
Fatma Turgut - İkimizden Biri
Selammmmm. Ben geldim. Sizde hoş geldiniz.
Bu hafta iki bölüm geleceğini ve kısa bir ara vereceğimizi söylemiştim. (Gerçek hayat koşuşturmasında ihtiyacım olan bu :D) Umarım çok bekletmem sizi <3 Anlayışınız için teşekkürler ve keyifli okumalar <3
🖤
15. BÖLÜM - İHANETİN CEZASI
KÜBRA
8 yıl önce…
Şiddet, filizlenen en korkunç dramadır. Eninde sonunda iki taraftan birinin sonunu kazan bir lanettir. Şiddetle ilk ne zaman tanıştım, hatırlayamıyor, hatıralarım ilk ne zaman benden alındı bilmiyordum. Bildiğim tek şey bu evde şiddetin beni hayatta tuttuğuydu. Ölmek istemiyorsam benden nefret etmelerini sağlayıp dayak yemeliydim. Ama aynı zamanda beni öldürecek kadar nefretlerini arttırmamalıydım.
Yaşamaya devam etmek için çabalayacaksam Bekir’in benden nefret etmesine izin vermeliydim. Onun sevgisi yoktu, takıntısı vardı. Beni istiyordu, biliyordum. Bu evde çocukluğumdan bugünüme kadar hapsolmuşken söz hakkım olmadığının farkındaydım. Birkaç hafta öncesine kadar hiçbir yolum yoktu ama artık yolumu bulmuştum. Haldun benden tiksiniyordu. Sanki bu evde kendi isteğimle yaşayıp Bekir’i baştan çıkarmaya çalışıyormuşum gibi nefret ediyordu benden. Oğlunun bir Rus ile birlikte olması ihtimaline bile katlanamıyordu. Hele ki hapsettiği kız çocuğuna saplantı duymasına anlam verememek onu delirtiyordu.
Haldun, Bekir’i benden uzak tutacak hamleydi. Sadece bunu biraz daha kesinleştirmenin bir yolu olduğunu fark etmiştim. Haldun, oğlunun hayatına veya yatağına girecek kadınlara bile karışıyordu. Buna da karışacaktı. Eğer onun sağ koluyla birlikte olursam benden iyice nefret edecek ve beni Bekir’e yasaklayacaktı. Çünkü tutsak bir Rus’un, sağ kolunun yatağına girmesiyle oğluna uygun kalitede olmadığını düşünecekti. Oğluyla aynı havayı almamı bile yasaklayacaktı, Haldun’u artık iyi tanıyordum.
Mide bulandırıcıydı. Ama denemeye değerdi.
Tüm yaptığım planların Bekir tarafından fark edilmemesini ummuştum. Yusuf’la birlikte olmanın onun eziyet çekerek ölmesiyle bağlantılı olacağını kestiremeyecek kadar kurtulmak istemiştim Bekir’den. Benim yüzümden canını almadan önce eziyet çektirdiği o anları seyrettirmişti bana.
Midem bulanıyordu ve aklımdaki düşüncelerim bulanıklaşarak düşünmemi engelliyordu. Önümde yatan ölü bedene bakmak ruhumu yaralıyor ve içimdeki kız çocuğunun saklanarak hıçkırmasına neden oluyordu.
Ağlamıyordum. Bana ne yaparsa yapsınlar ağlamazdım. İstedikleri o tatmini yaşamalarına izin vermezdim. Kazanabildiğim tek savaştı bu.
Biri ölmüştü. Bu evde Bekir’in bana dokunmasına izin vermemek için kullandığım biri öldürülmüştü. Canının yanışını seyretmiştim, onu öldüren Bekir’di ama kanı eline bulaşan bendim.
“Bekir!” Haldun’un sesini duyduğumda gözlerim hala Yusuf’un kanlar içindeki bedenindeydi. Yerde yatan Yusuf’a bakarken hissizleştiğimin farkındaydım. Ona karşı bir hissim olmamıştı ama yine de vicdan azabı duyuyordum. Benim yüzümdendi. Kendimi korumak için onu kullanmıştım. Sonu ölümle bitmişti.
“Ulan bitmedi mi senin şımarıklıkların? Sen kim oluyorsun da aptal bir kız için en güvenilir adamımı öldürüyorsun?” Aptal bir kızın hayatını mahvetmişlerdi.
“Baba dur. Öldüreceksin onu.” Hatice’nin çığlığıyla çenem titremeye başladı. Bekir’in arkasını kollayan bir babası vardı. Onu her türlü zarardan koruyan bir ablası vardı. Ben niye kendi kendimi korurken benimle beraber yanımdakiler de zarar görüyordu ki?
“Öldürüp rahatlayacağım. Bu kaçıncı adam? Lan sen bana bela mısın?”
“Güvendiğin adam onu yatağına aldı. Kübra’yı gözetlemesi için görev verdiğin adam ona dokundu.” Sesindeki saplantıyla zihnimdeki çığlıklar sustu, çenemi dikleştirip baktım onlara. “Buna izin vermem!”
“Siktir git, elimde kalacaksın Bekir!” Tokat attı.
“Sana söyledi-”
“Kes sesini!” Attığı tokat bir parçamın Haldun’un tepkisine umutla bağlanmama neden oldu. Bekir’i benden uzak tutacaktı. “İster buradaki tüm adamlar bunu yapar. Sana ne lan?!” Peş peşe tokat atarken hıncını alamayan Haldun öfkeli bakışlarını bana çevirdi. Çenemi dikleştirdim. Artık oğlu kendini gebertse bile beni ona vermeyecekti. Bunu görebiliyordum. İstediğim buydu.
“Baba, tamam.” Hatice, ikisinin arasına girerken endişeli bakışları babasındaydı. “Bir daha Kübra’ya yaklaşmayacak. Ben izin vermeyeceğim.”
“Abla,” Hatice, Bekir’e döndü. Bekir susarken Hatice, kaşlarını çatıp babasına döndü. “Bir daha ona yaklaşmayacak. Yemin ederim.” Haldun gülerek eliyle adamını gösterdi.
“O adam İtalyanlarla Ruslar arasındaki dengemi sağlamıştı. Kübra’ya yaklaşmışmış. Sen kimsin lan? Gerekirse sesini kesecek sen onlara itaat edeceksin it.” Tekrar Bekir’e adımladığında Hatice elini babasını engellercesine onun göğsüne yasladı.
“O kadına her yaklaştığında-” Başını salladı arkamdaki korumalara. Kollarımdan tutulup ayağı kaldırılırken beni tutanlardan kurtulmaya çalıştım. “Onu öyle bir dövdüreceğim ki gerekirse onu öldüreceğim. Yine de onunla bir geleceğin olmayacak. Anladın mı beni?!”
“Baba bu çözüm değil.” Hatice, geldiğinden beri ilk kez bana bakıp tekrar babasına dönerken onu sakinleştirmek için kolunu tutmaya çalıştı. “Onun zaten hayatını aldın. Neden daha fazla zarar vermen gerekiyor ki?” Sesindeki beni önemseyen tını, babasını veya Bekir’i bana karşı yapacakları hamleleri konusunda durdurmak içindi. Aşinaydım.
“Aptal kardeşin ondan uzak dursun diye onu öldürebilirim bile.” Beni tutan ellerden kaçmak için çırpınmaya başladım. Ölmek istemiyordum. Yaşayıp ailemin yanına dönmek istiyordum.
Sakin ol, korktuğunu belli edersen buna devam ederler.
“Oğlunun ilgisini ister gibi bir halim mi var?! Israrcılığından en az senin kadar tiksiniyorum. Bana bu kadar kafayı taktığı için onu gebert.” Haldun bana adımladığında Hatice önüne geçmeye çalıştı. Hatice’yi kolundan tutup Bekir’e doğru ittiğinde ablası düşmeden tuttu onu. Haldun daha da yaklaştı.
“Senin kuyruk sallamaların bana kaç adama mal oldu, biliyor musun?” Çenemi tutup başımı sarstığında kaşlarımı çattım. Bu cehennemden kaçmak için çırpınırken en son düşüneceğim şey bir adamı hayatıma almak olurdu. Buradaki her bir adam benim esaretime destek olmuş kulaklarını bana kapatmışlardı. Ben bu evde görülmüyordum, duyulmuyordum.
Oğlunun yıkımlarının suçlusu nasıl ben olabilirdim ki?
“Adamlarında oğlun gibi orospu çocuğu o zaman.” Yanağımda çarpan tokatla gözlerimi sıkıca kapattım.
Sakın ağlama, adın her neyse. Ağlama.
“Kızı götürün. Ölene kadar dövün ama ölmesin.” Gözlerimi araladığımda çenemi sarstı. “Bu evde patron benim ve sorun çıkaranlardan da hoşlanmam.” Sorun çıkaran Bekir’di ama dayağı ben hak ediyordum.
Haldun, Bekir’in yaptıkları için beni cezalandırmaktan bıkmamıştı. Ölen her adamını öldüren benmişim gibi davranırken Bekir asla durmuyordu.
“Baba, Bekir’in yaptığı bir şeyin cezasını ona kesemezsin.” Hatice bize yaklaştığında Haldun, çenemi serbest bıraktı.
“Evet yapabilirim. Onun acısı Bekir’e bir ders olacak. Sonraki adımım onu öldürmek olacak.” Başını Bekir’e çevirdi. “Ona yaklaştığın gün Kübra ölecek. Dene.” Bekir’in kaşları çatıldığında Haldun başını salladı. “Kızı götürün.”
“Oğlunun manyaklığının bedelini bana mı ödetiyorsun? Ublyudok. YA nenavizhu i tebya, i tvoyego syna.” Orospu çocuğu seni. Oğlundan da senden de nefret ediyorum.
KARANBEY
Günümüz
Gözlerim kana susamıştı ve Bekir’i öldürecek kadar öfkeyle dolup taşıyordum. Karıma elini uzatmıştı. Kısa da olsa karımın saçına elini dolamıştı. Sikerler.
Kübra saçını uzatmak istemişti, korumamı dilemişti. Arkamı döndüğüm ilk fırsatta onun saçlarını çekerek canını yakmışlardı. Zihnimdeki tüm sesler susmuş tek bir düşünce yanıp sönüyordu.
Kübra’nın saçlarına uzattığı eli kırmak yetmezdi. Kan görmeliydim. O eli hançerleyip kanını akıtmalıydım.
Elimi cebime atarken hançerimi çıkardım. Karıma uzattığı elini zaten kırmıştım, yine de hıncımı alamayıp yere yasladım, hançeri tam ortasına sapladığımda bağırışı bahçede yankılandı.
Kimse. Karıma. Dokunamazdı.
Kafam silah yaslanması umurumda değildi, beni durduran karımın, babamın adamlarından birini haklayıp bacağındaki hançeri çekerek, görüş alanımdan çıkmasıydı. Nereye gitti bu deli?
“Kocama uzattığın silahı indir.” Omzumun gerisinden başımı çevirdiğimde onu gördüm. Haldun’un boynuna hançeri yaslamıştı ve gözlerinde şeytanı bir parıltıyla boştaki eliyle Bekir’in ona yaptığını yapıp saçlarını çekiyordu. “Silahını indir, dedim. Ty, sukin syn.” Hasiktir.
Öfkem hızla dağılırken yerini keyifli bir gurura bıraktı. Kübra Karan, kıçımı kurtaracak kadar gözü karaydı. Karım hoşuma çok fazla gidiyordu.
“Herkes silahını indirsin!” Korumalardan birinin Kübra’yı hedef aldığını gördüm. Babamın bağırışı bakışlarımı onlardan ayırarak Bekir’in takımının mendiliyle elimi silmeye başlamama neden oldu. Niye bu kadar kan akıyordu ki? Alt tarafı ufak bir dokunuş yapmıştım.
“Merak ettiğim bir şey var.” Kanlı mendili Bekir’in üzerine attım ve yerden doğrulmak için yavaşça hareketlendim. “Toplantılara silah getirmek yasak değil miydi?” Kübra’nın elindeki hançerdi. Hançerler silahtan sayılmıyordu. Bu yüzden kuralı çiğneyen bir tek Haldun’du.
“Kan akıttın. Beynini uçurmam için hakkım var.” Bir bok yapmaya hakkı yoktu. Oğlu karıma dokunmuştu ve öldürmediğime dua etmeliydi.
“Karıma dokunan olursa ne olacağını masada tüm liderlere anlatırken orada değil miydin? Oğlunu eğitemiyorsan samanını ver, eve bağla.” Tamamen ayaklandığımda Haldun’a döndüm. Bir adım yaklaştığımda namlunun alnımın tam ortasındaki rahatsız baskısını hissettim. Kübra tereddüt dolu bakışlarla bana bakarken başımı hafifçe sola yasladım. Haldun’un korkusunun sahibi oydu, bunu göremeyecek kadar benim için endişeleniyordu.
“Bu şekilde mi cezanı kesiyorsun? İki kardeşin arasındaki soruna ne zamandan beri dahil oluyorsun?” Babam benim Kübra’nın hapsedilmiş olduğunu bildiğimi ona söylememişti anlaşılan.
“İki kardeş…” Dudaklarım tehlikeli bir gülüşle genişlerken göz ucuyla Kübra’ya bakarken göz kırptım. Soğukkanlıydı ve hedefi Haldun’muş gibi tetikteydi. Gözlerindeki en ufak korku, Haldun’un cümlesiyle yok olmuş yerini tiksinmeye bırakmıştı.
“Biz bir aileyiz, Haldun.” Bakışlarım tekrar onu buldu. “Aile içinde akan kanın lafı olmaz diye düşünüyorum.” Annem ondan yardım isterken ona arkasını döndüğü zamanları anımsamak kanımı kaynattı. Aile arasındaki sorunu aile içindekiler çözer, demişti. Karım benimdi ve sorunu çözüyordum, canını sıkan neydi ki?
“İndirin silahınızı!!” Babamın daha da yaklaştığını gördüm. Kübra’ya silah doğrultan korumalar silahını indirse de Haldun bunu yapmadı. “Evimde bu saygısızlığa izin vermiyorum.” Babama çevirdim bakışlarımı. Hala anlamıyor muydu? Onu umursadığımız falan yoktu.
“Silahını indir.” Kübra’nın sesiyle Haldun’un yüzündeki her bir kas gerildi. Ondan nefret ediyordu. Bunu göstermekten asla çekinmiyordu. Piç.
“Beni ortalama ne zaman öldüreceksin Haldun? Oğlun geberiyor.” Haldun’un bakışları yerde kıvranan oğluna kaydı. “Annemin bastığı topraklarda birini öldürmeyeceğime yemin ettiğim için şanslısın.” Kübra’nın varlığı öfkemi bastırmamı sağlıyor, sakinleştiğim için kendimi durdurabiliyordum.
Bu durdurmuş halin mi Karanbey?
“Haldun! Oğluma doğrulttuğun silahı indir.” Babamın otoriter ses tonuyla Haldun bocaladı.
“Önce o başlattı. İki kardeşin kavgasına girilmez.”
“Bildiğimiz gerçeklere yalanla devam mı edeceksin? İkimiz de biliyoruz, onu hapsettiğini.” Onun duyabileceği tonda konuştuğumda irkildi. “Bir daha kardeş olduğu yalanını bu kadar rahat söylersen dilini kopartırım.”
“Babanla anlaştığını da anlattı mı?”
“Her şeyi anlattı, senin yaşattıklarının çoğunu biliyorum Haldun. Annem dışında başka birine daha sessiz kalışın ve eziyet edişin şaşırtmadı.” Bakışları annemden bahsetmemle yumuşadığında kaşlarımı çattım. Annem söz konusu olduğunda bakışlarında aynı bakış belirirdi ve bundan nefret ediyordum.
“Ben sıkıldım.” Kübra, elindeki hançeri daha derine bastırırken Haldun elindeki silahı bırakıp elini iki yana açtı. “Bıraktım silahı. Bırak.” Öfkeli homurdanması Kübra’nın onu bırakmasına neden oldu. Hançeri sıkıca tutmaya devam ediyordu.
Haldun geriye adımlarken ikimize hiddetli bakışlarını atmaktan çekinmemişti. Bakışları bir anlığına yerdeki silaha kayarken hızla yere eğildi, Kübra benden önce diz çökerek elindeki hançeri Bekir’e yaptığım gibi Haldun’un eline sapladı.
“Sıkıldım dedim sana.” Haldun, Bekir’in aksine bağırmadan dudaklarını birbirine bastırdı, Kübra’yı öldürecekmiş gibi bakıyor olmasına rağmen Kübra silahı alıp yerden kalktı.. Şaşkınlıkla ona bakarken silahı bana verdi.
“Artık işin bittiyse eve gidelim mi?” En az benim gibiydi, deli ve sınır tanımıyordu.
“Seni oros-” Kübra, benden önce davranıp dirseğini Haldun’un burnuna çarptığında kaşlarımı yukarı doğru kaldırdım. “Kadınların yanında küfretme diye seni uyardılar.”
“Bu saçmalığa bir son verin. Evimde buna müsaade etmem.” Babam, tam yakınımda dururken kaşlarını çatmış bir şekilde yerdeki Çetin’leri inceledi.
“Haldun Çetin’in masada silahı olduğunun farkında mıydın?” Osman konuştuğunda babam hızla ona döndü. Kontrolünü kaybediyordu, tıpkı benim bu gece yapmamı arzuladığı gibi.
“Önce Meksikalı meselesi şimdi de bu. Silahın olduğu ortama ailemi niye getirmeliyim, Ümit Karan? Silahım olmadan silahı olanların bana silah doğrultmasına izin vererek senin boktan bir lider oluşunu kanıtladın.” Mensur konuşurken çıkışa yöneldi.
Liderlerden birkaçı daha bir şeyle söyleyip giderken bahçede Yılmaz ailesiyle yalnız kalmıştık.
“Bu sorunu çıkarmak zorunda mıydın?” Her zamankinden çok daha yorgun ve tükenmiş ses tonuyla konuşmuştu. Sinirlenemeyecek kadar tükenmiş haline bayılıyordum.
“Karıma dokunanların bedel ödeyeceğini senin liderliğini yaptığın masada gayet net bir şekilde açıklamıştım. Onları öldürmedim,” Ona bir adım yaklaştım. “Annem ve Ali’nin hatırasına saygım var ve bu ev bir dönem onlara aitti. Senin yaptığın gibi karanlığımı buraya katmayacağım. Ama söz en kısa sürede onları öldüreceğim.” Kübra’ya çevirdim bakışlarımı, elimi uzattığımda boştaki elini elime bıraktı ve Haldun’un üzerinden atlayıp yanıma geldi. Kübra’nın elindeki silahı alıp belime taktım.
“İkinizde kiminle uğraştığınızı bilmiyorsunuz.” Onu umursamadan Bekir’in eline sapladığım hançerimi çekip aldım. Bekir sırt üstü yere düşerken yaralı elini tutup kıvrandı. Aynısını Haldun’a yaparken göz ucuyla bahçedeki korumalara baktım.
“Sende bilmiyor gibisin.” Hançerdeki kanı Haldun’un ceketine sürdüm. Hançeri komple ateşe atıp yok etme ihtiyacı duyuyordum. Hançeri kılıfıma geri gizlerken doğruldum. “Bugün getirdiklerinin sana müttefik olmasını istiyordun. Ama hata üzerine hata yaptın. Sanırım ilişkilerin sallantıda.” Tam karşısında durdum. Sinir her bir zerresine bulansa da elleri cebinde sakince bana bakmaya çalışıyordu. Güzel. Bu onun iplerinin kopmaya yaklaştığı anlamına geliyordu.
Babamı umursamadan elimi Kübra’nın beline kaydırıp desteklediğim sıra göz ucuyla Çetin ailesinde göz gezdirdim. Birini ben diğerini karım indirmişti. Bu durum manyak derecede hoşuma gidiyordu.
"Aile toplantısı için kan akıtmak mı? Daima beni şaşırtıyorsun Karanbey." Ferhat Yılmaz, bana adımlayıp yerdeki kargaşaya kısa bir süreliğine bakarken iç çekti. Aile toplantısı falan değildi. Babamın yandaşlarını da alarak etrafa gülücükler saçmak adına yaptığı aptal bir yemekti. Onun lehine olacağını düşünmüştü ama oklar ona çevrilmişti bile.
"Neyse ki kan dökülmeden karnımı doyurdum." Bakışları babama kaydı. "Biftek lezzetliydi. Aşçın tarifi benim aşçıma verir mi dersin?" Babamın onu öldürmek isteyen bakışlarını umursamadı. Ferhat Yılmaz'ın umursadığı tek şey kardeşleriydi. Onun için dünyanın geri kalan kısmı, sorun haline getirebileceği kadar önemli değildi.
"Söylemek istediklerimi söyleyip evime gitmek istiyorum. Bir daha ticaretime Meksikalı birini bulaştırırsanız oğlunuzun beni durdurmasına izin vermeden sizi gebertirim ve sonrasında yaşanacaklar umurumda bile olmaz.” Babam onun ceketine uzandığında Ferhat birkaç adım gerileyip tebessüm etti.
“Misafir geldiğim evin sahibini öldürmek gibi bir saygısızlığı yapmayı tercih etmesem de sakın sınırımı zorlamayın. Yemek için teşekkür ederim." Omzunun gerisindeki Burhan'a bakıp başıyla gitmesi için işaret verdi.
"Karanbey," Bakışlarını benden Kübra'ya çevirdi. "Karan Hanım." Arkasını dönüp Burhan'la arabaların olduğu garaja adımlarken uzaklaştılar.
Karan Hanım mı?
"Ona hançer mi verdin? Ne için?" Babamın sesindeki sert tonlama Kübra'nın hançerle içeri girip sağ kolunun boynunu az kalsın kesecek olmasından mutlu olmadığını gösteriyordu.
“Korkma seni kendime saklıyorum.” Göz ucuyla Kübra'ya baktığımda gözleri yerde kıvranan Çetin ikilisindeydi. Onların yerde oluşunu, garip bir tatmin duygusuyla izlerken bir yandan ellerinin titrediğini kolumun üzerindeki elinden hissedebiliyordum. Onu, uzun bir süredir istismar eden iki adamım bu denli acı çekmesi ve bunda büyük bir payının olması onun tüm sinir sistemini çökertecekti. Kriz geçirmesi an meselesiydi.
Onu buradan uzaklaştır Hakan.
"Hadi gidelim Karım." Kübra'nın bakışları benimkilerle buluştuğu anda rahatladı ve başıyla beni onayladı. Babamla daha fazla konuşmak için hevesli olmadığımdan arabamın olduğu kenara doğru yürümeye başladık.
"Onu yaralamam senin için bir problem oluşturur mu? Sadece kibirli konuşmasından bıktım." Derin bir soluk alıp verdi. "Onu bıçakladığım için kötü bir şey olur mu?" Olumsuz bir ses çıkarttım, hala eli titriyordu.
"Kübra Karan, olarak yapman gerekeni yaptın. Ne demiştim sana? Hatırlıyor musun?" Açılan araba kapısından içeri girmesi için bekledim. Gözlerini kırpıştırarak birkaç saniye duraksadı. "Karım ne yaparsa yapsın gözlerini kaçırmadan ve başını eğmeden omuzları dik bir şekilde ne isterse yapabilir. Özgürce."
"Sadece Haldun'un canının yanmasını istedim." Canının çok fazla yandığına emindim. Ve bu beni üzmek yerine mutlu ediyordu.
"Kızmadın mı?" Kübra'nın cesaretle yaptığı şeyden bile pişmanlık duyup cezalandırılacakmış gibi korkmasının en büyük sebebi o piçlerdi. Kübra'nın, Haldun'u yaralanmasına sinir olmuyordum. Sinirlerimi bozan tek şey karımın, özgürken bile onlara esirmiş gibi korkuyor oluşuydu.
"Canının istediğini yaptığın için mutluyum." Göz kırptım. "Çoğu zaman yaptığım bu ve tam da bana layıksın." Yanaklarında kendini gösteren bir pembelik belirdiğinde bu evden her ayrıldığımda hissettiğim o tarifsiz ağırlık hafifledi.
"Evimize gidelim." Bunu dile getirdiğinde elimdeki hançerini alıp bacağındaki kayışa geçirdi ve kaçarak arabaya girdi. Evimi, ailesine kavuşmadan önce duraksadığı bir güvenli bölge olarak gördüğünü biliyordum. Yine de 'evimiz' deyişi göğsünde garip bir sızının artmasına sebep oldu.
Arabaya binerek uzaklaşmak istiyordum buradan. Eskiden yuvam olan bu karanlık evin hissettirdiklerini silebilmek için Kübra’nın olduğu evime gitmek için can atıyordum. Orası siyah değildi. Kübra'nın yanağındaki pembelik kadar renkliydi, sıcaktı.
Arabaya binmek için hamle yaptığımda Bekir’in korumanın biri tarafından arabaların olduğu tarafa getiriliyor olduğunu gördüm. Arabaya girmeden göz göze geldiğimizde acısını büyük bir nefretle seyretmeye başladım.
“Sıradaki sensin.” Güç bela konuşurken elinden akan kan üzerine bulaşıyordu. Gözleri arabanın camına kaydı, Kübra’yı göremezdi. Araba camları filmle kaplıydı.
“Kocana anlatmadın mı? Yusuf ve Melih’ten sonra yatağını ısıtacağın adama da söylemelisin geçmişini.” Kaşlarım ağır ağır çatılırken Bekir’in bakışları beni buldu. “Korumalarına dikkat et. Kübra’nın listesi kabarık.”
“Oğlum canını mı alayım istiyorsun lan?!” Ona doğru yöneldiğimde babamın adamları önüme geçti. “Dilini mi koparayım Bekir?!” Bağırışım yankılanırken Bekir’in acısına rağmen kahkaha attığını gördüm. Arsız piçin tekiydi.
“Sor ona. Doğru söyleyeceğimi anlayacaksın. Yusuf’u niye öldürdüm sanıyorsun?” Haldun’dan para kaçırıyor denilmişti. “Sor Kübra’ya. Yusuf niye öldürdüğümü sor? Melih’i hangi sebeple öldüreceğimi sor!” Bekir’in gözlerindeki bakış tamamıyla saf kıskançlıktı.
“Seni gelecekte neden öldüreceksem o sebeple öldürdüm Yusuf’u.” Arabaya baktı. “Benim olana yaklaştınız, dokun-” Sikerler.
Beni tutan adamı itip Bekir’in üzerine atladığımda kimse onu benim elimden alamazdı. Yumruğumu suratına geçirirken öfkem dilimde ve bedenimde zehrini akıtıyor gözümü karartıyordu.
“Patron?” Siktir git Doug.
“Öldüreceksin.” Yumruğumu tutarken Bekir’in üzerinden kalkmama neden oldu. Douglas’ın beni arabaya çekiştirmesine engel olmayacak kadar güçlüydü piç.
“Bırak beni. Öldüreceğim zaten.” Bekir’e tekrar yönelmeye çalıştığımda Douglas beni daha kuvvetle geriye doğru itti. Geriye sendelerken gözlerim Kübra’yı gördü. Arabanın kapısının olduğu kısma oturmuş elini göğsüne yaslamıştı. Korku dolu bakışlarla Bekir’e bakıyordu.
Sor Kübra’ya. Yusuf niye öldürdüğümü sor? Melih’i hangi sebeple öldüreceğimi sor?
Gözlerinde korkunun haricinde gerçekleri duymaktan tiksindiğini gösteren bir ifade belirmişti. Bekir’in söylediklerini öğrenmemi istemiyor gibiydi.
Gözlerimi sıkıca kapatırken sakinleşmeye çalıştım.
Bekir itine güven olmazdı.
Zihnimdeki tilkilerin beni kışkırtmasına güven olmazdı.
Karanbey’in öfkesine güven olmazdı.
KÜBRA
Bekir’in söylediği her bir cümle zihnimde tekrar tekrar yankılanırken yanımda gerginlikten her bir zerremi geren adamla tek kelime etmeden geçirmiştik yolculuğu.
“Bir erkek, asla şüpheyle yaşamaz. Hele Karanbey, asla.”
Geçmişimi hatırlamak isterken niye hatırlamak istemediğim detayları hatırlamak zorunda bırakılıyordum ki? Kim olduğumu, adımı, ailemi bulamayacaksam hatta hatırlamayacaksam bile on dört yılı unutamaz mıydım?
Araba durduğunda Hakan’dan önce inerek eve adımlamaya başladım. Niye her şey benim için tam da iyileşmeye başlarken tekrar acı verecek raddeye geliyordu ki?
“Kübra.” Hakan’ın sesindeki tonlama merdivene yönelen adımlarımı durdurdu. “Konuşacağız.” Sesindeki hiçbir duygu yoktu, buz gibiydi ve onun bu soğukluğu bedenimi titretmişti. Korktuğum içindi, ondan değildi bu korkum. Bekir’in söylediklerinin hangisine inanmıştı? Karanbey ona inanır mıydı?
Ona çevirdim bedenimi. Hakan’ın gri gözlerindeki ifadesizlik nefesimi kesiyordu. Konuşmadan bana bakmaya başlarken ne konuşacağımızı gayet iyi bildiğimden susmuştum onun gibi.
“Kübra,”
“Bana Kübra demeyecektin. Onların verdiği isimdi hani.” Ellerim titrerken tırnaklarımı avuç içime batırdım. Bana bir adım yaklaştığında refleksle geriye adımladım. Ondan korktuğumdan değildi, sadece anlamaya çalışıyordum. Bekir’e inanarak yakıp yıkacak mıydı?
“Bekir’in anlattıkları doğru mu?” Söylediklerimi umursamadan sormuştu. Gözlerini okuyamıyordum, ona inanıp inanmadığını göremiyordum. “Bekir’in söyledikleri şeyler gerçek mi?” Gerçek suratıma tokat gibi çarparken birkaç adım daha geriledim.
Ona inanıyordu.
Bekir’e inanıyordu.
O evde yaşadıklarım Hakan’ı ilgilendirmez, diye bağırmıştım ve yalan oluşu şu an hissettiğim duyguların hüsranıyla tescillenmişti. Hayatımı cehenneme çevirmiş adama inanıyordu.
“Sen…Sen ona inanıyorsun.” Nefesim kesilirken hissettiğim hayal kırıklığı kulaklarımın uğuldamasına neden oldu. “Ona inandın.” Gözlerim yanarken gülmeye başladım.
“Kübra-”
“Benim adım Kübra değil!” Bağırışım on dört yılın hayal kırıklığından çok daha hayal kırıklığı olan adama inattı. Bana inanmamıştı. Bekir’in anlattığına inanarak doğruyu duymak istiyordu.
“Ben Kübra değilim. Adım yok benim.” Sesimdeki çaresizlikten tiksinmiştim, gri harelerin ifadesizliğinden nefret etmiştim. Ben Bekir’den daha az güvenilir miydim? Bekir onun düşmanıydı. Nefret ettiği adamdı. Ona inanıp yanındaki bana mı güvenmiyordu? Ben onun düşmanı bile değildim. Nasıl inanmazdı?
Geldiğim andan beri ona yalan söylememe rağmen onun söylediğine mi inanıyordu?
“Bekir’in anlattıkları doğru.” İşaret parmağımı kaldırıp onu göğsünden ittim, yerinden kıpırdamadı. “Ne anlattıysa hepsi doğru.” Değildi, inanmayı tercih ediyorsa doğru kabul ederdim. Ona inanıyorsa benim doğrularımı öğrenmeye hakkı yoktu.
“Ona inanmıyorum.” Bakışları ağır ağır yüzümde gezindi.
“Yalan söyleme. Bir erkek kuşkularla yaşayamaz, değil mi? Sorman lazım. Acaba sorusu aklında kalmamalı.” Kalbim o kadar ağrıyor ve nefesim kesiliyordu ki kolum kanadım kesilmişte kırık bir kafese kapatılmış gibi hissediyordum. Kafesten çıkacak kadar özgür, esir kalmaya devam edecek kadar çaresiz…
“Anlat bana orada yaşadıklarını. Paylaş benimle.” Hak etmiyordu.
“İnan. Ne dediyse inan. Bende böyle bir kadınım işte.” Kaşları çatılırken gözlerindeki öfkenin yerini alan pişmanlıkla ilgilenmiyordum. “O evde yaşadıklarımın da yaptıklarımın da tek birinin bile hesabını hiçbirinize vermeyeceğim. Neye inanıyorsan, doğrudur. İnan.” Arkamı döndüğümde kolumu tutup beni kendisine çekti.
“Bırak!”
“Ona inanmıyorum!” Benim gibi bağırdığında kolumu çekiştirip ondan uzaklaşmaya çalıştım.
“Yalan söyleme.” Omzunu ittim, kolumu serbest bıraktı. “Bekir’in anlattıkları doğru mu, dedin.” Sırtı duvara çarpana kadar onu omuzlarından ittiğimde bana engel olmadı. “Sen ona bile güveniyorsun, inanıyorsun. Bana niye bu kadar kolay inanmıyorsun ki?” Cümlelerim kesilse de yanaklarımdan süzülen yaşları durduramıyordum.
“Beni niye hiçbiriniz görmüyorsunuz? Niye duymuyorsunuz?” On dört yılın hayal kırıklığı, çaresizliği, yenilgilerin yaşattığı tüm o hüsran, Hakan’ın bir sorusuyla dağılışımı tetiklemişti. Kızdığım Bekir’di, Haldun’du, Ümit’ti, hapsolmama neden olan kim varsa onlardı.
Hakan’aysa kırgındım. Kalbimde kanayan yaradan oluk oluk kan akıyordu, bunu yine ve yeniden yalnızca ben hissediyordum. Beni duymuyor, görmüyor diye bağırdığım adam bir kez mezarlıkta görmüştü ve yardım istemeden alıp çıkarmıştı o evden beni. Şimdi niye beni hiç görmemiş gibi davranıyordu. Niye bu kalbimi Bekir’in bile başaramadığı kadar paramparça ediyordu.
“Ben yaşadım o cehennemde. Beni sorgulamaya hanginizin hakkı var? Geçmişimi ve yaptıklarımı ben sorgulamıyorken sen kimsin sorguluyorsun? Canımı yakmaktan çekinmemiş hala kabuslarıma giren ona inanıyorsun. Seni kandırdım mı ben? Bana inanmayacağın ne yaptım da nefret ettiğin adamın söylediğinin doğruluğunu teyit etmek için beni sorguluyorsun?”
Bakışlarındaki pişmanlık yüzündeki afallayış…Hiçbiri umurumda değildi.
“Bana açıklamadığın bilinmezliklerle dolu bir geçmişin var. Ne yaptığın değil ne yaşadığını umursuyorum.” Artık ben umursamıyordum. Onun düşüncesini de sesindeki sıcaklığı da artık umursayamıyordum.
“Hata yapan kendini açıklar demiştin. Ben hata yapmadım ve bir açıklamayı hak edecek en son kişisin.” Arkamı dönüp merdivene yönelirken basamakları çıkmaya başladım. Tuttuğum hıçkırığım dudaklarımdan sıyrılırken odama girene kadar ağlamayı reddediyordum.
“Bir erkek, asla şüpheyle yaşamaz. Hele Karanbey, asla.”
“Allah belanı versin Bekir.” Kapının ardımdan kapatırken kapının önüne çöktüm. Dizlerimi kendime çekerken yüzümü dizlerime gömüp ağlamaya başladım.
Elimde Yusuf’un kanı vardı, yaptığım hatanın bedelini canıyla ödemiş biri vardı. Gözümün önünde öldürülmüştü.
Kime sığınırsam ya yanıyordu ya da beni yakıyordu. Her halükârda yanan ve acı çeken bendim. Artık yanan olmaktan yorulmuştum. Bitmiştim.
Hıçkırıklarım göğsümde şiddetle çarpan kalbimin kırıklıklarından süzülüyordu dudaklarıma. Elimi dudaklarıma kapattım, ağlamamı durdurmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Çetin evinde ağlamadan duygusuz kalabiliyordum. Burada bunu niye yapamıyordum?
Hakan’ın verdiği özgürlük canımı çok yakıyordu.
Buz gibi olmak her duyguyu yaşamaktan çok daha kolaydı. Acılarımı bile kabul edecek özgürlüğüm vardı. Ağlayacağım, kahkaha atacağım, bağıracağım…Özgürce yaşayacağım duygular canımı çok yakıyordu.
Özgürce hissettiğim her duygu hayal kırıklığıyla ruhumu yaralıyordu.
KARANBEY
Merdiven basamaklarını çıkarken çoktan gecenin bir saatini daha devirmiştim. Yukarı çıkacak yüzüm yoktu. Kübra’nın gözlerindeki kırgınlık ve acının sebebi bendim.
Bekir’e inanmamıştım. Sadece…Bana anlatmadığı ve paylaşmadığı ne varsa bilmek, duymak, anlamak istemiştim. Bunun için onu zorlayacak aptal bir zamandı.
Etrafımda o kadar bilinmez olaylar varken birini daha kaldırıp zamanı gelince öğrenirim, diye sineye çekememiştim. Bastıramamıştım sorumu, onunla geçmişimi paylaşmayıp onun bana kendi acı dolu geçmişini anlatmasını istemiştim. Ona hiçbir şeyi anlatmıyorken onun anlatmasını isteyecek kadar bencildim.
Odasının kapısı aralıktı, içeri girmeye yüzüm yoktu. Yavaşça kapıya adımladığımda ilk geldiği zamanlar yaptığı gibi yerde kıvrılmış olduğunu gördüm. Bekir şerefsizinin gece uyurken geldiğini anlatmıştı, bu yüzden yatak ona bu korkuyu yaşatırken yerde yatıyordu.
Bu gece onu korkutan ve kıran bendim.
Her gece yaptığım gibi onu yatağa taşıyabilirdim, aşağıdaki öfkesinden sonra sakinleşip uykuya dalmışken onu uyandıramazdım. Arkamı dönüp odama yönelirken kulaklarımda onun acı dolu sesi yankılanıyordu.
Beni niye hiçbiriniz görmüyorsunuz, demişti. Onu mezarlıkta gördüğüm ilk saniyeden beri ondan başkasını mı görmüştüm? Onun acısını da güçlü davranmaya çalışmasını da görmüştüm.
Niye duymuyorsunuz, demişti. Her gece çığlık atarak uyandığı zamanlar onu sakinleştirirken saçlarını okşadığımı bilmiyordu. Ses tonundaki en ufak değişim için bile gözlerine bakarken buluyordum kendimi.
Onu duyup görüyordum.
“Onun da mı üzdün?” Ali’nin sesi zihnimde yankılanırken odamın kapısını ardımdan kapattım. Birkaç gündür onu duymadığım için rahat hissederken yine her şey başa sarmıştı.
“Siktir git. Seninle uğraşamam.” Kolumdaki sızlayan yaralarla gözlerimi sıkıca kapattım. Gözlerimin önünde Kübra’nın kırılmış yüz ifadesi belirdi. Sızı şiddetli ağrıya dönerken güç bela gözlerimi aralayıp yatağa oturdum.
“Annemin canını aldığın zamanki gibi bok ettin her şeyi.” Sırtımı yatağa bırakıp gömleği ağır ağır çözmeye başladım. “Sen zarar ziyansın Hakan. Dokunduğun her şeyi yakıp yıkıp üzersin.” Gömleği üzerimden atarken yataktan çıktım.
“Doğruları söylediğim için beni görmeye ve duymaya devam ediyorsun.” Başucumdaki uyku ilacının kapağını çevirdim. Her zamanki dozun iki katını ağzıma atıp şişemdeki suyla yuttum.
“Annemin yaşayacak hali mi kaldı? Sen orada değildin.” Banyoya yönelirken kurduğum cümle fısıltıyı andırıyordu. Ali’nin zihnimdeki sesini kesen bir cümleydi. Üzerimdeki kıyafetleri tamamen çıkartırken suyu açıp yaraların yangını söndürmeye çabaladım. Alnımı fayans duvara yaslarken dişlerimi birbirine kenetledim.
Onu da mı üzdün? Zihnimde aynı cümle yankılanırken cevabı itiraf edemiyordum kendime. Onu üzmemiştim.
Ona inanmadığımı sandığında onu paramparça etmiştim.
Aptal kelimelerin birleştiği aptal bir cümleyle her şeyi mahvetmiştim. Hatamı açıklamama izin vermeden dinlememişti beni. Arkasını dönüp gitmişti.
Suyu kapatıp üzerime eşofmanlarımdan birini geçirirken adımlarım kendiliğinden onun olduğu odaya yöneldi. Aralık kapıyı tamamen açarken onun yerde yattığı yerin yakınında diz çöküp onu uyandırmamaya dikkat ederek kucağıma aldım ve yavaşça yatağa uzanmasını sağladım. Örtüyü üzerine örterken birkaç dakika sessizce onu seyretmeye başladım.
Gözleri şiş burnu kıpkırmızıydı. Ağlatmıştım onu.
Göğsümdeki yara sızlarken arkamı dönüp odadan çıktım. Odama gitmek beni ilk kez korkutuyordu. Tüm gece Ali’yi göreceğimi biliyordum. Kübra’yla uyumak bana huzuru veriyordu, sessizce ve kabussuz deliksiz bir uykuyu.
Adımlarım balkona yöneldi. Kabustan uyanıp nefes almak için kaçtığım zaman, karım benim gibi uyuyamamış koltuğuma yerleşmişti. Şimdi o koltuğa adımlarken o gün hissettiğim rahatlığı hissetmekle yanıp tutuşuyordum.
Yakıp yıktığım o kadının varlığına anılarımla sarılmak istiyordum.
Koltuğa otururken başımı koltuğun arkasına yaslayıp gökyüzüne çevirdim bakışlarımı.
“İyi bok yedin.” İç çekip ağırlaşan gözlerime itaat ettim.
🖤
Birkaç gündür huysuzdum. En büyük sebebi gözleri gözlerime değmeyen kadındı. Konuşmaları azalmıştı, zihnimdeki gürültüyü susturan konuşmaları beni terk etmişti. Zihnimdeki gürültü işkenceden farksızdı.
Kahkahasını duyduğumda Faruk’un gülerek ona anlattığı her neyse bunu bile kıskanırken buluyordum kendimi. Benim dışımda herkese gülümseyip konuşan kadın bana susmuştu. Varlığımı reddetmiyordu, benden kaçmıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Onu kırıp dökmemişim de sıradan biriymişim gibi…
Gözleri de sözleri de bana yasaklanmıştı.
“Bok gibi görünüyorsun.” Öyle hissediyordum. Yumrukladığım kum torbasına bir yumruk daha atarken onu görmezden geldim. Patlayacak bomba gibi hissediyorken onun da kalbini kıracağımı biliyordum.
“Sus Faruk. Hiç keyfim yok.”
“Kübra’yı dışarı çıkaracağım. Rica etti.” Duraksarken öfkeli bir soluk aldım. Omzumun gerisinden ona baktığımda ellerini cebine koyup omzunu duvara yaslamış olduğunu gördüm. “Siz ne zaman aranızdaki problemi çözeceksiniz? Kübra baya beni kız kankası gibi yanında gezdiriyor, yalan yok hoşuma gidiyor falan ama yakında oje sürüp saçlarımı sarmaktan korkuyorum.”
“Kübra sen varsın diye beni görmezden geliyor zaten.” Homurdandım.
“Seni görmezden gelmiyor, biliyorsun.” Askılığa astığım havluyu alıp terimi silerken dilimin ucuna gelen soruları bastırmaya çalıştım. “Bekir’le ilgili haberi aldın mı?” Başımı onaylarcasına salladım, hançerle onu nasıl yaraladıysam ellerinde hasar kalma ihtimali vardı. Elini kullanamayacaktı belki de. Sürünsün it.
“Bekir’i konuşmayacağım.”
“Kübra’yı da konuşmuyorsun.” Gömleğimi giyerken sustum. Benimle konuşmuyorken onun hakkında bir başkasıyla konuşmak iyi hissettirmiyordu. Sanki bana sustuğu gibi susmalıymışım gibi geliyordu. “Bana Sibel’le ilgili tavsiye veren Hakan, şu an niye adım atmıyor?”
“Çünkü ben onun canını yaktım. Sen Sibel’in canını yakmazsın.” Gömleği iliklerken huzursuzluğum büyüyordu. Duygularımı ifade etmek her seferinde canımı yakardı. Susmak, konuşmaktan daha az can yakardı. Yıllardır edindiğim özellikti bu.
“Konuş Hakan. Kadınlar sustuğunda konuşması gereken biziz. İkinizde susmaya devam ederseniz, aranızdaki kapanan uçurum büyüyecek. Normalde Kübra konuşur, sustuysa sıra sende.”
“Beni dinlemiyor ki. O ite inanmadığımı söyledim, her şey gerçek, deyip odasına gitti. O kadar kırgın ki elimi uzatsam paramparça oluyor. İşin garip yanı bir cümlem bile onu yıkıyor. Onu o kadar parçalamışlar ki parçalarını birleştikçe dağılıyor.”
“O senin parçalarını sabırla birleştiriyorsa sen de bunu yapacaksın. Sen farkında olmayabilirsin ama görüyorum. Sen doğduğun eve hapsolarak büyüdün, baban defalarca kez seni parçaladı. Sustun. Azra teyze beni kenara çekerdi. Hakan artık konuşmuyor…Sana bir şey anlatıyor mu?...Bende şaşırırdım. Çünkü konuşurdun. Bana susmazdın, şimdi aynısını karına yap. Çünkü hapsolan ve kurtulmaya çalışan artık o.” Söylediklerini hazmederken yaslandığı yerden doğruldu.
“Kovanın dolu tarafından bak, seni önemsemiyor olsa sözlerini siklemezdi.”
“Kova mı?” Gözlerimi kıstığımda Faruk başını geriye yaslayarak kahkaha attı. “Karın, Türkçemi bozuyor. Bu gidişle topluca Türkçe dersi almaya başlayacağız bak. Barışın siz.” Dudaklarım hafifçe kıvrılır gibi oldu. Kovanın dolu tarafı mı? Manyak kadın.
“Kitap almaya gitmek istedi, kitapçıya gideceğiz.” Elini koluma vurup göz kırptığında minnettar bir ifadeyle başımı salladım. “Konuş Karanbey.” Kapıdan gözden kaybolduğunda olduğum yerde birkaç saniye dikildim.
Konuş Karanbey.
Antrenman odasından çıkıp koridorda ilerlerken soldaki kapının kilidine cebimdeki anahtarı takıp çevirdim. Işıkları açarken içeri girip ardımdan kapıyı tekrar kilitledim. Aklımı Kübra’dan uzaklaştırmak için çalışmaya ihtiyacım vardı.
Karşımdaki duvarın tam ortasında babamın fotoğrafı vardı ve çizgilerle eşleştiği ortakları. Melih’in getirdiği dosyadaki bağlantılar bazı soru işaretlerimi yanıtlamıştı. Uzaktan birbirine bağlanan olaylara göz gezdirirken oturmayan bir parça vardı. Bulamıyordum.
Babam uzun yıllardır Rusların desteğini alarak gücüne zaten güç katmışken niye onların yerine göz koymuştu anlayamıyordum. Karteller ticarete girdiğinde İtalyan’lar ve Ruslar savaşacaktı. Zayıf oldukları ilk anda karteller, Capo’luğu, babam da Bratva’yı indirecekti.
Capo da Pakhan da bunu göremiyor muydu?
Babamın Rusların koltuğunu istemesinde hiçbir mantıklı yan yoktu. Bağlantılarının çoğu Rus’tu ve Rus mafyası yıllardır kana önem verirlerdi. Örneğin bir İtalyan adamla bir Rus kızı evlenmiş olsun ve ailede bir tek onlar lider olabilecek varis olsunlar, o İtalyan adama izin vermemek için onu öldürüp son Pakhan’ın en güvendiği sadık adamı lider olurdu.
Kan asla bozulamazdı.
Bakışlarım Pakhan ve iki torununda gezindi. Fedor, Pakhan’ın Türkiye’deki, Rascol İtalya’daki koluydu. Fedor’u babamla toplantılarında görmüştüm ve günahımı bile vermeyeceğim piçlikteydi. Rascol’sa, Enrico’dan nefret ederdi. Sürekli İtalyanların işini baltalayan oydu.
Telefonum arka cebimde titrerken çıkartıp koltuğa attım kendimi, ekranda Enrico’nun numarasını vardı. Bu herif kesinlikle psişik falandı, ne zaman Capolukla ilgili düşüncelere dalsam hissedip bana ulaşıyordu.
“Enrico?” Görüntülü aramayı cevapladığımda ekranda, maskeli ve ışıklandırmanın yetersiz olmasıyla gözlerini bile seçemediğim silüet belirdi. “Acil bir durum mu var? Adamın Melih buralarda olması lazım. Haber gönderirdin kendini göstermeden.” İtalyanca konuşurken en az Türkçe kadar iyi telaffuzum vardı. Kübra, Rus olmak yerine İtalyan olsaydı konuşmamla alay edemezdi.
Kübra’yı düşünme Hakan. Toplantıdasın.
“Karanbey…Uzun bir süredir işlerim yoğun.” Ses değiştirici kullandığı için robotik ses tonu vardı. “Melih’in kimliğini sen mi buldun? Yoksa hain Gerardo mu yetiştirdi?” Gerardo, Douglas’ın gerçek ismiydi.
“Onun Capo’luğa yüzde yüz sadık olduğunu en az benim kadar iyi biliyorsun.” Birkaç saniye duraksar gibi olsa da başını onaylarcasına salladı.
“Onu veya küçük böceğimi konuşmayacağım. Topraklarınızda kartel tırlarının göründüğüne dair istihbarat aldım. Seninle ticaret yapmamın nedeni güç için aileni bile harcayacak hırsta olmamandı. Fikirlerin değişti mi? Baban gibi mi güç aşığı olmaya mı karar verdin?” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Sesindeki alaydan hoşlanmamıştım.
“Kartellerle anlaşan ben değilim. Ferhat’la bir iki sevkiyatı ortadan kaldırdık ama ısrarcılar. Sadece babama güvenerek ticarete katılıyor olamazlar. Aptal değiller.” Bakışlarım duvardaki güçlü ailelerde gezindi.
“Sicilya’daki ticaretimi biri engelliyor. Üzerine Türk pazarındaki hakimiyetim tehdit altında. Sorunu kökten çözmek için Melih, babanı öldürecek.” Annemin olmayan mezarını anımsadığımda nefesim kesildi.
“Olmaz.” Sertçe konuştuğumda öne doğru eğildi ve loş ışığa rağmen gözlerinin yeşilini görebildim. “Ne demek olmaz?”
“Burası benim topraklarım ve ticaretim. Ben nasıl senin topraklarındaki problemlerine karışıp hakimiyet kurmuyorsam sende benimkinde yapamazsın.” Bir süre sessiz kaldığına ekrandan uzaklaştı.
“O zaman sana açık çek. Eğer problemi çözmezsen ve her şeyi batırırsan babanı öldürmeye gönderdiğim adam seni ve karını hatta tüm aileni öldürür.” Beni kışkırtıyordu ve başarılı bir hamleydi bu.
Mantıklı ol Hakan.
“Düşmanım olacaksan benim de kullanacağım kozlarım olur. Beni asla tehdit etme.”
“Kozun karın mı?” Kübra’yı buna dahil etmeyi düşünmemiştim bile. Açık bir şekilde ondan haberi olduğunun altını çizerek bile beni tehdit ettiğini görebiliyordum.
“Kozum kardeşini bulmak ve gebertmek olur Enrico. Sakın karımı ve ailemi bir daha tehdit edip ağzına alma.” Telefonu kapatırken yanımdaki boşluğa attım. Enrico sinirimi bozsa da sağlam bir müttefikti ve gergin olan sinirimden payına düşeni almıştı.
“Aferin sana Hakan. Başlayacağım derdine de tasana da. Tut lan çeneni.” Enrico siktirsin gitsin ben zaten güçlüyüm egosuna giremezdim. Güçlüydüm evet, dünya pazarı için değildi bu. Belki de babamı alt edemeyişimin en büyük nedeniydi bu. O dünya pazarında söz sahibi olan ilk üç mafyadan birinin lideriydi.
“Sikerler.” Telefonum titrerken tekrar elime aldım. Mesaj Enrico’dandı. Yine o özlü sözünü göndermişti. Garip bir zihni vardı.
“Dagli amici mi guardi Dio, che dai nemici mi guardo io.” Beni dostlarımdan Tanrı'm korusun, düşmanlarımdan ben kendimi korurum.
~Enrico~
O beni tehdit etmişti, karşılığında ben de onu. Dostu mu görüyordu düşmanı mı hiç bilmiyordum. Farklı bir kafa yapısını yıllardır çözememiştim. Telefon tekrar titredi.
“Non credo in Dio, Karanbey. Spero che da qualche parte lassù ci sia.” Tanrıya inanmıyorum, Karanbey. Umarım oralarda bir yerde vardır.
~Enrico~
Dolaylı yoldan dostu olduğumu ima ediyordu. Gözlerimi kapatıp başımı koltuğa yasladım. Akıllısı beni bulmuyordu.
🖤
KÜBRA
Sibel kafeye girdiğinde Faruk onu görmeden telefonuna bakmaya devam ediyordu. Aklımı Hakan’dan uzaklaştırmak için kitaplar almıştım ama işe yaramamışlar kenarda eve gitmeyi bekliyorlardı. Bende zihnimi kurcalayan-Hakan’ın olmadığı- soruların cevabını bulmak için kendime uğraş edinmeye karar vermiştim. Sibel beni aradığında gelmesinde hiçbir sorun görmemiştim.
“Merhaba.” Sibel’in çekingen ses tonuyla Faruk oturduğu yerde sıçrarken eli çay bardağına çarptı ve üzerine döküldü. Küfür mırıldanırken gömleğini çekiştirdi. Durduk yere adamı yakmıştım resmen.
“Buradayız git sen.” Ellerimi salladığımda ters ters bana baktı. “Seni bekliyoruz.” Elinde olsa bir kaşık suda boğacakmış gibi bakıyordu. Tek kelime söylemeden arkasını dönüp masadan uzaklaşırken başıyla korumalardan birine işaret verdi. Yakınımızdaki masalara yerleştiler. Niye onu koruyacak adam yanına almıyordu ki?
“Fuat.” Koruma ayaklanıp masaya yaklaştı. “Faruk’la gider misin?”
“Emredersin yenge.” Masadakilere hızla bir şey diyerek Faruk’un peşine takıldığında rahat bir nefes aldım. Sonuçta onu öldürmek isteyen birileri olmuştu ve Fuat hain listemde değildi, bir problem anında müdahale edebilirdi. Bugün yanımızda gelen hiçbir korumanın şüphelendiklerimden biri olmadığını görebiliyordum.
“Her şey yolunda mı? Abimler toplantıda olanları anlattı.” Sibel’e çevirdim bakışlarımı. “Karanbey’le abin atışmış.” Gözlerinde meraklı bir kadının ifadesini aradım ama yoktu. “Sorunu bilmiyorum ama umarım çözebilirsiniz. Sevdiğin adamla ailen arasında kalmak berbat bir döngü haline gelebiliyor.”
“Sorun…” İç çekerek sustum. Hakan’ın dertleşeceği bir Faruk’u vardı ve konuşacak bir arkadaşım bile yoktu. Psikoloğuma anlatmak samimi hissettirmiyordu. Sibel’e anlatıp rahatlayacak kadar tanımıyordum onu. Melih’e dert yandığım onun da bana laf atıp küçümsediği anları özlüyordum.
“Bekir’in baskıcı biri olduğunu söylemiştim ya.” Başıyla onayladı. “Karanbey’le evlenmemi istememişti zaten. Hala kabul etmiyor. Biraz tartıştık, canımı yakmayı deneyince de…Sonrasını duymuşsundur zaten.” Hakan’ın kaybettiği kontrolünden payımı almıştım ve şu an hissettiğim negatifliği buna borçluyduk.
“Haftalar geçti Kübra. Baban ve ablan evet demiş. Sen kabul etmişsin. Abin niye seni bu kadar sıkıyor ki?” Bekir’in saplantılı bir adam olduğunu anlatmak istesem de kendimi durdurdum. Hakan’ın babası ona çalışmadığımın başından beri farkında olup hiçbir şey yapmamış olsa da benim kaçırılıp hapsedilmiş olmam hala büyük bir sırdı. Kimden sakladığımızı bilmiyordum, belki de zihnimdeki anılar gibi silinip tamamen bu gerçekten kurtulmak istiyorduk.
“Abim deli.”
“Abisi deli olmayan var mı?” Hafifçe güldüğünde dudaklarımı kıvırdım. “Ben beşiyle büyürken neler çektim bir bilsen.”
“Anlatsana.” Merak etmiştim, kalabalık bir ailenin nasıl hissettirdiğini ondan duymakla dolup taşıyordum. Belki onu dinlemek zihnimdeki beni dolduruşa getiren sesli düşünceleri duymama engel olurdu.
“Ferhat abim, en fedakâr olandır. Babamdan daha iyi bir baba oldu hepimize.” Gözlerindeki sevgiyi iliklerime kadar hissedebiliyordum. “Ondan sonra Burhan abim, en neşeli ama içten içe en mutsuz olan.”
“Niye? Yani özel değilse.” Boğazımı temizleyip fazla meraklı görünmemek için ses tonumu alçalttım.
“Bilmem. Hep içinde yaşıyor.” Masaya yaklaşan garsona sipariş vermek için duraksadığında sabırsızca parmaklarımı birbirine kenetledim. “Diğer abinler?”
“Meraklısın. Bunu sevdim.” Kocaman gülümsedi. “Osman dört numara.” Abilerinden birini atlamıştı. Bunu fark etmemişim gibi onu dinlemeye devam ettim. “O tüm bu işlerden uzakta. İçimizde en az hasarlısı o. Dünyayı gezer, hayatını özgürce yaşar. Meriç biliyorsun zaten. Başımın acı tatlı belası.”
“Özkan diye bir abin daha vardı.” İrkildi ve gülüşü küçüldü. Bakışlarını eğerken masanın üzerindeki ellerini kucağına indirdi. “O da ülke dışında. Geziyor.” Geziyor kısmında sesi titremişti.
“Kalabalık bir ailen var.” Onun enerjisini düşüren isimden uzaklaşması adına ses tonumu yumuşatmıştım. “Çok şanslısın Sibel.” Dudakları tekrar eski sıcak gülüşüyle kıvrıldı.
“Aslında babamı sayarsam altı erkekle büyümüş olmanın bolca avantajı olduğunu söyleyebilirim. Erkekleri iyi tanımamı sağladılar ve onları sinir edecek o sınıra ulaşmadan adımlarımı kontrollü bir şekilde atmayı öğrendim. Çoğunu yönetmenin o kadar kolay yolları var ki. Şaşırırsın.” Ferhat’ın, Sibel’i yetiştirdiğinden bahsettiğini hatırlıyordum. Sibel zeki bir kadındı ve şu an sesindeki tek düzelikten bile kendine güvenen o kadını görebiliyordum. Sessiz kaldım. Sohbet aniden sessizliğe gömüldüğünde bakışlarını etrafta gezdirdi.
“Faruk nasıl?” Bakışlarında işte şimdi meraklı bir ifade belirmişti. “Yani arıyorum…Açmıyor.” Sesi fısıltıyı andıracak şekilde kısıldı. “Karanbey onun iyileşme süreciyle yakından ilgilendirmiştir tabi.” Sesindeki minnettarlığa karışmış kırgınlığı iliklerime kadar hissedebiliyordum. Faruk’la niye ayrıldıklarının farkında değildi ve kendisini bırakmasına rağmen onu merak ediyordu.
“Faruk iyi. Artık yaraları canını yakmıyor.” Çünkü canını yakan başka olaylar yaşandığı için yaralarını umursamıyordu. Başını ağır ağır onaylarcasına salladı. Faruk masaya yaklaşırken bakışlarımız kesişti. Beni öldürme şansı olsa şu an yaparmış gibi görünüyordu.
“Abinler merak etmeden git, Sibel.” Masaya yaklaştığında Sibel’e bakmadan masaya dikmişti gözlerini. Sibel’in kırgın bakışları Faruk’a çevrildiğinde ikisinin birbirlerine bakmadan bile sevgilerini etrafa yaydıklarını hissedebiliyordum.
“Senin için gelmedim zaten. Kübra’yla buluşmaya geldim.” Gözlerindeki kırgınlığa nazaran ses tonu ifadesizdi ve netti. Sanki Faruk’un davranışları onun umurunda değilmiş gibiydi.
“Beni gördün, git o zaman.” Faruk’un cümlesi beni bile kırmıştı. Sibel sandalyesinden kalktığında kollarını göğsünde çaprazladı. “Rahatsız olan sensin Faruk. Çok rahatsızsan git korumaların yanında otur. Gitmiyorum.” Faruk sonunda onun gözlerine baktığında ikisi birbirine meydan okurcasına dikleniyorlardı.
“İkinizde sakin-”
“Sen karışma.” İkisi aynı anda bağırdığında sustum. Bana niye bağırıyorlardı ki? Ufak bir çocuk gibi sessizce onların tartışmalarını seyrederken buldum kendimi.
“Gidiyoruz Kübra.” Faruk elini salladığında kalkmak için acele etmemi işaret ediyordu. “Kübra kalıyor. Sen git.” Sibel onun tam tersi zıtlıkta direktif verince kaşlarımı çattım. İkisinin birbirini görmesi her şeye ve herkese rağmen birbirlerine sarılmalarını sağlayacağını düşünmüştüm. İkisi de inatçıydı.
“Sibel nereliydin sen?”
“Rize.” Bakışları hala Faruk’taydı. Faruk’ta Artvin’liydi. Karadeniz bölgesindekilerin sinirli olduğunu ve inatçı inek olduklarını okumuştum.
İnatçı keçi o Kübra.
“Üç çay alabilir miyiz?” Garsona seslendiğimde elimi yanağıma yaslayıp dirseğimi masaya koydum. Faruk çay içince sakinleşiyordu. Sibel’de de bu işe yararsa ikisini de susturabilirdim. Telefonum titrerken bakışlarımı onlardan ayırıp ekrana çevirdim.
“Yarın toplantı var.” Hakan’dandı. Her ne kadar gitmek istemesem de o toplantılarda birilerine bir şey olduğu için onu yalnız bırakmak içimden gelmiyordu. Konuşmadan da onun yanında var olabilirdim.
“Tamam.” Mesajı gönderip masaya yaklaşan garsonla kesiştirdim gözlerimi. “Çay içen?” Garson tepsideki bardakları bırakıp gittiğinde dikkatlerini bana verebilsinler diye yüksek sesle konuşmuştum. Dikkatlerini çekmiş olacak ki aynı anda bardağa uzanıp kafaya diktiler. Sıcak çayı su içer gibi içtiler. Şaşkınlıkla bakarken aynı anda bardaklarını bıraktılar.
“Sonra görüşürüz Kübra.” Sibel arkasını dönüp çıkışa yöneldiğinde Faruk’un meydan okuyan ifadesi dağıldı ve omuzları çöktü, gözlerindeki özlem sevdiği kadını seyrederek katlanıyordu.
“Sibel’i niye çağırdın?” Bakışları beni bulduğunda yavaşça Sibel’in kalktığı sandalyeye oturdu. Yılmaz ailesi kapalı kutuydu ve meraklı biriydim. Sibel o evde bana yakın davranan tek kişiydi. Ferhat kardeşleri konusunda ketumdu. Sibel’se paylaşımcı.
“Kızmayacaksın ama?” Devam etmem için başını salladığında parmaklarımı sıcak çay bardağının etrafına usulca doladım. “Anlamaya çalışıyorum. O evde bir şeyler doğru değil. Burhan’ın yapmadığından emin bir şekilde konuştun ve onu duydum. Ya diğerleri? Ferhat ve Burhan dışındaki diğer Yılmazlar?”
“Sibel’i kullanıyorsun.” Bu kötü bir şeydi belki de.
“Kullanmak değil bu. Tanımaya çalışıyorum. Yılmaz ailesi tamamen düşman mı? Yoksa değiller mi? Şüphelerimi gidermeye çalıştığım için özür dilemeyeceğim. Meraklıyım ve unuttuysan hatırlatayım, Ali’nin katillerini bulmak için Hakan’a söz verdim.” Sustuğunda içmediğim çayımı onun önüne ittiğimde uzanıp eline aldı ve öncekinin aksine yavaşça yudumlamaya başladı.
“Sibel’den şüphe duyuyor musun?” Sesindeki merakla duraksadım. Sibel’den şüphelenmem için hiçbir şey yaşanmamıştı. Herhangi bir cümlesi beni rahatsız da etmemişti. Faruk’un sorusu zihnimde olmayacak senaryoların açığa çıkmasına neden oldu. Sibel işin içinde miydi?
“Sibel ayrıldığınızı abilerine anlatmamış.” Faruk’un kaşları çatıldı. “Ümit Karan’ın evine gittiğimiz gün seninle buluştuğunu söylemiş. Yani Ferhat öyle söyledi.” Bakışlarındaki düşünceli ifadeyle öne eğildim. Eğer Sibel’in, Ali’yi öldürdüğünü bilse bunu gizlemek için Bekir’i tehdit eder miydi? “Sen o gün evde değil miydin?”
“Kalkalım Kübra.” Oturduğu yerden kalkarken bakışlarındaki gitgide büyüyen karmaşanın nedeni benim gibi düşüncelere dalmış olmasındandı. Sibel’in niye ayrıldıklarını gizlediğini de onunla buluştuğu yalanını söylediğini de bilmiyordu.
Aklımı kurcalayan sorular dağ gibi büyürken oturduğum sandalyeden kalktım. Sibel, Ali’nin katillerinden biri miydi, bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı. Sakladığı bir gerçek vardı.
KARANBEY
Zaman ilerlerken bileğimdeki saate bakıp duruyordum. Kaç saat olmuştu? Kitap almak bu kadar uzun süremezdi. “Patron başımı döndürdün.” Adımlarım dururken Douglas’ın olduğu masaya adımlayıp her zamanki yerime yerleştim.
“Hangi kitapçıya gittiler?” Douglas omuz silkti. Tabi ki bilmiyordu. Yanımdan ayrılmamıştı ve tüm öğleden sonrasını aptal mafyalara bakarak geçirmiştim onunla.
“Çok fazla gerginsin. Bu gidişle patlaman an meselesi Patron.” Buna itiraz etmek istesem de doğruları söylüyordu. “Masadaki davranışların seni sorgulamalarına neden oluyor. Üstüne eşinin sözde abisini tekme tokat dövmen…Kendi kendine engel olup işleri batıracaksın.” Ses tonu bir abinin tavsiye verişi gibi yumuşamıştı.
“Karıma uzatılan ele sessizce bakmamı mı bekliyorlardı? Onu öldürmediğime dua etsinler.”
“Aslında öldürsen hiç fena olmazdı.” Hafifçe güldü. “Uzun zamandır kimseyi öldürmüyoruz.” Ruh hastası.
“Niye beni durdurdun lan o zaman?”
“Yenge oradaydı. Korkudan bayılıp kalacak gibi duruyordu.” Duraksadığımda arkasına yaslandı. “Ona birini öldürdüğün anı seyretmiş olsaydın, pişmanlık seni kemirip dururdu.” Bu yüzden mi durdurmuştu beni? “Bekir gibilerle arandaki fark bu.” O anlık öfkeyle Bekir gibilerinden biri olacak kadar gözüm kararmıştı.
“Hala sana sinirliyim.”
“Biliyorum. Sinirli olsan da kıçını kollayacağım.” Kaşlarım çatıldığında kollarını göğsünde çaprazladı. “Capo beni aradı. Onu tehdit mi ettin?” Keyfim yerine gelirken başımı onaylarcasına salladım. Aklımı kurcalayan sorun o değildi.
“Capo’n beni mi şikâyet etti?” Douglas’ın gülüşü verandada yankılandı.
“Onun gibi bir şey. Yengeye dikkat etmemi söyledi.” Gözlerim kısılırken Douglas öne doğru eğildi. “Sen ve o tehlikede olduğunuz zaman önceliğim onu kurtarmak olacakmış.” Enrico iyice canımı sıkıyordu. Bunu daha öncesinde Douglas’a söylemiştim. Yine de burnunu evimin içindeki düzene sokuyor olması canımı sıkıyordu.
“Capo’n canımı sıkıyor Doug.”
“Capo’m benim de canımı sıkıyor Patron.” İç çekti. “Yine de ben bana yapılanı kolay kolay unutan bir tip değilim. Sana daima İtalyan kanım önceliğim olduğunu da söyledim. Enrico biraz fevridir, aniden parlar, kararlar alır. Yine de Capo’m neticede. Son zamanlarda farklı davranıyor. O babasını devirdiği zamanki acımasızlığından arınmış gibi. Kübra’nın hatırlamadığı geçmişini istiyor ve görüyor, arada yananın o olduğunu. Ona zarar vermeyecek. Endişelendiğini görüyorum, yapmayacak.”
“Telefondaki tehdidi hiç öyle söylemiyordu Gerardo.” Omuz silkti.
“İletişimsiz piçin teki o yüzdendir.” Bakışlarında sinirleneceğimi bildiği bir ifade belirmişti. “Yani biraz sana benziyor bu açıdan.” Ters ters baktığımda elini iki yana açarak teslim olurmuş gibi ellerini kaldırdı.
“Ben iletişimsiz falan değilim.”
“31 yaşında adamsın. Şu ani öfkelerinden sonra mantıklı cümle kuramayışın her seferinde beni deli ediyor. Kontrollü birisin ama bazen sinir bozucu derecede Faruk’a benziyorsun.” Kaşlarımı çattığımda omuz silkti, elini cebine attı.
“Yıllardır seninleyim. Senin en büyük problemin ne biliyor musun?” İşte şimdi yol gösteren abi rolünü açmıştı. Sessizce konuşmaya devam etmesine izin verdim. Birileriyle konuşmazsam patlayacak gibi hissediyordum.
“Her şeyi, herkesi, her sorunu kendi omuzlarına yükleniyorsun. Sormuyorsun. Konuşmuyorsun. Zihnindeki tilkilerle konuşup kendi kendini öfkelendiriyorsun. Kübra anlatmıyor diyorsun, sordun mu?” Sormamıştım. Cevabını almış gibi başını sallayıp cebinden sigarasını çıkarttı ve paketi masanın üzerinden bana attı.
“Yalnız olmanın kolaylığı zihnindeki tilkiyle yaşayabilmekte…Sen artık yalnız değilsin, Karanbey. Karın var. Ona güvenmeyeceksen, sana güvenmesine izin vermeyeceksen gönder gitsin.” Kaşlarım çatılırken uzanıp sigara paketinden bir dal dudaklarıma yasladım. Zippoyu yakarken uzandı ve sigaramı yaktı. Sigarasından derin bir soluk zippoyu tekrar cebine tıktı.
“Güvenmek o kadar kolay değil.”
“Sen ona güveniyorsun. Bunu kendine itiraf etmek istemiyorsun. Onun getirdiği kahveleri sorgusuz sualsiz içiyorsun, onun kucağında savunmasız bir şekilde uykuya dalabiliyorsun. Evdeki hainleri bulması için ona güvenmiyor musun? Normalde bu işi ya ben ya Faruk üstlenir. Sen eşine güveniyorsun.” Söylediklerini hazmederken sigara bitene kadar sessizliğimi korudum. Her cümlesinde haklıydı. Ona güvenmesem onun yanında tetikte olurdum.
“Sen Ümit Karan değilsin.” Sigaramı dudaklarımdan ayırıp dumanı serbest bıraktım. “O da Azra Karan değil.” İrkilirken bakışlarım onunkilerden ayrıldı. Düşündüğüm bu değildi.
Annem babama aşık bir kadındı, aşkı onun sonu olmuştu.
Babam anneme aşık bir adamdı, aşkı onun takıntısı olmuştu.
Ben Kübra’ya aşık değildim, o da bana değildi. Babam veya annem gibi değildik.
“Kendine sorman gereken tek bir soru var.” Bakışlarım tekrar onu buldu. “Geçmişi tekrar yaşatmak mı istiyorsun yoksa geçmişten ders alıp hayatını buna göre daha farklı bir şekilde mi devam ettirmek istiyorsun?” Sigarasından son kez bir soluk alıp küllüğe bastırdı ve önündeki dosyaya çevirdi bakışlarını.
Sorduğu sorunun zihnimdeki cevabı hayırdı. Geçmiş tekerrür edemezdi. Babamın kıskançlığı, öfkesiyle yakıp yıkışı ve bir kadını kendine mahkûm bırakışını başka bir kadına yapamazdım.
Karıma bunu yapmazdım.
Kübra’ya bunu yapamazdım.
Öfkemin veya dilimden çıkan zehirli sözlerin hedefi o değildi. Her iletişimsizlikte onu böyle yakıp yıkarsam benim ne farkım kalacaktı onu yakanlardan?
Bahçe kapısı açılırken iki araba peş peşe girdi. Yavaşça durdukları zaman Kübra ve Faruk arkadaki arabadan indiler. İkisi hararetli konuşurken Kübra’nın gülüşü kulaklarıma ulaştı.
Faruk, evine yöneldiğinde Kübra verandaya doğru adımlamaya başladı. Basamakları çıkıp “Kolay gelsin.” Dedikten sonra içeri girdi. Gözlerini benden kaçırıyordu. Bu öfkelenmeme neden oluyordu. Sözlerini de gözlerini de gülüşünü de benden almamalıydı.
“Nereye Patron?” Douglas’a cevap vermeden içeri girdiğimde Kübra’nın basamakları çıkıyor olduğunu gördüm. Adımlarım onunkileri takip ederken sakin bir tavırda konuşmak adına kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.
Odasına girerken her zamanki gibi kapıyı aralık bırakmak için döndüğünde beni gördü. Bakışlarını hızla kaçırıp kapıyla uğraşmadan içeri girdi. Açık olan kapının önünde durup kapıyı tıklattım. Üzerindeki montu çıkartırken kaşları çatıldı.
“Girebilir miyim?”
“Benim söylediklerimin bir anlamı yok. Dilediğini yap.” Çantasını bırakırken odanın diğer ucuna gidip aldığı kitapları penceresinin önündeki pufun üzerine bıraktı. Benimle konuşmayı kestiği andan beri vaktini ya Faruk’la ya da kitaplarla dolduruyordu.
“Kitaplar Türkçe mi Rusça mı?” Arkasını dönmeden duraksadığında yerimden kıpırdamadan kapı aralığında dikilip duruyordum. Bana içeri girmemi söylememişti. Girmek istiyordum ama onun söylemesine ihtiyacım vardı.
“İkisi de.” Diye mırıldanıp bana doğru çevirdi bedenini. Gözleri yine benimkilerle kesişmiyor ve aramızdaki mesafede çok daha uzakmış gibi hissettiriyordu.
“Karım.” Bakışları, gözlerime çevrildiğinde bir adım gerilemek isterken buldum kendimi. Gözleri keskin bir bıçaktan farksızdı ve göğsüme saplanırmışçasına acıtmıştı.
“Yarın toplantı olacağını söyledin. O zamana kadar bana öyle seslenme. İnsanlar yokken bana bile yalandan karınmışım gibi davranmana gerek yok.” Kaşlarım çatılırken Kübra odanın içinde bana doğru yürümeye başladı.
“Sana karım, demem birilerini kandırmak için veya-” Kapıyı suratıma kapattığında dudaklarımı birbirine bastırıp derin bir soluk aldım. Sakin ol Hakan. Sakin ol. “Karımsın ve sana daima karım deyişime kimse karışamaz.” Kapısını kilitlediğinde afallarken buldum kendimi. Kilitli bir odada kalamazdı, Melih söylemişti.
“Ben gideceğim. Kilidi aç.” Açmadı. “Seni rahatsız etmeyeceğim. Aç kilidi.”
“Benimle konuşma.”
“Tamam. İnatçı. Gidiyorum. Aç kapıyı. Krize girersen yemin ederim kapıyı kırarım sonra da tamir ettirmeden kilitlenmeyen bir kapın olur.” Birkaç adım kapıdan uzaklaşırken kilidi açtığını duydum.
Beni affetmeyecekti. Basit bir özür veya kendimi açıklama ona yetmeyecekti.
Hakkıydı.
🖤
Sofraya yerleştiğimizde Kübra, Faruk’un yanına oturdu, kaşlarım ağır ağır çatıldı. “Yenge orası benim yerim.” Douglas konuştuğunda ters ters ona baktı. “Yerim değişince yemek yiyemiyorum. Aç kalıyorum da.” Kübra gelmeden önce sol taraftaki sandalyede oturan Douglas’tı. Çoktan yeri değişmişti ve Kübra’yı yanımdaki yere oturtabilmek için yalan söylüyordu.
“Yanıma otur.”
“Karşıma otur bakıcı.” Kübra, Faruk’a baktığında Faruk göz kırptı. “Yanımda oturunca kocanın bakışlarıyla boğazıma yemek kaçmasına neden oluyor. Huzurla yiyelim.” Kübra onu dinleyip masanın etrafını dolaştığında Faruk kocaman sırıtıp bana baktı. Kübra onun dediğini yaptığı için gülüyordu piç.
“Çorbalarınızı servis edeyim.” Zeliha elindeki çorba tenceresini masaya bıraktığında Douglas bakışlarını ona çevirip bakmaya başladı. Zeliha kepçeyi doldururken eli titriyordu ve bunun nedeni ona bakan Doug’dı.
“Doug?” Kübra’ya çevirdi bakışlarını. “Bugün Zeliha senin mutfağındaki yemekleri yapmış.” Zeliha’nın yanakları hafifçe kızarırken Kübra’ya kaçamak bakışla susması için bakış attı. “Doug çok sever dedi.”
“Öyle mi?” Douglas’ın sesindeki keyifle Faruk’un gülüşü sinir bozucu bir sırıtışa evrildi. Douglas’la uğraşmaya hazırlanıyor gibiydi.
“Afiyet olsun.”
“Zeliha bizimle yesene.” Faruk eliyle Kübra’nın yanındaki sandalyeyi gösterdi. Zeliha önce sandalyeye sonra bana baktığında başımla işaret ettim. Yemek yeterince tatsız geçiyordu. Kimin masada olduğu umurumda değildi.
“Ben tabak getireyim.” Yemek odasından çıktığında Douglas, Faruk’a döndü. Konuşamadan Kübra’nın sesini duydum. Bakışlarım muziplik akan ifadesinde gezinmeye başladı.
“Türklerden kız mı alacaksın?” Göz kırptı. Faruk gibi Kübra’da onunla uğraşırsa sinirlenecekmiş gibi gözleri kısılmıştı, Douglas’ın. “Zeliha bekarmış. Hatta bir kez nişanlanmış.” Gerildiğini görünce gülümsedim. “Kulaklarım iyi duyar.”
“Buna, birilerini gizlice dinlemek denir.” Omuz silkti. Birileri hakkında yeni bilgiler öğrenmeye bayılıyordu ve meraklı oluşunu gizleme gereği görmeden yapıyordu bunu. En sevdiğim özelliği buydu, beklenmedik olay ve durumları görüp analiz edişine bayılıyordum.
“Nişanlandığı adam ölmüş zaten.” Douglas’ın umursamaz ses tonunun altındaki keyifli tınıyı fark edecek kadar iyi tanıyordum onu. Çorbasından bir kaşık aldı
“İşte buna dedikodu denir, Dog.” Faruk dirseğiyle onu dürtüp sinir bozucu göz kırpışlarından birini yaptı.
“Bilgi paylaşıyorum.” Çorbasını daha hızlı içmeye başladı. “Ben dedikodu yapmam cazzo.”
“Bende bilgiye açım ve öğreniyorum. İkimizin de niyeti iyi.” Kübra’nın kıkırdayışıyla iç çekip kaşığımı elime aldım.
“Yenge senin kendi savunuşuna bayılıyorum. Kendimden şüphe ettiriyorsun.”
“Görevimiz.” Önündeki çorbaya bakarken elleri kaşığın üzerinde kaskatı kesildi, yüzündeki gülüş silindi. Zeliha içeriden çekinerek tabağıyla geldiğinde bile Kübra başını kaldırmadan çorbasına bakıyordu. Benimle konuşmasını bekleyebilirdim ama inatçı olduğu için aç kalmayı tercih ederdi.
“Yemeğini ye.” Ona doğru eğilerek fısıldadığımda bir anlığına gözlerime baktı, sanki ona bunu yapan benmişim gibi kızgındı. Beni gözlerinden mahrum bıraktığı zamanlar yerine kızgın bakarken gözlerimizi buluşturacaksa buna razıydım. Bakışlarımı ondan ayırıp önümdeki çorbaya baktım.
“Çorbanın ne olduğunu bilmiyorum.” Kübra’nın boğazını temizleyerek konuşması önümdeki çorbanın ne olduğunu anlamak için dikkatle kâseye bakmama neden oldu. İçindeki ufak makarnaların olduğu bir çorbaydı.
“Çorba işte yenge.” Başımı kaldırdığımda Douglas gözlerini kısmış Kübra’nın İtalyan mutfağına ait bu yemeği bilmiyor oluşuna kınarcasına bakıyordu.
“Sulu makarna gibi. Neresi çorba bunun?” Faruk içtiği çorba boğazına kaçmış gibi öksürmeye başladığında Doug bana baktı. Sanki Kübra’nın yemeğe hakaret etmesini durdurabilecekmişim gibiydi.
“Minestrone. İtalyan çorbasına sulu makarna mı dedin? Yüzüme hakaret etsen daha az acıtırdı.” Douglas kaşığını kaseye daha hızlı daldırırken arkama yaslandım.
“Nereden bileyim ben. Çorbada makarna mı olur?” Kübra bilmeden de olsa Douglas’ı sinir ettiğinin farkında olmadan keyifle çorbayı yudumluyordu. “Kim suyun içine makarna atıp çorba diye kandırır ki?” Dudaklarımı birbirine bastırdığımda Faruk gülerek çorbayı tamamen bitirdi. O da ben de Douglas’ı, Kübra’nın meraklı işkencesiyle baş başa bırakmıştık.
“Patron senin farklı şeyler yemeni istediği için İtalyan çorbasını önerdim aşçıya. Zaten güzel yapamamış. Böyle mi yapılır?” Homurdanıp Zeliha’ya baktığında Zeliha kaşlarını çattı.
“Çok biliyorsan gir mutfağa hamur kafa.” Bunu o kadar kısık sesle söylemişti ki doğru duyup duymadığımdan emin değildim. “Hamur kafa mı?”
“Beyinsiz veya düşüncesizin daha kibar hali.” Faruk suyunu yudumlarken arkasına yaslanıp Douglas’a doğru açıkladı.
“Ben mi beyinsizim?”
“Beyinsiz olamazsın. Düşünebiliyor musun? Her insanda beyin var. Bekir’de olmadığında emindim halbuki.” Kübra kendi kendine mırıldanırken Douglas ona baktı. “Sulu makarnanın ismi minestrone. İsminde hayır yok.”
“I miei antenati si stanno rivoltando nelle tombe.” Atalarım mezarlarında ters dönüyor.
Kübra çorba kasesini kenara aldığında bakışları masadaki yemeklerde gezinmeye başladı. “Sofrada başka yemekler var. Hangileri senin ülkene ait?” Ona açıklasam da beni dinlemeyeceği için sustum. Sanırım masanın son zamanlarda kalabalık oluşunu umursamama nedenim buydu. Başkaları varken konuşması daha kolaydı. En azından sesini böyle duyabiliyordum.
“Lazanya ve dolapta tiramisu var.” Gösterdiği dilimli ve katmanlı yemeğe baktım. Douglas’ın en sevdiklerinden biriydi. “Lazanya bir çeşit makarna ve içinde kıymalı harç var.” Kübra’nın gözleri parıldarken uzanıp bir dilim önündeki tabağına bıraktım. Yemek yediğinde oluşan memnuniyet dolu bakışla gözlerimin için baktı.
Sakin ol kalbim. Sakin ol.
Arkama yaslandığımda Kübra çoktan bakışlarını tabağına indirmişti bile. “Çorbada makarna, yemekte makarna. Sizin makarna dışında yemeğiniz yok mu lan?” Faruk’un alaylı ses tonuyla Douglas’ın elinin tersini onun koluna çarptığını gördüm.
“Yeme o zaman. Sanki sizin Karadeniz’de lezzetli yemek var da. Hep ot, balık.” Douglas balık sevmediği için burun kıvırmıştı. Bir gün hep beraber içtiğimiz olmuş ve Faruk mutfağa girip pişirmişti. Douglas’ın damak zevkine uyacak bir lezzeti bulamamıştık.
“Karadeniz mutfağından ne anlarsın?”
“Bu bildiğin kıymalı böre-” Douglas, çatalını sertçe bıraktığında Kübra kıkırdamaya başladı. “Tamam. Yemeklerine karışmayacağım.”
“Lazanyayı da böreğe benzetemezsin.” Öfkelendiğinde Türkçesi bozuluyor ve yabancı olduğu anlaşılacak şekilde aksanlı konuşuyordu. “Impazzirò!” Delireceğim.
“Bana küfrettin.” Tabağındaki lazanyanın birçoğunu mideye indirdiğinde cık cıkladı. “Yemekleri korumak için bana kızdın. Ne var yani kıymalı böreğe benzeyen yemeğinize-”
“Sen tam bir Rus’sun.” Douglas, Kübra geldiğinden beri ilk kez sabırsız ve sinirli konuşuyordu. Faruk’un çayı gibi Douglas’ın İtalyan kanı da kıymetliydi, kimin ne söylediğini umursamazdı. Delirdiği noktalardan biriydi bu.
“Zeliha haklı. Sen hamur yemekten beyni hamur olmuş bir İtalya’nsın o zaman.”
“İtalya’daki yemeklerimiz sadece hamur mu?” Kübra çenesini dikleştirirken çorbayla lazanyayı işaret etti. “Hem sulu makarna yedim hem de börek.” İnadına yapıyordu ve keyifliydi bunu seyretmek.
“Ma cosa ne capisce un russo di cucina italiana?” Bir Rus İtalyan yemeklerinden ne anlar ki? Kübra’nın gözleri kısıldı. İtalyancası yoktu ve Douglas’ın ona kötü cümle kullandığını düşünen bir yüz ifadesi belirmişti çehresinde.
“Bana küfretme dedim ya.”
“Küfretmiyorum.” Douglas elini yüzündeki maskeye sürterken dudaklarını birbirine bastırdı.
“Kalbimi kırıyorsun. Ben sana Rusça konuşuyor muyum?” Douglas öfkeli bakışlarını çektiğinde Kübra biten lazanyasın yerine çorba doldurdu kasesine ve yavaşça yudumlamaya başladı. “Kalbimi kıran bir İtalyan yüzünden sulu makarnam kursağıma dizildi.”
“Boğazına dizilmek o.”
“Türkçeme karışma. Kursağıma dizdin o.” Kübra’nın göz ucuyla Douglas’a bakarak onunla uğraşmasını aptal bir özlemle seyrediyordum. Yanı başımdaydı ve uğraştığı kişi ben değil onlardı.
“Karanbey çorbayı sevmediyseniz, dünden kalan tavuk çorbanız vardı.” Dün içememiştim. Bugün de iştahım yoktu. Zeliha’ya elimi boş ver anlamında salladım.
“Ellerine sağlık Zeliha. İştahım yok.” Boğazımı temizlerken oturduğum yerden ayaklandım. “Size afiyet olsun. Zenas ve Bo’ya bir bakacağım.” Kübra’nın bakışlarını sırtımda hissederken adımlarım soğuk geceye yöneldi.
Sessizliği bozan bir tek yer değiştiren korumaların adım sesleriydi. Beni gördüklerinde başlarını eğiyorlardı. Etraftaki her bir adamın selamına karşılık veremeyecek kadar bıkmış hissediyordum.
“Oğlum.” Zenas kulübesinden çıktığında kalçamı kulübenin etrafını koruyan taştan duvara yasladım, Zenas patilerini kucağıma bırakırken çenesinin altını okşamaya başladım. “Bugün neler yaptın?” Zenas havladığında göz kırpıp ona doğru eğildim. “Bo’la kaçamak yapmak için kulübeden uzaklaşmışsınız. Nereye gittiniz?” Bir kez daha havladığında başımı geriye çektim. “Tabi sende haklısın bu sizin özeliniz sonuçta.”
Kafayı yiyor olmam olasıydı
“Bo’da, karım gibi kaçıyor mu senden?” Normalde Zenas onun yanından ayrılmazdı, Bo etrafta görünmüyordu. “Başka itleri dinleyip saçma sapan kırdın mı onu da?” Zenas’la konuşmak çoğu zaman rahatlatıcı bir terapi gibi oluyordu benim için. Sanki yaptıklarımı o yapmış gibi yorumlamak kendime dürüst olmaktan çok daha kolay oluyordu.
“Nikah günü çiçek verince mutlu olmuştu. Ona çiçek alsam beni affeder mi?” Zenas havlamaya başladığında bakışlarını takip ettim, Bo ormandan geliyordu. “Bo’yu görünce dengesiz bir köpek oluyorsun. Ne öyle heyecandan havlamalar?” Zenas beni umursamayıp yanımdan ayrılırken Bo’nun yanına gitti. Onları seyrederken düşüncelerimin zihnime işkence çektirişini kabullenerek uzun bir süre oturduğum yerden gökyüzüne baktım.
Kübra’ya, Bekir’e inanmadığımı anlatmanın bir yolunu bulmalıydım. Normal biri olsa beni dinleyene kadar bir odaya kilitlerdim ikimizi, bu onda asla işe yaramaz onun korkularını tetiklerdi.
Ona ulaşmanın bir yolu olmalıydı ve ben hayatım boyunca daima birden fazla yolu olan bir adam olmuştum. Seçeneklerimden biri olmazsa diğerine geçerken şu an sıkışıp kalmıştım.
“Karanbey.” Korumalardan birinin elinde saklama kabıyla yaklaştığını fark etmeyecek kadar daldığım için kendime kızarken elindekini bana uzattı. “Yenge gönderdi.” Kabı aldığımda arkasını dönüp uzaklaştı.
Kalbim çok hızlı atıyordu ve sebebi sadece bu kaptı. Kapağını açtığımda içinde masadaki yemeklerden hepsinden azar azar konulmuştu. Kaşık ve çatal kenara sıkıştırılmıştı. Gözlerimin yandığını hissederken bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım. Onu kıran bendim, yine düşündüğü kişiydim.
Telefonum titrerken uzanıp çıkarttım ve ekranda ondan mesaj vardı.
Karım: Sulu makarna hiç güzel değildi, o yüzden onu yemesen de olur.
Karım: Yemeğini Zenas ve Bo’ya verirsen koruma bana haber verecek.
Karım: Yemeğini ye.
Aptal kadın. Bana kızmayı bile beceremiyordu.
“Emredersin Karım.”
Karım: Bana karım deme.
“Tamam Moya Zhena.”
KÜBRA
Birkaç gündür huzursuz uyku halinde hissediyordum kendimi. Yerde yatıyordum, yatak bana iyi hissettirmiyordu. Gözlerimi açtığımda kendimi yatakta buluyordum, Hakan’ın kokusunun odada olmasının benim zihnimin bir oyunu olmadığını biliyordum. Beni yatağa taşıyan oydu, biliyordum.
Benimle sadece dün bir kez konuşmayı denemişti. Onu görmezden gelişlerime saygı gösterip yokmuş gibi davranıyordu. Benden aptal bir özür dilese affedermişim gibi geliyordu, bu yüzden ondan kaçıyordum. Onunla konuşmak tehlikeli bir kumardı ve ben kaybedecektim biliyordum.
Aşağı inip mutfağa girdiğimde dolaptan kapalı bir şişe suyu bitene kadar yudumladım.
Saat çok erkendi bu yüzden etrafta çıt çıkmıyordu. Üzerime montumu ve botumu geçirip bahçeye çıktım. Soğuk havadan derince bir soluk alırken basamakları inerek bahçede gezinmeye başladım. Aklımı kurcalayan sayısız soru vardı.
Ümit Karan, benim kim olduğumu başından beri biliyordu ve ailemi bilmesine, hatta Hakan’a her şeye anlattığımı anlamış olmama rağmen onları öldürmemişti. Niye? Onun gibi adamlar ihanete karşı öfke dolu olmaz mıydı? Başından beri ona ihanet ettiğimi bilmesine rağmen, beni niye öldürmemişti? İhanet edeceğimi bile bile beni niye Hakan’la evlenmem konusunda pazarlığa çekmişti?
Ümit Karan’ın asıl amacı neydi? Azra Karan neredeydi? Ali’nin katillerini kısa sürede bulabileceğim bir yol var mıydı? Bu evdeki hain kimdi? Düşünecek sorularım o kadar artmıştı ki hepsine cevap ararken kaybolup gidiyordum.
Bacaklarım sürtünen bir şey hissederken yerimden sıçrayıp korkuyla geriledim. Bo, havladığında baş parmağımla damağımı kaldırıp güldüm. “Ödüm koptu. Aniden çıkılır mı?” Eğilip tüylerini okşamaya başladığımda memnuniyet dolu bir hırıltı çıkardı.
“Hakan’la ilgili bildiklerini bana anlatırsan ödül yemeğini mutfaktan kaçırırım.” Bo, yüzümü yalayamadan geri çekildim. Bazen beni anlayacak kadar zeki bir köpeğe dönüşüyordu. “Yine de sana yemek kaçıracağım. İstersen tüm evi ye, asla aç kalmana izin vermem.”
Zenas, arka bahçeden çıkarken yanımdan geçip arkamda durdu ve havlamaya başladı. Bana bakmıyordu, kulaklarını dikleştirerek bahçe kapısına doğru dönmüştü. Bo, huysuzlaşıp onun yaptığı gibi havlamaya başladığında bahçe kapısının sürüklenerek açıldığını gördüm.
“Bo, Zenas.” İkisi de yere oturdu ama kulakları dik bir şekilde bahçeye giren arabaya baktılar.
“Patronu uyandırmalısın yenge.” Douglas’ın ne zaman geldiğini anlayamadığım için çığlığımı son anda bastırdım. Hayalet gibiydi. “Ümit Karan geldi.” Sabahın köründe bu yaşlı adamın ne işi vardı burada?
“Patronunu sen uyandır.” Bakışlarımı arabadan inen Ümit Karan’a çevrildi. Sorularımın cevapları ondaydı ve artık birilerinin kanatları ardından bir şeylerin olmasını beklemekten yorulmuştum.
Adımlarım kendinden emin bir şekilde Ümit Karan’a yönelirken Zenas ve Bo iki yanımda yürümeye başladılar. Zenas birkaç adıma daha öndeydi ve Ümit’e çok yaklaşmama izin vermeden ikimizin arasında yere oturdu. Bunu denediğimde bana hırladığı için onun arkasında kalmaya devam ettim.
“Bu itleri beslemekten ne anlıyor?” Zenas ona hırladığında Ümit Karan, hapşırdı. Cebindeki mendili çıkartırken Zenas’tan uzaklaştı. Zenas inatla ona birkaç adım daha yaklaşıp yere oturdu. Tekrar tekrar hapşırdı. Köpek alerjisi mi vardı? Hakan bu yüzden mi köpek besliyordu? Dudaklarım istemsizce kıvrılırken göz ucuyla sağımda iki adım mesafe uzaklığında maskesiyle duran Douglas’a baktım. Omuzları gergindi ve çenesi dikti.
“Karanbey gelene kadar bekleyeceksiniz.” Douglas’ın cümlesiyle peçeteyi burnundan çekip bakışlarını bana çevirdi.
“Seninle görüşmeye geldim, gelin hanım.” Mide bulantımı bastırmaya çalışırken elimle kış bahçesi olarak kullanılan ve çoğu zaman korumaların ısınmak için kaçtığı camdan duvarları olan yeri işaret ettim. “Yalnız görüşeceğiz.” Douglas, Ümit’e adımladığında bir adım gerilediğini gördüm.
“Birincisi yengemle yalnız konuşamazsın. İkincisi-” Ümit’in fark edemeyeceği bir hızla elini ceketinin altından beline kaydırıp uzaklaştı ve elindeki silahı gösterdi. “Bu eve silahla giremezsin. Karanbey kurallarına uymalısın.” Silahı eldivenli elinde çevirip arabanın aralık camından içeri attı. “Adamların bu bahçeden çıksın.”
“Bana emretme. Karşında senin patronunun babası duruyor.” Douglas başıyla beni işaret etti.
“Babalığından saygı duymuyorum. Benim patronum yukarıda ve şu an yanımda başka bir patronum varken kurallara sen bile uyacaksın. Ayrıcalığın yok.” Douglas’ın sesinde korumadan ziyade evini korumaya çalışan bir baba, abi gibi tetikte bir tonlama belirmişti.
“Ona söyle yalnız konuşacağız.” Ümit Karan başıyla Douglas’ı işaret ettiğinde Douglas bana doğru çevirdi bedenini. Ceketini iliklerken gözlerinde bunu yapsam bile dinlemeyecek o korumacı bakış belirmişti. “Emretsen bile gitmeyeceğim. Yoldan geçen yabancı bir kadını bile bununla baş başa bırakmam.”
“Bu mu? Senin yeteri kadar eğitememiş belli ki.” Douglas, onun üzerine yürüdüğünde araya girip önüne geçtim. Haldun ve Bekir’den sonra bir kavgaya daha dahil olmak istemiyordum.
“Bize eşlik etmeni isteyecektim bende.” Douglas gözlerindeki memnun ifadeyle tekrar Ümit’e döndü. “Emri duydun.” Eliyle kış bahçesini işaret etti. Ümit birkaç saniye Douglas’a bakarken başını sağa yalayıp gözlerini kıstı. Bir şeyler söylemesini beklerken sessizce kış bahçesine yöneldi.
“Cazzo.” Douglas maskesinin üzerinden burnunu sıkıp bıraktı ve korumalardan birini çağırıp benim duymayacağım bir şeyler emretti. Koruma başını sallayarak uzaklaşırken Ümit Karan’ın aracı da bahçeden çıktı.
“Ümit Karan’ı öldürmezsin değil mi?” Douglas yanımda yürürken gözleri bir saniye olsun Ümit’ten ayrılmamıştı. “Emredersen yaparım.”
“Hakan için onu öldürmediğini söylemiştin.”
“Senin için öldürürüm, yenge.” Dudaklarım kıvrıldığında kıkırdadım. Douglas göz ucuyla bana baktı. Güvende hissettirmesi çok tatlıydı.
“Çok tatlısın Doug.” Ona hakaret etmişim gibi baktığında kıkırdayışlarım gülüşe dönüştü. “Kübra dilinde bu bir iltifat. Benim için birini öldürmeni istemeyeceğim.”
“Kendin mi halledeceksin?” Adımlarım duraksar gibi olduğunda gülüşünü duydum. “Haldun’un boğazına hançeri yasladığında benim favori yengem oldun.” Başka yengesi yoktu ki.
“Senin tek yengen benim. Hakan mı anlattı, Haldun’u öldürmek üzere olduğumu.” Başıyla onayladı. “Dedikodular hızlı yayılıyor. Korumaların tamamının takdirini kazandığını biliyor musun?” Bunu fark etmemiştim.
“Haldun karşılık verir mi dersin?”
“Karşılık verdiğini sandığında bile kaybeden olacak.” Çenemi dikleştirirken Ümit Karan’ın kış bahçesindeki koltuğa yerleşmesine baktım. Benim ailem yoktu ve beni aramak için çabalayıp çabalamadıklarından emin değildim. Hakan’ın ailesinden geriye kalan Ümit Karan vardı. O da oğlunu kontrol edip onun karşısında diğer liderlerden biriymiş gibi duruyordu. İkisinin de ortak kaybı vardı ama yine de birbirlerinin yanında değil karşısındaydılar. Ya benim ailem de Ümit Karan gibiyse? Belki de beni bulmaları bu yüzden uzun sürmüştü. Aramak istememişlerdi. Belki de beni veren onlardı.
Koltuğa yerleştiğimde Bo, yanıma oturup patileri üzerinde Ümit’e odaklanırken Zenas onun sağ çaprazındaki koltukta yerleşti, atlamaya hazır bir şekilde Ümit’e bakıyordu.
“Bir şey içer misiniz?” Olumsuz bir ses çıkarttı ve dikkatle yüzümü incelemeye başladı. Bakışlarındaki otoriteyle oturduğum yere sinme hissiyatıyla dolup taşıyordum. Douglas, kapının önünde bakışları karşımdaki adamda olacak şekilde tetikteydi.
“Başından beri ona her şeyi anlatacağını biliyordum.” Elini cebine attığında sigarasını çıkardı ve dudaklarına yaslayıp çakmakla yaktı. “Gözlerin her şeyi açığa çıkardığını biliyor musun? O evden kaçmak için her şeyi yapacak kadar çaresizdin ama tarafını seçecek kadar zeki.”
“Buraya benimle ilgili analizinizi söylemeye mi geldiniz?” Tehlikeli bir gülüşle etrafına baktı. “Favori gelininiz benim. Kabul edin.” Göz kırptığımda cesaretimin belki de yanımdaki kalkanlarım oluşundan geliyordu. Zenas, bir kelimeyle Ümit’i öldürecek kadar tehditkardı. Douglas ve Bo aynı şekilde güven veriyordu.
Evimdeydim. Güvendeydim. Ümit Karan bana bir şey yapamazdı. Bunun özgüveni ona karşı söylediklerimin cesaretle benden sıyrılmasına sebep oluyordu.
“Ailemi asla bana vermeyeceksiniz. Aptal bir kadın değilim. Belki de bu yüzden ona her şeyi anlatmak için yanıp tutuşmuşumdur. Başından beri sizin bana yaptığınız gibi bende sizinle anlaşılamayacağının farkındaydım. Bu yüzden sizin için piyon olmak yerine kendi hayatımın veziri olmama kızamadınız umarım.” Sesimdeki alaya engel olamıyordum. Kırgındım. Karan erkekleri tarafından yaralanmış ve kırılmıştım.
“Geçen Haldun’u boynuna hançeri yasladığın gün ne gördüğümü duymak ister misin?” Başını sağa yaslayıp gözlerini ağır ağır üzerimde gezdirdi. Zenas hırladığında bakışlarını ayırıp kaşlarını çatarak Zenas’a baktı. “Sahibin seni iyi yetiştirmiş it.” Zenas öne adım atar gibi olurken dişlerini gösterdi.
“Zenas, yanıma gel.” Douglas’ın sert otoriter sesiyle koltuktan atladı ve onun önünde Ümit’e saldıracak şekilde oturdu. “Ona it dersen-” Zenas, Douglas’a bakıp havladı. “-Sana saldırmasına engel olmayacağım. Aslında bakarsan bu kelime onu tetikliyor. Yalnız olsaydınız çoktan boğazını parçalamıştı.”
“Yetiştirdiği köpek bile ismi konusunda takıntılı mı? Oğlum tam bir ruh hastası.”
“Kocama yanımda hakaret etmeye cüret edeyim deme.” Kaşları havalanırken öne eğildi, Bo yanımda hareketlenirken Ümit durdu. Kalp atışlarım gerginlikle hızlansa da çenem dikleşti ve gözlerimi gözlerinden ayırmadım. Artık yalnız değildim.
“Ne gördüğünü söyleyeceksen söyle ve git. Sabah sabah seninle konuşmanın eğlenceli hiçbir yanı yok.” Bu biz mi söyledik Kübra? Kendi, kendime yükseldim resmen.
“Çok dik başlısın. Ama sana tavsiye vereceğim ve sende bunu dinleyip dikkat edeceksin. Bana o ses tonunda asla konuşma. Emir asla verme.” Tehdidiyle yavaşça yutkundum. Korkmuyordum. Hayır. Hayır. Kesinlikle korkmamıştım. Sadece bunu öyle soğuk tınıda söylemişti ki nefes almayı unutmuştum.
“Şimdi…” Sigarasını dudaklarına yaslayıp derince bir soluk çekti ve dumanını serbest bıraktı. “Gördüğüm şeye gelelim. O senin için dünyayı yakacak.” Gülüşünü genişletti. “Sen Karanbey’in yeni odağı ve korumak için delirdiği zaafısın. Bu da beraberinde bazı olumsuzlukları getiriyor.” Keyifliydi. Hakan için intikamı önemliydi. Daha sonra annesinin mezarını yaptırmak geliyordu. Benim o listede olmamın imkânı yoktu. Hakan’ın öncelikleri de yapacakları da zaten doluydu. Bana yer yoktu.
“Başından beri istediğim şey buydu. İki çaresiz kişiyi yan yana getirirsen birbirlerine destek olurlar ve çare olmaktan çekinmezler. Daha sonra biri gittiğinde çare de gider. Geriye kalan tekrar çaresizliğe boğulduğunda ona çare olacak birilerini arar.” Ailemi bulduğumda gidecektim ve Hakan’ı ardımda bırakacaktım. Ben gidince dediği gibi çaresiz kalır mıydı, bilmiyordum. Beni zaafı yapacak kadar bana bağlanmış olduğunu bilmeyecek kadar konuşmuyorduk. Biz ne geçmişi ne geleceği konuşmadan anda yaşayıp gidiyorduk.
Ümit Karan’ın benimle yaptığı anlaşmada Hakan’ı kendime aşık edip onu ortada çaresizce bırakmam vardı. Hakan bana aşık mıydı ki onu çaresizlikle bırakıp terk edebileyim? Bekir’e inanıp beni sorgulamıştı. Kim âşık olduğu kadını düşmanının lafıyla sorgulardı ki? Hayır. O ben gittiğimde çaresiz falan kalmayacaktı.
“Hakan, ölüm döşeğinde olsa ve yaşaması için tek çare sende olsa yine de çaresizliğiyle ölmeyi tercih eder. Bunu bilmek seni bu denli hırsa sürüklüyor değil mi?” Yüzündeki gülüş genişledi. Planları tam da istediği gibi ilerliyormuşçasına keyifliydi.
“Ayrıca Hakan, çaresiz asla olmadı. O, daima kendine yeten ve olayların altından kalkan bir adam oldu.” Hakan’ı küçümsemesine anlam veremiyordum. Bir adam niye oğluna bu denli aşağılık davranırdı ki? Hakan, Bekir gibi arkasına babasını almamıştı. En büyük düşmanı kendi kanından olan adamdı, babasıydı.
Hatta onun en büyük düşmanı, yine kendisiydi. Karanbey’di. Onu güçlendirende o güçle canını acıtanda o büründüğü karanlık yanıydı.
“Asıl çaresiz sensin.” Yüzündeki gülüşü silmek için onun canını yakmak istiyordum. Hakan’ın canını yakmaktan çekinmediği için onu deli etmek istiyordum. Çenemi dikleştirdim. “Senin güçlenmeni sağlayan karındı. Senin adını nasıl duydum, biliyor musun? Azra Karan’ın kocası Ümit Karan.” Gülüşü küçüldü. Sevdiği kadının katiliydi ve bundan asla rahatsız olmuyordu.
“Sana hala ne dediklerini biliyor musun? Karanbey’in babası Ümit Karan. Hakan’dan daha güçlüsün ve tüm masanın liderisin ama sen hep ikincisin. Bu yüzden mi Hakan’ı dibe çekmek istiyorsun?”
“Kes sesini. Ben Ümit Karan’ım.”
“Evet öylesin. Öldürdüğün karının sana verdiği bir isim bu. Önceden kimse seni tanımıyordu değil mi?” Duyduğum tüm olayları zihnimde ölçüp tarttım. Babasının gölgesinde yetersiz bir evlat olmuştu. Azra yani karısı, onu güçlendirip varlığını kanıtlarken babasını devirmişti. Azra Karan’ın sayesinde lider olan bir liderdi. Bunu pekâlâ herkes biliyordu. Hırsının gitgide büyümesinin nedeni buydu
Belki de onu zorlayan ve Hakan’a karşı bu denli takıntılı hale getiren neden buydu. Hakan yalnızdı. Ne annesi ne babası arkasında destek olarak onu güçlendirecek şekilde yönlendirmişti. Hakan, yalnızken Karanbey olmaya çalışmıştı. Babası entrika ve aldığı destekle oturduğu o koltuğu Hakan, kendi başına kazanıyordu. Hazmedemediği ve imrendiği kişi Karanbey’di.
Görüyordu. Biliyordu. Anlıyordu.
Oğlu onun aksine yapayalnız gücünü elde edendi.
“En azından ben kim olduğumu ve nereden geldiğimi biliyorum, tatlım.” Kalbim sızlarken kendimden emin ruh halim dağıldı, nefesim kesildi. Ben kim olduğumu bilmiyor, geçmişimi hatırlamıyordum. O biliyordu ve bunu bana vermeyecek kadar adi biri olmayı başararak bendeki yarayı tekrar tekrar kanatmaktan çekinmiyordu.
“Gerçeklerden mi bahsediyoruz?” Öne eğildi ve gözlerinde artık eğlence yerine öfke vardı. Söylediklerim onu sinirlendirmişti, bu hoşuma gidiyordu. “Seni bana getiren kimdi? Hiç düşündün mü?” Kalp atışlarım yavaşlarken gözlerimi kırpıştırdım. “Ailen seni bunca yıl niye aramadı sanıyorsun?” Ailemden biri olmasını mı ima ediyordu?
“Orlando Lorusso.” Douglas’ın konuşması ikimizin de dikkatini dağıttı. Ümit, başını kaldırırken birkaç saniye şaşkınlık dolu bakışlarını gizleyemeden yakalamama izin verdi. “Eski capo Riccardo’nun tek erkek kardeşi.” Beni kaçıran kişiyi bildiğini söylemişti. Babasının caponun kızını kaçırdığını da sonrasında kaybettiğini de anlatmıştı. Gözlerimi kırpıştırırken kaşlarım havalandı. Bahsettiği kişi babası mıydı?
Beni tetikleyen maskeli yüzü değildi, onun gözlerine çok benzeyen babasının gözleri miydi? İtalyan ve Türk mafyası arasında nasıl ortak bir bağlantım olabilirdi? Caponun kızını kaçıran adam beni niye Türk mafyasına getirmişti?
“Çünkü arkadaşının kim olduğunu bilmesi gereken sensin. Melih, senin hayatında.”
Douglas’ın Melih’i bana anlattığı konuşmasında söylediği buydu. Onun eski capo için babasını öldürdüğünü söylemişti. Melih biliyor muydu? Caponun kız kardeşini araması gerekirken niye benimle yıllarca kalmıştı? Enrico’nun kız kardeşi değildim, Douglas test yaptığını söylemişti. Benim bu ilişkiler yumağındaki bağlantım neydi?
“Eski caponun kardeşinin Türk mafyasına çalışacağını mı sanıyorsun?” Hızla yüz ifadesini sildi, umursamazca arkasına yaslandı. Sanki şaşkınlığını göstermesi onu ele verecekmiş gibiydi.
“Kendi yeğenini kaçıran adam, bir Rus’u kaçırıp onu Türklerin elinde de verebilir.” Zihnimdeki çarklar dönerken Douglas’a baktım. Babasının caponun kıymetlisini kaçırdığını söylemişti. Kaçırdığı kendi kanından bir İtalyan’dı ve resme ne amaçla dahil olduğumu anlayamıyordum.
“Bu bir varsayım. Orlando, Riccardo’ya it gibi sadıktı. Bir İtalyan, bize asla çalışmaz. Hele ki Ruslarla olan ittifakımızı biliyorken.”
“Ama geçmişte bu böyle değildi. Kız kardeşiniz eski caponun eşiydi. Hatta ikisinin bir kız çocuğu oldu. Bir Karan ve Lorusso. İki tarafın kanını taşıyan ortak bir kan.” Enrico kardeşini arıyordu, Melih bahsetmişti biraz. Karşımdaki adamın bundaki amacı neydi? Beni hapsedişinin asıl nedeni neydi?
“Bir sırrım var, kız çocuğu. Sakladığın İtalyan kızının yerini asla söylememelisin. O bir Karan ve İtalyan kanı taşıyor, kocam onu da öldürecek. Onu korumak için yerini unutmalısın. Anlaştık mı?”
Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırırken her şey yerli yerine oturdu. O gün kaçırılacak olan Azra Karan’ın kulağıma fısıldadığı o İtalyan kızdı. Ümit Karan’ın istediği, İtalyan kanı taşıyan yeğeniydi. Hem bir Karan hem de bir Lorusso.
“Caponun karısını öldürdün.” dediğimde Ümit’in bakışları beni buldu. Melih’in anlattığı bir diğer hikâye buydu. Kız kardeşi, Rüya Karan capoyla evlenince gücü Ümit’ten daha fazla olmuş Karan varisi olarak ilan edilmişti. Belki de Ümit’in kadın nefreti, ondan sonra doğan kız kardeşinin onun ezip geçeceğini anladığında başlamıştı.
“Sonra karını öldürdün.” Sıradaki ben miydim? Bu adam durdurulamazdı ve döktüğü her bir damla kandan pişmanlık duymuyordu. Hırsının esiriydi.
“Öldürmek istediğin bir başka kadın.” Gözlerimi kıstım. Caponun kız kardeşi yaşıyordu, Melih bu hikâyeden net bir şekilde bahsetmişti. Melih’e inanarak blöf yapmak istiyordum. Capoya hizmet etmiş olan oydu ve birinci ağızdan yaşadıklarını anlattığına güveniyordum.
“Rüya da Azra da ihanetlerinin bedelini ödedi ve öldüler.” İki kadının hayatına kıymışken beni niye öldürmüyordu? Çocukluğumdan beri esirdim ve bunu yapabileceği yüzlerce günü vardı. Bende ihanet etmiştim. Beni niye öldürmüyordu ki? Oğlunun bana bağlanmasını bekleyip öyle ortadan kaldırması manasızdı. Hakan’ın zaten kayıpları çoktu ve bir tane daha eklemesi onun kurnazlığına aykırıydı.
“Aradığın hem Karan hem Lorusso kanı taşıyan varis.” Nefesimi tutarken gözlerimi kırpıştırdım. Hayret her bir zerreme bulanmışken Douglas’a baktım. Caponun kız kardeşini sakladığım için miydi bu yaşadıklarım? “Aradığın kadın ben değilim.” Başımı hızla sağa sola sallayıp Ümit’e döndüm. Geldiğinden beri yüzündeki kanın çekildiği ilk andı. “Rüya ve Orlando’nun kızını niye istiyorsun?” Ben niye o kızı saklamıştım? Neredeydi? Hafızam bu yüzden mi alınmıştı benden?
Başka bir kız çocuğu yüzünden beni mi hapsetmişlerdi?
Öfke her bir zerremi sararken onu hatırlamak istedim. O kadar öfkeliydim ki şu saniye hatırlasam onun yerini itiraf ederken bulurdum kendimi.
“Sana onu vereceğim.” Douglas’ın bir adım attığını görsem de çenemi dikleştirdim. “Beni bu yüzden öldürmüyorsun değil mi? Tamam olur. Sana o kızı vereceğim. Sende Hakan’a annesini vereceksin.” Bu karanlıkta dediği gibi onu ardımda bırakıp çaresizliğe terk etmeyecektim. Douglas söylemişti, annesini bulmadan savaşı bitmeyecekti.
“Hatırlamıyorsun, blöfünü yiyeceğimi mi düşündün? Oradan buradan duyduklarınla senaryo yazma.” Kaşları ağır ağır çatılırken oturduğu yerden kalktı. Bana saldıracağını düşünürken ellerini masaya yaslayıp gözlerimin içine baktı. Ruhumu görebilecekmişçesine odaklanması rahatsız ediciydi.
“Blöf mü? Yerini öğrenmek istemiyor musun?” Gözlerindeki öfkeli kıvılcımla başını sola yasladı. Bir kız çocuğunu saklamıştım ve kim bilir ne sebeple başına hangi belayı getirecekti. Ona kızı falan vermeyecek Hakan’ın annesini almasını sağlamak için blöf yapmaya devam edebilirdim. “Benimle oynama-”
“Hakan’a annesinin ölüsünü verirsen kızın yerini söyleyeceğim.” Blöfüm birkaç saniye onun duraksamasına neden oldu. Caponun kız kardeşinin benim vasıtamla gizlendiğini yeni fark etmiştim. Neye benzediğini de nereye sakladığımı da hatta on dört yıl geçmişken hayatta olup olmadığını da bilmiyordum.
“Hatıralarının yerine gelmesini yıllardır bekliyorum. Onun yerini falan hatırlamıyorsun.” Gözlerim kısıldı. Haldun’un verdiği ilaçlarla anılarımın silindiğinin farkında değil miydi? Haldun, Ümit’in öğrendiğini düşündüğü zaman gerilmişti. Ümit, Haldun’a emretmeden beni nasıl onun yanında hapsetmişti ki? Ümit’in aldığım ilaçlardan haberi falan yoktu. Haldun bunu nasıl gizleyebilmişti? “Ayrıca anlaşmamızı bir kez çiğnemişken sana bir daha güvenmemi mi bekliyorsun?”
“Bana asla güvenemezsin Ümit. Ben de bir Karan’ım.” Arkama yaslanıp bir kolumu Bo’nun üzerine atıp elimle tüylerini okşamaya başladım. “Bir de Ruslarında hilekâr oluşunu duydum. Sanırım oradan da arızalıyım.” Oturduğum yerden ayaklanırken kocaman gülümsedim.
“Biraz düşünün ve kararınızı söyleyin.” Arkamı döndüğümde beni durduracağını bekledim ama yapmadı. Bo yanımda yürürken Zenas ve Douglas, Ümit Karan gidene kadar onunla kalmaya kararlı bir şekilde oldukları yerde dikilmeye devam ettiler. Adımlarım eve yönelirken bedenimdeki adrenalin gitgide azalıyor yerini titremeye bırakıyordu.
Biraz daha Kübra. Eve girene kadar omuzların dik ve bakışların net olmasına izin ver.
Sakinleşmek için derin soluk alırken korumalardan biriyle gözlerimiz kesişti. Hızla başını eğip ona emir verecekmişim gibi ceketini iliklediğinde adımlarım durdu. Korumaların bana acıyan bakışları ve canımı yakacak elleri artık yoktu. Buradaki korumalar bana karşı değildi, yanımdalardı.
Artık çaresiz değildim. Sebebi bana çare olmuş Hakan’dı.
Bedenimi saracak olan o titreyiş veya korku dağıldı. Ben, o evdeki kadın değildim. Bakışlarım ağır ağır etrafta gezinirken dudaklarım kıvrıldı. “Korkmam için hiçbir sebep yok, Bo.” Bo, bacağıma sürtündüğünde gülüşüm daha da genişledi. Evin içindeki haini bulabilirsek burası daha da güvenilir olacaktı.
Ümit Karan’ın kış bahçesinden çıktığını gördüğümde kollarımı göğsümün üzerinde çaprazladım. Göz ucuyla bana baktıktan hemen sonra bahçenin çıkışına adımladı. Planı masum başka bir kız çocuğunu ilgilendiriyordu ve bundan hoşlanmamıştım. Anlayamadığım birçok şey vardı ve en önemlisi hafızamın on dört yıldır kendine gelmediğinden emin oluşunun altında yatanlardı. Hatıralarımın geri gelmesini yıllardır bekliyordu. Bunun tek bir anlamı vardı, o da Haldun ona söylemeden zihnime zehrini vermişti. Haldun hatırlamamı istemiyordu.
Kafam allak bullaktı.
“Bana babanın beni kaçıran adam olduğunu söylemedin.” Douglas, tam karşımda durduğunda bahçeden tamamen çıkmış Ümit’e bakmayı kestim. Douglas’ın yeşil gözlerine odaklandığımda hissettiğim öfke değildi, kırgınlıktı. “Ne zaman anladın? Babanın beni kaçırdığını ne zaman anladın?”
“Melih’in burada gördüğüm ilk an bir amacı olduğunu tahmin etmiştim ama seni fark etmem zaman aldı. İtalyan mafyası için bilgi topladığını düşündüm ama bunun içinde Karanbey’in adamı olarak sızmalıydı. Bunu da yapmamıştı. Başta patronla ilgili sanmıştım ama ısrarla Çetin evindeydi. Onun kızına âşık olduğunu düşündüm. Hatice’ye. Ama sürekli kavga ediyorlardı. Onun o evde, hangi nedenle olduğunu anlayana kadar Karanbey’le yolun kesişti bile. Melih seni iyi gizledi yenge.” Melih o evde tutsak kalmam için elinden geleni yapmış gibiydi.
“O kızı sakladığımı biliyor muydun?” Başıyla onayladı. Dört yaşında kaçırılan kız çocuğunu, on bir yaşındaki ben nereye saklamış olabilirdim ki? Hayır sakladıysam bile onca yetişkin onu nasıl bulamamış ve beni esaretime hapsetmişlerdi.
“Melih’te biliyor, değil mi?” Birkaç saniye duraksasa da onayladı. “Capo biliyor mu? Kardeşini sakladığımı, öğrendi mi?” Tekrar başıyla onayladı. Bir capom eksikti. “Peşimde mi?”
“Hayır. Hiç sanmıyorum. Yenge biz onun nerede olduğunu anladığımızda çoktan üç, dört yıl geçmişti üzerinden. Babam bu gerçeği iyi sakladı. Yani sen onu her nereye sakladıysan üç, dört yıl daha nefes almasını sağlamış olabilirsin. Bu yüzden Enrico senin peşinde değil. Sabırla bekliyor kardeşini hatırlamanı.”
“Melih bana bunları söylemedi.” Sesim titrerken omuzlarım çöktü. Ailemi hatırlamak bana sakladığım bir kız çocuğunu da hatırlatacak, onu da bekleyen ailesine umut olacaktı.
“Ya hiç hatırlayamazsam? Enrico canımı yakar mı?” Korkuyla parmaklarımla oynarken Zenas bacağıma sürtünerek ayaklarımın üzerine kıvrıldı, sanki korkumu hissetmiş gibiydi. Onu okşamak için eğildiğimde hırladığı için elimi geri çektim. Tek taraflı samimi olmaktan yanaydı anlaşılan.
“Yakılacak canının kalmadığını biliyor.” Kalbimdeki sızıyla çenem titremeye başladı. Duyduklarım rahatlatıcıydı çünkü artık fazladan bir düşmana veya canımı yakmak isteyen bir adama daha tahammülüm kalmamıştı.
“Babanın ölmesine sevindim.” Güldüğünü duydum. “Bende yenge.” Beni kaçıran adamın oğluydu ama sürekli bana nazik davranıyordu. Babasının sebep oldukları yüzünden miydi? “Niye böylesin? Hakan’a sadık, Faruk’la şakalaşan ve bana kibar davranan.”
“Bu aileden olduğumu söylemiştin.” Gözlerindeki sevgi dolu bakışlarla yavaşça başını salladı. “Ailemi koruyorum, bu beni kötü birisi mi yapar?”
“Arada şüpheli davranan biri yapar sadece.” Alaylı cümlemle gülüşü sessiz bahçede yankılandı.
“Nadia’yı bulursan ve Ümit’e verirsen Enrico seni yaşatmaz.” İsmi bu muydu? Nadia Lorusso. En azından bir ismi vardı. Dudaklarımı kıvırdım. Benim de ismim vardı ve illaki hatırlayan birileri vardı.
“O kızı nereye sakladığımı bilmiyorum.” Basit aptalca bir blöftü. Benden üstün olan sikik adamlardan sıkılmıştım. Üstünlük bende olsun istemiştim. Gücü ve üstünlüğü niye sevdiklerini anlayabiliyordum. Birkaç dakikalık denge değişiminden bile müthiş zevk almıştım.
“Ama hatırlayacağım. Hakan’ın annesini de Ali’nin katillerini de bulacağım. Hakan da ona ihanet eden her kimse onları birer birer yok edecek ve rahatlayacak.” İç çektim. “Sonra gideceğim.”
“Nereye?”
“Buradan ve patronundan uzağa.” İtiraz etmek için dudaklarını araladığında bakışlarımı ondan çektim. Hakan’a duyduğum kırgınlığı nasıl çözeceğimi bilmiyordum. Birilerinin beni kırıp dökmesinden yorulmuştum ve bu sefer çözmekle uğraşmadan kaçıp gitmek istiyordum.
Ona verdiğim sözü tutup gidecektim.
“Bana Buse’yi ve Sibel’in ailesindeki her bir bireyi araştırır mısın?” Gözleri kısılırken başımla onayladım onu. “Bekir’i de lütfen.”
“Patrondan gizlemem gereken bir araştırma mı?” Başımla onayladım. “Araştırma neleri içeriyor?”
“Güvenilirlik için hangi bilgilere ihtiyacımız varsa araştır. Favori yemeklerinden en sevdikleri renge kadar en ufak detayı bile istiyorum.” Douglas başını aşağı yukarı sallayıp gitmek için hareketlendiğinde önüne geçtim. “Bu sadece ikimiz arasında ve kimseye yakalanmamaya çalış.” Onu uyarmam gereksizdi. Hayaletten farksız hareket ederdi.
“Emredersin yenge.”
🖤
Yan yana otururken ara sıra bana baktığını başımı çevirdiğim araba camından görebiliyordum. Hala onunla konuşmuyordum. Artık sinirim geçmişti ve şimdi gururdan onunla konuşamıyordum. Bekir’e inanmadığını pişmanlığından anlasam da aramızdakileri ve kırgınlığımı nasıl düzelteceğimi bilmiyordum. Belki de bu sefer onun düzeltmesine izin vermeliydim.
“Güzel olmuşsun.” Ona bakmadan teşekkür ettim. Kaşlarını çatarken elini çenesine sürttü. Onun sabır taşını çatlatacak olan bendim, bunu görebiliyordum. Umursamıyordum. Beni kıran oydu sonuçta.
Hakan, tekrar konuşana kadar araba durmuş, uzattığı koluna elimi yaslayıp içeri girmiştik. Onun yakınındaydım ama aramızda kilometreler varmış gibiydi. Onun kırdıklarının bedelini ikimizi de ödetiyordum. Masalardan birine yaklaşırken tek kelime etmeden ilerledik. Sandalyelerden birine otururken sandalyemi çekti ve oturduğumda sağımdaki sandalyeye yerleşti.
“Bu ne kadar sürecek?” Ona bakmamak adına etrafta masalarda sohbete dalmış ailelerde gezdirdim gözlerimi. Çeneme nazikçe dokunup başımı çevirdiğinde gözlerimiz kesişti.
Güm. Güm. Güm.
Elimi kalbimin üzerine yasladığımda gözleri elime kaydı ve elini yakmışım gibi çenemden uzaklaştırdı. Elimi ne zaman beni heyecanlandırsa deli gibi atan kalbimin üzerine yaslardım, bunu gördüğünde sinirlenirdi. Nedenini bilmiyordum.
“Karım.” Eli tekrar çenemi bulurken yanağıma doğru kaydı, nazikçe okşadı. Gri gözlerindeki sıcaklıkla yavaşça yutkundum. “Seni duymadığımı söyleyip beni duymazlıktan mı geleceksin? Yemin ederim inanmadım ona.” Sesindeki yumuşaklığı özlemiştim. Sıcacık ve samimi hissettiriyordu.
“Bende yargısız infaz yapmak istiyorum. O yüzden dinlemeyeceğim.” Eli çenemden ayrıldı.
“Faruk’u affetmek için tatlı yapıp onun mutluluğuyla affetmiştin. Bana niye yapmıyorsun bunu?” Gri harelerindeki kızgınlıkla gözlerim kısıldı ve sessizce yüzünü incelemeye başladım. Faruk beni sinir etmişti ve onunla tekrar eskisi gibi olmak için mutlu olduğunu görüp affetmem gerekmişti, haklıydı. Ama gözden kaçırdığı bir nokta vardı. Ona sadece sinir olmamıştım, kırgındım da.
“Çünkü sen benim kocamsın.” Kırılmaya hakkım vardı. Onu affetmek için çabalamak istemiyordum. Bunu yapamayacak kadar kırılmıştım. “Sen beni kırabilecek kadar yakınımda olan tek adamsın.”
“Bunu yaptığım için kendime kızıyorum. Nasıl düzelteceğimi de bilmiyorum.” İç çekti. “Hayatımda aldığım her karar, attığım her bir adım, söylediğim her söz planlamamla gerçekleşirken senin yanında planlarım darmaduman oluyor ve tamamen her şeyi batırıyorum.” Derin bir soluk aldı. “Seni kazanmak için plan yapmalıyım sanırım.”
“Karanbey.” Melih’in sesiyle bakışlarımız ayrıldı. “Ümit Karan, toplantı için bekliyor.” Hakan, oturduğu yerden kalkarken Melih’in karşısında durdu. İkisi uzun bir süre sessizce birbirine bakarken gergince oturduğum yerde kıpırdandım.
“Faruk gelene kadar karımın yanında kal Melih.” Melih’in yanından ayrıldı ve bir daha bana bakmadan toplantı için gidilen koridora doğru yöneldi. Bekir’e gerçekten inanmış olsa beni Melih’le bırakır mıydı? Bırakmazdı bile.
Melih oturmadan sandalyemin birkaç adım gerisinde durdu, ona doğru çevirdim bakışlarımı. Bakışları bendeydi, ellerini iki yanında serbestçe duruyordu.
“Beni öldürmesini mi bekliyorsun?” Sorusuyla başımı onaylarcasına salladım. “İnanmış olsaydı orada öldürürdü Rus Kızı. Üzerinden günler geçmişken öldürmez. Onun gibi adamlar zihnindeki şeytana anlık boyun eğerler. Kocan Bekir’e inanmaması iyi bir şey. Yaşamayı seviyorum.”
“Ama Bekir’in söyledikleri doğru mu diye sordu.” Melih hafifçe aptal olduğumu söylediği zamanlardaki gibi küçümsercesine baktı.
“Doğru olduğunu sormadan öldürmesini mi beklerdin? Bende sorardım.” Melih’in kaşları hafifçe çatıldı. “İnansam gider adamı öldürürüm. Soruyu sormazdım bile. İnanmayınca ve sorunun cevabı bende yoksa bende sorardım.”
“Düşmanın söylemiş olsa bile mi?” Derin bir soluk aldı.
“O evdeyken sana buradaki herkesin karakterini ve yaptıklarını anlatıp durdum. Bu sorunun cevabını kendin ver.”
Buse’nin bize geldiği günü anımsıyordum. Hakan’la aralarında bir şey olduğunu düşünecek kadar Buse’nin bakışlarını umursamıştım. Faruk’un mutfakta söyledikleri benim zihnimden geçenleri netleştirmişti sadece. Yalandı ama zihnimdeki düşünceler doğruymuş gibi gelmişti. Hakan’la ikisinin uzun bir süredir ayrı olduklarını duymuş olmama rağmen beraberlermiş gibi düşünmemi sağlayan Buse’nin bakışları ve tavırlarıydı.
Hakan’a sormadan ona inanmıştım.
Hakan’a sormadan Faruk’a da inanmıştım.
Kaçmıştım.
Hakan’sa bana sormuştu. Ne olduğunu ve Bekir’in söylediklerinin doğruluğunu anlamak için gelip bana sormuştu. Melih’in bana anlattığı Karanbey, Melih’i öldürürdü. Başkası için yanlış olan onun için doğruysa gider bunu yapardı. Yapmamıştı. Çünkü Bekir’e inanmamıştı.
“Ne demek istediğini anladım.” Diye mırıldandım. “Yine de kırgınım ona.” Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken ellerini cebine koydu.
“Bir haftadır masadakileri delirtmesinin sebebi sen miydin?” İrkildiğimde cık cıkladı. “Haldun deliriyor. Ümit onu zapt edemiyor. Liderler korkuyor çünkü babasının gözleriyle bakıyor. Bir masaya iki Karan fazla.”
“Bu ne demek?”
“Yakında ikisinden biri diğerini infaz edecek demek. Tecrübeme güven. Aralarındaki güç savaşı tüm liderleri gerdikçe ticaret baltalanıyor. Birbirlerini öldürmeseler bile liderler gruplaşıp en sorun çıkaranı gizlice öldürecek.” Hakan’ı öldürürler miydi? Onun sinirlerini bozduğum için miydi masadaki sorun çıkarışları?
“Enrico’yu tehdit ettiğini biliyor musun? Enrico’yu?” Bunu bilmiyordum, Hakan’ın en önemli dünya çapındaki müttefikiydi. Bu kötüydü. “Haldun zaten kocanı öldürme planı yapıyor. Bekir’den bahsetmiyorum bile.”
“Haldun sana tekrar emir verirse onu öldürecek misin?” Melih’in tarafını asla bilemiyordum. Bir an beni o evden çıkartacak kadar asi gelirdi gözlerime, başka bir ansa itaatkâr olurdu.
“Hayır.” Tuttuğum nefesimi serbest bıraktım.
“Niye?”
“Ne niye?” Ses tonu sertleşmiş kaşları çatılmıştı.
“Niye öldürmeyeceksin? Gerçekten başkasına çalıştığın için mi? Niye bana kime çalıştığını söylemedin?” Etrafımızdaki masalarda kimse yoktu. Yine de biri bizi duyabilir diye capoya çalıştığını üstü kapalı sormuştum.
“Bilmen neyi değiştirecek ki?” Hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. O kime çalışırsa çalışsın bu bilgi benim işime yaramayacaktı. Yine de bilmek isterdim. Nedenini nasılını bilmeden niye burada olduğunu tamamen anlamak için onun kim olduğunu tamamen bilmek isterdim.
“Enrico seni buraya benim yüzümden mi gönderdi?” Sessizce baktı gözlerime. Cevap vermeyeceğini düşündüğüm anda başıyla onayladı. “Beni öldürecek mi?”
“Başta niyeti oydu.” Sesi buz gibiydi.
“Niye öldürmedi o zaman? Kardeşinin yerini biliyorum diye mi, emir vermedi?”
“Hayır. Kardeşinin yaşayacağı hayatı, senin yaşadığını anladığı için seni öldürmekten vazgeçti.” Gözlerim yanarken bakışlarımı ondan ayırdım. Aptal bir mafya düzeninin içinde sıkışıp kalmıştım.
“Bunları biri sana söyledi mi? Yoksa hatırladın mı?” Masaya yerleşmeye başlayan bazı tanıdık simalarda gezdirdim gözlerimi. Hatırlamam herkes için en iyisiydi, biliyordum. Yine de bir türlü anılarım bana gelmiyordu. En son hatırladığım bir ormanda koşarak saklandığımdı. Mutlu bir anı gibi anımsamıştım. Sanki saklambaç oynuyormuşum gibiydi.
“Hatırlamıyorum. Ümit Karan geldi. Douglas’la biraz atışınca parçaları birleştirdim. Douglas’a sorduğumda onayladı. Enrico madem kardeşini saklayan kişi olduğumu biliyor, niye hatırlayana kadar beni Çetin evinden çıkartmadı ki?” Belki bana Haldun ve Bekir’den çok daha iyi davranırdı. Hapsetmezdi. Şiddete maruz bırakmazdı. Karanlık ve kilitli odaya hapsetmezdi.
Yine bu düzende yaşayan eli kanlı bir mafyadan umut bulmaya çalıştığım için kendime kızıyordum.
“Çıkarttı. Çıkarmaya çalıştım.” Aniden ona çevirdiğimde yüzündeki sıkıntılı ifadeyi seçebildim. Beni o evden çıkarttığını hatırlamıyordum. Ayağı kalkıp karşısında durduğumda bakışları bir anlığına etrafta gezindi.
“Ben niye hatırlamıyorum? Seni hatırlarım Melih. Onlarla birlik olup yaşattıklarını unutmadım.” Haldun’un her emrini yerine getirişini hatırlayabiliyordum. Bekir’e engel olduktan sonra bana kızıp bağırdığı zamanları da…
“Seni üç kez kaçırdım ve üçünde de ölüyordun. Bende durdum. Sana verdiği ilacı bulana kadar onlara itaat ettim.” Bir adım gerilerken Melih’in zehir saçan yeşil gözlerinde sıcak duygu parçacıkları geziniyordu. “Seninle kaç kere tanıştık, Rus Kızı?”
“Bu ne demek?”
“Beni beş kez unuttun Kübra. Seninle altı kez tanıştım ben. O ilacın sendeki etkisini fark edene kadar çoğu anıyı sildin. Sen yalnız kötü olanları hatırlıyorsun. En azından bana dair olan bu. Bekir’in yaptıklarını unutmuyorsun. Medine’nin sana söylediği hiçbir şeyi unutmadın. Hatice’yi hatırlıyorsun. O evden çıkmana yardımcı olacağına seni inandırdığım an, kalbinde filizlenen umudu zihnindeki anıları silerek yok ediyorlar. O umudu veren bendim ve bu yüzden beni unutuyordun. Bunu anladığımda sana kötü davranmaya başladım. İnanır mısın? Beni bir daha unutmadın.”
“Al şu elmayı ye, uğraşamam seninle.” Aç bırakıldığım zamanlar bana getirdiği yemekleri hep ters konuşarak vermişti. “Kapı kapandıktan sonra feneri yak, ölün işime yaramaz.” Söylediği her cümle beni kırmıştı. Neden bana bu kadar kızgın davrandığını bilmediğim için Melih’e karşı hep dikkatli davranmıştım. Bana kötü davranmasına rağmen Bekir benim kalbimi kıramazdı, Melih bunu yapıyordu ve nedenini şimdi anlıyordum.
Melih, onlara itaat edip bana ceza keserken bile yine onun odasında yatağın altında gizlenirken bulurdum kendimi. Sanki ondan korkarken bir yandan onun yanında güvendeymiş gibi hissederdim. O evde o kadar zarar vermişlerdi ki zihnim kendi zıtlıklarını duygularıma yansıtıp beni manipüle ediyor sanırdım.
“Bana bunları daha önce niye anlatmadın?”
“Tekrar beni unutma diye. Sana fazladan bilgi verdiğimde veya seninle ilgili konuşmalar yaptığımda zihnin kendini resetliyordu. Başkalarından bahsettiğimde bu olmuyordu. Sanki verilen ilaç seni sana yabancılaştırmaya programlanmış gibiydi. Savaşın buradaki hiç kimseyle değil. Kendinle.”
“Şimdi niye anlatıyorsun?”
“Çünkü Nadia’yı ararken senin canını yakmalarına izin verdiğim için kendimi affedemiyorum.” Duraksadığımda Melih boğazını temizleyip bana bir adım atarak yaklaştı. Hala aramızdaki mesafe çoktu. “Onlar gibi senin acılarına kör çığlıklarına sağır davranmayı daha fazla kendime yediremediğim için.” Cümleleri boğazımda oluşan yumruya engel olamadı. Herkesin içinde ağlamak istemiyordum ama ağlamak üzereydim.
“Melih,” Cümlemi yarıda kesen bir silah sesiydi. Peşinden üç el daha ateşlediğinde Melih, sendeledi. Omzunun gerisinden bakarken öne doğru bedeni düşmeye başladı. Onu tutamayacağımı bile bile elimi uzattığımda yere düştük. Başını yere yaslarken kolundan akan kan zemine yayılmaya başladı.
Başımı kaldırırken Bekir’i gördüm. Bir eli dirseğine kadar sarılıyken diğerinde tuttuğu silahı indirmişti. Gözlerindeki zafere aşinaydım. Yusuf’u da Medine ablayı da öldürdüğünde takındığı o yüz ifadesi vardı.
“Bizde ihanet edenler böyle cezalandırılır!” Bağırışı mekânda yankılanırken ona bakmayı kesip Melih’in sırtındaki iki kurşun izine bakakaldım. Üçüncü omzunda dördüncüsü koluna saplanmıştı. Onun sırt üstü düşmeden önce kendi kendine bir şey dediğini seçebildim.
“Yardım edin!” Çığlığım yankılanırken nefes alışverişim düzensizleşti. “Yalvarırım biri yardım etsin.” Gözleri kapalıydı ve göğsünden yükselen hırıltıyı duyabiliyordum. Birini daha benden alamazdı, Bekir bir kez daha zaferiyle mutlu olamazdı. “Bir ölüm daha görmeme izin veremezsin.”
“Rusça konuşuyorsun. Seni anlamıyorlar Rus Kızı.” Rusça konuşurken gözleri aralandı. Bekir’in üzerine atlayan Faruk’u görünce yanaklarımdan süzülen yaşlara engel olamadım.
“Bekir’i öldüreceğim. Ölümü yemin ederim benim elimden olacak.”
“Ölme. Lütfen ölme.”
“Benim ölümüm İtalya topraklarında olacak, Rus Kızı. Ölmeyeceğim.” Gözlerimden akan yaşları silmekle uğraşmadım. Ne Yusuf’a ne de Medine ablaya yaklaşmama izin vermişti Bekir. Beni tutan iki kişinin durduruşuyla ölümleri seyretmeme izin vermişti. Şimdi Melih’le konuşabilmek göğsümde korkuyla çarpan kalbin umut etmesini sağlıyordu.
O yaşayacaktı. Melih güçlüydü. Defalarca kez delik deşik gelmişti, kendine gelip ertesi gün işine devam etmişti. Melih iyi olacaktı.Diğer tarafa çökenin kim olduğuna bakmak için başımı kaldırdığımda Hakan’ı gördüm. Gözleri hızla beni tarayıp Melih’e çevrildi ve nabzını kontrol etmek için boynuna yaslandı.
“Sono stato colpito, stanno per entrare. Due minuti.” Vuruldum, içeri girecekler. İki dakika.
Ne söylediğini bilmiyordum. Hakan’ın kaşlarındaki derin çatıklık artarken başını kaldırıp etrafına bakındı. “Herkesi çıkartın.” Sözünü kesmek için öne adım atan Ümit Karan’a dikti gözlerini. “Kadınları çıkartın. Baskın yapılacak. Herkes dışarı!” Etrafta bir kargaşa oluşurken Melih’in başı sola doğru düştü.
“Melih.” Yüzünü avuçlayıp sarstığımda en ufak bir tepki vermedi. Hakan elimi uzaklaştırıp tekrar nabzını kontrol ettiğinde yüzündeki dehşetten hiçbir şeyin yolunda gitmediğini anlayabilmiştim. Biri kollarımı sarıp yerden beni kaldırırken Hakan, ellerini onun göğsüne yaslayıp bastırmaya başladı.
“Gitmeliyiz yenge.”
“Olmaz. Melih’in iyi olduğunu bilme-” Kolumdan sarstığında bakışlarım Douglas’ı buldu.
“Gitmeliyiz. Onun ölmesine izin vermezler.” Son kez Melih’e kalp masajı yapan Hakan’a baktım. Douglas çoktan kolumdan tutup herkesin gittiği yönün tersine koridora saptı ve kapıları açarak mekânın çıkışına adımlamamızı sağladı. Arka kapıya çıktığımızda tanıdık araba yavaşlayarak önümüzde durdu.
“Yengeyi eve bırakın.” İtiraz etmek istiyordum. Hakan içerideydi. Melih ölüyordu. Zihnimdeki tüm düşünceler çığlık çığlığayken Douglas arabaya binmemi sağladı. “Doug.” Devam edemedim.
“İkisi de yaşayacak yenge. Sözüme inan.” Peş peşe duyulan silah sesleriyle çığlık atan kadınların sesi uzaktan da olsa kulaklarıma ulaştığında endişe etrafımı sardı. Douglas kapıyı kapattığında içeri koşmaya başladı. Ardından kapıyı açamayacak kadar kaskatı kesilmiştim. Gözlerimin önünde beliren siyah noktalar ve nefesimin kesilişi bedenimi saran bir krizin habercisiydi.
Bekir, Melih’i öldürdü. Sonunda dediğini yapmıştı.
Hakan içerideydi ve Melih öldüğü için onu da öldüreceklerdi.
Korumanın bir şeyler söylediğini duyabiliyordum ama derin bir sis perdesinin ardından boğuktu, anlaşılmazdı.
“Bizde ihanet edenler böyle cezalandırılır!”
Bekir’in cümlesi tekrar tekrar zihnimde yankılandı.
Peki bana daima ihanet edenler niye cezasını çekmiyordu ki?
🖤
Bölüm nasıldı?
Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |