
I Monster – Who Is She
Selamlar, nasılsınız?
Ben çok iyiyim ve heyecanlıyım. Bölümler tamda istediğim gibi gidiyor ve sizin tepkileriniz ve editlerinizle de deli gibi eğleniyorum. Varlığınız için teşekkürler. İyi ki varsınız.
Bu bölüm üç bölümün birleştirilmiş hali, buna da kısa demezsiniz diye tahmin ediyorum :D Tepkilerinizi yorum olarak yazmaktan çekinmeyin lütfen, teorilerde bulunan veya ufak tefek gizlediğim ipucular ile kitabın geleceğini yorumlayanların analizlerini okumak en büyük hobim oldu.
Neyse kaçayım ve sizi Karanbey'le baş başa bırakayım.
Bir gün önceden bölümü atmak istedim🫠🖤💜
Keyifli okumalar <3
🖤
13. BÖLÜM - SIRLAR
KARANBEY
Yüzümdeki maskeyi düzeltirken başımı babamın dağ evine çevirdim. Dürbünü gözlerime yaklaştırırken evin içerisinde gezinen yabancı adamla dudaklarımı kıvırdım. Ümit Karan, kurnazdı. Burnumun dibindekini göremeyeceğimi düşünecek kadar sağlam bir hamlede bulunmuştu.
"Bir araba yaklaşıyor." Dürbünü eve gelen tek yola çevirdim. Ümit Karan'dı.
"Kimse yerinden kıpırdamasın." Kulaklığa basarak konuşmuştum. Babam arabasından indi. Etrafına bakarken şüpheli bakışları korumalarda gezindi. "İt gibi korkuyor." Homurdanırken dürbünü indirdim. Sıkılmıştım.
"Arabadan bir kadın iniyor." Faruk elindeki dürbünün ardından kocaman açtı gözlerini. "Siktir." Dürbünle tekrar bakmaya başladım.
Sikerler.
"Buse'nin burada ne işi var?" Faruk'un sorusunun cevabını bilmiyordum. Babam onun gelmesini beklerken Buse, yavaşça onun yanından geçip önünde yürümeye başladı. İçeri girerken elini kartelin oğluna uzattı, usulca kenara çekilerek babamın adamla tokalaşmasına izin verdi.
“Geri zekalı.” Faruk’un sesini umursamadan dürbünde görebildiğim kadarını takip etmeye çalışıyordum. Buse’nin dudakları kıpırdadığında kartel güldü. Babama dönüp tekrar konuştuğunda aynı gülüş babamın yüzüne de yayıldı.
“İlyas?” Kulaklığa basılı tuttuğumda karsıdan karşılık olarak cızırtı sesi duyuldu. Eve gizlenen böceği dinleyecek kadar yakın olan korumam oydu. “İlyas?! Konuşmaları aktar.”
“Ümit Karan'a tercümanlık yapıyor. Anlaşmadan bahsediyorlar.”
“Anlaşmalarına sokayım.” Faruk’un sesindeki öfkeyi hissederken kanım kaynıyordu. “Bu sözde Karanbey olduğun için seni bırakmadı mı? Aptal mı bu? Ümit’in yanında olacak kadar delirdi mi?” Sinirlenmeye başladığı zaman Karadenizli olduğunu belli eden o konuşması kendini gösteriyordu.
“Anlaşmanın iki taraf için şartlarından bahsediyorlar. Uyuşturucu.” Dürbünü indirirken dudaklarım aralandı. Ferhat’ın piyasasıydı. Yılmazların ona itaat etmemesinden rahatsız olduğunu daha önce dile getirmişti. Ferhat’ın elinden işi alırsa Ferhat ona itaat edecek mi sanıyordu?
“Ferhat kavga çıkarır.” Faruk haklıydı.
“Ferhat, kartellerin kalabalık olmasını umursamadan tek başına onları gebertir.” Dürbünü indirdim. Babam benimle uğraşmaya alışıktı, Ferhat’a ilk kez sataşıyordu. Uyuşturucu işinde olmasam da ortak sayılırdık. Bu yüzden onunla uğraşmak bana bulaşmak demekti.
“Çek onları.” Faruk merceği taktığı kamerayı kaldırdı ve birkaç kez düğmeye basarak kartellerden birinin oğluyla vakit geçirdiklerini kanıtlamış oldu. Kamerayı indirirken ekranına bakıp iç çekti. Çektiklerine eğilip baktığımda Buse’nin iki mafyanın arasında oturarak dikkatle ikisinden birine bakıyordu.
“Eve gelmesinden anlamalıydık. Babana mı çalışıyor?” Eskiden bunu yapamayacağını net bir şekilde belirtebilirken şimdiyse kanıtlar gözümün önündeydi. Karanbey oluşumdan rahatsız olan kadın, buna neden olmuş adamla karanlık tipin olduğu toplantıya gelmişti. İkiyüzlü bir davranıştı bu.
“Demek ki çalışıyormuş.” Hayal kırıklığı hissetmemeliydim. Karanlığa bulanmadan kendine yeni bir hayat kurabildiğini düşünmemi sağlayacağı bol zamanı olmuştu. Takıldığımız onca zaman bile bu yeni hayatını en ufak karanlıkla kirlenmemesi adına korumuştu. Şimdi yaptığı neydi?
“İçeride Buse varken saldırmayacağız değil mi?” Sesindeki tereddütle başımı onaylarcasına salladım. İçeride rastgele bir kadın olsaydı bile saldırı yapamazdım. Bir kadının hayatını aptal bir karanlık güç savaşı için tehlikeye atmak istemezdim.
“Hakan ne yapacağız?” Buse olmasaydı, Ümit Karan’ın kalesini basacaktım. İkisi diz çökecekti ve beni dinleyeceklerdi. Babamın gözü önünde alacaktım kartelin oğlunu. Planımın içine etmişlerdi.
“B planı.” Elimi kulaklığa bastırdım. “Çöp konteynerindeki, babamın ve korumaların arabalarındaki bombaları patlatın.”
“Basacak mıyız?” Faruk gergince adımlarını bana yaklaştırdı. “Buse içeride. Bebeği var.” Kadınların olduğu yeri basmazdım. Uyarması gerekmiyordu.
“Kimse içeri girmiyor. Sadece bombalar patlayacak.” Cevabını almış olacak ki sustu. “Patlat.”
Gecenin karanlığını aydınlatan alevler ve sessizliği bölen patlamanın gürültüsü, kartelin oğlunu da babamı da oturdukları yerden sıçratmış, korku dolu bakışlarını keyifle seyretmeme neden olmuştu bile.
"Bir kez daha." Arabalardan biri daha patladı. Babamın silah çıkarışını gördüm. "Üçle, İlyas." Bu benim imzamdı. Üçüncü patlamayla dudaklarım keyifle kıvrıldı.
"Kartelin oğlunu takip edip kalacağı oteli öğrensinler. Bana getirin.” Elim kulaklıktayken öfkeli bir soluk alıp verdim. Dürbünü indiremeden Buse’nin olduğu tarafa bakarken buldum kendimi. İyi görünüyordu, korkmuştu. Koltuklardan birinin arkasına gizlenmişti. Hala hedef olacak kadar açıktaydı. Dürbünü indirip Faruk’a çevirdim bakışlarımı.
“Birilerini ayarla. Onu evine tek parça halinde ulaştırsınlar.” Babamla çalışıyor olabilirdi, yine de hiçbir kadın onun kurbanı olmamalı, onun azabına uğramamalıydı. Geri çekilirken arabaya adımlamaya başladım. Ormanın içinden arabaları gizlediğimiz patikaya ilerlerken kulaklığımı çıkarttım. Eve gitmek istiyordum.
Bana ait bir koca olursun.
Bu cümle iki gündür zihnimde yankılanmamalıydı. Kübra’yı öpmek istemek hataydı ama öyle hissettirmiyordu. Mantıklı yanım bunun olmaması gerektiğini bağırırken diğer yanım, siktir et, diyordu. Dilediğini yap ve bundan pişman olma, diyordu. Sonra aklıma benim yüzümden ölen Ali geliyordu. O, toprağın altındayken bazı şeyleri siktir etmenin iyi bir fikir olmadığını biliyordum.
“Yine kendini eziyet çektiren düşüncelere mi sahipsin?” Faruk, yanımda adımlarken ellerinden birini karnına yaslamıştı. Ona evde kalmasını söylemiştim. Beni yine dinlememişti. İnatçı piç. “Bana içinden küfretme, ayıp.”
Ona hala öfkeliydim. Kübra’ya asılsız bilgiler vermiş keyifle ortalığı toparlamaya çalışmamı seyretmişti. “Ona bir daha asılsız şeyler anlatırsan yemin ederim seni çok pis benzetirim. Asya bile abisini tanımaz.”
“Karın şakadan anlamıyor. Ben ne yapayım?” Şaka böyle olmazdı. Kübra, onunla iki gündür konuşmuyordu. Haklıydı da. “Hem bir şeyi anlamam gerekiyordu.”
“Neyi?”
“Sana karşı hisleri var mı yok mu? Gideceği zaman dağılmanı seyredecek değilim.” Kübra’nın bana hislerinin olup olmaması önemli değildi. Buradan gidecekti. Yanımda kalmak istese bile ailesinin yanına gönderecektim. Onu bu karanlık ve kanlı dünyada yaşatmayacaktım.
“O zaten gidecek Faruk. Dağılmayacağım. Çünkü bunu ta en başında konuştuk. Ailesini bulduğumda gidecek.”
“Siktir buna inanıyor musun? O kadın seni bıraksa sen onu bırakmazsın.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı, kimseyi yanımda zorla tutmazdım. Ben babam değildim.
“Onu yanıma hapsedeceğimi mi söylüyorsun? Bunu asla yapmam.” Sesimdeki hoşnutsuzluk yüzüme yansımıştı. Babamı uyaran bu geceki baskından aldığım mutluluk bile silinip gitmişti.
“Taş kafalı mısın sen? Yanına hapsedecek kadar piçin teki değilsin zaten. Onu bırakmazsın derken bağlanıyorsun anlamında söylüyorum. Yoksa o gitmek istese özgürce gitmesine izin vereceğini biliyorum. İkinizde kapılıyorsunuz. Sen zihninden kendine eziyet çektirmeyi bırakmadığın sürece hiçbir şey doğru gelmeyecek sana.” Haklı olduğunu biliyordum. Bu aç, kapat şeklinde kontrol edebildiğim bir durum değildi. Zihnim daima tetikte olmamı sağlıyordu. Mutlu olunca kaybedeceğimi ezberlemişti, mutsuzluğa tutunmak kayıplar yaşamaktan çok daha kolay geliyordu.
“Yaşadığım hangi olay doğru lan?” Faruk güldüğünde iç çektim. Tamamen yanlışlarla çevrelenmiş bir ömür yaşıyordum. “Belki de doğru gelmesini umursamayı bırakıp dibine kadar yanlışlarla yaşamalıyım ne varsa.” Geçmişte doğru yaşadığım anlarda bile hayatım tepetaklakken şimdi Kübra’yla yanlış yaşadığım anlar doğruymuş gibi hissettiriyordu. Yanlışları doğrum haline getiriyordu.
“Bu kadın senin dengeni de bozdu. Dengesiz bir piç oldun.” Elimin tersini karnına vurduğumda acıyla inledi. Elini karnına yasladı. “Herkesin benim dürüstlüğüme garezi var.”
“Siktir. Senin dürüstlüğünü gördük. Yalancı pezevenk.”
“Bazen bazı yalanlar insanların doğrularını ortaya çıkarır. Senin de niyetini anladım, kardeşim.” Benim bir niyetim yoktu. Duraksadığımda adımları yavaşladı ve gözlerimin içine dikti bakışlarını.
“Senin gibi adamlarda mutlu olabilir.” Kaşlarım ağır ağır çatılırken bunu umursamadan konuşmaya devam etti. “Ona kapılıyorsun. Karın zaten hiç kimse bir şey diyemez. İçindeki o deliyi dinleme. Kübra’yı istiyorsan al ve mutlu ol. Kendini yeteri kadar cezalandırdın.”
Mutlu olabilmem için Ali’nin de annemin de intikamını almalıydım. Asıl mutluluğum geçmişte yapamadıklarımın kaybının bedelini ödetmekten geçiyordu.
Kübra tüm intikam hırsımın, kanlı düşüncelerimin, kayıplarla dolu hayatımın ortasına bomba gibi düşmüş koca bir soru işaretiydi. Onunla ne yapacağımı bilmiyordum. Onun bana ne yapabileceğini kestiremiyordum. Onunla geçirilen her bir saniye bana nefes aldığımı hatırlatıyordu.
Kübra, giderse bana ne olurdu? İki gündür aklımı kurcalayan tek soru buydu. Kübra’ya alışmıştım. Varlığına, neşesine, hatta gözyaşlarına bile deli gibi alışmıştım işte. Giderse ne olacak bilmiyordum. Attığım her adımın, on adım sonrasını hesaplayan ben, Kübra’ya attığım adımların sonunu hesaplayamıyordum.
“Ormanda ne oldu?” Ani meraklı ifadesiyle bakışlarımı patikaya çevirdim. Ona hiçbir şeyi anlatma borcum yoktu. “Kübra sana her baktığında domatese dönüyor. Ne yaptın kıza?” Sondaki cümlesi meraklı bir ifadeden korumacı bir tonlamaya geçmişti.
“Karımla ne yaşadığımın hesabını vermeyeceğim. Sus Faruk.”
“Şakam işe yaradıysa bir teşekkür alırım.” Ona teşekkür etmeme gerek yoktu. Onun sebep olduğu bir şey yoktu. Kübra yanımdan kalkmadan önce kıskançlığını gözlerinde seçebilmiştim ama pek ihtimal vermemiştim. Buse’nin saçmalıklarına tahammül edemeyip gitmesini istediğim için pişman değildim. Kimse Kübra’yı rahatsız edemezdi.
Kübra’nın peşinden ormana gittiğimde kendi kendine Rusça konuşuyor olduğunu görmüştüm. Rusça öğrenmem farz olmuştu, bana kızdığında ne dediğini bilmemekten hoşlanmıyordum. Bazen uyurken bile rüyasında konuştuklarını anlamak istiyordum.
Kapana bacaklarını kaptırmadan ona yetişmiş olmaktan memnundum. O kapanlar onun için değil, davetsiz evime yaklaşanlar içindi. Kübra, kapanı fark ettiğinde bile gözlerindeki korku yerine o öfkeyi görmeye hazır değildim. Buse onu rahatsız etmişti ama bu o tarz bir rahatsızlıktan çok daha fazlasıydı.
Kıskanıyordu. Sahiplenici bir kıskançlıkla bakmıştı gözlerime. Şaşkınlıktan ne olduğunu idrak edememiştim. Buse’nin varlığından rahatsız olmuştu, sikik anlaşmayı öne sürmüştü. Yine. Gerçi sonunda onu öpmeyeceğimi sorup beni daha da şaşırtmıştı.
Bana ait bir koca olursun.
Konuyu değiştir Hakan.
“Douglas’a ulaştın mı?” Sorumla bakışlarım onu buldu. Hala haber yoktu. Babamın haberi olmadan Rusya’ya adım atamıyordum. Birilerinin Douglas’ı sorması babamın Kübra’nın ailesini araştırdığımı anlaması demekti ve bunu anlarsa onun ailesini öldürürdü. Douglas oradaki yabancı maddeydi.
“Yok. Siberdeki çocuğa sordum. Sinyal en son havaalanında alınmış. İstanbul’da yer yarıldı içine girdi. Uçağa bindiğine dair bilet kaydı da yok.” Çünkü ismini değiştirerek hayalet gibi seyahat ederdi. O, Rusya’ya gittiğini bana söylemişti. Hayalet olduğunda Türkiye sınırlarından çıkmış olacağının farkındaydım.
“Bu iyi değil.” Elimi çenemdeki sakallara sürdüm. Böyle elim kolum bağlı oturmaktan hoşlanmamıştım. Kalkıp Rusya’ya gidebilirdim, eski ben olsaydım. Şimdi ardımda bırakamayacak bir karım vardı. Ben ortadan kaybolunca zarar görecek oydu.
“Douglas, hep geri döndü Hakan.” Biliyordum. Ama bu sefer içimde huzursuz bir his vardı. Tıpkı Ali’yi kaybettiğim günkü gibiydi. Bunu Faruk’a söylemek yerine arabanın kapısını aralayıp sürücü koltuğuna yerleştim. Faruk yanımdaki yolcu koltuğuna oturduğunda arabayı çalıştırıp yola çıktık. En az benim kadar endişeliydi ve sebebinin Douglas olmadığını anlayabilecek kadar onu iyi tanıyordum. Birkaç gündür de sürekli düşüncelere dalıyordu. Faruk’u endişelendiren iki kişi olurdu. Kız kardeşi Asya ve sevdiği kadın Sibel’di. Asya’nın iyi olduğunun haberini almıştım, geriye Sibel kalıyordu.
“İki gündür Sibel, bize gelmedi.” Kısa bir süreliğine ona bakıp yola döndüm. Kaskatı kesilmişti. “Aranız mı bozuk?” Ferhat’ı az kaldırsın öldürecek olmam onların ilişkisine zarar vermiş olabilirdi. Sibel beni sevse de bazen Faruk’un hayatını tehlikeye attığım için bana öfke dolu olduğunu göstermekten çekinmeyecek kadar dürüsttü. Faruk’un yalancı ve arkadan iş çeviren biriyle birlikte olmasındansa dürüst ve düşüncelerini filtresiz ileten Sibel’le olması çok daha güvenilir geliyordu.
“Yok. İyiyiz.” Sesindeki titreyiş şüpheyle çevrelenmeme neden oldu.
“Yalan söyleyemiyorsun.”
“Ben iyi bir yalancıyım. Hakaret etme.” Yalancı oluşunu büyük bir başarıymış gibi savunacak olan tek kişi Faruk’tu. “Yine de açıkçası senin tavsiyene ihtiyacım var.”
“Sorun ne?”
“Sana bir soru soracağım ama fazla dürüst olmanı istemiyorum.” Gözlerimi kıstım. “Doğru duydun. Dürüst olman can sıkıcı. O yüzden çok dürüst olmadan cevap ver.” Başımla onayladım onu.
“Bir şey canımı sıkacak olsa bile benden saklar mıydın?” Aniden Asya’ya yaklaşan ve Faruk’un haberi olmadan kardeşini kurtardığım zamanları anımsadım. Canı sıkılmasın diye saklamıştım bu gerçeği. Bana hiç sormamıştı, sorsaydı anlatırdım. Sormadığı için saklamıştım bir şekilde. Bu sayılır mıydı?
“Muhtemelen hayır.” Kısa süreli bir duraksama ardından cevabımı vermiştim. Asya’yı kurtarıp sorunu bertaraf etmişken ona anlatmama gerek yoktu. Sorun bitmişti ve biten bir şeyi onun bilmesine gerek yoktu. Yeteri kadar sıkıntı çıkartıyordum başına, bitmiş gitmiş bir sorun için endişelenmemesini sağladığım için pişman değildim.
“Siktir. Canımın sıkılmasına izin mi vereceksin?” Yalanlarla yaşamaktansa doğrularla acı çekmeyi tercih ederdim. Arkamdan iş çevireni öldürür, yüzüme benden nefret ettiğini dürüstçe söyleyene saygı gösterirdim. Bu yüzden onun canı sıkılsa dahi dürüst olmayı seçmek benim için zorlu bir seçenek değildi.
Asya tehlikede olsaydı ona söylerdim. Değildi. Yıllar önceydi ve bilmesi bir şeyi değiştirmezdi. Bunun dışında daima dürüst olmuştum ona. Yapacağım planlardan düşüncelerime kadar şeffaf bir şekilde açıklamıştım kendimi. Faruk yalan söylemekten kaçındığım kişiydi, kendimi berbat hissettiğimde bile onunla konuşup anlatmaktan çekinmezdim. Dışarıya karşı gösterdiğimiz bir kabuğumuz vardı ve sertti. Bazen yalanlarla çevrelenmişti.
“Canın sıkılacak bir problemse büyük ihtimalle sen öğrenmeden çözerim. Çözemeyeceksem sana söylerim. Yalan yok. Daha önce senin canını sıkacak konuları çözüp söylemediğim oldu.” Bana baktığını hissederken göz ucuyla ona çevirdim bakışlarımı.
“Hafızamı kaybettiğimde Ali olduğun yalanını sürdürdün.” Derin nefes alıp direksiyonu sola kırdım. Aynı şey değildi ve bu yalan sayılmazdı.
“Yalan söylemedim. Beni Ali olarak bildiğin için doktorun dediklerine uydum. Bildiğin bir şeyi gerçekle değiştirirsem kalıcı zarar görebilirsin diye doktorun söylediklerine uydum.”
“Tamam biliyorum. Karın beni azarlarken söyledi.” Dudaklarımın kıvrılmasına izin verdim. “Ne sırıtıyorsun lan? Karın gözümü çok korkutuyor zaten. Şaka yaptığıma pişman etti.”
“Dua et merhameti var. Ormanda beni öldürmek istercesine bakarken görmeliydin.” Alay ediyordum, ormandaki deli hallerini, kıskanç ve öfkeli bakışlarını görmek hoşuma gitmiş, göğsümdeki yaraları sızlatmıştı.
“Sen Sibel’i anlat. Ne oldu aranızda?” Normalde benim sormama gerek kalmadan Faruk anlatırdı her şeyi. Şimdiyse susuyordu. Susmasının iyi olmadığını bilecek kadar tanıyordum onu.
“Olay karışık. Sibel’le benimle ilgili. Bir şey var. Onun bilip bilmediğini bilmiyorum.” Kafasını kurcalayan her neyse onu yiyip bitiriyordu belli ki. “Biliyorsa onunla olamam. Bilmiyorsa da olamam.” Kafamı karıştırdığı için birkaç saniye sessizce arabayı sürmeye devam ettim.
“Ona sordun mu?” Olumsuzca bir ses çıkartıp derin nefes alıp verdi. Sibel’le daima iyilerdi ve şu an onu bu denli yoran sebepleri öğrenme isteğiyle dolup taşıyordum.
“Bir kadına sorabileceklerinin bir sınırı vardır, Karanbey.”
“Ona sormazsan bu ilişkinizi dağıtmaz mı?” Parmaklarımı direksiyonda belirli bir ritimde hareket ettirirken sormuştum. Kübra’da anlamlandıramadığım her ne olursa olsun ona sorardım. Cevabını alana kadar sıkıştırırdım. Bir şekilde anlatırdı bana. Olması gereken buydu. Kelimeler bazen bakışlardan çok daha anlamlı hale gelirdi.
“Bilmiyorum. Zaten imkansızdık. İyice bok yoluna gidiyor ilişkimiz.”
“Abileriyle mi ilgili?” İrkildi. “Abileri izin vermiyor diye mi dertleniyorsun? Gerçekten istiyorsan gider isteriz.” Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Sibel’in neyi bildiğinden emin olması gerektiğine anlam veremiyordum. “Sibel’e de söyle. Gerçekten istiyorsanız Ferhat’la konuşurum. Sevenlerin önünde duracak biri değil. Gerçekten inanırsa kardeşiyle evlenmene izin verir.”
“Olay o değil.”
“Sibel hamile mi?” Arabayı ışıklarda durdururken ona döndüm. “Aklıma bir halt gelmiyor, Faruk.” Kaşları çatılmıştı.
“Hamile değil.” Bakışlarını gri gözlerime dikti. “Sadece bana mantıksız gelen bazı şeyler var. Ferhat Yılmaz’ı senin öldüreceğini bile bile onu senin önüne attılar. Bunu yapan her kimse Hakkı’yı konuşturacağımızı biliyordu.” Duraksadığında gözlerimi kıstım. Bunu bende fark etmiştim. Bunun Sibel’le bağlantısını bulamıyordum.
“Kardeşlerinden mi şüpheleniyorsun?” Başıyla onayladı beni. “Özkan dört, beş ay önce aileden atıldı. Yılmaz ailesi birbirinin kıçını kollamakla ün salmadı mı? Özkan’ın niye atıldığını ne Ferhat sana ne de Sibel bana söyledi.” Aile meselelerine karışmak gibi bir huyum yoktu. Bu yüzden umursamamıştım. Ferhat, anlatmak istememişti. Merak etmemiştim de.
“Özkan’dan bahsederken Ferhat’ta pek memnun değil doğrusu. Kendi içlerindeki karışıklığa ben karışmam ama içlerinden biri seni yaraladıysa ne Ferhat’ı ne de ticareti umursamam.” Dudaklarını kıvırdığında bakışlarımı ondan çektim. Yeşil ışık yandığı için arabayı ilerletirken gülüşünü duydum.
“Eyvallah Hakan.” Başa dönmüş gibi hissediyordum. Faruk’un hafızasının bir kısmının gitmesi zamanda geriye gitmişiz gibi hissettiriyordu. Kimin dost kimin düşman olduğunu bilmeden savunmasız bir şekilde hastanede uyandığım zamanki gibiydi her şey. Bilinmeyen çok şey vardı ve yanımda yine bu it gülerek espri yapıyordu.
“Sibel’i kaçırma planından vazgeçtin, değil mi?” Kahkahasını duydum. Bunu şaka mı sanıyordu?
“Kübra bunun yanlış olduğunu söyledi.” Gözlerimi devirdim. Gözümün önünde gaza getirmişti. “Vazgeçtim. Hem halletmemiz gereken tonla iş var. Onu tehlikeye atmam.”
“Birilerini korumakta üstüne yok Faruk. Kardeşini koruduğun gibi sevdiğin kadını da korursun. Sana güveniyorum.” Sırtımı ona yaslamaktan bir an olsun pişman olmamıştım. Daima benimleydi. Acı çeksem de bir şekilde yanımda belirip acıma ortak olmuştu. Tüm bunları yaparken kendi kardeşini hayatta tutmuştu. Benim gibi ölümüne neden olmamıştı.
Daima benim için kan bağım olmasa da kardeşti.
“Sibel’i kaçırayım mı yani?” Sabır ya. Ben ne diyorum o ne anlıyordu.
“Sibel’i kaçırmayacaksın.”
“Tamam be. Gider abilerini vurup nikah kıyarım.” Sabır.
“Kimseyi öldürmeyeceksin.”
“Öldüreceğim demedim. Vuracağım dedim.”
“Faruk!” Tekrar kahkahası yankılandı. İşte görmek istediğim Faruk buydu. Alay edip gülsün derdi de tasası da bana kalmalıydı. Yanımda olarak fazlasıyla bedel ödüyordu zaten.
“Annemle ilgili bir gelişme yok, değil mi?” Sesimdeki sertliği korumakta zorlanmıştım. Ali’yle konuşacağım bir mezar vardı ama benim anneme verdiğim bir sözüm vardı. Onu babamdan kurtaracağım demiştim. Geç kalmıştım. Yine de ölüsünü kurtaracaktım. En azından onu bulabilirsem onu mezarında rahat bırakması için Ümit Karan’ı gebertecektim.
“Yok.” Boynumdan koluma yayılan yanma hissiyle birkaç saniye gözlerimi yummam gerekti. Onu bulmalıydım. Ali’yi öldürenleri öldürmeliydim. Kübra’nın ailesini de bulup onu da güvenli evine göndermeliydim. Ümit Karan’ı öldürmeden canını yakmalı ve öldürmesi için Faruk’un ayaklarının önüne atmalıydım.
Babam ölünce her şey bitecekti.
Babam ölünce Faruk gidecekti.
Babam ölünce annem mezarında rahat uyuyacaktı.
Babam ölünce savaşım son bulacaktı.
Eve giden iki tarafı ormanla çevrili yolda ilerlerken bakışlarım bir anlığına ağaçların arasında gezindi. Arabanın frenine bastığımda gözlerimi kısıp arabadan indim. “Nereye?”
“Biri var.” Yolu geçip toprağa ayak bastığımda belimdeki silahı çektim. Bu orman benim arazimdeydi ve siyahlar içinde ormana giren kişiyi ben davet etmemiştim. “Özel mülktesin.” Bağırışım ormanda yankılanırken koşan adım sesi duydum. Sesin geldiği yöne doğru silahımı doğrulttuğumda etrafımı saran sis bombası ayaklarımın önüne atıldı. Yüzümü dirseğime yaslarken sisten çıkmaya çalıştım.
“Hakan?” Faruk’un bağırdığını duydum ama yine de ilerlemeye devam ettim.
“Onu bulun-” Bağırışımı kesen elime atılan tekmeydi. Dengemi şaşarken bir adım geriledim ve silahımın ağaca çarpma sesini duydum. Etrafımdaydı, sisten bir bok göremiyordum.
“Kimsin sen?” Öfkeyle homurdanırken başımı geri çektim ve savrulan yumruktan kıl payı kaçtım. Yumruğu tutarken karnıma yediğim tekmeyle sırtım ağaca çarptı. Sikeyim. Uzaklaşan adım sesleriyle kaşlarım daha da çatıldı. Bana saldırmıyordu, kaçmaya çalışırken engellememi istemiyordu.
“Faruk’u koruyun.” Sisten sıyrılıp kaçan kişinin peşinden koşmaya başladığımda cebimdeki bıçağımı çıkarttım.
“Siktir sen kendini koru.” Sisler dağılırken tekrar önüme sis bombası atıldı. Tekmemi savurdum ve ormanın başka bir yerini sise buladı. Önümde koşan omzuma bile gelemeyen siyahlar içindeki figüre odaklandım. Peşinden gitmeyi bırakıp duraksadım.
“Koşmayı kes!” Elimdeki bıçağı onu hedef alıp fırlattığımda omzuna saplandı. Acı dolu bağırışıyla yere düştü, adımlarımı ona doğru yönlendirdim. Bıçağı omzundan çıkartıp omzunun üzerinden baktığında elindeki bıçağı üzerindeki kıyafete sürdü. Kanını temizliyordu.
“Niye benim arazimdesin ve bana saldırdın?” Ona yaklaştığımda yerden kalktı ve omzunu tutarken geriledi. Etrafına bakarken bedenindeki titreyişi seçebildim. Bir erkeğe göre fazla kısa ve zayıf görünüyordu.
Bir kadındı.
Gelen çatırtıyla başımı sola çevirdim, Faruk ağaçların içinden çıktığında bakışlarımı tekrar yabancıya çevirdiğimde orada olmadığını gördüm. Peşinden gitmek için ileri atıldığımda Faruk kolumu tuttu. “Bırak. O her kimse Douglas’ı bırakmış.”
“Bu ne demek?”
“Douglas’ı yanında bir notla ormanın ortasında bırakmış, demek. Ağzını burnunu dağıtmışlar.” Kolumu Faruk’un elinden kurtardığımda geldiğim yolu aceleyle geri dönmeye başladım. Douglas’a kimse yaklaşamazdı. Buna izin vermezdi. Gözümde her seferinde yenilmez biriymiş gibi canlanırdı.
“Notta ne yazıyor?” Arabaya bindim ve eve doğru kalan yolu sürmeye başladım.
“Bilmiyorum. Yani garip bir alfabe.” Cebinden çıkarttığı notu gösterdiğinde göz ucuyla baktım. Uzun paragraf halinde yazılmış bir metin vardı. Rus alfabesiydi. “Rusça.” Demir kapıdan geçip arabayı durdurdum. Notu alıp dışarı çıkarken adımlarım eve yöneldi.
“Yeni doktoru ara.” İçeri girerken revir olarak döşenmiş odaya girdim. Douglas yatakta yatıyordu. Kübra etrafındaki korumalara emirler verirken bir yandan sargı bezlerini çıkartıyordu. Hala yüzünde maskesi vardı.
“Çıkın.” Odadakilerin bakışları beni bulunca kapıyı işaret ettim. Üzerimdeki ceketi çıkartırken gömleğin bileklerini kıvırmaya başladım. Kübra dışında odadaki herkes çıktığında Faruk içeri girdi. “Kapıyı kapat.” Douglas’a yaklaştığımda elimdeki notu Kübra’ya uzattım. “Ne yazıyor?” Elimden aldığı notu okurken kaşları çatıldı.
“Ne?” Faruk ona doğru bir adım attı. Kübra bakışlarını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
“Eğer bir daha Rus topraklarına ayaklarını basarsa parçalara ayırıp her gün bir uzvunu sana postalayacaklarmış.”
“Douglas, Rusya’ya mı gitti?” Faruk’un sorusunu umursamadan Douglas’ın yaralarına baktım. Bileklerinde gelişi güzel sargı vardı. Göğsündeki sargıyla gözlerimi kısarken buldum kendimi. Birileri onun yaralarını sarmıştı, tamamını olmasa da yapmıştı bunu.
Yüzündeki yaralar bedenindekiler kadar berbat mı diye maskesini çıkarmalıydım. Kübra buradayken yapamazdım. Douglas ona yüzünü göstermemişti.
“Patron.” Bakışlarım maskenin ardından gözlerini kısarak açmış Douglas’a döndü. Başını hafifçe sağa sola salladı. “Rusya’ya gideceğimi biliyorlardı. Adım atar atmaz havaalanında paketlendim.” Doğrulmaya çalıştığında ona yardımcı olmama izin vermeden sırtını yatağın başındaki duvara yasladı.
“Ben bile gittiğin bilmiyordum.” Faruk’un sitemkâr ses tonuyla kısık bakışları Faruk’a kaydı.
“Kalan yaraların temizlenmeli.” Kübra’nın cılız ses tonuyla Douglas oturduğu yerde dikleşmeye çalıştı ve acıyla gözlerini yumdu. Kübra’nın varlığını yeni fark ediyordu.
“Ben yaparım yenge-” Kübra onu umursamadan yatağın kenarına çektiği sandalyeye oturdu. Douglas kendisine dokunulmasından nefret ettiği için Kübra’yı engellemek için hareketlendim. Biri ona dokundu diye bir adamı kolunu kırıp öldürdüğüne şahit olmuştum. Kübra’ya nasıl davranacağı meçhuldü.
“Engel olursan kocama seni vurdururum.” Douglas engel olmak için sağlam elini kaldırdığında Kübra onun eline vurdu. Douglas şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken Kübra çoktan onun sağ elindeki sargıyı açmaya başladı. Douglas’ın saldırmayacağını anlayınca bedenimdeki gerginlik silindi.
“Ölüm emrimi vermenden onur duyarım, yenge.” Kübra kaşlarını çatarak ters ters ona baktığında Douglas başını eğip Kübra’nın öfkeli bakışlarından kaçtı. Öfkelendiğinde deliren bir karım vardı.
“Ne oldu?” Douglas, Faruk’a dönerken Kübra’nın açmış olduğu yaralarına baktım. Kolunda uzun ve dikiş gereken bir bıçak yarası vardı. Tıpkı göğsünde olan yaraları gibi. Bedeni kanıyordu ama normal bir şekilde oturup bize bakıyordu. Bu adam ilk tanıştığım andan beri canavardı, insan değildi.
“Rusya’ya indiğim gibi etrafım sarıldı. Bir depoya götürdüler.” Duraksadığında devamının ne olduğunu anladım. Ona işkence çektirmişlerdi. Kaç gün gitmişti buralardan? Neredeyse bir hafta olacaktı.
Kübra tentürdiyot döktüğünde anlık irkilir gibi olsa da çenesini kastı. Ne yaptığını bilir gibi dikkatliydi. “Doktor biraz gecikecek ama onu beklesek mi? Ne yaptığını biliyor musun?” Faruk’un sorusuyla Kübra ona baktı.
“Melih yaralandığında ona dikiş bile attım. Biliyorum.” Melih’in yaralarını mı sarmıştı? Kaşlarımı çattım. Damarlarımda gezen öfkenin bir nedeni yoktu. Melih onun için bendeki Faruk’tu. Öfkelenmeme gerek yoktu.
Sikerler.
“Haldun adamlarının yarasına bakmıyor muydu?” Kübra gözlerime bakarken gözlerinde düşünceli bir ifade belirmişti.
“Melih, kendisine dokunulmasını sevmez.” Ama Kübra’nın dokunmasına izin veriyordu. “Genel olarak yaralarını kendisi sarardı. Çetin evinin bir parçasıydı ama onların ona iyi gelecek hiçbir parçasını kabullenmezdi.”
“Sevmiyorsa niye onlara çalışıyor?” Faruk’un sorusuyla Kübra cevap vermeden Douglas’ın yaralarına odaklandı. Nedeni belliydi, Kübra içindi. Nefret etse de orada onun için kalmıştı. Onu yalnız bırakmamak için…
Bu beni niye bu kadar rahatsız ediyordu? Onu korumuştu işte. Sorun neydi burada?
“Konu Melih değil.” Kübra çenesini dikleştirdi. “Seni bu hale getiren kimdi?” Dudaklarımın kenarı kıvrılır gibi oldu. “Siz delik deşik olmadan duramıyor musunuz?”
“Yenge, bela benim en yakın arkadaşım.” Douglas’ın hafifçe güldüğünü duydum. Kübra, elindeki pamuğu bastırdığında Douglas, gözlerini kapatıp irkildi.
“O belayla konuşmayı kesmelisin o zaman.”
“Tamam yenge.” Kübra oluşan sessizlikten memnun bir şekilde yapabildiği en temiz pansumanı yapmaya devam etti. Doktor gelene kadar yaraların enfeksiyon kapmasını engelliyordu ve itiraf etmeliyim gerçekten pansumanda iyiydi.
“Ne oldu? Anlat Doug.” Douglas, Kübra’nın yarasıyla ilgilenmesine bakmayı kesip bakışlarını bana çevirdi. “Yüzünü gördüler mi?” Başını aşağı yukarı salladı.
“Aslında,” Douglas, maskesine elini sürdü. “Yüzümü görenleri öldürdüm. Ama oradan beni kurtaranlara zarar veremeyecek kadar bitkin düştüm. Gözümü açtığımda ormandaydım. Bir şekilde oradan buraya getirildim. O sıra baygındım veya ilaçlıydım. Bilmiyorum. Maskem tekrar yüzümdeyse takan kişi görmüş olabilir.” Endişelendiğim şey buydu. Yüzünü gizlerken aslında nerede olduğunu gizliyordu. Kimliğini ve yüzünü gizlemek olası düşmanlarını uzak tutmasını sağlayan bir koruyucu bariyerdi.
“Seni Rusya’da kurtarıp kapıma getiren bir kadındı.” Başıyla onayladı. “Onun kim olduğunu biliyor musun? Gördün mü? Eski dostlarından biri mi?” Başını sağa sola salladı. Maskeliydi, hiç konuşmamıştı. Kim olduğunu bilmediğim biri onun hayatını kurtarıp kapıma bırakmıştı.
“O, senin orada olduğunu anlamış mıdır?” Onu dünyanın her yerinde arayan bir düşmanı vardı ve Douglas, yıllardır yanımda bir nevi doğru anı bekleyerek gizleniyordu. Rusya’ya gitmesi onun ortaya çıkışını sağlamış olabilirdi ve yüzüne o izi bırakmış düşmanı işini tamamlamak için peşine düşebilirdi.
“O kim?” Kübra’nın sorusuyla Douglas’ın bedeni gerildi.
“Beni sevmeyen adamlardan biri, Yenge.” Douglas bakışlarını Kübra’dan ayırıp rahatsız olmuş bir şekilde bana çevirdi. İntikamını da geçmişini de konuşmaktan asla hoşlanmazdı.
“Beni depoya kapatanları öldürünce dışarıda silah sesleri duyduğumu anımsıyorum. Bilincimi kaybetmeden önce birinin bana doğru koştuğunu gördüm. Ama beni hapsedenler onu aradı. Gelecekti.” Bu yüzden savaşıp kendisini hapsedenleri yok etmişti. Yalnızca Douglas’ı seven bir Rus’un olduğunu düşünmek garip geliyordu. Ruslar ondan nefret ederdi.
“Hayal meyal başımda dikilen ve yaralarımı saran biri vardı, notu o yazdı. Yazarken kendi kendine Rusça konuşuyordu. Duydum onu. Rusçası temizdi. Bir Rus’tu. Eminim. Notu yazıp yanıma bıraktığı sıra senin sesini duyup kaçmaya başladı.” Eğer ben onu görmeseydim ve ormana girmeseydim; Douglas o notla bulunacaktı. Rusların yaptığını düşünecektim. Ruslarla uğraşmayı bırakacaktım. Çünkü Douglas kendi meselesini asla bana bırakmazdı.
“Seni kurtaran her kimse-”
“Ruslardan uzak durmamı istiyor.” Diye tamamladı beni. “Yıllarca yaptığımı yapıp sessizce kenarda durmamı istiyor.”
“Yaşamanı da istiyor.” Kübra’nın cümlesiyle hepimiz ona döndük. Ona baktığımızı hissetmiş gibi başını kaldırıp tek tek bize baktı ve sonra Douglas’la kesiştirdi gözlerini. “Kendin söyledin. Herkesin zayıf noktası var, aniden ölebilir. Sen savunmasızken niye işini bitirmeden evine geri getirdi? Ayrıca burada yaşadığını nereden biliyor ki? Yüzünü bilse desem burada maskelisin. Maskenden tanıyor desek yakalandığında yüzünü gördüklerine göre maskeni çıkartmışlar. Her kim seni kurtardıysa seni hem maskeli hem de maskesiz biliyor ve Rusya’dan uzak tutarak yaşamanı istiyor. Hatta o üstü kapalı konuştuğunu ‘o’ her kimse ondan uzak durmanı da bekliyor olabilir.” Söylediklerini düşünürken haklı olduğunu fark etmek Douglas’la gözlerimizin kesişmesine neden oldu.
“Rus bir koruyucu meleğin mi var Douglas?” Faruk’un alaylı cümlesiyle Doug, ters ters ona baktı.
“Bir Rus bana yardım etmez.” Sesindeki nefreti iliklerime kadar hissedebiliyordum. Hayatında tanıştığı her bir Rus ona acımasız davranmış ve kayıplarının sayısını arttırmıştı. Bu yüzden öfkesini anlayabiliyordum.
“Bende bir Rus’um, Douglas,” Sarmayı bitirdiği kolunu işaret etti. “Dikiş atıp yaranı temizlediğime göre her Rus senden nefret etmiyor.” Oturduğu yerden kalktı. Kübra odanın çıkışına adımlarken göz ucuyla bana baktı. “Sıradaki süzgeç sakın sen olma.” Dudaklarımı kıvırdığımda bakışlarımızı ayırıp odadan çıktı.
“Bir Rus manitan mı var?” Kübra odadan çıktıktan sonra Faruk kaşlarını çatarak sormuştu.
“Ruslarla öldürmek dışında bir ilişkim yok, süzgeç.”
Faruk, Kübra’nın kalktığı yere oturdu. Douglas, maskesini indirdi. Gözleri şişmiş ve yüzündeki iz daha da derinleşmişti. Çenesinden gözlerinin altına ilerleyen morluklarla nefesimi tuttum. Onu en son bu halde gördüğümde ölüme terk edilmişti ve son nefesini vermek üzereydi.
“Doug?” Sesimdeki endişeyle gözlerini kısarak elinin yüzündeki şişkinliğe sürdü.
“İyiyim, Patron.”
“Hangi Rus senin gibi bir adamı kurtarır ki?” Faruk sesindeki endişeyi bastırıp alaylı bir tınıda arkasına yaslanarak konuşmuştu.
“Çok konuşma.” Douglas, ayaklarını yere yasladığında ona yaklaştım. Elini kaldırdı.
“Yaşlı adamsın. Elimde kalacaksın Doug.” Gülmeye başladı.
“Ölmeyecek kadar sağlam toprağım ben.” Yanımdan geçerken sendelese de yardım almadan lavaboya eğilip yüzüne su çarptı. Hayatı boyunca bir kez ona yardım etmeme izin vermişti. Ondan sonra daima yardım edilen kişi ben olmuştum. Sanki ona yardım edişimin son damlasına kadar karşılığını vermek istiyordu.
“Babam yaşındasın Dog. Bir ayağın çukurda.” Douglas kâğıt havluyla yüzündeki suyu kuruturken başını sağa sola salladı.
“Senden sekiz yaş büyüğüm, Faruk. Baban seni sekiz yaşında mı yaptı?”
“Siktir git.” Faruk’un homurdanışıyla yatağa adımlayıp oturdu. Faruk’un ters bakışlarının ardından endişeli bir ifade belirdi. Douglas her ne kadar benim patron olduğumu söylese de bizden büyüktü ve arkamızı kollayan bir abiden farksızdı. Bir sorun olduğunda ilk öne çıkan olmaktan çekinmezdi.
“Doug?” Bakışlarını bana çevirdi. “Birkaç gün izin yap.”
“Süzgeç yatıyor. Ben yatıyorum. Sen de yat. Dükkânı kapatalım gelip sıksınlar bize.” Elini karnına yaslayıp geriye yaslandı. “Üç, dört saate iyileşeceğim ben.”
“Sen harbiden insan değilsin.” Faruk’un sitemkâr ses tonuyla yeşil gözlerini kıstı. “Yat dinlen. Ben daha iyiyim. Artık sahaya çıkıyorum.”
“Faruk haklı. Dinlen.” Derin nefes aldı bıkkınlıkla.
“Ölünce yatacağım. O zaman dinlenecek bol vaktim olacak.”
“Sırf yatıp dinlenmemek için ölmezsin sen.” Faruk gülmeye başladığında Douglas başıyla onayladı.
“Dinlenmek bana göre değil.”
“Birkaç seneye emekli olacaksın zaten.” 39 yaşındaydı ve her günü bir öncekinden daha tehlikeli olmasına rağmen adam yorulmak bilmiyordu. Bunu ona her hatırlattığımda içindeki canavarın ona uzun ömür verdiğini söylüyordu.
“Patron, sen yapma bari. Benim ruhum genç.” Ruhu karanlıktı. Dipsiz bir karanlık kuyuydu o.
“İşin şakasını bırakın-” İkisi de ciddileşirken kalçamı diğer yatağa yasladım. “-Evdeki hain laf taşıyacak kadar yakınımızda. Hatta seninle yaptığımız gizli plandan bile haberdar. Nasıl bu kadar her hamlemizi bilmese de nokta atışı yapıyor? Kim bu?”
“Kendime gelir gelmez tüm korumaların hepsini bir güzel döveceğim. Ötecekler.” Kendisine gelmeden önce bunu yapacaktım. Dinlenmesi gerektiğini anlatamazsam yatağa bağlamalarını emredecektim. Mecbur dinlenmek zorunda kalacaktı.
“Kime çalıştığını da bulmamız gerekecek. Bu gittikçe garipleşmeye başladı. Herkese şüpheyle bakmaktan sıkıldım.” Faruk’a gözlerimi kısarak baktığımda kaşlarını kaldırdı. Herkesten şüphelenirdik. Alışkanlıktı. Haini bulmak bu özelliğimizi yok etmeyecekti.
“Yengeyi kullanın.” Douglas’a döndüğümde başını duvara yaslayıp yarı kısık gözlerle baktı. Kübra’nın bulunduğu ortamı sürekli tetikte olması gerekircesine analiz etmesi onun savunma mekanizmasıydı. Yine de onu kullanmak istemiyordum.
“Onun dikkatini kullanın. Daha maskemi çıkarmadan yüzümde iz olduğunu anlayacak kadar dikkatli. El altından haini ararsa tehlikeli bir şeye maruz kalmaz.” Ali’nin katillerini aramaya bir de hain mi eklenmişti?
“Endişelenme Patron.” Douglas başını sola yasladı. “Bir keresinde bana kadınların mafya dünyasındaki yeri ile ilgili ne demiştin? Hatırlıyor musun?”
“Kadınlar bizim gibi şiddetle değil gözlem ve zekalarıyla hamle yaparlar. Bu yüzden biz kayıplar verirken kadınlar ellerini kana bulamadan oturdukları yerden tüm dünyaya diz çöktürürler.” Bunun en büyük örneğiydi annem. Başı dikti ve babama karşı duran tek kişiydi. Bazı zamanlar babamın gücünün doğmasının ana kaynağı olmuştu. Babamın tahtı sallandığında annem onun arkasında belirirdi ve kulağına fısıldardı. Babam onun dediklerini yaptıkça da gücüne güç katmıştı. Babama sağladığı o güç, annemin sonunu getirmişti.
“Aynen öyle. Yengenin zekasını ve gözlemlerine ihtiyacımız var. Biz tüm adamlardan şüphelenirsek sadık olanlarda güvensiz bir ortam yaratacağız. Yenge şüphelenirse yeni yaşamaya başladığı için kimse anormal karşılamayacak bile.”
“Kübra bana da mantıklı seçenek gibi geliyor. Zaten başımızda onca sorun var. Onlara odaklanırken Kübra’da arka planda haini arar. Tabi ki bizde dikkat kesiliriz, tamamen ipleri Kübra’ya verelim demiyorum.” Kübra bu işin altından kalkardı, dikkatliydi.
“Olur.” Söyleyeceğim tek kelime buydu.
“Ormandaki kadın ne olacak?” Faruk’un sorusuyla oturduğum yerden kalktım.
“Omzundan yaralı ve bıçağım onda.” Bıçağımı yanında götürmüştü. Ama kim olduğunu bilmeden bir işe yaramazdı. Ormanda düşürdüğüm silahımı anımsadığımda Faruk oturduğu yerden kalktı. Belindeki silahımı çektiğinde uzanıp aldım.
“Douglas yarına kadar gözüme gözükme ve uyu.”
“Yarın çok fazla. Gece yarısı olmadan toparlanırım ben.” Ya sabır.
“Hayır. Emrime karşı mı geliyorsun? Doktor gelip iyice kontrol edecek seni. Sonra yarın akşama kadar yoksun. Yat uyu. Bu odadan çıkarsan yemin ederim seni vururum.” Kaşları çatılsa da başıyla onayladı.
“Dog? Sana ilacını getireyim mi?” Faruk’un imalı ses tonuyla Douglas ters ters bakmaya başladı. “Zeliha’yı çağırabilirim.” Douglas oturduğu yerden kalkmaya çalışırken Faruk ayaklandı. İkisi de ani hareket yaptıkları için ellerini karınlarına yaslayıp suratlarını buruşturdular.
Yaralılardı ama bunu umursayan bir bendim sanırım.
“Bu konuyu açma demedim mi sana?”
“Siktir. Bana dokunmadan bile zarar veriyorsun. Nesin sen?” Douglas’a ters ters baktı. “Sıkıntıdan patla.” Kapıya adımlayıp çıktı.
“Senin peşinden gelir mi?” Sorumla Faruk’la uğraştığı zaman olan yüz ifadesi silindi ve ciddileşti. “Hallederim. Başını ağrıtmayacağım.”
“Ailemden birine zarar verecekse benim değil onun başı ağrıyacak. Bu yüzden onu etrafımızda görürsen bana söylemelisin.” Dudakları kıvrılır gibi oldu.
“Eyvallah Karanbey.” Kapı tıklatılırken uzanıp maskeyi yüzüne taktı, içeri çalışanlardan biri girdi. Elinde tepsi ve üzerinde dumanı tüten çorba vardı.
“Zeliha nerede?”
“Annesi ameliyat oldu. Ona izin verdim. Gerçi çalışmak kafasını dağıtıyormuş. Ara sıra geldi yemek yapıp gitti. Annesinin durumu kritik. Yoğum bakımda.” Başıyla onaylarken gelen yemeklere baktı. Odadaki telefonu işaret ettim. “Seninki nerede bilmiyorum. Ama onu arayabilirsin.” Başını aşağı yukarı sallarken oturduğu yerden kalkıp telefona adımladı.
Revirden çıkarken peşimden yemeği getiren çalışan kadın geliyordu. Oturma alanına girerken gözlerim Kübra’yı aradı. Mutfaktan gelen gürültülerle adımlarımı oraya yönelttim.
“Kübra, hadi ama şaka yaptım diye git Hakan’a küs. Sonuçta eski sevgilisiyle karşılıklı oturan o.” Piç herif ya.
“Konuşmayacağım seninle.” Omzumu kapının pervazına yasladığımda Kübra’nın bir şeyler karıştırdığını gördüm. “Sibel’i başkasına versinler diye Ferhat Yılmaz’la kanka olacağım. Görürsün sen.”
“Hayır. Hakan senin onlarla yakınlaşmana izin vermez.” Kübra yaptığı işi bırakıp başını kaldırdı.
“Kocam beni kısıtlamıyor.” Dudaklarım kıvrıldığında Kübra kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı. “Senin yüzünden az kalsın kapana yem oluyordum.”
“Olmadın ama.”
“Olacaktım ama.”
“Bir dakika.” Faruk elini kaldırdı. “Ne zaman seninle tartışmaya kalksam ilkokul zamanlarıma dönüyorum.”
“İlkokul ne demek?” Faruk duraksadığında Kübra elini tezgâha vurdu. “Evet cahilim. Söylesene. Ne demek?”
“Okul işte. Çocukken bir şeyler öğrenmeye gittiğimiz kapalı yerler.” Kübra sessizce başını eğdiğinde Faruk gülmeye başladı. “Sabahtan akşama birilerinin bir şey anlattığını düşün. Sevilecek bir şey değil.”
“Birilerinin bir şey anlatmasını seviyorum. Özellikle de geçmişi.” Tekrar önündeki işe dönerken omuzlarını dikleştirdi. “Medine abla, insanın geçmişi neyse şu anda olduğu kişiyi tanımanı sağlar derdi. Sanırım bu yüzden olduğum kişiyi kontrol edemiyorum. Geçmişim olmadığı için şimdi kim olduğumu bilmiyorum.”
“Bakıcımsın işte.” Kübra’nın melodiyi andıran kahkahasını duydum.
“Sana hala sinirliyim Faruk. Evdeki çay zulanı çöpe atacağım.” Faruk hızla ada tezgahının etrafını dolanarak çayını sakladığı kavanozu açıp baktı. Sanki kaybolan çocuğuna kavuşmuş gibi derin bir soluk bırakırken Kübra, ona hiç bakmıyor başını eğerek gülümsüyordu.
“Yalancı bir kadınsın. Çayıma dokunursan ebediyen düşmanım olursun.”
“Aman çok korktum. Çaysız kalasıca.” Faruk’un yüzündeki dehşet dolu ifadeyle onun çayına laf atanın bir tek Kübra olduğunu görebiliyordum. Ben bile çayıyla ilgili olumsuzluktan kaçınırdım. Faruk’un hassas noktasıydı.
“Oha. Vur dedik öldürdün. Beddua etme bana.”
“Ben kimseyi öldürmedim. Yalan söyleme.” Kübra’nın gülüşü silinirken omzunun üzerinden dehşete düşmüş bir ifadeyle Faruk’a dönmüştü. “Kimseye de vurmadım.”
“Bu bir atasözü. Sen ne kadar cahilsin?” Kübra kırılmış gibi bakışlarını tekrar yaptığı işe çevirdiğinde Faruk suratını buruşturdu. Hayvan herif. “Bir şeyi yaparken aşırıya kaçılması anlamına gelir.” Kübra ona cevap vermeyince çay kavanozunu eski yerine koyarak ada tezgahında onun tam karşısında durdu. Bazen Asya’yla tartıştıkları zamanki gibi sınırı aştığını geç fark ediyordu.
“Cahil kelimesi sendeki manyak gibi düşün.” Kübra gözlerini kısıp Faruk’a ters ters baktığında Faruk gülümsedi. “Hadi barışalım. Hakan’ın utanç verici anlarını anlatırım sana.” Kübra’nın dudakları kıvrıldığında şaşkınlıkla Faruk’a baktım. Hain piç.
“İnatçı ineksin.”
“Keçi o.”
“Sen ineksin.” Dayanamayıp gülüşümü serbest bıraktığımda ikisinin bakışları bana döndü. Kübra beni görünce hızla gözlerini kaçırdı ve yanakları kızarmaya başladı.
“Karın bana hakaret ediyor.”
“İnek hayvan ismi. Hayvanlar hakaret mi?” Kübra’nın hızlı cevabıyla Faruk sustu. Ada tezgâha yaklaştığımda Kübra’nın göz ucuyla bana bakışını yakaladım.
“Asya’yla konuşacağım.” Faruk gülerek mutfaktan çıktığında kalçamı masaya yaslayıp kollarımı göğsüme çaprazladım. Kübra başını kaldırıp bana bakarken eli yaptığı işte duraksadı.
“Niye öyle bakıyorsun?”
“Ne yaptığını anlamaya çalışıyorum. Sen işine devam et.” Kübra başını eğip karıştırdığı şeye devam ederken yaslandığımda yerde doğruldum. “O ne?” İyice yaklaştığımda mama kıvamında pudinge benzer bir karışımı karıştırdığını gördüm.
“Tatlı yapmayı deniyorum.” Uzanıp karışıma parmak ucumu sürmeye kalktığımda boştaki eliyle elime vurdu. “Elini yıkamadın.” Yanında dikilmeye devam ettiğimde ters ters baktı. Ona bana attığı bakışlara benzer bakışlar atarken ellerimi yıkayıp tekrar yanına geldim.
“Sen tatlı yemeği tercih etmiyorsun.” Sevmiyordum. “Bunu sana yapmadım. Faruk’a yaptım.”
“Onunla konuşmuyorsun.” Başıyla onayladı.
“Küs olmak istemiyorum. Onun için bir şey yaparsam tatlıyı yerken mutlu olduğunu görürüm. Onu mutlu ettiğim için de mutlu olup onu çabucak affederim. Bu yüzden yapıyorum.” Birini affetmek için bile çabalayan yine kendisiydi.
“Bana ne yapacaksın?” Duraksadığında onu işaret ettim. “İki gündür gözlerini kaçırıp daha az konuşuyorsun. Benimle de mi konuşmuyorsun?”
“Hayır. Konuşuyorum.” Kaşlarımı kaldırdım.
“Niye dövüş derslerinden sonra ortadan kayboluyorsun Karım?”
“Kaybolmuyorum.”
“Psikoloğun geliyor ve onunla konuşuyorsun. Onunla konuştuğun için bana kelimen mi kalmıyor?” Psikologla görüşmeye başlamıştı ve onunla ne konuştuğunu bilmiyordum. Ona iyi gelmesini umuyordum.
“Kelimem bitmedi. Bak konuşuyorum seninle işte.”
“Seni öpmemi isterken daha cesurdun.” Gözleri kocaman açıldığında dirseğimi tezgâha yasladım. “Bir şeyler emrederken cesaretin var ama bunları konuşmaya yok mu?” Bakışlarım yüzündeki kızarıklıkta gezinirken çapkın bir sırıtışla onu daha fazla utandırmaya çalışıyordum.
Adi birisin Hakan.
“Bana öyle bakma.”
“Nasıl bakıyorum ki?” Kübra kaşlarını çatarken gözlerimin içine baktı. “Soru sordum.” Başımı biraz daha yaklaştırdığımda gözleri dudaklarıma kaydı. Nefes alışı kontrolsüzleşti, yavaşça yutkundu.
“Senin yönetmen gereken bir karanlık dünyan yok mu? İşin yok mu senin? Gitsene.”
“Benim en büyük işim, Karım.” Nefesini tuttu. Onun sessiz olmasından hoşlanmıyordum ama bu anlık sessizlikleri hoşuma gidiyordu. Telefonum titrerken arka cebimden çıkartıp tezgâha yaslanmayı bıraktım.
“Faruk’un çileğe alerjisi var. O tatlıyı yiyemez.” Telefona bakmadan önce parmak ucumu tatlıya sürüp ağzıma götürdüm. Çilek aromasını bastıran baskın bir şeker vardı. Bunu hiçbir canlı yiyemezdi.
“Kartelin oğlu elimizde.” Mesajı okuduktan sonra telefonu çevirerek bahçeye yöneldim. Faruk telefonu kulağına yaslayıp kaşlarını çatmıştı.
“Yemin ederim oraya gelirsem görürsün inadı. Gitmeyeceksin kızım.” Faruk yine Karadenizli oluşunu belli eden o tonlamada konuşuyordu. “Asya.” Telefonu kulağından ayırdığında bakışlarımız kesişti.
“Bir gün katil edecek bu kız beni.”
“Sen zaten katilsin.” Duraksadığında kaşlarımı kaldırdım. “Ne olmuş?”
“Dün gece bara gitmiş, eve erkek getirince korumalar devreye girmiş. Delirdi. Bugün gideceğim yine diyor.” Kıskanç abi halleri eğlenceli olduğu için omuz silktim.
“Bırak kızı. Özgürce istediğiyle takılsın. Dünyaya bir kez geliyor. Sana ne?” Yumruk atmışımım gibi suratını buruşturdu.
“Sendeki genişlik otoyolda yok Hakan. Siktir git. Kaç yaşında lan bu kız? Ne erkeği? Daha çocuk kardeşim benim.” Çocuk mu? Yirmi dört yaşındaydı.
“Küçülsün de cebime girsin. Kocaman kadın oldu. Ne çocuğu?”
“Bilerek mi yapıyorsun lan?” Evet.
“Ben çıkıyorum. Buralar sende ve Asya’yı rahat bırak.” Arkamı döndüğümde telefondan Asya’nın yanındaki korumalardan birinin yazdığı raporu okumaya başladım. Dünkü çocuğu araştırmışlar, çoktan uyarırcasına sıkmışlardı. İtalya’daki ünlü bir modeldi ve bağımlının tekiydi. Asya’ya uygun değildi.
Arabaya geçerken depoya doğru giden yolda sessizce raporu okumayı sürdürdüm. Asya’nın hayatına giren en ufak canlının tüm siciline bakmak rutinlerimden biri olmuştu. Faruk onu korurdu. Bense göstermeden gölgelerin ardına gizlenerek korumaya gerek kalmadan problemleri başta yok ederdim. Ne Faruk’un başı ağrırdı ne de Asya’nın özgürlüğü kısıtlanırdı.
Araba yavaşlayarak durduğunda indim. Adamlarım etrafa dağılmış nöbet tutarken yanlarından geçerek depoya girdim, kartelin oğlu başını kaldırdı. Kaşları çatıktı ve gözlerinde en ufak korku ifadesi yoktu. “Bu yaptığını ödeyeceksin.” Türkçe telaffuzu bok gibiydi.
“Benim sınırlarımda ticaret yapmak için gelen sensin.”
“Liderle yaptık anlaşma. Onun izni var.” Cık cıkladım. Bıçakların dizildiği masaya adımladım.
“Onun iznine değil, benimkine ihtiyacınız var. İtalyanlarla ticareti yöneten benim. Baban beni anlatmadı mı sana?” Bıçaklardan birini elime aldım. Keskin tarafına parmağımı sürterken ona döndüm. Dikkatle elimdeki bıçaktan yüzüme çevirdi, bakışlarını. “Türk mafyasının İtalyanlarla bağlantısı benim.”
İtalyan caposu Enrico’nun iş yaptığı nadir kişilerden biriydim ve tüm dünya mafyası bunu biliyordu. Babam kendini duyurmak için çırpınırken ben kendi başıma farkında olmadan kendimi duyurmuştum bile. Enrico’yla çalışmak ses getiriyordu, çalıştığı her bir adamı dikkatle seçiyordu. Şimdi tüm bunları yapabilmişken babamın her şeyi mahvetmesini reddediyordum.
“Karanbey.” Yüzündeki ifade korkuyla değiştiğinde gülüşümü genişlettim.
“Bugün şanslısın. Douglas benden daha acımasız.” Douglas büyük ihtimalle Meksikalılarla olan yıllar boyu süren o gerginliği, onun üzerinde işkenceyle aktararak rahatlardı.
“Lider senin baban. Onun emriydi.”
“Sikimde bile değil, babamın adamı değilim.” Ona yaklaştığımda başını hızla sağa sola salladı.
“Babam anlaşma için gönderdi. Anlaşma onlar arasında ben sadece imzalar öncesinde geldim.”
“Anlaştığımızı sanmıyorum. Caponun hâkimi olduğu ticarete sızmaya çalışıyorsunuz ve bunu Türkler üzerinden yapacaksınız. Seni caponun önüne atabilirim ama dedim ya, bugün şanslısın.” Bıçağı bacağına sapladığımda acıyla bağlı olduğu sandalyeden kalkmaya çalıştı.
“Şimdi planlarımdan bahsedeyim.” Ensesinden tutup bana bakması için başını sabitledim. Gözlerindeki acıyı özümserken bıçağı çektim. Çırpınışları öfkeli hırıltıyla son bulurken gözlerindeki acıyı perdeledi.
“Seni bir güzel benzeteceğim. Sonra Meksika’ya postalayacağım. Babana yaptıklarımı anlatacaksın ve onları ticaret konusunda uyaracaksın.”
“Bunu yapamam. Söz hakkım yok.” Yalancı. Bıçağı aynı bacağına tekrar sapladım.
“Söz hakkın yok ama başka bir liderle anlaşmaya geliyorsun. Bilincini kaybetmeden önce söylediklerimi hafızana kaydet.” Arkamı döndüm ve bıçaklardan bir diğerini aldım.
“Uyuşturucu işinde bile değilsin. İşimize karışma.”
“Ferhat,” Omuz silktim. “Benim diğer ortak. Pis işler onda.” Ben silah ticaretiyle ilgilenmeyi seçmiştim. Uyuşturuculardan hazzetmezdim.
“Ferhat Yılmaz mı?” Gözleri daha da korkuyla açıldı. Ferhat, Meksikalıların çokça canını sıkmıştı. "¿En qué me has metido, papá?" Beni neye bulaştırdın, baba?
“Pederlerimiz cidden şerefsizler.” Gözleri kısıldı. “Papa işte. Sana Türkçeyi kim öğretti?”
“Bırak gideyim.” Başımı onaylarcasına salladım. Gidecekti zaten. Sadece biraz daha fazladan yarayla gidecekti.
“Babana iletmemi istediğin bir mesaj var. Meksikalılar bir daha anlaşma yapmak için topraklarıma gelirse…” Omuz silktim. “Geleceği söyleyince bir heyecanı kalmıyor. Biliyor musun? Babana söyle. Bir dahakine anlaşmayı bu kadar umursuyorsa oğlunu göndermesin. Kendisi gelsin.” Diğer bacağına da bıçağı sapladığımda bağırışı yankılandı.
“Beni öldürürsen seni yaşatırlar mı?”
“Benim arkamda dağ gibi babam var.” Ellerimi cebime yasladığımda acı dolu gözlerini bana dikti. “Adam sürünmemi istiyor. Bazen hayatta kalmam için kıçımı kolluyor. Benim papa da işte böyle psikopat.” Cebimdeki telefonu çıkartıp onun fotoğrafını çektim.
“Öncesi sonrası fotoğraflarına bayılıyorum. Şimdi bence başlayabiliriz.” Telefonu bıçakların olduğu masaya bırakırken ceketimi çıkartıp boştaki sandalyeye attım. “Senden öğrenecek bir bilgim yok. Tamamen itliğine döveceğim seni. İbret olsun diye.” Gömleğin bileklerini katlamaya başlarken başımı sola yaslayıp gülümsedim.
“Kişisel algılama lütfen. Bu aralar fazlasıyla gerginim.” Bıçaklardan birini alıp iplerini kestim. Oturduğu yerden kalkıp yumruğunu savurduğunda başımı geriye çekip dirseğimi suratına geçirdim. “Bugün benim kum torbam olacaksın.”
🖤
Arabadan indiğimde büyük demir kapının açıldığını gördüm. Babam bahçeye adımlarken gözlerim bahçede gezindi. "Gece gece ziyaretini neye borçluyum?" Omzumun gerisindeki korumaya baktım. Arabanın içinden kartelin oğlunu çıkarttı.
“Misafirinle denk geldik.” Babamın yüzündeki öfke kartelin oğlunun kanlar içindeki halini görmesiyle alevlendi. “Geri getireyim dedim.”
“Ne yaptın sen?!” Babam bana yaklaşırken korumalarım kartelin oğlunun bahçenin içine bırakıp geri çekildiler. Babam onun yanına çökerken nabzını kontrol etti. “O burada ölürse nasıl bir karışıklık çıkar haberin var mı?!”
“Meksikalılar seni gebertir. Biliyorum. Teknik olarak oğlun ona zarar verdi. Senden emir aldım ve bu yüzden seni öldürürler.” Dudaklarımı kıvırdığımda bakışlarındaki hiddetten büyük zevk alıyordum.
“Yalan konuşmayı kes.”
“Liderime itaat ediyorum, babacığım.” Bahçenin dışına adımladı. Tam karşımda dururken öfkeli soluklarından burun delikleri büyüyordu.
“Kes sesini evlat. Ne yaptığının farkında değilsin. Karteller kindardır. İntikamcıdır. Karşına alabileceğini-”
“Karşımıza. Biz bir aileyiz liderim.” Öfkeyle arkasına dönüp küfür mırıldandı. Onu delirtmeye bayılıyordum. Eskiden bunu başaramıyorken büyüdükçe ve karşısında duruşum netlik kazandıkça daha çok deliriyordu.
“Sorunlu bir çocuk gibi davranma yaşını geçmedin mi?” Bana döndüğünde elini omzuma uzattı. Uzattığı elini ittim. Elleri birkaç saniye havada kalırken kaşlarım çatılmıştı. Bana dokunamazdı.
“Onları benim sınırıma çektin. Ticaret yaptıkları öğrenildiğinde Capo beni öldürür.” Ona bir adımla yaklaştım. “Sana sözüm var, baba. Düştüğünü görmeden ölmeyeceğim.” Dudakları tehlikeli bir gülüşle çevrelendi.
“Bunu asla göremeyeceksin. Hala bu hayali kurduğunu bilmiyordum.” Küçümser ses tonundan nefret ediyordum. Bu adamla ilgili sevdiğim tek yanı bir dönem annemin mutluluğuna sebep olmasıydı. Bunun dışında bok gibi bir insandı.
“Eğer ticaretime leke sürersen yanımda seni çekerim.” Tehdidim hoşuna gitmedi. İşaret parmağını kaldırdığında parmağını tutup indirmeye çalıştım. İnatçı bir şekilde onu durdurmama engel olmaya başladı.
“İnatçılığın annen olacak o oros-” Başımı burnuna çarptığımda geriledi. Adamları silahına uzandığında korumalarım çoktan silahlarını doğrultmuştu.
“Annemin lafını açma.” Yakasından tutup bahçenin kapısına sırtını yasladığımda ağzındaki kanı yere tükürdü. Öfkem ve delirişim ona garip bir tatmin yaşatmış gibi keyifle gülüyordu. Hep bu oluyordu. En kontrollü anlarımı bile sikip atıyordu ve beni delirtiyordu.
“Sırf bugünler için bile onun yaşamasını isterdim. Bana benzediğini görmeden gebermemeliydi.” Ona benzemiyordum. Onun gibi değildim.
“Söz ver Hakan. Asla babanın izinden gitmeyeceksin. Gideceksin buralardan. Ben yapamadım ama sen yapacaksın. Onun gibi olmadan temiz bir hayat yaşayacaksın.”
Temiz hayat yaşamak için geç kaldığım bir zamanda dile getirmişti. Bu kadar pisliğin içinde büyümeme izin verip sonra baban gibi olma, demesi adil değildi. Hayat daima bana karşı adil olmamış, babamın izinden gitmiştim.
“Ben sen değilim. Asla olmayacağım.” Yakalarını serbest bırakırken birkaç adım ondan uzaklaştım. “Dostlarına söyle. Bundan sonra tek bir kartel üyesini görürsem ölü bir şekilde eve dönecekler.”
“Bunu yapmayacaksın.”
“Beni zorla ve onları çağır. Adım üzerine yemin ederim baba.” Yüzündeki gülüş silindi. Verdiğim sözün büyüklüğünün farkındaydı. Beni öldürmediği sürece engel olamayacağını biliyordu. "Hepsini tek tek geberteceğim. Üzerlerine bizzat aile imzamızı atacağım. Karanbey değil. Karanlar infaz etmiş görünecek." Ona bir kez daha yaklaştığımda korumalarının hareketlendiğini gördüm. "Meksikalılar asla anlaşamayacaksın."
“Daha ne yapmaya çalıştığımı bile anlamadan engel mi olacaksın?” Aynen öyle. Onun yaptığı hiçbir şeyde hayır yoktu. Bu yüzden isterse dünyayı kurtaracak bir planla gelsin yine de onun tarafında olmayacaktım.
“Capoya seni bildirmedim.” Yakamı tuttuğunda kaşlarımı kaldırdım. “Caponun sana ne yapacağını düşün. Anlaşma yapmaya teşebbüs etmen bile seni öldürmesine sebep olacak.”
“Bu yüzden mi? Ölmemem için mi söylemedin?”
“Seni kendime saklıyorum baba.” Elini yakamdan çektim. “Seni kimselere bırakmam.” Elini ittiğimde bir adım geriledi. “Misafirini kısa sürede topraklarımdan çıkar.”
“Bana emir verme.” Tıslarcasına dişleri arasından konuştuğunda yalandan ceketimi ilikliyormuş gibi yaptım.
“Estağfurullah liderim.” Dalga geçercesine konuşmam yüzündeki ifadenin gitgide sertleşmesine sebep oldu.
“Siktir git evlat.” Seve seve.
“İyi geceler efendim.” Asker selamı verdiğimde arkamı dönüp arabaya girdim. Telefonum titrerken babam geride kalmıştı bile. Ekranda ‘Karım’ yazısını görünce babamın üzerimde oluşturduğu tüm olumsuz duygularım dağıldı. Telefonu açıp kulağıma yasladım.
“Kocam.” Bağırışıyla telefonumu birkaç saniye kulağımdan uzaklaştırdım. “Nerede kaldın?” Cümleleri kayıyor muydu?
“Yoldayım. Sen niye garip konuşuyorsun?” Kıkırdadığını duydum. Gözlerim kısılırken arkadan Faruk’un kahkahasını duyabiliyordum. “Faruk’la dertleştik. Sibel’i kaçırma düşüncesi üzerinde konuştuk.” Kıkırdadı. Sarhoş muydu?
“Faruk’a versene telefonu.”
“Olmaz. Benimle konuş.” Öndeki korumanın omzuna dokunup telefonu işaret ettim. Kendi telefonunu uzattığında Faruk’un numarasını aradım. Telefonu kapalıydı. “Zaten Faruk telefonunu içecek sürahisine attı. Küfretti. Geldiğinde onun dilini kopar. Terbiyesiz bir arkadaşın var.”
“Douglas nerede?” Kübra tekrar kıkırdadı. “Faruk ona ilaç verdi. Uyuyor.” Douglas onu lime lime edecekti.
“İçki mi içtiniz?” Araba tanıdık yola saptığında telefonu korumaya uzatıp saate baktım. Faruk’u gebertecektim. “Faruk, Sibel’den ayrıldı. Çok üzgündü.” Sorun yok demişti.
“Tamam. Bir iki dakikaya sizin yanınız-” Kübra bir çığlık atıp heyecanla geleceğimi Faruk’a anlattığında sustum. Telefonu kapatmıştı.
“Senin neyine içmek?” Telefonumu iç cebime atarken cık cıkladım. “Senin neyine karıma içki vermek, puşt herif ya.”
Araba ani fren yaparak durduğunda bakışlarım arabanın önünde duran Melih’e kaydı. Arabası yolun tamamını kapatacak şekilde yan park edilmişti ve kalçasını arabaya yaslamıştı.
Konuşmak istiyorsa arabanın önünü mü kesmesi gerekiyordu? Akıllısı beni bulmuyordu.
“Bırakın gelsin.” Korumalar elini beline attıkları zaman onları durdurmak için elimi kaldırdım. Melih arabanın etrafını dolaştığında ikisinin omzuna vurdum. Arabadan indiler, Melih tam karşımdaki koltuğa yerleşip kapıyı kapattı.
“Bu sefer evine gelmedim.” Yine de benim bölgemdeydi, biliyordu.
“Arabamın önünü kesmenin amacı ne?”
“Karın beni arayıp duruyor.” Kübra’nın, telefonuyla birisini ara ara arayıp asılan suratıyla telefonu kapattığını görüyordum. Melih olduğunu az buçuk tahmin etmiştim. Kanımda dolaşan yabancı hisle kaşlarımı çattım.
“Açacaksın o zaman. Karımı görmezden mi geliyorsun?” Onlar arkadaşlar, diye hatırlattım kendi kendime.
“Çetinler gözlerini bana diktiler.” Yani iletişime geçtiği anda onu cezalandıracaklardı. Kübra, bir Çetin değil Karan’dı. Bu yüzden benim tarafımda olduğu için Haldun ve Bekir onu düşman sayıyorlardı. Babamın dostu olanlar bana düşmandı.
“Çetinleri siklemiyordun.” Dudaklarını kıvırdı. “Artık korkuyor musun?”
“Olay bu değil. Biri ona Kübra’nın krizlerinden bahsetti. Kübra’nın hatırlaması benim onun emirlerine itaat etmediğimi gösterir. Hain ilan edileceğim.”
“O zaman niye gitmiyorsun?” Çenesini dikleştirdi. “Seni bulacaklarını mı düşünüyorsun?”
“Gidecektim. Douglas’ın Rusya’ya gittiğini duyunca durdum.” Kaşlarım çatılırken öne eğildim. Bunu nereden öğrenmişti? “Douglas iyi mi?”
“İyi, iyi de sen nereden duydun?” Cevap vermeden birkaç saniye duraksadı. “Douglas’la birbirinizi öldürmek istediğinizi sanıyordum.” Hafifçe güldü.
“O beni öldürmek istiyor. Ben onu değil.” Gözlerinde bir anlığına endişe dolu bir ifade belirdiğine yemin edebilirdim. Douglas için endişeleniyor muydu? Bunu Douglas’a anlatsam şaka yaptığımı düşünüp gülebilirdi.
“Planlar değişti, Karanbey. Bu yüzden geldim. Baban bir şey planlıyor.” Başımı onaylarcasına salladığımda kaşları çatıldı ve birkaç saniye sessizce yüzüme baktı. “Öğrendin mi?”
“Niye bu kadar merak ediyorsun?” Öne kaydı.
“Haldun’un hoşuna gitmeyen bir şey yapıyor. Yıllardır Çetinlerdeyim. Bir kez olsun Haldun babana karşı çıkmadı. Kübra ile evlenmen emredildiğinde bile başını eğip kabul etti. Ama Haldun’u biliyorsun. Türk mafyasında olan hiçbir liderden-sen hariç- tedirgin olmuyor.” Çünkü babamın sağ kolu olmak ona bazı dokunulmazlıkları veriyor, kimse babamla ters düşmeye cesaret edemiyordu. Haldun, babamın gölgesinde rahatça dilediğini yapabiliyordu. Bense babamın gücünü, onun önemsediği kadar önemsemiyordum.
“Babamın yaptığı bir şey onu rahatsız ediyor diyorsun.” Başıyla onayladı. “Bunu bilmiyorsan Haldun sana da artık güvenmiyor demek oluyor bu.” Suratı asılırken camdan dışarı baktı. “Kübra yüzünden mi?”
“Kimin yüzünden olduğu önemli değil. Zamanım az kaldı. Sadece uyarmak istedim.” Elini iç cebine attığında bıçağımı çıkarttı. Bana uzattığında ormandaki kadını anımsadım. Onunla mı çalışıyordu? Elinden alıp baktım. Temizlenmiş ve parlatılmıştı.
“Bunu peşine takıldığım birinin saklanmak için kullandığı evin içinde buldum. Ferhat Yılmaz’a atılacak olan suçtan sonra sende olduğunu sanıyordum.”
“Bendeydi. Douglas’ın hayatını kurtaran biri vardı ormanda. Onu durdurmak için kullandım.” Kaşları çatıldı. Ona güvenmek istemiyordum ama Melih’in yıllarca Kübra’nın arkasını kollaması biraz da olsa onu benimsememe sebep oluyordu.
“Kim? Onun hayatını kurtardıysa niye onu yaraladın ki?”
“Sınırlarımda geziniyordu ve maskeliydi. Douglas’ı bulmadan öncesinde yaraladım. Kadındı.” Eliyle göğsüne doğru bir uzunluk gösterdi. “Şu boylarda mı?” Başımla onayladığımda yüzünde düşünceli bir ifade belirmişti. “Rus muydu?” Bıçağımı ceketimin iç cebine koyarken öne eğildim. Kadını tanıyor muydu? Elini çenesine sürterken hoşnutsuz bir ifadeyle çevrelendi yüzü.
“Daha önce denk geldin mi?” Başıyla onayladı. “Kübra’yla Faruk’un saldırıya uğradığı gece saldırıya uğramıştım. O kadının peşindeydim. Etrafta maskeli gezen biri hakkında araştırmaya çıkmıştım. Sağlam dövüşüyor ve aşırı hızlı.” Elini bir kez daha çenesine sürdü.
“Seni yaralayan o muydu?” Başını sağa sola salladı. “O beni zayıflattı. Sonraki saldırıyı geçiştiremedim. Yalnız değil. Amaçlarını bilmiyorum ama o gün içlerinden biri Yılmaz ailesinin evine dadandı. Zaten Ferhat onu öldürdü. Öldürdüğü kişi basit bir tetikçiydi. Kimsesiz ve hayalet.” Cebinden çıkarttığı USB’yi bana uzattığında elinden aldım. “Tüm araştırmalarım içinde. Onları bulmalıyım.”
“Niye?”
“Sistemin amına koymaya geliyorlar. Hançerini bulduğum yerde-” Telefonun ekranında birkaç yere basıp bana bakmam için uzattı. Elinden alıp çektiği fotoğraflara bakmaya başladım. Benimle bağlantılı üç isim vardı. Faruk Bolat, Douglas, Kübra Çetin. Douglas’ın isminin üzerinde maskeli bir fotoğrafı vardı ve yanında büyük kırmızı bir soru işareti vardı.
“Ümit Karan’ın planladığı her neyse-” Babamın olduğu fotoğraf karesi ise herkesle bağlantılıydı. Türk mafyasından Rus ve Meksika mafyalarına kadar… Haldun’un altında adamları sıralıydı ve birkaçının yüzünde çarpı işareti vardı. Melih ve tanıdık birkaç sima daire içine alınmıştı. Bu tabloda İtalyan mafyası dışında herkes vardı. “Buna destek oluyorlar.”
Babamın ne planladığını bilmiyordum ama aşina geliyordu. Dedemin lider olduğu dönemde Meksikalılar, İtalyanları yok edip ticarette söz sahibi olmak istemişlerdi. Uyuşturucu ticareti için Ruslarla aynı seviyede olacak süper güç olmayı hedeflemişlerdi. Dedem buna izin vermemişti. Babamın tek kız kardeşi vardı ve o dönem hayattayken İtalyan caposuyla evli olduğunu anımsıyordum. Dedem, babamın aksine düzeni seviyordu ve değişsin istemiyordu. İtalyanlarla da Ruslarla da iş yapmanın dengesini sağlamış, bunu korumanın yollarını daima bulmuştu.
Babam, kaos severdi, gücün yegâne hâkimi olmaktan hoşlanırdı. Sistemin tüm kontrolü ellerinde olsun isterdi. Bu yüzden babasını katlettiğinde ve yeni lider olduğunda ilk işi kız kardeşinin öldürme emrini vermekti. Annem, halamın ölmesine engel olmaya çalışmıştı ama babam yine de bildiğini okumuştu. Kendi ailesinden birinin kanını akıttığı ilk sefer değildi.
Zaten her şey peş peşe sarpa sardı. O dönemki capo Türklerle iletişimi kesmişti. O gün İtalyanların iç savaşının başlangıcıydı. Uzun bir süre Türklerle İtalyanlar arasındaki dengeyi bulan Ruslar olmuştu. Ta ki şu an ki Capo Enrico, babası ve tüm adamlarını öldürene kadar. Birbiriyle dengeli bir ticaret uygulayan üç farklı mafyadan birbirinin kuyusunu kazmak için an kollayan leşlere dönmüşlerdi.
Enrico ile çalışmak ve dengeyi bulmakta baya zorlandığımı anımsıyordum. Rusların ticaretin başkanı olma fikrinden tiksiniyordu. Belki bu yüzden de babamla anlaşmazlıklarımızın farkında olarak benimle anlaşmıştı. Rus mafyasından nefret eden bir Türk liderle İtalyan liderin anlaşması yıllardır sorunsuz ilerliyordu. Bunun bozulmasını istemiyordum. Enrico güçlü bir müttefikti.
“Babamın planlarına destek oluyorlar ve Douglas’ın hayatta kalmasını istiyorlar.” Douglas’ın sadakatini sorgulamak, yapmaktan kaçındığım şeylerden biriydi. Douglas’ı öldürmek isteyen en büyük düşmanı, bir Rus olduğunu anımsıyordum. Douglas öleceğini bilse yine de bir Rus oluşumuna itaat etmezdi. Yine de onu hayatta tutmalarının bir artısını göremiyordum.
Douglas, capo ailesinden sürülmüş bir İtalyan’dı. Enrico hakimiyeti ele geçirdikten sonra bir tek onu hayatta bırakmıştı. Ne yaşandığını bilmiyordum ama söylentileri duymuştum. Douglas, yeni capoyu kabullenmemişti. Baş kaldırmıştı.
Douglas’ın, Enrico’ya itaat etmekten çok daha fazlasını başaran ve tek kişilik bir ordu oluşuna hayrandım.
Tüm yaşananlarla ilgili konuştuğumuz bir dönemi anımsıyordum. Capo onu öldürmek yerine Douglas’ın ailesini öldüren Rus’un kucağına bırakmıştı onu. Bu yüzden İtalya’ya asla adımını atmazdı. Bana tüm bunları anlattığı zaman Ali’yi kaybetmiştim. Ayağı kalkmam için gaza getirmişti sanırım.
“Daha boktan kayıplarım ve ihanetlerim var Karanbey ya otur ağla ya da ayağı kalk canını yakanlara bunu ödet.” demişti. Onun kayıplarının ailesinden çok daha fazla olduğunu anlatmasa da hissediyordum.
Enrico, Douglas’ın benimle olduğunun farkında mıydı yoksa salağa mı yatıyordu, bilmiyordum. Bu konuyu açıp konuşmamış, herhangi bir problem çıkarmamıştı.
“İtalyanların da hayatını kaydır. Acaba düzenin içinden geçince bir boka yarayacak mı bu?” Kendi kendime mırıldanırken fotoğrafların arasında gezinmeye devam ettim. Hepsi Türk, Meksika, İtalyan mafyalarının bağlantılı olduğu kişilerden ibaret derin ilişkiler yumağıydı.
“Sence ne olacak?” Bıkkınlıkla telefonu ona uzattım. Babam her ne yapacaksa hepimizi ve düzeni bok edecekti.
“Bilmiyorum.” Melih omuz silkerken telefonu iç cebine koydu. “Ümit Karan her ne istiyorsa tüm düzeni çökertecek anlamına geliyor. Gittiğim bu gizli yerden anladığım kadarıyla birileri babanı gözetliyor. Onu izlerken de seni ve Haldun’u da.”
“Ruslar mı?”
“Douglas’ı hiçbir Rus kurtarmaz Karanbey.” Douglas’ı sanki çok daha önceden tanıyormuş gibi net bir ses tonlamasında konuşuyordu. “Douglas’ın kimliğini bilen onu infaz eder.”
“Kimliği mi?”
“Capolukla bağlantılı olduğunu ikimizde biliyoruz. Bu onun ölmesi için bile neden sayılıyor. Enrico çok can yaktı, onunla bir dönem can alan kişi Douglas’tı. Bu yüzden onun ismi veya yüzü öldürülmesi için tek nedenleri olabilir.”
“Kimsin sen?” Melih birkaç saniye sessiz kaldı.
“Beni araştırmadın mı?” Sesindeki alayla kaşlarım çatıldı. “Endişelenme Karanbey. Bir problem değilim. Olmayacağım da. Sadece çok daha fazla dikkatli ol diye seni uyarmaya geldim. Ölümüm yakındır.”
“Ölme.” İrkilerek bana baktı. “Karımı üzeceksen ölmene izin vermiyorum.”
“Ölüm meleğime söylerim. Karanbey izin vermiyor derim.” Alaylı ses tonuyla dudağımın kenarını kıvırdım. Piçti ve Çetinlere çalışıyordu ama yine de zekasını takdir ediyordum. Şimdi bile bu arabada olabilecekler için baştan uyarı yapmaya gelmişti. İtaatkâr değildi ama Kübra’ya sadıktı. Kübra, yanımda olmasaydı bana asla bu bilgilerle gelmezdi. Gözlerinde bunu görebiliyordum.
“Şimdi çık arabamdan.” Arabadan inerken omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerindeki o asi bakışı saklama gereği duymadan başıyla selam verdi. Arabadan uzaklaşırken park ettiği arabasına adımladı.
Korumalarım arabaya bindiğinde elimdeki USB’ye baktım. Dosyaları incelemek için bir an önce eve gitmek istiyordum. Ormandaki o kadını da babamın asıl planını da bulmalıydım. Beni deli etmek için Meksikalılarla ortak olmaya çalışarak tek müttefikimi de kaybetmemi sağlıyor sanmıştım, yanılıyordum. Fazlası vardı.
Araba yavaşlayarak durduğunda USB’yi cebime tıkıp indim. Evin bütün ışıkları yanıyordu. Verandayı geçip içeri girdiğimde üzerimdekileri askıya asıp oturma alanına girdim. Koltuklardan birinde Faruk diğerinde Kübra vardı. Önlerindeki içki şişeleriyle gözlerim kocaman açıldı. Oturup üç kişi içmeye kalksak bile bu kadar içkiyi aynı anda bitiremezdik.
“Kocam.” Kübra’nın heyecanlı çığlığıyla Faruk başını kaldırdı. İkisi de yüzüme odaklanmaya çalışıyordu. Sarhoşlardı.
“Karanbey.” Faruk oturduğu yerden kalkıp olmayan ceketini iliklemeye çalışırken yere düştü. Kübra çığlık atıp ayağı kalktığında aynı şekilde yere yapıştı.
Sabır.
“Faruk iyi misin?” Kübra yerde sürünerek Faruk’a yaklaşırken Faruk elini yere yaslayıp Kübra’ya gülümsedi. “Bomba gibiyim.”
“Bu kadar içki içtiğiniz için yarın tüm gün başınızı ağrıtacağım.” İkisi kısık bakışlarını bana çevirdi. Cık cıklarken yerdeki sınavım olan ikiliye baktım. “Kimin fikriydi?”
“Benim.”
“Benim.” Birbirlerine bakıp kahkaha atmaya başladıklarında elimi alnıma çarptım.
“Senin yüzünden. Sibel’den ayrıldın diye içtik.” Faruk kaşlarını çatarken Kübra, sırtını koltuğa yasladı. Ellerimi cebime koyup omzumu duvara yasladım.
“Ben Sibel’den ayrılmam. Yalancı. Aptal mıyım?” Kübra kıkırdadı. Faruk bana baktı.
“Öylesin.” Yaraları kapanalı çok olmamışken alkol komasına girmek için çabaladığı için aptaldı ve karımı buna dahil etmişti.
“Kocan bana aptal dedi.”
“Faruk’a aptal deme. Seni kaba adam.” Kübra yerden kalkmaya çalıştığına sendeledi. “Faruk çok aptal. Sadece aptal deme.”
“Sensin çok aptal.” Faruk, Kübra’yı tutup çektiğinde Kübra uzanıp elini ısırdı. “Evde bir sürü köpek besliyoruz.” Kübra kendisine hakaret ettiği için Faruk’un kulağını çekiştirip kaşlarını çattı.
“Karanbey’e söylerim, bana hakaret ettiğin için seni öldürür.” Sonlara doğru gözlerini kocaman açıp sesini gizemli hale getirdi. “Manyağın teki.” Faruk’u serbest bırakıp tekrar ayaklanırken gözlerimiz kesişti ve yüzündeki ifade samimi bir gülüşle yumuşadı. Bana adımlarken ayağı takılıp düşmesin diye beline doladım kollarımı, alnını göğsüme yasladı.
“Kocam.” Sesindeki sıcaklıkla derin nefes aldım. Başımı eğdiğimde kısık gözlerle yüzüme odaklanmaya çalıştı. “Kaşların çatık yine.”
“Eve geldiğimde aklı başında bir yetişkin bile göremediğimden sinirliyim.”
“Ben başı aklındayım.” Gözlerini kırpıştırdı ve yerdeki Faruk’a baktı. Bakışlarını takip ettiğimde Faruk, sırtüstü uzanmış ve gözlerini kapatmıştı. Kübra’nın çığlığı kulaklarımı çınlatırken korku dolu bakışlarla Faruk’a bakıyordu.
“Faruk ölmüş.” Faruk uzandığı yerden gözlerini açtı.
“Ölmedim. Tövbe de.” Tekrar başını yere yaslayıp gözlerini kapattığında Kübra tekrar korku dolu çığlık atıp parmaklarını koluma geçirdi.
“Faruk öldü.”
“Ölmedim.” Faruk gözlerini açmadan konuştuğunda Kübra tekrar çığlık attı. Ona döndüğümde gözleri benim üzerimdeydi.
“Faruk ölmesine rağmen konuşuyor.” Sır verir gibi fısıldamaya çalışmıştı.
“Ölmediyse onu ben öldüreceğim.” Faruk uzandığı yerden oturur pozisyonuna geldi. “Sabah kendine gelince evin etrafında koşturacağım seni. Yorgunluktan başın davul gibi olacak. Bir kendine gel.”
“TEHDİT EDİLİYORUM.” Onun anlık bağırmasıyla Kübra olduğu yerde sıçrayıp Faruk’a ters ters baktı.
“Kocama bağırma manyak.”
“Sensin manyak.” Kübra dehşete düşmüş bir ifadeyle bana baktı.
“Onun dilini kopar.” Gözlerimi kapattığımda Faruk çığlığa benzer bir ses çıkarttı ve bir şeylerdin yıkılıp döküldüğünü duydum.
“İkinizde konuşmayı kesin!” Gözlerimi araladığımda omzumun gerisinden verandaya açılan pencereye baktım.
“İLYAS!” Yaklaşan adım sesiyle kollarımı Kübra’ya sarıp onu gizledim, başımla Faruk’u işaret ettim. “Götürün onu. Evine atın.”
“Beni kovamazsın.” Faruk ayağı kalkıp sendeledi. “İstenmediğim yerde kalmam.” Yere düşecekken İlyas ve Orhan onun kolunu tutup evden çıkardı. Yanağımda hissettiğim dokunuşla bakışlarım ona çevrildi. Kübra parmağını yanağıma bastırıyordu.
“Çıkar göster.” Neyi?
“Gamzelerini ver bana. Gülsene.” Elini tutup yüzümden çektim. Şu an onları bulduğum bu duruma gülemezdim, hatta sinirimden kuduruyordum.
“Douglas’a ne ilacı verdiniz?”
“Doktorun içmesi için verdiği uyku ilaçlarını. Ama,” Biri duymasın diye eliyle dudaklarını kapattı. “Üç doz verdi Faruk. Douglas uyuyor.” Kıkırdadı. “Douglas uykuya dalmadan önce küfretti Faruk’a.” Douglas uyanınca Faruk’u gebertecekti.
“Gülmedin ama. Senin gülmen gerekiyor.” Elini tekrar yanağıma uzattığında başımı geriye çektim.
“Senin de sarhoş olmak yerine uyuman gerekiyordu.” Başını ağır ağır salladı.
“Kocamsız uyku tutmuyor.” Başını göğsüme yaslarken kollarını omzuma doladı. “Merak ettim seni. Gelmedin. Niye gelmiyorsun erken?” Sitemkar ses tonu bile o kadar günümü güzelleştirecek samimiyette hissettiriyordu ki dudaklarımda beliren gülüşe engel olamadım.
“İşlerim uzun sürdü. Ayrıca bunca yıl nasıl yalnız başına yatıyordun?” Eğilip onu kucağıma aldığımda başını omzuma yasladı, ellerinden biri yanağımı okşarken ona çevirdim bakışlarımı.
“Geceleri uyuyamam ben. Gündüz Bekir gittikten sonra uyuyordum.” İç çekip başını boyun girintime sakladı. “Gece uyursam herkes uyuyunca gelip beni korkutuyordu.” Sesindeki korkuyu hissedebiliyordum. Kollarını boynuma daha da sıkı sardığında alnına dudağımı değdirirken buldum kendimi.
Güvendeydi. O piç artık ona zarar veremezdi.
“Geceleri yanımda uyuduğunda güvenli olduğunu hissediyorum.” Güvendeydi. Yanımdayken ona yaklaşamazlardı.
“Bu yüzden mi beni sürekli yatağına atma planları yapıyorsun?” Kıkırdamaya başladığında gülüşüm genişledi.
“Evet. Hem senin yatağımda uzanmanı seviyorum.” Merdiveni tırmanmaya başlarken boynumdaki kolları sıkılaştı.
“Niyeymiş o?”
“Çünkü,” Odasına girerken başını kaldırdı. Gözleri sulanmıştı. “-O evde çok yalnızdım. Yanımda olan kişiler bile Haldun’undu. Benim o evde hiçbir şeyim ve hiç kimsem yoktu. Şimdi kocam var.” Başını tekrar boynuma gizlediğinde burnunu çektiğini duydum. “Anlaşma da olsa benimsin. Bana aitsin.” Göğsümdeki yara sızlarken yavaşça yutkundum. “Ailemi bulmadan önce bulduğum ailemsin.”
Sarhoş olduğu için bunları söylüyor Hakan. Sadece sarhoş. Bilinci yerinde değil.
“Uslu bir kadın olup uyumanı ve sabah bu konuda tekrar konuşmanı istiyorum.” Ayıkken bunları söylemesini istiyordum çaresizce. Onu yatağa bırakırken başını sola yaslayıp çapkın bir gülüşle bana baktı.
“Sabah yanımda uyanacak mısın?” Çoğu zaman o uyuduğunda gelip uyanmadan çıkardım. Geldiğim zaman yerde yatarken bulurdum onu. Yalnız kaldığında yerde kıvrılarak uyurdu. Bu yüzden daima onu yatağa taşırdım. Farkında olmadan yatakta bana doğru dönüp bir elini koluma koyarak uyumaya devam ederdi.
“Büyük ihtimalle sabah yine gideceğim.” Kaşlarını çattı, örtüyü kalçalarının altından çekip uzanmasını sağladığımda itiraz etmeden uzandı.
“Niye? Benden korkuyor musun sen?” Yatağın kenarına oturduğumda kıkırdayışına sessizce bakarken buldum kendimi. Alkol onu fazla neşelendirmiş, daha dertsiz tasasızmış gibi şen şakrak oluşunu arttırmıştı. Bundan hoşlanmıştım.
“Korkuyorum. Bir adam karısından korkmalı.” Başıyla onayladı beni.
“Evet. Bu yüzden seninle evlendim. İtaatkâr bir kocasın sen.” Kahkaha attığımda yattığı yerden doğrulup parmakları yanaklarımdaki çukurlara bastırıp bana yaklaştı. Refleksle yüzümü geriye çektiğimde kaşlarını çattı ve ondan beklenmedik güçle yanaklarımı sıkıca tutup dizleri üzerinde yükselip yüzlerimizi aynı hizaya getirdi.
Siktiğimin yaraları tekrar sızlarken Kübra’nın yüzüne bakmaya devam ettim. Ormandaki cesareti birkaç kat artmış beni bile aşmıştı.
O sarhoş Hakan.
“Benle alay etme Hakan Karanbey.” Aniden nefesini tuttu ve şaşkınlıkla baktı. “Hakan Karan Bey.” Elini yüzümden çekerken yatağa attı kendini ve kahkaha atmaya başladı. “Şimdi anladım.”
“O kadar dengesizsin ki. Normalde sarhoş olup sızılır. Senin bu yanın bile normal değil.” Cık cıklarken onu omzundan çekiştirip başını yastığa yasladım. Kollarını tekrar boynuma sardı.
“Kocam Bey.”
“Karanbey o.” Elinin gömleğimin yakalarından sırtıma süzüldüğünü hissettiğimde bedenimdeki canlandırıcı hisse engel olamadım. Diğer eli boynumdan yakalarıma doğru kaydı.
“Kocam Bey, sanırım sarhoşum.” Sanırım bende sarhoşum.
Elinin ensemden gömleğimin içine süzülmesine engel olmak için elimi uzattığımda Kübra başını kaldırıp dudaklarımla yanağımın birleştiği kısma dudaklarını değdirdi, kaskatı kesildim.
O senin karın, Hakan.
O sarhoş bir kadın Karanbey.
“Benden kaçma, Kocam. Seni yemem.” Dudaklarımı kulağına yasladım.
“Benden kaçmadığın için senden kaçıyorum, Karım. Çünkü ben seni yerim, her bir parçanı. Tükene kadar tüketirim. Bu yüzden…” Boynumdaki elini çekip bileklerini başının üzerine yasladım. Geri çekildiğimde nefes nefese bana bakıyordu.
“Yine köprücük kemiğimden öpmeyecek misin?” Gözlerimi kıstığımda göz kırptı. Bakışları odama girip koala gibi bana yapıştığı zamanki gibiydi. Gözleri cam gibi parıldıyor ve heyecanını göstermekten çekinmiyordu. “Hadi bunu istediğini biliyorum. Kabul et. Öpülesi bir kadınım.” Evet.
“Eğer sarhoş olmadığın zaman benden bunu istersen yaparım.”
“Sensin sarhoş. Ben değilim.” Öyleydim.
“Bugün burada kalmayacağım. Ne yapacağın belli olmaz.” Boştaki elimle yanağını okşadım. Gözleri kısılırken yanağını elime bastırdı. Bileklerini serbest bıraktığımda elleri bileğime dolandı ve yastığıyla yanağı arasında elimi hapsedip gözlerini kapattı.
“Tamam git. Elini bana bırak.” Gülmeye başladığımda tek gözünü açıp baktı. “Gülme. Uyuyorum burada.”
“Elime ihtiyacım var.” Omuz silkti.
“Benim daha çok ihtiyacım var.” Boştaki elimle yüzüne dökülen saçları uzaklaştırdım. Sarı teller parmaklarımın arasında gezinirken Kübra iç çekti.
“Saçlarım ne zaman uzar. Biliyor musun?” Sesindeki kırgınlık ruhumu acıyla sarıp sarmalıyordu.
“Bilmem.” Annemin saçları hep kısa olduğu için bilmiyordum. Kübra’nın saçları omzuna bile yetişecek uzunlukta değildi. Saçlarının uzun olmasını hayal ederken buldum kendimi. Beline kadar uzayan saçların ona yakışacağını görmeden bile bilebiliyordum. “Saçların niye kısa?”
“Bekir saçımı çekiyordu. Canım çok acıyor diye Medine abla, saçlarımı kulaklarımın altında kesiyordu. Normalde o öldüğü günün ertesi gün saçımı kesecekti.” Elimin ıslandığını hissettiğimde Kübra, yüzünü elime gizledi.
“Burada saçını kesmek zorunda değilsin.” Ağlamasına izin vermek zordu. Ağlamasını bastırdığı bir ömür yaşamışken buna engel olmak istemiyordum. Yine de gözyaşlarını görmek kendimi iyi hissettirmiyordu. Ağlayınca susuyordu ve duygularını anlatmak yerine gözyaşıyla yine yalnız başına akıtıyordu.
“Hastanede de çektiler.” Uykulu gözleri beni buldu. “Uzun saçlarım olmasını istiyorum. Hatice gibi. Sibel’in de saçları çok güzel. Saçlarım upuzun olsun istiyorum. Saçlarımı da korur musun?”
“Saçlarını uzatırsan kimsenin çekmesine izin vermem.” Başıyla onayladı.
“Tamam.” Başını kaldırdığında elimi kendime çektim. Kaşlarını çattı. “Elimi geri ver.” Yatağın diğer yanına uzanırken tüm günün yorgunluğunu yeni fark edebiliyordum. “Elimi ver,” Onu tutup başını göğsüme yasladığımda sustu. “Sus ve uyu.”
“Kalbin niye bu kadar hızlı atıyor?” Bunu kendime defalarca kez sormuştum. Cevabını bulamamıştım. Niye onun yanındayken bedenim kontrolüm dışı tepkilerle sarsılıyordu ki?
“Yoruldum.”
“O zaman uyuyalım.” Elini karnıma yaslarken yanağını göğsüme sürdü. “Çok yoruldum bende.”
“Uyuyalım Karım.” Başımı eğdiğimde saçlarının kokusuyla mayışırken buldum kendimi. Ellerimden biri omuzlarını sararken diğer saçlarına dolandı. Kafamdaki cevapsız sorular da gelecekte olacaklarla ilgili kaygılarımı da siktirip attım. Bu odada onlara gerek yoktu.
Ben bir insandım. Dinlenmekte, yorulmakta, kaçmakta benim hakkımdı.
Karımla uykuya dalmakta hakkımdı.
Anlaşmalı-
Siktir git Karanbey. O benim karım. Anlaşma sikimde bile değil.
Kübra Karan benim.
🖤
KÜBRA
13 yıl önce…
Korkuyordum. Bileklerim iple bağlanmıştı ve etrafımda sürekli gezip kaçmamı engelleyen takım giymiş korkutucu adamlar vardı. Buradan gitmek istiyordum ama ne nerede olduğumu biliyordum ne de nereye gideceğimi.
Adım neydi? Hatırlayamıyordum. İnsan adını unutur muydu? Unutmuştum işte.
“Kalk.” İçlerinden biri bana anlamadığım bir dilde bir şey söylediğinde ona şaşkınlıkla baktım. Onları anlamadığım için kızıyorlardı ama ben onların hangi dili konuştuklarını bile bilmiyorken onları nasıl anlayabilirdim ki?
Kolumdan tutup yerden kaldırdığında bacaklarım bedenimin yükünü kaldıramadığı için tekrar yere düştüm. Bir kez daha kolumu çekiştirdiğinde hissettiğimde acıyla ayağı kalktım. Deponun kapısı aralanırken içeri bir kadın girdi. Koyu kahve saçları kısacıktı ve mavi gözlerinde öfke vardı.
“Azra yenge buraya gelmem-” Kadın korumaya tokat attığında diğerleri ellerini birleştirip başını eğdi. Bakışları bana döndüğün korkuyla gerilemeye çalıştım. Kolumu tutan adam elini sıktığında acıyla inleyip suratımı buruşturdum.
“Bırak onun kolunu.” Kadının ne söylediğini bilmesem de korumanın kolumu bırakmasıyla rahatladığımı hissettim. Topuklusunun çıkardığı ses bana yaklaştıkça yükselirken kaşlarımı çatıp başımı kaldırdım. Buradaki adamlar gibi kadınlar da mı kötüydü?
“Çöz onu!”
“Bunu yapamam.” Kadın korumayı umursamadan yakınındaki korumanın cebine elini uzatıp içinden bir bıçak çıkarttığında korkuyla geriledim. Beni öldürecek miydi?
“Ümit abinin haberi var mı yenge?”
“Ümit abini de ben yönetiyorum, Nurullah. Beni bir daha engellersen seni öldürmem gerekecek.” Kadın bana adımlarken bıçağı kılıfından çıkarttı.
“YA nichego ne sdelal. Ne ubivay menya.” Ben hiçbir şey yapmadım. Beni öldürme.
“Kaçırılacak kız bir İtalyan demiştiniz.” Kadın dehşete düşmüş gibi korumaya baktığında onu anlayamadığım için korkum gitgide artıyordu.
“Planlar değişti. İtalyan kızı kaybettiler.” Adam beni işaret etti. “Bunun sakladığından şüpheleniyorlar.” Adamın tiksinircesine bana bakmasıyla kaşlarımı çattım. Buradakiler kimdi ve niye bana kötü bakıyorlardı?
“Planlar tekrar değişti.” Kadın bana dönerken gözlerinde yüzündeki ifadeden farklı bir sıcaklık belirdi. Uzanıp bileğimdeki ipleri kesti. Bileğimin ağrısını canımı yakarken gözlerim yavaşça gözyaşlarımla dolmaya başladı. Bileğimi ovuşturup korkarak baktım kadına.
“Azra yenge-”
“Beni durdurmaya çalış. Ümit Karan’ın eşiyim ve bunun getirisini kullanmaktan çekinmem.” Kadın kolumu tutup yanında yürümemi sağladığında koruma kadının önüne geçti. Kadın çenesini dikleştirip gülüşünü genişletti.
“Bunca yapılanlara sessiz kaldım. Bir çocuğu hapsedip kullanmanıza izin vermeyeceğim.”
“Lütfen kızı bırakıp buradan çıkın.” Kadın bana döndü. Ne konuştuklarını bilmiyordum ama kadına güvenmek istiyordum. Kolumu tutan elinin bileğine parmaklarımı sardım. Kadın eğilip beni kucağına aldığında hiç zorlanmamıştı. Başımı boynuna gizleyip kollarımı omzuna doladım.
“Hadi beni durdur.” Kadın ilerleme başladığında kimse ona engel olmadan geçip gitmemize izin veriyordu. Depodan çıktığımızda karanlıktı ve kadın, kötü adamların yanından geçtikçe hepsi birer birer kaşlarını çatıp birbirine bakıyorlardı.
“Bir sırrım var, kız çocuğu. Sakladığın İtalyan kızının yerini asla söylememelisin. O bir Karan ve İtalyan kanı taşıyor, kocam onu da öldürecek. Onu korumak için yerini unutmalısın. Anlaştık mı?” Rusça konuşmuştu. Başımı kaldırdığımda göz kırpıp gülümsedi.
Hangi kızdan bahsediyordu? İtalyan ve Karan kanı taşıyan kimdi?
“Söz seni ailene göndereceğim. Kim olduklarını öğrenene kadar oğlum yanında kalacak. Anlaştık mı?” Ailem kimdi ki?
“Seninle kalmak istiyorum.” Adamlar beni kaçırmıştı ve beni bir kadın kurtarmıştı. Onunla daha güvendeydim. Oğlunu istemiyordum. Adamlar hep kötülerdi. Bu yabancı kadınla kalmak istiyordum.
“Benimle kalamazsın. Bugün çok fazla lidere baş kaldırdım.” İç çekti. “Oğlum Rusça konuşmaz ama bir kadına zarar vermezde. Sana kibar davranacak. Söz veriyorum.” Oğlundan şimdiden korkmaya başlamıştım. Ben daha çocuktum ve beni korkutuyorlardı.
“Anne.” Yine bilmediğim dilde konuşan birinin sesini duyduğumda başımı kadının boynuna gizledim. Bir erkek sesiydi ve kadının yanından gitmek istemiyordum.
“Hakan.”
“Babam bu yüzden seni öldürecek anne.” Ne dediklerini bilmesem de endişeli ve yükselen ses tonlarını anlayabiliyordum.
“Baban nefes aldığımız her an bunu yapabilir. Senden bu kızı alıp güvenli eve gitmeni-”
“Sende gel.” Çocuğun çaresizliğini hissedebiliyordum. Arabanın bagajına bırakıldığımda kadın üzerimi bir örtüyle gizleyip kapıyı kapattı. Karanlık ve kapalıydı. Bunu istemiyordum ama kadın beni aileme götüreceğini söylemişti.
“Sen onunla güvenli eve gideceksin. Ali’de seninle kalacak. Babanı bir şekilde sakinleştirip peşinizden geleceğim.”
“Olmaz. Faruk ve ailesi yurt dışına çıkacaklar bile. Sende gel.” Çocuğun sesindeki korkuyla olduğum yerde korkuyla titremeye başladım. Belki de beni kurtarmak yerine öldüreceklerdi. Arabanın bagajında karanlık ve dar olan yere saklayıp kaçırıyorlardı ve ben onlara mı güvenecektim?
“Azra!” Çocuktan çok daha korkunç sesli bir adam bağırdığında elimle kulağımı kapatarak gözlerimi sıkıca yumdum.
“Hakan hayır.” Kadının çığlığını duydum. Garaj kapısı tekrar açıldığında üzerimdeki örtü açıldı ve gri gözleri avına yaklaşmış avcı gibi bakan bir adam gördüm. “Ümit o daha çocuk.” Kolumdan tutup beni dışarı çıkarttığında ayakta durmamı beklemeden dizlerimin ve ellerimin üzerinde düşmemi sağladı.
“Bana ihanet etmeye kalkabileceğini mi sandın?!” Başımı kaldırıp baktığımda öfkeyle kadına doğru yürüyen adamı gördüm. Kadını tutan korumalar vardı ve kadının beni depodan çıkartırken yüzünde olan o cesaret dolu bakışlar bir anlığına korkuya bulandı.
“Kızı ben kaçırdım. Annem beni vazgeçirmeye çalışıyordu.”
“Yalan söyleme. Anneni korumayı kes evlat.” Onlar kendi içlerinde kavga ederken gözlerimi kırpıştırdım. Yerde bir genç çocuk yatıyordu ve elleri belinde bağlanmış ve takım elbiseli bir adam onun başını yere bastırmıştı. Çocuğun yüzünü görmesem de kıpırdayışından acı çektiğini görebiliyordum.
“Sana ihanet etmedim. Etseydim haberin bile olmazdı.” Kadının korkusuz gözlerine hayranlıkla bakarken buldum kendimi. Etrafımızda kötü adamlar vardı ve o çenesini dikleştirmişti. Korumalardan biri adamın başını sallamasıyla ona yaklaşıp kolunu tutmaya çalıştığında kadın yumruğunu korumanın suratına geçirdi.
“Hakan’ı serbest bırakmalarını söyle.”
“Sence ben ikinizi serbest bırakacak kadar aptal bir adam mıyım?” Adam, kadına yaklaştığında suratına tokat yedi.
“Oğlumu serbest bıraktır. Bu son uyarım.” Kadın ne diyordu anlayamasam da adamın gözlerindeki öfkeyle korku her bir zerreme bulandı. Kadını öldürecekmiş gibi parıldamıştı gözleri. Kadına yöneldiğinde endişeden ve beni oradan çıkarttığı için sanırım elime gelen taşı adamın kafasına fırlattım.
“Seni küçük-” Eliyle alnını kapatırken akan kırmızılıkla gözlerindeki öfkeli bakıştan hoşlanmamıştım. O bir iblisti.
“Begi!” Koş. Kadının bağırışıyla adamların hareketlendiğini gördüm.
“Onu götürün. Onunla ne yapacağıma sonra karar vereceğim?” Bana adamlardan biri yaklaştığında yerden hızla kalktım. Beni tutmak için öne atıldığında çoktan ellerinden kurtulup ağaçların olduğu ormana koşmaya başladım. “O kız kaçarsa hepinizi gebertirim.” Sesindeki hiddetin kötü olduğunu biliyordum. Koşmaya başlarken nefesimin kesilmesini umursamadım.
Koş. Kurtul onlardan.
KÜBRA
Günümüz
“Koş Kübra. Hızlan.” Faruk yanımda koşarken onunla koşmak berbat bir fikirdi. Hakan’ın bize cezasıydı. Başım çatlıyordu ve ilaç içmeyi reddetmiştim.
İyi halt ettin Kübra.
“Başım ağrıyor.” Faruk benim aksime iyi görünüyordu.
“Mazoşist olursan olacağı bu.” O kelimenin anlamını bilmiyordum. Bu yüzden ona cevap vermedim. Hakan verandadaki merdivenlere oturmuştu ve ayak ucuna Zenas ve Bo kıvrılmıştı. Sigara içerken bizim koşmamızı büyük keyifle izliyordu.
Dün Faruk’la içmek büyük bir hataydı, kabul ediyordum. Yine de Hakan’ın bizi yarınlar yokmuşçasına koşturması, hem de alkolün yarattığı baş ağrısına rağmen bunu yaptırması acımasızcaydı.
Sigara dumanını serbest bırakırken hayal meyal gülümsediğini gördüm.
Manyak adam.
“Yoruldum.” Faruk güldü. Benden hızlı koşmasına rağmen bana eşlik etmek için yavaş koştuğunu biliyordum. “Kaldı on tur.” İçtiğimiz her bardak kadar evin etrafını koşmamızı emretmişti. Faruk o kadar çok içmişti ki o bardakların karşılığı bitmiyordu. Ayrıca bu evin bahçesinin bu kadar büyük olması da işi zorlaştırıyordu.
Hakan’la şakalaşmaya kalktığımda istifini bozmamıştı. Cezalandırmakta inatçıydı.
“Onu gebertelim.” Teklifimle Faruk bir kez daha güldü.
“Kocanın suikastı için onun en yakın arkadaşına bu fikrini mi söylüyorsun?” Başımla onayladım. Nefesim ciğerlerimi yakarken duraksayıp gözlerimi yumdum. Başımdaki ağrının şiddetine dayanamıyordum.
“Zenas ve Bo’nun önüne seni atıp kaçacağım. Planım hazır.” Faruk, gözlerini kırpıştırırken şaşkınca baktı.
“Ben niye yem oluyorum?”
“Senin yüzünden sarhoş olduk biz.” Ellerimi belime yasladığımda benim yaptığımın aynısını yaptı.
“Hiç içmediğini nereden bileyim ben. Bardakları kafaya diken sendin.” Bu nasıl saçma bir argümandı? Hapsolduğum evde alkol partisi mi yapacaktım?
“Bir daha içmeyeceğim.” Sabaha karşı uyanırken zihnimde beliren kesik anıları anımsamıştım.
Azra Karan, beni depodan çıkarmıştı ve oğlundan bahsetmişti. Devamını anımsayamadan ormanda koştuğum an belirmişti. Her şey bölük pörcüktü. Yine de Azra Karan’ı net hatırlıyordum. Gözlerindeki hiddetin bana çevrildiğinde şefkatle çevrelenmesini…
“Faruk.” Ellerimi belimden indirdim ve ona yaklaştım. “Hakan ve annesi nasıl yakalandı?”
“Niye soruyorsun?” Omuzlarını dikleştirirken dikkatle yüzümü incelemeye başladı.
“Sabah bir şeyler hatırladım. Hakan’ın annesini.” Kaşları çatılırken kollarını göğsünün altında çaprazladı.
“Bunu Hakan’a anlattın mı?” Başımı sağa sola salladım. “Tam olarak ne hatırlıyorsun?”
“Beni bir depodan çıkarışını… Kalabalık adamları…Ona sıkıca sarıldığımı.” Gözlerimin önünde yerde yatırılmış bir çocuk belirdi. Ne kadar düşünürsem, anılarım netleşiyor gibiydi. Belki de boşlukları yalan ve olmamış bilgilerle dolduruyordum. Bilmiyordum.
“Kübra. Babam, Azra teyzeye bir deponun adresini söyledi. Annemle çok fazla tartıştılar. Azra teyzeye engel olamadığı için babama çok kızdı annem. Sonrasını sana anlattım.” O depodan beni çıkartışı her şeyi başlatan mıydı?
“Beni depodan kurtarmak için geldiğini anımsıyorum Faruk. Ne söylediğini değil, gelişini ve beni oradan çıkarmak için korumalara sertçe konuştuğu ses tonunu… Azra Karan’ın işlediği suç ben miyim? Ümit Karan beni kurtarışını ihanet sayıp mı ona zarar verdi? O da oradaydı. Ümit Karan.” Duyduklarım, silinip gitmiş anılarımla çorbaya dönmüştü. Ne kadar düşünürsem o kadar karışıyordu her şey.
“Bir dakika. Ümit Karan’ın senin varlığından yıllar öncesinde haberdar olduğunu mu söylüyorsun?” Başımla onayladım. Onun kolumu tutarken ki gri gözlerini anımsadım. Korkunçlardı.
“Benim varlığımı zaten biliyordu. Çetinlerin evinde beni yeni öğrenmiş gibi davranmıştı.” Ümit Karan’ın kaç kişiliği vardı bilmiyordum. Her gördüğümde daha da ulaşılmaz ve tehlikeli bir adam olduğunu da Hakan’ın niye ona bulaşmam konusunda çekinceleri olduğunu da daha iyi anlıyordum.
Ümit Karan bir iblisti.
“O zaman beklediğimizden farklı bir planla karşımızda. Hakan bunu bilmeli. Bu sefer saklayamazsın. Bunu öğrenmeli ki babasına karşı cephelerini koruyacak hamleler yapmaya başlasın.” Başımla onayladığımda Hakan’ın bize doğru geliyor olduğunu gördüm. Keyifli ifadesi merakla çevrelenmiş ve silinmişti.
“Hakan geliyor.” diye fısıldadığımda Faruk kolumu çekiştirdi. “Koş Kübra.” Faruk önden koşmaya başladığında peşinden koşmak için hızımı arttırmaya çalıştım. Hakan geçeceğim kısımda dikilirken ellerini cebine koydu.
“Beni engelleme. Seni ceza veren pislik adam.”
“Bu kadar yeter kendine eziyet ettiğin. İlaçlarını içecek misin?” Gözlerimi kıstığımda beni neden koşturduğunu yeni fark ediyordum. Ceza değildi, pes etmem içindi.
“Başım çok ağrıyor ve beni koşturarak daha da acımasına neden olduktan sonra ilaç içmem için ikna edici olacağını mı düşündün?”
“Alkol alman benim değil, senin seçimin. Başının ağrısını umursamayıp ilaç reddetmen yine senin seçimin. Beni suçlama.”
“Tamam.” Yanından geçmek için adımladığımda kolumu tutup yüz yüze gelmemizi sağladı.
“İlaçlarını iç.”
“İçmeyeceğim.”
“Bana güvenmiyor musun?” Sesindeki sitemi fark edince inatçı yanım tuzla buz oldu. “Seni zehirlemeyeceğim, hafızanın geri gelmesini bende istiyorum. O zaman daha hızlı çekip gidersin. İkimizin de işine yarar bu.” Öfkeli tonlaması kalp atışlarımı yavaşlatırken kolumu elinden kurtardım.
Gitmem için can atıyordu.
“Bu güvenle ilgili değil.” Anlamıyor muydu? İlaçlar en büyük korkumdu. Bana en büyük acıları da en büyük kayıpları da veren bir araçtı. “Çekil. Daha koşacak on turum var.” Yanından geçmeme izin verdiğinde başımdaki ağrıyı umursamamak elde değildi. Kafamın içine balyozla vuruyormuş gibi canım yanıyordu.
“On turunu, Faruk koşar.” Ayaklarım yerden kesildiğinde şaşkınlıkla kollarımı onun omzuna doladım. Gri hareleri babasının aksine güven veriyordu ve bakarken korkutmuyordu. “Kahve ilaç kadar etkili olmasa da iyi gelir.”
“İndirir misin beni? Kahve sevmem ben.”
“Ya ilaç ya kahve. İkisinden birini içene kadar başında dikilirim.” Duraksadım. Bana zorla içirecek kadar ileri gider miydi? “Gerekirse zorla içersin. Kendine eziyet çektirmene izin vermiyorum.”
“Koşmak istiyorum.”
“Başının ağrısı geçmeyecek.” Eve adımlamaya başladığında korku her bir zerremi sardı. İlaç istemiyorum. Kahve de öyle. Beni içmeye zorlayacak mıydı? Verandayı geçtiğinde kollarından çıkmak için hareketlendim, izin vermedi.
“Ben…Hakan lütfen.” Adımları durdu ve bakışları dikkatle yüzümde gezindi. Sorunu anlamaya çalışırken ağır ağır seyretti yüzümü. Ayaklarımı yere bıraktığında farkında olmadan tuttuğum nefesimi serbest bırakıp alnımı göğsüne yasladım.
O Bekir değildi, Hakan’dı. Beni hiçbir zaman bir şeye zorlamazdı. Zihnim bunu haykırırken bedenim titriyordu.
“Seni korkutmak istemedim.” Diye mırıldandı, kolları omzuma dolanırken dudağı saçımın üzerine değdi. “Güvendesin Karım. Sorunu anlat bana. Neyi yanlış yaptım?”
Bekir’in, yemek yemeği reddettiğimde zorla yemeye zorladığı anılarla sarsılırken sıkıca sarıldım Hakan’a. Ailemi unutmak yerine Bekir’i unutmayı dilerdim. Bana yaşattıkları tüm kötü anıların silinmesini isterdim.
“Bir şeyleri zorla yemek…Bundan hoşlanmıyorum.” Geri çekildiğimde gözlerimizi kesiştirdim. “Bunu yapmasan olur mu?”
“Başının ağrımasına izin mi vereyim?”
“Evet.” Hakan, kaşlarını çattı. Yanağımı okşarken düşünceli ifadesiyle perdelenmişti gözleri. Ne düşündüğünü bilmiyordum. Bazen onun düşüncelerini okuyabilmek istiyordum.
“Meyve suyu da sonradan akşamdan kalmaya iyi gelir. Onu içmek ister misin?”
Güm. Güm. Güm.
Bana fikrimi soruyordu. Zorlamadan benim seçmemi istiyordu.
“Başıma masaj da yapar mısın?” Baş ve işaret parmağının çenemin altına değdirip başımı kaldırdı.
“Bu aralar çok fazla talepkârsın.” Gözlerine bakarken dün elimi onun ensesinden tenine doğru kaydırdığımı anımsadım. Gözlerim kocaman açılırken gamzeleri görünecek şekilde gülüşü genişledi.
“Utanma Karım. Kocan olarak arzularını yerine getirmeliyim.” Göz kırptığında itiraz etmek için dudaklarımı araladım, o sıra Douglas’ın sesi evde yankılandığı için çenemi kapatmak zorunda kaldım.
Kübra, kocamız en az senin kadar edepsiz diye yorumladım.
“Faruk?!” Douglas’ın verandaya çıktığında Hakan beni yanına çekti ve onun merdiven basamaklarını inmesine alan tanıdı. Maskesinin bile gizleyemediği öfkeyle sağına soluna baktığını gördüm.
“Ormana koştu.” Hakan’ın eğlenen ses tonuyla kaşlarımı çattım. Douglas evin arkasında gözden kaybolduğunda Bo’ya eğildim.
“Git Faruk’u koru, Bo. Douglas çok sinirli.” Bo havlayıp Douglas’ın peşine takıldığında doğruldum. Faruk’u bu ikisine yedirmezdim. O benim ilk ve son içki arkadaşımdı.
“Faruk bunu hak etti.” Hakan’a baktığımda kaşlarını kaldırdı. “Douglas’ın yaralı hali, bilinçsiz halinden çok daha fazla işlevli. Onu ilaçlarla uyutması Douglas’ın hedef haline gelmesi demek.”
“Ben korurdum onu.”
“Sarhoş olarak mı?” Bakışlarımı ondan ayırıp verandadan içeri girdim.
“Sarhoş değildim bir kere.” Yalan. “Sadece tüm haftanın yorgunluğuyla kafayı sıyırdım.” Bu kulağa sarhoş olmaktan daha kötü geliyordu.
“Sarhoş olmasan akşam seni öpmemi istemezdin.” Ormanda da istemiştim. O zaman da sarhoş değildim. Ayrıca dün onu yanağından öpmüştüm, bunu istememiştim.
“Akşam öpmekten fazlasını istedim.” Göz kırptığımda bir an afalladı. Onun bu şaşkınlıklarından hoşlanıyordum. Hayatını adım adım kontrol ederek ilerleyen adamın kontrol mekanizmasını sarsmak çok eğlenceliydi.
“Ayrıca Hakan Bey, ben sarhoş olmadığım zamanda bile beni öpmeni istedim.” Mutfağın ortasında durup elimi belime yerleştirdim. Duruşum onu kendine getirmiş olacak ki dirseğini tezgâha yaslayıp meydan okuyan ifadesiyle gözlerime bakmaya başladı.
“O zaman da aklın başında değil, kıskançlıktan delirdiğin için mantıklı bir karar vermemiştin.” Kaşlarımı çattım. Kıskanç falan değildim. Sadece bir tutam gerilmiştim, Buse yüzünden.
“Yani ben aklı başında kararlar almıyor muyum? Böyle mi diyorsun?” Gözleri kısıldı. Asıldığım kadar trip de atabilirdim.
“Ben öyle demedim.”
“Seni öpmek istemek aklı başında bir karar değil miydi? Hata mıydı? Bunu yaptığım için mantıksız mı davrandım?” Bana arkasını döndü ve dolabı açıp çıkardığı portakalları öfkeyle lavaboya attı ve yıkamaya başladı.
“Seni öpmemi isteyen sen, öpen bendim. Dediklerimi çarpıtıyor musun? Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Ne söyledin?” Hakan, portakalı yıkayıp yarıya kestiğinde bıkkınlıkla bana döndü.
“Şu an beni manipüle edip suçlu hissettirmeye çalışıyorsun. Yemezler. Üzerimde taktiklerini denemen gururumu okşuyor. Garip bir şekilde keyifleniyorum da. Bu hoşuma gitmemeli.” Bana yaklaştı ve ellerini tezgâhta iki yanıma yaslayarak beni hapsetti.
“Hoşuna giden hareketlerimin hepsinin anormal olduğunun farkında mısın?”
“Belki de anormal olan her neyse hoşuma gidiyordur.” İki yanımdaki ellerinin üzerine elimi koyup kalçamı tezgâhın üzerine kaydırdım, aralanmış bacaklarımın arasına girdi usulca. Çapkın bir gülüşle göz kırptım.
“Hoşuna mı gidiyorum, Kocam?” Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken onaylayan bir ses çıkardı.
“Hoşuma gidiyorsun, Karım.” Ses tonu alaylı değildi, netti. Kendinden emin ve dürüstçe itiraf ediyormuş gibiydi. Dalga geçmiyordu.
Bizden hoşlanıyor mu Kübra?
“Hakan.” Elinin tersini yanağıma sürdüğünde sustum. Yanağımı avuçlarken uzanıp alnıma dudaklarını değdirdi. “Soru sormak yok. Benim de yaptıklarımın mantıklı bir yanı yok.” Ellerimi koluna sürdüm. Kesinlikle mantıklı hareket etmiyorduk.
“Belki de bazı şeyleri beraber çözmeliyiz. Mantıklı olup olmadığını umursamadan…” Geri çekilip söylediklerim için onaylarcasına salladı başını.
Bu evliliğin amacı iki aşık çiftin mutluluğunu taçlandırması değildi. Ölümler vardı, kayboluşlar, unutulmuşluklar, intikamlar. Tüm bunları birbirimize vermekti amaç. Amaçtan sapalı biraz oluyordu. Bu nedense pişman hissettirmiyordu.
“Şimdi başının ağrısına iyi gelecek karışım yapmama izin ver.” Kolundaki elimi omzundan boynuna kaydırıp eğildim, boynunda yanık izlerinden birine dudağımı değdirdiğimde kaskatı kesildi.
O köprücük kemiğimin üzerine dudaklarını değdiriyorsa benim de onun teninde istediğim yere öpücük kondurma özgürlüğüm vardı.“Teşekkürler Hakan.” Yanağına dudaklarımı değdirip kulağına fısıldadıktan sonra geri çekildim. Gözlerini göremeden kaçarcasına kapatıp benden uzaklaştı ve arkasını döndü. Yaraları onun sınırıydı. Onu anlıyordum.
Sessizce portakalları makinenin içine koydu ve altına bardak koyarak suyunu aktardı. İşi bittiğinde arkasını döndü ve hala beni bıraktığı şekilde oturuyordum. Gözlerimde her ne arıyordu bilmiyordum ama omuzlarının rahatladığını görebiliyordum.
“Ellerine sağlık.” Tezgâhtan atlayıp onun elindeki bardağı aldım ve büyük bir yudum içtim. Çok lezzetliydi, içmesi için bardağı ona uzattığımda başını sağa sola salladı. Sandalyelerden birini çekip oturduğumda çoktan demlenmiş kahveyi kupalarından birine doldurup sol çaprazımdaki sandalyeye oturdu.
“Rahatsız ettim seni.” Başını kaldırdı. “Boynundan öptüğüm için rahatsız hissettirdim.”
“Ondan değil.” Derin bir soluk aldı.
“Neyden? Kelimeler Hakan…Konuşmadan seni anlamak çok zor.” Onu analiz etmeye çalışmak yıpratıcıydı, korunaklıydı karakteri ve yaptığı her bir hamle kontrollüydü. Ne yapacağını kestiremiyor, yaptıklarına anlam yüklerken aklım karışıyordu.
“Ben beni rahatsız eden her şeyi sana özgürce söyleyebiliyorken aynısını senin de yapman gerekmez mi? Az önce bazı şeyleri beraber çözmeliyiz dedik.”
“Bazı şeyler çözülmez.” Kahvesini yudumlamadan hemen önce mırıldanmıştı. Eli boynunu öptüğüm yere sürtündü. Huzursuzluğuna anlam veremiyordum.
“Sen öpünce…Yani yaralara bir şekilde temas ettiğinde sızlamayı kesiyorlar. Bundan hoşlanmıyorum.” Gözlerim kısıldı. Yaralarının tekrar tekrar sızladığını buraya geldiğim ilk günde bile öğrenmiştim. Bunun ortadan kaybolması iyi bir şey değil miydi?
“Yaralarının ağrıması neden bu kadar önemli?” Çekinerek sormuştum. Yavaş yavaş kendini bana açarken onu ürkütüp duvar örmesini istemiyordum.
“İntikamımı hatırlıyor.” Gözlerinde beliren karanlık öfkeyle sessizliğimi korurken buldum kendimi. Kendine o aynalı odada eziyet çektirdiğini anlamakla yaralarının acısıyla intikamını hatırlayacak kadar kendine eziyet çektirdiğini duymak arasında büyük bir fark vardı.
Canının yanması onu intikamına hapsediyordu. Yaraları onunla sızladığı her gün ona Ali’nin katillerinin peşine düşecek motivasyonu sağlıyordu.
“Canın yanmadan da intikamını hatırlayabilirsin.”
“Nasıl olacakmış?” Bunu bilmiyordum. Şu an canım yanmıyordu ve geçmişte bana yapılanları unutmamıştım da. Canım yanmadan da intikamımı düşünebiliyordum. Hatta geçmişte canımın yandığı anıları anımsamak iyi hissettirmiyordu. Özgürce ağlayabildiğim bu evde, Çetinlere karşı duygusuz davrandığım zamandan çok daha farklıydım. Gülümsemem de ağlayışım da zavallıca gelmiyordu, orada öyleydi.
Ben bana yapılanları geçmişe inat unutmuyordum, yine de bedenimde geçmişin parçalarını hissetmek istemiyordum. Bu bana eziyet etmekti, acımasızlıktı. Yanımda olmamalarına rağmen bana zarar verecek kadar zihnimde yaşamaya devam ettiklerinin kanıtıydı.
Onlara bu gücü vermek asıl güçsüzlükmüş gibi geliyordu.
“Ben hatırlatırım.” Diye mırıldandım. “İntikamını almanı unutturmam.”
“Unutmuyorum ki. Sorun o değil. Ali benim yanıma geldiği için öldürüldü. Yaralarım sızladıkça öldüğü her günün acısını hatırlatıyor bana. Kaybedecek tek bir saniyemin olmadığını anlamamı sağlıyor bu acı.” Ne diyebilirdim ki? Kendine acı çektirmeye o kadar alışmış ki bunun varlığı gittiğinde bocalıyordu.
Onun tenine dokunduğumda yaraları sızlamayı kesiyorsa daha çok dokunmalıydım belki de. Kendisine acı çektirmesine son vermek için an kollamalıydım. Zaten kardeşinin intikamını alacaktı, çektirdiği eziyetin ona ne faydası vardı ki?
“Başının ağrısı geçti mi?” Meyve suyu işe yaradı mı, bilmiyordum. Onu dinlemek baş ağrımı unutmamı sağlamış, belki de geçirmişti.
“İyiyim ben.” Başını onaylarcasına sallayıp kahvesini yudumladı. Sessizlik aramızda büyürken dudaklarımı ıslatıp boğazımı temizledim.
“Geçmişimi anımsadım. Yani kaçırıldığım zamanın bir kısmını.” Bakışları dikkatle çevrelenirken elindeki kahve kupasını bırakıp ellerini birbirine kenetleyerek bana odaklandı.
“Anneni anımsıyorum. Beni bir depodan çıkartışını ve kucağına alıp ormanda yürüyüşünü…” Yüzündeki renk gitgide solarken Hakan’ın dudakları aralandı ama tek kelime etmedi. “Sonra babanın beni bir arabadan çıkarttığını ve ondan kaçmak için koşmaya başlayışımı…”
“Bir dakika.” Oturduğu yerden ayaklanırken gözlerini kırpıştırdı. “Sen…O’sun.” Şaşkınlıkla çevrelenmiş yüz ifadesiyle beni seyretti. Bakışları saçlarıma dokunduğu sıra elini alnına çarptı. “Tabi ya. Annemin kucağındaki kız, sendin.” Yüzümü görmemişti, onun yüzünü görmemiştim.
“Kim olduklarını öğrenene kadar oğlum yanında kalacak. Anlaştık mı?”
“Oğlum Rusça konuşmaz ama bir kadına zarar vermezde. Sana kibar davranacak. Söz veriyorum.”
Zihnimdeki anı netleşirken yerde yatan çocuğu anımsadım. Ali miydi? Hakan mıydı? Bunu bilmiyordum ama ikisinden biriydi işte, bundan emindim.
“Ben, annenin yakalanmasına mı neden oldum?” Sesimdeki suçluluk dolu tonlama ikimizin arasında asılı kalırken Hakan, ağır ağır kaşlarını çattı.
“Annem, babamın arkasından çok fazla iş çevirmişti Kübra. Ben annemi korumak için çabalarken Faruk ve ailesini ülkeden çıkartmak için koşuştururken ona söylediğimin aksine havalimanına değil, depoya gitti. Onu ve Ali’yi çıkarmak için haftalardır an kollarken o depoya gitmeyi seçti.” Kalktığı sandalyeye otururken başını ellerinin arasına alıp gözlerini yumdu. “Onu kurtarmama izin vermedi, yine bildiğini okudu.” Ses tonu annesini suçlar nitelikteydi.
“O gün orada yerde etkisiz hale getirilen,” Bakışlarını kaldırdığında gözlerine yeşeren hüzünle cümlemin devamını getiremedim. Oydu. O gün Azra’nın bahsettiği oğlu, oydu.
Yakalanmasalardı, bende kurtulabilecektim. Beni kurtarmak için kendi canını hiçe saymış ve şu an nefes almayan kadına saygı duyarken buldum kendimi. Benim için birileri çabalamamış diye üzülürken buna teşebbüs eden kadını öldürmüşlerdi. Kendi ailem beni kurtarmaya gelmemişken gelenin canını yakıp almışlardı. Bu Hakan’ın, Karanbey oluşuna neden olmuştu.
“Özür dilerim.” Babasından intikam alışı onun kararıydı, bunun bilincindeydim. Yine de suçluluk hissetmeden duramıyordum. Azra Karan oğluyla buralardan gitse şu an yaşıyor olabilirdi, Hakan’sa normal bir hayat sürerdi.
Ümit Karan, kaçırdı seni Kübra. Senin bir suçun yok. Sana yardım etmek isteyen ve bu kararı veren Azra’ydı.
Yine de suçlu hissediyordum. Hissetmemeliydim.
“Hayır. Asıl ben özür dilerim.” İrkildim. Hakan Karan, benden özür diliyordu ve annesinin yakalanmasına sebep olduğumu bile bile yapıyordu bunu. “Kabul etsem de etmesem de annemin de babamın da seçimlerinin bedelini ödemeye alıştım ben.” Elini koluna sürterken acıyla çevrelenmiş bakışlarını diğer tarafa çevirdi.
“Babamın elinden kaçıp kurtulduğunu varsaymıştım. Onu yıllardır izliyorum, Kübra. Seni çok iyi saklamasının şaşkınlığını yaşıyorum. O gün kaçabildiğini düşünerek en azından biri kurtuldu demiştim. Annem en azından ölmeden önce kendini riske atışının karşılığını aldı…” İç çekti. Yüzünde beliren suçlulukla birkaç saniye sustu.
“Şu an özgürüm.” Ondaki suçluluğu hissedebiliyordum. Bakışlarını bana çevirdiğinde harelerindeki pişmanlık masanın üzerinde yumruk olan eline uzanmama neden oldu. Elleri buz kesmişti, sıkıca tuttuğumda yumruğu gevşedi. “Annenin yakalanmasına neden olduğum için de özür dilerim.”
“Annem ne yaptıysa kendine yaptı.” Gözlerini sıkıca yumarken elini elimden çekti. Annesinden bahsederken gözlerinde ve yüzünde olan o sevginin yerini almış pişmanlığa alışkın değildim. Annesi onun kahramanıydı. Kadınlara karşı nazik oluşundaki en önemli parçaydı belki de.
“Babamın senden aldığı özgürlüğün ne yaparsam yapayım sana veremem. Annemin sana sağlayacağı özgürlüğü de. Ben ikisinin kararları arasına sıkışıp var olmaya çalıştıkça onların yıktıklarının altında kalanlara yetişemiyorum.”
“Ben bunları sana kendini kötü hisset diye anlatmadım, Hakan. Sadece bilmen gerekiyormuş gibi geldi.” Gözlerini açmadığında iç çektim. “Sen şu an kimsin?” Gözlerini aralayıp benimkilere baktı son kez. “Karanbey’sin. Karanbey olmadan bile beni kurtarmaya gelen annene yardım edecek kadar cesareti olan birinden herkesin korktuğu ve çekindiği bir adama dönüştün.”
“Bu övünebileceğim bir şey değil.” Tiksinircesine suratını buruşturdu. “Bu hiçbir zaman övüneceğim bir şey olmayacak. Karanbey, olurken insanlığımı kaybedip babama benzedim ben. Tıpkı onun anneme söylediği gibi bir adam oldum. Şimdi karımı hapsedenin de o olduğunu öğreniyorum. Hayatımın en saçma dönüm noktaları babamın ellerinde ve verdiği kararlardan geçiyor. Bundan nefret ediyorum. Ne yaparsam yapayım on dört yıl önce yaptıklarının bedelini şu an ödetebiliyor.”
Zihnimdeki çarklar yerine otururken sessizliğimi korudum.
Başından beri Çetin evinde hapsedildiğimi biliyordu. Aileni bulup sana vereceğim, demişti. Ailemin zaten kim olduğunu biliyordu. Benim kim olduğumu da niye burada olduğumu da başından beri belirleyen oydu.
Podlyy ublyudok. Adi şerefsiz.
Ailemi asla bana vermeyecekti. Hakan’a ihanet etsem de etmesem de beni asla özgürlüğüme kavuşturmayacaktı.
Hakan, annesiyle beni kaçırmaya kalkmıştı, onun bedeli miydi? Hakan’a kestiği ceza mıydım? İyi de neden? Çetin ailesi Hakan’ın karşısında duracak kadar güçlü değillerdi. Asıl planı neydi?
Başımdaki ağrı kendini gösterirken kalan portakal suyunun tamamını içip gözlerimi yumdum. Düşünceler beni boğuyor, benden alınan geçmişin parçalarını hatırlamak, hatırlayamamaktan daha yıpratıcıydı.
Hakan’ın telefonunun sesiyle gözlerimi araladım. Telefonunu ağır ağır çıkartırken ekrandaki isimle tüm bedeni gözle görülür şekilde gerildi.
“Ne oldu?”
“Ailecek yemek yemeye çağırıyor.”
“Gidelim.” Dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi baktığında omuz silktim. “Baban hiçbir şeyin farkında değil. Bana ailemi hiçbir zaman vermeyecek. Benimle oynarken kenarda kıçımı kurtarmanı beklemeyeceğim. Babanla olduğuma onu inandırırsam bende onunla bir güzel oynayacağım.” Kandırılmaktan hoşlanmıyordum ve Ümit Karan bunu yapmıştı.
Şeytanla anlaşmandan ne bekliyordun Kübra?
“Hayır. Artık oyun bitti. Babamla uğraşmayacaksın.”
“Hakan-”
“Hayır dedim. Anlaşmayı siktir et. Babama bulaşmayacaksın. Onla anlaşmanın sonu hep kanlı biter. Başından beri seni o eve hapsetmiş Kübra. Sana aileni verip vermemesi önemli değil. Sonunun anneme dönmesini istemiyorum. Emin ol babamın anladığı tek son bu. Mutlu sonlardan hoşlanmaz. Sonları hep trajik bir mutsuzluktur.” Hakan derin nefes alırken onu ilk kez bu kadar uzun konuştuğuna şahit oluyordum.
“Dedem, halam, annem. Şeytanla oynadılar ve gittiler. Şeytanla oynanmaz. Oynamayacaksın.” İç cebinden sigarasını çıkartırken ellerinin titrediğini gördüm. Tüm Karanbey duvarları çöküyordu. Verandaya çıkarken peşinden adımladım. Sigarasını yakarken sol kolunu tutup başını eğdi. Dudaklarındaki sigara yanmaya devam ederken elli koluna sürtünüyordu.
“Sakin ol.” Ona birkaç adımda yaklaşıp göğsümü sırtına yasladığımda ellerimden birini sol kolunu tutan koluna diğerini kalbinin üzerine yasladım. Kalp atışları avuçlarıma çarparken endişesini hissedebiliyordum. Sol eliyle dudaklarındaki sigarayı çekerken başını gökyüzüne çevirdi ve dudaklarından süzülen sigara dumanına izin verdi. “Şeytanla oynarken seni yalnız mı bırakayım?”
“Evet.” Hızlı cevabıyla kollarımı sıktım.
“Bu benlik bir şey değil. Kocam benim her şeyim.”
“Bu bir şaka değil.” Sigarasını bir daha dudaklarına yaslayamadan verandaya attı ve üzerine bastı. “Babama ne yaparsam yapayım beni öldürmeyecek. Senin için bu kadar net bir karar vermeyecek. Anlamıyorsun.” Arkasını dönerken kollarımı gevşettim. “Ne yapabileceğini bilmiyorsun. Ben alışkınım ama sen değilsin.”
Alışkın olmamalıydı. Bir adam nasıl babasının zarar verişlerine alışmış olabilirdi ki? Bunda hiçbir sorun yokmuş gibi nasıl konuşabilirdi?
“Bilmiyorum. Haklısın. Ama korkmuyorum da.” Kaşları havalanırken gergin bir gülüş attı. On dört yıl korkularımın en az anılarım kadar silikleşmesine neden oluşuydu. Kalbim her korkuyla kasıldığında zihnim bayraklarını çekiyor ve savaş moduna geçiyordu.
Ümit Karan, korkulacak bir adamdı ve ben korktuğumda manyağa dönen bir kadındım.
“Korkmalısın.” Ondan da korkmamı söylemişti, yapmamıştım. Hala korkmuyordum. Ama babası başkaydı biliyordum. Hakan’dan korkulursa babasına bakınca dehşete düşmeliydi insan.
“Karanbey’in karısı başını dik tutup korkusuz olmalı demedin mi?” Başımı sola yaslayıp kaşlarımı kaldırdım. “Kocamın söylediklerini dinliyorum.”
“Sanki daima beni dinliyormuşsun gibi nasıl da savunmanı kurmuşsun.” Homurdanmasıyla omuz silktim. Beni cesaretlendiren fazlasıyla oydu. Bundan memnundum.
“Baban, beni başından beri kandırmış Hakan. Baban benim hayatımı Çetinlere hapsetmiş. Kenara çekilip birilerinin intikamımı almasını beklemeyeceğim.” Duraksarken kaşlarım ağır ağır çatıldı. Beni niye öldürmemişti ki? Niye o evde saklanmamı sağlamıştı? Haldun, onun bildiğini bilmiyordu, gözlerindeki yakalanmış olmaktan dolayı rahatsız olan ifadeyi anımsıyordum. Haldun’un haberi olmadan kaçırdığı beni, nasıl o eve hapsetmişti bu adam?
“Haldun da bilmiyordu. Baban, seninle evlenmemi söylediği zaman Haldun’un yüzündeki rahatsızlığı hatırlıyorum. Beni kaçıran Haldun sanmıştım ama başından beri baban ve bunu bir şekilde gizleyecek yol bulmuş. Benimle muhatap olmadan beni kontrol altına almak için Haldun’un bile haberi olmadan beni onlara hapsetti.”
“Bir sırrım var, kız çocuğu…Onu korumak için yerini unutmalısın... Anlaştık mı?”
Bölük pörçük zihnimde yankılanan aksanlı Rusçayla başımdaki ağrı kademeli olarak büyüdü. Kimi korumak için unutmalıydım, hatırlamıyordum.
“Haldun bilmiyor. Seni kaçıran babam. Planı bunun neresinde? İstese Haldun’a bırakmadan seni hapsedebilirken niye bunu yapmadı? Niye yıllar sonra sana gelip özgürlüğün karşılığında benimle evlenmeni söyledi? Aklımı kaçıracağım.” Bir sigara daha yakmak için elini cebine attığında uzanıp elini tuttum. Durdu.
“Babanı en iyi sen tanıyorsun ve biz bunu beraber çözeceğiz.” Artık yalnızmış gibi tüm yükü omuzlarına almasına gerek yoktu. Ben vardım. Ne Douglas gibi elimi karanlığa bulardım ne de Faruk gibi onu aydınlıkta tutabilirdim. Ben onun griye bulayabilirdim sadece. Onu çekiştirdikleri o iki uç noktanın tam ortasında kalabilmesini sağlardım.
“Ulan rahat bırak beni!” Faruk’un uzaktan gelen bağırışıyla Hakan’la konuşmamız son buldu.
“Bugün psikoloğun gelecek. Ben dışarıya çıkarken konuşursunuz.” Başımla onayladım onu. Yakut’a hala güvenememiştim ama yine de konuşmak iyi gelmişti. Ona basit olaylardan bahsettiğimde bir arkadaş gibi kendisiyle ilgili bir şey paylaşıyordu, özellikle geçmişteki tecrübelerini. Kendimle ilgili konuşmak istemediğimde beni zorlamayıp kendisini açıklıyordu. Seans bitene kadar bir bakmışım ben kendimi anlatıyordum.
“Nereye gideceksin?”
“Var bir işim.” Gözlerimi şüpheyle kıstım.
“Yakut gittikten sonra dışarı çıkacağım.” Biraz deniz kenarına gitmek istiyordum. Derin nefes almaya ve dalgaların sesini duymaya ihtiyacım vardı. Zihnimde beliren anıları sindirmeliydim.
“Douglas’a çalışanların bilgilerinin olduğu dosyayı vereceğim.” Dışarı çıkmamı başıyla onayladıktan hemen sonra hızlıca konuşmaya başlamıştı. “Biri içeriden dışarı bilgi sızdırıyor. Onu veya onları bul bana.”
“Bu aynı takımdayız demek mi?” Kocaman gülümsedim. “Karanbey’in takımında mıyım?”
“Buna bu kadar sevineceğini bilmiyordum.” Kıkırdarken koluna girdim, yaptığım harekete gözlerini kırpıştırarak bakıp ağır ağır çevirdi bakışlarını. “Elindeki yüzükle benim takımımda oluşunu taçlandırdım sanıyordum.”
“Tabi ki. Sen söylesen de söylemesen de benim yerim kocamın takımı.” Dudakları yavaşça kıvrıldı. “Sana haini bulursam ödülümü isterim.”
“Çıkarın var her seferinde…Söyle. Bulursan ne yapacağım?”
“Beyaz gömleğinle bir hafta geçir.” Duraksadığında elimi üzerindeki cekete sürdüm. O da siyahtı. “Pembe giy demişim gibi tepki verme lütfen.”
“Giyemem. Başka bir şey iste.” Ses tonu sertleşmiş kaşları çatılmıştı. “Beyaz olmaz.”
“Niye?”
“Kurcalama.” Yine örülmüş duvarlara çarparken dudaklarımdaki gülüş küçülerek silindi. Bir adım ondan uzaklaşırken bahçede gezdirdim gözlerimi. Gözlerindeki ve sesindeki öfkenin kaynağının ne olduğunu bilmiyordum. Sorsam da cevabını alamayacaktım.
“Başka bir şey istemiyorum. Haini bulurum sana.” Tüm sıcak ve samimi duygular kaybolmuştu. Faruk’un arka bahçeden koşarak çıktığını gördüm.
“Ev sana emanet. Aklı başında ve ayık ol.” Verandadan inerken göz teması kurmadan gitmişti. Ona bir şekilde korkularımı veya hissettiklerimi anlatıp kendimi açabiliyorken o daima kapı duvar olmaktan çekinmiyordu.
“Manyak.” Fısıldayışımı duymuş gibi adımları duraksadığında ona bakmayı kesip etrafa bakındım. Beni duyması imkansıza yakındı. Fısıltımı ben bile zar zor duyabilmiştim.
“Kulakları iyi duyan bir sen değilsin.” Çenemi dikleştirip gri gözlerindeki parıltıya diktim bakışlarımı. “Arkamdan konuşma.”
“Yüzüne de söylerim.” Ellerini cebine koyup bedenini bana çevirdi. Söylememi mi bekliyordu? Gözlerindeki meydan okuyuşla derin bir soluk aldım.
“Manyaksın. Bak yüzüne de söylerim.”
“Karım!”
“Hayırlı işler Karanbey!” Arkamı dönüp kaçarak içeri girdiğimde tüm cesaretim dağılmış ve nefesim kesilmişti. Adrenalin kademeli olarak azalırken ellerimin titrediğini gördüm. Korktuğumdan değildi, anlamsız ve aniden beliren cesaretimin kırıntılarıydı.
Faruk nefes nefese içeri girdi ve elini karnına yaslayıp acıyla suratını buruşturdu. “Douglas beni öldürecek. Beni ondan kurtar, dile benden ne dilersen.”
“Faruk?! Nereye gitti o?” Bahçedeki bağırışla Faruk arkama saklandı.
“Yemin ederim beni sadece korkudan öldürecek piç.” Uzaklaşan arabanın ve bahçe kapısının kapanırken ki gürültüsü kulaklarımı buldu. Hakan, gitmişti. Douglas’ın verandayı birkaç saniye aşarak oturma odasına girdiğini görünce irkildim. Bana daima sıcak ve kibar bir bakış atardı ama şimdiki bakışlarında saf öfke kol geziyordu.
“Douglas.” Bana döndüğünde kocaman gülümsedim. “Aç mısın? Faruk bize kahvaltı hazırlasın.” Faruk homurdandığında ona ters ters baktım. Hayatını kurtarıyordum ve açtım. Tabi ki karşılığını alacaktım.
“Onun elinden yemem yenge.”
“Onun cezası olsun.” Gözlerini kıstığında omuz silktim. “Bana eşlik etmen lazım. Yalnız yemek yemekten hoşlanmam. Hakan’da gitti.” Suratımı astım.
“Yine de onun elinden yemem. Onunla aynı sofrada oturmam.” Öfkeliydi ve haklıydı. Faruk ona ilaç verdiğini söylediğinde sinirlenmiştim. Sonrasında onun kendi ilaçları olduğunu ve onun asla dinlenmeyeceğini bildiği için zorla dinlendirmeye karar verdiğini söylemişti. Niyeti iyiydi ama ilerleyiş yanlıştı. Douglas bu kadar delirdiğine göre en az benim kadar ilaçlara karşıydı.
“Dinlenmen içindi.” Faruk yanımdan geçip konuştuğunda Douglas’ın bedeninin gerildiğini gördüm.
“Dinlenmen için seni öldürmediğime dua et, cazzo.”
“Ulan sensin cazzo. O yaralarla gecenin köründe kalkacağını bilmiyor muyum ben?” Faruk cesaretli konuşmasına rağmen arkama geçip beni kendine siper etti.
“Sana ne? Non farmi impazzire.” Beni deli etme.
“Tamam ikinizde sakin olun.” Kavga etseler onları ayıracak kadar güçlü değildim. “Faruk sen git, Douglas biz kahvaltı yapalım.” Açtım. Kavganın sırası değildi.
“Yenge-”
“Benimle de mi aynı masaya oturmayacaksın? Bende mi cazzoyum?” Kesinlikle ne anlama geldiğini bilmiyordum ama Douglas her sinirlendiğinde kullandığına göre bir küfürdü.
“Öyle değil. Öyle bir şey demedim yenge.” Alınmış gibi omuz silkip ona bakmayı kestim. “Ben Türk kahvaltısı yapmıyorum. Midem almıyor.” İtalyan’dı ve İtalyanlar nasıl beslenir bilmiyordum.
“İtalyan kahvaltı ne oluyor?”
“Bana kızacağını biliyordum.” Faruk konuştuğu için Douglas sustu. “Bu yüzden sana kruvasan aldırdım bizimkilere.” Ellerini eşofman cebine tıktı. “Espresso çok iyi yaparım.”
“Yine de cazzosun.” Faruk kocaman gülümsediğinde Douglas onu umursamadan mutfağa girdi.
“Cazzo ne demek?” Faruk omuz silkti. “Küfür olduğuna eminim. Ama anlamını bilmemek daha eğlenceli.” Ellerini cebinden çıkartmadan mutfağa yöneldiğinde başımı sağa sola salladım. Nasıl bu kadar merak etmeden durabiliyordu ki?
“Kruvasan ne peki?” Mutfağa peşinden girdiğimde Faruk kese kağıdının içerisindeki garip şekilli böreğe benzeyen hamur işlerini tabağa koyuyordu. Bu daha önceden Melih’in yediğini anımsıyordum. Bana bir gün birkaç çeşit hamur işi getirmişti ve bunu yediğim gibi midemdekileri çıkartmıştım. Yağlıydı ve bana dokunmuştu.
“İtalyan kahvaltısı kahve ve hamur işi.” dedi Faruk elindeki tabağı uzatırken.
“Kahvaltı yapmayız. Sadece kahve belki şekerli hamur işleri. Çoğu zaman kahve yeterli oluyor.” Douglas’ın karşısında oturduğumda Faruk kahve makinesine yaklaştı, Douglas onun arkasından ters ters bakıyordu.
“Benim gibi ilaçlardan hoşlanmıyor musun?” Yeşil gözleri beni bulurken birkaç saniye duraksadı. “İlaç aldığım zamanlar bilincimi kaybediyordum. On dört yıl hapsedilip hayatım alınmamış gibi çoğu zaman ilaçların etkisiyle uyuyakalırdım. Yarı uyur yarı uyanık bir ömrüm olduğu için ilaçlardan nefret ediyorum.”
“Bu tekniği biliyorum.” Douglas arkasına yaslandı. “Bir şey öğrenmek istediğin birine kendinden bir şey anlatıyorsun ve onunla eşleştiğin anda o kişi sana her şeyi dökülüyor.” Amacımı anladığı için duraksadım.
“Psikoloğum bana bunu yapıyor.” Gözlerimi kıstım. “Hain kadın. Beni konuşturmak için konuşuyor demek. Sinsi.” Douglas’ın gözlerinin çevresinin gülüyormuş gibi kısıldığını gördüm.
“Bende o işe yaramaz.”
“Tamam.” Oturduğum yerden kalkıp dolabı açtım ve portakal suyu şişelerinden birini alıp eski yerime oturdum. Açtım ama kruvasan yemek istemiyordum. “İlaçlarda hoşlanmamakta haklısın.”
“İlaçlarla bir problemim yok.” Başımla onaylayıp şişenin kapağını açtım.
“Benim hatam. Üzgünüm yanlış anladım. İlaçları sevmiyorsun sanıyordum. Varsayımlarla seninle konuşmamalıydım.” Gözleri kısıldı.
“Varsayımlar insanı tetikte tutar. Bundan vazgeçmemelisin.”
“Yine de ilaç verildiği için kızmışsın sanmıştım. Ama öyle değilmiş. Benim aksime ilaç seviyormuşsun.” Dirseklerini masaya yasladı.
“Öyle bir şey söylemedim.” Sesinde hoşnutsuz bir tını vardı.
“Bunu da mı yanlış anladım? Ne yapayım sürekli varsaymak yanlışa yönlendiriyor. Faruk ilaç verdiği için kızdın sanmıştım.” Aynı şeyleri döndürüp tekrar ediyordum. Bunu fark ediyor muydu, bilmiyordum.
“İlaçlarlar bir sorunum yok. Uyanık kalmam lazım ve bunu tam da yeni saldırıya uğramışken yapmalıyken Faruk iti yüzünden tüm gece bilinçsizce uyudum.”
“Tamam sustum Douglas.” Faruk kahveyi onun önüne bıraktığında kruvasanlardan birini alıp telefonunu çıkardı.
“Sibel arıyor.” Bunu bize değil, kendisine söylemişti. Oturma alanına gitmek için mutfaktan çıktığında Douglas’a bakmadan portakal suyumu yudumladım. Ne önündeki kahveyi içmişti ne de kruvasan yemişti. Çaktırmadan ona baktığımda önündeki kahveye bakarken gözlerini kırpıştırıyor olduğunu gördüm.
Çetin evindeyken Hakan’la da Faruk’la da ilgili üç aşağı beş yukarı bilgi öğrenebilmiştim. Bir şekilde duyuyordum. Ama Douglas’la ilgili tek bildiğim hayaletten farksız oluşu ve birini öldürürken ki soğukkanlılığıydı. Fazlası yoktu. Ailesini de geçmişini de hatta şu an yaşadığı evi bile bilmiyordum.
Bu evdeki çoğu kişi kimsesizdi. Douglas bunu kendisi söylemişti. O da mı öyleydi?
“Omzundaki dövme…” Bakışları beni bulduğunda sustum. Gözlerinde meraklı oluşumdan rahatsız o ifade vardı. Çoğu zaman soru sorduğum için Melih’in bana attığı bir bakıştı. “Ne anlama geliyor?”
“Bir örgüte üyeydim. İtalya’da. Ona ait.” Kaşlarım ağır ağır çatılırken onun yarasını sararken teninde gördüğüm dövmeyi anımsadım. Kanatları açılmış bir kartalın dövmesiydi.
“Aynı dövme Melih’te de vardı.” Bakışlarını kaçırdığında Melih’in sırtındaki dövmenin, Douglas’takine benzediğini fark ettim. Tek bir farkı vardı. Melih’in dövmesindeki kartala, yılan dolanmış ve ikisi de ağızlarını açarak birbirlerine bakarmış gibiydi. Çok uzun inceleyememiştim çünkü Melih, üzerini ben uyuyorken giyinirdi. Bir kere uyandığımı fark etmemişken gömleğini giyerken görmüştüm, dövmesini.
O yaralarını asla Çetin evindekilere sardırmazdı Kübra. Sürekli kendisi sarardı veya sana sardırırdı.
Dövmesini gizlemek için miydi?
“Melih’le daha öncesinde bir geçmişiniz var.” Kahvesinin sıcak olmasını umursamadan büyük bir yudum içti. İkisinin anlaşamadığını duymuştum. Hatta Melih bazen Douglas’a öfkelenirken odada volta atardı.
“Melih’le niye kavgalısınız?” Bakışlarını kaldırdığında gözlerinde nefreti gördüm. Melih’i sevmiyordu. “Söyle bana Doug.” Hakan’ın hitap edişiyle ettiğimde bakışlarını mutfakta gezdirdi.
“Babamı öldürdü.” Kaskatı kesildim. Bu cevabı beklemiyordum. Gerçi şaşırmam için hiçbir sebep yoktu. Melih bir tetikçiydi ve bunu yapmış olması olasıydı. Sadece bağlantılı olmalarına şaşırıyordum.
“Bunun için üzgünüm.” Bakışları bana çevrildiğinde samimi bir bakışla bakıyordum. Acıma yoktu. Ailenin olmamasının ne demek olduğunu biliyor ve onu anlıyordum. Hakan’ın annesini ve Faruk’un ailesini Ümit Karan öldürmüştü. İntikam için deliriyorlardı. Douglas’ın babasını da Melih öldürmüştü. Ondan intikam almak istiyor muydu?
“Ben değilim. Babam ölmeyi hak ediyordu.”
“Melih öldürdü diye kızmadın mı?” Olumsuz bir ses çıkardı.
“Bu imkânı benden aldığı için kızdım.” Kendi babasını öldüremediği için mi Melih’i sevmiyordu. Bu dünya beni gün geçtikçe şaşırtmaya devam edecekti.
“Melih’i öldürecek misin?” Sorumla irkildi. “Yani raconu biliyorum. Kan dökenin kanı akıtılır.” Melih ölsün istemiyordum. Yaptıklarının cezasını çektirebilirlerdi, buna karşı değildim ama öldürmemeliydiler.
“Melih’le aramızdaki ilişkide ölüm yok, yenge.”
“Nasıl bir ilişkiniz var?” Güldüğünü duydum. “Birbirimizin hayatını zorlaştırmak daha eğlenceli oluyor.” Kahvesini eline alırken arkasına yaslandı. “Aslında onu öldürmemiş olmam bile tedirgin hissetmesine sebep oluyor. Capoyu dinleyip bana ihanet etmeseydi arkadaşlığımız bozulmazdı.” Capo mu? Douglas, İtalyan’dı. Bunu biliyordum ama capoyla bağlantısı olduğunu yeni öğreniyordum. Bu yeni bilgiydi.
“Capo mu? Melih, capoya mı çalışıyor?”
“Eskiden evet. Şimdi Çetinlerin köpeği.” Kahveyi bıraktı ve etrafına bakındı. “Bunu kimseye söyleyemezsin. Eskiden caponun adamı olması, İtalyanlardan nefret eden Ümit Karan’ın dikkatini çeker.” Söylemezdim. Melih’inde Ümit’in kurbanı olmasını istemezdim.
“Hakan biliyor mu?” Başını olumsuzca salladı. “Niye bana söyledin o zaman?”
“Çünkü arkadaşının kim olduğunu bilmesi gereken sensin. Melih, senin hayatında. Patronun değil.” Hakan’a bunu söylemeli miydim? Hem Melih hem de Douglas’ın eski İtalyan çetesine dahil olduklarını biliyor muydu?
“Seni biliyor mu? Hakan?”
“Benim kim olduğumu biliyor yenge. Ama Melih’i bilmiyor.” Melih’in, sürekli İtalyan mafyasını anlatmasının sebebi buydu. O, caponun geçmişteki adamlarından biriydi. Acaba hangisinindi? Eski capo mu yoksa şimdikinin adamı mıydı?
“Yeni capo ne zaman İtalyan mafyasının başına geçti?”
“On iki, on üç yıl önce.” Yeni sayılırdı. Yedi, sekiz yıldır Çetinlere çalışmıştı Melih.
“Eskisine de yenisine de hizmet etti Melih.” Douglas zihnimdeki soru işaretlerini ben sormadan cevaplamıştı bile. İkisine de hizmet etmesinin mantıklı bir yanı yoktu. Yeni capo yani Enrico, babasını devirip onun tahtını aldığında babasına itaat eden her kim varsa hepsini öldürmüştü. Geriye onların çocukları ve itaatkâr hizmetlileri kalmıştı. Melih bana bunu anlatırken Enrico’ya hak vermişti. Babasının pis işlerini alt etmek için babasını ezen adamı savunmuştu. O gün buna karşı çıkmıştım. Düne kadar buna karşı çıkabilirdim ama artık karşı çıkamıyordum.
Bu dünyadaki babalar iblisti, annelerse sessiz şeytan.
Kanlı ve ihanetle çevrili dünyaya, çocuk getirip soylarını devam ettirme bencilliğini gösterebiliyorlarsa o benciliğin sonucunda ölümü de göze almalıydılar. Bir katil veya cani yetiştirip onun zulmüyle göğüs göğüsse geldiklerinde bu hiçbir zaman çocuklarının suçu değildi. Onları çocuk gibi yetiştirmeyip karanlığa boyun eğdirdikten sonra aynı karanlığın dize getirişine ses çıkartmaya hakları yoktu.
Eline ölümün soğukluğunu verdikleri ruhların merhamet etmesini bekleyemezlerdi.
“Capo, Melih’e emrettiği şeyle babanı öldürttü.” Başıyla onayladı. “Capo, senin ölmeni istiyor mu? Peşindeki düşmanın capo mu?” Başını sağa sola salladı.
“Capo beni aileden attı.” Şaşkınlıkla gözlerimi açtığımda güldüğünü duydum. “Capo ailesine aittim yenge. Bunu anlamamış olmana şaşırdım.” Her İtalyan’ın, capoya ait olduğunu tahmin edemezdim ki? Bu manyaklık olurdu.
“Babam ihanet etti. Onu öldürmesinde sorun yok. Sorun bunu benden almasında. Aileden atılınca tetikçiliğe devam ettim. Capoluğa ihtiyacım olmadığını göstermek amacındaydım ama sonra sevdim. Yani gücü ve karanlığı.”
“Babanın ihaneti neydi?” Birkaç saniye ses çıkarmadan gözlerime baktı. Sanki sebebini benim bilmem gerekiyormuş gibiydi bakışları. Yeşil gözlerine baktıkça zihnimde beliren anılarıma engel olamadım.
Yeşil gözleri olan maskeli bir adam önümde diz çöktü ve dikkatle yüzümü incelemeye başladı. Anlamadığım bir dilde konuşurken cebindeki zippoyu çıkartıp parmakları arasında çevirmeye başladı. Üç kez çeviriş sonrasında zippoyu açıp kapattı ve hareketi tekrarladı.
Douglas, anılarımdaki adam gibi zippoyu çeviriyordu. “Baban ne yaptı?” Sesimdeki korkuya engel olamadım.
“Caponun kıymetlisini kaçırdı. Kız kardeşini. Yerini asla söylemedi.” Caponun kız kardeşi mi? Enrico’nun kız kardeşi mi vardı? Ben miydim?
“Ne zaman kayboldu?” Ben olabilir miydim? Ama yine de bir İtalyan olsam niye ana dilim Rusça olsun ki?
“Caponun kız kardeşi on dört yıldır kayıp ama sen değilsin.” Tuttuğum nefesimi serbest bırakırken başını sağa sola salladı. “Genetik olarak bile benzemiyorsun. Enrico ve ailesi yeşil gözlüdür ve koyu saç rengine sahipler.” Ben sarışındım ve koyu kahverengi gözlerim vardı. Yine de belki de ben istisnaydım. Olamaz mıydı?
“Sen değilsin yenge. Bundan eminim-”
“Nasıl eminsin?”
“Eski caponun mezarını açıp DNA testi yaptırdım bile. Değilsin.” Duraksadım. “Tedbir amaçlı yaptım, emin olmak istediğimden.” Ailemi bulmak için gerçekten çabalamaları göğsümde filizlenen umuda tutunmamı sağlıyordu. Benim için çabalıyor, arıyorlardı.
“Caponun kız kardeşi kaç yaşındayken kaçırıldı?” Caponun kız kardeşi çıkmak ailemi aramayı bırakmam demekti, yine de ailem değildi. Bu, aynı yere dönmemize sebep olmuştu.
“Beş yaşındayken.” Kesinlikle ben değildim. O kız içinde üzülmüştüm. Acaba benim gibi hapsetmişler miydi onu da? Çetin ailesi gibi kötü bir ailenin eline düşmüş müydü? Umarım güvendeydi.
“Ben bir Rus’um.” Başıyla onayladı. Omuzlarım çökerken ayaklarımı sandalyeye yaslayıp kollarımı bacaklarıma doladım, çenemi dizime yasladım.
“Üç aileye indirgedim listeyi. Onlarla görüşmeye gidiyordum zaten.” Saldırıya uğramasaydı eğer, ailemi mi bulacaktı? “Bir diplomat, bir ajan, bir de üst düzey parlamento üyesi. Üçünün de kızları ortadan kaybolmuş. Diplomat kızının öldürüldüğünü kabullenmiş, parlamento üyesi kızına karşılık liderliğini bırakmayı reddettiği için kızının öldürüldüğünü düşünmüş ve ajanlar var. Ajanların kızıyla ilgili bilgi bulmam çok zor. Sistemde tüm bilgiler silinmiş. Özellikle o aileyi araştırmaya gitmiştim. Çift taraflı ajan olmalarıyla biliniyorlar ve düşmanları çok. Ortaya çıktıkları ilk saniyede öldürülmek üzere emir alan tetikçi arkadaşlarım var. Hayaletler, belki de hükümet tarafından korunuyorlar. Bilmiyorum. Buradan bu bilgilere erişmem imkansıza yakın. Bu yüzden gitmiştim.” Ölümümü kabullenen diplomatla liderliği için beni kurban eden parlamento üyesinin kızı olmak istemiyordum. İkisi de kabullenip çoktan vazgeçmiş olurdu benden. Ailem, Rus ajanlarsa o zaman niye beni bulamamışlardı ki? Üç seçenek de beni hayal kırıklığına uğratıyordu.
“Ailem her halükârda benim için çabalamamış oluyor.”
“Formaliteden aileni buluyorum, yenge. İstersen senin burada ailen de var.” Dudaklarımı kıvırdığımda öne eğildi. “Evlendiğin bir adam var, haylaz bir Faruk var. Sibel olacak…Ne oluyordu? Erkek kardeşlerin eşlerine bir isim söylüyorlar burada.” Bilmiyordum.
“Korumacı ve tatlı abi gibi olan sen varsın.” Birkaç saniye duraksarken kaşlarımı kaldırdım. Ondan şüphelendiğim gizemli yanları olsa da gördüğüm kadarıyla Hakan ve Faruk’un abileri gibi onlara kol kanat geliyordu. Burada ne bir çalışandı ne de bir arkadaş, çok daha fazlası gibiydi onlar için. “Sende Hakan’ın ailesisin ve benim de ailem oluyorsun.”
“Bu aralar patronla beraber bana aşırı iyi davranıyorsunuz. Bünyeme ters bu.” Gülmeye başladığımda gözlerinin kenarları kırıştı. “Ayrıca bana tatlı deme yenge. Tüm fiyakamı bozuyorsun.”
“Ailemi bulmak için gittiğin için teşekkür ederim ve yaralandığın içinde üzgünüm.” Douglas, kruvasanlardan birini alıp ısırdı. “Rica ederim yenge.” Kahvaltısını bitirene kadar tek kelime etmedi.
Douglas capo ailesindendi ama Hakan’ın tarafındaydı.
Niye?
Şüphelenmemeliydim. Yıllardır buradaydı. Hakan’ın ticareti İtalyanlarlaydı. Kovulduğu aileyle çalışıyordu. Kim kovulduğu bir aileye, dolaylı yoldan hizmet etmeye devam ederdi ki?
Douglas bu evdeki en büyük soru işaretiydi. Zippoyu çevirişi geçmiş anılarımda bölük börcük canlanıyordu.
Bazı şeyleri net hatırlayana kadar kimseyi suçlamaya hakkım yoktu. Portakal suyumu yudumlarken düşüncelerimin beni boğmasına izin verdim.
Hatırlayacaksın Kübra. Adını da geçmişte sana zarar verenleri de… O zaman çeneni dikleştirip seni hapsedenlerin hepsinden intikam alacaksın. Sık dişini.
Hatırlayacaksın.
KARANBEY
Restoranın koşuşturmasına bakarken Buse’nin kapıdan içeri girdi. Bakışları etrafta gezinirken beni buldu. Adımlarını bana yönlendirirken bakışlarım tekrar restorandaki müşterilerde gezindi.
“Beklettim mi?” Kollarını omzuma sardığında kaşlarımı çattım. Kollarını tutup boynumdan uzaklaştırdığımda doğruldu ve masanın etrafını dolaştı. Karşımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda heyecanlı bakışlarla bana baktı.
“Biraz trafik vardı.” Umurumda değildi.
“Bir daha bana sarılma.” Omuz silkti.
“Artık sevgili değiliz diye arkadaş da mı olamıyoruz?”
“Sen arkadaşım değilsin.” Boğazını temizledi. Bir kadına bugüne kadar yanlış vaatler vermemiştim ve kendince gelin güvey olmasına da izin vermeyecektim.
“Niye benimle buluşmak istedin?” Arkasına yaslanırken başını hafifçe sola yatırdı.
“Babamla çalışıyorsun.” Gülüşü küçülürken ifadesiz bakışlarla yüzünü inceledim. “Bu dünyanın sana göre olmadığını bağıran birine göre garip bir kariyer seçimi değil mi?”
“Bir şekilde seninle birlikte olduğum dönemden kalan karanlık arzum oluşmuş olamaz mı?” Kaşlarımı kaldırdım. Cidden mi? “Bir tek sen mi karanlığa diz çökeceksin?” Ben diz çökmezdim.
“Bu dünyadan nefret etmekten vazgeçmişsin. Tamam. Ama babamın nasıl bir adam olduğunu bilmiyor musun?” Bunu oyun mu sanıyordu? Babamın etrafındakilere neler yaptığını görmemiş miydi? Bana yaptıklarına katlanamayıp terk etmemiş miydi? Nasıl bu denli çabuk kabulleniyordu?
“Seninle çalışmamı mı istersin?” Dirseklerini öne yaslayıp saçlarını hafifçe sağ omzuna savurup göz kırptı. Onun yaptığı gibi yapıp kaşlarımı kaldırdım.
“Sözünün arkasında durarak bu dünyadan nefret etmeni isterdim.”
“Bu dünyanın benden aldığı bir adam var.” Arkama yaslanıp etrafa bakındım umursamazca. Hayat seçimlerden ibaretti ve benimle kalmayışı onun seçimiydi. Onu asla yargılamamıştım.
Seçimler öldürürdü.
Seçimler nefes aldırırdı.
Nefes aldığı her bir an için yaptığı seçimleri yargılamak benim haddime değildi.
“Hani evlenmeyecektin. Hayatının karanlığına hiçbir kadını almayacaktın.” Bunu söylediğim zamanı unutmamıştım. Kübra, hiçbir kadın sınıfına uymamıştı. Hayatıma bir anlaşmayla girmişti ve şu an hayatımın neresinde olduğunu bilmediğim bir şekilde duruyordu.
“O kadın benim seni sevdiğim gibi sevebilecek mi?” Dudaklarımda alaylı bir gülüş belirdiğinde baş ve işaret parmağımla burnumu sıkıştırıp çekiştirdim.
“Karım seninle konuşamayacağım kadar ayrı dava bende. Onun hakkında konuşma.”
“Gerçekten mi? Hadi Ha-”
“Karanbey.” Kaskatı kesildi. Lisede tanıştığımız için bana Hakan demesinde bir sorun yoktu. Karanbey sonradan olduğum personaydı. Ama artık geçmişim değildi, bana ismimi söyleyemezdi. “Adım Karanbey, Buse.”
“Karanbey.” Bunu tükürürcesine söylemişti. “O kadın, pat diye ortaya çıkmışken onunla mutlu ve aşık bir evlilik yaşadığınız yalanına beni inandıramazsın.”
“Seni bir şeye inandırmak için çaba sarfetecek kadar sana önem vermiyorum Buse. Karım, benim karım. Varsayımların senin problemin.” Yüzü öfkeden kızarırken kaşları çatıldı. Beni terk eden oyken şu an karşımda girdiği hallere anlam veremiyordum. Sonrasında yaşanan ilişkimiz fizikselden öteye geçmemişken aniden geçmiş defterlere tutunmasına anlam veremiyordum.
“Geçmişimiz-” duraksadı. “Hiç mi önemli değildi?” Gözlerinin sulanışıyla kaşlarım ağır ağır çatıldı. Kadınların ağlamasından hoşlanmazdım. Bunu bilerek mi ağlıyordu?
“Şu an ne yapıyorsun?” Oturduğum yerde sırtımı geriye yasladığımda gözlerini kaçırıp peçeteyle akacak gözyaşlarını temizledi. Rahatsız hissettiriyordu. Bakışlarımı restorandaki müşterilerde gezdirdim ve tekrar ona çevirdim.
“Beni bu kadar çabuk unutmuş olamazsın.” Burnunu çekerek hüzünlü gözlerini bana çevirdi. “Yıllarımız beraber geçti.” Elini uzatıp masadaki elime uzandığında ellerimi masadan çektim. Elimdeki yüzüğü de mi görmüyordu?
“Kendin söyledin. Geçti ve bitti. Bu konuları açmaya hakkın olduğunu mu sanıyorsun?” Başımı sağa sola salladım. İşaret parmağımı masaya vururken kaşlarımı kaldırdım. “Senin bitirdiğin geçmişin defterini açamazsın. Şu an evli bir adamım ben. İsterse yüzyıllar sürmüş bir geçmişimiz olsun yine de bu anım karıma ait. Bir daha bu konulara girme. Evime gelip karıma da tepeden bakayım deme. Seni son kez uyarıyorum.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?” Sesindeki hiddetle etraftaki birkaç bakış bize döndü.
“Ben tehdit etmem Buse. Bunu gayet iyi biliyorsun.” Bir şey yapacaksam yapmak daha büyük önceliğimdi. Tehditler, korkak insanların, çaresiz son çırpınışlarıydı.
“Beni son kez uyarmanın altındaki tehdit değilse, ne o zaman?”
“Aptal bir adam olduğumu mu sanıyorsun?” Ses tonumdaki hiddeti engelleyemeden işaret parmağımı ona doğru salladım. “Aylar önce bir hastane odasında artık yapamayacağını söyleyen sen değil miydin?” Eskisi gibi duyguların hâkim olduğu bir ilişkimiz yerine fiziksel bir ilişkimiz vardı. Yine de hastanede yaralarımı gördüğü zamanki gözlerini unutmuyordum. Tiksinmişti. Fiziksel ilişkiyi bile kaldırmayacağını görmüştüm gözlerinde.
Akşamında uçağa atlayıp buralardan defolmuştu. Ona ihtiyacım yoktu, yine de bu hamlesi gurur kırıcıydı. “Korkmuştum.”
“Karnındaki çocuğun babası olmadığımı anlayacağım için mi yoksa yaralarım için mi korktun?” Buse kaskatı kesildiğinde başımı salladım. “Sanırım ikisi de.” Beni kandırabileceğini düşünmüştü. Yanılıyordu. Onun bile bilmediği bir gerçeğim vardı. Kucağında bebeğiyle karşıma çıkarak gerçeğimi bana hatırlatıyordu.
O başkasından yaptığı çocuğu benim varsayıyordu, değildi.
“Hakan seninle birlikteydim ben. Yaptığın bu ima çok iğrenç.” İma değildi. Emin olduğum bir gerçekti.
“Çocuk benden yani.” İşaret parmağımla masayı dürterken öne eğildim. “Benim çocuğum olmuyorken o bebeğin bana ait olduğundan nasıl bu kadar eminsin?” İrkildi.
“Ne…Ne demek çocuğum olmuyorken?” Babamın bende bıraktığı bir diğer hasarda buydu. O depoda akıllanmam için attığı her bir dayak ve emrettiği işkencenin sonucunda çocuğum olamazdı. Zaten bu dünyaya çocuk getirecek kadar bencil bir adam olmayacağım için bunu ceza değil ödül varsayıyordum.
İstesem de bir çocuğun hayatını bu karanlığa bulamayacaktım. Onun eline silah verip birini öldürmesini emredemeyecektim de. Gelecekte babam gibi bir baba asla olmayacaktım. Bu rahatlatıcıydı.
Çocuğum olmadığını ilk duyduğumda bocalamıştım. Hala daha buralardan kurtulup hayatıma yeniden başlamanın hayallerini kuracak kadar işin ciddiyetini kavrayamamıştım o zamanlar. Şimdiyse iyi ki çocuğum olmuyor diyebiliyordum. Şans eseri bile dünyaya benden bir parça gelseydi eğer ona uzatacağım tek el kana bulanmış ellerim olacaktı.
Ona verdiğim sevgi, başkasına ölüm olacaktı.
Ona gösterdiğim merhamet ve şefkat, başkasına acımasızlık olacaktı.
Yani bu beni iki yüzlü bir adam yapacaktı. Ben ne bir çocuğun hayatını mahvedecek kadar bencil ne de tutarsız bir adamdım. Bu dünyada çocuk getirme bencilliğinde bulunmak istesem bile yapamayacak olmaktan memnundum. Bu eksiklik değil, tersine bir ödüldü bana.
“Buraya babamla çalışmanın başına getirebileceklerini konuşmaya geldim.”
“Çocuğum olmuyor ne demek?”
“Benimleyken kime gittiysen git ona, müjdeli haberi ver, demek. Bir daha da bebeğinle evime gelip karımı rahatsız etme, demek. Beni biraz daha zorlarsan yapacaklarıma engel olmam demek.” Konuşmak için dudaklarını araladığında elimi kaldırıp susmasını işaret ettim. Yeterince konuyu saptırmıştı. Ona harcayacak dakikalarım tükenmişti bile.
“Geçmiş bitti ve eğer babamla çalışacaksan o bebeği de kendini de öldüreceksin demeye geldim. Lisedeki Buse’nin hatırına buradayım. Şu an karşımdaki kadını bilmiyorum.” İrkildi. Gözlerinde bir anlığına öfke geçerken başını sallamakla yetindi.
“Lisedeki Buse’yi, elini kana buladığın ilk gün kaybettiğin için hatırı sende kaldı mı bilmiyorum.” Bu konuları açma Buse. “İlk öldürdüğün kişi kimdi?”
“Buse!” Öfke her bir zerremi sararken bunu fark etmişçesine susmuştu. Elimi masaya çarptığımı da etraftaki bakışları üzerime topladığımın da farkında değildim.
“Hatırlıyorum hala. Annesini öldüren bir adamdan korktuğum için mi bana kızgınsın?” İrkilen taraf bendim. Gözlerimi kapatırken bedenimdeki her bir zerre kasıldı. Nefes alışverişim kulaklarıma uğuldayarak yer edinirken gözlerimi aralayıp öne doğru eğildim.
“Bir halt bildiğin yok.”
“Bana anlattın. Ağlayarak kollarımda anlattın. Biliyorum. Seni en iyi ben biliyorum.” Bilmiyordu. Bir bok bildiği yoktu. “Ona söyledin mi? Karına anlattın mı?”
“Kes sesini.” Oturduğum sandalyeden kalktığımda büyük bir gürültüyle ardımdan devrildi.
Gerçekleri görmezden gelişlerimin daima bir sebebi olmuştu. Annemin ölümü gözlerimin önünden bir saniye olsun silinmezken bana bunu anımsatmaya hakkı yoktu.
“Uyarım bitti. Babamla çalış ve öl.”
“Onunla çalıştığım için beni de mi öldüreceksin?” Kaşlarım çatıldı. Sesindeki suçlayıcı tonlama göğüs kafesime hiddetle çarpan kalbin kasılmasına neden oldu. Ben bir kadına zarar vermezdim.
“Seni öldürmeyeceğim. Babamla çalışmanın sonucunda gideceğin sonu söylüyorum.”
“Babana tercümanlık yapıyorum. Sizin gibi karanlığa da pis işlere de elimi sür-”
“Babam karanlığın ta kendisi.” Sustu. “Onun yanındayken saf ve temiz kalacağını mı düşünüyorsun? Seni ya karanlığa bulayacak ya da öldürüp atacak. Dinle beni. Bebeğini düşün ve onunla çalışmayı kes.” Çenesini dikleştirip bakışlarındaki öfkeyi bana yöneltmekten çekinmedi.
“Bebeği umursuyormuş gibi davranma.”
“Bebeğinin annesiz büyümesini istiyorsan babamla çalışmaya devam et. Belki sen ölünce babam onu yanına alıp karanlığa boğarak yetiştirir ve büyüdüğünde ona da bir silah verir.” Gözleri korkuyla açılmıştı, bu iyiydi. Korku onu hata yapmaktan alıkoyardı. Korku aldığı kararları sorgulatıp bebeği için doğrusunu seçmeye yönlendirirdi.
İçten içe anneme olan öfkemin asıl sebebi buydu belki de. Fırsatı varken dans etmeyi bırakıp babam gibi bir adama âşık olmuştu ve hayatını bile bile bizi dünyaya getirmişti. Sonra bu hayatın karanlığına bulaşmamam için defalarca kez beni uyarmıştı. Sanki kocasının karanlığı çoktan bize bulaşmamış gibi…
“Buna izin vermeyeceğim.” Fısıltıyı andıran ses tonuyla omuzları çökerken masadan uzaklaştım. Ben onu uyarmıştım. Gerisi ona kalmıştı ve umurumda değildi.
🖤
Evden içeri girerken etraf sessizdi. Adımlarım merdiven basamaklarına yönelirken Kübra’nın aralık olan kapısına yöneldim. Yere yığdığı kağıtların içinde bağdaş kurmuş bir şekilde oturuyordu. Saçlarını arkasında büyük bir tokayla tutturmuşsa da birkaç tutam yüzüne dökülüyordu.
Kağıtlardan birini aldığında gözlerini kıstı. “Sen günde iki kere telefonla konuşuyorsun, şüphelisin.” Kâğıdı sağ taraftaki boş kısma bıraktı. Ne yapıyordu?
“Sen Zenas ile iyi anlaşmaya çalışıyorsun. Ben bile iyi anlaşamıyorum. Sende şüphelisin.” Kâğıdı yine bir öncekinin üzerine bıraktı.
“Sen Bo’yu seviyorsun. Tatlı bir adamsında, şüpheli olamazsın.” Sola bıraktı. Kim tatlıydı? Kaşlarım çatılırken eğilip bir başka kâğıdı aldı.
“Seni daha önce nereden gördüm?” Komodindeki telefonunu alıp ekrana bastı. “Ne var?” Melih’in sesini duyduğum kapıyı tamamen açmamak için kendimi durdurdum. Ben niye karımı gözetliyordum ki? O benim karımdı.
“Kısa tutacağım. Bu adamı tanıyor musun?” Telefonu kaldırıp elindeki kâğıdı gösterdi. “Lütfen önemli bu. Beni öldürmeye çalışanı arıyorum.” Şimdi ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Kübra’ya hain aramakla ilgili konuştuğumuz zaman sonrasında Douglas’a tüm çalışanların dosyasını hazırlamasını söylemiştim. Kübra’da dosyayı alır almaz kolları sıvamıştı. Evdeki haini arıyorum, dememişti. Bu dudaklarımı kıvırmama neden oldu. Karım da benim gibi sır saklamayı ve dolap çevirmeyi biliyordu.
“Bana da tanıdık geliyor, kim olduğunu çıkartamadım. Seni öldürmeye çalıştığını düşünüyorsan söyle Karanbey’e, sıksın. Ayrıca sana mı araştırmayı bıraktılar?”
“Ben yerimde durmuyorum. Canım sıkıldı. Hakan’ın dolaplarını karıştırıp dosyaları buldum.” Hayır bunu yapmamıştı. Melih’in şaşkınlık dolu bir ses çıkardığını duydum. “Ne yaptın?!”
“Bana bağırma. Unuttun mu? Artık özgür bir kadınım. Bir sürü adamım var. Vurdurturum seni.” Kıkırdamaya başladı. “Bu çok havalıymış.” Bazı zamanlar onun çocuksu yanları ortaya çıkıyordu. Onda bastırdıkları o mutlu çocukluğu evimde yaşıyor olması mutluluk vericiydi.
“Kocamdan gizlice araştırma yapıyorum. O da senin gibi ketum ve konuşmak için cımbız kullanmak gerekiyor.” Hafifçe kıkırdadı. Arkamdan konuşurken bu kadar mutlu olmamalıydı. Hoşuma gitmişti.
“Özgürsün anladım da sence de bir yerleri karıştıracak yanlış adamı seçmedin mi?”
“Kocam benim. İster gizlice eşyalarını karıştırırım isterse onun haberi olarak odaları…Ben evlenmeden önce de meraklıydım.” Kübra, elindeki kâğıdı bırakırken ekrana şu sıralar onda görmeyi sevdiğim gülüşüyle bakmaya başladı.
Hissedebildiğim tek duygu kıskançlıktı. Karım, yüzündeki gülüşü bir tek bana verebilirdi.
“Bilmez miyim?”
“Benden gizlediğin dövmeni de gördüm.” Dövme mi? Telefonun ucundaki sessizlikle Kübra, kaşlarını kaldırdı. “İtalyan caposuna çalıştığını bana ne zaman söyleyecektin?” Kaşlarım ağır ağır çatılırken öğrendiğim bilgiyi hazmetmeye çalışıyordum. Melih’in, Enrico’nun adamı olduğunu bilmiyordum. Enrico’nun adamı neden Çetinlerin evinde ve karımın korumalığını yapmıştı ki?
“O dövmenin ne anlama geldiğini kendi başına çözemezsin. Douglas piçi mi söyledi?” Douglas biliyor muydu? Gözlerimi sıkıca yumarken sakinleşmek için birkaç saniye sessiz soluk alıp verdim.
“Kimin söylediği değil, senin niye sakladığın önemli.”
“Seni ilgilendirmez, Rus Kızı.” Kübra, kırgın bir bakışla ekrana bakarken omuzları çöktü ve suratı ağlamaklı oldu. Karımı kırmıştı, piç herif. Telefonu indirirken Kübra gözlerini kapatıp derince nefes aldı ve kırgın ifadesini silip tekrar fotoğraflara bakmaya başladı.
Sabah aynı şekilde ona çıkıştığımı anımsadım. Beyaz gömlek giymemi istemişti, annemin cenazesine saklamıştım o gömleği.
Bilmiyordu.
Söylememiştim.
Bilmediği bir bilgiye karşı dikkatli davranmasını bekleyemezdim tabi ki. Ona söylemek istediğim her bir bilgi zihnimde zehirli ot misali sarıyordu beni. Onun o zehre dokunuşu da dikenlerimi çıkartıyor ve onu yaralıyordu.
Bana karşı kendini ve korkularını cesurca açacak kadar güçlü bir kadındı.
Ben tüm geçmişi konuşamayacak kadar zavallı bir adamdım.
Sen güçlü bir adamsın, Karanbey.
Başını kaldırdığında kapı aralığında dikilen beni fark etti.
“Kolay gelsin.” Kapıyı tamamen araladığımda önündeki ve Melih’e gösterdiği kâğıdı bana çevirdi. Gözlerinde gizemli ve meraklı bir ifade belirmişti. Heyecanla konuşmaya başlaması az önceki kırgınlığını hızlıca bastırdığının kanıtıydı.
“Bunun dosyası boş neredeyse.” Gözlerim elindeki fotoğrafa kaydı. İlker’in, Ali’yi çıkartan adamlardan biri olduğunu anımsıyordum. Herkes bön bön bakarken Ali’ye kalp masajı yapıp hayata dönmesi için çabalamıştı. “Bir yerden anımsıyorum. Ama bir türlü aklıma gelmiyor.”
“Ali’nin sağ kolu gibi bir şeydi. Ali, ölünce bana sadık bir şekilde çalışmaya başladı.” Kâğıdı çevirip baktı. Onu hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Ona yakınlaştım, dizimi yere yaslarken boylarımızı eşitledim ve elindeki kâğıdı çekip aldım.
İlker asla sorun çıkarmamıştı ve Ali’nin yanında oluşundan dolayı şüpheli olmadığını gözüm kapalı söyleyebilirdim. Ama Namık içinde aynısını düşünürken ihanetiyle yüz yüze gelmiştim. Aynı hatayı tekrarlamayacaktım. Kâğıdı şüpheliler arasına koydum.
İlker, Ali’ye sadıktı ve artık sadakat sorguladığım ilk şeydi.
“Evde çalışan çok fazla adamın var.” Eliyle kâğıt yığınını gösterdi. O bu eve geldikten sonra adamları iki katına çıkarttığımı bilmiyordu. “Bu kadar adama rağmen o gün nasıl Faruk’u öldürmeye teşebbüs ettiler? Evin her yerinde kamera var. Ayrıca sen evdeydin. Hemen üst kattaydın-” Duraksadı, yığını karıştırıp Namık’ın fotoğrafının olduğu kâğıdı buldum. O gecenin detaylarını anlatmadığım için soru işaretlerine sahipti.
“Namık içeri aldı ama Douglas buna engel olurken kavga çıktı.”
“Bunu Douglas mı anlattı?” Kaşlarımı çattığımda merakla bana bakmaya başladı. “Revirdeki kameraya baktın mı?” O gece devre dışı bırakılmıştı. “Belki de o gün şans eseri bozulmuştur.” Kaşlarını kaldırdı. “Görgü tanığı bir tek Douglas.”
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“Bir şey demeye çalışmıyorum. Olayı anlamaya çalışıyorum.” Douglas’ı yalanla mı suçluyordu? “Bana öyle bakma. Douglas’a bir şey demedim.” Ama gözlerinden her şey belli oluyordu. Şüpheleniyordu.
“Kafandaki soru işaretlerini söyle bana.” Parmaklarıyla oynamaya başlarken rahatsız bir ifadeyle bana bakıyordu. “Söyle hadi.” Elimin tersini yanağına sürdüğümde parmaklarıyla oynamayı kesti. O konuştuğunda anlaşılır olanlardandı. Sustuğu zaman onu anlayamıyordum.
“Bu aralar anılarım gidip geliyor.” Bu iyi haberdi. Elimi yüzünden çektiğimde derin nefes aldı. “Kaçırıldığım ilk zamanlara ait olduğunu düşündüğüm bir anı var. Maskeli ve yeşil gözleri olan takım giymiş bir adam depoya geliyordu. Eldiveniyle zipposunun üzerindeki sembolü hatırlayamıyorum ama,” duraksadı.
“Ama?”
“Zippoyu üç kez parmağında çevirip yaktığını hatırlıyorum. Kapatıp tekrar tekrar aynısını yapıyordu.” Zihnimde beliren tek bir düşünce vardı. Douglas düşüncelere daldığında veya gerginleştiğinde zipposunu parmaklarında çevirip açar ve kapatırdı. “Douglas bana İtalyan caposunun ailesi, yeşil gözlü olur demişti. Douglas’ın gözleri de-”
“Douglas, hain değil.” Kaşları çatıldı. “Bu ihtimal dahilinde bile değil.” Yerden kalktığımda kapıya yöneldim.
“Ya amaç Faruk veya ben değilsem. Ya asıl olay çok daha büyükse? Ruslar? İtalyanlar? Hatta Meksikalılar ile ilgiliyse?” Melih’in günler önce bana getirdiği belgeleri anımsadım. Babam boka batmıştı. Meksikalılar İtalyanların tahtını isterken aynısını babam Ruslar için istiyordu. Oradaki belgelerde bu yoktu ama gördüğüm her bir belgeyle babamın ne arzuladığını anlamamı sağlıyordu. Büyüklerden biri olmak istiyordu. Pazarın yarısından fazlasını yöneten olmayı arzuluyordu.
Kübra belgeleri görmeden dahi büyük bir problemin olduğunu anlayabilmişti.
Sana da böylesi yakışırdı Hakan.
“Ne gibi?” Ellerimi cebime koyduğumda yerden kalkıp karşımda dikildi.
“Babanla hatta tüm Türk masasına savaş açtın. Bunu dile getirmedin ama kimse senin dost olmadığının farkında. Babanın her yapacağı hamleye iyi veya kötü olmaksızın karışacaksın. Karışmanı istemiyor olabilirler mi? Olabilecek her neyse son veya bir başlangıç olsun, buna engel oluşuna engel olmak için dikkatini dağıtmış olamazlar mı?”
“Onlara engel oluyorsam beni öldürebilirler.” İrkildi. “Babam beni öldüremez, ezmeyi tercih eder. Ama diğerleri? Babama engel olmamı istemeyenler niye benim dikkatimi dağıtmak yerine kökten ortadan kaldırmıyorlar?” Babam bu denli büyük bir işe bulaştıysa onun ricasıyla beni öldürmekten vazgeçeceklerini sanmıyordum. Dikkatimi dağıtıp babamdan uzaklaştırdıklarının farkındaydım ama sebebini bulamıyordum.
“Belki de asıl piyon babandır.” Duraksadığımda Kübra bana bir adım daha attı. “Belki de amaçları sensindir.” Bundan hoşlanmamıştım. Kaşlarımı çattığımda Kübra odanın içinde ileri geri yürümeye başladı. “Babanın dibe batması demek senin amacına ulaşman demek. Sen masanın lideri olursan da-”
“Masanın lideri olmayacağım.” Kübra durdu. Öyle bir hayalim yoktu. Babamı devirdikten sonra siktirip gidecektim. Koltuğumu da Ferhat’a verecektim. Bunu yıllardır planlıyordum. Annemin bedenini, Ali’nin mezarının yanına gömecektim ve buralardan uzaklaşacaktım. Bu karanlığa yeteri kadar bulaşmıştım ve daha fazlasında asla gözüm yoktu.
“Bu da ne demek? O zaman…Öldürülürsün. Baban öldükten sonra lider olmazsan seni sevmeyen biri lider seçilirse o zaman öldürürler seni.” İşimi hızlandırırdı. Bunu sevmiştim.
“Planım babam. Sonrasını sonra düşünürüm.” Odasından çıkıp koridora adımladım. Kübra peşimden gelmedi. “Seçtiklerini Douglas’a göster, geliyorum ben.”
“Beni dinlemiyor musun? Douglas bir şeyler gizliyor.” Her zaman yaptığı şey buydu. “Sen güveniyor olabilirsin ama benim şüphelerim var. Madem umursamayacaksın niye anlatmamı istiyorsun ki?” Duraksadım.
“Umursuyorum.” Omzumun gerisinden ona baktığımda suratı asılmıştı. Vücudumu tamamen ona çevirdim. “Umursuyorum seni Karım. Douglas’a güvenmiyorsan araştırmanı yap.” Kollarını göğsünde çaprazladı. “Kaynaklar benden.”
“Onun tarafındasın. Adil değil.” Dudaklarımı kıvırdığımda gözleri dudaklarıma kaydı. Gülümsememden hoşlanmamıştı ama durduramıyordum kendimi. “Hem benim kaynağım var.” Çenesini dikleştirip gözlerime dikti meydan okuyucu ifadesini.
“Kaynağın mı? Kim?” Omuz silkti.
“Bu seni ilgilendirmez.” Melih’e mi danışacaktı? Ben buradayken başka bir adamın yardımını mı alacaktı? İtiraz etmek için ona bir adımla yaklaştığımda gözleri yakama kaydı ve kaşları çatıldı. Odasından çıkıp koridorda bana yaklaştı.
“Bekle. Gömleğinde niye ruj lekesi var?” Yakalarımı tutup görebilmek için beni kendine doğru çektiğinde ona doğru eğildim. “Bu koku senin kokun değil.” Bakışları bana çevrildi, gözlerinde hayal kırıklığı vardı.
Buse’nin sarılışına daha hızlı engel olmalıydın Hakan.
“Karım-” Kübra yanımdan geçip odasına girdi. Yine mi beni dinlemeden kendi kafasındaki tilkileri besliyordu. Elindeki dosyayla odasından çıktığında önüne geçtim. Sola adımladığında yine onu engelledim. “Kafandaki tilkileri sustur.”
“Kafamda beyin var, tilki değil. Çekil.” Ona bu sözü açıklamakla ona Buse’yi anlatmak arasında kaldığım için duraksadığımda yanımdan geçip çoktan merdivenin basamaklarını inmeye başladı.
Odama girerken üzerimdekileri çıkartmaya başladım. Gömleği koklamaya çalıştım ama is kokusu dışında hiçbir kokuyu ayırt edemediğim gerçeği yüzüme tokat gibi çarptı. Ali’nin öldüğü günden beri uzun zamandır aldığım tek koku yanan odunun kokusuydu.
Kübra’nın kokusunu alabildiğim bir iki sefer olmuştu. Çiçek kokuyordu, hangisi olduğunu bilmiyordum ama is kokusunu bastıracak kadar ferahlatıcıydı kokusu. Lavanta gibi geliyordu. Onun yanında dolaşıp işlerimi evden yönetmemin en büyük sebebi buydu. Onun kokusu benim nefesim olacak kadar ferahlatıcıydı ve ödüllendiriciydi.
Üzerimde temiz kıyafetlerimi geçirirken elimi yüzümü iyice yıkadıktan sonra aşağı indim. Buse’nin sarılışını ona açıklamakla açıklamamak arasındaydım.
“Zeliha, annenin uyanmasına sevindim.” Kübra’nın neşeli sesiyle oturma odasında Zeliha’ya sıkıca sarılmış onu gördüm.
“Bende sevindim Kübra Hanım. İki gündür iyi olduğundan emin oldum.” Geri çekildiğinde Kübra’nın sıcak gülüşünü gördüm. Bu kadın bu kadar hızlı duygu geçişleri yaşarken nasıl bu denli kontrollü sakinlikte davranabiliyordu ki?
“Annen için tekrardan geçmiş olsun.” Zeliha, Kübra’dan bir iki adım uzaklaşıp başını eğdi. “Sağ olun Karanbey.”
“İzin kullanmaya devam edebilirsin.” Başını kaldırdı ve mahcup bir ifadeyle başını salladı. “Diğer kız kardeşimin ara tatil zamanı olduğu için döndü. Bana ihtiyaç kalmadı. Çalışmaya hazırım.” Kendisi bilirdi. Arkasını dönüp mutfağa girdiğinde Douglas’la çarpıştılar. Douglas ağzının içinde geveleyerek özür dilediğinde Zeliha’nın çoktan onun elindeki sargıyı fark etmişti bile.
“Douglas, ne oldu?” Haberi yoktu. Dokunmak için elini uzatsa da Douglas refleksle kolunu çekti. Douglas’ın ona dokunması için izin vermeyeceğini biliyordu.
“Douglas?” Bakışları bana çevrildiğinde Zeliha başını eğip mutfağa gitti. Çoktan ağladığını biliyordum. Başımla Zeliha’nın gittiği mutfağı işaret ettim.
“Sonra patron.” Oturma alanındaki Kübra’ya yaklaştı. “Bakayım yenge.” Kübra elindeki kağıtları uzattığında Douglas kalçasını koltuğun kenarına yasladı.
“O gün-” Beş fotoğrafı sehpaya bıraktı ve diğerlerini dosyaya tıktı. “Bunlar nöbetteydi.” Sehpaya yaklaştığımda Kübra’nın tam karşısındaki koltuğa oturdum. “Şu ikisi de Namık’ı kontrol etti. Getirdiği ilaçları ve üzerinde silah vs. var mı diye?” Bakışlarım yedi adamda gezindi. Hepsi yıllardır yanımdaydı. Hangisinin bana ihanet etme potansiyelinde olduğunu düşünüyordum.
“Sende nöbetteydin.” Kübra’nın cümlesiyle başını kaldırıp ona baktı Douglas.
“Nöbetteydim.” diye onayladı onu.
“Kimseye güvenmiyorsun. Namık’ı yalnız mı gönderdin Faruk’u kontrol etmesi için?” Douglas’ı sorguluyordu. Douglas, bakışlarını bana çevirdiğinde boğazımı temizledim.
“Douglas, normalde-”
“Ona sordum, Karanbey.” Kübra bakışlarını Douglas’tan bir an olsun ayırmamıştı. Sesindeki uyarıcı tonlama sesimi kesmemi sağlamıştı.
Siktir Karanbey. Siktir.
“Korumayla beraber gönderdim çünkü kameranın önceden kaydedilmiş görüntüyle dönüp durduğunu fark ettim. Faruk’un yanına gidene kadar hızlıca hangi korumanın olması gereken yerde olmadığını anlamam gerekiyordu. En son üst kata çıktım. O zaman Namık yaralanmıştı. Bana sorarsan ikisi arasında bir anlaşmazlık çıkmış olmalı.” Gözlerimi kıstığımda Douglas bana döndü. Gözlerinde sorgulanmaktan keyif alan ifadesi belirmişti. Bana sorgulamayı Kübra yapsın derken amacını şimdi anlıyordum. Kübra, benim aksine buradaki herkese uzaktı ve onlarla yakınlık kurmadan sorgulaması daha net ve mantıklı oluyordu.
“Kameralardan sorumlu olan sen misin?”
“Normalde Faruk.” Douglas’ın güldüğünü duydum. Karımla dalga mı geçiyordu? “Sorun o gece değil. Değil mi yenge? Beni sorgulamanın diğer sebebini öğrenebilir miyim?” Kübra’nın kendinden emin ifadesinin çatırdamaya başladığını gördüm.
“Karıma gülme Doug.” Kübra bana çevirdi bakışlarını, ellerinin titreyişini gizlemek için parmaklarını birbirine kenetleyip kucağına bırakmıştı bile.
“Araya girme.” Kübra’nın tersleyişiyle gülüşümü genişlettim. Manyak hoşuma gidiyordu.
“Yengeyle alay mı ediyorsun, Patron?” Kübra gözlerini kıstığında Douglas’ın arkasına yaslandığını gördüm. Normalde ortalığı karıştıran Faruk olurdu ama Douglas onun yerini aratmıyordu.
“İkinizde beni küçümsüyorsunuz.” Kübra ayağı kalktığında dosyaları işaret etti. “Kendi haininizi kendiniz bulun.” Büyük adımlarla mutfağa yöneldiğinde iç çektim. Konuşmaya alınganlık yapıp gitmesinden hoşlanmıyordum. Sözde evlilikte konuşan olacaktı ama sinirlenince konuşmadan çekip gidiyordu.
Bakışlarımı Douglas’a çevirdim. Yine zipposunu çıkartıp üç kez çevirip açıp kapattı ve hareketi tekrarlarken omuzlarındaki gerginliği gözlemledim.
“Anlat.” Bakışları bana çevrildiğinde zippoyu avucuna hapsetti. “Anlat Doug.” Benden Melih’i saklamıştı. Enrico’yla çalıştığımı bile bile onun adamını saklamıştı. Niye?
“Neyi?” Kaşlarımı kaldırdım. Tek kelime etmeden ona bakmaya devam ederken bakışlarını çekti. Konuşmadı. İnatçı. Dirseğimi dizime yasladım.
“Karımı rahatsız eden ne? Biliyorsun. O söylemese de biliyorsun, değil mi?” Öne eğildim. Zippoyu çevirirken bakışları etrafta gezdirdi. Capo ailesinden oluşunu da yaptıklarını da bir gün olsun gizlememişti. Enrico’nun kuzeniydi, aileden atılmış olsa bile. Herkes onu ararken ve o maskeyle dolaşırken bile benden kim olduğunu gizlememişti. Dürüst oluşundan şüphem yoktu.
Kimsin sen diye sorulduğunda benim yanımda çalışan Douglas olduğundan bahsederdi. Ona hangi aileden olduğunu sorduğumda, işte o zaman Capo kanı taşıdığını söylerdi. Cins bir cevaplama mekanizması vardı ve yıllarca buna alışmıştım. Daima ona sorulan soruları cevaplamaktan çekinmezdi, sadece doğru soruların sorulmasından emin olmak gerekiyordu, yoksa eksik cevap verirdi. Sorduğum kadarını cevaplaması onun sevmediğim tek özelliğiydi.
Dürüstlüğü Melih’e kadardı. Melih’le aralarındaki problemin nedenini asla bana söylememişti. Sorduğumda ‘vardır bir nedeni’ diyerek geçiştirmişti. İkisi arasında olan bir olay olduğunu düşünerek umursamamıştım. Şimdi Melih’in, Enrico’ya çalıştığını öğrenmişken nedeni anlıyordum.
“Burada konuşamayız.” Oturduğum yerden ayaklandığımda derin bir soluk alıp kağıtları topladı, dosyayı eline alıp ayaklandı. Ceketimi üzerime geçirirken kapıyı açıp dışarı adımladım. Peşimden geldiğini biliyordum. Bahçedeki korumalara bakarak arka bahçeye yöneldim. Yakınımızda kimsenin olmadığından emin olduğum alanda durdum. Buradan evi gözetlerken bir yandan korumaları inceleyebilirdim.
“Kübra’yı tedirgin eden ne? Anlat bana. Eksiksiz istiyorum.”
“İtalyan caposunun kızının kaybolduğunu duymuş muydun?” Douglas tam karşımda durduğunda gözlerimi kıstım. Halamın capodan olan kızının ortadan kaybolduğunu duymuştum. Babam, halamı öldürürken o kızın peşine düşmüştü ama çoktan öldüğü haberini almıştım. Babamın, İtalyanlarla işi bitmişti. Bu yüzden bu işi devralırken çekinmemiştim.
Enrico, babasının tahtına otururken kardeşinin intikamını almak istediği haberi de diğer haberler gibi kulaklarıma ulaşmıştı. Kimi zaman kardeşi yerine tüm bu düzenden nefret ettiği için tüm bunları yaptığı söylenirdi. Tüm bunlardan hangisinin söylenti hangisinin gerçek olduğunu bilmiyordum.
Enrico’nun yüzünü görebilen kimse hayatta değildi ve sanırım Douglas dışında onu bilen de yoktu. Bu yüzden niyetinin de kim olduğunun da bir sır olduğunu biliyordum. Onunla yıllardır çalışıyordum, yine de hep aracılarla konuşmamızı sağlamıştı.
Enrico Lorusso, bir hayaletti.
“Kimisi kaybolduğunu düşünüyordu. Bazılarına göreyse Enrico, babasını öldürürken kardeşini de öldürdü. Kardeşini aradığını düşünenler kadar kardeşinin intikamını almayı arzuladığını da konuşanlar var. Hangisi Doug?”
“Kız kardeşi kaçırıldı ve öldürüldü, diyenler var.” Kaşlarım çatıldığında eve baktı. “Ama gerçek bu değil. Kız kardeşi kaçırıldı, evet ama kayboldu. Kaçıranların elinden kaçtı veya başka biri tarafından saklandı.” Bakışları beni bulduğunda gözlerinde anlamlı bir ifade belirdi.
“Kübra mı kız kardeşi?”
“Hayır. Caponun kayıp kız kardeşi değil.” Rahatladım.
“Kübra’nın bağlantısı ne?” Rahatsızca kıpırdandı.
“Babam, Kübra’yı Türkiye’ye getiren kişi.” Douglas’a olan şüphelerinde haklı mıydı? Onu gözlemek için mi Türkiye’de kalmıştı?
“Bu yüzden mi benimle çalışıyorsun Doug? Onu gözetlemeye daha yakın olmak için mi?” Onun hayatını kurtardığımdan beri yanımdan ayrılmamıştı, Çetin evini gözetlemek için yanımda kalmak onu güvende tutardı. Dikkat çekmeden ve fiilen varlığını belli etmeden onu pekâlâ gözetlerdi. Başını hızla sağa sola salladı.
“Seninle çalışmak istememin sebebi sana bir hayat borçluyum. Benim eski caponun yeğeni olduğumu bilmene rağmen ifşalamadın. Senin arkanda olduğum kadar sende benim arkamdasın. Bu konudan şüphelenme Karanbey. Sana ihanet edeceğim ihtimalinde bile kendime sıkarım.” Zippoyu gösterdi ve üzerindeki kartal sembolüne baktım. Capoluğun eski sembolüydü ve adamlarında olan, dövme veya herhangi bir objeyle bu sembolü taşıyan adamlar tanımıştım.
“Bunu niye anlatmadın bana?”
“Sormadın Patron.” Ters bakışlarımla derin bir soluk aldı. “Başta onun o olduğunu bilmiyordum ki.”
“Anladığın anda bana söylemeliydin.”
“Sormadın.”
“Siktir git, başlatma yine. Sormam mı gerekiyor lan? Kübra’yla ilgili her şeyi araştırıyoruz günlerdir. Az kalsın öldürülüyordun. Toplu iğne ucu kadar bile bilgi öğrendiğinde anlatacaksın tabi.” Bağırışım yankılanırken birkaç koruma bakışlarını çevirdi.
“Dönün önünüze!” Adımlarımı ormana doğru ilerlettiğimde peşimden gelmeye başladı. Etrafta bir hain vardı ve öfkeyle bağırışlarım dinlenecekti. Bunu istemiyordum, barakaya girip kapağı açıp merdiveni basamaklarını geçerek antrenman odasına girdim. Üzerimdeki ceketi çıkartırken içeri girip kapıyı kapattı. Burada kimse konuşulanları duyamazdı.
“Kübra’nın ailesini biliyor musun? Yalan yok Gerardo.” Maskesini çıkartırken yüzündeki her bir kas gerildi. Onun gerçek ismini söylememden hoşlanmazdı. Ona sinirlenmediğim sürece İtalyan kimliğini dile getirmez, görmezden gelirdim. Şu an öyle bir zaman değildi.
“Bilmiyorum.”
“Baştan anlat her şeyi.” Kalçamı ağırlıkların dizildiği standa yasladım. “En ufak detayına kadar anlat.” Kübra ona bakarken güvenemediğini dile getirmişti. Belki de hissetmişti. “Baban niye Kübra’yı getirdi? Amacı ne?”
“Bildiğim tek şey babam eski Capo’dan intikam almak istedi. Amcam Riccardo’nun oğullardan hatta hâkimi olduğu Capo’luktan daha çok önemsediği iki şey vardı. Halan ve ikisinin kızları.” Halamı öldüren babamdı. Kendi erkek kardeşi onun sonu olmuştu. Kızıysa amcası tarafından kaçırılmıştı.
Güç yüzünden kurban edilen kaçıncı kadındı halam?
İntikam uğruna hayatı mahvedilen kaçıncı kız çocuğuydu, Nadia?
“Babanın Nadia’yı kaçırmasıyla Kübra’yı alıp Türkiye’ye getirmesi arasında ne gibi bir bağlantı olabilir?”
“Babam onu kaçırdı çünkü Enrico’nun kız kardeşini babamdan kaçıran karındı.” Gözlerimi kocaman açtım. Ne yapmıştı? Ellerimi kaldırırken söylediklerini hazmetmeye çalışıyordum. Ne demek Kübra, Enrico’nun kız kardeşini kaçırandı?
“Kübra kaçırıldığında on, on bir yaşlarındaymış Doug. Küçücük çocuk dört, beş yaşındaki başka bir çocuğu babandan nasıl kaçıracak? Kafayı mı yediniz?”
“Babam anlattı. Ölmeden önce söylediği buydu. Nadia’yı Rusya üzerinden Türk mafyasına teslim etmek için gönderdiği adam kızı kaybetmiş. Başka bir kız çocuğuyla ormanda kaybolmuşlar. İkisini ararken Nadia’yı değil de onu götüren diğer kız çocuğunu bulmuşlar. Kübra’ya. Soru sormuşlar ama aklı yerinde değil gibiymiş, Gözleri boşluğa acı çekiyormuş gibi bakarken gözyaşları yanaklarından süzülmeye devam ediyormuş. Tek kelime etmemiş.” Kaşlarımdaki çatıklık artarken elimi alnıma sürttüm.
“Sonra?” Sabırsızlığım büyüyordu. Tüm bunları bana ilk fark ettiği andan itibaren anlatmalıydı.
“Babam kızı konuşturmak için...” Bakışlarını kaçırıp rahatsızca etrafa bakındı. “Kübra’yı konuşturmak için bazı ilaçlar vermiş. Babamın dediğine göre konuşamayacak kadar hissiz bakan çocuk ilaçtan sonra kaybolmuş bakıyormuş. İlaçların onun zihnini tahrip ettiğini o zaman anlamışlar. Ne adı ne kimin kızı olduğu ne de Nadia’yı nereye sakladığı…Hiçbir şeyi bilmiyormuş.” Göğsümden koluma yayılan sızıyla birkaç saniye gözlerimi sıkıca yumdum.
Eğer zaten hafızasını kaybetmişse Haldun niye ilaç vermeye devam etmişti?
“Ümit Karan bu işe ne zaman girdi?” Gözlerimi aralarken Douglas omuz silkti.
“Onu Ümit Karan’a nasıl verdiğini bilmiyorum. Haldun’un daha önce bahsettiğin ilaçları baban fark etmeden nasıl verdiğini de. Babam öldükten sonra yaşananlara hâkim değilim.” Babası bunları anlattıysa eğer, Enrico’da biliyor olmalıydı. Kız kardeşini aradığına dair söylentiler kulağıma çalınmıştı.
“Enrico, bunu biliyor mu? Yani Kübra’dan haberdar mı?” Birkaç saniye duraksasa da başıyla onayladı.
Enrico, karımın peşine düşecekti.
Enrico, çoktan onun peşindeydi. Melih onun adamıydı.
“Melih’in, Enrico’ya çalıştığını bana neden söylemedin?” Öğrendiklerimin şaşkınlığıyla birleşmiş bir öfkeyle konuşmaya başlamıştım. “Melih, hala ona mı çalışıyor? Kübra’nın peşindeler değil mi?” Melih’in ısrarla Kübra’nın yanındaki varlığına anlam verememiştim. Şu an taşlar yerine oturuyordu.
“Patron, bu Melih’e ait bir bil-” Öfkemi kontrol edemeden yumruğumu Douglas’un suratına geçirdim.
“Bana söylemeliydin!” Douglas, geri çekilirken bakışlarını eğdi. Elimi yüzüme sürterken odanın içinde ileri geri yürümeye başladım.
Enrico’nun adamı Kübra’nın yıllardır yanındaydı.
Enrico, karımın peşindeydi.
🖤
Bölüm nasıldı?
Şu ana kadar favoriniz olan karakter kim?
Şu ana kadar kuşkulandığınız veya sevemediğiniz karakter kim?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.65k Okunma |
6.93k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |