15. Bölüm

K14 - AİLE TOPLANTISI

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Ogryzek - GLORY

 

Selammmmm. Ben geldim. Sizde hoş geldiniz.

Bu hafta o kadar karmaşık olaylar yaşadım ki aklımı toparlayıp bölüm yazamadım bile. Bende bölümleri düzeltmek istedim. Bir kitabım için yayınevleriyle görüşüyorum, bilenler bilir. SIĞINAK için kasımdan beri yayınevleriyle iletişime geçiyorum derken süreç sandığımdan daha sancılı geçti. Kitap yazmanın zor olduğunu düşünüyordum ama bastırmak çok daha zormuş, yeni yeni idrak ediyorum.

Yakın bir tarihte çalışma hayatına başlamak gibi bir hedef koydum kendime. Kitap yazmayı bırakmayacağım, ne yalan söyleyeyim elimde tutmayı üç yıldan fazladır istiyorum, zamanı değil sanırım. Biraz farklı sistem ilerliyor galiba. Öğrenmiş oldum.

SIĞINAK için görüşmelere devam edeceğim, bırakmak yok. Çünkü daha Karanbey, Enrico, Gerardo... Basılacak onlarca serim olacak. Hepsini elimde tutmak ve tutmanızı istiyorum. Umarım başarabiliriz hep beraber <3

Öyle bir dertleşmek istedim. Bölüm sonundaki açıklamayı da okumayı unutmayın lütfen.

 

 

Bu arada iyi ki varsınız <3

 

 

 

Keyifli okumalar <3

🖤

 

 

14. BÖLÜM - AİLE TOPLANTISI

 

 

YAZARDAN

 

 

Geçmiş

Karanlığın evi usulca kendine hapsettiği bir geceydi. Kübra soğuk parkede kıvrılıp uyumaya alıştığı için yatağın altına gizlenerek uyuyordu. Bekir gelirse onu görmeyip Melih’in odasında olduğunu düşünerek onu görmeden geri gidecekti. Kübra, Melih’in odasında olmadığı zamanlar kendini bu şekilde korumanın yolunu bulmuştu.

Odasının kapısı açıldığında gözleri refleksle aralandı ve kalp atışları hızlandı. Yatağa yaklaşan adım seslerini pür dikkat dinliyor, nefesini tutuyordu. Adımlar durduğunda yere yaslanan bir diz gördü. Eğilen kişiyle göz göze geldiğinde tuttuğu nefesi serbest bıraktı.

“Niye oradasın?” Melih uzanıp onu çektiğinde itiraz edemeden yatağın altından çıkarıldı. Kübra onun ellerini itip odanın diğer köşesine gittiğinde Melih getirdiği montu kapının yanından alarak Kübra’ya uzattı.

“Giyin. Gidiyoruz.”

“Nereye?” Melih ona yaklaştığında bir adım geriledi, hala daha güvenemiyordu.

“İtalya’ya.” Kübra’nın kaşları ağır ağır çatılırken Melih çoktan onun montu giymesi için hareketlenmişti. Kübra şaşkınlığını atamadan montu giydirmiş, fermuarını çekmişti. “Fazla zamanımız yok. Diğer dozu vermeden ve yine zihnini sıfırlamadan önce gitmeliyiz.”

“Bana yardım ediyorsun.” Melih’in yeşil hareleri Kübra’nın gözleriyle buluştu. “Teşekkür ederim Melih.” Melih’in duraksamış olmasını umursamadan getirdiği botu ayaklarına geçirdi. Bunların Hatice’nin olduğunu daha önce görmüştü, Melih onun için çalmış mıydı?

“Sessiz ol.” Koridora çıktıklarında Melih evde oluşabilecek en ufak harekete dikkat kesilerek arka kapıdan onu çıkarttı. Korumaların vardiya değişimiydi ve iki dakikaları vardı. Kameraları çoktan devre dışı bırakmıştı.

“Arkana bakmadan koşacaksın.” Kübra başıyla onaylarken Meliha sağa sola baktı. “Koş.” Kübra yapması gereken tek komut buymuşçasına koşmaya başladığında Melih, son kez etrafa bakıp onun peşinden koşmaya başladı.

Aldığı nefesler ciğerlerini dondururken Kübra bir an olsun durmuyor, koşamaya devam ediyordu. Bahçe duvarlarına geldiğinde Melih onu tutup kaldırdı. Ayağını duvarın üzerine atarken arkasına baktı. Melih duvara zorlanmadan tırmanırken bakışlarını ondan ayırıp duvarın diğer tarafına atladı. Dizi üzerinde düşerken Melih onun montunu tutup ayağı kaldırdı.

“Yola çıktığımızda yanımıza adamlar gelecek. Onlar benimle. Korkma.” Kübra, başıyla onaylarken tekrar koşmaya başladı. Belki de Melih’e güvenmeye başladığı anlardan biriydi bu.

Kübra yolu yarıladıklarında başının döndüğünü hissettiği için elini ağaçlardan birine yaslayıp gözlerini yumdu. Melih adımlarını yavaşlatıp ona yaklaşırken Kübra’nın gözleri geriye kaydı, yere yığılıp titremeye başladı.

“Kübra.” Yanına oturduğunda ne yapacağını bilmiyor, bu krizi daha önce görmediği için şaşkınlığını atamıyordu.

“Eğer...” Hatice’nin sesini duyduğunda refleksle eli beline gitti. Kendilerini takip eden kadını fark etmemişti. “Ona verdikleri ilaçları atlatırsan krize girer.” Nefes nefese Melih’le Kübra’ya yaklaştı ve elindeki şırıngayı gösterdi. Melih, Kübra’ya o zehri vermeyecekti, bakışlarını yerde çırpınışları artan kadına çevirdi.

“Onu kaçırmaya çalışmadan önce ona ne yaptıklarını bilmelisin.” Melih’in karşısında duracak şekilde yere diz çöktü. Elindeki şırıngayı Kübra’nın tenine bastırdı ve ilacı enjekte etti. “Yoksa onu öldüren sen olursun.” İğnenin ucunu çektiğinde Kübra’nın titreyişleri kademeli olarak azaldı.

“Ona bunu yapmalarına izin veriyorsun.” Hatice, karşısındaki adamın suçlayıcı bakışlarıyla çenesini dikleştirdi. Buna alışıktı. Kübra’nın kaçmasına izin verdiği bir gün onun ölümden döndüğünü görmüş ve bir daha buna teşebbüs etmemişti. İlaçların onun bedeni üzerindeki hakimiyetini nasıl yok edeceğini bilmiyordu. Bu yüzden nefes alan ve hapsolmuş bir kadın olmasına seyirci kalmıştı.

“Onu eve götürelim. İlaçların yerini babam biliyor. Bu dozu bana verdiğine şükretmelisin.” Kübra’ya baktı, Melih. Kübra’yı kaçırmanın kolay olacağını düşünmüştü. Hapsolduğu evden kurtarmakla ona verilen ilaçlardan kurtarılmasını sağlamak aynı şey değildi. Eğildi ve onu kucağına alırken geldikleri yolu geri dönmeye başladı.

“Bir yolu olmalı.” Bunu fısıldarcasına söylerken düşünmeye çalışıyordu. İlaçların Kübra’daki yıkımın önüne geçecek bir plana ihtiyacı vardı. Hatırlaması gerekenleri hatırlatacak daha sağlam ve mantıklı bir sistem kurmalıydı.

“Kübra kaçarken Melih onu yakaladı.” Hatice içeri girdiklerinde kendilerine gelen Haldun’a açıklamıştı. Melih yüzündeki ifadesizlik maskesinin ardında kalmakta zorluk çekiyordu. Hatice onun Kübra’yı kaçırmaya teşebbüs ettiğini gizlemeyebilirdi. Ama tam tersi bir şekilde Melih’i korumuştu.

“Sen niye dışarıdasın?” Haldun önce Melih’e sonra kızına bakarken öfkeyle kaşlarını çatmıştı.

“Kübra ilacını alsın diye peşlerine takıldım.” Elindeki boş şırıngayı gösterip gülümsedi. “Bir şeyleri hatırlamasını istemeyiz.” Melih bakışlarını şırıngaya çevirirken kaşları ağır ağır çatıldı. O ilacı elde etmenin bir yolunu bulmalıydı ve etkilerini yok etmeliydi. Kübra hatırlamalıydı. Bunu istiyordu.

“Odasına götür onu. Kilitle.” Melih başıyla onaylayarak onların yanından ayrıldı ve eve girerken huzursuz bakışlarını kucağındaki kadına çevirdi. Artık titremiyordu ve sanki derin bir uykuya dalmış gibi uyuyordu. İlacın damarlarında gezindiğini biliyor olmak ve aradığı soruların cevaplarını bir tek Kübra’nın yanıtlayabilmesi sinirini bozuyordu.

Kübra’yı bulmak aylarını almıştı, Haldun’un güvenini kazanmak ve Kübra’ya yaklaşmak haftalarını. Cevabını alıp defolacağını sanmıştı, yanıldığını her gün daha iyi anlıyordu. Nadia Lorusso’yu bulmak başka kayıp kızın unuttuğu geçmiş anılarında karanlığa gömülmüştü. Ona erişmek imkansızmış gibi geliyordu. Görevi sandığından daha uzun süreceği fark ettiğinde şiddetli bir baş ağrısı hissediyordu.

Kübra’yı yatağa bırakıp geri çekilirken cebinden telefonunu çıkarttı. İtalyanca yazdığı mesajı gönderdi. Ertesi gün Kübra uyandığında ve önceki geceyi hatırlamadığında Melih planlarının sandığından çok daha uzun olacağından artık adı gibi emindi.

 

 

KÜBRA

 

 

Günümüz

“Yanlış yapıyorsunuz.” Zeliha’nın kestiği havuçlara baktım, küp küptü. Benimkilerse cisimleri tanınamaz haldeydi. Kim midesine gittiği yiyeceklerin kusursuz ve eşit şekillerde kesilmesini isterdi ki?

“Sen yanlış yapıyorsun.” Zeliha bakışlarını kaldırdı. Bana yemek yapmayı öğretmeye çalışıyordu ama onu bezdiriyordum. “Üçgen kesmeliydin.”

“Hayır, küp küp olmalı. Enginarın içinde çok hoş duracak.” Enginar dediği sebzeyi portakal ve aklımda tutamadığım birkaç malzemeyle haşlamıştı ve ortasına koymamız için havuç ve patates kestiriyordu.

“Patatesleri küp küp kestin. Havuçları üçgen keselim. Bezelye küre zaten. Her şekilden olsun işte.” Patatesleri kolayca kesmiştim ama havuçlarım faciaydı. Belki de yemek yapmayı bırakmalıydım.

“Bana bırakın.” Zeliha havuçları doğramaya devam ederken bıçağı bıraktım. Ellerimi yıkayıp ortalardan kaybolan Hakan’la Douglas’a bakmak için verandaya çıktım. Merdiven basamaklarını indiğimde Bo’nun arka bahçeden geldiğini gördüm. Basamağa oturduğumda yanıma tırmanıp başını kucağıma bıraktı.

“Nasılsın?” Başını okşadığımda hırıltı çıkardı. “Hakan gelince onu ısır. Ruj iziyle geldi.” Bo başını kaldırıp havladığında kaşlarımı kaldırdım. “Yalan söylemiyorum. Bir de iğrenç şekerli bir parfüm sinmiş üzerine.” Beni anlıyormuş gibi baktığında gülmeye başladım. “Sen Bekir’den daha zeki ve anlayışlısın.” Kollarımı boynuna sarıp başına öpücük kondurdum.

Zenas, arka bahçeden çıktığında Bo’ya sarılmayı bıraktım. Beni sevmiyordu ve dişleri beni korkutuyordu. “Ne? Bir şey yapmadım. Bakma öyle.” Zenas bana hırladığında Bo dişlerini gösterip havlamaya başladı. Zenas, başını çime yaslarken bir kez havladı ve bakışlarını Bo’ya çevirdi.

“Elini masaya vuran dişi mi?” Gülmeye başladığımda Bo başını kucağıma yasladı. Zenas beni sevmemiş olsa da ikisini de çok sevmiştim. Bo’nun çenesinin altına parmağımı sürterken başının üzerine dudaklarımı değdirdim.

“Zenas, niye Küçük Emrah gibi bakıyor.” Faruk’un sesiyle Bo, kucağımdan uzaklaştı ve Zenas’ın yanına gidip başını onun sırtına yasladı. Faruk yanıma oturduğunda bakışlarımı onlardan çektim. “Bo ona kızdı.”

“Sen geldiğinden beri çok kavga ediyorlar. Ne yapıyorsun? Yuva mı yıkacaksın?” Gözlerimi kıstım. Benim bir suçum yoktu. Bo, bana ne kadar hızlı alıştıysa Zenas bir o kadar yavaş alışıyordu.

“Zenas, beni sevemedi bir türlü.”

“Zenas, Bo ve kocan dışında kimseyi sevmez.” Zenas başını kaldırıp hırladığında Faruk suratını buruşturup onun taklidini yaparcasına hırladı. “Uğraşma.”

“Kocan nerede?” Omuz silktim. Beni Douglas’la aldatıyor çıkarsa şaşırmazdım.

“Douglas’la konuşmak için arka tarafa gittiler.” Başını onaylarcasına sallarken huzursuz bir ifadeyle bakmaya başladı. “Hakan kadın kokusuyla geldi. Ona sıkar mısın?” Dudakları hafifçe kıvrılırken omuz silkti.

“Ben sana dedim. Buse’ye gitmiştir yine.” Sesindeki tonlamadan alay ettiğini bilsem de söylediği cümleden hoşlanmamıştım. “Yakasında mora yakın kırmızı tonlarda bir ruj mu vardı?”

“Bir daha senin oyununa gelmeyeceğim.”

“Şaka yapıyorum. Yine de Buse’yle görüştüğünü biliyorum. Seni kandırmak için söylemiyorum. Buse biraz sarılmayı ve dokunmayı seven bir tip. Gıcıklığına değil, geçmişten gelen bir alışkanlık.” Hakan’a dokunduğum bazı anlarda bedeni geriliyordu, Buse dokununca bunu yaşamıyor muydu?

Kendini zehirlemeyi kes Kübra. Adam anlattı her şeyi. Tekrar başa sarıp sorunlu bir kadın olma.

“Niye görüştü ki?” Faruk elini cebine atıp telefonunu çıkartırken ekrana birkaç kez dokundu. Açtığı her neyse bana çevirdiğinde eğilip baktım. Fotoğrafta üç kişi vardı, Ümit Karan ve Buse dışında yabancı bir adam vardı. “Geçen gün çekildi. Buse, Ümit Karan için tercüman olarak başladığından Hakan iyi hissetmemiş olmalı. Sana söyledim. Hayatındaki herkesin iyi olduğunu ve acı çekmeyecek durumda kalmalarını sağlamak için deli oluyor.” Geriye kalan tüm acıları da kendisine yaşatıyordu. Hakan’ın merhameti ve düşünceli tavırlarıyla nasıl Karanbey olduğunu anlayamıyordum. Etrafındakileri korumaya çırpınırken aynı zamanda ona yaklaşanları yakıp yok ediyordu. Bana dengesiz diyorlardı, o benden daha dengesizlik içinde dengedeydi.

“Ümit Karan, koskoca ülkede Buse’den başka tercüman bulamamış mı?” Telefonu geri verdim. Buse çalışacak başka birini bulamamış mıydı? En önemli olan buydu. Hakan’ı, Karanbey olduğu için terk etmişti, bunu Faruk anlatmıştı bana. Hakan’dan daha karanlık olan babasıyla çalışması ne kadar mantıklıydı?

“Bilmiyorum. Umursamıyorum da.” Gözlerim usulca onun yüzünde oluşan o huzursuzlukta gezinmeye başladı. Gözlerinin beyazındaki kırmızı damarlar belirginleşmişti. Gözlerini kapatıp göz kapaklarını parmağıyla ovuşturdu.

“Neyin var senin?”

“Yok bir şey.” Gözleri aralanırken çökmüş omuzlarını dikleştirdi. Sorunun ne olduğunu anlamlandıramıyordum. Oturduğum yerden ayaklandığımda bakışları beni buldu.

“Bana dondurma ısmarlar mısın?” Hava buz gibiydi ve dondurma bulmak imkansıza yakındı. Yine de evden çıkmak ona iyi gelirmiş gibi geliyordu. Aklıma başka bir neden gelmemişti.

“Dondurma mı? Bu ayda bulamayız ki.” Yine de oturduğu yerden kalkıp üzerindeki pardösüsünün yakalarını çekiştirdi, dirseğini bana uzattığında uzanıp koluna girdim. “Yine de bakıcım istediyse buluruz.”

“O sıra konuşur muyuz?”

“Senin çıkarcı olduğunu anlamalıydım.” Cık cıklarken arabalardan birini işaret etti. Korumanın anahtarı garajdaki dolaptan getirmesini beklerken Faruk çoktan uzaklara dalmışçasına garaja odaklanmıştı. Zihnindeki düşüncelerde gezinmesine izin verirken garajdan arabayı çıkarttılar. İçeri girdiğimde yanımdaki koltuğa yerleşti ve korumalara direktif verdi.

“Hakan’a yazayım.” Telefonunu çıkartıp mesaj gönderdiğinde arkasına yaslandı.

“İyi görünmüyorsun.” Başıyla onayladı, tek kelime etmedi. Araba yavaşlayana kadar hatta dondurma bulup buz gibi havada donarken sahildeki banklardan birinde oturana kadar konuşmadı.

“Hasta olacağız.” Dondurmasını yerken burnunun ucu kızarmıştı bile.

“Ben soğuğu seviyorum. Sen anlat bakalım. Neyin var?” Dudaklarını araladığında kaşlarımı kaldırdım. “Rus bir bakıcıya bir şey anlatmam, deme sakın.” Güldü.

“Yok demem. Artık ailedensin.” Sesindeki alayla bakışları yumuşadı. “Mecburen katlanacağım.” Elimi yalandan kalbimin üzerine yasladığımda gülüşü her zamanki gibi rahat ve neşeli bir hale büründü.

“Sorun Sibel mi?” Gülüşü yavaşça küçülürken bakışlarını denize çevirdi. “Anlat hadi. Sen benim sırrımı sakladın, bende seninkini saklarım. Söz.”

“Sabah bir şeyi hatırladım.” Yüzündeki ifade suçluluk dolu bir duyguyla çevrelendi. “Seni bayılmış bir şekilde Çetin evinde görmüştüm hani.” Başımı onaylarcasına salladım. “O gün orada niye olduğumu artık hatırlıyorum.”

“Niye?” Dondurmayı yanımdaki çöp kutusuna atıp tamamen ona çevirdim bedenimi.

“Bekir’e susmasını söylemek için oradaydım.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. “Hakan’a yapılan saldırı hakkında tek kelime ederse onu geberteceğimi söyledim. Eğer patlamayı yapanı gizlemezse Hatice’yi öldüreceğimi…Siktir. Ben zaten patlamayı yapanı biliyormuşum Kübra. Bekir’e susması için tehditler savurup Hakan’a tek kelime etmemişim.”

Sessizce yüzündeki suçlu ifadeyi özümsemeye çalışıyordum. Sakladığı gerçeğin bir parçasını anımsamıştı, o parçası hiç iyi hissettirmiyordu. Ya dolduramadığı boşluklarda o ekipten birisiyse? Adamlardan birinin ve kadının sesini hiç duymamıştım. Ya o sesini duymadığım adamsa?

“Patlamayı yapan kimler?” Bakışlarındaki suçluluk artarken dudaklarını ıslattı.

“Bilmiyorum Kübra. Sadece hissettiğim hayal kırıklığını anımsıyorum. Hakan’dan gizleyeceğim kadar önemli biri olmalı ki saklamışım, Bekir’i susması için tehdit etmişim. Dört aydır kardeşinin katilini arıyor ve hepsini olmasa da ben bunu yapan birini biliyormuşum.” Elini başına çarptı.

“Ya sensen?” Kaskatı kesildi. Bakışlarında bu ihtimali düşünmeyi reddeden bir duygu belirdi. Yapabilme ihtimalini düşünmüştü belki de. Kendine bile güvenemeyecek kadar zihnine ve anılarına yabancıydı.

“Bensem…Beni tanımaz mıydın? Burhan’ı sesinden tanıdın sonuçta.” Sesindeki titreyiş ve gözlerindeki karmaşa artarken elini çenesindeki sakallara sürdü.

“Burhan’ın sesini duydum çünkü. Ya sesini duyamadığım o kişiysen?” Omuzları çökerken düşünceli bir ifade belirdi yüzünde. Kendisinden şüpheleniyordu. Yine de Hakan, şu an istese canını verebilecek adamın, kardeşim dediği adamı öldüreceğine ihtimal veremiyordum. Kendi kardeşini İtalya’da bırakıp Hakan’ın yanında omuz omuza karanlık dünyada ona destek olurken onu öldürmeyi planlaması hiç mantıklı gelmiyordu.

“Sen değilsin.” Çenemi dikleştirirken elimi onun omzuna atıp onu sarstım. “Sen olamazsın.”

“Ben değilsem bile saklamışım Kübra. Ha o depoyu ben patlattım ha yapanı sakladım. Aynı şey.” Haklıydı. Her halükârda Hakan’ı bir yalana inandırmıştı. Burhan’ın ismini söylediğimde Hakan’a söylemek için diretmişti. Sevdiği kadının abisini korumak için uğraşmamıştı bile. Kimi koruyup Bekir’i sessizliğe bulamıştı? Burhan dışında saklayacağı kim olabilirdi ki?

“Ben hepsinin kim olduğunu bulacağım.” Kendimden emindim. Burhan ve Bekir tamamdı. Diğer adamları ve kadını toplantıda konuşamadıklarımla konuşarak bulabilirdim.

“Ya bulduğunu saklamak için seni susturursam? Hakan’a söylemene engel olabilirim bile.” Gülümseyerek kolumu omzundan çektim. Açıkçası korkmuyordum. Korkamıyordum. Hakan’a kardeşinin intikamını alması için o katilleri verecektim. Daha sonra bedenindeki gerginlikten, geçmişteki yaşanan suikastın ruhunda bıraktığı işkence dolu o azabın boynuna urgan misali sarılışından kurtulacaktı. Kimsenin beni engellemesine izin vermeyecektim.

“Bunu yapmayacaksın. Çünkü gerçek ne olursa olsun Hakan bunu öğrenecek.” Gözlerimizi ayırmadan çenemi dikleştirdim. “Ben inatçı biriyim ve o her şeyi öğrenmeden pes etmeye hiç niyetim yok.” Bakışlarımı denize çevirip gülüşümü genişlettim. “Ayrıca bana bir şey yapmaya kalkarsan Bo’ya seni ısırmasını söylerim.” Derin bir nefes alıp elinde erimeye başlayan dondurmayı çöpe atmak için ayaklandı.

Konuyu uzun uzadıya konuşmak bir anlam ifade etmiyordu. Faruk, kimi koruduğunu veya sakladığını bulması için zihnindeki anılara ihtiyacı vardı. Benim katilleri bulmam için kulaklarımın duyduğu o seslerin kime ait olduğunu bulmaya… Bu yüzden konuyu kapatmak ve zamanı geldiğinde tekrar tekrar konuşmak en sağlıklı olandı.

“Beni Bekir’e götür.” Bekir asla konuşmazdı. Yine de belki de bana olan saplantısını kullanıp onu bir şekilde manipüle etmeye çalışırdım. Denemeye değerdi.

“Hayır.” Ayaklanırken Faruk’un tam karşısında durdum. “O herifle konuşacak biri varsa benim. Daha önce beni dinleyip sesini kesmişse şimdi sorduğumda cevabını da verebilir.” Birkaç saniye söylediklerini ölçüp tartarken duraksadım. Bekir’in dışında o ekibi veya içinden birini bilen yalnız Faruk vardı. Karanbey onların kim olduğunu öğrenmeden önce onu ortadan kaldırmak için an kollayacakları bir hedefti.

“O gece beni yem olarak kullanıp seni öldürüyorlardı Faruk. Oydu, diye sayıkladığın her kimse Hakkı olmadığına eminim. Şimdi Bekir’in karşısında durup bana anlat dersen sormayacak mı sana? Hafızanı kaybettiğini fark etmeyecek mi sanıyorsun? Niye gizliyoruz biz bunu? Ya o gece seni öldürmeye gelen Burhan gibi yakından birisiyse? Hafızanı kaybettiğini anlayıp seni yanlış yönlendirerek hatırlayacaklarını da manipüle ederse?” Söylediklerimi hazmedercesine duraksadı. “Bekir’e gidersen hafıza kaybı yaşadığın anlaşılır.”

“Bekir aylar öncesinde biliyordu, Kübra. Beni öldürmek için onlarca zamanları vardı. Siktiğim anılarım geri gelse bileceğim kim hain kim dost görünümlü iblis.” İleri geri yürümeye başlarken ellerini iki yana açtı. “Böyle bir şeyi nasıl sakladım ben? Aylarca Hakan’a yalan söylemişim resmen. Bana güveniyorken ben onu diğerleri gibi kandırdım.” Birkaç küfür daha ederken öfkesini adımlarıyla atıyormuşçasına yürümeye devam etti. Kalktığım banka tekrar otururken onun kendisini düşünceleriyle beraber yiyip bitirmesini bekledim.

Zihnindeki anıların istesem de hatırlayamamanın yaşattığı o çaresizliği iyi bilirdim. Hatırlayıp her şeyi kontrol edecek o gücün elinizden alınması ve kendinize bile yabancı olmanın hüsran dolu oluşuna aşinaydım. Onun hatırladığı bir parça geçmişin, şu an ki kendisine yabancı olması tam da yıllardır yaşadığım bir olaydı.

Faruk, Hakan’a sadıktı ve bunu sorgulamak içimden gelmiyordu. İkisi gerçekten kardeş gibiydiler, hatta gibisi fazlaydı. Faruk, Hakan’a asla ihanet etmezdi. Onun için canını verirdi. Bunu haftalardır birbirine destek olan iki adamın gözlerinde görüyordum. Faruk Bolat, Hakan Karan’ın daima gölgesiydi. Onun arkasında gizlenmezdi, arkasında dikilirdi. Sırtından onu bıçaklayacak herkese engel olurdu.

“Böyle mi hissettiriyor?” Bakışlarımız kesiştiğinde işaret ve orta parmaklarıyla şakağını dürttü. “Hatırlamak ama tamamen hatırlayamamak böyle çaresiz mi hissettiriyor?” Onaylarcasına salladım başımı.

“Kovanın dolu tarafından bak. Senin kısa bir süreliğine anıların yok.” Benimki gibi tek hatırladığı hapsolduğu anlar değildi. Ayrıca benden çok daha hızlı hatırlamaya başlamıştı. Onun yerinde olmak ve anılarımı bu hızda hatırlamak isterdim.

“Kovanın dolu tarafı mı?” Yüzündeki gerginlik silindi, alay dolu bir ifadeyle bakmaya başladı. Yanlış bir şey söylediğim zaman takındığı ifadeydi. “Kovanın dolu tarafına bakacağım. Haklısın.” Gözlerim kısılırken gülmeye başladı.

“Dalga geçmeye başladığına göre eve dönelim. Orada Douglas sıksın bacaklarına.” Banktan kalkarken arkamı dönerek etrafa dağılmış korumalarda göz gezdirdim. Arabaya yürürken adımlarını benimkilere yetiştirdi.

“Bardağın dolu tarafından bakmak…Doğrusu bu.” Omuz silktim. Aynı şeydi. Türkçeyi öğrenirken zorlandığım tek problemim buydu, bir cümle birden fazla anlama karşılık gelebiliyordu ve mecazen söylenmiş bir cümle başka bir şeyi anlatıyor olabiliyordu.

“Türkçe çok zor.” Suratım asıldığında arabaya girdim. İçeri girerken bu sefer tam karşımdaki boşluğa yerleşti. Geldiğimiz yolu geri dönerken arabanın sıcaklığıyla bedenim gevşerken üşüdüğümün farkına anca varabildim.

“Sende Rusça öğrensene.” Umut dolu bakışlarla ona baktığımda Faruk burun kıvırıp başını olumsuzca salladı. “Niye Rusya’dan nefret ediyorsun bu kadar?”

“Belirli bir nedeni yok. Hakan’la babalarımız Ruslarla iş yaptıkları için tiksindik diyelim. Tabi Hakan’ın Rus bir eşi, benim de yengem olacağını bilmiyorduk o zamanlar.” Dudaklarım kıvrıldığında göz kırptı. “Senden Asya’ya bahsettim. Merak ediyor seni.” Bende onu merak ediyordum. Faruk gibi neşeli biri miydi? Yoksa onun tam tersi bir şekilde ciddi ve suratsız mıydı?

“Ne zaman tanışacağım onunla?”

“Muhtemelen başımızdaki dertler geçince İtalya’ya gideriz. Onun buraya gelmesini istemiyorum.” Haklıydı. Elimde fırsatım olsaydı bu karanlığa hapsolmak yerine belki de Asya’nın yaşadığı bir hayatı yaşamaya bile razı gelirdim. Yalnız ve tek başına hayata tutunurken ailenden uzakta kalmak, hapsolup ceza alarak anılarının slinmesinden daha az can sıkıcıymış gibi geliyordu.

“Bu niye bu kadar öfkeli?” Araba yavaşlayarak durduğunda Hakan’ın bahçede yüzündeki gerginlik ve öfkeyle dikilerek bize bakıyor olduğunu gördüm. Faruk’un peşinden indiğimde Hakan’ın tam karşısında durdurdum adımlarımı.

“Melih’e mi gittiniz?” Sesindeki tonlama cevabıma göre öfkesinin yönünü değiştirecekmiş gibi gergindi. Yüzündeki her bir kas öfkeyle çevrelenmişken onun etrafına saçtığı enerji ürkütücüydü.

“Hayır.” Douglas verandadaki merdivene oturmuş sigarasını içiyordu. Hakan’la her ne konuştularsa onu delirtmişti.

“Nereye gittiniz?” Hesap sorarcasına bakarken baş ve işaret parmağıyla burnunu sıkıştırıp derin bir soluk aldı. Hakan gibi davranmıyordu.

“Faruk sana haber vermesine rağmen sorguya mı çekiyorsun beni? Ben yakamda ruj izi veya üstümde karşı cinse ait kokuyla mı geldim? Kardeşinle çıktım dışarı.” Arkamı dönerek garaja doğru yöneldim. Sinirimi bozuyordu. Buse’yi uyarmasına hak verebilirdim, babası korkunç bir adamdı. Yakasını öptürüp üstüne kokusuyla duş aldığı kadının yanından gelir gelmez odama gelmesi saygısızlıktı. Üzerine sanki bunlar yaşanmamış gibi manyak bir kıskançlıkla Melih’e sarıyordu.

“Konuşurken arkana dönüp gitme.” Onu dinlemeden yürümeye devam ettim ve garaja girdim. Arabaların arkasına gizlenecek alanım vardı. Resmen gözüme sokarcasına utanmadan odama onun kokusuyla gelmişti.

Fazla mı alıngansın Kübra? Sakin mi olsak?

“İyi hatırlattın. Melih’le buluşacağım. Telefondan görüşmekten sıkıldım.” Garajdaki korumalardan biri başını kaldırırken arabayı işaret ettim. Arkama doğru baktı. Onun yaptığını yapıp geriye döndüğümde Hakan’ın yaklaştığını gördüm.

“Olmaz.” Aslında dışarı gitmek istemiyor, üşüyordum ve eve gidip sıcacık yatağıma girme isteğiyle dolup taşıyordum. Daha önce defalarca kez Melih’in, ondaki Faruk’tan bir farkı olmadığını söylemiştim. Yine de delirmeyi seçiyorsa en az benim delirdiğim kadar delirebilirdi.

“Bundan sonra Melih’le görüşmeyeceksin.” Kaşlarımı kaldırdığımda çenemi dikleştirip kollarımı göğsümün hemen altında çaprazladım. “Meydan okuma Karım.” Sesindeki sakinliğe rağmen cümledeki tehditkâr tonlamayla duraksadım. “Melih çok istiyorsa gelir, görüşürsünüz ve gider.”

“Buna sen karar veremezsin.” Hakan dudaklarını ıslatırken öfkeli bir soluk alıp bana bir adım daha yaklaştı.

“Onun kime çalıştığını bilmiyormuş gibi davranma. Ona güvenmiyorum ve güvenmediğim adamın yanına gidemezsin.” Enrico’ya çalıştığını öğrenmişti. Bakışlarım verandadaki Douglas’a kaydı bir anlığına. O mu anlatmıştı?

Çenemi tutup bakışlarımı kendi harelerine çevirdiğinde yüzünü eğdi. “Ben konuşuyorken başka birine bakamazsın. Tüm dikkatini bana ver.”

“Melih konusunu senin umursadığın kadar umursamıyorum. Kime çalıştığının bir önemi yok. Arkadaşım o benim. Çetinlere çalıştığını düşündüğüm zamanlarda bile bu böyleydi. Şimdi Enrico’ya çalışıyormuş…Korkmuyorum. Hem sende Enrico’ya çalışmıyor musun? Senden de mi kaçayım?” Çenemdeki dokunuş kayarken parmakları boynuma dolandı.

“Ben senin kocanım. Enrico’ya çalışan bir it değil.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Eksik bir gerçek vardı, gözleri bunu ele veriyordu. Enrico’yla yıllardır ortaklardı ve Melih’in ona çalışmasının sorun olması için Enrico’yla düşman falan olmaları gerekiyordu.

“Gerçek nedeni anlatmazsan dediklerini umursamayacağım.” Boynumdaki elini çekiştirip ondan bir adım uzaklaştım. “Bana anlatmadığın sürece dediğini yapmayacağım. Ayrıca Melih’le görüşüp görüşmeme karar vermeden önce Buse’yle görüşüp görüşmemene karar verelim bence.” Bir adım daha attığında sırtım arabanın kapısıyla buluştu.

Niye üzerime geliyordu?

“Üzerime niye geliyorsun?!” Elini iki yanımda arabaya yaslarken başını eğdi. Gri hareleri ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı. Gözlerindeki bakış ona yumuşamamı sağlayan bakışlarından biriydi. Bu yüzden bakışlarımı çenesine indirdim.

“Gözler Karım.”

“Sözler Kocam.” Çenemi baş ve işaret parmağıyla okşayıp ona bakmam için kaldırdığında gözlerimiz buluştu.

“Bir şey olmadı.” Gözlerimizi ayırmadan bana bir adım daha yaklaştı. “Onunla buluştum çünkü babamla çalıştığı için onu uyarmalıydım.”

“Etkili bir uyarma olmuş. Haklısın.” Başını geriye yaslayıp melodiyi andıran kahkahasını serbest bıraktığında gözlerim kısıldı.

“Sana Türkçe öğretmeni de tutmalıyız.” Konuyla ilgisi neydi ki?

“Bundan eğleniyor musun Karanbey?” Yakasını tutup öne çektiğimde gözleri dudaklarıma kaydı. “On dört yıl hapsedilmiş olabilirim ama bana saygısızlık yapmana göz yumacak kadar zihnim çürümedi. Kiminle neden buluştuğun umurumda değil. Bir daha yanıma başka birinin kokusuyla gelmeyeceksin.” Dudakları aralandı, söyleyecek bir şeyi varmış da söyleyemiyormuş gibiydi.

“Kokusunun farkında bile değildim.” Bir insan kokuyu nasıl fark etmezdi? Onun her söylediğine inanıyorum diye beni kandıracak başka bir bahane bulamamış mıydı?

“Eğer bir daha başka bir koku veya rujla gelirsen-” Elinin tersi tüy gibi dokunuşla yanağıma sürtündü. Bu dokunuşun sakinleştiriciliğinden nefret ediyordum. Bunun farkındaydı ve sakinleştirmek istediğinde bunu yapmaya başlamıştı.

“Ne olur?” Meydan mı okuyor o? Nerede benim hançerim? “Tehdit mi edeceksin?” Ses tonu keyif alıyormuş gibiydi. Eve geldiğimiz zamandan çok daha rahatlamış duruyordu.

“Evet. Sonuçları da senin hayal gücüne bırakıyorum. Evlendiğim adam sensin. Unutma. En az senin kadar delirebilir ve gözüm dönebilir.” Yakasını serbest bıraktığımda yüzünü daha da yaklaştırdı.

“Beni daha çok tehdit etmelisin. Hoşuma gidiyor.” Ruh hastası manyak. Dudağını yanağıma değdirdi. “Hoşuma çokça gidiyorsun Karım.” Arabayla bedeni arasında kalırken yavaşça yutkundum. Etrafımızı saran elektriklenmeyle soluk soluğa kalmıştım bile. Az önce köpüren adam aniden dibime sokulmuş ve tatlı tatlı laf atıyordu.

Adamın dengesini de bozduk Kübra.

“Buse gelir gelmez kollarını boynuma sardı. Kollarını hızla çektim. Karşıma oturdu zaten konuşma boyunca da bana temas etmesine izin vermedim.” Açıklama yapan hatalı kişidir demiyor muydu? Açıklama yapıp hatasını mı kabulleniyordu? “O geldiği zaman sarıldığı ilk an, kokusu veya ruju bulaşmış olmalı…Niye gülümsüyorsun?” Geri çekildi. Hayır gülmüyordum.

“Hatalı olduğunu kabullendiğine sevindim.” Kaşları ağır ağır çatılırken çenemi dikleştirdim. “O kadar zor değilmiş, değil mi? Hatanı kabullenip açıklama yapmak Karanbey’liğinden bir şey götürmedi.”

“Hatalı değilim. Onun bana sarılacağını kontrol edemem.” Hala açıklıyordu. Kaşlarımı kaldırdım. “Açıklamaya devam etmiyorum. Bu yanlış anlaşılmayı düzelmeye çalışmak gibi düşün.”

“Yani açıklama yapıyorsun.” İşte şimdi gerçekten gülümsüyordum.

“Hayır. Siktir et.”

“Hatalı değilsin yani.” Gözlerini kısarken öfkeli bir soluk aldı. “Hatanı söylememe izin ver. O kadının sarılışını kontrol edemedin vs. vs. O kadınla görüşmen hata. Faruk gidip uyarsaymış.”

“Faruk ondan hazzetmiyor.” Kaşlarım havalanınca başını sağa sola salladı. “Sen hazzettiğinden mi gittin, diye sorma.” Karşılık olarak bunu söyleyeceğim için dudaklarımı birbirine bastırıp sustum. “Bir şey olmadı.”

“Bir şey olmayacak zaten. Bunun olmayacağından eminiz ikimizde.” Sesimdeki tehdit dolu tonlamaya engel olamadım. Garip bir şekilde Hakan’ı kendime saklayıp ona yaklaşan herkese bağırıp çağırasım vardı. Buse, listenin en başıydı.

“Bir dahakine sen gidersin.” Bir dahaki falan olmayacaktı. Yakasını bir kez daha tuttuğumda gülüşü kulaklarımı doldurdu. “Şakaydı. Kıskanç Rus’um.” Karnımda oluşan hisle dudaklarım kıvrıldı. Karım deyişini seviyordum, Rus’um deyişine bayılmıştım.

“Tamam bu konuyu kapatıyorum. Melih konusunda da bana anlatmadıkların yüzünden koca bir soru işaretiyle baş başa kalıyorum.” Yakasını serbest bıraktım.

“Bana güven ve sadece görüşmek istersen falan buraya çağır. Bu ciddi bir mesele.” Birkaç saniye duraksarken gözlerindeki karmaşayı hazmetmeye çalışıyordum. Melih’i bana yasaklayarak kural koymaktan çok daha fazlası vardı zihninde. Bir sorun vardı ve çözümü buymuş gibiydi.

“Tamam.” Onu daha fazla zorlamayacaktım. “Benim de isteklerim var.” Devam etmem için elini salladı. “O kadının bir daha sana dokunmasına izin verirsen,” Çenesini tutup başını sabitledim. “Yaptıklarım için açıklama yapmadan hata üstüne hata yaparım. Senin aksine hatalarımı seviyorum. Beni deli bir kadın yapıyorlar.”

“Tehdit ediyorsun.” Başımı onaylarcasına salladım. Bakışları dudaklarıma kayarken kendi dudaklarında beliren tehlikeli gülüşle cesaretim yavaş yavaş soldu.

“Kocasını tehdit eden bir kadın olsam bu beni nasıl eş yapardı?” Güldü.

“Manyak derecede bana benzeyen-” Öyleydim. Bileğimi tutup belimde sabitledi ve göğüslerimizi birleştirdi. Çok yakındı, sıcaklığını da kaslarının her bir zerresini de hissedebilmek yanaklarımın ısınmasına neden oluyordu.

“Bana ait bir kadın yapardı.” Boştaki elimi omzuna sürdüğümde alnını alnımla buluşturup gözlerini kapattı. Elim ensesine sürterken nefesi dudaklarıma çarptı.

“O kadını kıskanma. Onun seni kıskanması gerekir.” Başını geriye çekerken hafif aralanmış gözlerini gözlerimle buluşturdu. “Benim karım sensin. Parmağımdaki alyans senin. Geçmişi bırak. O benim hiçbir şeyim.”

“Bana anlatmadığın bir şeyler var.” İkimizin de geçmişi koca bir karanlıktı.

“Bunu inkâr edemem. Sana anlatamadığım çokça şeyim var.” Bileğimi serbest bırakıp eğildi ve ona yaptığım gibi dudağını boynuma değdirdi. “Zamanı gelince ve anlatabilmeye hazır hissedince…” Başını kaldırdı. “Sana anlatacaklarım var.”

“Benimle ilgili mi?”

“Sen demek, ben demek. Bizimle ilgili. Sadece sorunlar yaşanmadan önlem alacağım. Sabretmelisin.” Derin bir soluk alırken kaşları çatıldı yine. “Enrico’nun adamını yıllardır saklaması iyi bir anlama gelmiyor. Daha geçen babamın seni kaçıranlardan biri olduğunu hatırladın. Olayların neresinde olduğunu anlamam gerekiyor.”

“Tamam.” İç çektim. Onun hayatını zorlaştıran biri daha olmayacaktım. “Douglas’ı hala sorgulayacağım.”

“Biliyorum.” Gözlerindeki öfkeli bakışı bahçeye çevirdi, bakışlarını takip ettiğimde Douglas’ın verandadan garaja doğru yürüyor olduğunu gördüm.

“Onda beni korkutan bir şey var. Maskesinin ardından gözlerime bakması veya o zippoyu çevirişi…Sanki bu evde hapsedilmişimde kaçmam gerekiyormuş gibi hissettiriyor.” Douglas geldiğimden beri bana hiç kötü davranmamıştı. Belki de onun hakkını yiyordum. Yine de hislerime güvenmeyi seçiyordum. Onda beni tetikleyen bir şey vardı ve bunu çözene kadar ne kadar iyi biri olsa da o güvenilmezmiş gibi davranmalıydım.

“Douglas’ın yüzünü görürsen rahatlar mısın?” Duraksadığımda gri hareleri yüzümde gezindi. “Seni kaçıranların maskeli olduğunu söylemiştin. Belki de seni tetikleyen şey maskenin kendisidir.” Kulağa mantıklı geliyordu.

“Douglas bir şeyleri saklar. Sorduğunda veya sakladığını öğrendiğinde anlatır. Sinir bozucu bir durum. Ona göre doğrusu buymuş.” Sesindeki hoşnutsuzluğu algılayabilmiştim. Douglas’a güvenirken ondan Melih’i saklamasından hoşlanmamıştı belli ki. Bana söylediği zaman Hakan’dan niye saklıyor olduğuna anlam verememiştim. Şimdi Hakan’ın dediğine göre Douglas’ın karakteri buydu. Gerçeği sormayana kadar kendine saklamak gibi bir huyu vardı anlaşılan.

“Senden bir şey sakladığını bilmene ve şahit olmana rağmen ona hala güveniyor musun?”

“Evet.” Bakışlarındaki kararlılıkla duraksadım. Birine bu denli güvenebilmek için ne yaşanmalıydı, bilmiyordum. İkisinin nasıl tanıştığını kimse doğru düzgün bilmiyordu. Douglas bana güvenmese hangi aileden olduğunu bana söyler miydi? Hiç sanmıyordum. O bana bu denli güvenirken baştaki sarsılmış güvenimin asıl nedeni maskesiydi.

Maskeli adamlar beni kaçırmıştı. Maskeli adamlar daima rüyalarımda beni kovalardı. Douglas, geldiğim ilk günden beri maskesiyleydi. O adamlardan biriydi veya değildi. Zihnim onu dost göremeden kaygıyla çevreleniyordu.

Douglas daima bana kibar ve anlayışlı olmuştu. Ona ne sorarsam sorayım cevabını bana açıklamaktan da çekinmemişti. Douglas’ı seviyordum ama ona baktığımda korku hissetmekten hoşlanmıyordum. Bana bu evde de başıma bir şeylerin gelebilme ihtimalini hatırlatıp kaygılanmama sebep oluyordu.

“Patron?” Hakan bakışlarını ayırdığında Douglas’ın hangi ara geldiğini fark etmediğimden olduğum yerde sıçradım. “Ferhat Yılmaz’la kullandığın ortak depolarından biri patlatılmış. Meksika kartellerinden birinin imzası yanındaki çöp konteynırına çizilmiş halde bulmuşlar.”

Hakan’ın bedeni gerilirken tamamen benden uzaklaştı. Douglas’ın elindeki telefonu alıp garajdan çıktı. Douglas bana baktığında çenemi dikleştirdim. Korksam da bakışlarımı kaçırmamı mı bekliyordu?

Sakinleş Kübra. Douglas, etrafına bakıp yanımdan geçti ve arabaların arasına ilerledi. “Gel yenge.”

“Beni öldüreceksen diye söylüyorum, fayansların arasındaki kan çıkmaz. Bekir yüzünden garajın fayansları kaç kere değişti biliyor musun?” Douglas omzunun gerisinden bana bakarken iyice karanlık sayılabilecek bir kenarda durdu.

“Ben gece öldürürüm, yenge. Gündüzleri birini öldürmek için fazla aydınlık. Ama sen bu dünyada öldürmeyeceğim kişilerdensin.” Terleyen avuç içlerimi pantolonuma sürdüğümde arabaların arasında ona doğru ilerledim.

“Karanbey’in karısı olduğum için mi?” Cık cıkladı.

“Yengem olduğun için.” Dudaklarımı kıvırdığımda ona bir adım daha yaklaştım. Sesindeki sıcaklık ilk günkü kadar samimi hissetmemi sağlıyordu. Onu suçlayıp ters bakmış olmam umurunda değil gibiydi.

“Bana güvenmen için sana güvendiğimi göstermem gerekiyor sanırım.” Elini maskesine uzattı, maske yüzünden uzaklaşırken garajı hafifçe aydınlatan ışık yüzünü görmemi sağladı.

Gözlerim yüzündeki ize takıldı. Gözüyle burnunun birleştiği kısımdan elmacık kemiği boyunca kulağının altına kadar ilerleyen bir yara izi vardı. Yarasını boş verip yakışıklı ve aynı derece ürkütücü yüzünü incelemeye devam ettim. Kesinlikle Hakan’dan büyüktü. Yüzü daha yorgun ve yaşlı gibi duruyordu. Kemikli çenesini saran sakalları vardı. En sonunda yeşil gözlerine baktığımda maskesini geri yüzüne taktı.

Yüzünü göstermesi beni düşman olarak görmediğinin kanıtıydı. Onun maskesinin ardındaki yüzünü bilmek göğsümdeki korku dolu o düğümün çözülmesine neden oldu. Maskesini tekrar takmış olması bile hiçbir şeyi değiştirmedi. Yüzünü biliyordum, kim olduğunu artık görmüştüm. Maskesiyle karşımda dikilen bir yabancı değildi.

“Faruk, hafızasını kaybettiğinde doktor ne demişti?” Ona gerçekleri anlatırsak zihninin hatırlamak için baskı yapacağını ve süreci uzatacağını… Başını onaylarcasına salladı. “Seni kimin Rusya’dan kaçırdığını biliyorum. Ama bunları sana söylersem zihninin nasıl zarar göreceğini veya kimin kızı olduğunu bilmiyorum. Seni buraya hapsedenlerden birini çok yakından tanıdım.”

“Maskeli olan adam. Elinde zipposunu çeviren ve benimle Rusça konuşanın kim olduğunu biliyor musun?” Başını aşağı yukarı salladı.

“Seni kaçıran veya hapsedilmene neden olan herkes için özür dilerim.” Beni kaçıran o değildi, yine de bu özür gözlerimin sulanmasına engel olamadı. Kimse bana yaşattıkları yüzünden özür dilememişti, dilemeyeceklerdi. Özürlerini kabul etmeyecektim.

Ömrümün yarısından fazlasını hapsolarak ve kim olduğumu bilmeyerek geçirdiğim her bir saniye için ceza çekseler dahi içimdeki acıyla öfke dinmeyecekti.

“Spasibo.” Teşekkür ederim. Dudakları kıvrılırken elini göğsünün üzerine yasladı.

“Prego.” Rica ederim. Kendi dilinde cevap vermişti.

“Şimdi haini konuşalım mı?” Başımı onaylarcasına salladığımda eliyle garajın dışını işaret etti. Garajdan çıkarken rahatladığımı hissedebiliyordum.

 

 

KARANBEY

Yanmış depoya bakarken elimi çeneme sürdüm. Burayı çoğu zaman ortak olmasına rağmen Ferhat’ın kullanması için bırakırdım. Kartelin oğlunu dövüp ülkesine postaladıktan sonra depoların yerini değiştirmesi için Ferhat’a direktif vermiştim. Ne o, benim ne de ben, onun depolarının yerini bilmiyorduk.

“Uyarmasan üç milyon dolarlık mal gidecekti.” Ferhat ellerini cebinde soğukkanlı durmaya çalışıyordu. Gözlerindeki karanlık öfkeyi bastırıyordu. “Şimdi gidip o kartelleri gebertsem, hakkım değil mi?” Dayanamayıp bana döndüğünde omuz silktim.

“Bir zararımız yok.” Yine de tehdit etmelerine izin vermemeliydik. “Senin depoların yerini bilen yalnız sensin değil mi?” Başıyla onayladı. “Adamlarını arttır. Ne olacağı belli olmaz.”

“Yarınki aile yemeğine gelecek misin?” Ellerini cebinden çıkartıp tırnak işareti yapar gibi parmağını kıvırdı. Gözlerim kısılırken gülüşünü genişletti. “Doğrusu aileden olduğumu bilmiyordum.” Babam onları da mı çağırmıştı?

“Biz bir aileyiz Ferhat. Daha sizden kız alıp oğlumuzu vereceğiz.” Gülüşü donduğunda dudaklarım kıvrıldı. Faruk bize yaklaşırken Ferhat hoşnutsuz yüz ifadesiyle “Ayıp ediyorsun.” der gibi baktı bana. “Şaka yapıyorum Yılmaz.”

“Baya benzin dökülüp yakılmış. Boş depo olup olmamasını umursamadan dışarıdan dökülmüş diyor itfaiye.” Amatör adamlarını mı göndermişlerdi? Yoksa bu bir yem miydi?

“Bu depoyu masadakiler biliyor, bunun dışında tekstil firmalarından birini paravan olarak kullanıp gizliyorduk. Karteller içeriden bilgi almış olmalı. Depoları boşalttığımızın farkında olmayan biri bizimle ilgili bilgileri kartele yetiştiriyor.” Babam olduğuna adım gibi emindim.

“Araştırırız. Yarın Burhan’ı da getir yemeğe.” Faruk ve Ferhat aynı tepkiyi verip irkildiğinde duraksadım. “İşlerin ucundan tutacaksa babam ve diğerlerinin olduğu masalara oturmalı ki gözlemlesin.” Burhan’ı ufak tefek işlerle oyalarken bu yıl onun da İtalyan piyasasına girmesine izin vermişti Ferhat. İtalyan mafyası, Türk mafyası gibi değildi. Ferhat’ın kardeşiydi, yine de hata yaparsa başına gelecekleri tahmin edebildiğim için başta buna engel olmak istiyordum.

“Çetinler orada olacak mı?” Başımı onaylarcasına salladım. Babamın kuyruğu olduklarında kesin orada olacaklardı. “Yarın görüşürüz o zaman.” Ferhat uzaklaşırken kendi arabama doğru yürümeye başladım.

“Yarın ben gelmeyeceğim.” Göz ucuyla Faruk’un huzursuz yüz ifadesine baktım. Kübra’yla dışarı çıkıp geri döndüklerinden beridir Faruk daha az konuşur olmuştu. Zihnini kurcalayan her neyse ona çayını içmeyi unutturacak kadar önemliydi.

“Sibel meselesini hallettin mi?” Arabaya bindiğimizde yola çıktık.

“Sibel mi? Ne oldu ki?” Kafası yerinde değilmiş gibi gözlerini kırpıştırdı. Sorunu bu değil miydi? “He…Yok aklımda olan o değildi.”

“Aklındaki ne?”

“Asya’yla konuşuyorduk. Kübra’yı çıtlattım biraz, yaşadıklarını falan. Kübra’ya eğlenceli bir şeyler yaptırmamızı söyledi. Sonuçta ortalama 10-11 yaşlarında girdi o eve, ta bu yaşa kadar hapsolmuş…Yaşayamadıklarını yaşatın dedi.” Bunu düşünmüş, gerçekleştirme fırsat bulamamıştım. Dürüst olmak gerekirse nereden başlayacağımı da bilmiyordum.

“Elimi nereye atsam travmasına çarpıyorum. Sana bana eğlenceli gelen ne varsa onun yarası olabilir. Yüzmeyi bilmeden Karadeniz’de yüzmek gibi bu.” Karadeniz kelimesi bile Faruk’un keyfini yerine getirmişti.

“Yüzmekten başla o zaman. Yüzme biliyor mu mesela?” Bu iyi bir fikirdi. “Tesise götürsene onu.”

“Bu taktikleri Sibel’e deniyor musun?” Cümlemle dudakları kıvrıldı.

“Ben senin gibi basiretsiz değilim lan. Bir göz kırpışım tüm sorunlarımı çözüyor.” Onun gülüşüne katılırken başını sağa sola sallayıp gülüşünü ağır ağır sildi. “Kübra iyi bir kadın ve ruhundaki yaraların kanamasını umursamadan etrafındakileri mutlu etmeye çabalıyor. Bugün biraz canım sıkkındı. Dondurma yemek isteyip götümüz dona dona sahilde oturmamızı sağladı.”

“Kışın ortasında dondurma mı yediniz?”

“Karın deli. Ne yapayım?” Cık cıkladı. “Deli falan ama harbi kız. Bu yüzden onu götür ve yalnız takılın.” Elini omzuma vurdu. “İkinizin normal hissetmeye ihtiyacı var.” Normal hissetmenin ne olduğunu bilmiyordum. Büyürken koruduğum bir Ali olmuştu, tetikte olduğum bir babam ve ağladığı zaman ona sarılıp sevmem gereken bir annem. Faruk’un yanındayken bile Hakan olamamıştım çoğu zaman. Onun başına bir iş gelir diye uzaklaştığım da olmuştu, canı yanmasın diye onun için endişelendiğimde.

Buna en az Kübra kadar ihtiyacım olduğunu biliyordum. Normal olduktan sonra tekrar Karanbey olmanın beni zorlayacağının da farkındaydım. Yine de bu fikri gerçekleştirmek isterken buluyordum kendimi.

“Bugün senin niye canın sıkkındı?” Onu görmemiştim. Gelir gelmez Kübra’nın yanından Douglas’la antrenman odasına geçmiştim. Melih, mesaj atana kadar da Kübra’yla dışarı çıktıklarını bilmiyordum.

“Keyfim yok bu aralar.”

“Çaydan kesilecek kadar mı?” Dudaklarını kıvırdığında öne doğru kayıp soldaki kapağı açıp içinden termosunu çıkartarak geri yaslandım. “Acil durum çayını arabaya koydum.” Termosun kapağını çevirerek açarken bakışlarını kaçırdı. Duygusunu en az benim kadar göstermekten kaçındığını biliyordum.

“Sen mi demledin?”

“Ne uğraşacağım?” Omuz silktim. “Zeliha’ya yaptırdım.” Ben yapmıştım. Çay demlemesini o kadar seyretmiştim ki onun kadar iyi demleyebiliyordum. Yine de bu benim sırrımdı. Çayı yavaşça yudumlarken kaşları yukarıya doğru hareketlendi. “İyi öğretmişim. Güzel demlemiş.”

“Seni rahatsız edeni bana ne zaman istersen anlatabilirsin kardeşim.” Bakışlarını kaldırdığında gözlerinde acı, birkaç saniye sessizliğe bulanmama neden oldu. Onun sorununu anlayamıyordum. Bir şey onu sıkıp nefesini kesiyormuş gibiydi, bakışları. “Sorun neyse beraber çözeriz. Her zaman yaptığımız bu.”

“Bu seferkini sanırım ben çözmeliyim.” Gözlerim kısılırken itiraz etme hissimi bastırdım. Aramızdaki yazılı olmayan kuraldı. Sınırını çekmişti ve onu aşmayacaktım.

“Yine de buralarda olduğumu unutma.”

“Sen beni bırak da Douglas’la sorun ne? Normalde böyle işlere yanında onu götürürsün.” Sinirim gerilirken kaşlarım çatıldı. “O kadar büyük mü sorun? İsmi bile kaşlarını çattırdı. Ne oldu?”

“Melih’in, Enrico’ya çalıştığını ve Kübra’nın peşinde olduğunu sakladı.” Termos elinden kayarken yere düşmeden tuttum. Çayını bırakacak kadar şaşkına dönmüştü.

“Oha amına koyayım. Siktir, yoktur lan.” Termosun kapağını kapattım.

“Babasının Kübra’yı kaçırdığını-” Gözleri kocaman açıldı. “Kübra’da Enrico’nun kız kardeşini kaçırmış.”

“Lan simülasyondayız da ebemizi bellemek için mi bizi oynatıp duruyorlar mı? Ne demek kaçırmış? Atacağım kendimi arabadan, dellendim yine.” Faruk’un şivesi git gide kayıyordu. Tüm olayı özetle anlattığımda elimdeki termosu açıp çayını yudumlamak için duraksadı.

“Melih niye daha önceden Kübra’yı, Enrico’ya anlatmadı ki? Yıllardır Çetinlerin adamı değil mi? Neyi beklemiş ki?”

“İlaçlar. Kübra’yı eve getirdiğimi ilk gün Melih’i mahzende konuşturdum ya. O zaman bahsetti. Kübra’yı kaçırmayı denemiş ama her seferinde krize girmiş. Bu ona verilen ilaç ne sikik bir şeyse Kübra o olmadan yaşayamamış dışarıda.”

“Şu an yaşıyor. Haftalar oldu, gayet iyi görünüyor.” Melih’in Kübra’ya verilen ilacı bıraktırmak için yaptıklarından bahsettiğimde kaşlarındaki çatıklık arttı. “O zaman Enrico bekliyor mu?”

“Enrico, Kübra’yı istemiyor. Kübra’nın hatırlayamadığı geçmişi istiyor. Melih, ona çalışmaya devam ediyor olsa niye Kübra’yı kaçırmasın ki? Nişan günü mesela…Onu İtalya’ya götürse hangimiz Enrico’nun topraklarını basabilecektik? Kim Kübra’nın peşinden gidecekti? Douglas, Melih’i tehlike olarak görse bize söylemez miydi?”

“Enrico, gerçekten Kübra’nın geçmişini istiyorsa ve artık ilaç almadığı için her an hatırlayacaksa Melih niye onu sana bıraktı?” Kim kimi, kime bırakmıştı?

“O mu bıraktı lan? Ben karımı aldım o evden. O itin iznine ihtiyacım mı var?”

“Sakin ol Karanbey. Bu ne şiddet celal?” Sesindeki alayla dudaklarımı ıslatıp öfkeli bir soluk aldım. Melih, Kübra’yla tanışmamıza izin vermemişti, Kübra benim yanıma gelerek tanışmamıza vesile olmuştu. Benim kabul ettiğim gerçek buydu. Melih’in hiçbir katkısı yoktu.

“Melih itine katlanamıyorum.” Homurdanırken Faruk gözlerini kıstı. “Kübra’yı düşünüyormuş gibi yapıyor…Tak. Zaten Enrico’ya çalışıyor. Neymiş ölecekmiş artık Kübra güvende kalmalıymış…Sikerler…Enrico’dan mı babamdan mı yoksa Çetin ailesinden mi koruyayım onu? Piç Melih.”

“Melih’le sorunun başka bir boyutta diye yorumladım.” Faruk gülmeye başladı. “İtiraf et. Melih’ten niye hoşlanmadığını söyle bana.” İtiraf edeceğim bir şey yoktu. İtti.

“Enrico’ya çalışıyor.”

“Bizde çalışıyoruz Karanbey. Asıl sorunun ne?” Yine göz kırptı. Yüzünde imalı bir gülüş belirmişti. Suratına yumruk atma isteğimi bastırmaya çalıştığım için duraksadım. “Melih seni niye rahatsız ediyor? En başından beri onu gördüğün yerde geriliyorsun. Anlat hadi.”

“Kübra’yı koruyormuş gibi konuşuyor, halbuki peşindeki başka bir mafyanın uşaklığını yapıyor. Yalancı ibnelerden hoşlanmam.” Elini salladı, devam etmem için.

“Sinirlenince küfürlü konuşuyorsun ve şu an niye sinirlendin anlamadım.” Keyifle çayını yudumladı. “Kıskanıyor musun sen?”

“Onu mu?”

“Kübra’yı…Karını?” Duraksadım. Kahkaha attı. “Melih, Kübra’nın hayatının büyük bir kısmında yer almış ve sen en ufak sorunda ondan hazzetmediğini belli edercesine öfkelenmeye başlıyorsun.”

“Hayatının büyük kısmı ne demek lan? Çetinlerin itliğini yaparak mı onun yanındaydı?” Yanlış yerlere odaklandığımın farkındaydım, umurumda bile değildi bu.

“Yani Kübra’nın söylediğine göre 18-19 yaşlarından beri onunla. Senden daha uzun süredir onunla diye kıskanıyor olabilir misin?” Bu ne saçma sapan bir düşünceydi? “Melih, Allah yukarıda yakışıklı bir de.” Bana ne elin herifinin yakışıklılığından?

“Ben daha yakışıklıyım.”

“Yani sen sıradan Türk erkeğisin. Melih’se İtalyan.” Beni delirtmek için yapıyor, işe de yarıyordu.

“Gidip Melih’i öldürmemi mi istiyorsun? Devam et. Biraz daha delirirsem önce beni delirttiğin için seni sonra delirmemin öznesi olduğu için onu geberteceğim. Devam et. Kardeş katili olmadığım kalmıştı. Onu da yapayım.” Kahkahası yankılanırken başını geriye attı. “Gülme piç herif. Deli etme beni.”

“Melih olsa sakin olurdu.” Şerefsiz adi piç.

“Kes lan.” Kahkaha attı. “Ulan.” Sakinleşmek için burnumu baş ve işaret parmağımla sıkıştırdım.

Faruk’u öldüremezsin Karanbey. Kardeş katili olmak kötü bir şey. Yapamazsın.

“Douglas konusunda ne yapacaksın?”

“Onu da geberteceğim.” Öfkemden kuduruyordum ve Faruk’a katlanamıyordum. “Herkesi geberteceğim lan. Beynimi siktiniz. Kalacağım yalnız. Ne dert ne tasa. Piçler.”

“Sakin ol Karanbey.” Ters ters bakmak için ona döndüğümde gülüşünü bastırarak gözlerini kırpıştırdı. “Niye öyle bakıyorsun?” Araba demir kapıdan içeri girip park ettiğinde ona cevap vermeden arabadan çıktım. Öfkem beni kontrol ediyordu, sakinleşmek ve kardeşimi öldürme düşüncelerimden sıyrılmak için adımlarımı hızlandırdım. Piç Faruk.

“Sen bilmiyorsun.” Kübra’nın homurdanmasıyla adımlarım mutfağa yöneldi. “Ben beceriksiz değilim, tarif yanlış.” Mutfakta tam bir kaos hali vardı. Kübra baştan aşağı una bulanmıştı ve mutfak darmadağınıktı. Öfkem ağır ağır durulurken derin bir soluk aldım, göğsümdeki yaralar Kübra’yı her gördüğümde olduğu gibi sızlamaya başladı.

“Kübra Hanım, tarif değil siz yanlışsınız.” Zeliha etrafındaki kargaşaya bakarken elini kalbinin üzerine yaslamıştı. Mutfağın dağınıklığı sinirlerini bozmuş gibiydi. “Ne istiyorsanız bol bol yaparım. Lütfen siz mutfağı boş verin.”

“Ama Hakan’a kurabiye yapmak istiyorum ben.” Benim yokluğumda benim için mutfağa mı girmişti? Dudaklarım memnuniyet dolu bir gülüşle usulca kıvrıldı.

“Ben yaparım size.” Kübra’nın kaşları çatıldığında etrafındaki dağınıklığa bakıp iç çekti.

“Hakan’a ben yapmak istiyorum.” Sesindeki çocuksuluk keyfimi yerine getiriyordu. “Sen bana beceriksiz mi diyorsun? Oturur ağlarım.” Zeliha gözlerini kırpıştırırken ellerini hayır anlamında salladı.

“Zahmet etmeyin diye. Yapmak istiyorsanız yapın tabi.” Kübra kıkırdamaya başladığında Zeliha korku dolu bakışlarla baktı ona. Kübra elini karnına yaslayıp gülerken etrafındaki kargaşaya bir kez daha baktı.

“Zeliha, sanırım cidden beceriksizim. Ama bunu Hakan’a söyleme. Boşar beni.” Zeliha’nın dudakları kıvrıldığında Kübra elini salladı, eli çay dolu kavanoza çarptığında yere çarpıp paramparça oldu.

“Kübra Hanım.” Zeliha ciyakladığında Kübra eliyle dudaklarını kapatıp yere baktı. Faruk’un kalan son çayıydı ve yeni sipariş ettikleri yarın teslim edilecekti.

“Faruk beni öldürecek.” Kübra ilk şaşkınlığını atarken korkuyla geriledi ve yağ dolu şişeyi devirdi. “Evi başımıza yıkacağım.” Mutfaktan çıkmak için tezgâhtan uzaklaşırken ayağı takıldı ve ada tezgâha koyduğu borcama çarpıp paramparça olmasını sağladı.

Evi başımıza yıkıp üzerimize de toprak atacaktı.

“Siz durun.” Zeliha, Kübra’nın döktüklerine adımladı, aynı anda Kübra’da eğildiğinde kafaları birbirine çarptı. İkisi acı içinde başlarını tutarken oluşan kargaşayı şaşkınlıkla seyrediyordum. Kübra’nın niye una bulandığının kanıtını canlı canlı şahit oluyordum resmen.

“Kafam kırıldı. Kafamı kırdın Zeliha.” Sakar olan o değilmiş gibi bakışlarını Zeliha’ya çevirdi. “Özür dilerim çok acıdı mı?” Az önce Zeliha’ya çemkiren o değilmiş gibi özür diliyordu. Dengesiz kadın.

“Ben iyiyim. Siz?”

“Sanırım mutfak kariyerimi burada bırakmam gerektiğini düşünüyorum.” Kübra elini başından çekerken eliyle yeri gösterdi. “Faruk beni öldürürse Hakan’a söyle. Kanımı yerde bırakmasın.”

“Allah korusun.”

“Daha gelmediler, çay aldırırsak anlamaz.” Zeliha, başını sağa sola salladı. Faruk kendi memleketinden çay sipariş verirdi, her çayı demlemezdi. Faruk yanımdaki boşluktan içeri adım atınca ikisinin bakışları bizden tarafa döndü.

“Savaş mı çıktı? Un banyosu çirkinliğine iyi gelmez yalnız.” Ensesine yapıştırdım.

“Karıma çirkin deme lan.” Onu görünce aklıma Melih geliyordu ve tekrar öfkeleniyordum. Piçler.

“Hala sinirli misin?” Kaşları alayla yukarı aşağı hareket etti. “Kıskanç herif.” Ona tekrar vurmama izin vermeden tamamen mutfağın içine girdi.

“Kurabiye yapıyoruz. Mutfak şu an bize lazım.” Zeliha hızla konuştuğunda Kübra’da başıyla onayladı onu. Bakışları Faruk’tan ayrılmıyor ve her an azarlanacakmış gibi bekliyordu.

“İki dakika çay demleyeceğim. Savaşınıza devam edin.” Tezgâha yaklaştığında Kübra ve Zeliha birbirine baktı.

“Çilek!” Kübra bağırdığında Faruk durdu. “Kurutulmuş çileği blenderden geçirirken etrafa saçtım. Alerjin var. Mutfaktan çık.” Dudaklarım kıvrılırken içeri tamamen girip masaya kalçamı yasladım. “Ölürsen beni suçlarsın, çık mutfaktan.” Kübra elini gitmesi için salladığında Faruk geriledi.

“Çay istiyorum ben.” Faruk şeker isteyen çocuk gibi baktı ikisine. “Termostaki çayı bitirdim. Çay içmezsem gece kâbus görürüm. Alerji ilacım var, içerim.” Faruk ada tezgahının etrafını dolanırken bakışları yere kaydı ve çığlık attı.

“Kıymetlilerim.” Kübra ve Zeliha birkaç adım gerilediğinde keyfim yerindeydi. Benimle arabada o kadar uğraşmıştı, Allah belasını vermişti.

“Kim kırdı?” Öfkeyle Zeliha ve Kübra’ya baktı. “Çayıma nasıl kıyarsınız?” Sesindeki dramatik tonlamayla kahkaha attım. “Gülme lan. Vicdansızlar. Hanginiz yaptınız?” Kübra titreyen elini arkasına gizlerken yaslandığım yerden doğrulup ona adımladım.

“Zenas yaptı.” Yalancı. “İçeri bir girdi. Önce unu devirdi, tabi ondan korktuğum için kaçtım. Sinirlendi çay kavanozunu tezgâhtan attı. Şaşkınlıktan Zeliha’yla bakakaldık.” Derin bir soluk alıp çenesini dikleştirdi. “Değil mi Zeliha?”

“Evet.” Zeliha bakışlarını Faruk’a çevirdi. Faruk elini beline yaslayarak çöktüğü yerde kaşlarını çattı.

“Yemin edin. İnanmıyorum size. Yemin edin, dedim.”

“Bekir’in üzerine yemin ederim öyle oldu.” Kübra’nın sesindeki inanç az önce yaşananları görmesem ona inanmamı sağlayacak kadar güven doluydu. “Haldun’un üzerine de yemin edebilirim.”

“Kocanın üzerine yemin et.” Faruk eliyle beni işaret ettiğinde Kübra kaşlarını çatıp yarı yarıya bedenimi kapatmaya çalıştı.

“Kocamı ağzıma meze yapmam ben.” Yerim seni. “Kavanozu ben düşürdüm. Paramparça oldu. Özür dilerim ama oh oldu.” Faruk çöktüğü yerden ayaklandığında Kübra hızla arkama saklandı.

“Oh oldu diyor ula.” Faruk elini yüzüne sürdü. “Sabır.”

“Bakkaldan sana çay aldırtalım.” Faruk bakışlarını kaldırdığında Kübra, başını çekinerek uzatmış, masum bir ifadeyle bakıyordu. Çözüm yolu bulmaya çalışıyordu. “Çayını ben yaparım. Kurabiye yapamıyorum ama çay güzel demliyorum.”

“Ben sadece Artvin’den gelen çayı içiyorum.”

“Çayların hepsi Karadeniz’den gelmiyor mu?” Kübra şaşkınlıkla bana baktı. “Dün okuduğum kitapta Karadeniz’de çay yetiştiğini okudum. Artvin de Karadeniz değil mi?” Başımla onayladığımda Faruk elini alnına vurdu.

“Ben Artvin diyorum sen tüm Karadeniz diyorsun.” Kübra kafası karışmış gibi gözlerini kırpıştırdı.

“Faruk, Artvin’den gelen çayları içiyor.” Açıklamamdan tatmin olmamış olacak ki konuşmaya devam etti.

“Bakkaldaki çaylar nereden geliyor ki?” Faruk ters ters Kübra’ya bakıyordu, Kübra bunu umursamıyordu. “Artvin’deki gelen çaydan farkı ne ki?”

“Daha zengin ve yoğun aromalılar. Bakkaldaki çayı nasıl memleketimden gelen çayla kıyaslarsın? Hakaret sayarım.” Bana göre de ikisi aynıydı, fikrimi kendime saklamayı seçerek sessizliğimi korudum.

“Çaysız kal o zaman.”

“Kavanozumu kırmasan çayım olurdu.” Kübra kollarını göğsünün üzerinde çaprazlarken arkamdan çıktı, başıyla yerdeki kargaşayı gösterdi. “Özür diledim. Ne yapabilirim ki? Bakkaldan çay alalım işte.”

“İmdat diye bağıracağım.” Kolumu Kübra’nın omzuna atıp onu kendime çektiğimde yanlış bir şey yapmış bir çocuk gibi baktı.

“Yemin ederim bilerek kırmadım.” Diye fısıldadı. “Biliyorum.” Derin bir soluk alırken bakışlarını yerde çayı toplayan Faruk’a çevirmişti. Suçlu suçlu bakarken sessizce onu seyrediyordu. Faruk tüm çayı toplayıp çöpe istemeye istemeye attığında omzunun gerisinden Kübra’ya baktı.

“Bilerek kırmadım.” Kaşlarımı çatarak Faruk’a diktim gözlerimi. Onu daha fazla üzemezdi. “Gerçekten Faruk. İstemeden oldu.”

“Bakkaldan gelen çayı sen demleyeceksin.” Faruk ifadesiz yüzüne rağmen bakışlarındaki yumuşayan ifadeyle Kübra’ya bakarken tamamen bize doğru çevirdi bedenini. O kavanozu ben kırsam beni Artvin’e göndertir çaylarını aldırırdı. Kübra kırınca bakkaldaki çayı içmeye gönüllü oluyordu.

“Tamam.” Kübra kolumun altından çıkarken ellerini birbirine kenetleyip başını salladı. “Tekrardan özür dilerim. Sakarlığım üzerinde çalışıyorum.” Bakışları sırasıyla üçümüzün arasında gidip geldi. Benim onun sakarlığıyla ilgili bir problemim yoktu. İstediği kadar yıkıp dökebilirdi.

“Çay meselesi hallolduğuna göre daha fazla karımı rahatsız etmeyin.” Kübra’nın omuzlarından tutup kapıya dönmesini sağladım. “Un sana yakışmış demek isterdim ama sanırım rengini sevmedim.” Merdivene yürümesi için onu yönlendirirken dudaklarının kıvrıldığını gördüm. “Nişan günü giydiğin pembe elbiseyi sevdim. En çok pembe yakışıyor sana.” Kübra tamamen gülümsediğinde göğsümdeki hafiflemeyi hissedebiliyordum. Tamam artık gülüyordu, bu iyiydi.

“Sana da en çok ben yakışıyorum.” Göz kırpıp yanağımdan makas aldıktan sonra basamakları koşarak çıktı. Bana yine asılmış mıydı? Göğsümdeki yaralar sızlarken dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım.

“Laf atıp asıldıktan sonra kaçamazsın.” Basamakları çıkmak için acele etmedim.

“Undan arınmalıyım. Siyah kıyafetlerin beyaz oldu şimdiden.” Odasına girdiğini görürken son basamakları çıkıp koridordaki aynanın önüne geçtim. Sol kolum ve göğsüm beyazlıklarla kaplanmıştı. Üzerindeki unu bana bulaştırmıştı. Sanırım eğleneceğimiz bir gün için iyi bir zaman değildi. Uygun uzun bir zamanda onu çıkartmam daha iyi olacaktı.

Odamın kapısını açıp içeri girerken Ali öldüğünden beri ilk kez iyi hissediyordum ve onu duymuyordum. Aynadaki aksimde kocaman bir gülüş vardı, gamzeleri belirmişti. Uzun zamandır kendimi bu şekilde gülerken görmemiştim. Sanki aynadaki adam benim gülüşüme sahip başka biriydi.

Suçluluk etrafımı sarar gibi olduğunda başımı sağa sola sallayıp banyoya yöneldim. Şu an kendime eziyet çektirmekle ilgilenemeyecek kadar iyi hissediyordum. Eziyetimi başka bir güne ötelemem beni kötü biri yapmazdı.

Nefes alan ve yaşamaya çalışan bir adam yapardı yalnızca.

KÜBRA

“İçeri gerçekten silahsız mı gireceksin?” Hakan’ın uzattığı elini tutup arabadan indiğimde sormuştum. Ümit Karan’ın evindeki ‘samimi ve sıcak’ yemek davetine gelmiştik ve Hakan ısrarla silahını arabada bırakmıştı. Bundan hoşlanmamıştım, sebebi Ümit Karan’ın yapabileceklerinden tedirgin oluşumdu. Adam profesyonel manipülatördü, yalancıydı ve şeytanın dünyadaki haliydi.

“Bacağındaki hançerle ikimizi de korursun diye düşünmüştüm.” Gri gözleri gözlerimle buluştu. Hançeri ona söylemeden bacağımdaki kayışa gizlemiştim. Elbisem bunu saklamıştı ve bunu fark ettiğini düşünmemiştim.

“Ne zaman fark ettin?” Kolunu belime sarıp demir kapıdan geçmemizi sağladı.

“Gözüm üzerinde daima. Normalde de çenen dik yürüyorsun ama silah veya hançere sahip olduğunda gözlerinde garip bir yenilmez kadın parıltısı görüyorum. İlk gece eline hançer verdiğim zamankinden çok daha farklısın. Alıştın.”

“Alışmam kötü mü?” Omuz silkti.

“Kötü değil. Ama iyi olup olmadığından emin değilim. Silaha güvenmeye başladığın zaman onun aldığı canlara da alışıp verdiği güce inanmaya başlıyorsun.”

“Ben birini öldürmek için almadım.” Başını onaylarcasına salladı. Koruma amaçlıydı hançeri saklama nedenim. Bu evde iyi hissetmeyecektim, en az Çetin evindeki gibi karanlık ve kasvetli hissettiriyordu.

“Buna kızmadın mı?” Onun hançerlerinden birini gizlice almıştım. Hatta şu an babasının evine getirmiştim.

“Bu evde annemle anılarım var ve silahımla gelmek ona saygısızlıkmış gibi hissettiriyor. Karımın arkamı kollayacak hançeri olması iyi bir şey.” Dudaklarımı kıvırdığımda göz kırptı. “Dağ gibi karım var.” Gülmeye başladığımda boştaki eliyle gülüşünü bastırmak için dudaklarını gizledi.

“Karanbey.” Yüzü ifadesizleşirken benden uzaklaştı ve korumaya yaklaşıp kollarını kaldırdı. Koruma onun üzerini ararken gözlerim bahçede gezinmeye başladı. Burada çocukluğu hatta ergenliği geçmişti. Ümit Karan beni bu eve ilk davet ettiği zamanda şu an da hissettiklerimi hissediyordum. Kasvetli ve lanetliymiş gibi geriyordu.

Bahçenin bir kısmı bu kasvetin tersi bir şekilde huzurlu görünüyordu. Uzun bir çınar ağacının kalın dallarından birine halatlardan yapılmış bir salıncak vardı. Bahçedeki ilgisizliğin tersi olarak çınarın etrafı geniş bir şekilde çiçeklerle çevrelenmişti. Evlendiğimiz gün Hakan’ın nikah çiçeği olarak verdiği çiçekti. Sadece renkliydiler.

“O ağacı annemin diktiğini anımsıyorum. Altı veya yedi yaşındaydım sanırım.” Hakan’ın sesini duyana kadar ağaca yaklaştığımı fark etmemiştim bile. Ağaç güvenilir hissettiriyordu. Sanki tepesine çıkıp saklansam beni gizleyecek ve koruyacakmış gibi duruyordu.

“Bahçenin geri kalanına göre burası capcanlı.” Bakışlarım onu bulduğunda gözlerinde geçen hüznü gizlemeden ağaca bakmaya devam ediyordu.

“Annem capcanlıydı. Ağacın etrafına menekşeler ekerdi. O öldükten sonra bile babam ekmeye devam etti. Sanki karısının hayatını zehreden o değilmiş gibi sabırla buradaki çiçeklere sevgiyle bakıyor. Bahçenin geri kalanına bahçıvan bakarken o sebebi olduğu kadından kalan son canlıyı hayatta tutuyor.” Bir de onu. Ümit Karan, kötü bir adamdı.

“Salıncak?”

“Ali için annemle yaptık. Sallanmayı çok severdi ve babam bu ağaca kötülüğünü bulaştırmamak için annemle yazılı olmayan bir anlaşması varmış gibi hiçbir şey yapamazdı.” Sesindeki keyifle gözlerim kısıldı. Omzumla onu dürttüğümde bana baktı. “Bir kere denedi. Annem onun arabalarını yaktı. O zaman bu ağaca elini sürmedi.”

“Annen manyak bir kadınmış.” Hakan başını onaylarcasına sallarken gülüşü yavaş yavaş silindi. “Öyleydi.”

“Annen ölmesine rağmen hala ağacı ve çiçekleri duruyor.”

“Babam uğraşıyor toprakla. Bazen buraya geldiğimde babamı o salıncağa otururken görüyorum. O zaman onun pişman olduğunu düşünmeden edemiyorum. Omuzları çökmüş oluyor ve başını eğerek sallanıyor. Bir anlığına bize yaşattıklarını affetmek isterken buluyorum kendimi.” İç çekti. “Bir keresinde onu affetmek istedim.” Gözleri salıncağa kaydı. “Anneme ve bize yaşattıklarından ve bu hayattan pişman olduğunu sanıp ona sordum. Hayata bir daha gelseymiş yaptıklarını yaparmış.” Omuz silkti. “Bazı adamlar asla değişmez. Annem nesini sevdi, hiç anlamıyorum.”

“Aşk evliliği miydi?” Bakışları bana çevrildi. Dirseğini uzattığında koluna girdim ve ağaçtan uzaklaşmamıza izin verdim. Cevap vermedi ama başıyla onayladı. Ümit gibi adamlar sevilir miydi?

“Annen babanı nasıl sevdi?” Bu soru dudaklarımdan dökülürken Hakan göğsünü şişiren derin bir soluk alıp vermişti.

“Yıllardır bunu kendime soruyorum. Cevabını bulamadım.” Belki de annesiyle ilgili konuşmalarımızdaki kırgınlığa bulanmış öfkenin sebebi buydu. Annesinin onlara verdiği hayatın yükünden bunalmış ve bu hayatın baş tacı olan adamı nasıl sevdiğine anlam veremiyordu. Bende anlamıyordum.

Ümit Karan, sevilecek bir adam değildi.

Ümit Karan, sevilecek bir baba değildi.

Ümit Karan, ömür boyu bağlı kalınacak biri değildi.

“Babamda şeytan tüyü var, desem annem ona kanacak bir kadın değildi. Aşıktı işte. Onun gücünü seviyordu, babamda bunu göstermekten çekinmiyordu.” Hastalıklı bir ilişki gibi geliyordu. Bu yorumumu dile getirmeden bakışlarımı karşıya çevirdim. Ümit Karan, merdivenden iniyordu ve bakışları üzerimizdeydi. Onun topraklarına gelmiş ve biat etmemiz gereken bir kralmışçasına özgüvenle yanımıza gelene kadar durmadan adımlarını ilerletti.

Ümit Karan’ın hırsını tetikleyen tek şey hakimiyetti, karanlık güçtü. Güç karanlık bir arzuydu. Gitgide tüketendi. “Erkencisiniz.” Bakışları Hakan’dan bana, daha sonra da onun koluna girmiş elime kaydığında yüzündeki ifade keyiflendi.

“Seninle konuşacaklarım vardı.” Hakan’ın garajdayken aldığı haberi anımsadım. Meksikalılar ona saldıracak mıydı? Babasından yardım mı isteyecekti?

“Deponuzla ilgili mi?” Hakan, başını salladığında Ümit Karan bana döndü. “Bizi yalnız bırak tatlım.” Tatlım mı?

“Ümit Karan’ı duydun, Kübra.” Hakan, bakışlarını bana çevirdi. Yüzündeki ifadesizliğe nazaran gözleri sıcacık hissettiriyordu. Babasının yanında böyle davranmasına anlam verememiştim. Belki de hala bazı gerçekleri fark ettiğimizi göstermemek adına yaptığı bir hamleydi. Bilmiyordum.

“Tamam.” Elimi kolundan uzaklaştırırken gelen çalışanın yönlendirmesiyle arka bahçe olduğunu düşündüğüm alandaki kış bahçesine yöneldim. İçeride birkaç kişi vardı. Bekir’i gördüğüm an adımlarım duraksasa da ilerlemeye devam ettim. Geldiğimi ilk fark eden oydu.

Bir hançerim vardı. Güvendeydim.

“Kardeşim.” Kollarını açtığında kaskatı kesilirken buldum kendimi. Omzuma sarıldığında ellerimi yumruk haline getirip titremelerimi bastırmaya çalıştım. Uzun bir sarılmaydı ve midemi bulandırmıştı.

Onu it, Kübra. Ondan uzaklaş.

“Benden uzaklaşmak için iki saniyen var. Yemin ederim bu gece eve sağ dönmene izin vermem.” Onu öldüremezdim, bundan emindim. Hakan yapardı ya da Faruk ya da Doug. Hatta Zenas ve Bo’ya şikâyet edersem onu paramparça ederlerdi.

“Bunu yapamayacağını ikimizde biliyoruz, Kübra.” Elimi ikimizin arasına yaslayarak onu ittim.

Merzavets! Alçak herif!

“Bunu benim değil de evlendiğim adamın yapacağını biliyorsun. Karanbey’in karısıyım ve o bizzat seni öldürebilir.” Bekir geri çekildiğinde aramıza birkaç adımlık mesafe koyabilmek için geriye adımladım. Terleyen avuç içlerimi elbiseme sürerken kocaman gülümsedi.

“Bir daha bana dokunayım deme.” Etraftakilerin duyma ihtimaline karşılık sadece onun duyabileceği bir tonlamada konuşmuştum. Titreyen ellerimi sallarken sakinleşmek için derin bir soluk alıp verdim.

“Beni öldürtür müsün? İkimiz de bunu emredemeyecek kadar yumuşak kalpli olduğunu biliyoruz.” Göz kırptı. Gözü çıkasıca.

“Niye?” Çenem dikleşirken ellerimin titreyişi son buldu. “Seni öldürmek yaşamanı seyretmekten daha kolay gibi görünüyor.”

“Sen hala korkak bir kadınsın ve asla zihnindeki o korkuyu yenerek ne bana ne de babama zarar veremezsin. Zihnin bize tutsak, Kübra.” Değildi. Zihnim özgürdü.

“Kübra Hanım.” Ferhat’ın sesiyle Bekir başını çevirdi. Bakışlarımı sola çevirdiğimde kapıdan içeri giren Ferhat ve Burhan’ı gördüm. Ferhat, Bekir’i baştan aşağı süzerken Bekir boğazını temizledi. Onu görmemiş gibi yapıp Ferhat bana bakmaya devam etti.

“Karanbey gelene kadar size eşlik etmemde sorun olur mu? Yarım kalmış sohbetimize devam etmek isterim.” Sohbetimiz yarım kalmamıştı ki. Eliyle işaret ettiği koltuklara yöneldiğimde Bekir’den uzaklaşmama sebep olduğu için minnettardım.

“Abiler bazen sinir bozucu olabilir.” Gergince koltuğa yerleştiğimde sol çaprazımdaki tekli koltuğa yerleşti. Gözleri Bekir ile konuşan kardeşinden bana çevrildi.

“Bende abiyim.” Dolaylı yoldan ona da sinir bozucu demiştim. Aferin Kübra.

“Sizi kastetmedim.”

“Sorun yok. Sibel’den sıkça duyuyorum. Aşinayım.” Ceketini düzeltirken bakışları masada gezindi. “Bekir’le konuşmak istemiyor gibi bir haliniz vardı.” Bakışlarım Bekir’i buldu. Burhan ile hararetli bir konuşmadaydılar ve ikisi de öfkeli görünüyordu.

“Öyleydi. Beni abimden kurtardığınız için teşekkür ederim.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde kaşlarını çatarak bana baktı. Bir şey söyleyeceğini düşündüm ama konuşmadan önüne döndü. “Benimle konuşmak istediğiniz yarım kalan konu neydi?”

“O gün Sibel’i evden kovmamışsınız.” Sesindeki alayı görmezden gelmek imkansızdı. Dudaklarımı kıvırdığımda gözlerindeki muzip ifadeyi gizlemek için etrafa bakındı. Faruk’u tehdit ettiği için onun kardeşini tehdit ettiğim zamanı hatırlatıyordu.

“Yanlış bir şey yapmadı. Kovmak doğru gelmedi.” Garip birkaç saniyelik sessizlik aramızda büyürken arkama yaslanıp onun nasıl bir karakterde olduğunu anlamak için incelemeye başladım. Burhan’ın, Hakan’ı öldürmek isteyen o ekipten biri olduğunu biliyor muydu? Kardeşlerini korumak için canını bile verecek biri olduğunu duymuştum. Kardeşi için ortağından gerçeği saklar mıydı?

“Burhan, sizin işlerinizi mi alacak?” İrkildi. Pat diye sormamalıydım ama durdurmamıştım kendimi. Burhan hala Bekir’le ayak üstü hararetli bir tartışmaya tutuşmuşken sorularımı sorabileceğim yakındaki tek Yılmaz, Ferhat’tı.

“Kardeşimle tanışmışsınız.” Başımı onaylarcasına salladım. “Gerçi nişanda da oradalardı, yalnız Sibel’le tanışmanız mümkün olmuştu.” Hakan beni kaçırdığı için kimseyle konuşamamıştım.

“Sibel tatlı bir kadın. Lafını esirgemiyor ve yalan yok bazı cümleleri sinirimi bozduğu oldu.” Ferhat, Sibel’e iltifat etmişim gibi keyifle gülümsedi. “Burhan’ın yalnızca sesini duyduğum için yorum yapamayacağım.” Kardeşine bakarken gülüşü silindi, her an kalkıp Bekir’le konuşmasına engel olacakmış gibi duruyordu.

“Sizi kimin bıçakladığını buldunuz mu?” Birkaç saniye sessizce gözlerime baktı. “O gün sizce de peş peşe saldırıya uğramamız garip değil mi?”

“Dikkatli bir kadınsınız.” Öne eğildi. “Dikkatiniz hayatımı kurtardı. Bu konuda da teşekkür etmeliyim.”

“Neden bahsettiğinizi bilmiyorum.” Gülümsedi ve başını salladı. Gözleri bahçede gezinirken kenarda oturan yaşlı bir çifti gösterdi.

“Osman Kozcu. Yanındaki karısı değil, metresi.” Kaşlarım çatıldığında başıyla başka birini işaret etti. “Mensur Ovacı. Böyle yemeklere eşini getirmez. Getirse de yanından asla ayrılmaz.” Bunları niye anlatıyordu ki? “Şuradaki adam, sarışın olan. Ekmen…Kızlarını evden dışarı çıkartmaz.” Bakışları tekrar beni buldu.

“Sibel, bir toplantı bile kaçırmadı. Ben ne eğitim aldıysam o da aldı. Sebebi, kardeşimden korkmamam. Gösterdiğim o adamlar, kadınlardan korkuyor ve onları geri planda bırakarak gücün tek hâkimi olmak istiyorlar.”

“Ama asıl işlerine yarayan ve onlara o gücü verecek olan yine kadınlar.” Başıyla onayladı.

“Sibel sayesinde kaç faciadan döndük ailecek, saymadım bile. Erkek kardeşlerimden çok daha fazla faydası oldu bana. Bunu hepsi bilir. Bir gün ölsem Sibel’in bu ailenin başına geçmesi diğerlerinin geçmesinden çok daha sağlıklı olacağını bilirim.”

“Ölüyor musun?” Muzipçe sordum. “Biraz beklersen seviniriz. Sürekli birileri yaralanıp ölüyor da.” Boğazını temizlerken gülüşünü bastırmak için elini çenesine sürdü.

“Ölmeyeceğim. Sadece Karanbey’in yanında sizin gibi bir eşi olması iyi bir şey. Aileden yana şansı gülmedi.” Babası, Hakan’ın en büyük şansızlığıydı.

“Kimsenin aileden yana şansı gülmez.” Buna karşı çıkar gibi olsa da başıyla onayladı. Burhan’dan bir küçük kardeşi Özkan’ı kastetmiştim. Herkesin nedenini bilmediği bir şekilde aileden atılan bir kardeşi vardı. Tüm kardeşlerini kanatları altına alan Ferhat, diğerini niye aileden atmıştı ki?

Sakın sorma Kübra.

“Sorunuz mu var?” Başımla onayladım. Yine de sormadım. “Sormayacak mısınız?”

“Aile meselelerine karışmam doğru olmaz.” Gözleri kısıldı. Burhan, dışında diğer kardeşlerini görmüş olsam da seslerini duymamıştım. Burhan’ın, Ali’nin ölümünde parmağı olduğunu biliyor muydu? Böyle bir şeyi bilip saklıyorsa Hakan’a ihanet ediyor olmaz mıydı?

“Yine de…” Kendimi öne kaydırdım. “Ailenizle ilgili meraklandığım bazı durumların olduğu doğru. Malum…Yakında büyük bir aile olacağız.” Kaşları iyice çatıldığında sıcak bir gülüşle ona bakmaya devam ettim. “Faruk ve Sibel’den bahsediyorum.”

Kaşınma Kübra. O bir Hakan, değil. Senin uğraşmalarını kaldıramaz.

“O iş olmayacak.” Ses tonuyla yüzüme tokat atmışçasına irkilmeme sebep oldu. Sibel, Ferhat’ı ikna etmeye yaklaştığından bahsetmişti. Anlaşılan bu sandığından kolay olmayacaktı.

“Niye? Faruk, pırlanta gibi çocuk.” Öfkeli bir soluk bırakırken boğazını temizledi.

“Pırlanta olan adam mı olur?” Elini çenesine sürdüğünde kollarımı göğsümde çaprazlayıp arkama yaslandım.

“Sanırım bunda hiç kimsenin söz hakkı yok.” Mavi gözlerindeki öfke kıvılcımlarıyla bir kez daha güldüm. “Gerçi ayrıldılar. O ihtimal de artık kalmadı.” Kaşları havalanırken gözlerini şaşkınca kırpıştırdı.

“Ne demek ayrıldılar?” Sibel, abisiyle aşk hayatını konuşmuyordu anlaşılan. Faruk, Burhan yüzünden ayrılmıştı. Sibel ve ailesine güven problemleri varken hem Hakan’ın hem de Sibel’in yüzüne yalanı oynayamamıştı. O da problemi kendince kökünden halletmişti.

“Daha bu sabah o itle buluştu Sibel.” Bu sabah o it, evdeydi.

“Belki tekrar barışmışlardır. Ayrıca Faruk’a it demezseniz sevinirim. Aileme hakaret edilmesinden hoşlanmam.” Bunu kendimden bile beklemeyeceğim sert bir otoriter tonlamada söylemiştim.

“Kusura bakmayın. Ama kardeşimle onu aynı cümlede konuşacaksanız söyleyeceklerimde asla pişman olmayacağım.” O sıra Ümit ve Hakan içeri girdi. Hakan’ın bakışları etrafta gezinirken Ferhat’la beni buldu. Kaşları çatılır gibi olduğunda bize doğru yürümeye başladı.

Ferhat Yılmaz, ailesiyle bütünleşmiş bir adamdı. Duyduğum dedikodulara göre hayatına birisini almamıştı, gerçi alması için boş vakti olduğunu sanmıyordum bile. Hakan’la ortak bir kaderleri vardı. Anneleri ölmüştü ve kardeşlerini kollayan abilerdi. Ferhat ve ailesi dışında kimse, babasının ölümünü de Özkan’ın aileden sürülüşünün nedenini de bilmiyordu. Her problemi beraber çözümleyip dışarıdakilerin duymasına izin vermiyorlardı.

Yılmaz ailesini merak ediyordum. Burhan Yılmaz, Ali’yi öldüren ekipteydi ve bunun Ferhat’la diğer kardeşlerce bilinip bilinmediğini merak ediyordum.

“Yılmaz.” Hakan yanımdaki boşluğa oturduğunda bakışlarım ona kaydı. Yüzü evdeki sıcaklığına yaklaşmayacak buz gibi bir ifadeyle çevrelenmişti. Yanımda oturan adam Karanbey’di.

“Karanbey.” dedi aynı kinayeli tonlamayla. “Baban aile yemeğine masanın yarısını davet etmiş.” Hakan, gözlerini etrafta gezdirirken başını salladı. Burhan bize yaklaşırken gözlerimi kıstım.

Ya şimdi Hakan’ı öldürürse? Hakan’a doğru kalçamı kaydırdım, tamamen koruma içgüdüsüydü. Sol kolum onun göğsüne yaslanırken sol bacağımı sağ bacağının yanına bıraktım. Biri aniden saldırırsa hançeri bacağımdan çekip alacak kadar yakınında olmak istiyordum.

“Bekir’le ne konuştun?” Ferhat, yanına oturan Burhan’a sorduğunda Hakan’ın kolunu omzuma dolandı. Burhan, bizim duymayacağımız bir şekilde Ferhat’a bir şeyler söylerken kulağımda Hakan’ın ılık nefesini hissettim.

“Baban her şeyi anlayacak.” diye mırıldandığımda iç çekti.

“Zaten biliyor. Artık onun için çalışmadığının farkında.” Ona bakışlarımı çevirdiğimde kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyor olduğunu gördüm. Bunun anlamı neydi? Ailem mi öldürülecekti? “Anlamadığım niye bir şey yapmadığı.”

“Onları öldürmeyecek mi?” Bakışları yumuşarken omzumdaki eli, ensemle omzum arasında yavaşça sürtünmeye başladı. “Amacını bilmiyorum. Sanki başından beri senin zaten itaat etmeyeceğini biliyor gibiydi gözleri. Bir planı var.” İşte bu garipti. Beni hapseden Ümit Karan’dı, on dört yıl acı çekmeme neden olandı. Yine de özgürlüğümü vadedendi. Ona çalışmadığımı biliyordu ve hiçbir şey yapmamıştı. Niye?

“Rusya’ya haber gönderdim. Kaybolan kız çocuğunun yerini biliyorum dedim. Altına da aile imzasını attım.” O imzayı bilenler sınırlıydı. Mafya dünyasına hâkim olanlar ya o dünyanın bir parçasıydı ya da o dünyayla savaşan bir hükümetti. Ailem, o iki kısımdan biriydi. Sıradan bir çocuk olsaydım Ümit Karan beni kaçırmakla uğraşmazdı bile. O hiçbir adımını boşa atmıyordu. Artık bunu daha iyi anlayabiliyordum.

“Bekir-” Hakan omzumdaki elinin hareketini keserken Burhan’a dönmüştü. “-Ne istiyor Burhan?” Bakışlarım Yılmaz kardeşleri buldu. Burhan’ın bakışları Hakan’ı buldu.

“İtalyan ticaretinde yönelmek. Biliyorsun Çetin ailesi-”

“Ruslardan nefret eder.” Üçünün bakışları bana doğru döndü. Haldun’un bana olan nefretinin bir parçası buydu. Evdeki yasaklanan Rus kimliğim bunun en büyük örneğimdi. Rusça konuşurken yakalandığı için Medine ablayı öldüren Bekir’i anımsamak kanımı kaynattı, Bekir’e olan öfkem büyüdü.

“Ben Rusları severim.” Dedim neşe dolu bir sesle, ardından kocaman gülümsedim.

“Ben sevmem. Hep sınırı zorlarlar. Emirleri aşıp emretmeye bayılırlar.” Bunu söyleyen bir Rus olan benimle evli olan adamdı. Ona şaşkınlıkla döndüğümde kaşlarını kaldırdı. Sınır falan zorlamazdım. Kurallarına gayet uyan biriydim.

Yalanına kendin bile inanmıyorsun Kübra.

“İtalyan ticaretine girerse capoyla dengeyi bozar.” Hakan ciddileşirken boğazını temizledi, bakışları karşısındaki adamlarda gezindi. Ferhat haklıydı. Bekir dengesiz bir piçti. Capoyla ilgili duyduklarım doğruysa manyak birine benziyordu. Sınırsız bir delinin damarına basmak Hakan için iyi olmazdı ve Bekir bunu yapabilecek kadar dengesizdi.

“Asıl sormamız gereken,” Hakan kolunu çektiğinde koltuğa sırtımı yasladım. Dirseğini bacağına yaslayıp öne eğildi. “Durduk yere babamın ticareti dışında başka ticarete el uzatma isteklerinin nedeni ne?” Yılmaz kardeşler birbirine baktığında Hakan, geriye yaslandı.

“Geçen kartellerden birinin oğlu buradaydı.” Ferhat Yılmaz’ın mavi gözleri kararırken kaşları çatıldı. “Paketledim.”

“Kim? İrlanda? Meksika? Hangi kartel? Bana niye anlatmadın?” Sesindeki sitemkâr tonlamayla öne eğildi Ferhat. “Depo konusunda bu yüzden bu kadar rahattın. Biliyordun zaten. Sürpriz olmadı sana.” Hakan başını sallayarak onun cümlelerini onayladı.

“Konuyu hallettim. Meksika kartellerinden birinin oğlu. İtalyan pazarına oynayacaklar.” Ferhat, gülmeye başladığında irkildim. Yemin ederim gülüşü bile birini öldürür gibiydi. Korkutmuştu.

“Babanı öldüreceğim.”

“Yapmamanı tercih ederim, Yılmaz. Onunla işim bitmeden ölmesini istemem.” Hakan, başını salladı. “Ayrıca onu öldürmek isteyenler için bir liste tutuyorum. En az benim listem kadar kalabalık.” Hakan’ı öldürmek isteyenlerin de sıraya girdiği bir liste var mıydı?

Burhan, bu alaylı cümleye güldüğünde gözlerimiz kesişti. Gülüşü yavaşça silinirken bakışları abisine çevrildi. Kocamı öldürmeye çalışmıştı. Pis hain.

“Meksikalılarla anlaşma imzalanmadan ipleri capoya vermeliyiz.” Burhan’ın önerisiyle Ferhat başını sağa sola salladı.

“Capoya ulaşmak zor. Enrico, adamlarıyla bağlantı yoluyla iletişime girmemizi sağlıyor. Bundan nefret ediyorum. Adamın gücü de umurumda değil yüzü de. İnsan çalıştığı kişiyle birebir iletişim kurmak istiyor.”

“Enrico niye yüzünü gizliyor?” Meraklı sorumla bakışlar bana çevrildi. Douglas’ın yüzünü gizlediğini anımsadım. Enrico’yla aynı ailedendi. Bu yüzden ailesinin ortak noktası maskeleri miydi?

“Söylentiler.” Burhan’ın gözleri gözlerimle buluştu. “Yüzünü gizliyor çünkü Rus mafyasından kaçıyor. Babası ve adamlarını öldürdükten sonra onun kimliğini bilen kim varsa toprağa gömdü. Bir tek Rus pakhanı kaldı. O adam kaçtı? Neydi ismi?” Abisine baktı.

“Maksim Nikolaeva. Kaç yıldır Rus mafyasının lideriydi?” Ferhat, Hakan’a döndü. Bu adı daha önceden Melih’ten duymuştum. Ümit Karan’ın çalıştığı Rus mafyasının en uzun süreli lideriydi. Adamın gözü kara ve kana susamışlığını öğrenmiştim. Melih bu adamdan bahsederken nefret kusup durmuştu. Enrico’ya çalıştığına göre nedenini artık biliyordum.

“O adam doğduğu anda geçmiştir liderliğe.” Burhan güldüğünde Hakan’ın dudaklarını kıvırdığını gördüm. Melih söylemişti. Yirmi yaşında amcası öldüğünde Rus pakhanı olmuştu. Sanırım görmeden bile ondan korkuyordum. Yıllardır bu dünyanın merkezi olmak için ne kadar karanlığa batmış olduğunu hayal dahi edemiyordum.

“Söylentilere göre Maksim, eski capoyu alt etmek için bir hamlede bulunmuş. Enrico, tüm adamları katlettiği gece Maksim’in, capoluğa gizlediği adamların başlarını kesip Rusya’ya postalamış. Pakhan, eski caponun oğullarını gizlemesi yüzünden hiçbirinin yüzünü görmediği için düşmanını tanımıyor ve gidip öldüremiyor. Enrico bu sebeple yüzünü gizliyor diyenler var. Aradaki adamlarla tüm ticareti yönetiyor ki bu konuda takdir edeceğim. Şimdi her şeyi boş verip ortadan kaybolsa kimse onun kim olduğunu bilmeden hayatını normal bir şekilde yaşamaya devam edebilir bile.” Hakan’ın açıklamasıyla sessizce düşünmeye başlamıştım.

“Enrico korkuyor desem değil, cesaretle dilediğini yapıyor desem, hiç değil.”

“Enrico’nun korkak olduğunu düşünmüyorum.” Ferhat dikkatle bana baktığında Hakan’a döndüm. “Bir şeyi gizlemek çok zekice bir strateji. Korkusundan yüzünü gizlediğini sanmıyorum.” Burhan’a döndüm.

“Sonuçta bu dünyanın raconu herkes yalandan dostane maskesiyle yanında olduğunu gösterirken sırtından bıçaklayacak o anı kollaması üzerine değil mi?” Burhan’ın gözlerinde bir saniyeliğine bir şüphe dolaştı. Evet, seni biliyorum hain.

“Zeki biri olduğunu düşünüyorum zaten.” Hakan’ın cümlesiyle Burhan’a bakmayı kesip bakışlarımı odadaki adamlar ve kadınlarda gezdirdim. Herkes aslında maskeliydi. Dost gibi davranıp ihanet ediyorlardı. Aile gibi davranıp kendi elleriyle zarar veriyorlardı. İyi değillerdi, korkunç derecede kötülerdi.

“Pakhan’ın da korktuğunu söyleyenler var. Capoluktan kimsenin Rusya’ya basmasına izin yok. Yakalandıkları gibi infaz edilip İtalya’ya postalanıyorlar. Ruslar İtalya’ya, İtalyanlar da Rusya’ya gidemez.” Ferhat’ın verdiği bilgiyi hazmetmek için birkaç saniye sessizce baktım onlara.

“Ferhat, Enrico’ya ulaşmak için araya birilerini koy.” Ferhat başıyla onaylayıp cebindeki telefonu çıkardı. “Burhan,” Hakan avını izleyen avcı misali onu inceledi. “Bekir’le arandaki dostane ilişkiden hoşlanmadım. Abine veya bana değil de sana fikirlerini paylaşacak kadar cesaret bulmasının sebebini öğrenmek isterim.” Ferhat’ın bedenindeki kasılışı fark etmemek imkansızdı. Elindeki telefonu sıkıca tutarken kaşlarındaki çatıklık arttı.

“Kardeşimi mi sorguluyorsun?” Mavi gözlerindeki hiddetle bakışları kocamı buldu.

“Senin benim kardeşimi sorgulaman gibi. Rahatsız mı oldun?” Hakan’ın keyifli ses tonu hiç yardımcı olmamakla beraber Ferhat’ın öfkelenmesine sebep olmuştu. “Faruk’un peşindeki adamları çek.” Faruk’u gözetliyor muydu? Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.

“Faruk’un peşine takılmaları için değil, kız kardeşim için o adamlar.” Sibel, peşindeki adamlara rağmen Faruk’la buluşup onun evine gelebiliyordu. Korumalar bu şekilde mi haber ulaştırmıştı ona?

“Evimin etrafında görürsem o adamları öldürdüğüm için karşımda durma Ferhat.” Aralarındaki gerilimle nefesimi tutarken buldum kendimi. “Zaten ayrılmışlar. Tekrar söylüyorum, ikisinin arasındaki ilişki ikisini ilgilendirir.”

“Adamları çekerim. Görüşmeye tekrar başlarlarsa tekrar adamları etrafa yığarım. Bir tane kız kardeşim var ve eğer senin kardeşini seviyorsa kardeşin ölmeden yaşamaya devam etmeli ki kardeşim üzülmesin.” Faruk’u korumak için miydi?

“Faruk duyunca buna bayılacak. Eniştenizi hayatta tutmanızı takdir eder.” Enişte ne demekti? Ne anlama geldiğini bilmesem de Ferhat’la Burhan’ın öfkelendirdiğine ve Hakan’ın gülüşünü genişletmesine neden olduğuna göre pek hayırlı bir kelime değildi. Ferhat konuşmak için dudaklarını araladığında Ümit’in ellerini çırpmasıyla ağzını geri kapattı.

“Sofraya geçelim.” Ümit Karan’ın seslenişiyle Hakan oturduğu yerden ayaklandı ve elini uzattı. Uzattığı elini sıkıca tutarken masaya doğru yöneldik. Biliyordu ama yine de beni tehdit edecek hiçbir şey yapmamıştı. Ümit Karan’ın amacının ne olduğunu anlayamıyordum.

“Ferhat o ikisinin ayrıldığını bilmiyormuş.” Fısıldayışımla Hakan bakışlarımızı kesiştirdi. “Bilse adamlarını Faruk’u izlemesi için gönderir miydi?” Olumsuz bir ses çıkardı.

“Yapmazdı.” Sibel, belki de Faruk’la bitirmeye hazır değildi ve tekrar denemek için açık kapı bırakmıştı. Bu yüzden kimseye ayrıldıklarını anlatmamış olması olasıydı. Başımı sağa sola sallayıp masadaki yemeklere göz gezdirdim.

“Burada yediklerimiz güvenli mi?” Hakan’a fısıldayarak sorduğumda sandalyemi çekmişti. Başını onaylarcasına salladı. Oturduğumda soluma oturdu ve Ferhat Yılmaz sağ tarafımdaki sandalyeye yerleşti. Bundan memnundum çünkü Bekir’in veya Haldun’un oturmasını istemezdim.

“Yemeğini ye, Karım.” Önümüze yiyecekler bırakılırken Hakan, benim tabağımı kendi önüne bırakıp kendi tabağını benimkilerle değiştirdi. Kulağıma eğildi. “Babam beni zehirlemez.” Kaşlarım çatılırken geri çekildi ve tabağındakilere dokunmadan arkasına yaslandı. Omzumla onu dürttüğümde bakışları bana kaydı.

“Paylaşabilen biriyim.” Tabak onundu. “Benimkinden ye.” Çatalını eline alırken tabağımdaki havuçlardan birini alıp ağzına tıktı. Yemek boyunca tabaklarımızı değiştirip yemeğin tadına bakmıştı. Belinde silahı yoktu ama yine de bir şekilde korumacı ve dikkatli davranıyor oluşu yüreğimi ısıtıyordu.

“Deponuzun patladığını duydum.” Ümit Karan’ın cümlesiyle sofradaki tüm çatal bıçak sesleri kesildi. Ferhat ve Hakan’ın başlarını kaldırdılar. “Bu çok tatsız bir an yaşamınızı sağlamış olmalı.”

“Aile yemeklerinde iş konuşmak adetiniz mi?” Ferhat, ağzındaki lokmayı çiğnerken hoşnutsuz bir tonlamada konuştu. Masadan her an kalkıp evine gidecek gibi duruyordu. Keyfi yoktu.

“Aile yemeği mi? Senin Karan olduğunu bilmiyordum, Yılmaz.” Hakan’ın alaylı cümlesiyle Ferhat ona döndü. Az önce birbirilerine tehdit savurup gerim gerim gerilen onlar değilmiş gibi bakışlarında eğlenceli parıltılar vardı.

“Annem ölü olmasaydı ona sorabilirdim.” Yüzündeki dehşet dolu ifadeyle Ümit Karan’a döndü. “Belki bir Karan’ımdır.”

“Babalarımız ayrıysa artık sana abi demem, Ferhat.” Ferhat gülerek Burhan’a baktı.

“Kesinlikle bizim pederin kanını taşıyoruz. Belki analarımız ayrıdır.” Yılmaz ailesindeki ihanetleri bilmeyen yoktu. Anne ve babaları birbirlerini aldatan çiftlerdi. Belki de Ferhat’ın ailesini birbirine bağlayışı ve birbirlerine olan sadakati, ebeveynlerine inattı.

“Sanırım aynı aileden değiliz.” Ferhat bunu keyifle söylerken kadehindeki şarabı yudumladı.

“Bir Karan, olmayın da. Sonra uğraşıp durursunuz.” Hakan’ın göz kırpıp güldüğünü duydum. Ferhat’ta onun gibi gülmeye başladı. Az önce gerilen onlar değilmiş gibi keyiflilerdi.

Ben Karan olmaktan hoşlanıyordum. Çetin olmaya nazaran çok daha güvenli ve iyi hissettiriyordu.

“Şakalarınızı sonraya bırakın. Deponuzun patladığını Enrico biliyor mu?” Yanımda oturan adamlar tekrar gerildi.

“Enrico hatayı sevmez.” dedi Haldun, Ümit Karan’ı desteklercesine keyifliydi ifadesi. O her zaman keyifli olurdu. Sanki mutlu olmasını sağlayan bir ilacı vardı ve bunu kullanarak etrafa gülücükler saçıyor gibiydi. Bundan daima nefret etmiştim.

“Enrico sorun olmayacağını söyledi. Meksikalılarla anlaşmaya çalışan babamın bir oyunu olabilme ihtimalinden şüpheleniyor.” Ümit Karan irkilirken masadaki bazı liderlerin fısıldaşmaları artmaya başladı.

“Meksikalılarla mı anlaştın?” Osman Kozcu’nun tehditkâr ses tonuyla Ümit kaşlarını çattı. Sanırım huzurlu aile yemeği dedikleri şey buydu.

“Bunu masada oyladığımızı hatırlamıyorum.” Mensur Ovacı, elindeki çatal bıçağı tabağa bıraktı.

“Kendi başınıza karar almanız için sizi lider seçmedik.” Masadaki itiraz dolu ses tonlarıyla Hakan uzanıp köftelerden birini yarıya kesti ve ağzına tıkarak onaylarcasına salladı başını. Babası kedisine en yakın olan liderleri toplamıştı, belki de Hakan’a baskı kurabilmek içindi. Yine de Hakan, kartları tersine çevirmiş, tüm okların hedefi haline getirdiği kişi Ümit’in ta kendisiydi.

“Bunun tadına baktın mı? Aşırı lezzetli olmuş.” Hakan’a döndüğümde çatalındaki mezelerden birini işaret etti. Ortamdaki gerginlik onu etkilemiyormuş gibi rahattı.

“Aldığım karar hepimizin kârı için.” Hakan’ın dediği mezeyi çatalımla alıp ağzıma tıktım. Lezzetliydi.

“Bunun içine ceviz de ekleseler muhteşem olur.” diye fısıldayarak ona katıldım. Suratını buruşturdu ve göz ucuyla tartışan adamlara baktıktan sonra bakışlarımızı kesiştirdi.

“Ağır olurdu, Karım. Böylesi daha lezzetli.”

“Aldığın her kararın faydasını da zararını da biz oyluyoruz!” Bakışlarım bağıran lidere kaydığında nefes alışverişlerim hızlandı. Ortamdaki gerginlikten hoşlanmamıştım.

“Lider bazen inisiyatif alır.” Liderlerden biri ağzının içinden küfür savururken oturduğu yerden kalktı.

“Ümit Karan, haklı.” Haldun’un konuşmasıyla kaşlarım çatıldı. Yalaka seni. “Ayrıca liderliği kan dökerek aldığını unutmayın. Siktiğim mafya dünyasında ne demokrasisinden bahsediyorsunuz?”

“Küfretmeyin.” Ferhat bonfilesini keserken gözleri Haldun’un üzerindeydi. “Aile toplantılarında dilinize hâkim olun. Hanımların yanında küfredilmez. Terbiyeniz eksik kalmış.” Kestiği eti ağzına tıkıp çiğnemeye başladı.

Hakan Karan’da, Ferhat Yılmaz’da soğukkanlı manyaklardı.

“Terbiyeden bahseden sen misin Ferhat?” Haldun’un öfkeli homurdanışından etkilenmemiş gibi başka bir parça eti kesmeye başladı.

“Sana hak ettiğin gibi davranmamla hanımların yanında sınırlarımı aşmamak için susmam arasında fark var, Haldun. Bu masada favorimsin diye seninle terbiyesizleşebiliyorum. Hanımların yanında cümlelerini düzgün kur. Yalnız değiliz.” Ferhat’ın gülüşünü genişlettiğini gördüm.

Aynı anda birden farklı konuşma yaşanıyordu ve benim kafam çorba olmuştu bile. “Kan dökülmesi bir anlık bir dalgınlıktır.” Liderlerden biri bakışlarını Hakan’a çevirdi.

Benim Türkçem bile bunlarınkinden daha iyiydi.

“Babamı öldürmem gerektiğini mi ima ediyorsun?” Hakan, kaşlarını kaldırdı. “Ailem benim için kutsaldır, Hayri. Ailemin kanını akıtmam.” Ümit Karan’ın omzunu dikleştirdiğini gördüm. Belki de Hakan’ın onun yanında olduğunu ima eden cümleleri hoşuna gitmişti, bilmiyordum.

“Sürünmesini tercih ederim.” Ümit’e döndü. Kendimi tutamadan gülmeye başladığımda bakışlar bana çevrildi. Sinirlerimi bozmuşlardı. Birbirlerine tehdit savururken bu kadar sakin nasıl kalıyorlardı?

Gülmeyi kes, Kübra. Sırası değil.

“Esprimi bir tek karım anlıyor. Tabi ki şaka yapıyorum.” Hakan, kahkaha attığında hepsinin korkuyla birbirlerine bakıp Hakan’a döndüklerini gördüm. Benim kocam gülerken harikaydı. Niye dünyanın en korkunç canavarını görmüşler gibi davranıyorlardı?

“Yoksa gerçek miydi?” Ferhat’ın cümlesiyle Hakan gülüşünü yavaş yavaş küçülttü. “Bana şaka gibi gelmedi.”

“Zeki bir adamsın Yılmaz. Her şakanın altında bir gerçek var, derler.” Hakan ve Ferhat aynı anda şaraplarından birer yudum alırken sırasıyla Ümit ve Haldun’a bakmışlardı. Konuşmadan tehdit ediyor gibiydiler.

“Babacığım.” Haldun’un gözlerindeki nefretle konuşmamdan tiksindiğini ve öfke duyduğunu anlayabiliyordum. “Meksikalılarla iş yapmaya olumlu musun?” İkimiz burada tek olsaydık bana şiddet uygulamaktan çekinmeyeceğini gözlerinden görebiliyordum. Ama değildik. Artık değildim.

“Senin söz hakkın yok. Konuşma.” Bekir’in öne eğilişiyle Hakan’ın masadaki bıçağı tuttuğunu gördüm.

“Karımın bu masada herkesten çok hakkı var, Bekir. O hem bir Karan hem de bir Çetin. O hem karım hem de Ümit Karan’ın gelini. Sen kes sesini.” Masada derin bir sessizlik büyürken Hakan, Haldun’a döndü. “Karım bir soru sordu. Cevapla!”

“Rusları sevmediğimi biliyorsun.” Gözlerimin içine bakarak konuştuğunda kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Ruslar senin gibi pisliğe bayılıyordu zaten.

“Karın, Ruslara kaçtığı için miydi?” Burhan’ın cümlesi Bekir’in oturduğu yerden kalkmasına sebep oldu. Haldun onun kolunu tutup oturması için çekti.

“Sen kendi annene bak puşt-” Burhan sandalyesinden kalkacakken Ferhat sadece başını çevirip ona baktı, Burhan arkasına yaslanıp ellerini yumruk yaparken başını sağa sola yasladı.

Hakan’a yapılan saldırıdaki baş şüphelilerdi ikisi de. Yine de anlaşamıyor oluşları gözümden kaçmıyordu. Bu yaptıkları ortaklığı gizleme biçimleri miydi? Yoksa ortaklık yerini çoktan düşmanlığa mı bırakmıştı?

“İkinizde canımı sıkıyorsunuz.” Ferhat bifteğinin diğer parçasını ağzına tıkmadan önce cık cıkladı. “Yemeğe saygınız yok.” Dudaklarım kıvrıldı, masadaki olay umurunda değil gibiydi.

“Bunu burada konuşmayacağız.” Ümit Karan’ın cümlesi masada yayılırken Haldun başını sağa sola salladı.

“Tersine konuşmalıyız. Bende karşıyım. Enrico’nun ne yapacağını bilmiyoruz. Bir hayalete savaş mı açacağız?” Haldun Çetin, Ümit Karan’a karşı mıydı? Hakan’a şaşkınlıkla baktığımda kaşlarını çatarak Haldun’u inceliyor olduğunu gördüm. Önce Bekir’in İtalyanlarla çalışmak istemesi, şimdi de bu. Birkaç dakika önce de Meksikalılarla anlaşma yaptığı için Ümit’i korumamış mıydı?

“Hayalet mi?” Ümit, kahkaha attığında tüylerim ürperdi. Tamda Medine ablanın masallarındaki kötü adamlar gibiydi.

O zaten kötü bir adam, Kübra. Gibisi fazla.

“Söylentilerle kendini güçlü göstermeye çalışan zavallı biri. Evde korkudan tir tir titriyor olduğuna bahse girerim.” Alaylı ses tonuna eş olarak masada birkaç gülüş duyuldu. Enrico’yla ilgili bildiklerim onun varsayımlarından çok daha fazlasıydı. Zekiydi. Korkak bir adam, Dünya mafyasında söz sahibi olan ikinci kişi olamazdı.

“Zavallı biri mi? O zavallı biri senin yapamadığını yaptı. Kendi kardeşinin eşini öldüreceğim derken üzerine kiralık katiller tutmuşken bunu başaramayan sendin. Enrico kendi babasını dahil onun yetiştirdiği her bir adamını tek bir gecede indirdi. Zavallı biri bunu yapmaz. Yaşlanıyorsun. Dedem de senin gibi düşmanını küçümsediği gece-” Kadehini eline alıp Ümit’in oturduğu sandalyeyi işaret etti. “Düşmanı tarafından tahtından indirilip öldürüldü.” Ümit Karan, kendi babasını öldürmüştü ve onun gücüne hâkim olmuştu.

Öğrendiğim başka bir bilgiye şaşırmakla meşguldüm. Ümit Karan’ın kız kardeşi, eski caponun eşi miydi?

“Unutmam mümkün mü? En büyük iki zaferimden biriydi.” Hakan’ın elindeki bardağı sıktığını gördüm. Diğer zaferin ne olduğunu bilmiyordum ama Hakan’ı sinir ettiğini görebiliyordum. “Şimdi yemeği bitirelim. Sofrada iş konuşmayalım. Daha sonra ofise geçeriz.” Sessizce yemekler yenilirken Hakan elindeki kadehi bitirip masaya bırakmıştı ve tekrar tek lokma yememişti.

Yemekler bittiğinde sigara içmek için ayaklananlar kış bahçesinden çıktı. Hakan’ın bakışları ifadesizdi ama gözlerinin duygu dolu olduğunu görebiliyordum. Gözleri camdan görünen çınardaydı.

“Buradan gitmek ister misin?” Elimi omzuna kaydırdığımda irkilse de elimi uzaklaştırmadı.

“Ufak bir toplantı yapacağız.” Çenemi omzuna yasladığımda yanağını alnıma sürdü.

“Seni kaçırabilirim, Hakan. Kocamım adamları kaçırmakta dünya markası.” Hakan gülüşünü bastırmak için yüzünü saçlarıma gömdü, kulaklarıma kısıkta olsa gülüşünün tatlı tınısı ulaşırken dudaklarımı kıvırdım.

“Birkaç dakika sürecek. Sonra adamlarına söyle beni kaçırsınlar.” Başını geri çektiğinde göz kırptı. “Karım tarafından kaçırılmanın nasıl olduğunu merak ediyorum.” Bakışları tekrar kış bahçesinin dışında gezindi.

“Annenle anıların olan bu ev sana ağır mı geliyor?” Yüzündeki eğlence silinirken yavaşça yutkundu ve ses etmedi. Onun yaptığı gibi bahçeyi görebildiğim kadarıyla incelemeye başladım. Büyük bir evdi ama yuva hissi vermiyordu. Çınar ağacının da etrafındaki çiçeklerin de evin üzerindeki negatifliği silememişti. Bu ev, Ümit Karan’ın karanlığına bulanalı uzun bir süre geçmiş gibiydi.

Hakan, bu evde doğmuş büyümüştü, ilk gözyaşları da kahkahaları da etrafa yayılmıştı. Bakışlarım Hakan’a kaydığında o burada büyümüş çocukluğunu özleyen bir adam gibi bakmıyordu. Ağaca bakarken yumuşayan bakışları bahçede gezindikçe sertleşiyordu. Buradan nefret edişini iliklerime kadar hissedebiliyordum.

Aniden onun bu evde yaşadıklarını duyma ihtiyacıyla dolup taşıyor, merakımı bastırmıyordum. Ali’yle beraber olmaları onların buradaki karanlık hayatın daha az acıtmasını sağlamış mıydı? Birbirlerine destek olup korumuşlar mıydı? Ümit Karan, hiç onların saçlarını okşamış mıydı?

Hakan oturduğu yerden ayaklandığında masanın etrafından dolaşıp babası ve diğerlerinin yanına adımladı. Ayaküstü konuştuklarında ayağı kalktım ve bahçeyi geçerek çınar ağacının karşına gelene kadar yavaş adımlarla ilerledim. Bu evde huzur bulunabilecek tek yerdi. Salıncağa oturmak için etrafı kolaçan ettim. Kimsenin bana bakmadığını anladığımda yavaşça oturup sallanmaya başladım.

“Bu evde, o adama nasıl âşık oldun Azra Karan?” Bakışlarım evin her bir parçasında gezindi. “Seni yargılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum. Ümit Karan’ın hangi yanı seni güvende hissettirdi? Ondan çocuk yapıp o çocukları da karanlığa bulaştıracak kadar mı âşık oldun?” Elimi çınara sürdüm.

Bir anlığına iki yüzlü hissettiğim için kendime kızdım. Çetinlerin şiddetinden kaçarken Hakan’ın kanlı benliğine sığınmamış mıydım? Karanbey’in kanatları altına girmeden bile adını her duyduğumda hayranlık beslememiş miydim? Medine abla beni uyarırken ben yine de onunla ilgili duyduğum en ufak bilgi kırıntısını merak etmemiş miydim?

Belki de Azra’da, Ümit’i severken o bu kadar gaddar ve korkutucu bir adam değildi. Daha sonradan elde ettiği güç onun ruhunu kirletmişti ve sevdiği adamı yakıp yok etmişti bu güç. Belki de Azra Karan, aşık olduğu adamı zamanla kaybetmişti.

Hakan, babası gibi değildi, olmayacaktı da. Gözlerinde görüyordum bunu. Zaten Hakan’dan önce Karanbey’in yaptıklarıyla mutlu olmamış mıydım? Görmeden bile gösterdiği savaşı dinlemiş, bunlardan neşe bulmuştum. Savaşmasına rağmen tutsaklıktan kurtulamayan bana umut olmuştu. Sonra Hakan’ı tanımıştım, Karanbey adının kullandığı bir kılıf olduğunu anlamak ona karşı bağımı kuvvetlendiren en önemli etmen olmuştu. O gücü sevdiği için değil, kendini korumak için kullanıyordu.

“Hakan’ın varlığını seviyorum. Sadece bazen gerçekten bu karanlık dünyaya hiç doğmamış olsaydı daha şanslı olurmuş gibi geliyor. Sen yoksun. İkizi yok. Etrafı karanlık akbabalarla çevrili. Kendini Karanbey olmaya o kadar odaklamış ki senin acını da kardeşinin ölümünü de hissedemeden intikam yemini etmiş gibi.” Eğildim ve sarı menekşelerden birini kopartıp okşadım.

“Hayat ona adaletsiz davranmış, bu evde bana anlatmasa da acı çektiğinden adım kadar eminken Hakan senin için capcanlı bir kadındı diye bahsediyor. Capcanlı olmaya çalışman güçlülüğünden mi yoksa başka çarenin olmayışından mı?” Annesine bir yanım kızgındı. Ümit Karan’ı güçlendiren oydu, hırslandıran ve güç delisi oluşunu körükleyen…

Hiç mi düşünmemişti oğullarını? Böyle bir adamı severken bir yandan oğluna iyi bir anne olsa da o çocukların büyüyüp babalarına benzeyeceklerinin farkında olmamış mıydı? Bu dünyada büyüyüp toz pembe hayallerle daha farklı hayatlar kuracağını mı düşünmüştü?

“Belki de sanılanın aksine çaresiz olan sendin. Bazı şeyleri fark etmek ve bunların zararlarını azaltmak için nelerden vazgeçtin?” Menekşeyi yumruğumun içine hapsettim. Azra Karan ile tanışıp konuşmak isterdim. O hayatta olsa, Hakan bu kadar dibi görmezmiş gibi geliyordu.

“Bu evden hapsolmuş muydun sen? Yoksa âşık olduğun adamla yaşadığınız ilişkiye mahkûm olan oğullarınız mıydı?” Sesli bir şekilde düşünmek ve konuşmak beni rahatlatıyordu. Rusça konuştuğum için etrafımdaki kimse beni anlamıyor, bir tek ben anlıyordum.

Ümit Karan’ın bakışların bana döndüğünde kaşları çatıldı. Kocamın annesinin ağacıydı burası. Bunun için bana kızar mıydı? Bakışları ağır ağır ayrılırken tuttuğumun farkında olmadığım o nefesi serbest bıraktım. Yavaşça içeri girdi hepsi. Hakan duraksayarak benden tarafa döndüğünde parmaklarımı dudaklarıma yaslayıp ona doğru öpücük attım. Başını hafifçe eğip diğerlerinin peşinden içeri girdi.

“Oğlun bu evde hapsoldu, değil mi?” Bakışlarım etraftaki korumalarda gezindi. Oturma odasını gösteren camdan duvarlar sayesinde içerideki birkaç korumayı seçebiliyordum. Evin hem içi hem de dışı korumalarla çevriliydi. Tam bir hapis gibiydi.

“Hakan bu eve mahkumdu ve çaresizdi. Aynı anda iki çocuğunu karanlığa kurban vermek nasıl hissettiriyor? O karanlıkta büyümelerini seyretmek ve gelecekte âşık olduğun adamın kopyası olabilme ihtimaliyle yaşamak…Sen ne kadar çaresiz hissettin bu evde?” İç çektim. Azra Karan’ı suçlamak Ümit’in yaptıklarının sorumluluğunu da ölmüş bir kadının üzerine yıkmak gibi hissettiriyordu.

Bekir ne yaptıysa kendi hastalıklı zihninin eseriydi ve Haldun beni cezalandırıp suçlamıştı. Ümit her ne yaptıysa onun hastalıklı güç zehirlenmesinin eseriydi, Azra ve oğulları çekmişti cezasını. Bedelini hep bir kadın ödemişti.

Sallanmayı kesmeden bakışlarımı bahçede gezdirdim. Hakan’ın evinden çok daha büyük bir bahçesi vardı. Korumalar aynı şekilde fazlaydı. Ümit Karan, bu koca evde nasıl tek başına kalabiliyordu. Yaşattığı onca kötülüğe ve kayıplara rağmen huzurla uyuyabiliyor muydu?

“Salıncak için yaşın büyümedi mi?” Bekir’in sesiyle irkildim ve bahçenin duvarına yaslanarak sigarasını içiyor olduğunu gördüm. Beni duyamayacak kadar uzaktı, beni korkutup kaygılandıracak kadar yakın. Oraya gittiğini görmemiştim bile.

“Çocukken binmeye pek fırsatım olmadı. Malum başımda boktan insanlar vardı.” Sigarasını söndürüp yaslandığı duvardan ellerini cebine koyarak bana yaklaşmaya başladı. Sallanmayı kesip çınar ağacından uzaklaştım. Burayı da mı kirletecekti? Buradaki huzuru da mı kaçıracaktı?

“Evde gözlerim seni arıyor, Kübra.” Midemin bulanışına engel olamadım. Benim gözlerim onu aramıyordu. İsmi bile ondan tiksinişimi arttırıyordu.

“Gözlerini çıkar o zaman. Aramayı bırakırsın böylelikle.” Gülüşünü genişletti ve etrafına baktı. Arkamı dönüp kış bahçesine yöneldim. Onunla kasvetli bir evin bahçesinde yalnız kalma düşüncesini kaldıramıyordum. Kış bahçesi kalabalıktı ve bir şey yapamazdı.

“Ablam geri dönüyor.” Adımlarım durduğunda ona döndüm. Tam karşımda duracak kadar yaklaşıp gülümsedi. Hatice’yi özlemiştim.

“Senin bir Karan, olduğunu ona söyleyemedik. Tepkisinin ne olacağını merak ediyorum.” Benden nefret edecekti. Kendi babası Ümit Karan’ın dostu olmasına rağmen Karan ailesinden sevmezdi.

“Bana tavır alıp kırılması için hiçbir sebebi yok. Sizin biricik kardeşinizmişim gibi davranmayı kesin. O evde bir tutsaktım.” Bana bir adım daha yaklaştığında geriledim. “Oradan kurtulabildiğim için bana tavır alacaksa ablanda sandığım gibi biri değil, tam bir Çetin’dir, o zaman.”

“Ablam seni seviyor, en az benim kadar.” Bir adım daha yaklaştı. “Ayrıca sen bir Çetin’sin, Kübra. Adını veren babamdı. Büyüdüğün ev, benim büyüdüğüm ev.” Başını sağa yaslayıp baştan aşağı beni inceledi. “Kardeşim olarak asla davranmadım sana. Biliyorsun. Başka türlü Çetin’sin benim için.”

“İğrençsin.” Tüm pisliklerini gösterdiği yetmiyormuş gibi cesaretle dile getirmesinden nefret ediyordum. Sınırları olmayan kontrolsüz adi herifin tekiydi.

“Siktir Kübra. Asıl iğrenç olan sensin.” Başıyla kış bahçesini işaret etti. “Senin her önüne bacaklarını açtığını söyledin mi?” İrkildim. “Önce Yusuf…Sonra Melih. Baştan çıkardığın diğer korumalar…Benden tiksiniyorsun.” Güldü. “Tüm bu yaptıklarına rağmen ben senden tiksinmiyorum. Seni olduğun gibi kabulleniyorum.”

Kafasında kurduğu her ne varsa benim yaptığımı düşünerek davranmasından bıkmıştım. Korumalarla göz göze gelince onu ayartmakla suçlayıp bana bakan her bir korumayı öldürmekten çekinmemişti. Bir süre sonra korumalar, bana korkudan bakmayı kesmişler, acılarımı da yaşadıklarımı da görmezden gelmişlerdi.

Bekir öldürdükçe Haldun beni suçlamıştı.

Bekir kızdıkça Haldun bana kızmıştı.

Bekir birilerini canı sıkıldığı için yakıp yıkarken dönüp Haldun beni yakıp yıkmıştı.

Bekir her ne yaptıysa bedelini ben ödemiştim.

“Artık beni rahat bırak.” Sesimin titremesine engel olmadım. O evde hayatta kalmak için yaptıklarım konusunda kimsenin beni yargılamaya hakkı yoktu. Tiksinilecek birileri varsa beni oraya hapsedenlerdi. Orada hapsolmama yardım eden herkesti. Ben hayatta kalmak ve zarar görmemek adına ne yaptıysam yapmıştım.

Kimse. Beni. Yargılayamazdı.

“Kocan biliyor mu? Melih’i? Yusuf’u?” Kaskatı kesilirken nefesimi tutarken buldum kendimi. “Anlattın mı ona? Seni kabullenecek mi böyle?”

“Ben yanlış bir şey yapmadım.” Sesim fısıldarcasına çıktı.

“Onun yatağına girdin bile değil mi? Seni benden almalarına bir kez daha izin verdin. Değil mi?” Derin bir soluk alırken sözlerinin canımı hala yakıyor oluşuna şaşkındım. Ben özgür bir kadındım ve artık benim üzerimde bu denli yakan ve yıkan sözlere sahip olamazdı.

Her şey yolunda. Sözlerini umursama ve sakın onun önünde tepki verme. Adın her neyse çeneni dikleştir ve meydan oku.

Bekir meydan okuyan bakışlarımdan nefret ederdi. Bu yüzden yavaşça yutkunup bakışlarımı cesurca gözlerine diktim.

“Yaptıklarımı da Karanbey’e anlat. Sana mı yoksa karısına mı inanır?” Çenemi dikleştirirken titreyen avuçlarıma tırnağımı bastırdım. Bu sadece bir blöftü. Hakan’ın ne düşüneceği umurumda bile değildi. Bu konuda söz sahibi olacak yalnız bendim. Bir başkası asla olamazdı.

O evde kendimi korumak için Yusuf’la birlikte olmuştum, evet ve Melih asla o anlamda bana yaklaşmamıştı. O öyle sanabilirdi. Umurumda değildi. O evde, cehennemi yaşarken yaptıklarımın hesabını kimseye vermezdim.

Hayatta kalmak için attığım adım Yusuf’un canına bedel olmuştu. Bunun vicdan azabını hala yaşıyordum.

“Bir erkek, asla şüpheyle yaşamaz. Hele Karanbey, asla.” Gözlerimin yandığını hissettim. “Hatta senin onu kullanmak adına onunla evlendiğini düşünecek. Belki de ona aileni bulmak için kullanmanı da söylersin.” Hakan bunu zaten biliyordu. Gerginliğim dağıldı. Beni tehdit ettiği her bir parça Hakan’ın bilgisi dahilindeydi. Daha öncesinden tüm kartlarımı açık oynadığım için rahattım.

“Belki de ona Ali’nin katillerinden biri olduğunu da söylemeliyiz.” Benden bu cümleyi beklemiyor olacak ki gülüşü silinirken gözlerinin öfkeyle karardığını gördüm. Aniden uzandı ve parmaklarını saçlarıma dolayıp başımı geriye çektiğinde elimi bileğine doladım. Gözlerimdeki sulanış artarken sıkıca yumdum.

“Ne oldu Bekir? Senin beni gözetlediğin gibi senin yanlışlarını bende izlemiyor muyum sanıyordun?” Saçlarımın çekilmesi her seferinde çok daha acıtıyor, ufak bir kız çocuğu gibi hıçkıra hıçkıra ağlama hissiyle dolduruyordu beni.

Biliyordu. Bildiği için hep ilk saçıma saldırıyordu. Verdiği açlık cezalarına da beni dövmesine de hatta yaptığı psikolojik şiddetlere bile dayanabiliyordum. Saçımı çekmesi daha paramparça ediyor, onur kırıcı hissetmeme neden oluyordu.

“Ona tek kelime etmeyeceksin.” Sesindeki hiddetle eş zamanlı olarak saçımı daha çok çekti. Gözlerimi aralarken tırnağımı eline boylu boyunca geçirdim.

“Peki buna nasıl engel olacaksın? Ben yanlış hiçbir şey yapmadım. Sizinle büyürken kendimi koruduğum için yaptıklarımı ortalığa saçacaksan durma. Senden korkmuyorum, Bekir. Ben yanarsam o evi de içindeki geçmişi de yakarım. İçinde sen varken.” Hakan’ın dövüş derslerinde gösterdiğini yapıp dizimi tüm gücümle bacaklarının arasına geçirdiğimde elleri saçlarımdan uzaklaştı.

“Senin amın-” Acı içinde inlerken bana doğru adımlayıp elini kaldırdı. Gözlerimi kaçırıp darbenin bana çarpmasını beklerken biri önüme geçip onun bileğini büktü.

“Az önce onun saçına mı dokundun?!” Hakan alnını onun burnuna çarptığında Bekir’in bileğini tersi yönünde döndürdü. Bekir’in acı dolu bağırışı bahçede yankılanırken birkaç adım geriledim. “Karıma mı dokundun?!” Alnını bir kez daha onun burnuna çarparken Bekir’in bileğini serbest bırakıp yere düşmesine izin verdi.

“Karanbey-” Korumalardan birkaçı bize yaklaşırken biri önüme geçip beni Hakan’dan uzaklaştırdı. Hakan, Bekir’in karnına tekme atarken Bekir kanayan burnunu tutup sırtüstü yuvarlandı. Bahçeye koşuşturan takım elbiseli adamları gördüm.

“Hakan dur.” Kontrolsüz bir adama kimse güvenmezdi ve şu an çizdiği profil buydu.

“Karıma dokunulmayacağını emretmedim mi?!” Bekir’in üzerine çıkıp suratına yumruğunu geçirdiğinde Haldun’un diğer adamlardan öne çıkıp bize yaklaştığını gördüm. Gözlerindeki nefreti ve ölümü görebiliyordum.

Bekir’e karıştığı için Hakan’ı öldürecekti.

Burhan, Ferhat’ın tutmasıyla kavgayı ayırmak yerine duraksadı ve abisine baktı. “Douglas yoksa kavgayı ayırırsan seni de döver.” Ferhat sanki Douglas’ı buradan görebilecekmiş gibi etrafındaki korumalara bakmaya başladı. “Sanırım Bekir ölecek.” Haldun, Hakan’ı durdurmak için araya girdiğinde omzuna yaslanan eli tutup ayaklandı ve yumruğunu onun gözüne geçirdi.

“Karışma Haldun!” Haldun geriye adımlarken Hakan hıncını çıkartamamış olacak ki tekmelerini Bekir’in karnına atmaya devam etti. “Ben ne dedim Bekir?!”

“Douglas’ı çağır.” Ferhat eliyle korumalardan birini gitmesi için salladığında Ümit korumayı durdurdu. Sanki Hakan’ın herkesin gözü önünde kontrolünü kaybetmesi işine gelirmiş gibiydi. Adi herif.

“Karıma kalkan elin amına koyarım.” Hakan, ceketinden çıkarttığı hançeri sıkıca tuttu. Bekir’in karnının üzerine oturdu. Bekir’in saçımı çektiği elini zemine sabitlerken tereddüt etmeden hançeri eline sapladı. Bekir acısını yansıtan bir ses çıkardığında Hakan’ın yüzündeki öfkeye aşinaydım. Namık öldüğü gün, onu öldüren korumayı öldürürken ki yüz ifadesiydi.

Bekir’i öldürürse Haldun’un kan hakkı olurdu.

“Oğlumdan elini çek.” Haldun yüzüne yediği yumruğun etkisinden çıkar çıkmaz elini beline attı. Kalp atışlarım yavaşlarken her şey ağır çekimdeymişçesine yaşanmaya devam ediyordu. İçeriye silah sokmak yasaktı ve Haldun silahlıydı. Hakan’ın silahı yoktu ve arkası dönüktü.

Hakan’ı öldürecek. Hançeri çıkart Kübra.

Elbisenin yırtmacını sıyırıp hançeri kılıfından çekerken önümdeki koruma başını çevirdi. Elimdekini almasına fırsat vermeden Hakan’ın gösterdiği gibi alnımı burnuna çarparak hançerin kabzasıyla karın boşluğuna vurdum. Nefesi kesilirken diz üstü yere düştü.

Verdiği dersler için Hakan’a teşekkür etmeliydim.

“Oğlumdan-” Haldun silahını Hakan’ın kafasının arkasına yasladığında onun arkasına geçip saçını parmaklarıma dolayıp hançeri boğazına yasladım. Elim titremiyordu, hançer beni tetiklemiyordu.

Korkum silinip giderken cesaretim bedenimdeki her bir titreyişi bastırdı. Ben korkmazsam Haldun korkacaktı. Boynundaki hançeri hissedebilmesi için bastırırken bedeninin kaskatı kesildi.

“Kocama uzattığın silahı indir.” Ona bu kadar yakın olmak daima bedenimi kilitlerdi, şu an bunun olmamasından memnundum. Saçını çekerken dudaklarımı kulağına yaklaştırdım.

Artık kaybetmekle ilgilenmiyordum.

Artık korkup kaçmak değil savaşmayı tercih ediyordum.

Artık tutsaklığım son bulurken bana yapılanları bir bir ödetmek istiyordum.

Artık ailemin de benim de aşağılanmasına izin vermeyecektim.

 

“Silahını indir, dedim. Ty, sukin syn.” Seni orospu çocuğu.

🖤

 

 

Bölüm nasıldı?

 

 

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

 

Öncelikle eğer yapabilirsem 15. bölümü de düzelterek yarına kadar paylaşmak istiyorum. Bunu yaparsam haftaya bölüm gelmeyecek gibi görünüyor. Bölümlerimiz çok uzun ve aslında size hala kısa geldiğinin farkındayım.

15. bölüm sonu ilk kitabın sonu gibi düşünebilirsiniz. Çünkü tamda istediğim yerde bitiyor. Bu bölümden sonra alıntı paylaşacağım ve 15 biter bitmez gelecek. Bu hafta iki bölüm gelecek yani.

Arka planda 20. bölümü yazıyorum. Burada çok fazla bölümleri birleştirdiğimiz için şu an okuduğunuz benim arkada yazdığım 16-17 birleşmiş hali aslında :D Kitabın maksimum 30 bölüm olacağını söylemiştim zaten biliyorsunuz.

2. Duyurum şu ki ; Enrico kitabı için hikaye paylaştım. Karanbey bitmeden bölüm gelmeyecek ama orada hazırda kalsın istiyorum. Baştan duyurayım ve safları sıkılaştıralım :D

 

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 15.02.2025 18:24 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...