine gitseydi annesi şimdi yaşardı. Bunun vicdan azabını yıllardır çekiyorum. Onun seçimiydi ama yine de kaçarak onu tüm bu sikik mafya savaşının içinde yalnız bıraktığım için son nefesime kadar kendimi asla affetmeyeceğim.”
“Kardeşini koruyormuşsun.” Güldü, acı bir gülüştü.
“Başka bir kardeşime yetişemedim. Bu gerçeği görmezden gelemem.” Önündeki bardağı alıp oturduğu yerden kalktı ve soğumuş çayını lavaboya döktü. Çayını tazelerken birkaç saniye oyalandı.
“Hakan bunun için seni suçlamıyor-” Başını sallayıp güldü.
“O hiçbir zaman hiçbir şeyde beni suçlamaz.” Bana döndü. “Ali ve ben sonsuz bir sınıra sahibiz. Her haltı yesek de yanımızda olmaktan çekinmez. Çocukken Ali’nin yaptıklarını üstlenirken görürdüm. Ümit Karan deli olurdu. Kardeşini korumak istediği için cezalarını iki katına çıkarırdı. Ali itiraf etse veya Hakan onun yaptıklarını üstlenmese Ali’nin canı Hakan’ınki kadar yanmazdı bile. Ali itiraf etmezdi. Asla etmedi. Şimdi yaşasa yine etmezdi.” Gözlerim kuşkuyla kısıldı. Ali’den hoşlanmıyor gibiydi yüz ifadesi.
“Ali’yi sevmiyor musun?” Hayır demesini bekledim. Ne hayır ne de evet cevabını verdi.
“Ali’yi koşulsuz seven Hakan.” Kaşları ağır ağır çatıldı. “Anılarımın birçoğu gitmiş olsa da onu net hatırlıyorum. Bu çok garip. Hakan benim kardeşim gibiydi ama ilk unuttuğum oydu. Hatırladığımsa Ali. Öldüğü için belki de bilmiyorum.” Sustuğunda birkaç saniye düşüncelere daldım.
Ali’nin, annesi ve Hakan’la çektirdiği fotoğrafı anımsayabiliyordum. Kocaman gülümsemişti ve ikisine de sarılarak poz vermişti. Hiç Faruk’un anlattığı gibi biri gelmiyordu. En az Hakan gibi kendinden emin duruyordu, korkak bir adam gibi değildi bakışları.
“Ali’yle anlaşamıyor muydun?” Daldığım düşüncelerden sıyrıldığımda bakışlarımız kesişti.
“Ali’yle anlaşabiliyor muydum?” Kaşları yukarı doğru havalandı.
“Ali, biraz geçimsiz bir tipti. Hayatındaki her sorunu çözmek veya bu sorunlardan kaçıp yeni bir hayata başlama cesaretini bulamadan Hakan’ın gölgesinde yaşardı. Bu yüzden de bir sorun olduğunda suçlayacağı ilk Hakan olurdu. Hakan’ın sabırla onu dinlediğini anımsıyorum. Bazen Ali’nin söylediklerini başka biri söylese çoktan ölü bir adam olacağını düşünmeden edemiyorum.”
“Ali, Hakan’ı mı suçluyordu?” Kalbim acıyla sıkışırken yutkunamamıştım.
“Annesinin ölümünden dolayı. Ali babasından korkardı ama annesine tapardı. Çünkü babasına karşı gelen bir tek annesiydi. Gerçi Hakan’da yapıyordu bunu ama bundan nefret ediyordu. Belki de ikiz oldukları için ve Hakan gibi bazı şeylere cesaret edemediğinden sinirleniyordu ona. Bilmiyorum.”
Hakan, ikizi için gözünü karartmıştı ve o aynalı odada kendine eziyet çektiriyordu. Hala daha yaraları ağrıyor, geceleri kabuslarından uyanıyordu. Ali’nin katillerini aramak için çabalarken onun ikizi onu mu suçlamıştı? Aynı evde büyümemişler miydi? Aynı acıları, kayıpları yaşamamışlar mıydı?
“Hakan, annesinden sonra Ali’yi korumaya adadı kendini. Tabi onun haberi olmadan yapardı. O kadar boktan bir kocan var ki, kendinden önce ailesini düşünür. Bu kulağa saçmalık gibi geliyor ama değil. Şu an ona en saçma istekle gitsem ve bu ona zarar verse dahi benim dediğimi yapacak bir yolu bulur.”
“Kendine acı çektirse bile mi?” Başını aşağı yukarı salladı.
“Tam da öyle.”
Annesi gözleri önünde işkence çektirilerek öldürülmüştü. Hakan’ı dövmüşlerdi. Tüm bunları babası yapmıştı. Yusuf’u ve Medine ablayı öldüren Bekir’in soğukkanlılığına sahip bir ruh hastasıydı.
“Hakan, annesinin ölüsüne kavuşmak istiyor. Niye ölüsünü de saklıyor ki?” Douglas’la konuşmamı anımsadım. Gözlerimin sulanışını gizlemeden Faruk’a baktım. Başını eğmiş yere bakıyordu. “Ümit Karan, niye Hakan’dan bu kadar nefret ediyor?” Güldü. Sinir bozucu bir gülüştü.
“Nefret? Hayır. Hayır…Ümit Karan, Hakan’a tapıyor Kübra. Oğluna bir lider zarar verse çeker vurur onu. Hakan daha çok küçükken yediği onca dayağa rağmen babasına dikleniyordu. Bu yüzden çok fazla dayak yerdi. Bazen okula bile gelemezdi. Haftalarca yattığı zamanlar bile oldu. Ümit, onun itaatini istiyor. Babasından ayrı inşa ettiği o gücü ezebilip kontrol etmek istiyor.”
“Ama onun oğlu. Sevmesi gerekmez mi?” Masaya adımladı ve kalktığı yere oturdu.
“Umarım senin ailen seni seviyordur Kübra. Ama ne yazık ki mafya dünyasındaki adamlar çocuklarını sevmez. Onlar için erkek çocukları varistir. Kız çocukları da anlaşma gereği başka bir liderin oğluyla evlenecek bir araç. Boktan ailelerin boktan çocukları.”
“Adaletsizce.” Masadaki peçetelerden birini alıp burnumu sildiğimde arkasına yaslandı.
“Adalet mi?” Başını sağa sola salladı. “Bu adamlar ne bok yaparsa yanlarına kalıyor. Adalet iyi insanları kandırmak için söylenen bir ideoloji gibi. Gücü olan her zaman kazanır.”
Artık merhameti veya güzel duyguları aramamalıydım. Mantığım da duygularım da bunu kabullenemiyordu. Bu kadar acımasızlıkların içinde yaşamak için bu insanların nasıl bir hırsa girebildiklerini aklım almıyordu. Kim kanlarla ve acılarla dolu bu yolu seçmek için gönüllü olurdu ki?
“Hakan güçlü ama babası kadar kötü değil.” Sesimdeki çaresizliğe engel olamadım. Hakan’ın savaşını görüp anlamış olmam beni suçlu biri yapar mıydı? Herkes onun elinden alınırken ve ona sırtını dönerken onu desteklemem beni kötü biri yapar mıydı?
“Sana kötü değil. Baştan beri sana nazik davranıyor, lise zamanlarında olduğu gibi.” Güldü. “Bu kötü bir şey değil. 17 yaşından beri ilk kez onu biriyle bu denli rahat görüyorum. Bu rahatlatıcı.” Hakan’ın benimle rahat oluşu iyi hissettiriyordu. Onun varlığına lanet okuyanlardan biri olmayıp benimleyken rahat olması garip ve aptal bir tatminle dolmamı sağlıyordu.
“Buse vardı?” Faruk kaşlarını şaşkınlıkla havalandırınca dişlerini gösterecek büyüklükte gülmeye başladı.
“Ağzımdan laf mı alıyorsun?” Kahkaha attı. “Hadi ama Hakan’ın karısıyla eski sevgilisinin dedikodusunu yapmayacağım.”
“Ben bakıcınım. Dedikodu yap benimle.” Öne eğilip sır verircesine konuştuğumda benim gibi öne eğildi.
“Buse’yi bilmeye değer biri olarak düşünme. Hakan’ın mazisi olmayı bile hak etmedi o.”
“Ama-”
“Aması yok. Sana onun geçmişini anlattım. Buse’yi anlatmak bana düşmez ki Hakan’ın da sana anlatacağını hiç sanmıyorum. Onun için varlığı yok olmuş biri. Ayrıca ailesini bulunca boşanacak bir kadın gibi davranmıyorsun. Hakan’ın hayatına girmiş kadınları mı merak ediyorsun?” Ailemi bulunca gidecektim, haklıydı.
“Kadınlar mı?” Kaşlarımı çattığımda gözleri heyecanlı bir parıltıyla kısıldı. “Kocamla ilgili soru soruyorum. Cevap ver.” Faruk’un keyifli ifadesine yumruk atmak istiyordum.
“Hakan senin ‘Birinci Kocan’ değil mi? Her kocanın geçmişini bu kadar merak edersen saçların çabuk beyazlar benden söylemesi.”
“Sana ne benim saçlarımdan? Benim hepsine yetecek merakım olacak. Söyle sen.” Omuz silkti. Kaşlarımı kaldırdım.
“Bana Buse’yi anlatırsan sana Sibel’in abilerinin senin hakkındaki düşüncelerinin olumluya gittiğinden bahsederim.” Bu konu dikkatini çekmiş olacak ki gülüşü silindi ve meraklı bir ifade belirdi gözlerinde.
“Olumlu bir şeylerin olduğunu bilmek bana yeter. Konuşmayacağım.”
“Umarım çaysız kalırsın.” Ona küfretmişim gibi gözleri kocaman açtı.
“Lafını geri al, bakıcı.” Bana ne dercesine omzumu silktiğimde elini uzattı “Tamam. Anlatacağım. Lafını geri al.”
“Tamam aldım geri.” Kocaman gülümseyip elini sıktığımda gözlerini devirdi ve sabır dilercesine tavana baktı.
Kocamın eski sevgilisiyle ilgili meraklanmış olmamda hiçbir sorun görmüyordum. Şu an sahip olduğum tek şey Hakan’dı. Kendisi söylemişti, ailemdi. Ailemi bulana kadar ailem oydu. Bu yüzden ailemi merak edebilirdim.
Merakına kulp buldun ya, helal olsun sana.
“Buse ile Hakan sandığın gibi bir aşk ilişkisinde falan değillerdi. Lisede belki. Ama Hakan annesini kaybettikten bir süre sonra Buse onu terk etti. Onu suçlayamam. Hakan, Karanbey olmaya çalışıyordu. Buse bu dünyaya tamamen yabancıydı. Korkması normal.”
“Ama neden?”
“Buse ile liseden arkadaşız. Hakan’ın kendi olup mutlu olduğu zamanlar üçe kısımdan oluşuyordu. Annesiyle evde olmak, ikiziyle olmak ve lisede hep beraber geçirdiğimiz zamanlar, Ali, Buse, ben, birkaç arkadaş daha. Babasından intikam almak için güçlenmeyi kafaya taktığında tümünü kaybetti.” Üçünü de kaybetmişti.
“Annesi öldükten sonra Hakan kayboldu. Ali daha çabuk toparladı çünkü o depoda olan Hakan’dı. Ali yalnızca annesinin ölmüş olduğunu hazmetmeye çalışırken o depoda her ne yaşandıysa Hakan’ı büyük bir şekilde etkiledi.” Kederli bir nefes aldı.
“Anlatmadı mı?” O depoyu ve yaşadıklarını kimseyle paylaşmamış mıydı? Sevgilisiyle bile mi? Faruk başını sağa sola salladı.
“Bu konuyu asla açmadı. Açmak istediğim zamanlarda da beni susturdu. Ali’ye anlattı diye biliyorum. Detayını bilmiyorum ama Ali konuyu her açtığında Hakan, Karanbey oluyor. Sanki Hakan’ın acılarını gizlemek için Karanbey olmak onu kurtarıyormuş gibi davranıyordu.”
“Ali, annesine ne olduğunu biliyordu o zaman. Hakan’ı bu yüzden suçluyordu.” Başıyla onayladı. Hakan’ı, kendi ikizi bile suçlamıştı.
“O depoda her ne yaşandıysa Hakan, bana tek kelime etmedi. Başta koma sonrasında anıları falan gitti sandım.” Saniyesi saniyesine hatırlıyor olduğunu içten içe hissedebiliyordum. O kadar korkunç detaylar hatırlıyor olmalıydı ki bunu dile getirmek aynı derece acı veriyor olmalıydı. “Tabi sonra konuşmaktan acı çektiğini anladım. Ali’yle bir tek bu konuda tartışıyorlardı. Merak etsem de sormayı bıraktım. Ali konuşmaktan vazgeçmedi ama. Hakan yine de onu bu işlerden uzak tutmak için her şeyi yaptı.”
“Hakan, kardeşini kendi babasından koruyordu.” Bu cümlemle irkildi ve birkaç dakika ses çıkarmadan elindeki bardağa dikti gözlerini. “Faruk?” Gözlerini kırpıştırıp girdiği trans halinden çıkarken boğazını temizledi.
Bir şey hatırlamıştı.
“Kırılma noktası oldu. Onu Karanbey yapan ve karanlığa iten-”
“Neydi?” Merakla sorduğumda arkasına yaslandı.
“Ümit Karan, Hakan’ın zaafını biliyordu. Ali’ye düşkün olduğunu da. Ali’yi aldı ondan.” Gözlerini kapatıp öfkeyle soluk alıp verdi. “Hakan ilk ve son kez babasına o zaman itaat etti. Onu bulmak için.”
“Ne yaptı?”
“Birini öldürmesini istedi Ümit. Ali’nin canı için birinin canını aldı. Belki de o zaman fark etmiştir karanlık yönünü bilmiyorum.” Oğlunu katil yapmak için diğer oğlunu mu kullanmıştı?
Hakan’ın birilerini öldürdüğünü biliyordum, mafyaydı. Burası toz pembe bir dünya değildi. Herkes suçluydu, katildi, psikopattı. Yine de bunu başlatan kişinin kendi babası oluyor olması aklımın ve hayalimin alamayacağı kadar dehşete düşürüyordu beni.
“Ali’yi bulduktan sonra kafayı güçlenmeye taktı. Buse’de o sırada onun karanlığından hoşlanmadı. Onu terk etti. Yani anladığım bu. Aralarında başka bir şey geçtiyse bilmiyorum. Buse o zamanlar haklıydı. Hakan eski Hakan değildi. Onun karanlığından korkmasını anlıyorum. Ona hak verdiğim tek şey buydu.”
“Ben korkmuyorum.” Hakan'ın, Karanbey olmadan önceki haline şahit olup, ardından mafya dünyasının bir numaralı liderlerinden birine dönüşmesini izlemek, belki de en baştan beri Karanbey olarak tanımaktan daha zordu. Bunu bilemezdim. Ben onunla boğazıma hançerini yasladığında göz göze gelmiştim. Beni öldüreceğini düşündüğüm bir yabancıdan kahramanıma dönüşmüştü.
Buse onu Hakan olarak tanımışken aniden eli kanlı bir katile dönmüş bir adam olmuştu. Bunu kaldıramayıp Hakan’dan ayrılması sağlıklı olandı. Yine de öfkelenmeden edemiyordum. Hakan’ın hayatında kalmaya devam etseydi onu tüm bunlara bulaşmadan sevemez miydi? Belki de onu toparlayan o olurdu. Sırtını yaslayacağı duvar olurdu.
Hayal kurma Kübra. Tüm bunlara bulaşmadan bu dünyada yaşamak imkânsız.
Bugüne kadar kimseyi öldürmemiştim ama sürekli acı çekmiştim. Her halükârda mafya lideri olmadan bile bu dünyadan zarar görmüştüm.
Buse korkmakta haklıydı.
Kaçmakta haklıydı.
Kendisini korumak istemekte çok haklıydı.
“Sen delisin, o yüzden.” Ellerini iki yanına açtı. “Alınma. Deli olmasan boğazına hançer yaslamış bir adamı kurtarmak için canını hiçe saymazdın.”
“Benim yüzümden ölmesine izin mi verseydim?” Kaşlarımı çattığımda omuz silkti.
“Bir yabancının ölmesi umurumda olmazdı. Onu daha tanımadan korumak delice.” Hakan’ı değildi belki de ama Karanbey’i tanıyordum. Bahsedilmişti, Melih onun yaptıklarını her detayına kadar bana anlatmıştı. Medine abla onun biraz daha az vahşi yaptıklarından bahsetmişti. Karanbey o evdeyken bile yaptıklarını öğrendiğimde gurur duyduğum biriydi.
Yaptığı kötülükleri takdir etmemeliydim ama siktir etsene. İyi olmak bir bokuma yaramamıştı. Takdir ettiğim olayların toz pembe iyilikler olmasını kimse benden bekleyemezdi. Hayatın karanlık yüzüne defalarca kez şahit olmuştum ve karanlığın içindeki tek aydınlığa yakın noktamdı o.
“Yani onu kurtarmana minnettarım ama yabancı bir adam için ölmeye değmez.” Yabancı bir adam için hayatımı hiçe saymazdım zaten. Ölmeden önce yapacaklarım birikmişti.
“Sıra sende.”
“Meriç ve Ferhat seni kabul etmese de diğerleri onaylıyormuş ikinizi.” Kaşları havalanırken yüzünde aptal bir sırıtış belli oldu. Ona söylemeliydim. İçlerinden birinin Ali’yi öldüren ekipte olduğunu söylemeliydim.
“Bu iyi haber de senin yüzün niye bu halde?” Gözlerini kıstı ve tüm neşesini sildi. “Dışarıdayken bir şey mi oldu?”
“Biraz karışık.” Derin bir soluk aldım. “Belki de Douglas’la konuşmalıyım.”
“Neyi?” Gözlerindeki merakı darmaduman edeceğimi bilmek kalbimi kırıyordu. Bu eve geldiğimden beri bana kol kanat gelen yalnız Hakan olmamıştı. Çayıyla, sohbetiyle, uyuzluğuyla Faruk, arkadaşım olmuştu. Onu parçalayacak bilgiyi onunla paylaşmakta zorluk çekiyordum.
“Faruk…” Uzanarak elimi elinin üzerine yasladım. “Özür dilerim.”
“Niçin? Korkutma beni bakıcı.” Derin bir soluk alırken elimi kendime çekip tek bir nefeste konuşmaya başladım.
“Burhan…Ali’yi öldüren ekiptendi.” Faruk’un bedeni gözle görülür şekilde gerilirken kaşları çatıldı. “Sesinden tanıdım. Sibel’le buluşma boyunca onu gözlemledim. Haberi olmayabilir. Yani bu işin içinde o var mı yok mu bilmiyorum. Adamlardan birini ve kadını duymadım ve görmedim. O yüzden bir şey diyemem.”
“Hayır. Bu imkânsız Kübra. Burhan, Karanbey’e sadık olandır.” Ellerini iki yana açtı. “Sibel’le daha liseli yıllarımızdan beri beraberiz. Hakan’ı seviyor…Benim sevdiğim kadın ve ailesi, Hakan’ı öldürmeye çalışmış olamaz. Yanlış hatırlıyorsundur. Burhan içlerinden en düzgün ve sıcak olanı…Karıştırmışsındır.” Sesindeki titreyiş tüm bu cümleleri bana değil kendine söylüyormuş gibiydi. Sanki kendini ikna ediyordu. Yılmaz ailesinin dost oluşunun altını kalın kalın çiziyor, onlardan birinin Hakan’dan Ali’yi aldığını kabullenmekte zorluk çekiyordu.
“Karıştırmışsındır.” dedi bir kez daha çaresizce. Başımı hızla sağa sola salladım.
“Karanbey, ölünce Faruk’u ne yapacağız? Onun ölümün peşini asla bırakmaz.” Duyduğum cümleyi tekrarladığımda oturduğu yerden kalktı. Sonrasında Faruk’u kardeşinin yanına göndermek adına, kardeşine zarar vermekten bahsetmişlerdi. Nedenini şimdi daha iyi anlıyordum.
Faruk, Asya’ya her gittiğinde Hakan saldırıya uğramıştı. Faruk her kardeşinin yanına gittiğinde başka bir kardeşi arkasında kalmıştı.
“Sen karıştırmışsındır.” Elini çenesine sürterken mutfakta volta atmaya başladı. “Burhan içlerinden en nazik olanı.”
“Kardeşine bir şey yapıp seni buradan uzaklaştırmaktan bahsedilmişti, o da onaylayarak iyi bir fikir olduğunu söylemişti.” Adımları durdu, dudakları aralandı ama konuşmadı. “Sesini net hatırlıyorum, Faruk.”
“Yurtdışına gitme sebebim buydu. Asya’nın evine hırsız girmişti ve korumalar yetişmese hırsız onu öldürecekti.” Elini yüzüne sürttü. “Şerefsiz puştlar.” Bağırışıyla oturduğum yerden ayaklandım.
“Sessiz ol. Hakan uyanacak.”
“Bunu saklayamazsın. Hakan, onlarla çalışıyor. Siktir. Ben onların kız kardeşiyle sevgiliyim.”
“Tüm aileyi mi suçlayacaksın? Belki de Burhan yalnızdı-”
“Anlamıyorsun. O ailede Burhan ve Ferhat dışında hiçbiri Hakan’ı sevmez. Kendin söyledin onay vereceklermiş, kesin öğreneceğimizi anladı. Bu da sus payı.” Bedeni mutfağın içinde bir ileri bir geri giderken elleri titriyordu. Nefes alışverişi kontrolsüzdü.
“Ferhat Yılmaz’ın kardeşine düşkün olduğunu duydum Faruk. Sibel’i bir şeyin üstünü örtmek için mi kullanacak? Diğerlerine izin verir mi?” Bu kadarı saçmalıktı.
“Sibel bu işin içindeyse ve kendisi bunu istediyse.” Duraksadı. “Bu yüzden mi benimleydi? Belki de Burhan’ın yaptıklarını saklamaktı amacı. Siktir. Burhan’ı, Ferhat’tan bile çok seviyor. Tabi ki onu koruyacak.” Kendi kendine konuşurken beklediğimden çok daha düşüncelere boğulmuş gibiydi.
“Sakin ol. Kendin söyledin. Sibel’le liseden beri berabersiniz.” Başını aşağı yukarı sallarken elini yüzüne sürdü.
“Burhan yaptıysa o ailedeki herkes yapabilir Kübra. Burhan…Nasıl?” Tekrar mutfakta yürümeye başladı. “Puşt herif.” Bağırışıyla birkaç küfür daha savurdu. Yaklaşan adım sesiyle Faruk aniden telaşlı ifadesini silip ifadesiz bakışlarını kapıya çevirdi.
“Kim puşt? Sesin yukarı kadar geldi. Sorun ne?” Hakan’a döndüğümde kaskatı kesildim. Gömleksiz inmiş ve elinde silahı vardı. Vücudundaki yaralar göğsünden sol koluna ve omuzlarına kadar ilerliyordu. Koyu renkteki yanık izleri yılan derisi misali bedenini sarmıştı. Sol omzundan koluna ilerleyen yanıklar çok daha yoğun ve kötü görünüyordu.
“Bana Türkçe küfür öğretiyor.” Kafam allak bullak bir şekilde Hakan’ın yüzüne baktığımda benim kadar o da gergin görünüyordu. Vücudu çektiği acıların yansıması gibiydi, kalbim onun için paramparça hissediyordu. Her gece böyle mi yatıyordu? Tavanda bile aynası vardı. Kendi bedenini görmemesi imkansızdı.
Kabuslardan uyanır uyanmaz yanık izlerini mi görüyordu?
“Gecenin bir köründe mi?” Bakışlarını gözlerimden ayırmadan kaşlarını çattı. Yaralarıyla ilgili düşüncemi okuyormuş gibi sinirlenmişti. Omuz silktim. Yaraları için oturup ağlamak istiyordum. Bunu kendisine acı çektirmek için kullandığından onu paralamak istiyordum. Dışarıda başkalarına zalim olan adam yalnız kaldığında en çok kendisine zalim olduğu için ona kızmak istiyordum.
“Arkadaşın deli. Çay içecekken küfür öğreteyim dedi. Ne deseydim?” Ona yaklaşıp tam karşısında durdum. “Seni uyandırdıysak özür dilerim. Faruk çok sesli konuşuyor. Onu vurabilirsin.”
“Bakıcı, sen iyice benim ölmemi istiyorsun.” Kıkırdayıp ona döndüm. Hızlı ruh hali değiştirmem dengesiz oluşumdandı. Bu yüzden az önceki dertleşme faslını ve Hakan’ın yaralarıyla karşımda oluşunu hızlıca atlayıp gülümserken bulabiliyordum kendimi.
“Aşk olsun. Kocam seni seviyor. Sevmeseydi düşünebilirdim.” Kaşlarını kaldırdığında ona tekrar arkamı döndüm.
“Uyanmışken gel çay iç.” Hakan’ın dirseğine dokunduğumda bakışları yarasının üzerindeki elime kaydı. Kolunu çekerken o an bir şeyi fark ettim. Ben onun hiçbir zaman sol koluna dokunmamıştım. Her zaman sağından yürümeme dikkat ederdi. Sol koluna ilerleyen izlere bakınırken onlara dokunmamam için bunu yaptığını yeni fark edebiliyordum. Tıpkı omzuna tutunduğumda gerildiği gibi gerilmişti bedeni. Yaralarının olduğu hiçbir parçasına dokunmamı sevmiyordu. İzlerinden uzak tutuyordu beni.
“Siz ne halt karıştırıyorsunuz? Anlatın.” Sesindeki hiddetle ondan bir adım geriledim. Öfkeyle ikimize bakıp duruyordu. Bir yalan bulup onun odağını değiştirmeliydik.
“Ne halt yiyeceğiz be?” Faruk cık cıklarken çayını dikti kafaya ve yeni bardak çay doldurmaya gitti. “Geceleri hep seninle mi dertleşeceğim? Biraz da bakıcı yengemle konuşmak istedim.”
“Dertleşmek mi? Tekrar soruyorum. Gecenin bir vaktinde mi?” Takti gecenin bir vaktine. “Az önce küfür öğretiyormuşsun ya, ne ara dertleşmeye geçtin?” Aptal Faruk. Yalanıma yalan katıp yalanı açığa çıkarmıştı.
“Tamam. Faruk, Sibel’i kaçıracakmış.” Dan diye konuştuğumda Faruk çığlığı andıran bir şaşkınlık sesi çıkardı. Hakan doğru olup olmadığından emin olmak için Faruk’a adımladığında arkasından dudaklarıma işaret parmağımı yaslayıp susmasını işaret ettim.
“Ne yapacaksın?” Hakan ona bir adım daha attığında sırtını incelemeden edemedim. Omzundaki yanık izleri sol kürek kemiğinin üzerine kadar ilerlese de sırtı, göğsünden daha az yaraya sahipti. Sadece şeritler halinde başka yara izleri vardı. Yanık izi gibi değildi. Uzun ve düz şeritler halindelerdi.
“Şu an yemin ederim, unuttum. Hafıza kaybı yaşıyorum. Adım ne benim?”
“Faruk!”
“Ben Faruk muyum? Memnun oldum. Siz kimsiniz?” Dramatik bir şekilde elini uzattı. “Arkanızdaki eşiniz mi?” Eşiniz kısmını küfreder gibi söylemişti.
“Ben Kübra. Evet kendisi kocam olur.” Hakan konuşmadan konuşmak bir anlığına bakışlarını ikimiz arasında götürüp getirmesine neden olmuştu.
“Anlamı ne? Kübra ilk kez duyuyorum.” Hakan elini yüzüne sürterken bıkkınlık dolu bir soluk alıp verdi.
“Yaraların iyileştikten sonra seni evire çevire döveceğim. Elimde kalacaksın Faruk.”
“Kocam taş gibisin ya.” Hakan omzunun gerisinden bana baktığında parmak uçlarımı birleştirip beğendiğimi işaret edercesine aşağı yukarı salladım. “İyi ki seninle evlenmişim.”
Sus Kübra. Sus.
Maksat dikkatini dağıtmaktı. Benim yüzümden Faruk’u öldürür bu manyak.
“Ama böyle herkesin içinde çıplak gezemezsin. Kıskanç bir kadınım. Çık yukarı üzerine edepli bir şeyler giy.”
Kübra artık lütfen kes sesini.
“Şu an kafamı karıştırıp ana olaydan uzaklaşmamı mı sağlıyorsun?” Onu övmem bir işe yaramamıştı. “Sibel’i kaçırmasına tamam mısın? Seni kaçırmış olmalarına rağmen.” Adam çok mantıklı konuşuyordu.
“Sibel’in de gönlü var.”
“Gönlün olsa kaçırılmaya tamam mısın?” Çapkın bir gülüşle baştan aşağı onu incelediğimde yüzündeki sertlik kademeli olarak silinmeye başladı.
“Beni kaçıran sen misin?” Faruk ölmesin diye Hakan’a yürümüyor, koşuyordum resmen. Bana da bahane oldu.
“Bugün garip davranıyorsun.” Mutfaktan çıkmak için hareketlendi. Faruk sürgülü cama dokunduğunda Hakan ona baktı. “Üzerime bir şey giyip geleceğim. Gidersen gebertirim seni.” Faruk durduğunda Hakan bana döndü.
“Gözlerinle beni yemeyi kes. Evli bir adamım ben.” Cık cıklayıp yanımdan geçtiğinde yanaklarımın serinletmek için elimi yelpaze gibi yüzüme doğru salladım.
“Ölürsem senin yüzünden öleceğim. Kafayı mı yedin? Niye böyle bir yalan attın ki?” Faruk bana yaklaştığında omuz silktim.
“Hakan hani sana kıyamazdı.” Gözlerini kocaman açtığında gülüşümü genişlettim. “Yoksa kıyar mı?”
“Hakan bana kıymaz, dedim. Karanbey hayatımı kaydırır.” İkisinin ayrı kişiymiş gibi bahsedilmesinden hoşlanmıyordum. Hakan, bir tek Hakan’dı. Sadece geçmişindeki acıların üzerini örtmek için herkesin korktuğu bir yanını açığa çıkarmış ve buna Karanbey demişti. Geçmişteki kayıpları, acıları, korkuları… Her ne varsa bunu gizlemek için bir kılıf yaratmıştı. Görebiliyordum.
Karanbey zalim demişlerdi, değildi. Zalim olan bana da olurdu. Karanlık olan bana da karanlık olurdu. O, Hakan Karan’dı. Karanbey onun tüm güzelliklerini perdeleyen kılıfıydı ve bu kılıftan memnundum.
“Ölmezsin.” Faruk kaşlarını çattığında kaşlarımı kaldırdım. “Sibel’i kaçırma fikrini düşünmemiş gibi davranma.”
“O, Burhan’ın ne yaptığını öğre- Bir dakika. Bunu nereden biliyorsun?” Onun dikkatle bir işle uğraşırken kendiyle konuşurken ki hallerine defalarca kez denk gelmiştim. Yalnızken yapıyordu bunu ve sanki kendi kendisine sorular sorup cevaplıyor gibi davranıyordu. O konuşmalarından birinde Meriç’e kızgındı ve Sibel’i kaçırma planını ertelediği için salak olduğunu söylemişti.
“Hafızanı kaybetmeden önce kankaydık biz.” Göz kırptığımda küçümsercesine bir bakış attı.
“Ben hem Rus hem bakıcı biriyle kanka olmam. Kaç kere diyeceğim? Yalancısın sen baya. Sözde bana dalavereci derler. Az önce sırrını saklamak için beni ateşe atan ve yalan söyleyen bir kadınsın.” Alınırım ama bak.
“Yalan değilmiş işte. Sibel’i kaçıracağının planlarını yapıyorsun da bu duyulunca mı sinirleniyorsun? Hem sen bir kadını nasıl kaçırma planı yaparsın? Barbar mısın sen?” Bağırışımla bir adım geri attı ve şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
“Az önce gözlerini kırpıştırıp ‘beni kaçıran sen misin’ diye Hakan’a yürürken hiç barbarca gelmiyordu.” Mutfağın girişine adımlayıp göz attıktan sonra ciddiyetle bana baktı.
“Ondan bunu saklayamayız. Daha yeni iş anlaşması yaptılar. Burhan, Ferhat’ın sağ kolu ilan edildi, İtalyan caposuna çalışmaya başlayacak. Bu bir felaket.”
“Kanıt var mı?” Duraksadı. “Benim kuru itirafıma inanacaklar mı? Hakan onu öldürürse Ferhat, kardeşine mi benim ithamlarıma mı inanacak? Çıkıp Haldun beni kaçırdı o evde duydum, desem masadan kim bana inanır?” Ciddileşirken derin nefes aldım.
“Hakan, kardeşimi öldürdükleri için onları öldürdüm, dese kaçı inanır? Sen de biliyorsun. Sözümün bir önemi yok.” Bana inanıyor olmaları diğerlerinin inanacak olmaları anlamına gelmiyordu. O masada zaten kadına güven yoktu, aşağılama vardı. Çoğu kötü bir eşti, babaydı, abiydi.
Bir kadının duyduklarını umursamayacaklardı, somut bir kanıt isteyeceklerdi. Somut bir kanıtım yoktu. Hakan’ın da yoktu. Öfkesiyle birilerini öldürdükten sonra olabilecekleri umursamayacaktı. Ben umursamalıydım.
“Hakan’ın hata yapmasını bekliyorlar. Ferhat, o masada ona en yakın olan kişilerden biri. Yakınının kardeşini öldüren adamın aldığı kararların dengeli ve kontrollü olduğuna inanacaklar mı sanıyorsun?”
“Hayır…Haklısın. Ümit, Hakan’ı o masada karşısında duran bir lider olarak istemiyor. Ona itaat etmiş ve Haldun gibi onun emirlerini yerine getiren biri olmasını istiyor. Eğer inşa ettiği tüm bu güç ve ilişkiler dağılırsa hayatta kalmak için babasına diz çökmeli.” Kaşlarımı çattım. Öyle bir ihtimalde bile Hakan bunu yapamayacak kadar inatçı duruyordu.
“Hakan hiçbir zaman babasına diz çökmeyecek.” Kollarımı göğsümde çaprazlarken çenemi dikleştirdim. “Diz çökerse Douglas’a emredeceğim. Ümit Karan’ı bacaklarından vursun. Hakan gibi o da diz çöksün yere.” Faruk birkaç saniye ciddi miyim diye gözlerime bakarken kahkahalarla elini karnına yaslayıp büyük bir gürültü çıkardı.
“Gülme! Ne sandın sen? On dört yıl diz çöküp yalvarmadım. Kocamın diz çökmesine izin verir miyim?” Faruk beni ciddiye almadan gülüşüne devam ediyordu. Pislik.
“Ona senin gibi delisi olurdu zaten.” Bu iltifat mıydı hakaret mi anlayamadan Hakan’ın yaklaşan adım seslerini duydum. İçeri girdiğinde bileklerine kadar uzun olan yünlü siyah boğazlı bir kazak giymiş olduğunu gördüm.
Yaralarını incelediğimi fark etmişti ve rahatsız olmuştu. Yanık izlerini izlemem için boğazlı kazak giymişti.
“Otur.” Faruk onu dileyip sandalyesine çöktüğünde tezgâha yöneldim. Bana yardım edecekti. Burhan’ı gözleyip Hakan’a yaklaşmasına izin vermeyecekti. Gözlerinden görebiliyordum.
“Çay içer misin?” Kendime çay doldururken Hakan’a çevirmiştim bakışlarımı.
“Uykumu kaçırıyor. İstemiyorum.” Huysuz bir bakış attı. Çayımı doldurduktan sonra Hakan’ın yanına oturdum. Dirseğim dirseğine sürtündüğünde bakışları üzerimde gezindi.
“Bence şafakta kaçıralım.” Onu görmezden gelip çayımı yudumlamadan önce Faruk’a döndüm.
“Bunu yapmayacak-”
“Niyeymiş?” Hakan’a döndüm. “Sende beni kaçırmadın mı?” Gözlerini kıstığında göz kırptım. “Sen babamla abimin hakkından geldiysen-” Faruk’a döndüm. “Yılmaz ailesinin hakkından gelirsin. Koskoca Faruk’sun.” Gaza mı getirdim ben? Gerçekten Sibel’i kaçırır mıydı? Lütfen gaza gelmiş olmasın.
“Şunu gaza getirme.”
“Evlilikte kehanet var diye bir sözünüz yok mu?” Faruk gözlerini kıstığında Hakan’a döndüm. Aynı anlamsız bakışı atıyorlardı.
“Öyle bir sözümüz yok.”
“Var. Var. Siz nasıl Türk’sünüz? Bu sözü, nasıl duymasınız?” Aval aval bakmaya devam ediyorlardı. Cahiller.
“Evlilikte kehanet var. Melih öğretti bu sözü. Nikah sonrası evliliğin iyi geçeceği veya sevgi dolu olacağından bahsetmek için kullanıyormuşsunuz.”
“Kehanet o anlama gelmiyor.” Faruk cık cıkladı.
“Keramet o. Evlilikte keramet var, denilir.” Keramet mi? Hakan’a şaşkınca baktım. Onun anlamını bilmiyordum.
“Cahil bir Rus’la evlisin.” Faruk’un homurdanmasıyla Hakan ona döndü.
“Karıma cahil deme!”
“İstediğimi söylerim. Bakıcım o benim.” Faruk’un diretmesiyle kaşlarımı kaldırdım. Ne yaptığını anlamıştım. Hakan’ın sınırlarını zorlayacaktı, Hakan’da onu evden kovacaktı. Konu da kapanacaktı.
“Bakıcın değilim senin, süzgeç.”
“Bana süzgeç diyemezsin, çirkin.” Elimi göğsümün ortasına yasladım. Sensin çirkin.
“Kurt kılıklı maymun.” Faruk duraksadığında söylediğim cümlenin anlamsızlığıyla kaşlarımı çattım. Türkçe hakaret edip kavga edemiyordum. Rusça bağırıp çağırsam bile beni anlamayacaktı. Bu hiç zevkli değildi. Melih’le uğraşırken sinirlenince Rusçaya kaydığımda Rusçayla sinirimi atmama izin verip konuşmasına Rusça devam ediyordu.
Melih’le kavgalarımı özlemiştim, Rusça konuşmasını da.
“Faruk, Rusça öğrensene. Seninle Rusça tartışmak istiyorum. Anlamayınca hiçbir anlamı olmuyor.”
“Türkçe konuş, bana ne? Beni öldürsen Rusça öğrenmem.” Hakan’a döndüğümde arkasına yaslanmış bir şekilde şüpheyle ikimizin kavgasını seyrediyordu.
“Sen öğren bari.”
“Beni boşayacaksın. Niye uğraşayım ki?”
“Ne uchis', ty vorchlivyy chelovek” Öğrenme. Huysuz adam. Yüzümü dikkatle incelerken çehresi sertleşti. Beni anlamadığını biliyordum, yine de Rusça konuşurken ona dünyanın en büyük hakaretini ediyormuşum gibi bakmıştım.
“Kesinlikle küfretti.” Faruk sinsi bir ses tonuyla konuşmuştu.
“Türkçe konuş. Anlamı ne?”
“Rusça anla.”
“Karım?”
“Mne nravitsya, kogda ty nazyvayesh' menya zhenoy. No seychas ty ne smozhesh' smyagchit' menya, prosto nazyvaya zhenoy, psikh.” Bana karım demen hoşuma gidiyor. Ama şimdi bana karım diyerek beni yumuşatamazsın, manyak.
“Kesinlikle ana bacı küfretti.” Faruk’u umursamadan ayaklandığımda Hakan, bileğimi tutup gitmeme engel oldu.
“Ne söyledin?” Yüzündeki sertliğe nazaran gri hareleri merakla buluşmuştu gözlerimle. Kalbim hızlanırken sessizce gözlerine baktım. Gözleri korkunç güzellikteydiler. Buz gibi soğuk, aynı zamanda içimi yumuşatıp ısıtandı.
“Mne nravyatsya tvoi glaza, moy muzh.” Gözlerini beğeniyorum, kocam.
“Hakaret ediyormuşsun gibi gelmedi. Gözlerin-” duraksayıp kaşlarını çattı. Gözlerimden her şeyi anlıyor muydu bilmiyordum. Çehresi yumuşarken bileğimi serbest bıraktı.
“Lütfen Faruk’a zarar verme. Yeterince kevgir görevi gördü.”
“Keramet kelimesini bilmeyip kevgiri nasıl öğrenmiş olabilirsin? Hep o it Dog yüzünden.” Kıkırdayarak mutfaktan çıktığımda arkamdan homurdanışlarını görmezden geldim.
KARANBEY
Faruk kendi evine gittiğinde güneş çoktan doğmuştu bile. Dudaklarıma yasladığım sigarayı bitirirken bir yandan boştaki elimi Zenas’ın tüylerine sürtüyordum. Dışarı çıktığımı görünce yanıma sokulmuştu bile.
“Faruk bir şey gizliyor.” Zenas başını kaldırdığında sigaramı derince çektim ve göz ucuyla Kübra’nın ışıkları yanan odasının penceresine baktım. Faruk’la gizli konuşmalarının ana konusunu merak ediyordum ama ikisinin yalanına inanıyormuşum gibi davranmak daha kolaydı. Benim bir şey sakladıklarını fark etmemiş olduğumu düşündükleri zaman, gizledikleri her neyse ortaya saçılacaktı.
“Kaybedecek bir şeyim olmadığında her şey daha kolaydı. Şimdi biraz zorlanıyorum.” Neyi kaybetmek istemediğimden emin değildim. Sadece eskisinden çok daha fazla endişeli hissediyordum. Bu olmamalıydı, zayıflığımın göstergesiydi.
“Douglas dünden beri telefonuma geri dönmedi. Rusya’da başı belaya girmemesini dilemekten başka çarem yok.” Kübra’nın ailesi için gitmek istemişti ama onu öldürmek isteyen bir numaralı düşmanı da oradaydı. Bunu yapmasını istememiştim, gitmesine engel olmaya çalışmamı bir şekilde engellemişti.
“Douglas bir şey yapacaksa bunu yapar. Bu yüzden endişelenmemeliyim.” Bakışlarım bahçede gezindi. Douglas garip bir şekilde yıllardır yanımdaydı. Benden yaşça büyük olmasına rağmen benim emrim altında olmaktan rahatsız olmamıştı. Bunu gizlenmek için yaptığını söylese de tek sebebin bu olmadığını hissedebiliyordum.
Sadıktı. Onun hayatını bir kez kurtarmama rağmen defalarca kez Faruk’un da benim de nefes alışımıza engel olacak her bir nedeni ortadan kaldırıp atmıştı. Ona o kadar alışmıştım ki şu an etrafta olmaması garip bir güvensizlik hissettiriyordu. Kendimi koruyabilirdim, sorun onun arkadaşlığını hissedememekti.
“Doug gelene kadar rahatlamayacağım Zenas. İçten içe Rusya’da bir şey bulmasını istemiyorum. Bunu söylemek biraz bencillik biliyorum ama Kübra’nın etrafta olmasından hoşlanıyorum.” Sigaradan derin bir soluk çektim ciğerlerime ve tekrar baktım onun olduğu odanın penceresine.
“Kübra’yı seviyor musun Zenas?” Zenas hırladığında kaşlarımı çattım. “Bu çok kaba bir davranış. Karıma hırlama.” Sigarayı söndürürken iki elimle çenesinin altını okşadım ve kaşlarımı kaldırdım.
“Onun ailesini bulmak kolay bir iş değilmiş. Adını bile bilmediğim bir kadınla evliyken ailesini nasıl bulmak kolay olabilir ki?” Zenas, yanımdan gittiğinde arkama yaslandım. Çardakta otururken bakışlarım tekrar Kübra’nın penceresine kaydı. Ya ona ailesini veremezsem, o zaman ne olurdu?
Bencilliğini sikeyim Karanbey. Ona verdiğin sözü tut.
Gözleri yaralarımda gezindiğinde korkarak geri adım atmamış veya acımamıştı. Sadece bir anlığına aynalı odada yaptıklarımı düşünüyormuş gibi gelmişti. Buna sinirlenmişti. Yaralarımı görüp sinirlenen tek kişi olabilirdi. Dudaklarım kıvrılırken bana asıldığı zamanı anımsadım. Manyak bir kadındı. Benim karımdı.
“İşleri kendine daha fazla zorlaştırma.” Kendi kendime mırıldandığımda verandadaki hareketlilikle bakışlarım oraya kaydı. Kübra, örtüsüne sarınmıştı ve elindeki tepsiyle iniyordu. Tepside dumanı tüten iki kupa vardı.
“Senin kanında da Rus’luk var. Benden söylemesi.” Çardağın altına girdiğinde tepsiyi masaya koydu. “Soğuk aşığısın sende.” Soğuk aşığı değildim, sadece yanmıştım. Soğuk, sıcaktan çok daha az canımı yakıyordu.
“Benim yüzde yüz Türk olduğuma emin olabilirsin.” Ebeveynlerimin ailesi de yıllardır bu şehirdendi. Kanımda dolaşan bir tek Türk kanıydı. Kupalardan birini verdiğinde uzanıp aldım ve burnumu yaklaştırdım. Kokusunu alamasam da kahve olduğunu görebiliyordum.
“Kahve mi yaptın?” Başını sallayıp içmem için bekledi. Duraksadığımı görünce tepsideki kaşıklardan birini alıp kahvemden almak için uzandığında kahvemi kendime çektim.
“Zehir koymadığımı kanıtlamak için bir kaşık alacağım.” Zehir koyduğunu düşünmemiştim ki. “Herkese güvenip bir şey içemiyorsun kanıtl-”
“Kanıta ihtiyacım yok.” Eli havada kalırken kahveyi yavaşça yudumladım. “Karımın elinden zehir olsa içerim.” Yanakları yavaşça pembeleşirken elini indirip kendi bardağını önüne çekti. Bana güzel şeyler söyleyip asıldığında pembeleşmeyen yanakları, ona aynısını yaptığımda renk değiştiriyordu. Bundan hoşlanmıyorum desem, yalan olurdu.
“Sen ne içiyorsun?” Onun içeceği daha kıvamlıydı. Kocaman gülümsedi. “Sıcak çikolata. Zeliha bana gösterdi nasıl yapıldığını.” Kupayı dudaklarına yaslayıp bir yudum aldığında gözlerindeki parıltı arttı. Tatlı yiyecekleri ve içecekleri seviyordu. Benim tam tersimdi.
“Kahveyi de mi öğretti?” Büyük bir yudum daha aldım kahvemden. Sert olmuştu, yine de güzel demlenmişti.
“Onu senden öğrendim.” Kupanın üzerinden ona baktığımda göz kırptı. “Gözlerim üzerinde kocam.”
“Nasıl? Ben sana öğretmedim.” Kıkırdadı. Göğsümdeki yaraların yandığını hissedince bakışlarımı ondan çektim. Derin nefes alıp verirken bardağını bırakıp önce kaydı.
“Sen yaparken seni izledim. Acelen olmayınca kahve çekirdeğini taze çektirip kahve yapıyorsun. Uykusuz olduğunda sinirin arttığı için hazır çekilmiş kahveyi kullanıyorsun. Yaptığın ölçüleri zihnime kaydettim.” Başımı kaldırdığımda bu yaptığıyla gurur duyarcasına bana bakıyordu. Beni gözlemliyordu. Onu gözlemlediğim gibi gözlemliyordu.
“Şu an sabah kahveni içiyorsun. Bu yüzden ne çok sert ne çok yumuşak yapmaya çalıştım.” Biraz sert olmuştu ama itiraz edemeyeceğim kadar beklenmedik bir jestti.
“Güzel olmuş. Teşekkürler.” Söylediğim iki cümleyle gülüşü daha da genişledi. Gözleri mutfakta bana Rusça konuşurken zamanki gibi parıldıyordu. Bunun anlamını bilmiyordum. Bu aralar bana bakarken bu parıldayışın artıyor olduğunu fark ediyordum.
“Afiyet olsun.” Sıcak çikolatasını yudumlayıp sessizce etrafa bakındı. Huzurlu görünüyordu. Sarı saçları hafif esintiyle savrulurken boynuna sardığı atkıyı çenesine çekiştirdi. Saçlarına uzanıp dağılmamaları için tutabilirdim. Avuç içlerim kaşınırken bardağımı sıkıca tuttum.
O güzeldi.
“Niye öyle bakıyorsun?” Sorusuyla gözlerimi kırpıştırıp kahvemi yudumladım. Nasıl baktığımı bilmiyordum.
“Nasıl bakıyorum?” Gözleri duraksarken dudaklarındaki tebessüm samimi bir hale geldi.
“Buraya gelip özgür olduğumu anladığım aynadan kendime bakmıştım. Gözlerimdeki o bakışa benzer bir bakışla bakıyorsun. Esaretin bitmişte özgürleşmişsin gibi.” Kendime esirdim ve Kübra gelene kadar bu benim için bir sorun olmamıştı. Onun yanındayken Karanbey olmak zorunda değildim, Faruk’u korumak isteyen, Ali’nin katillerini bulmak için deliren, annemi babamdan almak için karanlığa boğulan…Hiçbiri olamıyordum.
Yalnızca Hakan’dım.
“Yanlış anlama. Bundan memnunum. Karanbey oluşunu seviyorum ama en çok bu bakışla baktığın zamanları seviyorum. O zaman dertsiz tasasız oluyorsun. Gergin olmayınca da daha sık gülümsüyorsun.” Gülüşüm daima kardeşlerime ve anneme özel olmuştu. Ona gülümsediğim anlar benim için almak gereken intikamıma ihanet ediyormuş gibi hissettiriyordu daima.
“Gülümsememden hoşlanıyor musun?” Kahvemi yudumlarken gözlerim ondaki en ufak tepkileri seyrediyordu.
“Yani hoşlanmak değil bu. Senin rahat olduğunu görünce rahatlıyorum gibi. Bilmiyorum. Gergin olunca geriliyorum. Mutlu olunca mutlu oluyorum seninle. Mutlu ve gülümsediğin anlar az olduğu için daha fazla gülümsemeni umuyorum.” Göğsümdeki yaralar sızlarken kaşlarımı çatıp bakışlarımı bahçeye çevirdim. Kötü bir şey söylememişti. Sorun da buydu. Ne zaman güzel cümleler kursa veya güzelce baksa yaralarım sızlıyordu. Sanki güzel olana hakkım yokmuş gibiydi.
“Teşekkür ederim.” Başka ne diyeceğimi bilmiyordum.
“Teşekkür mü? Hani yasaktı.” Dudaklarım kıvrılırken kaşlarım eski tasasız haline döndü. “Kuralları yazıp sürekli çiğniyorsunuz Karanbey. Ayıp.” Bakışlarım onun keyifle sıcak çikolatasını yudumlamasını seyrederken uzun bir sessizlik bizi sarmaladı.
Gözleri etraftaki korumalarda şüpheyle gezinirken bardağı masaya bıraktı. Başını sola yasladı. “Kapıdaki korumalar yeni mi?” Bakışlarını takip edip baktığımda yeni işe başlayan korumaları gördüm. Saat sekiz olmadığı için vardiyalar değişmemiş, bu yüzden gece çalışan yeni korumaları daha önce görmemişti.
“Bir haftadır bizimleler. Beni gözetlemekten fark etmemişsindir.” Hafifçe dudaklarımı kıvırdığımda şaşkınlık dolu bir ses çıkarıp bana baktı. İyice arkama yaslanırken keyifle yudumladım kahvemi.
“Gözüm üzerinde. Dikkatli ol.” Bunu benimkine benzer bir alaylı tınıda söyledi.
“Mutfakta olduğu gibi mi?”
“Mutfakta olduğu gibi.” Gözleri hafifçe kazağımda gezindi. “Yanık yaraların dışında sırtında başka yaralarda var.” Kısa süreliğine de olsa hızla bakıp zihnine kazımıştı demek ki.
“Evet.”
“Kurşun yarası dışında yaraların var…Nasıl oldular?” Onu terslemek için kelimeler dilimin ucuna gelse de bunu yapmadım. Meraklı oluşuna alışmıştım. Kendisiyle ilgili bildiği neredeyse hiçbir bilgi yoktu. Etrafımdakileri merak edişi ona kendisiyle ilgili bulamadıklarının ağırlığını bir nebze de olsa hafifletiyordu belli ki.
“Bazıları babamın…Douglas’la dövüşürken de yaralandığım oldu. Belli bir kişinin yok. Birkaç kere gafil avlanıp yakalandığım oldu.”
“Kimler?”
“Artık yaşamıyorlar.” Gözlerini kırpıştırırken bakışlarını masadaki bardağına çevirdi. Bana yanlış yapanlar birer birer ölmüşlerdi. Yerini oğulları veya kardeşleri almıştı.
“Kahve yerine sıcak çikolata içiyorsun. Aç karna sağlıksız.” Konuyu değiştirmekti amacım. İşe yaramış olacak ki kahveme bakıp küçümsercesine burun kıvırdı. Sıcak çikolatasını yudumlayıp konuşmaya başladı.
“Aç karnına kahve sağlıklı mı?” Gözlerini kırpıştırırken dudağına bulaşmış çikolata kalıntılarını diliyle temizledi. Göğsümdeki yaralar tekrar yandığında bakışlarımı ondan çektim.
“Zenas geleceğimi hissetmiş gibi kaçtı mı yine?” Konunun değişmesinden memnundum. Konuşup anlatmak yerine onu dinlemek daha kolaydı. Rahatlatıcıydı, aklımdaki düşünceleri bir süreliğine duraksamasını sağlıyordu.
“Zenas sana alışacak. Acele etme. Doğrusunu istersen Faruk’u yıllardır görmesine rağmen bazen ona hırlamaya devam ediyor.” Bunun nedeni Faruk beni delirtiyordu. Zenas bunu fark edince sinirleniyordu.
“Douglas’la konuştun mu?” Başımı sağa sola salladım. Telefonu kapalıydı. “Umarım iyi bir şekilde geri döner. Benimle Rusça konuşmasını isteyeceğim.” Douglas konuşmazdı. Mecbur kalmadıkça Türkçe dışında hiçbir dili konuşmuyordu.
“Sana Rusça öğreteyim mi?” Başımı sağa sola salladığımda suratı düştü. Omuzları çökerken iç çektim. Hevesi çabuk kırılıyordu. Bunun sebebi orospu çocuğu Çetin’lerdi.
“Privet. Menya zovut Hakan. YA ne znayu russkogo yazyka.” Merhaba. Benim adım Hakan. Rusça bilmiyorum.
Gülüşü kocaman olurken kaşlarımı kaldırdım. “Sadece bu kadarını biliyorum. Bunun dışında Rusçam berbat.” Düzgün telaffuz edebildiğim Rusçam bu kadardı. Bundan başka kelime de cümle de öğrenmekle uğraşmamıştım.
“Bir daha söylesene.” Cümleyi tekrarladığımda gülmeye başladı. Benimle dalga mı geçiyordu? “Bir daha.” Yine de tekrar ettiğimde kahkahası bahçede yankılandı. Komik olan neydi?
“Berbat bir Rusçan var.” Elini karnına yaslayıp gülerken gülüşünü bastırmaya çalışırcasına boştaki elini gülüşünü gizlemek için kaldırdı. Uzanıp engel olmak için elini tuttum. Gülüşünü gizleyemezdi.
“Bana hakaret ediyorsun. Bundan hoşlanmadım.”
“Hakaret değil.” Gülüşünü küçültürken elini tuttuğum elimin üzerine diğer elini koydu. “Bir kez daha söyle.” Başımı sağa sola salladım. Dalga geçtiği için ona kızmak içimden gelmiyordu ama dalga geçmeye devam etmesine de izin vermeyecektim.
“Berbat Rusçam varmış, tekrar söylemem.” Rusça öğrenmekten de Ruslardan da hoşlanmazdım. Babamın yanıydı onlar. Kabul etsem de etmesem de karımda bir Rus’tu. Babam yüzünden nefret ettiğim yandaydı.
“Tamam. Şu şekilde tekrarlamalısın.” Cümlemi tekrarladığında ne demek istediğini anlayabiliyordum. Rusça onun dudaklarından şiir gibi dökülürken ben gerçekten berbat bir telaffuza sahiptim.
“İstemiyorum.” Elimi elinden çekip kahve kupasını tuttum. “Dalga geçen karımın kuklası olmayacağım.” Gülüşü muzip bakışlarıyla kendini tutmaya çalışır gibi duruyordu ve tekrar kıkırdamasına sebep olmuştum.
“Hemen pes mi ediyorsun?” Başımla onayladım. Onun çenesiyle yarışamazdım.
“Koskoca Karanbey, pes mi ediyor? Yazıklar olsun.”
“O gaza getirme Faruk’ta işe yarar.” Sustu. Konuşmasını isterken susuyordu, susmasını dilediğimde de çenesi düşüyordu. Dengesiz bir kadındı.
“Niye sustun?” Sesim huysuz bir şekilde çıktığında başını sola yasladı.
“Pes ettim bende.” Gözlerimi kıstım. Onunla laf dalaşına girmemi mi istiyordu? Konuşmayla uğraşamayacak kadar sabırsız bir adam olduğumun farkında değil miydi?
“Benim karım pes etmez. Çenene kuvvet.”
“Konuşmamı mı istiyorsun?” Başımla onayladım onu. “Günde bir kelime de olsa Rusça öğrenmeye var mısın?” Yanılıyordum. Asla pes etmeyecek kadar inatçıydı.
Pes ettim. Rusça öğrenmek bana zarar vermezdi sonuçta. Hatta benim için ona ulaşmamı ve bilmediğim bir dilde bana bağırırken onu anlamamı sağlardı. Pes edişim bile kazançlı olmamı sağlıyordu.
“Küfür öğrenmem.” dediğimde oturduğu yerde kalçasını kaydırıp iyice dibime oturdu, kollarını boynuma sardı. Burnumu dolduran kokusuyla derin bir soluk aldım. Kokusunu alıyor olmak rahatlatıcıydı. Ona karşılık veremeden geri çekildi ve yanıma oturdu. Rusça öğrenmem onun için bu kadar önemli miydi?
“Öğrenmek istediğin bir kelime var mı?” Başımla onayladım. “Karım ne demek?” Dudakları kıvrılırken yanakları tekrar kızarmaya başladı. Elimin tersini yanağına sürdüğümde gözleri kısıldı.
“Moya zhena.” Fısıltıyı andıran ses tonuyla konuştuğunda kelimeyi tekrarladım. Kıkırdadı. Birkaç kez tekrar ettikten sonra omuz silkti. “Boş ver. Böylesi daha sana has oluyor. Mükemmel olmasına gerek yok. Berbat Rusçan bile Hakan’a has.”
“Karım tarafından takdir edilmekten onur duyarım.”
“Bugün çıkacak mısın?” Başımı sağa sola salladım. Babam buraya geleceğini söylemişti. Hasta ziyareti dese de artık Kübra’dan laf almaya çalışmak için yanıp tutuştuğunu hissedebiliyordum. Kübra ona itaatkâr mıydı yoksa çoktan benim tarafımda mıydı, bunu anlamak için gelecekti.
“Ümit Karan, gelecek.” Bedeni gözle görülür bir biçimde gerilirken yüzündeki neşe silindi. Gözlerinde korku yerine öfke vardı, Faruk’un babamdan bahsederken takındığı bir öfkeydi. Babamdan bahsettiğim daha öncesinde korkuyla karışık endişe görürdüm ama şimdi sadece öfke vardı.
Artık babamdan korkmuyordu. Nefret ediyordu.
“Tamam.” Onun kendisini koruyacak savunmaya sahip olması gerekiyordu. Oturduğum yerden kalkarken çardaktan çıktım. “Hadi, senin gücüne bakalım.” Ardımdan gelen adım sesleriyle evin arkasına yöneldim.
KÜBRA
Evin arkasındaki ormanın içine girmiş önümden sessizce yürümeye başlamıştı. Peşinden ilerlerken geldiğimden beri bu ormana giremediğimi fark ettim. Sanki saklanmaktan başka bir işe yaramazmış gibi hissettiriyordu.
“Güçlenmekten kastın ne?” Hakan, sola döndüğünde adımlarımı hızlandırdım. O an tek katlı bir kulübeye benzer bir baraka gördüm. Hakan kapıyı açınca içeri girmem için bekledi. Barakanın içine girdiğimde dizini yere yaslayıp sonradan fark edebildiğim o kapağı açtı ve aşağı inen merdivenleri gördüm.
Karanlıktı. Dar bir alandı.
“Oraya gelmem.” Sesimdeki korkuya engel olamadığımda duraksadı ve başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. “Yanında kocan olduğunda hani korkmuyordun?” Bu doğruydu, yanımda biri vardı. Ama yine de istemiyordum.
“Orada ne var?”
“Spor salonu.” Hangi manyak spor salonunu yerin altına hapsederdi ki? “Aynı zamanda kaçmak için kullandığımız geçitlerde var.” Merdiveni inmeye başladığında göz kırptı. “Önden gidip ışıkları açacağım ve sende peşimden geleceksin.”
“Tamam.” Hakan merdiveni inerken merdivene yaklaştım. Merdivenin sonunda ışıklar titreşerek açıldığında Hakan merdivenden aşağı atladı ve başını kaldırdı. Çok derin sayılmazdı, karanlıkta değildi.
Merdiveni inmeye başladığımda beni aşağıda beklediğini bilmek iyi geliyordu. Güvende hissettiriyordu. Ayaklarımı yere bastığımda ona döndüm. Hala etrafa klostrofobik hissettirse de gri hareleri hapsedilme hissini silip süpürüyordu.
“Biraz yürüyeceğiz.” Sağ kolunu uzattığında koluna girdim. Düz koridorları geçerken büyük bir kapının arkasına geldik. Kapıyı açtığında geniş ve ferah görünen bir spor salonuyla karşı karşıyaydım. Hakan üzerindeki montu çıkartmaya başladığında içerisinin koridor kadar serin olmadığını ve içerideki havanın temiz olduğunu fark ettim. Sanki yerin altında değilmişiz gibiydi.
“Üzerini çıkar.” Hakan’a hızla döndüğümde çoktan kazağı ve eşofman altıyla kalmıştı bile. Üzerimdeki montu çıkartırken onun salonun içerisinde ilerlediğini gördüm. Salonun tam ortasında yüksek bir iplerle çevrili bir alan vardı. Hakan iplerin altından geçip alana çıktığında elimdeki montu, onunkinin asılı olduğu askıya astıktan sonra Hakan’ın yanına adımladım.
“Temel savunma hareketleriyle başlayacağız.” Sesi otoriter ve öğretmen edasıyla çıkmıştı. İpin altından geçtiğimde arkasını döndü. Beni dövecek miydi?
“O yüz ifadesi de ne?”
“Dövüşmek kötü.” Bana yaklaştı ve tam karşımda dururken omuzlarımı tuttu. Ellerinin tutuşu bedenimdeki korkuyu alıp götürmüştü bile.
“Kötülerin olduğu bir dünyadasın. Birine vurmazsan önce gelir o seni vurur.” Şiddeti, şiddetle çözmemi istiyordu ama ben şiddet yüzünden yıllardır istismar ediliyordum. Bu zaten beni tetikleyendi. Ellerinden biri omzumdan ayrıldı ve nazikçe çenemi tuttu.
“On dört yıl kendi başının çaresine yeterince baktığını biliyorum. Ama şimdi çok daha fazlasını yapman gerekiyor. Yara almadan hayatta kalmanı istiyorum. Yaralarına yeni yara eklenmemeli. Benim için bunu yapabilir misin?” Kalp atışlarım ritmini şaşırırken başımla onayladım onu.
On dört yıldır yaptıklarımı bilmese de benim savaşçı oluşumun ve o evde itaat etmeden yıllarımın geçip gitmesinin takdir edilmesine ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Onun cümlesiyle rahatlamıştım işte. Yalnız bir şekilde hayatta kalmıştım ve çok fazla yarayla nefes almaya devam ettiğim için kendimle gurur duyuyordum.
“O zaman, başlayalım.” Hakan birkaç adım geriledi ve kendimi savunmam için bazı hareketleri göstermeye başladı. Çoğunu evden kaçarken korumalar üzerinde denemiştim. Yine de bazı yanlış hamlelerden neden kaybettiğimi anlayabiliyordum.
Bana kendimi savunmayı gösterirken dikkatliydi ve otoriterdi. Sürekli mindere yapışırken kendimi savunamadığımda sabırla kalkmamı beklemesini ve tekrar tekrar anlatmasını hayranlıkla seyrettim. Benim gerçekten kendimi korumamı istiyordu. Bu dünyada bana dokunmaya çalışan herkimse onun hakkından gelmem için çabalıyordu.
Bir daha hapsolmadan kaçıp gidecek kadar güçlenmene izin veriyor Kübra.
“Bir kez daha.” Yerden kalkarken nefes nefeseydim, oysa geldiği gibiydi. Sanki yorulan ben, enerji dolu olan oydu.
“Bugünlük yeter.” Onu dinlemeyip tekmemi savurduğumda bileğimi tutup kendine çekti ve sırtüstü yere düştüm. Başım mindere çarpmasıyla sızlarken kulaklarımın çınlayışıyla elimi kulaklarımın üzerine yasladım.
“Dövüş benimle, Volk.” Sürekli anımsadığım boğuk anlaşılmaz ses tonu zihnimde yankılandı. Konuşan kişi, erkek miydi? Yoksa kadın mıydı? Anlayamıyordum. “İstemiyorum dövüşmek.” Dudaklarımı kıpırdattığımda gözlerimi sıkıca yummuştum.
“Kötü adamlar geldiğinde dövüşmeden onlara boyun mu eğeceksin? Kalk dövüş benimle. Hazır olmalısın.” Omzumdan sarsıldığımda başımdaki ağrı yavaş yavaş yok oldu.
“Bana bak. Aç gözünü.” Hakan’ın ses tonu netleşirken zihnimdeki o parça parça ses ve çınlayış son buldu. Gözlerimi aralayıp ona baktığımda kaşlarının çatık olduğunu gördüm.
“Bugünlük yeter, dememin nesini anlamıyorsun.” İç çekti. Oturur pozisyona gelmemi sağladığında gri hareleri gözlerimden bir an olsun ayrılmadı. “İyi misin?” Başımla onayladım onu.
“Birisi daha…Yani bir anı gibi bir şey anımsadım.” Yavaşça yutkunduğumda devam etmem için başını salladı. “Dövüşmemi istiyordu. Kötü adamlar gelmeden kendimi korumam için.”
“Bu anıların geldiğinde belirli bir yüz mü görüyorsun?” Başımı sağa sola salladım.
“Yüzler veya sesler net değil. Boğuk konuşmalar, bulanık yüzler görüyorum. Net değiller ama söylenen bir cümle net bir şekilde hatırlamamı sağlıyor. Onu söyleyen kim bilmeden o cümleyi duyup hissedebiliyorum.” Elini sırtıma sürdü ve bu hareketiyle birkaç saniye gözlerimi kapattım. Benim gibi yere oturduğu için alnımı göğsüne yaslayıp gevşemeye çalışıyordum.
Hatırlamaya çalıştıkça hatırlayamamak işkenceden farksızdı. Her gün beklenmedik bir anda ve şekillerde anılarımın acı vererek bana dönmesi bile Haldun’un yanından gitmiş olsam da bana zarar vermeye devam edişlerinin kanıtıydı. Yanımda değillerdi ama etkileri sürüyordu.
“Eğer hiç hatırlayamazsan…Yani aileni bulamazsan…Ne yaparsın?” Başımı kaldırıp usulca gözlerimi araladım. Ailemi bulamak hala istiyordum, sadece ona alışmıştım. Burayı evim olarak kabullenmeye başlıyordum. Bu yanlıştı, gidecektim ve alışırsam bu çok zorlayacaktı beni. Görebiliyordum.
“Bu düşünmek istemediğim bir seçenek.” Yavaşça yüzümde gezindi gözleri. Elinin tersini bandajı çıkartılmış ve izi kalmış yarama sürdü. Konuşmaya devam etmesini bekledim ama yapmadı.
“Gidelim mi?”
“Kendini iyi hissetmiyorsan biraz daha bekleyebiliriz.” Başımı sağa sola salladım. Gitmek istiyordum. Ayağı kalkıp elini uzattığında tutup ayaklandım.
🖤
Hakan anlamadığım bir dilde telefonla konuşurken öfkeli ses tonu çalışma odasından odama sızıyordu. Ne olduğunu bilmiyorum ama saatlerdir telefon araması yapıyordu. Bir ara yanına Faruk girmişti, çıktığında o da telefonla yine bilmediğim bir dilde konuşarak aşağı inmişti bile.
Mutfağa girdiğimde Zeliha olmadığı için mutfaktaki yalnızdım. Dolaptan çıkardığım cam şişeyi açarken adımlarımı verandaya yönlendirmiştim bile. Bahçe kapısı açıldığında içeri bir araç girdi ve ardından gelen arabalar bahçe kapısının dışında kaldı. Araba durduğunda içinden inen kişiye dikkat kesildim.
Buse arabadan inerken adımlarım durdu. Arabanın içinden bebek pusetini aldıktan sonra bakışlarını verandaya çevirdi. Bebek mi?
Verandaya doğru adımlarken kocaman gülümseyerek baktı bana. Ona ne söyleyeceğimi bilemeden dikildim karşısında. O zaten bu eve aşinaymış gibi beni es geçip içeri girdiğinde arkamı döndüm. Oturma alanına gidip bebeğin pusetini koltuğa bıraktı ve eğilip içinden küçük bir bebeği çıkardı.
“Biz tanışmak için denk gelemedik bir türlü.” Koltuğa otururken gülümsedi. Evin sahibi gibi yerleşip misafir benmişim gibi bakıyordu bana. Fazlalıkmışım gibi.
“Beni mutlaka duymuşsundur. Buse ben.” Cümlesinin o kadar çok anlamı vardı ki onun üzerine atlamamak için tırnaklarımı avuç içime bastırdım. Kucağında bebeği olan bir kadına saldıramazdım. Gerçi saldırmaya hakkım var mıydı, bilmiyordum.
Hakan’la onun geçmişi vardı. Belki de kucağındaki bebekleri…Kulaklarım uğuldarken bakışlarım bebekte gezindi. Hakan’a benziyor muydu anlayamıyorum.
“Sen kimdin?” Bakışlarım onun gözleriyle kesişirken çenemi dikleştirdim.
“Karım.” Sert ve tok ses tonu, ikimizi de sıçratmaya yetmişti. Bakışlarım öfkeli bir şekilde merdiveni inen Hakan’ı buldu. “Karşındaki karım.” Buse’nin yüzünün anlık asıldığını görsem de hızla toparladı kendini.
“Karının bir adı var mı? Ya da konuşacak bir dili.”
“Misafirliğini bil ve ona saygısızlık yapma Buse.” Hakan bana doğru yönelirken Buse’nin kucağındaki bebeği görünce duraksadı. “Davet edilmediğin evlere gitmeye başladığını bilmiyordum.” Bakışlarını bebekten çekip bana çevirdi.
“Baban davet etti beni.” Hakan, elini belime sardı ve koltuklardan birine oturmamız için beni yönlendirdi. Onun karşısına oturduğumuz sıra Faruk telefonuna bakarak içeri girmişti bile. Başını kaldırdığında Buse’yi gördü ve cin çarpmışa dönmüş gibi Hakan’a baktı.
Kocam, eski sevgilisi ve ben. Muhteşem mutlu bir aileyiz.
“Geçmiş olsun, Faruk.” Kucağındaki bebeği tutması için Hakan’a uzattığında Hakan, belimdeki elini çekmeden ona baktı ters ters. Buse, bozuntuya vermeden bebeği pusete koyduğunda Faruk’a sarıldı. Faruk gözlerini kıstı ve onu omuzlarından tutup kendisinden uzaklaştırdı.
“Seni görmek kendimi kötü hissettiriyor. Yalandan sevgi gösterisi yapmasan mı? İkimiz de birbirimizden hoşlanmıyoruz.” Buse ellerini çektiğinde Faruk onun yanından geçip yanımdaki diğer boşluğa oturdu. Onun kırıldığını görebiliyordum. Bundan hoşlanmamıştım.
“Niye buradasın?” Hakan’ın sorusuyla kızarmış gözlerini kırpıştırıp kalktığı yere oturdu. “Babamın benim hayatımda bir önemi olmadığını bile bile onun davetiyle gelmeyi mi tercih ettin?”
“Faruk yaralanmıştı ve sen,” Bakışları beni buldu. “Evlenmiştin. Konuşulacak çok şey vardı. Hasta ziyareti yapmak istedim.” Bakışları bu sefer Faruk’a kaydı. “Ben senden nefret etmiyorum, senin aksine.”
“Nefret etmiyorum Buse. Hazzetmiyorum sadece.” Faruk’a bakmayı kestiğinde Hakan’a döndü. Onun gibi yaptığımda Hakan’ı bana bakarken gördüm. Buse, buradayken bana bakıyordu.
“Bir dahakine evimize gelmeden önce,” Bakışlarını Buse’ye çevirdi. “Karımı veya beni ara. Babamdan izin alma.” Evimize mi? Belimdeki sıcak sahiplenici dokunuşundan da sesindeki emin o tonlamasından da hoşlanmıştım. Kalp atışlarımın hızlanışı ardından garip bir tatminle dolmuştum.
Buse bakışlarımızı kesiştirdiğinde çenesini dikleştirdi ve gözlerinin içine sızmayan bir gülüşle tebessüm etti.
“Üzgünüm. Geçmişin bir hatırı olur sanmıştım. Bir dahakine sizi ararım.”
“Mümkünse olmasın.” Hakan homurdanırken iç çekti. Garip bir sessizlik odayı sararken boğazımı temizledim. Gergin ortamlardan hoşlanmıyordum.
“Uzun bir süre ortalarda yoktun.” Buse’nin kaşları havalanırken gülümsedim. “Seninle ilgili duyduklarım azalınca hasta olduğunu sandım.” Buse’nin ismi daima yapılan toplantılardaki olaylarda geçerdi. Birden ne ismi ne dedikodusu kulağıma ulaşmıştı.
“Bekir’le beni çekiştiriyor muydunuz?” Hakan’ın yanımda gerildiğini hissettim.
“Yok genelde dedikoduların ana malzemesi oluyordun. O yüzden.” Cümlem hoşuna gitmemiş gibi kaşları çatılır gibi olduğunda elimi boş ver gibilerinden salladım.
“Niye buradasın?” Hakan tekrar sorduğunda sesinde sabırsız bir tonlama vardı. Buse, pusetteki bebeğine hafifçe dokundu ve başıyla işaret etti.
“Nedenini biliyorsun.” Hissettiğim o tüm sıcak duygular uçup bitti. Çocuğu olan biri miydi? Buse’yi çocuğuyla terk etmişti belki de ve ben Buse’ye gitmesine engel olan bir duvardım. Beni koruyuşu bir paravandı. Buse’den kaçmak için mi kabul etmişti her şeyi?
Zihnim kendi kendisini zehirli düşüncelere boğarken olduğum bu oda aldığım nefesleri zorlaştırıyordu. Hakan’ın yanından kalkmaya çalıştığımda belimdeki eli buna engel oldu.
“Gitmek istiyorum.” Fısıltıyı andıran ses tonuyla konuştum, kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı. Birilerinin mutluluğunu veya ailesini elinden alan bir kadın olmak istemiyordum. “Bu evde özgürce istediğimi yapabileceğimi söylemiştin.” Gözlerini kırpıştırıp elini gevşettiğinde bakışlarımı ondan ayırıp ayağı kalktım.
“Siz sohbet edin, benim mutfakta işim var.” Mutfağa girdiğimde elimi göğsüme yasladım. Hayal kırıklığı hissetmemeliydim, buna hakkım yoktu ki. O benim gerçekten kocam değildi. Anlaşmamız vardı. Ama niye bebeği olan eski sevgilisi, beni bu kadar rahatsız ediyordu ki?
Faruk içeri girdiğinde kaşlarımı çattım. Onları yalnız mı bırakmıştı?
Kendine gel Kübra.
“Bana ilişkilerinin bittiğini söylemiştin.” Başıyla onayladı. “Bebekleri mi var?” Faruk birkaç saniye ne diyeceğini bilemez şekilde gözlerime baktı. “Bu yüzden mi babasının teklifini kabul etti? Bana yardım etmek için değildi. Hamile bıraktığı eski sevgilisi yüzünden miydi?” Bana yardım edişi ve kahramanım oluşu aslında bir paravan mıydı? Bunun olması beni niye bu kadar yaralıyordu ki? Hayatımda biri bana o evden kurtulup özgürce yaşama imkânı tanımıştı. Benim hapsedildiğim içindi yaptıkları. Ama şimdi tüm düşüncelerim değişmişti. Beni kurtarmak için yapmamış mıydı? Belki de Buse’den kaçmak içindi.
Sakin ol Kübra. Kendini yine zehirlemeye başladın.
“Kübra-”
“Cevap ver Faruk.” Bakışları mutfağın girişinden oturma odasına kaydı ve başıyla onayladı.
“Bebek onun ve Buse’yle olmamak için seninle evlenmeyi mantıklı buldu.” Gözlerimin yandığını hissettiğimde bakışları beni buldu. Faruk, onun en iyi arkadaşıydı. Onun bildikleri benden fazlaydı.
O benim kahramanım sanmıştım, başka bir kadından kaçmak için beni kullanan biriydi sadece.
Sonuçta anlaşma yaptınız Kübra. Sende aileni bulmak istemiştin. Anlaşma bu.
Yine de kırgın hissediyordum. Hakan benim değildi, eski sevgilisi ve bebeğinindi. “Buse, onun mazisi olmayı bile hak etmiyor demiştin.” Başıyla onayladı.
“Mazisi değil de ondan. Çocukları varsa mazi olmamıştır.” Kalbimin paramparça olduğunu hissettiğimde çenem titremeye başladı. Aptal özgürce ağlama krizlerim. “Sonuçta anlaşma yaptınız. Çocuğunun olması bu kadar önemli olmamalı.” Başımla onayladım onu. Haklıydı.
“Başka bir kadından kurtulmak için başka bir kadını kullanmış olması-” Hiç onluk bir hareket değildi. “Mantıklı.” Başımı eğip mutfağın çıkışına adımladığımda Faruk omuzlarımdan tutup beni durdurdu.
“Müsait olmayabilirler.” Bu da ne demek? “Hakan, bizi yalnız bırak, dedi. Kübra’yla bahçeye çıkın biraz işimiz var, dedi.”
“O hala benim kocam.” Elimin tersini yanağıma sürdükten sonra öfkelendiğimi hissettim. “Kocama dokunamaz. Kocamla bir işi olamaz. Git durdur onları.” İçeri girip cazgırlık çıkartamazdım ama Faruk işleri bozabilirdi.
“Olmaz. Hakan vurur beni.” Silahım olsa ben vururdum onu.
“Git dedim.” Onu sırtından ittiğimde elimden kurtuldu ve gülmeye başladı. Benim bu durumda olmam eğlenceli miydi? Tekrar ağlamaya başlarken yanından geçip verandaya açılan sürgülü camı çekiştirdim.
“Kübra…Tamam gülmeyeceğim. Gidip durduracağım onları.” Onu dinlemeden bahçeye çıktığımda adımlarımı arka bahçeye yönlendirdim.
Pislik Karanbey.
“Seni boşayacağım.” Ormanın içine girerken tek amacım korumaların beni gözetlemesine engel olmaktı. Gidecek bir evim yoktu, arkadaşımda. Buse, onun çocuğun annesiydi. Faruk, haklıydı. Mazisi olamazdı ki.
Oyuncağı alınan küçük bir çocuk gibi hayal kırıklığına uğramıştım. Bu saçmalıktı. O benim hiçbir şeyimdi.
Kocan o, tepki vermekte haklısın Kübra.
Onunla geçirdiğim anları, konuşmalarımızı…Her şeyi anımsadığımda hayal kırıklığım büyüyordu. Sorun beni kandırması değildi, ben gerçekten onunla konuşmalarımızdan zevk alıyordum. Benimle uyumasını seviyordum. Anlaşmalı olsa da onun kocam olmasından mutluydum.
“Yalancı koca.” Elimin tersini yanaklarıma sürdüm. “Boşayacağım seni. Pislik adam.” Ormanda bağırdığımda öfkeyle ilerlemeye devam ettim. Neredeydi bu dövüş yapılan baraka? Orada yaşayacaktım bundan sonra.
Adımlarım durduğunda ormanın derinliklerinde kaybolmuştum bile. Geldiğim yöne yönelsem de kendimi daha da kaybolmuş buldum.
Yebat'. Kahretsin.
Hep Hakan yüzündendi. "Dönünce seni boşayacağım. Manyak adam."
Ormanda sanki hep aynı yerde geziyormuşum gibi geliyordu. Durup derin bir soluk alıp verdim. Ne kadar süre geçirmiştim bu ormanda? "İnsan peşime adam takar. Karanbey'in karısıyım sözde." Tutarsızlığım yüzünden daha da öfkelendim. Adamın gittiğimden haberi olmayacak kadar eski sevgilisiyle işleri vardı. Nasıl görsün çıktığımı?
İleriye adım attığımda biri hızla beni geriye çekti. Çığlık attığımda sırtımı ağaca yaslayan kişiye baktım. Hakan’dı. Beni tutmayan elinde uzun bir sopa vardı. Sopayı basacağım toprağa sapladığında büyük bir kapan büyük bir gürültüyle kapandı.
“Ormanı bilmeden tek başına gitmen tehlikeli.” Gözlerim kapandayken onun tutuşundan kurtuldum. Az kalsın kapana yem olacaktım.
“İşin erken bitmiş.” Yanından geçtiğimde kolumdan bir kez daha tutup sırtımı ağaca yasladı ve boştaki elini kaçmamam için diğer yanıma yasladı.
“Ne işi?” Eski sevgilinle yalnız kalıp her ne yapacaksan, o iş işte.
“Niye beni öldürmek istiyormuş gibi bakıyorsun?” Gözleri kısılırken başını sola yasladı.
“Niye ağladın?” Elini yanağıma uzattığında elini ittim. Gözyaşlarımı kendim silebilirdim.
“Ne çok konuşuyorsun sen? Bu evlilikte konuşan ben, susan sen olacaksın.” Onu azarlarken bakışlarında oluşan merak umurumda bile değildi. Kolunun altından geçerken yürümeye başladım. Ona sinirliydim. “Biraz sus. Kafa dinlemeye geldim ormana.”
Ayaklarım yerden kesilirken baş aşağı bir şekilde omzundan sarkarken buldum kendimi. Korumaların beni ceza odama götürürken yaptığının aynısı bir tutuştu. Nefesim kesildi. Bedenimi saran korkuya engel olamadım. Şu an böyle bir şey yoktu. Beni bir yere hapsetmeyecekti ama zihnim bedenimi uyarırken bunun kontrolünü sağlayamıyordum.
"Hakan?!" Kalp atışlarım hızlanırken gözlerimi sıkıca yumdum. “Korkuyorum! İndir beni.” Yürümeye devam etti. “Lütfen. Korkuyorum dedim.” Nefes alışverişimin sesi kulaklarımı buldu. Gözlerimi o kadar sıkı yummuştum ki ağrıyorlardı.
“Beni omzuna atma. İndir.” Adımları durduğunda baş aşağı durmama engel olacak bir biçimde beni kucağında tuttuğunda fikri değişmeden kollarımı boynuna, bacaklarımı da beline doladım. Başımı boynuna gizlerken bedenimdeki titreyişe engel olamadım. Sırtım bir kez daha ağaca yaslanırken ellerini düşmemem için bacağıma kaydırdı.
"Bana sarılmak için bahane mi kullanıyorsun Karım?" Cevap vermedim. Sesinde beni rahatlatmaya çalışan o tonlamaya ek olarak bacağımdaki ellerinden biri saçlarımı nazikçe okşamaya başladı. Belki de beni sakinleştiren bu dokunuşuydu.
“Omzumda taşımanın seni tetiklediğini bilmiyordum.” Titreyişim son bulurken başımı kaldırıp gözlerine baktım. Bunu bilmediği için ona kızamadım. Kızacak başka nedenlerim vardı.
“Bana karım, deme.”
“Sana karım, diyeceğim. Karımsın.” Buse’yi anımsadım. Çenesi dikti ve Faruk ona kötü söz söylemesine rağmen kendini tutup ağlamamıştı. Gülümsemişti. Çetin evindeyken ağlarken kendimi tutardım ama Hakan’la tanıştığımdan beri her duygumu özgürce yaşayabilme ihtimalini bana verdiği için sürekli ağlayıp aniden sinirleniyordum. Bunu sevmiyordum. Onun kollarında rahatlamak da istemiyordum. Kolları başkasına aitti.
“Bana niye kızgınsın?” Onun elini çekmeye çalıştığımda daha sert tuttu bacağımı.
“Sana niye kızgın olayım ki?”
“Bende sana soruyorum.” Başını geriye atıp gözlerimizi kesiştirdi. “Niye kızgın olasın ki?”
“Kızgın olacağım bir şey mi yaptın?” Kaşları çatıldı. Ellerini çekmeyi bıraktım, pes etmiştim.
“Kızgın olacağın ne yapmış olabilirim.”
“Demek ki bir şey yapmamışsın, bilmiyorsan.” Gözlerindeki bakış kafası karışmış gibiydi.
“Kızgınsın ve ne yaptığımı bilmiyoru-siktir. Buna daha fazla devam etmeyeceğim. Şimdi söyle. Ne oldu?” Ona kızgındım ama buna hakkım yoktu. “Yalan konuşmamak için sessiz kaldın. Kızgınsın. Sebebi ne?”
“Beni indir Hakan.”
“Konuşmadığın sürece indirmiyorum.”
“İndir beni, dedim.” Çığlığım ormanda yankılandığında kaşlarındaki çatıklık gitgide arttı..
“İndirtsene.” Meydan okuyan bakışlarla bana bakarken ona daha da sinir oluyordum. Onun üzerinde hiçbir hak iddia edemezdim. Yine de başka kadına gitmesine seyirci kalmak gururuma dokunuyordu. Ona bunu desem bile ‘anlaşma için yaptığımız evliliği ciddiye alman senin problemin’ diyecekti. Haklıydı.
Ciddiye almayı kes, Kübra. O, gerçekten evli olduğun adam değil.
“Misafirin gitti mi?” Kaşları havalanırken dudakları aralandı.
“Buna mı kızdın?”
“Kızmadım!” Suratını buruşturup ellerini kulağına yasladı. Onun bedeniyle ağaç arasında kıpırdamadan ona bakmaya devam ediyordum.
“Onu ben çağırmadım. Babamın işi.” Buse’nin varlığından hoşlanmıyormuş gibiydi bakışları.
“Açıklama istemiyorum.”
“Açıklama yapmıyorum. Hatalı olan insan açıklama yapar.” Gözlerimi devirdim, bacaklarımı belinin etrafından çözmeye kalktığımda elleri hemen buna engel oldu. Bir eliyle çenemi tutup ona bakmam için yüzümü sabitledi.
“Gözler Karım. Gözlerini gözlerimde, sözlerini kulaklarımda istiyorum. Anlatmazsan anlamam. Bakmazsan görmem.” Sessizce nefes alıp verirken bakışlarını bir an olsun benimkilerden ayırmadı. “Niye kızdın bu kadar? Söylemelisin.”
“Buse’den hoşlanmadım.” İtirafımla derin nefes alıp verdi. “Bana çocuğun olduğunu da söylemedin.”
“Neyim?” Çenemi serbest bıraktığında yanağımın içini dişledim. “Benim çocuğum yok.”
“Buse’nin çocuğu senin değil mi?” Başını sağa sola salladı. “Yalan söyleme.”
“Kafanda kurma. Yok diyorsam yoktur.” Sertleşen ses tonuyla sustum. Ama Faruk var demişti. Hakan gözlerini kapatırken ufak bir küfretti. “Faruk, senin aklına girdi değil mi?” Başını sağa sola sallarken gözlerini araladı.
“O, bebek benim değil.” Nasıl bu kadar emindi? “Bana inanmayan şu gözlerini sil!” Bağırışı andıran sertlikte dişleri arasından konuşmuştu.
“Faruk senin en yakının değil mi? Buse’yi terk etmek için benimle evlendiğini çocuğunu-”
“Faruk, yalan söylemiş.” Tükürürcesine konuşmuştu. Yüzündeki öfke ve bıkkınlıkla duraksadım. Sabrını zorluyormuşum gibi hissediyordum.
“Niye onunla müsait olmayacak şekilde yalnız kaldın o zaman?” Hesap soruyordum, zihnimdeki zehirli düşünceleri ve kalbime batan o yabancı hissi atlatmak istiyordum.
“Yalnız kalmadım. Faruk iti kalkıp gitti. Ondan önce de sen.” Ters ters baktı. “Kocanı bırakıp kaçan sensin. Utanmıyor musun beni arkada bırakmaya?” Orada kalıp hayal kırıklığı hissederken Buse’ye meydan okuyamazdım. Eskiden savaşmam daha kolaydı, yalnızdım. Şimdi Hakan vardı, anlaşmayla da olsa kocam vardı. Onun için de meydan okumalıydım, yapamamıştım. O bana ait değilken başka bir kadına meydan okuyacak cesaretim yoktu.
“Sevgilinle aynı odada kalmayı midem kaldırmadığı için üzgünüm!”
“O benim sevgilim değil. Beni sadakatsiz bir koca olmakla mı suçluyorsun?” Başımı sağa sola salladım. “Anlaşmamıza uymamakla suçluyorum.” diye düzelttiğimde gülüşü tehlikeli bir hale büründü.
“Anlaşmamıza uyuyorum.” Öfkeli ve beni öldürmek istercesine sert bir tınıda konuşmuştu.
“Yalancısın!”
“Konuşmaya devam et.” Eli boynumdan enseme kaydığında bedenimi saran elektriklenmeyle sustum. “Konuşmanı kesecek tek yolu denemem için konuşmaya devam et.” Gözleri dudaklarımdan gözlerime kayarken nefes alışverişim gürültülü bir hal aldı.
“O çocuk benim değil. O kadın benim değil. Benim olan bir sen varsın. Anlaşıldı mı?”
“Ben senin değilim.” Cık cıkladı. Baş parmağı nabzımın olduğu ince deriye dairesel şekilde sürtünürken sustum. Gözlerindeki öfke yerini keyifli bir ifadeye bırakırken tehlikeli bir gülüşle kıvırdı dudaklarını.
“Kübra Karan, karımsın ve benimsin.” Boynuma avucunu sürterken yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Gözlerim dudaklarına kayarken dudakları aralandı.
“Senin kocanın gözleri gözlerine mühürlü ve başka bir kadına bakarsa senden önce kendi gözünü çıkaracak kadar manyağın teki.” Bu söyledikleri bir anlam ifade etmemeliydi. Yine de zihnim çığlık çığlığaydı. Kalbim göğüs kafesime şiddetle çarparken dudaklarıma çarpan nefesi sarhoş ediciydi.
“Anlaşma-”
“Sikerler anlaşmayı. Karımsın.” Burnu, burnuma tüy gibi bir dokunuş misali sürtünürken sıcak nefesi dudaklarıma çarptı. Kendini durdurmaya çalışır gibi eli ensemden saçlarıma kaydı. Parmakları saçlarıma dolanırken başımı sabitledi. “Ben senin kocanım. Sana aitim. Başka birine değil.”
Sana aitim.
Bana aitti.
“Buse niye bebeğiyle geldi?”
“Umurumda bile değil.” Benim umurumdaydı ama. “Karımı rahatsız ettiği için evden kovdum onu.” Evden mi kovmuştu?
“Yalancı. Hiçbir kadına kötü davranmazsın.”
“Karıma kötü hissettiren kadınlara kibar olmam.” Gözlerinde doğruyu söylediğine dair bir ifade vardı. “Kocanı bir daha başka kadınlarla yalnız bırakma. Bundan hoşlanmadım.”
“Orada fazlalıkmış gibi hissettim.” Fısıltımla boynumda eli sıkılaştı.
“Kendi evinde fazlalık olamazsın.” Omzundaki parmaklarımı kazağına batırdım. Burası benim evim miydi? Israrla ailem olduğunu evinin evim olduğunu söylüyordu. Bu o kadar güvende hissettiriyordu. Beni aramayan ailemin ve hatırlamadığım evimin aksine bana ihtiyaç duyduklarımı karşılıksız veriyordu.
“Beni öpecek misin?” Dudaklarının bu kadar yakın oluşu ona kızgınlığımı silmişti bile. Beni öpmesinin nasıl hissettireceğini düşünmeden edemedim. Dudakları birkaç santim uzaklığımdaydı ama kendini durduruyordu. Alınlarımızı birleştirdi.
“Bunu yapmayacağım.” Sesi acı çeker gibiydi, dudakları bir anlığına benimkilere sürtünür gibi olsa da hemen uzaklaştı. “O zaman seni asla bırakmam. Kendime hapsederim.” Bu fikir beni korkutmalıydı, ama korkutmamıştı. Beni kendine hapsetme fikri hoşuma gitmişti. Aptalcaydı ama özgürlüğüm oydu. Onunlayken hapsedilmezdim, özgür olurdum.
“Beni öpmeni isterdim.”
“Bunu istememelisin.” Omzundaki elimi boynundaki yanık izlerine sürdüğümde gözleri yarı yarıya kapandı. “Benim kim olduğumu hatırla.” Bu uyarısı kendine miydi bana mıydı bilmiyordum. Tek bildiğim dudaklarını hissetmek istiyordum.
“Beni öpecek kadar cesaretin yok mu Karanbey?” Dudaklarımız birbirine değdi. Hava durgunlaştı, nefeslerimiz birbirine karıştı. Kalp atışlarım, göğsümden yükselip kulaklarımda yankı buldu; her ritmi, derin bir melodinin parçası gibi hissettirdi. Teninin sıcaklığı içimde bir yangın başlattı ve o yangının her kıvılcımı, bedenimin en uzak köşelerine kadar yayıldı. Dudakları hareketsiz bir şekilde dudaklarımdaydı. Kendini frenliyor gibiydi. Alt dudağını araladığım dudaklarımın arasına aldığımda eli hafifçe boynumu sıktı.
Geri çekilmesini bekledim. Öpücüğü başlatan oydu ama devam etmeden kalakalmıştı. Geri çekilmek için hamle yaptığımda dudakları aralanıp dili dudaklarımın arasına sızdı. Boynumdaki eli ensemden saçlarıma kaydı, ardından dilimi emdi. Göğsümden yükselen sesi kontrol edemediğim için iç çektiğini duydum.
Nefes almalıydım ama nefesimi çalan oydu. Bundan memnundum.
Dudaklarımızın beraber uyumu, kulaklarımda atan kalp atışlarımın ritmini şaşırması, nefesimin kesilişi… Hepsinin sebebiydi. Dudaklarımızı ayırdığında gözlerimin nasıl ve ne zaman kapandığını bilmeden öylece gürültülü nefes alıp vermeye devam ettim.
“Karımın her isteğini yerine getirmezsem nasıl bir koca olurum?” Sesindeki değişimle gözlerimi araladım. Gri harelerinin koyu bir tonda beni seyrediyordu. Dudaklarımı kıvırdığımda gözleri dudaklarıma kaydı.
“Bana ait bir koca olursun.”
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |