17. Bölüm

K16 - CAPO

Ayşe Deniz
ayseilhanli

🎵 Arctic Monkeys - I Wanna Be Yours 🎵

 

Selammmmm. Ben geldim. İki hafta ara verdik sözde ben hayatımı düzenleyecektim, olmadı. Yapamadım. Bölüm yazdım dfjlsdfj :D

Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?

Malumunuz Ramazan geliyor. Bölümleri elimden geldiğince hızlı aynı düzende atacağım.

Bir de sizden ufak bir ricada bulunabilir miyim? Heh. Yazıyorum. Burada kimler yapar bilmiyorum ama birileri artık bu kitabın videolarını yapabilir mi lütfen? Söz hepsini izleyeceğim. (Benim ikna seviyem şaka mı :D) Neyse bu ufak bir ricaydı. Artık fazla konuşmadan aradan çekiliyorum.

Not: Bölüm söz verdiğim gibi birleştirildi ve üç bölüm uzunluğunda. Verdiğimiz araya değsin değil mi? <3

 

 

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

 

16. BÖLÜM - CAPO

 

 

KÜBRA

 

 

Geçmiş

"Sana sıcak çikolata yaptım." Hatice'nin uzattığı bardağa bakarken başımı sağa sola salladım. Onu seviyordum ama o bir Çetin'di. Bu evdeki herkes kadar güvenilmezdi. Yanıma otururken kupayı yudumladı. Gözlerim bir an olsun ondan ayrılmıyordu.

"İçinde ilaç yok. Bekir'in üzerine yemin ederim." Bekir onun her şeyiydi ve gözümün önünde bardağı yudumlamıştı. Titreyen elimi uzatıp bardağı aldığımda içmeden önce bardaktaki sıcaklığı hissedebilmek için birkaç dakika sessizce tuttum.

Vücudumdaki her bir kas ağrıyordu. Yusuf öldükten sonra uzun bir süre bedenimde açtıkları yarayı ve morlukları atlatabilmek için yatmıştım. Kaç gün olduğunu hatırlamıyordum. Aynadan morlukların geçtiğini görene kadar beklediğime göre uzun bir süre olmalıydı. Sessizdim. Konuşacak kelimelerim tükenmişti ve canımın daha fazla yanmaması için itaat ediyormuşum gibi davranıyordum.

"Ağrın var mı?" Başımı sağa sola salladım. İlaç içmeyi reddetmiştim. Gerçi yeni korumam olan Melih, zorla içtirmişti. Bu evde gözümü korkutan bir tek o vardı.

Haldun, Bekir'i uzak tutmak için Hatice'nin koruması Melih'i, beni gözetlemesi için görevlendirdiğinde korkudan onun gözlerine bakamamıştım bile. Haldun'un niye onu görevlendirdiğini hatta beni ona verdiğini biliyordum. Bana o anlamda yaklaşmamıştı, yine de korkum geçmiyordu. Haldun'un sınırsız verdiği yetki onun bana istediklerini yapmasına neden olacaktı. Bundan korkuyordum. Bekir'i cezalandırdığını düşünüyordu. Aslında cezalandırılan bendim.

"Konuşmayacak mısın?" Başımla onayladım onu. Ne söyleyecektim ki?

Melih'in, Haldun'un emrine itaat edip bana yaklaşmasından korkuyorum mu diyecektim?

Bu evde kaldığım her gün ruhum ölüyor mü diyecektim?

Bana niye yardım etmediğini anlamadığımı mı konuşacaktık?

Beni kaçıran adamın kızıyla ben ne konuşacaktım ki?

"Söylediklerimi duyup sessiz kalacak mısın? Yoksa söylediklerimi gerçekten duyacak mısın?" Elimdeki sıcak bardak bedenimin gevşemesini sağlıyordu. Bakışlarım onun pişmanlık dolu bakışlarıyla buluştuğunda başımı salladım. "Ben ne konuşacağım seninle? Burada ne anlatırsam babana yetiştirmeyecek misin?"

"Bugüne kadar ne konuştuysak bende kaldı, Kübra. Yemin ederim babamlara tek kelime söylemedim." Ses tonunda ona güvenmemi sağlayan o netlik vardı. Babasına yetiştirmediğini biliyordum. Benim kaçmama birkaç kez yardım etmeye çalışmıştı, detaylar zihnimde yoktu ama yine de hatırlıyordum. Onu diğer Çetinlerden daha çok sevmemin tek nedeni buydu belli ki.

"Sorun burada ya. Ne anlattıysam sende kaldı. Sesimi duydun ve sustun." Hatice oturduğu yerden kalkarken karşımda dikildi. Onu suçlamamalıydım, onun yapabilecekleri de sınırlıydı. Yine de kırgındım. Kırıldıkça karşımdakilerinde kırılmasını istiyordum. Canım yanarken sürekli görmezden gelenlerinde canı yanmalıymış gibi geliyordu.

"Ne yapabilirim? Kübra senin savaşamadığın dünyaya benim gücüm yeter mi?" Ben gücümün farkındaydım ve canımın yanacağını bile bile savaşmaya devam ediyordum. Bana bir haksızlık yapılmıştı, yapılmaya da devam ediliyordu. Kendime sessiz kalıp içimdeki çığlıkları duymazlıktan gelemiyordum ben.

"Benim için savaşmanı istemiyorum. Uğruna savaştığın bir kardeşin var zaten. Sen susuyorsun." Benim için gidip birilerini öldürsün ve kurtarsın istemiyordum.

Ailemi bulabilirdi. Babası ona güvenirdi.

Bana ilaç vermeyi bıraktırabilirdi. Bekir ona itaat ederdi.

Korumaların bana hor davranmasına engel olabilirdi. Hepsi onun önünde diz çökerdi.

Hatice Çetin, güçlüydü. Gücü bana karşı yoktu. Sadece Bekir'i korurdu o.

"Beni anlamıyorsun Kübra."

"Haklısın. Seni anlayamayacağım. Ama bir gün sen beni anlayacaksın." İrkildiğinde elimdeki bardağı onun kalktığı basamağa bırakıp ayağı kalktım. "Benim yaşadıklarımı umarım yaşamazsın. Yine de görebiliyorum Hatice. Çetin ailesi benim sonumu getirirken sessiz kalışlarını görüyorum. Ailen senin de sonunu getirecek. Hatta sonunu sen kendin getireceksin. Önceliklerin ve doğruların o kadar net ki yanında yanıp kül olanları umursamıyorsun. Sen gerçekten bir Çetin'sin ve bu senin etrafındaki her şeyi kaybetmene neden olacak. Pişman olduğunda yapayalnız kalacaksın. İşte o zaman beni anladığını düşüneceksin." Bir basamak inerek boylarımızı eşitledim.

"Bir gün bencilliğin veya sessizliğinin bedelini ödersen gözlerinin içine bakacağım, Hatice. Yemin ederim. Ben demiştim demek istiyorum. Ailen için sustukların ve yaptıkların senin sonun olduğunda pişman olacaksın." Hatice'nin gözlerinin sulanmış olmasına rağmen yüzü ifadesizdi.

"Ben aldığım hiçbir karardan pişman olmam, Kübra." Gülümsedim. Herkes illaki bir gün pişman olurdu.

"Niye dışarıdasın sen?!" Melih'in bağırışıyla olduğum yerde sıçrayıp bahçede bize doğru gelen öfkeli adama çevirdim bakışlarımı. Kalp atışlarım korkuyla hızlanırken basamakları çıkarak eve gitmeye çalıştığımda bir basamağı kaçırıp dizlerimin üzerinde verandaya yapıştım. İyileşmek üzere olan tüm kaslarım acıyla kasılırken dişlerimi birbirine geçirdim. Bu alışkanlıklarımdan biriydi. Canım yanarken bile tepkisiz kalmalıydım ki acı çekişimden tatmin olmamalıydılar.

"Odana git Hatice."

"Bana emredemezsin." Yerden kalktığımda Melih'in eli kolumu tuttu ve kaçmama engel oldu.

"Emredebilirim. Akşam çıkmak yasak. Babanın emri. Odana git." Buradaki herkes Hatice'ye prenses gibi davranırdı ve itaat ederdi. Melih hariç. O daima bana nasıl konuşuyor ve davranıyorsa Hatice'ye aynısını yapardı.

"Siktir git. Bakalım babam...Ne yapıyorsun?" Melih telefonu kulağına yasladı.

"Kızınız dışarıda...Evet...Emredersiniz." Telefonun ekranında herhangi bir arama yoktu. Kapatıyormuş gibi bastı ekrana. "Odana git. Şımarıklığı bırak." Hatice şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken Melih ona arkasını dönüp içeri doğru yürümeye başladı.

Kolumdan çekiştirdiği için canım daha fazla yanmasın diye adımlarımı ona yetiştirmeye çalışıyordum. Odaların olduğu koridora yöneldiğimizde kolumdaki eli gevşedi. "Ben biraz hava almak istedim."

"Bana söyle." Odaya girdiğimizde kapıyı kilitleyip bakışlarını bana çevirdi. "Bekir, gelmiş olsaydı ne olacaktı?" Büyük ihtimalle sınırlarını zorlayacaktı. Günlerdir odadan çıkamamışken beni görünce boynuma falan atlardı.

"Beni görünce mutluluktan havalara uçardı." Gülmeye başladığımda kaşları çatıldı. Sesimdeki alaydan hoşlanmamıştı. Ceketini çıkartıp asarken gömleğindeki kanı gördüm. Arkasını dönmüş olsa bile elini karnına yaslayıp suratını buruşturdu.

"Yaralısın."

"İyiyim." Ona yaklaşırken endişe her bir zerremi sarmıştı.

"Bekir mi yine?" Omzunun üzerinden bana baktı. Haldun, beni ona verdiğinden beri Bekir belirli aralıklarla Melih'e saldırı düzenliyordu. Onun canını yakıp beni korumaktan istifa etmesini bekliyordu.

"İyiyim dedim, Rus Kızı."

"Neredeydi pansuman çantası?" İtiraz edecek olmasını umursamadan dolabı açtım. Çok fazla kıyafet olmadığından hızla çekmecelere geçtim.

"Banyoda." Sesini varla yok arası duyduğum için doğrulup ona baktım. Çoktan gömleğini çıkartıp siyah bir tişört giymişti. "Banyoda." Diye tekrarladığında odadaki ufak banyoya girdim, çekmeceleri karıştırırken bulduğum siyah çantayla odaya geri döndüm.

"Yemek yedin mi?" Elimdeki çantayı alıp açarken yatağa oturdu. "Bekir mi Hatice mi getirdi yemeğini?"

"Koruma getirdi. Yemedim." Güvenememiştim. İştahımda yoktu zaten.

"Berbat görünüyorsun. Yemeklerini aksatma." Kaşlarımı çattığımda dudakları kıvrılır gibi oldu. Yine zihnimin bir oyunu olduğunu biliyordum. Melih bana gülümsemezdi. Çatık kaşlarıyla emirler yağdırırdı. "Zayıflarsan çabuk ölürsün. Yemeğini ye."

"Nasıl yaralandın?" Yere diz çökerken çantayı onun elinden kapıp yatağa yaydım malzemeleri. Bana her söylediği güzel cümlenin ardından alaylı cümleleri canımı yakmıyormuş gibi bakışlarımı ilk yardım malzemelerinde gezdirdim.

"Önümü kestiler." Bu kadardı. Daha fazla konuşmazdı. Her defasında ters cevap verip susardı.

"Pansuman yaparken beni öldürmeyeceksin, değil mi?" İrkildiğimde bakışlarımı kaldırdım. "Sanırım artık öldüreceksin." Gözlerinde eğlenen bir ifade vardı. Dalga geçiyordu. Yine de birini öldürme fikri endişelerimi arttırmıştı. Gözlerimi kırpıştırdıkça gözlerimin önüne Yusuf geliyordu.

"Ben yapmam."

"Biliyorum. Önce şunu dök..." Dediğini yapıp uzun bir şerit olan yarayı temizlemeye çalışırken tişörtünün bir kısmını yukarıya kaydırarak işimi yapmama izin verdi. Pansumanı tamamlayana kadar ikimizde konuşmadık. Tüm çöpleri toplamaya başlarken o tişörtünü indirdi.

"Çantayı eski yerine koy." Oturduğu yerden kalkıp odadan çıktığında tuttuğum gözyaşlarını serbest bıraktım. Bundan çok yorulmuştum. Herhangi bir evde hapsolmaktan daha acısı varsa o da Bekir'le karşılaşacağım bir evde hapsolmaktı. Şimdiden başlamıştı. Melih'i de öldürecekti. Sonraki kurbanı kim olacaktı? Medine abla mı? Ben mi? Beni Bekir'den koruyacak kimsem yoktu, kendimi koruyacak gücümde.

Banyoya girip çantayı eski yerine bırakırken ellerimi yıkayıp yüzüme su çarptım. Aynadaki aksime bakmaktan kaçınıyordum. Gözlerim buradaki gerçekleri gösteriyordu. Bu yüzden aynalar benim düşmanımdı.

Odaya geri döndüğümde Melih elindeki tepsiyle odaya girdi ve ayağıyla kapıyı kapattı. Tepsiyi yere koyarken kapıyı tekrar kilitledi. Kaçmamam için yapıyordu belki de. Sanki kaçacağım bir yer varmış gibi...

"Otur." Tepsinin bir tarafına otururken itiraz etmeden diğer tarafına oturdum. Tepsideki yemekleri görmek karnımı acıktırmıştı. "Yemeğini ye." Kaşıklardan birini önüme koyup umursamaz bir şekilde pilava kaşığını daldırdı. Yemeklerin hepsi ortak tabaklardaydı. Benim yemeğim her seferinde ayrı verilirdi, Melih bunu umursamadan ortak tabaklarda yememizi sorun haline getirmediğine göre yemeklerde ilaç yoktu.

Rahatladım. Bilerek yapıp yapmadığını umursamadım bile.

"Bekir'i niye Haldun'a söylemiyorsun?" Kaşığa adını bilmediğim yeşil topa benzer sebzenin olduğu sulu yemeğe daldırdım ve ağzıma tıktım. Buradaki hiçbir yemeği bilmiyordum.

"Bekir için sorun olduğumu anlarsa beni gönderir. Ne sorun olan biri olmalıyım ne de pasif ve korkak."

"Ama Bekir senin canını yakıyor." Eli havada kalırken bakışlarımı gözlerine çevirmeden aşağıda tutmaya devam ederek sonraki yemeğimi seçmeye çalıştım. "Buna niye dur demiyorsun? Sen güçlüsün. Silahın var. Yumruklarında sert. Niye kendini savunmuyorsun?"

"Aptal." Kaşlarımı çatıp ona baktığımda öfkeli bakışlarla bana baktığını gördüm. "Hapsolan sensin beni düşünecek kadar aptalsın."

"Seni düşünmüyorum. Sen ölürsen sonuçta Bekir bana yaklaşır." Onu düşünüyordum. Kendimi de düşünüyordum. "Seni niye düşüneyim ki?" Bencil olduğumu düşünebilirdi. Sorun yoktu.

"Bana bir daha hakaret etme." Ellerim titremeye başlarken kaşıktaki pilav tepsiye dökülmeye başladı. Ona sesimi yükselttiğimde bedenim buna tepki veriyordu. Korkudan değildi, kaygılanıyordum sadece. Onlar gibi aşırı tepki verip canımı yakabilirdi.

Bu korkmak Kübra.

Titreyen elimi tutup sabitlediğinde bakışlarımı ona çevirdim.

"Beni düşünme. Ben kendi çareme bakarım. Gerekirse bu evi yakarım ve yanımda onlarla cehenneme giderim. Sen daima kendini düşünecek kadar bencil olacaksın." Bu imkansızdı. Bunu yaptığım ilk seferde Yusuf'u öldürmüştü. Kendimi düşünmek birilerinin ölümüne sebep oluyordu.

"Yusuf gibi birilerinin ölmesini istemiyorum." O günden beri tek kelime etmemiştim Yusuf'a dair. Bir şey Melih'e her şeyi anlatmak istememe neden oluyordu. Anlatıp rahatlamak istiyordum.

"Bekir bu dünyada yapabileceği en doğru şeyi yaptı. O piç geberdiğine dua etsin." Elimi ondan çekip yerden kalktığımda umursamaz bir şekilde yemeğini yemeye devam etti. Yusuf bana kötü davranmamıştı, niye o kötüymüş gibi konuşuyorlardı ki?

"Bekir seni öldürdüğü zaman aynısını diyeceğim."

"Bekir beni öldüremez." Başını kaldırıp tehlikeli bir gülüşle kıvırdı dudaklarını. "Beni öldürdüğünü sandığı anda onu ben öldürürüm." Kaşığını tepsiye bırakıp tepsiyi odadaki sehpanın üzerine bıraktı ve tam karşımda durana kadar bana adımladı.

"Yusuf konusu da...Bekir yapmamış olsaydı ben öldürürdüm onu. Tek fark senin ruhun duymazdı."

"Yusuf bana yardım etmekten başka bir şey-"

"18 yaşındasın!" Bağırışıyla sırtım duvara değene kadar geriledim. "O kaç yaşında biliyor musun? Eşek kadar herif senin buradaki umutlarını manipüle edip güvenini kazanmış ve sana el sürmüş."

"Ben istedim."

"Senin isteklerinin bir anlamı var mı? Hapsetmişler seni buraya." İrkildiğimde elleriyle kapıyı işaret etti. "O orospu çocuğunun iradesi yok muydu? İstismar edilen bir kız çocuğuna el sürecek kadar sapıktı o. Bekir yapmamış olsaydı ona yıllarca acı çektirip ölmesine izin vermezdim."

"Benim planımdı. Bekir benden uzak dursun diyeydi. Haldun benden daha çok tiksinsin diyeydi." Kendimi korumak için yapmıştım. Melih, Haldun'da gördüğüm o tiksinti dolu bakışla etrafına bakarken nefesim kesildi. O da tiksiniyordu.

"Yusuf'un evli olduğunu biliyor musun? İki çocuğu olduğunu... 36 yaşında olduğunu..." Bunları bilmiyordum. "Kendine vicdan azabı çektirme Rus Kızı. Sen bir amaç uğruna onu kurban ettiysen bile o yapmayacaktı. Onun seçimi ölümü kabullenişiydi." Daima kendimi suçlayacaktım. Benden yaşça büyük olabilirdi, yine de benim yüzümden infaz edilmişti. Bu gerçeği değiştiremezdim.

"İnsan çaresizken yapacaklarının sınırı olmaz." Bana bir adım daha yaklaştığında ellerini omzuma koydu. "Bir daha böyle bir şeyi yapmayacaksın. Tamam mı?" Niye bu kadar umursuyordu ki? "Buradan çıkmana yardım edeceğim Rus Kızı. Bir daha ne Bekir'in ne de Haldun'un senden nefret etmesi için böyle bir şey yapmayacağına dair söz ver."

"Kendimi korumak için benden nefret etmeliler. Tiksinmeliler. Benden nefret etmeleri için her şeyi yapacağım. Benden bir hayat aldılar. Onların hayatını da cehenneme çevireceğim." Omzumdan sarstığında ciddileşen yeşil gözleri öfkeyle çevrelendi.

"Yapmayacaksın! Aptal olma." Ellerini çekip onu ittiğimde bir adım geriledi.

"Onlara çalışıyorken bana tavsiye verecek son kişisin. Onların emrini yerine getiren bir kuklasın. Ben yalnızım bu evde. Bunu kabullendim." Hayal kırıklığını engelliyordu yalnız kalışım. Bunu kabullenmem kendimden başka kimseye güvenmemem gerektiğini hatırlatıyordu.

"Artık yalnız değilsin." Gülmeye başladığımda cümlesi canımı yakıyordu. O da yalancıydı. O da çıkarcıydı. İşi bittikten sonra arkasını dönüp beni burada yalnız bırakacaktı.

"Sana inanmıyorum. Bu evde hiç kimseye inanmıyorum. Ben cehennemi yaşıyorum, Melih. Bu senin için bir oyun mu? Belki de Haldun emretmiştir. Bana yakın davranmanı istemiştir. Sana ölsen inanmam." Derin soluk alırken bana vermeye çalıştığı umut kırıntılarını reddediyordum. Yorulmuştum. Bitmiş tükenmiştim.

"Yalnız değilmişim. Yalnız olmasam burada işim ne?" Ellerimdeki titreyişi engellemek için yumruk haline getirirken boğazımda oluşan yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştım.

Geçmedi.

"Mi dispiace per il ritardo." Geciktiğim için üzgünüm.

Ne anlama geldiğini bilmiyordum. Sesi yumuşamıştı ve ne zaman bu tonlamada konuşsa başka bir dilde konuşuyordu.

"Onların nefretini kazanacağım diye kendinden nefret edeceğin kararlar almayı bırak. Senin canın yanıyor. Onun gibi adamların canını duygusal olarak yakamazsın. Dur artık. Yaşaman lazım."

"Niçin?"

"Kardeşimi bulmam için." Kardeşi mi? Kaşlarım çatıldığında elini yüzüne sürdü. "Kardeşimi kaçırdılar ve Türk mafyasına getiren adamı konuşturdum. Kardeşimi kaybettiğini ve senin sakladığını söyledi."

"Kardeşin kim? Ben kimseyi saklamadım. Sen kimsin ki?" Aklım karışmış her şey birbirine girmişti.

"Bunu sana daha önce de söyledim." Sitem dolu ses tonuyla gözlerim kısıldı. Hatırlamıyordum.

"Kimsin Melih?" Derin bir soluk aldı ve bıkkınlık dolu bir bakış attı.

"Enrico Lorusso."

 

 

KARANBEY

 

 

Günümüz

Arabayı park edilirken inip karanlıklar içindeki eve doğru yürümeye başladım. Kübra karanlıktan korkardı, evin niye ışıkları yanmıyordu?

"Kübra nerede?" En yakınımdaki korumaya çevirdim bakışlarımı.

"Eve girdi." Evde olsa ışıklar yanardı. Kaşlarım çatılırken adımlarımı hızlandırdım. Verandada bekleyen Zenas başını kaldırdı. İlk kez onun tüylerini okşamayı es geçip içeri girdim. Geçtiğim her yerin ışığını aça aça üst kata çıktım.

"Karım?" Kübra'nın odasının kapısını aralayıp ışığı yaktım. Orada değildi. Kalp atışlarım endişeyle sıkışırken içeri girip yatağın diğer tarafına baktım. Yoktu. Bazen yere kıvrılarak kendini gizlerdi. Yine bunu yaptığını düşünmüştüm ama yapmamıştı. Dizlerimi yere yaslayıp yatağın altına baktım, yoktu.

"Kübra?" Odasından çıkıp kendi odama girdiğimde ışıkları yaktım. Aynada bir tek benim aksim varken yatağın altında onun yansımasını seçebildim. Yatağın altındaydı ve cenin pozisyonu almıştı. Tuttuğum nefesimi serbest bırakırken kapıyı ardımdan kapattım.

"Karım?" Eli kulaklarındaydı ve gözleri geldiğimi anlayınca sıkıca yumulmuşlardı. Yanakları ıslaktı ve burnu kıpkırmızıydı. Ağlamıştı. Yere diz çöküp yatağın altındaki bedenini çıkartmaya çalıştığımda benden kaçtı. "Çık oradan, gözyaşlarını silmeme izin ver." Korkusunu ondan çekip çıkartmak istiyordum.

Rusça bir şeyler söylediğinde kaskatı kesildim. Kendini yine kapatmış mıydı? Douglas'ta burada değildi.

"Krize giremezsin. Rusçam berbat." Rusça bir şeyler mırıldanırken hıçkırıkları kulaklarımı doldurdu. "Moya zhena." Karım. Bana öğrettiği Rusça kelimeyi berbat bir aksanla söylediğimde gözleri aralandı. "Moya zhena." Elimi uzattığımda çenesi titremeye başladı. "Gel söz sıkıca sarılacağım." Yatağın altından çıkmak için hareketlendiğinde kenara çekildim.

"Hakan." Hıçkırdığında onu kucağıma çekip sıkıca sarıldım. Yüzünü boynuma gizleyip ağlamaya devam etti.

"Buradayım."

"Hakan." Sesi öncekinden çok daha acı doluydu. Parmakları gömleğimin üzerinden göğsüme kaydı. "Yemin ederim buradayım." Omuzların gevşerken kollarımda ağlamaya devam ediyor, titriyordu.

"Karım." Saçlarına uzattığım elim kan içindeydi. Onun gömleğime tutunduğu ellerinde Melih'in kurumuş kanı vardı. "Moya zhena." Başını geriye çektiğinde kızarmış gözlerindeki acıyı gizlemeden bakarken nefesimi tuttum. Korku ve acıyla harmanlanmış mutsuz o gözlerden nefret etmiştim. "Rus'um."

"Hakan." Bakışları boynumdan bedenime kayarken elleri göremediği her bir parçama nazikçe dokundu. "Yaralı mısın?" Sesindeki titreyişle kollarımdan ayrıldı. "Sana bir şey yaptı mı?" Kollarımı kontrol ederken elleri tıpkı onun gibi kana bulanmış elime dokunduğunda tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı.

"Bekir seni de alacak. Seni de benden alacaklar." Başını eğerken alnını göğsüme yasladı. "Saklayalım seni Hakan. Melih gibi öldürecekler seni." Yerden kalkarken konuşmama fırsat vermeden elini yanaklarındaki yaşa sürdü, elindeki kurumuş kan yaşlarıyla birleşerek yanağına bulaştı. Elimi tutup ondan beklemeyeceğim güçle yerden kalkmam için beni çekiştirdiğinde itaat edip ayağa kalktım.

"Seni saklamalıyım. Bekir seni de öldürecek." Onu tekrar kucağıma çekip kaçamayacağı şekilde sıkıca sarıldığımda ağlamaya devam etti. "Seni benden alacaklar." Banyonun olduğu aynalı kapıyı çekip içeri girmemizi sağlarken sırtımı göğsüme yasladığımda aynadan gözlerimiz kesişti.

"Derin bir nefes al. Beni senden alacak bir tek sensin. Derin bir nefes al." Çenesi titremeye devam ederken bakışlarımı ondan ayırıp önce elimi sonra onun eliyle yüzünü yıkadım. "Melih yaşıyor." Kollarımdan sıyrılırken arkasını döndü. "Arkamdan getiriyorlar. Douglas onunla kaldı."

"Ama gözlerini kapattı."

"Emrettim geri açtı." Sesimi alay dolu bir tonlamaya bularken dudaklarını birbirine bastırdı.

"Ben ağlamayı bırakayım diye söylemiyorsun değil mi? Gerçek mi?"

"Gerçek. Yaşıyor." Gözlerini kapatırken alnını göğsüme yaslayıp rahat nefes alıp verdi.

"Douglas'ı öldüreceğim. Beni eve göndertti. Bir sürü silah sesi duydum. Sana da bir şey yaptılar sandım." Douglas'ın onu çıkartmış olmasından memnundum. Melih için gelmişlerdi. Kimse adamını korumak için başka bir ülkede onlarca adam hazırda bekletmezdi. Silahlar daima patlamıştı toplantıda. Birinde bile iki dakika içinde kadınların olduğu mekânı basmamışlardı.

Melih'in kendinden emin hali ve gözlerinde oluşan asiliğin sebebinden emin olmuştum. Onu Kübra'nın arkadaşı olduğu için hayata döndürmüştüm. Daha sonra adamlar mekânı bastığında onun Enrico olduğu zihnimdeki tüm eksik parçaları yerli yerine oturtmuştu bile.

Enrico yıllardır gözümün önündeydi. Gözümüzün önünden ayrılmadan yanı başımızda yaşamıştı. Bu ona hem öfkelenmeme hem de garip bir takdir dolu saygı hissetmeme neden oluyordu.

Melih'in tekrar nefes almasını sağladığımda silahlarla çevrelenmişti etrafım. Onun hayatını kurtardığımı gördükleri için canımı bağışlamışlardı. Hepsinin gözlerinde gördüğüm buydu. Capolarını kurtarmam ölümümü engellemişti.

Bekir veya geri kalanların ne olduğu umurumda olmadan Faruk ve Douglas'a bırakmıştım her şeyi. Kübra, Melih'in yanında kendi kendine Rusça konuşurken ve bakışlarındaki endişe dolu ifadeyle her an krize girecekmiş gibi dururken onu eve göndertmiştim. Yapayalnız. Onun yanında olmak için eve nasıl geldiğimi bilmiyordum bile.

Karımın bana ihtiyacı vardı ve buradaydım.

Saçlarının arasında parmaklarımı gezdirdim. Günlerdir benden kaçmış oluşunun ardından gelen bu yakınlıktan memnun olmamalıydım, korkusundandı. Yine de bedenim gevşemiş, burnumu dolduran kokusuna tutunurken buluyordum kendimi.

Kokusunu özlemiştim.

"Douglas acil durumlarda önce seni tehlikeden uzaklaştırmalı. Emrim bu." Eğilerek kucağıma onu aldığımda başını boyun girintime gizleyiş ağlayışından arta kalan iç çekişlerle sarıldı bana. "Biraz sakinleş, doktor Melih'le ilgilensin. Onu görmeye gidersin." Yatağa yaklaştığımda onu bırakacağımı hissetmiş gibi kollarını daha çok sıktı. Onun yanına uzandığımda uzanmamı fırsat bilip üzerime yattı.

"Bir yere gitmeyeceğim." Bedenini tamamen bedenimin üzerinde konumlandırırken başını göğsüme yaslayıp soluğunu serbest bıraktı.

"Kalbin çok hızlı." Fısıldarcasına iç çekti. "Benim gibi korktun mu?" Onun için endişelenmiştim.

"Biraz. Kıçımı kurtaran karım olmayınca endişelendim." Bakışlarını kaldırdığında gözlerimi kapattım hızla. Gözlerindeki acıya bakmak neden bu kadar kalbimin sızlamasını sağlıyordu? Kübra'nın dudağı göz kapaklarıma değdiğinde nefesim ciğerlerimi terk etti ve zihnimdeki düşünceler sessizliğe gömüldü.

"Bana tek parça halinde geldiğin için teşekkür ederim." Günlerdir bana kırgınlık dolu öfke dolu ses tonuyla konuşmuş kadının cümlelerindeki var olan duygusallık yutkunuşumu zorlaştırdı. "Ben...Artık yaralanmak veya ölmek yok. Ben...Bunu kaldıracak kadar güçlü değilim." Gözlerimi aralamaya çalıştığımda elleriyle kapattı.

"Senin için yaşarım."

"Kendin için yaşa, benim için yapmanı istediğim nefes alman ve daha az acı çekmen...Karın daha fazla delirmesin diye yap bunu." Elini gözlerimden ayırırken başını tekrar göğsüme yaslayıp sustu. Ona karım dediğim zamanlara kızmıştı. Görünen o ki kızgınlığı gitmişti.

"Yaparım Karım." Sakinleşene kadar ona sarılmaya devam ettim. Tavandaki aynadan saçlarında gezinen parmaklarımın hareketini takip ederken buldum kendimi. Onu kendi odasına taşıyabilirdim, yapamadım. Sanki o çok acı çekerken olması gereken yer burasıymış gibiydi. Acısını hapsedeceği aynalarla dolu bir odanın içinde acısını dindiren bendim. Bana acılarımı hatırlatan aynalara bakarken bu odada hissettiğim o yıkıcı duygular silinmiş, yerini tarifsiz bir huzura bırakmıştı. Karım huzurun adresiydi ve bu cezamı çektiğim hapishaneyi bile huzura buluyordu.

Kollarımda bana sığınan bu kadının, acısını almak ve onu rahatlatmak şu an en büyük arzumdu. Ellerimden biri gergin sırtında gezinmeye başladığında kasları dokunuşlarımın altında yavaşça gevşedi.

Yanımdayken bile onun canını yakıyorlardı. Fiziken ona yaklaşmalarını engellesem zihnini acıya bulmanın bir yolunu buluyorlardı. Silah sesini duyduğumda düşünebildiğim tek şey o olmuştu. Yine yaralandığını ve onu kanlar içinde bulabileceğimi düşünmek kaygılarımı arttırmıştı. Sonra onun bağırarak Rusça konuşan o korku dolu sesini işitmiştim. İşte o zaman Melih'ten bile önce onu tutup çıkartmak ve uzaklaştırıp sakinleştirmek istemiştim.

O evdeki karanlık günlerinin ondaki etkisinden nefret ediyordum. Onu, hala onların yaşattıkları kırgınlık ve korkudan arındıramamış olmak iyi hissettirmiyordu. Karımı alıp her şeyden ve herkesten kaçırmak, saklamak hissiyle dolup taşıyordum.

Başımı hafifçe eğdiğimde düzenli nefes alışverişiyle uykuya dalmış olduğunu gördüm. "Bana anlatmazsan nasıl seni anlayacağım, Karım?" Kollarımı daha sıkı sararken ondan çok benim ihtiyacım vardı bu sarılışa. Ona ihtiyacım vardı. "Senin ruhundaki yaraları sarmaya çalışırken zihnindeki tahribatın sendeki yıkımını görmek bile kendimi berbat hissettiriyorken sen nasıl bunlarla yaşıyorsun?" İç çektim.

Telefonum cebimde titrerken Kübra'yı uyandırmadan çıkartıp baktım ekrana. Melih ameliyata girmişti. Kübra'nın uykuya iyice dalmasını bekledikten sonra onu yatağa yatırıp üzerini örttüm, kıvrılarak yastığıma uzandı ve kolları arasına alıp yüzünü yastığa gömdü.

Kokumla huzur buluyordu, tıpkı onun kokusuna bağımlı oluşum gibi.

Dudaklarımda beliren memnuniyet dolu o gülüşü silmeden odadan çıkarak kapıyı aralık bıraktım. Basamakları inerken revire yöneldim, girişteki cam kapının önünde Faruk dikiliyordu. Onun yanında Enrico'nun adamlarından biri vardı. Beni görünce başını eğerek birkaç adım sola kaydı.

"Onlar arasında da popüler oldun diye yorumladım." Faruk bakışlarını korumadan bana kaydırdığında onun yanında durarak camın ardında yapılan ameliyatı seyretmeye başladım. "Şu anlık ameliyat iyi gidiyor gibi. Kurşunlardan ikisi çıktı."

"Ölmemeli."

"Capo bizim elimizde ölürse savaş başlamasından mı korkuyorsun?" Düşündüğüm bu değildi. Onu ben değil, Bekir vurmuştu. Hayatta kalması için çabaladığımı tüm adamları görmüş, şahit olmuşlardı

"Kübra için." Gözlerimin önünde beliren yıkılmış kadınla kaşlarım ağır ağır çatıldı. Melih-Enrico- iti ayaklanmalıydı.

"Kübra nasıl?"

"Ağlamaktan bitkin düştü. Uyudu." Derin bir nefes aldım. "Siktiğimin Çetin ailesi." Boynumu rahatlatmak için başımı sağa sola yasladım. "Doug nerede?"

"Diğer adamları sakinleştirmek için onlarla kaldı. İçerideki adam dışında hepsi yakın mesafede bekliyor." Enrico, bu durumda İtalya'ya gidemezdi. Hastane çokça soru soracaktı, bu yüzden onu buraya getirmiştik. Onun canını kurtardığımı düşündükleri için bir şekilde ikna olmuşlardı.

"Douglas bize anlatmadı. Niye?" Bir yanım ona kızarken diğer yanım onu anlıyordu. Capolukta doğup büyümüş aileden atılmış olmasına rağmen bir yanı onlara bağlı kalmıştı. Enrico'nun üzerime kurduğu oyunların birçoğunu benden önce görüp sıyrılmamı sağlayan yine oydu. Douglas hem ona hem bana bağlıydı.

"Kan. Douglas bir keresinde bana, çektiğim acıların Enrico'nunkilere benziyor olduğunu söylemişti. Babasının yaptığının vicdan azabını çekiyordu Douglas. Onu düşmanının önüne atan Enrico değilmiş gibi hala ona bağlı olmasının tek bir nedeni var. Yani artık anladığım bu."

"Ne hata yaparsam yapayım yanımda olup beni kollaman gibi bir neden mi?" Bakışlarımı Faruk'a çevirdim. Aynen öyle bir nedendi.

Douglas, Enrico'nun sırrını korurken bir yandan benim kıçımı kollamıştı. Ne capoluğa hizmet eden sıradan bir adam olmuştu ne de bana itaat eden biri. Enrico'nun etrafta oluşunun tek bir dezavantajı vardı. O da buradaki tüm olaylara zaten hâkim olup göz yummuş olmasıydı. Beni tehdit etmişti, Kübra'nın kardeşini saklayan kişi olduğunu bilip bana emanet etmiş gibi davranan Melih'in aksine yapmıştı bunu.

Enrico karımın peşinde diye endişelenirken zaten çoktan yanı başındaydı. Ona verilen ilacı yok etmeye çalışmış, bunu yaparken de nefret ettiği adama itaat etmişti.

"Douglas bu kadar sır saklarken bile ona kızamıyorum." Derin bir nefes alırken bakışlarım tekrar ameliyata çevrildi. "Yine de suratının ortasına yumruk atacağım." Faruk güldüğünde dudaklarım kıvrıldı.

"Bekir, ihanet eden adamı infaz ettiğini haykırdı Hakan. Muhtemelen ceza vermeyecekler. En fazla toplantılara bir süreliğine girişi yasaklanır." Enrico'nun solgun yüzündeki bakışlarımı Faruk'a çevirdim.

"Onun cezasını capoya bırakıyorum." Enrico'nun yaratıcı öldürme yöntemlerine sahip olduğunu biliyordum. Douglas'la aynı geni taşıyorlardı. Bu yüzden kendisine sıkanı cezalandıracak olan oydu. Böylelikle elimi kirletmeden Bekir itini ortadan kaldırmış olacaktım.

"Enrico uyanmadan Bekir'in yerini öğren bana. Ali'nin katillerine karşı son kozum o. Gebermeden anlatsın. Hatta onu Enrico'dan koruma karşılığında bilgi takasına ikna edebiliriz." Kaşlarımı usulca yukarı doğru kaldırırken imalı bir bakış attım.

"Sana Ali'nin katillerini anlatırsa onu koruyacak mısın?" Olumsuz bir ses çıkartırken göz ucuyla İtalyan adamı seyretmeye başladım. Bizi anlamadığı için ara sıra ters ters bakıyordu.

"Enrico'dan belki ama Karanbey'den koruyacağımın sözünü vermek gibi bir planım yok." Patronunun ismini duyduğu için bakışlarımızı kesiştirdi.

"Babanın toplantısındaki aşırı hareketin Bekir'in kadınların olduğu toplantıda silahıyla yaptığı şovla silinip gitti, biliyorsun değil mi? İbre senden tarafa döndü. Baban bir noktadan sonra Haldun'dan uzaklaşmalı."

"Babam kendini sağlama almak adına onu satabilir de Haldun bunu yapmasına izin vermez. Çok fazla kirli geçmişe ortak oldular." Babam bir noktada Haldun'u öldürmek için adım atabilirdi, sallantıda olan imajı sağ kolunu öldürdüğü için darmaduman olurdu. Bunu başka birine yaptıracaktı. Zorunda kalırsa Haldun'un canını birilerinin önüne atacaktı.

"Ben karımın yanına gidiyorum. Ameliyat bitince mesaj atarsın." Başıyla onayladığında arkamı dönerek revirden çıktım. Hastane odaları ve ameliyathanelerden hoşlanmazdım. Çokça yolum düştüğü için hazzetmiyordum.

Kübra'yı bıraktığım odaya yöneldim. İçeri girerken ışığı kapattım, yatağın diğer tarafında örtünün altına girerken onu kendime çekip sıkıca sarıldım. Başını boynuma gizlerken burnu yaralarıma sürtündü. Bundan işte memnundum.

 

 

KÜBRA

Uyandığımdan beri üç kez Melih'in olduğu revire inmiştim. Yaşıyordu ve bu Hakan sayesindeydi. Kalbini geri getirmişti. Üzerine ondaki kurşunları çıkartıp ilaçlarla iyi olmasını emretmişti.

Kocam, benim için önemli olan arkadaşa yakın tek kişiyi kurtarmıştı.

Bo başını kucağıma yaslamış bir şekilde koltukta yanıma oturmuştu. Tüylerini okşarken Melih'in öldüğünü sandığım zamanın da Hakan'ın öldürüleceğini düşündüğüm kaygı dolu anlardan da uzaklaşıyordum.

Bekir, Melih'i vurmuştu. Bunu kadınların olduğu ve silah sıkılmaması gereken alanda yapmıştı. Masa ikiye bölünmüştü. Yarısı sağ kolunun oğlunu koruduğu için Ümit Karan'a kızgındı, diğer yarısıysa olaylara karışmadan ona itaat etmeye devam ediyordu.

Ümit Karan'a kızgın olanlar birer birer Hakan'ı ziyaret ediyordu. Melih vurulmadan önce söylediği o olay gerçekleşiyordu. İki Karan bir masaya çok fazlaydı. Masadaki liderler taraf değiştirerek terazinin dengesini bozuyorlardı. Gördüğüm kadarıyla Hakan'ın yanında olan liderlerin birçoğu sağlam ve güçlü olanlardı. Kendinden emin ve Ümit'in hatalarını kabullenmeyenlerdi.

Hakan yine liderlerden biriyle çardaktaydı. Faruk onun yanında dikilirken gelen liderin sağında kendi adamı vardı. Ne konuştuklarını bilmesem de tahmin edebiliyordum. Hakan'ı güçle manipüle etmeye çalışacaklardı. Onlar elini kirletmeden Hakan babasını indirecekti. Tüm yapılanların sefasını hepsi çekerken savaşan yine Hakan olacaktı.

Bencil ve korkak piçler.

"Oturabilir miyim?" Kaşlarım çatılırken Douglas'a ters ters baktım. "Barış anlaşması için duyduğuma göre sıcak çikolata kabul ediyormuşsun." Beni o mekândan çıkartarak kaygılarımın pimini çekmişti. En önemlisi bana Melih'in, Enrico'ya çalıştığı yalanını söylemişti. Enrico olduğunu ve kardeşi için peşimde olduğundan bahsetmemişti.

Zihnime düşen anılar kendimi berbat hissetmeme neden oluyordu. Onu unutmuştum. Bana başından beri kim olduğunu ve ne amaçla yanıma yaklaştığını söylemiş, bense onu unutmuştum. Sanırım onu kaybetme korkusu zihnimdeki bazı kapıları aralamış ve onunla olan bazı yeni anılarım belirmeye başlamıştı.

Bekir beni dövdüğü için trafikte magandanın teki tarafından darp edilmişti, eli kırılmıştı; Melih bana yaptığını itiraf etmişti ve unutmuştum. Haldun kaçtığım için dövmüştü, Melih eve döndüğünde yaralarımı temizlemiş ağlayana kadar yanımdan ayrılmamıştı. Ertesi hafta Haldun'un depolarından biri baskına uğramıştı. Bir şekilde yukarıdan tanıdıklarıyla çıkmıştı içeriden. Melih daima onlara itaat etmişti sanırken zihnim bana başka bir Melih'i hatırlatmıştı.

"Yalan konuşacağın için otur ama konuşma." Sıcak çikolatayı önüme bırakıp sol çaprazdaki tekli koltuğa yerleşti.

"Teknik olarak şu an İtalya'da onun yerine geçici bir capo var ve ona çalışıyor gibi düşünebilirsin." Ona ters ters baktığımda omuz silkti. Bu niye bu kadar mantıklı geliyordu? "Ben yalan konuşmam yenge. Eksik bilgi verdin mi, diye sorarsan cevabım evet olur. Sen bana sormadığın sürece benden alacağın cevaplar eksik olur."

"Haklıymış gibi konuşmana sinir oluyorum." Omuz silkip etrafına baktı. "Babanı caponun emriyle Melih öldürmüştü hani." Yeşil gözleri bana çevrildiğinde gözlerim kısıldı.

"Capo Enrico ve teknik olarak Melih öldürdü." Delirtecek beni ya. "İtalyada Enrico kararı verdi, Fransa'da Melih onu öldürdü."

"Sizin şu ben Fatma'yım ama aslında Berna'yım tavırlarınızı cidden söküp atmak istiyorum." Sesimdeki hiddeti fark eden Bo, kucağımdaki başını kaldırıp kulaklarını dikleştirdi. Tüylerini okşarken sakinleştirmeye çalıştım onu.

"Yenge, sakin olmalısın. Kendi adını bulduğunda benim Kübra yanım böyleydi ama ben şuydum, diyeceksin sende. Eğlenceli oluyor bu." Sesindeki alaylı tonlama ona sinirli kalmama engel oluyordu.

"Eğleneceğim sizinle. Az kaldı. Melih sürekli Ruslar hilekâr olur, sevmem diye anlatıp dururdu. Asıl İtalyanlar hilekâr ve yalancı." Gözleri kısıldı. "Gerçek adın ne?"

"Gerardo."

"Anlamı ne?" İtalyanca ismi Douglas gibi kulağa sert ve mafyatik gelmiyordu.

"Mızrak anlamına gelen ger ve cesur anlamına gelen hard köklerinden türetilmiş. Gerhard gibi düşün, tabi zamanla Gerardo olarak dönüşmüş. Mızrak silahını kullanacak kadar cesur bir kişi anlamına geliyor."

"İsmini dört cümlede anlattın mı sen?" Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdığımda getirdiği sıcak çikolatayı yavaşça elime aldım. Artık hiçbirine kızgın kalmak istemiyordum. Az kalsın Melih ölüyordu ve ben sinirleri alınmış gibiydim.

"Yenge detaylara çok fazla önem veriyorsun. İlk cümleyi söylesem içinde hard yok diyeceksin." Derdim. İtiraf ediyordum.

"Senin mızrağın yok ama." Elini boynuna götürüp bir zincir çekti ve çok büyük olmayan bir mızrak ucu şeklinde kolye ucunu gösterdi. Sessizce yaptığı sıcak çikolatayı yudumlamaya başladığımda kolyesini tekrar gömleğinin altına gizledi.

"Başka sorun var mı?"

"Melih'i öldürecek misin?" Papağan gibi aynı şeyleri sorduğumun farkındaydım ama umurumda değildi. Melih, Enrico'ydu. Douglas bile Enrico'yu öldürmeye cesaret edebilir miydi?

"Artık istemiyorum. Onun yaptıklarını affettim."

"Seni düşmanının önüne attığından bahsetmiştin. Yüzündeki yaranın sebebi olan ve seni ölüme yaklaştıran o düşmanından seni Hakan kurtarmıştı. Değil mi?" Birkaç saniye duraksasa da başını salladı.

"Aslında...Bir iddiaydı. Babama çok güvenmemin cezasıydı."

"Nasıl yani?"

"Babam onun kız kardeşine dokunmamış olduğunun yeminini ettim. O da eğer kardeşinin kaçırılmasıyla en ufak bağlantısı varsa cezamı kendisi belirleyecekti. Yanlış kişiye inandım ve babamın yaptığını öğrendim. Benim cezam da annemle kız kardeşimi gözümün önünde öldüren adamın ayaklarının önüne atılmaktı." İrkildiğimde elimdeki bardağı bıraktım. Melih bu kadar cani miydi? Bu kadar acımasız mıydı?

"Melih diye tanıdığından çok daha fazlası var onda. O evde belki de onu değiştiren veya farklı bir özelliğini çıkartan sendin. Kız kardeşini arıyordu, seni buldu. Enrico daima kardeşlerini severdi ve onlar için bir savaş başlattı. Yine de sana bakışlarını yakaladığım o kısa anlarda koruyucu bir abi gibi dikkatli bakıyor sana. Sen ona baktığında bakışları umursamaz ve sinirli olabilirken sen bakmadığında seni izliyor."

"Kardeşini bulayım diye." Olumsuz bir ses çıkardı.

"Kardeşini bulana kadar ona kardeş olduğun için." Yavaşça yutkundum.

"Melih o evde benim koruyucum denebilecek tek kişiydi." Diye mırıldandım. O benim için Melih'ti. Enrico demeyecektim ona. "Eskiden beri hep merak ettiğim tek şey vardı. Melih ne yaparsa yapsın daima onu severken ve onun kanatları altına girerken buluyordum kendimi. Nedenini vurulmadan önce anlattı bana. O bana her iyi davrandığında zihnim bunu siliyordu. Yine de içten içe onu hatırlıyordu ruhum belki de."

"Hatırlıyor musun? Patron mu söyledi sana?" Hakan daha öncesinde biliyor muydu? "Hayır. Hayır yenge. Yeni öğrendi. Anlaşılan Patron anlatmadı sana, o zaman Enrico mu söyledi?" Başımla onayladım.

"Anılarım...Melih'e dair olanlar. Bazıları geri geldi. Sanırım aşırı stres ve üzüntüden zihnim bana anılarımı vermek istedi. Bana kim olduğunu başından beri söylemişti, yine ve yeniden unutmuşum."

"En azından hatırladığın anıların var Yenge." Sesindeki dostane tavır omuzlarımdaki gerginliği hafifletti. Bakışlarımı Bo'ya çevirip bir süre sessizce onun tüylerini okşamaya devam ettim. Melih uyanmalıydı, ameliyatı başarılı geçmiş olsa da doktora göre hayati tehlikesi devam ediyordu.

"Uyandığı zaman sana davrandığı gibi davranmayacak. Biliyorsun değil mi?" Birkaç saniye yeşil gözlerine bakarken başımla onaylarken buldum kendimi.

"Artık umurumda değil. Artık önemsediğim kişilerin nefes alıp hayatlarına devam ettiklerini görmekten başka hiçbir şey istemiyorum. Geri kalan herkes geberebilir." Douglas gülmeye başladığında bakışlarımı ondan ayırdım ve çardaktaki Hakan'a çevirdim bakışlarımı.

"Bencil olmayı hepimiz biraz hak ediyoruz gibi." Diye mırıldandığında sessizliğimle ona katılıyordum. Bencil olmaya hakkım vardı. Herkes sevdiklerinin yaptıklarını görmezden gelip destek oluyordu. Bende olabilirdim.

"Başka benden sakladığın bir şey var mı? Bo'ya seni ısırmasını söyleyeceğim." Dudaklarımı kıvırırken göz ucuyla ona çevirdim bakışlarımı.

"Sakladığım bir şey yok. Bu kadardı." Hiç inanmıyordum. Gözlerine bakarken bile yüzlerce sırrı varmış gibi geliyordu. "Tamam seni ilgilendiren...Daha doğrusu ortak bir bilgiye sahip değilim. Bu kadardı."

"Her an, ben senin amcanım, diye ortaya çıkacakmış gibi bir tavrın var." Kahkaha atmaya başladığında Bo bir kez daha başını kaldırdı. "Biliyorsun yaşlısın. Amcam olsa onun yaşında olabilirmişsin gibi geliyor."

"Bir Rus olmasaydın belki de. Babamın Rus bir kadından oğlu var. Ruslarla tek bağlantım o." Sanırım amcam olamazdı. "Benden küçük yaşta ve baban olma olasılığı olan kardeşim olmadığı için sanırım amcan olamıyorum yenge."

"Sanırım bununla yaşayabilirim." Tekrar güldüğünde Hakan'ın çardaktan başını bize doğru çevirdiğini gördüm. Douglas'ın kahkahasını duymuş olamazdı değil mi?

"Bu arada Melih uyandı, diye haber vermeye geldim." Bu şimdi mi söylenir? Dakikalardır onunla sohbet ediyordum. Manyak İtalyan.

Oturduğum yerden kalkarken içeri yürüdüm, revire inmeden önce ellerimi bol sabunla yıkamam gerekti. Bu aralar Bo, yanımdan ayrılmıyordu. Sanki ihtiyacımı anlıyormuş gibi onla rahatlayana kadar yanımda oturup başını kucağıma yaslıyordu.

Revire girdiğimde Melih'in kısık gözlerle yataktan doğrulduğunu gördüm. "Ne yapıyorsun?" İçeri adımlarken ben yetişemeden yataktan yüz üstü yere düştü. "Aklını mı kaçırdın? Dört kurşun çıkardılar senden." Acıyla yerden kalkmaya çalıştığında alnını yere yasladı.

"İnatçı inek." Başını kaldırıp kaşlarını çatar gibi oldu.

"İnatçı ne?"

"İnek." Melih alnını tekrar yaslarken dudaklarını kıvırdı.

"Aptal, Rus Kızı."

"Bana hakaret etme." Yaralı olmayan kolunu cimciklediğimde revirin kapısı açıldı ve onun korumalarından biri içeri girdi.

"Alzami da terra." Koruma bize adımlarken refleksle duvara kadar kalçamı kaydırıp ondan uzaklaştım. "Beni kaldırmasını söyledim. Korkma." Koruma onu yerden kaldırıp yatağa oturmasını sağlarken gözlerini sıkıca kapattı, çenesi kasıldı.

"Trova un analgesico per me." Bana ağrı kesici bul.

"Comandi, capo." Emredersin, capo.

Koruma geldiği gibi çıkarken çöktüğüm yerden kalktım. Melih acı dolu gözlerine rağmen ifadesiz yüzünü bana doğru çevirdi. "Canın yanıyor mu?"

"Hayır. İyiyim."

"Korumaya ne dedin?" Dudakları tekrar kıvrıldı.

"Seni kovacak adamları getirmesini. Yaralı halimle seni buradan atamam." Sesindeki alayla karşısındaki yatağa kalçamı yaslayarak kollarımı göğsümde çaprazladım.

"Yalancı bir lider, capoluğu nasıl yönetecek?" Bakışları birkaç saniye duraksadığında bakışlarımızı ayırdım. "Capoları yalancı mı?"

"Dürüst liderlerin olduğunu düşünecek kadar toz pembe hayallerin var sanırım. Tüm liderler yalancıdır." Tanıdığım lider vasfındakiler tam da dediği gibiydiler. Ümit Karan, masanın lideriydi ve şeytanın ta kendisiydi. Enrico zaten yıllarca Melih kimliğinin ardına gizlenmişti. Pakhanın yaptıklarını da duymuştum.

"Gerardo mu anlattı?" Sesinde çok az umut kırıntısı belirmiş boğazını temizlemişti.

"Neyi?" Başımı kaldırdığımda yeşil gözleri dikkatle yüzümde gezinmeye başladı. "Neyi anlattı mı? İtalyanlar en az biz Ruslar kadar hilekâr oldukları için hiçbir şey anlatmadı." Onu kendi başıma hatırlamış olduğumu mu merak ediyordu? Vurulmamış ve ölümden dönmemiş olsaydı onunla uğraşmaya devam edebilirdim.

"Dün bazı anılarımı hatırladım." Yeşil gözlerindeki meraklı ifadeyle duraksadı. "Senin bana kim olduğunu söylediğin bir anıyı anımsadım ve bana iyi davrandığın bazı anları."

"Yalancı. Ben sana hiçbir zaman iyi davranmadım." İtiraz dolu sesiyle dudaklarımı kıvırdım. Bana iyi davrandığı zamanları unuttuğumu bildiği için onu tekrar unutmamı istemediği için mi yapıyordu bunu? "Ben daima kötü bir adamım."

"Orası öyle. Aksini asla söylemedim." Gözlerim ağlayacağımın işareti olarak sulanırken kıkırdadım. Bakışlarını eğmiş, gözlerini kaçırmıştı. "Melih."

"Sakın ağlamaya başlama. Nefret ederim ağlayan kadınlardan." Biliyordum.

"Ağlatma o zaman. Manyak ruh hastası." Kaşları çatılırken bakışlarımızı kesiştirdi. "Senin yüzünden ne kadar çok ağladım biliyor musun?"

"Kötü adamların arkasından ağlanmaz. Sen cidden sandığımdan çok daha fazla aptalsın." Çenem titremeye başladığında onun gibi kaşlarımı çattım. Bakışları yumuşarken yüzünde rahatsız bir ifade belirmişti.

"Aptalsam, aptalım. Sana ne? Sürekli hakaret edip durma. Cazzo." Douglas'tan öğrendiğim ve ne anlama geldiğini bilmediğim küfrü duyunca irkildi. "Öleceksin sandım Melih."

"Ölmeyeceğimi söyledim." Çenemin titreyişini bastırmak için bakışlarımı parmaklarıma diktim. Karşımdaydı ve nefes almaya devam ediyorken ağlamaya devam etmemin bir anlamı yoktu. Yine de yanağımdan süzülecek olan gözyaşlarımı hızlıca sildim.

"Kalbin durdu. Teknik olarak öldün." Hakan'ın sesiyle omzumun gerisine çevirdim bakışlarımı. İçeri girerken kapının yanındaki birkaç düğmeye bastı ve sürgülü kapı kapanıp buğulandı. "Kameralar iptal ve oda ses geçirmez. Anlat bakalım Capo." Melih bakışlarını bana çevirdi. Ben anlatmadığım için omuz silkmekle yetindim. Hakan kendi başına nasıl anladıysa anlamıştı işte.

"Capo olduğumu anladığında mı hayatımı kurtardın? Dürüst ol Karanbey." Hakan yanıma oturana kadar bakışlarımızı ayırmadan sessizce inceledi gözlerimi. Ne arıyordu bilmiyordum. İyi olup olmadığımı mı anlamaya çalışıyordu?

"Capo olduğunu bilseydim..." Bakışlarımızı ayırıp Melih'e baktı. "Muhtemelen Bekir sıkmışken kenarda durup olanları seyrederdim."

"Benden kurtulmak istediğini bilmiyordum." Melih'in dudakları alaylı bir gülüşle çevrelenirken Hakan homurdandı.

"Yıllarca kıçımın dibinde olman sinirimi bozacağı için muhtemelen." Hakan'ın aynı alaylı ses tonu vardı ve ikisinin gözlerindeki meydan okuyuşu seçebiliyordum. "Birde telefonda beni tehdit etmeni unutmadım."

"O senin motivasyonundu. Ayrıca ortak bir iş yapıyoruz diye intikamıma da mı ortak olmanı sağlamalıydım? Zaten Gerardo seninle. Sinirimi bozuyor."

"O konuda kimsenin söz hakkı yok. Doug, benim ailemden. Onunla ilgili söyleyeceklerine dikkat etsen iyi edersin. Siktiğimin capoluğu umurumda olmaz." Melih'in gülüşü dişleri görünebilecek kadar büyüdüğünde Hakan'ın dudakları tek çizgi halini aldı.

"Douglas'ın yeni ailesini bulmasına mutlu olmalıyım."

"Onu düşmanının önüne atmak zorunda mıydın?" İkisinin bakışları bana döndüğünde gözlerim Melih'inkilerle buluştu. Bir anlığına pişmanlık yakalar gibi oldum.

"Gerardo, her şeyi sana mı yetiştiriyor?"

"Capo olmanı gizledi. Ben olsam yüzümde iz bırakılmasına neden olmuş adamı korumazdım." Kaşları çatılırken omuz silktim. "Ben aptal bir Rus kızıyım. Nereden bileceğim ki? Mafya düzeni kurallar falan filan." Gözlerimi devirip iç çektim.

"Bilmediğin şeyler varsa konuşma-"

"Cümlenin devamını getirme Enrico. Karım istediği zaman istediği şekilde konuşabilir." Kalp atışlarım hızlanırken bakışlarımı Hakan'a çevirdim.

"La storia si ripete." Tarih tekerrürden ibarettir. "Guardi tua moglie come mio padre guarda sua moglie." Karına, babamın kendi eşine baktığı gibi bakıyorsun.

Bizden gizli konuşuyorlar bunlar. Çok ayıp.

"Ben çıkayım siz rahat rahat konuşun." Oturduğum yerden kalktığımda Hakan'da ayağı kalktı. "Yok canım. Siz İtalyancanıza devam edin." Hakan son kez Melih'e baktı.

"İtalya'ya dön. Kimliğini zar zor sakladım masadakilerden Enrico. Anlayacaklar."

"Anlayanları öldüreceğim bende." Gözlerim korkuyla açılırken bakışları bana çevrilip tekrar Hakan'a kaydı. Onu öldüreceğini mi ima ediyordu? Hala verilen ilacın etkisinde olup kafayı mı yiyordu bu?

"Hele bir Hakan'ı öldür, İtalya'yı başına yıkarım." Ona doğru adımladığımda Hakan, belimi tutup sırtımı göğsüne yasladı. Melih tepkimden keyiflenmiş gibiydi. Alay ediyordu benimle. "Kardeşini hatırlamam görürsün." Gülüşü küçüldüğünde elini yatağa yaslayıp kalkmaya çalıştı, acıyla inleyip tekrar oturdu.

"Ty vspomnish!" Hatırlayacaksın! Demek Rusçaya geçmişti.

"Yesli ti prichinish bol' mayemu muzhu ili dogovorish'sya s temi, kto sobirayetsya eto sdelat' za mayey spinoy, dazhe yesli ya vspomnyu, ya ne skazhu." Eğer kocama zarar verirsen ya da bunu arkamdan yapacak olanlarla anlaşırsan, hatırlasam bile söylemem.

"Hadi gidelim." Hakan'a döndüğümde Melih'in bana kötü bakışlarını umursamamaya çalışıyordum. Hakan belimi serbest bırakıp kapıya yöneldiğinde göz ucuyla Melih'e döndüm.

"Ya naydu tvoyu sestru dlya tebya." Kardeşini sana bulacağım. Gözlerindeki öfke silinirken yerini minnet dolu bir bakış aldı. Onunla ilgili neleri unuttuğumu bilmiyordum. Yine de onu gördüğümde kalbimden geçenlere inanmak doğru bir kararmış gibi geliyordu. Melih, kardeşini arıyordu. Kardeşini hatırlayıp ona verecektim. Enrico'dan korktuğum için değildi bu, arkadaşımın ailesine ulaşması içindi.

O benim, o evdeki dayanak noktam olmuştu. Kimliğini herkesten saklayan bir Enrico'dan bahsedip durmuştu, başından beri bana kim olduğunu söylemişti. Unutan bendim. Hafızamın yerine gelmesi en az benim kadar onun içinde önemliydi. Ben aileme hasrettim, oysa kardeşine.

Kollarımı omzuna dikkatle sardığımda birkaç saniye sonra elini belimde hissettim. Sıkıca sarılmak gibi değildi, sarılışımız. Yine de sıcaktı, samimiydi.

"Spasibo za kazhduyu sekundu, chto ty zashchishchal menya v tom dome, Enriko." Beni o evde koruduğun her saniye için teşekkür ederim Enrico.

"Prosti za kazhduyu sekundu, kogda ya pozvolyal im prichinyat' tebe bol', Russkaya Devushka." Seni incitmelerine izin verdiğim her saniye için özür dilerim Rus Kızı.

Özür dilemesi gereken o değildi, yine de iyi hissettiren bir özürdü.

"Geçmiş olsun." Arkamı dönüp kapıda bekleyen adama yürümeye başladım. Kardeşini hatırlayacaktım. Ona kardeşini vermek bana ailemi verecekti sonuçta.

🖤

Melih'in yaraları iyileşirken mutfağa gidip Zeliha'dan tatlı yapmama yardım etmesini rica etmiştim. Sütlacı yapıp dolaba koyduğumda Faruk'un bana öğrettiği çay ayarında çay demlemiş Zeliha'yla sohbete dalmıştım.

Hakan mutfağa girdiğinde içtiğim çay bardağını tezgâha bırakmış ona adımlamaya başlamıştım. Melih'in öldüğünü düşündüğümde berbat Rusçasıyla bana söylediği "Moya zhena." zihnimde yankılanıp duruyordu. Acilen düzgün Rusça öğretmeliydim, yoksa onun suratına kahkahalarla gülmeden duramayacaktım.

"Ne yapıyorsunuz?" Ona cevap vermeden dolaba yöneldim ve yardım alarak yaptığım sütlacı çıkarttım.

"Faruk'a yaptığım tatlıyı yediğinde mutlu olduğunu görerek onu affettim ya. Bana niye yapmıyorsun, demiştin. Yaptım." Artık Bekir'e inanmadığını anlayabiliyordum. Tersine Melih'le aramdakilerin en az Faruk'la onun arasındaki arkadaşlık olduğuna ikna olmuştu.

En büyük bahanem ölümdü. Kırgınlıklarla dolu bir ölümü kaldırabileceğimden emin değildim. Bir hafta görmezden geldiğim adama karşı öfkemi hafifleten şey Melih'in söylediklerinin mantığımı tetiklemesiydi. Şimdi ona tatlı yapmıştım ve yerken onu mutlu görürsem eğer, onu affetmeye bahanem olurdu. Çoktan affettiğim adam için öylesine bir nedenim olurdu.

"Siz Karanbey'e mi yapmak istemiştiniz?" Zeliha'nın sesiyle elimdeki sütlaca bakmayı kesip ona döndüm. "Faruk'a değil miydi?" Niye sesi titremişti? Başımı sağa sola salladım. Çekmeceden bir kaşık alıp Hakan'ın tam karşısında durduktan sonra sütlacı tekrar uzattım.

"Al sütlacı yiyip mutlu olduğunda sana da kızmayı bırakacağım." Hakan'ın gri hareleri bir an olsun elimdeki sütlaçtan ayrılmamış, kaskatı kesilmişti bedeni. "Sütlaç sevmez misin?" Bakışlarımız kesiştiğinde göz bebeklerinin büyümüş, sanki ona işkence çektiriyormuşum gibi bakıyordu.

Hakan benle çikolatalı pankek yemişti. Hatta balla karıştırıp bana eşlik etmişti. Yine de onu, o zamandan beridir elinde tatlıyla hiç görmemiştim. Akşam yemeklerinde sofraya tatlı konulsa da yiyen ben ve Faruk'tu.

Sütlaç iyi bir fikir değildi sanırım.

Sütlacı dolaba koymak için hareketlendiğimde elimden alıp arkasını döndü, sandalyeyi usulca çekerken elindeki kâseyi masaya bırakıp oturdu. "Yemek zorunda değilsin. Başka bir şey yaparım sana." Hakan beni dinlemeden bir kaşık dolusu tatlıyı ağzına tıktığında onun ruh halindeki değişime aşinaydım. Bekir, bana zorla yemek yedirdiğinde Hakan gibi yerdim. Nefret ederek, işkencenin bitmesini deli gibi isteyerek...

Hakan tüm kâseyi bitirdiğinde yavaşça yutkundu. Bakışları bitmiş kasedeydi ve sanki kendini toparlamaya çalışıyor gibi duraksamıştı. Sütlacı yediğine mutlu değildi, nefret etmişti. Omuzlarındaki gerginlik ve bakışlarındaki tiksiniş bunu gösteriyordu. Zeliha bir bardak su önüne koyup çekildi. Hakan suyun tamamını soluklanmadan bitirdiğinde sütlacın tamamen yanlış bir seçenek olduğundan emin oldum.

"Kocam?" Ona yaklaştığımda bakışlarını kaldırıp bakışlarımla buluşturdu. Elimi alnından saçlarına daldırırken başını geri yasladım, buna karşı çıkmadı. "Sevmediğin bir şeyi yapamazsın."

"Karım isterse yaparım." Boştaki elimi yanağına sürterken bundan hoşnut değildim. Yapamazdı. İstemediği bir şeyi yaptıran birine daha ihtiyacı yoktu. Birine isteği dışında bir şeyi mecbur bırakan kişi olmak istemiyordum.

"Yapmayacaksın." Yan bir şekilde kucağına oturduğumda sandalyeyi biraz geriye çekti ve rahatça yerleşmeme izin verdi. Başını, boynuma gizlerken dudaklarımı kulağına yasladım. "Sütlaç yerine sevdiğin bir tatlıyı da yapardım." Göz ucuyla Zeliha'nın çoktan mutfaktan ayrılmış olduğunu gördüm.

"Beni affedeceğini söyledin." Elimi saçlarından omzuna kaydırdığımda dudağı boynumda atan kalp atışını buldu. "Yeterince uzun süre bekledim."

"Bana Rusça karım, dediğinde seni affetmiştim zaten." Başını geriye çektiğinde tekrar alnındaki saçları uzaklaştırdım. "Tekrar söyle bana." Dudakları kıvrılır gibi oldu. "Ne demiştin? Sanırım unuttum."

"Ana dilini mi unuttun?" Başımı onaylarcasına salladığımda cık cıklayarak başını sağa sola salladı. "Yalancı bir karım mı var?"

"En az senin kadar." Kaşları çatıldığında baş parmağımı çatıklığın ortasına bastırdım. "Sütlacı yemekten nefret etmene rağmen yedin." Bakışlarını benden ayırmaya çalıştığında çenesini tutup yüzünü sabitledim. Kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktığında göz kırpıp başını salladım. "Ben konuşurken gözlerini gözlerimde istiyorum, Hakan Karan."

"Racon mu kesiyorsun?" Başımla onaylayıp çenemi dikleştirdim, eli bileğime dolandı ve çenesini serbest bıraktırdı. Gözlerindeki acı dolu ifade keyifli bir ifadeyle değiştiğinde onun yaptığı gibi kaşlarımı kaldırdım.

"Sorunu anlat bana." Birbirimizden kaçıyor gibiydik. Daha doğrusu geçmişlerimizin karanlığını görmezden gelip birbirimize aydınlık olmaya çalışıyorduk. Bu yıpratıcıydı. Birbirimiz hakkında yeni şeyler öğreniyorduk belki ama aslında geçmişi görmezden gelerek yeteri kadar bilgi sahibi olamıyorduk.

"Sütlaç sevmem." Yine de yemişti. Kalp atışlarım hızlandı. Onu affetmek adına şart koşmuştum, sevmediği şeyi itirazlarıma rağmen yapmıştı. Bu berbat bir şey olmalıydı ama hoşuma gidiyordu. Onu bir şeylere mecbur bırakanlardan biri olmak istemiyordum, berbat olan buydu.

"Niye?" Cevap vermesini beklerken kollarımı tamamen omzuna sardım. Ona dokunmak güvenliydi, sarılmak sıcacık hissettiriyordu. Ona bu kadar yakın olmak deliceydi, manyakçaydı.

Öyle bir kelime Türkçe'de yok Kübra.

Umursamadım.

Dudakları aralanıp kapandı. Gözleri düşüncelere dalmışçasına sabitlendiğinde uzanıp dudaklarımı yanağına değdirdim. Gözlerindeki acının sebebini öğrenmek istesem de anlatmanın zor olduğunu biliyordum. Bazen geçmişi konuşmak, hiç yaşanmamış varsaymaktan daha zordu. Anlıyordum onu.

"Babam çok seviyor." Kalçamı kaydırıp daha da yakınlaştım. Bir eli kalçamdan bacağıma kayarken diğeri göğsümün altında karnıma yakın bir noktaya sürtündü. "Annem bazen ona yapardı. Tatlı şeyler pek aram yoktu zaten. Sütlaç yapıldığı günlerden nefret ederdim. Babam onun sevdiği ne varsa sevmek için bizi zorlardı. Ali, babamdan korktuğu için yerdi. Ben direnirdim." Sustuğunda devamını tahmin edebiliyordum. Babası ona Bekir'in bana yaptığını yapmıştı. İstemediği sütlacı zorlayarak yedirmişti.

"Bir daha sana sütlaç yapmayacağım ve yemeni istemeyeceğim."

"Sütlacın güzel olmuş." Yerken ki nefret ediş gözlerimin önünden gitmediğinden bu söylediğine inanamıyordum.

"Yalancı."

"Babamın üzerine yemin ederim çok sevdim." Pislik ya.

"O zaman sana inanıyorum." Hafifçe güldüğünde uzanıp yanağına dudağımı değdirdim. "Yine de sütlaç yapmak yok bir daha." Bakışlarımız birbirine kenetlenirken etraftaki her şey siliniyor, bir balondaymışız gibi yitip gidiyorlardı. "Bazen benim rahatsız olduğum anları fark ederek bunlara dikkat ettiğini görüyorum. Bir daha rahatsız etmemek için bunlardan kaçınıyorsun. Seni sevmediğin bir yemeyi yemeye ittiğim için üzgünüm." Konuşmak için dudaklarını araladığında avucumu dudaklarına yasladım.

"Beni dinle Karanbey. Bekir o evde bana istemediğim yemekleri yedirirdi ve bu çok iğrenç zamanlardı. Bir daha Bekir'in bana yaptığını sana yapmama izin vermeyeceksin. Kahveyi sevdiğini biliyorum. Sütlaçtan nefret ediyorsun, bugün öğrendim. Ağır yemekler yerine mezelerden ve çorbalardan hoşlanıyorsun. Kahvaltı yapmaktan hoşlanmıyorsun ama akşam yemeklerine bayılıyorsun. Kahveni şekersiz ve sütsüz içiyorsun. Birinin içtiği bardaktan içemiyorsun." Bu son söylediğime birkaç kere denk gelince parçaları birleştirerek ulaşabilmiştim. Başta benden tiksiniyor sanıyordum. Bunu Faruk'a da yaptığını görmüştüm. Faruk'un hiç ağzına bile götürmediği temiz çatalla tadına baktığı pastanın devamını yememişti Hakan.

"Başkasıyla yemeklerini paylaşmayı sevmiyorsun ama benimle paylaşıyorsun." Elimi dudaklarından ayırıp göğsünün tam ortasına yasladı. Kalp atışlarının gümbürtüsü avuçlarıma çarparken teninin sıcaklığı elimi göğsüne sürmeme neden oldu.

"Sen benim karımsın. Nikahta ettiğimiz yeminlerimiz ortaktı." Hastalıkta ve sağlıkta... "Seninle paylaşımlarla çevrili bir hayatımız olmalı."

"Senin Bekir'in veya Ümit Karan'ın olmak istemiyorum." Diye mırıldandım. Onda fark ettiğim duygusal değişim her neyse benim duygularımda da geçerliydi. "Seni görüyorum, Kocam. Göremediklerimizi anlatmamız lazım. Biliyorsun."

"Biliyorum." Eli enseme sahiplenici bir dokunuşla sarılırken göğsündeki parmaklarım kıvrıldı ve kazağının üzerinden tenine bastırdım.

"Beni sapık gibi incelediğini bilmiyordum." Sesinde, onunla ilgili gözlemlerimden memnun o tını vardı. "Başka ne gözlemledin? Açıkla bana."

"Ara sıra uyuzun teki olduğunu söylemiş miydim?"

"Hayır. Daima mükemmel olduğumu söylersin." Gülüşüm genişledi, egosu tekrar aramıza katılmıştı demek ki.

"Kucağımı seviyor musun?" Kolları belimi sararken kaçamayacağım kadar koza haline getirdi beni. "Benim kucağımdayken bana diklenmiyorsun. Baya baya uysal oluyorsun." Enseme kaydırdı bir elini ve yüzünü eğdi.

"Seni yeni affettim. Konuşmam yi-" Dudaklarının dokunuşu ellerimi omzuna kaydırmama neden oldu. Göğüslerimizi birleştirirken elimi saçlarına kaydırıp iç çektim.

"Sesini benden esirgemek yok. Sessizliğin ve görmezden gelişlerin olmadan cezalandır beni." Dudaklarımızı ayırdığında göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi. Kendi kalp atışlarıma eşlik eden kalp atışlarını hissediyor olmaktan memnundum.

"Kafana vazo atabilirim."

"Bu fikre bayıldım. Biraz masrafa gireceğiz, olsun." Kıkırdadığımda başını boyun girintime sakladı ve derin bir soluk aldı.

"Ali öldüğünden beri aldığım tek koku yanan odunun kokusuydu." Burnunu boynuma sürerken tekrar kokumu koklarcasına derin bir soluk aldı. "Ama sen yanımdayken senin kokunu ayırt edebiliyorum. Çiçek kokuyorsun. Hangisi olduğu umurumda değil. Karımın kokusunu ayırt edebiliyorum." Geri çekilip gözlerine baktım, alay ediyor sanmıştım ama etmiyordu.

Ali'nin ölümünden beridir zaten vücudundaki izler değil miydi onun cezası? Aynadan kendisine bakarak acı çektirmiyor muydu? Bir de is kokusuyla dolu aylar mı geçirmişti? Aldığı nefesler bile cezasıydı.

Bekir'e öfkelendim. Bekir'le beraber olan ve Ali'yi Hakan'dan alan hepsinden nefret ediyordum. Kardeşini almaları yetmemiş, ardında yıkım bırakmışlardı.

Buse'nin kokusuyla odama geldiği zamanı anımsadığımda her şey yerli yerine oturdu. Buse'nin kokusunu alamadığı için odama gelmişti. O gün bunu üstü kapalı dile getirdiğinde bir insan nasıl kokuyu almaz diye yalan söylediğini düşünmüştüm. Şimdi daha iyi anlıyordum onu.

"Sanırım konuşmalıyız, Hakan." İkimizin de geçmişinde bizi dibe çekiyordu. Görebiliyordum. O kendine sakladıklarının altında kalıyordu. Ben bana yaşatılanların karanlığında boğuluyordum.

Annesiyle o depoda yaşadıklarından Ali öldükten sonra hissettiklerine kadar her şey onunla sessizce yaşıyordu, anlatmıyordu. Benim en azımdan psikoloğum vardı. Yine de anlatmak istediğim kişi Hakan'dı. Beni gören, duyan ve o evden kurtaran adama anlatmak daha rahatlatıcı olacakmış gibi hissettiriyordu.

"Önce ben mi sen mi?" diye mırıldandığında dudaklarımı kıvırdım. Anlatmaya hazır değildi. Gözlerindeki o bakışı biliyordum. "Kendin söyledin, ben konuşacağım sen dinleyeceksin." Kucağından kalkarken elimi uzattım. Bakışlarını ağır ağır elime kaydırırken ellerimizi birbirine kenetleyerek oturduğu yerden kalktı.

Onu çekiştirmeme izin verirken merdivene yöneldim. Burada anlatmak istemiyordum. Alt katta herkes gezebilirdi, üst kat sanki ikimize özeldi. Belki de bunu düşünüp özel hissetmek istiyordum. Bilmiyordum.

Adımlarımı koridora yönlendirirken ilk gece sessizce birbirimize sarılarak rahatladığımız o balkonun kapısını açtım. Hala tekli bir koltuk vardı. Adımlarım ona döndüğünde söylememe fırsat vermeden koltuğuna yerleşti ve örtüyü üzerime ötmek için hazır hale getirdi.

"Gel yamacıma, Karım." Göz kırptı, ilk gece ona söylediğim sözlerin aynısıydı.

İtirazsız itaat ettim ona, sırtımı göğsüne yasladığımda hafifçe ona doğru kıvrılmamı sağlayıp bacaklarımı da kucağına çekti. Örtüyü koza gibi etrafıma sardığında başımı boynuna gizledim. Çenesi başımın hemen üzerine yasladı.

"Rahat mısın?" Derin bir nefes alıp kollarında gevşemeye çalıştım. Anlatacaklarım beni germiyordu, sadece konuşup tekrar hatırlamak istemiyordum. Dile getirmek, yaşamaktan daha zorluymuşçasına kalbimi sıkıştırıyordu.

"Gözlerine bakmasam olur mu? Zihnimi okuyormuşsun gibi gözünü dikiyorsun." Başımı kaldırdığımda başını eğdi. "Gözlerine bakmazsam, daha kolay anlatırım gibi." Biriyle konuşurken ısrarla göz teması kurduğuna şahit olmuştum. Sözlerle gözlerin doğruluğuna aynı anda şahit olmak istiyordu, biliyordum. Yalnızca ona bakarken ağlamak istiyordum. Ağlamaya başlarsam anlatamazdım. Onunla yaşamaya başladığımdan beri on dört yıllık kontrollü ifadesizliğimi paramparça etmişti.

"Olur tabi." Bakışlarını ufuk çizgisine çevirdiğinde gözlerim usulca boynundaki yarada gezindi.

"Bazı anılarım tam değil. Eksik anlatabilirim."

"Parçaları beraber birleştiririz." Dudaklarımı kıvırırken bakışlarımı elime çevirdim ve parmaklarımla oynamaya başladım.

"O evdeki her şeyi tek seferde anlatmasam olur mu?"

"Melih bazılarını nikah günü anlattı bana. O yüzden istediğin kadarını anlat. Sonrasını canın ne zaman isterse o zaman anlatırsın." Her krize girdiğimde Melih'in beni geri döndürmek için Rusça konuşmaya başladığı gibi o da kriz anlarımda beni bir şekilde geri döndürmeye çalışıyordu. Tabi ki önceden haberi vardı. Benim onun hakkında gizli gizli bilgiler toplamam gibi o da beni araştırıyordu, anlamaya çalışıyordu, eksik parçaları bana yakın olanlardan toplamaya çalışıyordu.

Keşke o gün Azra Karan, yakalanmasaydı ve Hakan'ın yanında güvende kalarak on dört yıl geçirseydim. Daha az acı çekerdim ve onun da çekmesine izin vermezdim.

"Bekir." Bedeni kasıldığında duraksadım. Onun adını duymak bile sinirlerini geriyorken ben ona yıllarca katlanmıştım. Bekir'e rağmen yaşayabildiğim için bazı geceler kendimle gurur duyduğumu anımsıyordum. Onun şiddetine, tacizine, dengesizliğine rağmen hayattaydım. Tabi bunun için Melih'e de minnettardım. Onun de etkisi olduğunu biliyordum.

"Biraz bana saplantılıydı. Ne zaman başladığını anımsamıyorum. Ne zaman onun dikkatini çektiğimi...Dikkatini çekebilecek ne yaptığımı da. Bazen bir anı beliriyor zihnimde. Bahçede ufak bir oğlan çocuğu var ve onu da kaçırdıklarını düşünüp kaçması için bağırıp çağırdığımı anımsıyorum." O Bekir'di. O kaçırılmamıştı. Benim hapishanemin gardiyanıydı. Daha çocukken bile gözlerindeki bakış aynıydı.

"Sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. O gün dışında bir daha Bekir'in karşısında duracak özgüveni bulamadım kendimde. Korkmak değil de...Onu görmeyi korkuyla sınırlandıramam. Bekir...Kâbus görürsün de aniden uyanırsın ya...Hani kâbus olduğuna rahatlamak istersin ama hala kâbusun etkisi yüzünden tüm bedenin titriyordur. Her şey bir rüyadır ama sen hala etkisindesin. Bekir aynen bunu hissettiriyordu." Bedenim tekrar titrerken Hakan, kollarını sıkıp dudaklarını alnıma değdirdi.

"Uyandığında yanında ben olunca korkmaya devam eder misin?" Başımı kaldırdığımda gri gözleri hala ufuk çizgisindeydi.

"Korkmam." Yerde huzursuz uykularıma inat beni yatakta onun varlığıyla güven dolu bir uykuyla tanıştırmasından memnumdum. Onunla uyumak güvenli hissettiriyordu.

Onunla olmak kaygılarımı azaltıyordu.

Onun kollarında olmak rahatlatıyordu.

"Mükemmel bir koca olduğum için mi?" Dudaklarındaki gülüşle kıkırdayıp bakışlarımı tekrar elime indirdim. Aklımdaki Bekir'le ilgili düşünceleri uzaklaştırmak için dikkatimi dağıtmasından memnundum. Anlatmaya devam etmek istediğim için Bekir dışında başka birini anlatmaya yönelttim zihnimdeki her bir düşünceyi.

"Yusuf...Beni Melih'ten önce gözetleyen korumaydı. Haldun'un sağ koluydu. Ben...Yani o bana iyi davranırdı. Bende bunu kullandım." Bakışlarım parmaklarımın hareketini takip ederken Hakan'ın bakışlarını bana çevirdiğini hissedebiliyordum.

"Haldun, benden tiksinirdi. Oğlunun bana olan saplantısını körükleyen kendisi değilmiş gibi bana öfke dolu olurdu." Kalbim sıkışırken derin bir soluk alırken buldum kendimi. "Bekir'i kendimden uzak tutmam için tek çaremdi Yusuf. Eğer korumanın tekiyle yatıp kalkan bir kadınsam oğluna uygun olamazdım. Onlara çalışan bir adamın elde ettiği bir kadın, oğlunun değil hayatına girmek..." Dudaklarımı ıslattım. "Yatağına bile giremezdi."

Gözlerimi kapattığımda Yusuf'un ölüsü belirdi, ailemi bile hatırlayamıyorken onu niye unutamıyordum? Medine ablanın öldürülmesini niye silemiyordum zihnimden? Melih'in bana defalarca kez kimliğini açıklayıp beni o evden kurtaracağının umudunu vermesini unutuyorken niye tüm ruhuma karanlığı bulaştıran o kötü anları silemiyordum ki?

"Yemin ederim kendimi korumak içindi. Hiçbir anı bana mutluluk falan vermedi. Yusuf..." Duraksadım. "Normalde naziktir, daha az korkutucudur." Boğazımdaki yumruyu yutkunurken birkaç saniye sessiz kaldım. "Birlikte olduğumuz zaman hiç nazik değildi." Bunu Melih'e de kendime de itiraf edememiştim. Defalarca kez bana sormuştu, ağrım olursa ilaç vereceğini bildiğim için susmuştum. Anlatmamıştım, Melih beni anlamış, ağrımı gizlemeye çalıştığım her gün bana zorla ağrı kesicilerden vermişti. Yine de hiçbir zaman dile getirip konuşmamıştık.

"Haldun öğrenseydi, Yusuf'a verirdi beni. Bekir'i durduracak net bir nedeni olurdu ve oğlu benden ölene kadar uzak dururdu. Hesaplarım yanlış ilerledi. Önce Bekir öğrendi. Bana göz ucuyla birkaç saniye bakıp babasına rapor veren korumaları bile öldüren adam Yusuf'u öğrenince delirdi." Tüm anılarımdaki detaylı işkenceyi unutmak isterdim.

"Bekir, Yusuf'u gözümün önünde canını yaka yaka öldürürken sadece seyredebildim. Elim kolum bağlıydı. Kendime hayrım yokken birinin ölümüne sebep olduğum için yıllar geçse de kendimi affetmeyeceğim."

"Bana bak." Gözlerimi sıkıca yumarken yüzümü göğsüne gizledim. "Bana bak, Karım."

"Aynı şeyleri söyleyeceksin. Yusuf'un kendi seçimiydi, hak etti, diyeceksin." Melih, Yusuf'un ölümüyle ilgili daima aynı şeyleri söylerdi. Bekir yapmamış olsa Yusuf'un kanı onun eline bulaşacaktı.

"Aynı şeyler? Birinin ölümüne mi sebep oldun?" İrkilirken bakışlarımı kaldırdım. Gözlerinde en ufak beni suçlayan ifade yoktu.

Bazen Yusuf aklıma geldiğinde bende kendimi suçlayamıyordum. Özgürlüğüme kavuşmuş ve etrafımda en ufak bir tehdit yokmuşçasına rahatladığım bu zamanlarda fark ettiğim bir gerçek vardı. Melih haklıydı. Hala bir parçam Yusuf'un ölümüne neden olduğumu haykırırken diğer kalan benliğim 18'ine yeni girmiş ve mantıklı düşünemeyecek kadar istismar edilen bir genç kadın olduğumu bas bas bağırıyordu. Onu planım için kullandığım kadar o da beni kullanmıştı. Yusuf kocaman adamdı, kendi seçimini yapmıştı. Ben yıllarca hapsedilmiş ve kurtulmak isteyen kadındım, ikimizin seçimi onun ölümüyle taçlanmıştı.

"On dört yıl hapsedilmişken halbuki şükretmeli ve gülümseyerek günlerini geçirmeliydin. Değil mi?" Gözlerim yanarken çenemi nazikçe okşayıp ruhumu okurcasına baktı gözlerimin en derinine. "Doğru bildiğini yaptığın için suçlu değilsin." Zihnimde yıllarca yalnız kalan kadının bencil sesi bunu söylerken o eve hapsolmuş ufak kız çocuğu daima bana kötü olduğumu haykırıyordu. "İnsanlar daha fazla para için birbirini öldürüyor. Sen hayatın için çabalamış, karar almışsın. Bu dünyada hayatta kalmak için-"

"Birinin ölümüne neden mi olmalıyım?" Sorum birkaç saniye duraksamasına neden oldu. Söylediğim cümlenin onu etkilediğini fark etmek çok geçti. Ali'nin ölümünün suçlusu olarak kendisini görüyordu. O suçlu değildi ki. Onu öldürenler suçluydu. Yine de cümlem onun canını istemeden yakmama neden olmuştu.

Ben suçluydum. Yusuf'un hayatının tehlikeye gireceğini bile bile birlikte olmuştum onunla. Hatta içten içe beni öldürmelerini dilemiştim. O zamanlar mantıklı kararlar verebilecek psikolojide değildim. Bu bahanem değildi. O evde Bekir'in bana dokunmaması için yine olsa yine yapardım. Biliyordum.

Tüm bunlara rağmen Yusuf'un ölmesinden pişmanlık duymamın nedenini, kendimi cezalandırmaktı. Yine her şey benimle ilgiliydi. Bana kimse fikrimi sormamışken kendimi düşünecek kadar bencil oluşumun beni niye bu denli kötü hissettirdiğini anlayamıyordum.

Melih haklıydı.

Hakan haklıydı.

Bana sorulmadan on dört yılım benden alınmıştı. Kendim için yaptığım bir adımın, pişmanlığını niye yaşamak zorundaydım ki?

"Yusuf öldüğü zaman..." Gözlerini kısıp düşünmeye başladı. "7-8 yıl oldu. O zamanlar sen 17-18 yaşlarında olmuş olman lazım, o senin neredeyse iki katın yaşında olmuş oluyor. O piçi, geberttiği için Bekir'i takdir etmek istemiyorum, yine de doğru olanı yaptığını görmezden gelmeyeceğim." Sustum. "Sonra ne oldu?" Eli hafifçe saçıma dokunduğumda rahatlayabilmek için dokunuşlarının tadını çıkarmak adına birkaç saniye sessizce gözlerimi kapadım.

"Yusuf ölünce Haldun çok öfkelendi." Konuşmaya devam ederken gözlerimi usulca aralayarak çenesine bakmaya başladım. "Bekir'in kafayı yediğini görüyordu. Beni öldürse aslında problem çözülürdü ama yapmadı. En az oğlunun bana bulaşmasını istememesi kadar hayatta kalmam da onun için önemliydi. Ona bir seçenek sundu. Beni seçerse aileden atılacak ve ben ölecektim. Seçmezse ben Melih'indim ve Bekir benden uzak duracaktı." Suratımı buruştururken midemden yükselen safrayla yutkundum. "Uzak durduğu zamanlar öfkesini babasının yönlendirdiği işlere akıtacaktı."

"Bekir yaşamanı seçti." Hafifçe güldüm. "Bekir, babasının gölgesinden çıkmamayı tercih etti." Diye düzelttim cümlesini.

"Melih konusunda niye bu kadar saplantılı? Melih sana bir şey yaptı mı?" Sesindeki korumacı tınıyla alnımı çenesine yasladım.

"Melih evdeki herkese yalan söylemeye başladı. Beni odasına götürüyordu. Haldun'un her dediğini yaparken bir yandan odasında beni koruyordu. Bekir ondan korktuğu için giremiyordu oraya. Sarhoş olup girmeye cesaret edince Melih yine kovuyordu onu. Melih zarar görmesine rağmen tek kelime etmeden beni odasına almaya devam etti. Tabi bu da Bekir'i delirtti." Melih'in sürekli yaralandığı zamanlar tek tük zihnimde beliriyordu. Hatice vardı bir de. İkisinin öfkesi birbirlerini yakardı, yine de görürdüm. Karşı karşıya geldiklerinde birbirlerine kırgınlıkla bakarlardı. "Bu durum ona da en az benim kadar zarar verdi."

Onların aşkının katiliydim belki de. İkisi de bana bunu söylememişti ama hissedebiliyordum. Melih'le yalandan olan ilişki evde konuşuldukça Hatice benden uzaklaşmıştı. Melih'i görmezden gelmişti.

Haldun, Bekir'in yaptığı sorumsuzluklarının cezasını bana çektirmişti.

Hatice daima babasının kızıydı. O tam bir Çetin'di ve babasının emirlerine karşı çıkmayı başaramamasına rağmen Melih'in itaat etmesinden nefret etmişti. Emir babasınındı cezasını hem Melih'e hem bana çektirmişti.

Melih'e bu konuyu açtığımda bana öyle kötü bakmıştı ki bir daha konuşmak istememiştim. Hatice'yle aynı cümlede olmak istemiyor gibiydi. Şimdi daha iyi anlıyordum. Capo bir kez Türk bir kadınla evlenmişti, sonu ölümle çevrelenmişti. Melih yani Enrico aynı hatayı yapmak istemiyordu.

"Melih'e zarar verse mi? Ne oldu ki?"

"Bekir hazmedemediği her saniye ona saldırdı. Daha doğrusu para verdiği adamlarına yaptırdı bunu. Birer birer adamlar öldükçe Haldun bir sorun olduğunu anladı. Bekir de Melih de bunu ona asla söylemedi. Ondan habersiz güç savaşına girip durdular." Duraksadım. Geçmiş anlarımı toparlamak için birkaç saniye düşünmeye ihtiyacım vardı.

"Haldun, anladı ve Bekir'e cezayı kesti bu sefer. Hatice'yi Türkiye'den gönderdi." Bekir için ablası aynı zamanda onun en yakın arkadaşıydı, annesi gibiydi. İkisinin ilişkisine imrenerek baktığım zamanları anımsıyordum. Bekir'in saygı gösterdiği ve sevdiği tek kadın ablasıydı. Hatice'yse kardeşi için adam öldürürdü, onun canını yakanları yakmaktan çekinmezdi. Belki de annesinin emaneti olduğu içindi, bilmiyordum.

Hatice'yle ilgili daha öncesinde konuştuğumuz için daha fazla onu konuşmak istemiyordum. Yakında gelecekti ve onunla ne konuşacağımı bilmiyordum. Özgürleştikçe ona olan sıcak duygularım yavaş yavaş siliniyordu. Bana yapılanlara karşı savaşan değil de göz yuman olduğunu algılayabiliyordum artık. Bekir'i gören ve onu duyan kadın, kimsesiz kalmış kız çocuğunu görmezden gelmişti.

"Hatice gidince Bekir kayboldu. Haldun, Bekir'in hatalarında beni suçladı. Medine ablanın öldürüldüğü gece Melih yanımda yoktu ve Bekir yine içip gelmişti. Onu da seyretmemi sağladı...Bekir'in yaptıklarını anlatmasam olur mu?" Elinin tersiyle nazikçe yanağımı okşadığında gözlerimi hafifçe kapattım. "Tekrar hatırlamak istemiyorum, Hakan."

"Anlatma o zaman."

"Melih sana ne kadarını anlattı?" Parmakları sihirli dokunuşla saçlarımla oynamaya başladığında yanağımı göğsüne yaslayıp iç çektim. Buna bayılıyordum.

"Senin anlatmadığın boşlukları tamamlamamı sağlayacak detaylardan bazılarını. Omzuma seni aldığımda korkuyorsun." Gözlerim tekrar aralanırken başımla onayladım onu. "Neden?"

"Beni karanlık bir odaya kilitlerlerdi. Aç bırakıp verdikleri yemeği yemem için."

"İlaçlı olanlar." Başımı tekrar onaylarcasına sallarken dudaklarımı ıslattım.

"O odaya girmemek için evin altını üstüne getirirdim. Bunu bildikleri için beni omuzlarına atarak götürürlerdi." Melih beni götürdüğü zaman her seferinde aynı anlamını bilmediğim cümleyi söylerdi.

"Mi dispiace, ne demek?" Melih'le aynı aksanda konuşmuşlardı. Onun dilini biliyordu ve anlıyordu. "Üzgünüm, demek." Aldığım cevap dudaklarımı kıvırmama neden olurken gülmeye başladım.

Gryazniy italyanets. Pis İtalyan.

"O evde etrafın akbabalarla çevrilirken bile pes etmemişsin, Karım." Etmemiştim. Çocukken girmiştim o eve, kadın olarak çıkmıştım. "Bu kadar güçlü bir kadınla evlenmek gözümü korkuttu şimdi." Konuyu bu kadar yumuşak bir şekilde değiştirdiği için minnettardım.

"Karanbey'in karısı olmak kolay mı sanıyorsun?" Göz kırpıp yanağından makas aldığımda cık cıkladı. Benim kontrolsüz duygu değişimlerim ona da geçmişti.

"Karan Hanım'ın kocası olmak kolay mı ki Karanbey'in karısı olmak kolay olsun?" Kahkaha attığımda başını sağa sola salladı.

"Karan Hanım deme. Çok kötü." Bunu diyen ilk kişi Ferhat Yılmaz'dı. Douglas, Türk mafyasındakilerin kendi kendilerine lakap taktıklarından bahsettiği zaman ciddiye almamıştım ama haklıydı.

"Artık senin adın bu. Yapacak bir şey yok. Alemde bir raconun var. Babanın gırtlağına hançer yaslamadan önce düşünecektin. Babasına karşı çıkan iki kişi vardı, üç oldu." Alaylı ses tonu gülüşünü genişletti ve gamzelerinin belirmesine neden oldu.

"Üç mü? Sen, ben ve egon mu?" Kahkahası balkonda yankılandığında şaşkınlıkla bakakaldım. Kahkaha attığı anlar nadirdi ve her seferinde afallatıyordu beni.

"Üç rakamına takıldın, farkında mısın?"

"Senin hayatında sürekli üçlü ilişkiler var. Ben ne yapayım?" Kahkahası tekrar yankılanırken kaşlarım çatıldı. Komik olan neydi? "Bu da Türk şakası falan mı? Faruk'ta gülüyor." Hakan, başımı göğsüne yaslarken sıkıca sarıldı.

"Başkasının yanında sen yine de bunu söyleme."

"Niye?" Cevap vermeden gülmeye devam ediyordu. Adi herif. Faruk'a da soramazdım. Melih ve Douglas zaten Türk değildi. Yarın ilk işim Zeliha'dan internet kullanmamı öğretmesi olacaktı. O zaman bunların esprisini araştıracaktım.

"Sustun."

"Kahkahandan konuşmaya fırsat mı bırakıyorsun?" Cık cıkladığımda derin bir soluk aldı, başım göğsünde hareketlenirken karnını cimcikledim. "Nefes alma. Başım hareket ediyor." Şu an ona nazlanıyordum

"Nefes almazsam, ölürüm." Başımı kaldırıp kolunu cimciklediğimde elimi itip elini koluna yasladı.

"Huysuzluğun başladı yine."

"Kocamla yatıp kalkınca huyum suyum değişti." Kucağından kalkmak için hareketlendiğimde bana izin verdi. Az önce hayatımın karanlık anlarını anlatmamışım gibi sohbet aniden günlük didişmelerimize dönmüştü.

Dengesizdik.

"Yatıp kalksaydık değişen tek şey huyun suyun olmaz." Başını koltuğun arkasına yaslarken örtüyü karnına doğru çekiştirdi. Üşüyor muydu?

"Bu bir tehdit mi?" Dudakları tehlikeli bir gülüşle kıvrıldı.

"Gelecekte olacak olanı söylemek tehdit mi?" Sesindeki ima gözlerindeki parıltıyla neden bahsettiği kafama dank ettiğinde birkaç saniye kalakaldım. "Ayrıca karısını tehdit eden bir adam asla olmadım."

"Niye öyle bakıyorsun?"

"Nasıl bakıyorum?" Derin bir nefes alıp bakışlarımı kaçırırken yanaklarım yavaş yavaş ısınmaya başladı.

Korkamayız. Kendine gel.

Kalp atışlarımın ritimsiz atışını umursamadan ellerimi koltuğun koluna yaslayıp ona doğru eğildiğimde gülüşü yavaş yavaş küçüldü ve gözleri ağır ağır dudaklarıma kaydı.

"Kocam Bey, sözlerini işitmek istiyorum. Gözler gözler, diye tutturan sensin." Gözleri tekrar gözlerimle kesiştiğinde göz bebekleri gri harelerini gizlercesine genişledi. Ellerimden birini kaldırıp çenesini tuttum, sahiplenici bir dokunuştu. Yavaşça yutkundu.

Ay ne oluyor? Kaçalım odaya Kübra. Ne yapıyoruz biz?

"Dilini mi yuttun?" Dudaklarında o tehlikeli gülüş belirdiğinde ellerinden biri boyuma dolanıp kaçmamı isteyeceğim bir hakimiyetle tuttu.

Al işte. Rahat durmadın yine.

"Az önce konuştuğumuz konular olmasa senin de konuşamayacağından emin olurdum, Karım. Dilini yuttuğum için değil." Çenesindeki elimi tutup beni kucağına çektiğinde bileğimi sırtımda sabitledi ve göğüslerimiz tamamen birleştiğinde dudağını kulağıma yasladı.

Etrafımızı saran hava çatırdayarak gerilirken yavaşça yutkunurken buldum kendimi. Etrafıma sarılmış bir örtü yoktu, bedeninin sıcaklığı, havanın soğukluğunu hissedemeyeceğim kadar bedenimi ısıtıyordu.

"Benim sabrımı zorlama." Dudağı boynuma değerken gözlerimi kapattım.

"Sabrının bir ölçüsünü alabilir miyim?" Sesim boğuk ve çoktan onun etkisi altında olduğumu bas bas bağıran bir tınıdaydı. "Biraz sınırları aşan biriyim. Baştan sınırları bilmek işime gelir. Ne kadar sabrın kaldı?"

"Hiç kalmadı." Geri çekildi, eli enseme sürtünürken artık neredeyse görünmeyen gri harelerine baktım. Kalçamın hemen altında onu hissedebiliyordum ve bu kanıtlar ışığında onu kışkırtmanın doğru bir hamle olmadığını anlıyordum.

Yeni mi anladın? Adam seni yatağa atınca mı duracaksın Kübra?

"Şimdi o tatlı kıçını kaldır ve balkondan çık." Bileğimdeki ve boynumda eli uzaklaşsa da onun kucağından kalkmadım. "Ciddiyim Karım. Hem daha beni dinlemedin." Ben ona kendimi açmıştım, onun bana açacak cesareti bulmuş olması rahatlamama neden oldu.

"Ne zaman dinleyeceğim?" Üzerinden kalktığımda oturmaya devam etti.

"En yakın zamanda."

"En yakın zamanda." Diye mırıldandığımda başını aşağı yukarı salladı. Hala aramızda oluşan gerginliği hissedebiliyordum. Onun yanında olmak hem nefes kesici hem de nefes almak gibiydi.

"Bir şey daha söyleyip gideceğim." Kapıya doğru geri geri giderken dudaklarım kıvrılmıştı. Dikkatle omzunun gerisinden bana bakmaya devam etti. "Berbat bir Rusçan var."

"Ne?" Sesindeki şaşkınlığa kıkırdarken kaşlarımı kaldırdım.

"Sen mükemmel Rusçanın olduğunu düşünmedin sanırım."

"Tabi ki de mükemmelim. Rusçam da öyle." Kahkaha atmaya başladığımda koltuktan kalktı. Hızla balkondan içeri girdim, odama kaçarken gülmeye devam ediyordum.

 

 

KARANBEY

Dürbünü indirirken solumda Ferhat'a baktım. Sigarasını içiyor, boştaki elindeki dürbünle gözetlemeye devam ediyordu. "Faruk'la ayrıldınız mı?" Dürbünü indirirken gözlerimi devirdim. "Normalde etrafında olur."

"Karımın yanında. Onu koruyor." Douglas'ta onlarlaydı. Melih, daha evimden gitmemişken güvenliği azaltamazdım. Melih'in bende olduğunu bilmiyorlardı. Gizlice iyileşene kadar capo kimliğini saklıyordum.

"Merak ettiğim bir şey var. Karan Hanım'ın, biz bir aileyiz, cümlesine güvenerek sormak istiyordum." Dürbünü indirirken gülerek başımı sağa sola salladım. Cins bir herifti.

"Bu orijinal ismi çok aradın mı?" Kahkaha attı.

"Her zaman orijinal bir adamımdır." Sigarasını son kez içip söndürdü, yanındaki adamına uzattı. Adamı sönmüş izmariti alıp uzaklaştı. "Sorumu soracağım, yanlış anlamayacaksın." Sesindeki ciddiyetle devam etmesi için onaylayan bir ses çıkarttım. "Bekir, Melih'e hain dedi. Karan Hanım, Melih vurulduğunda ortalığı ayağa kaldırdı." Duraksarken birkaç saniye tepkimi anlamaya çalışıyordu.

"Ne? Sor adam akıllı."

"Bugün öldürme gününde misin anlamaya çalışıyorum." Omuz silkip dürbünle kısa bir anlığına yola bakıp tekrar ona döndüm. "O bir Çetin değil, değil mi?" Mavi gözleri ağır ağır gezindi yüzümde. Yüzümdeki her bir duyguyu silerken ifadesiz bir çehreyle ona doğru çevirdim bedenimi. Vücudumdaki kaslar gerilirken şüpheyle onu incelemeye başladım.

"Bunu nereden çıkarttın?" Sesim beklediğimden çok daha sert ve öfke dolu çıkmıştı bile. Kübra'nın bir Çetin olmadığını anlamak için karımı mı gözetliyordu?

Sakin ol Karanbey. Sakin ol.

"Haldun'un Hatice'ye olan tapışına şahit olmuşsundur." Başımı aşağı yukarı salladım. "Bekir'in hatalarına rağmen onun arkasında dimdik durduğuna da. Ama ona baktıklarında gözlerinde nefret var." Haldun ve Bekir'i mi gözetliyordu? "Doğrusunu istersen babana davetli olduğumuz gün, Karan Hanım'ın gözlerinde nefretle karışmış korkuyu görmemek için kör olmak gerekir."

"Sende tüm bunlardan karımın bir Çetin olmadığını mı çıkarttın?" Olumsuz bir ses çıkarttı.

"Düşündüm...Haldun'un gırtlağına hançer yasladığında belki de eşini koruyan bir kadın gibi görünebilirdi. Yine de sonuna kadar oradaydım, Karanbey. Kimse babası zaten etkisiz hale gelmişken onun elini toprağa senin yaptığın gibi öfkeyle hançerlemezdi."

"Babam yere düşse bende elini hançerlerdim." Gülmeye başladı.

"Bundan şüphe duymuyorum, Karanbey. Eminim yaparsın." Sessizlik aramızda büyürken dürbününe uzanıp yola bakmaya başladı. Yılmaz daima sırtımı yaslayabileceğim bir ortaktı. Şu an ki gözlemlerini aktarmak yerine kendine saklamayı seçebilecekken anlatmıştı, haberim var demenin bir yoluydu bu. "Sadece fark ettiğim bir gerçeği sana sormak istedim."

"İyi yaptın Ferhat."

"Bu arada...Karan Hanım bahsetti. Aile olacakmışız?" Tekrar bana baktığında gözleri kısılmıştı. Sanırım Kübra'nın bir Çetin olmayışını o kadar umursamıyor diye konuyu hızlıca değiştirmişti. İşime gelirdi. Ona uzun uzun hiçbir şeyi anlatmakla ilgilenmiyordum.

"Faruk'la Sibel evlenince mecburen dünür olacağız." Suratını buruşturdu. "İnat etme Yılmaz. Aşkın önünde duramazsın."

"Ayrılmışlarsa dururum." Faruk'un hala niye Sibel'e aşıkken onu terk ettiğini bilmiyordum. Sorduğum zaman anlatmıyordu. Bahanelerini sıralıyordu ve ben o bahanelere inanmıyordum. Sibel'den bahsederken bile gözlerine ulaşan o sevgiyi bir gecede düşündüğü bahanelere kurban edecek bir adam değildi.

"Merak etmiyor musun Yılmaz?" Bakışları benimkileri bulduğunda omuz silktim. Faruk, Yılmaz ailesinin dönüm noktası olan babalarının ölümü ve Özkan'ın aileden atılma nedenini öğrenmemiş olduğu için şüphelenmeye başlamış ve bu şüphe onun aşkına leke sürmüştü. Ben olmasaydım bu kadar umursamayacaktı biliyordum. Bu yüzden içten içe suçluyordum kendimi. Sırları olduğu için Ferhat kadar bende suçluydum.

"Sordum. Sibel ağlamaya başladığı için üstelemedim." Rahatsızca kıpırdandı. "Kardeşimin her bir damla gözyaşı için bile kardeşine öfkeliyim, Karanbey."

"Bilmeni isterim ki bende kendime öfkeliyim." Kaşları hafifçe çatıldığında iç çektim. "Faruk'un hayatı benimle karanlığa bulandığı için. Aldığı çoğu kararda kendisinden bile önce beni düşündüğü için." Tüm bunları Faruk'a söylesem şakaya vurup konuyu değiştirecekti. Ona güzel cümleler kullanmamı kabullenemiyor, daima hayatımdaki kayıplardan en az benim gibi kendisini suçluyordu, görebiliyordum.

"Söz konusu Sibel olmasa...Faruk iyi bir dost. Bunu ona söyleme ama onun gibi sırtımı yaslayacağım biri daha yanımda olsun isterdim." Dudaklarım kıvrıldı, kesinlikle Faruk'a söyleyecektim.

"Damat olarak al, aileden olunca deliriyor zaten." Hafifçe güldü. "Artvin inadı da var bunda. Kolay kolay bırakmaz."

"Faruk'u pazarlıyormuşsun gibi geliyor."

"Daha iyisini bulacak mısın? Sibel'i boş ver sen al onu."

"Başından atmaya mı çalışıyorsun?" Başımı onaylarcasına sallarken bakışlarım karanlık yola çevrildi. "Faruk sadıktır. Bir kez olsun arkamdan iş çevirmedi Yılmaz. Bana çıkardığı tek sorun senin kız kardeşinle olması. Sorun da sizsiniz. Sürekli kardeşim diye etrafımda geziyorsunuz."

"Belki de kardeşimin buraya hapsolmadığı bir hayatı olsun istiyorum." Samimi ses tonu sevgi doluydu. Sibel'i gerçekten seven abileri vardı.

"Aynısını yaptım. Biliyorsun." Bakışlarımız kesiştiğinde yaralarımın sızlıyor oluşuyla çenemdeki her bir zerre kasıldı. "Ali'yi yanımda tutup aynı zamanda bu dünyaya bulaşmaması için çırpındım. Gel gör ki benden önce öldü. Faruk, kardeşini uzaklaştırdı. Gerçekten uzaklaştırmaktan bahsediyorum. Hala hayatta ve zarar görmedi. Sense benim yaptığımı yapıp yanı başında tutuyorsun."

"Sibel'e bir şey olmasına izin vermem."

"Biliyorum. Görüyorum gözlerinde. Ama normal bir hayatı olmasını da bekleyemezsin. Olmayacak. Onun gözlerindeki parıltı seninkiler gibi. Bu hayatı seviyor. Yarın koltuğundan kalksan ve yerine o otursa en az senin gibi bir lider olurdu, biliyorsun." Bakışlarını hafifçe eğerken iç çekti. "Bilmene rağmen onun Faruk'la olmasındansa normal bir hayatı olacağını düşünüyorsun. Olmayacak. Biliyorsun Ferhat. Hayat yeterince boktanlıklarla dolu. Bırak ne yapıyorlarsa, kendi normal bulduklarını yaşasınlar."

"Bu kadar uzun cümle konuştuğuna ilk kez şahit oluyorum." Bileklerini çekiştirip kolunu uzattı. "Tüylerim ürperdi." Hafifçe gülerken dürbünle yola bakmaya başladım. Kübra geldiğinden beri düşüncelerimi toparlamak ve uzun cümleler kurmak çok daha kolaylaşmıştı. Sessizlikle geçen yıllardan sonra konuşmanın illaki dertleri anlatmak olmadığını onunla keşfediyordum.

"Bir tek kız kardeşim var, Karanbey. Yanımdan ayıramam."

"O zaman bu hayattan birini bulacak. Kaçışın yok." Sessizce bakışlarındaki huzursuzluk eşliğinde etrafa bakındı. Çekincelerini iyi anlıyordum. Annemin bana yaşamamı söylediği hayat gibi imkansızı istiyordu. Bu hayatta büyüttüğü ve bağladığı kardeşini daha farklı bir hayatta konforla mutlu etmeyi deneyebilirdi. Bunu Ali'ye yapmıştım. Olmamıştı. O da başaramayacaktı.

"Bu arada, konudan bağımsız." Daha fazla bu konuyu konuşmak istemiyordu. "Enrico'ya ulaşmaya çalıştığımda araya başkaları girdi yine. Ulaşamadım ona. Yine de yeni haberleri aldım. Capo'lukta problemler çıkıyor." Dikkatle onu dinlemeye başladım. "Liderlerini indirmek isteyen birkaç adam söylentisi yayılıyor." Tamda babamın istediği ortam sağlanıyordu. İç karışıklığı olan İtalyanlar, kukla olan Meksika kartelleri...

"Enrico, söylentiler yayılmadan onları ortadan kaldırırdı normalde."

"Sorun burada. Enrico, İtalya'dan ayrılmış. Kardeşi Nicolas söylenene göre geçici liderlik yapıyormuş. Bu yüzden sanırım hazır lider yokken seslerini çıkarmayı tercih etmişler." Enrico, evimde tedavi görüyordu. Demek yokluğu fark edilmişti bile. Bu yüzden miydi, babamın acelesi?

"Bu iyi değil. Enrico'dan korkuyorlardı ve şimdi herif yok ortada. Meksikalılar cesaretlenecek." Ferhat kendi kendine konuşuyordu. Enrico'nun benim evimde olduğunu ona söylemek isterken bir yanım bunu saklamamı söylüyordu. Onunla ortaktık, yine de bu yeterli değildi.

Ona cevap veremeden uzakta görünen üç tırla dikkatimi Capo'dan onlara yönlendirdim. "Başlıyoruz." Kulaklığa seslenirken dürbünü indirerek arabama bindim. Etraftaki adamlar sırayla arabalara yönelirken arabam çoktan yola çıkmıştı bile.

"Biri sağdaki yola yöneldi." Kulaklıktaki sesle gaza bastım. "Sağdaki bende." Bunu söyleyen bendim. Meksikalılardan alınan ve üzerinde Yunan nakliyat firması logosu olan bu tırlar uyuşturucu doluydu. Ticaret giriş çıkışlarını düzenleyen liderlerden biri bir terslik olduğunu düşünüp haber vermişti. Kesinlikle terslik vardı.

"Soldaki benim." Ferhat'ın sesini duydum.

"Şoförlerin ne taşıdığından haberi yok. Onları öldürmek yok." Kulaklığa tekrar dokunurken arabayı sağa kırdım ve yoldan çıkıp toprak alanda birkaç metre gaza basarak kenardaki diğer yola kestirmeden varmış oldum.

Uzakta farlarını seçebildiğim tır için arabayı yan park edip indiğimde silahımı belimden çıkardım. Peşimden gelen korumalarımın arabalarının çıkardığı lastik sesini umursamadan gözlerimi kıstım ve az aydınlatmayla tek tük seçilebilen ön tekerleklerden birine silahı doğrultup ateş ettim. Kurşun isabet ettiğinde tır savrulur gibi olsa da yolda ilerlemeye devam etti.

"Dur, geberteceksin kendini." Bir adım daha öne çıkıp silahı tekrar tekrar ateşlediğimde yavaşlayarak birkaç metre ileride durdu. Adamlarım tırın etrafını sararken şoförün korku dolu gözlerle indiğini gördüm. Ellerini iki yana açarken tıra yaslanmasını sağladılar ve silahları ona doğrulttular. Tırın etrafını dolaşırken arka kapıyı açan korumayı bekleyerek etrafa bakındım. Kesinlikle doğru istihbarattı.

"Mallar burada." Koruma fenerini içeri tutup yukarı çıktığında peşinden çıktım. Kulaklığa dokunurken iç çektim.

"Yılmaz...Yaşlanıyor musun? Senden önce bulduk."

"Daha yeni mi buldunuz?" Alaylı ses tonuyla tırdan yola atladım. Gecenin sessizliğini ve karanlığını bölen patlamayla birlikte başımı sola sapan tırın olduğu yola çevirdim. Çok fazla uzakta olmayan alevlerin gökyüzüne yükselmesiyle karşılaştım. "Ben çoktan patlattım. Yaşlanıyor musun Karanbey?"

"Siktir. Etkilendim." Kulaklığa basarken cık cıkladım. "Gel benim için çalış. Maaşa bağlayayım seni." Kahkaha attı bir kez daha.

"Beni paranla satın alamayacağın kadar onurlu bir beyefendiyim ben." Paranın köpeğiydi.

"Bombaları döşeyin." Tırın etrafını tekrar dolaşıp şoförü uzaklaştırdıklarını ve bombaları sırayla taktıklarını gördüm. Arabama yaklaşıp kalçamı kaputa yasladım. Telefonumu iç cebimden çıkartırken görüntülü bir şekilde babamı aradım. İlk çalışta açtı.

"Şu an karanlıktayım. Bir saniye." Silahımı belime takıp feneri açtım ve bacaklarımın arasına kıstırıp yüzümü aydınlatmasına izin verdim. "Merhaba liderim."

"Yine ne istiyorsun? Çocuk gibi sürekli arayıp laf sokmandan bıktım." Ağzını peçeteyle silip telefonu bir yere sabitledi ve şarabını yudumladı. "Biraz büyü."

"Bak seninle aramızdaki problem bu." Cık cıklarken kameradan önce onu sonra kendimi işaret ettim. "Ben senin gücünü görüyorum ve farkındayım. Sense daima düşmanını küçümsüyorsun. Bu yüzden sevkiyatların beklenmedik zamanlarda patlatılıyor." Kadehi tutan eli havada kalırken diğer tırın patlatıldığını duydum.

Harbiden yaşlanıyor muydum ne? Şimdiye patlatmış, arabaya binerek havalı bir çıkış yapmış olmam gerekiyordu. Gururum inciniyordu.

"Ben çoğu zaman seni dinledim, bunun sebebi mantıklı kararlar alışındı. Şimdi işler değişti liderim. Meksikalılarla anlaşmana izin vermeyeceğimi söylemiştim." Yüzünde endişe belirdiğinde çoktan yaptığım baskını anladığını görebiliyordum.

"Hayır. Bu sonumuz olur. Hepinizin...Benim."

"Çok yaşadık be peder. Ölelim gitsin. Ne dersin?" Gülüşümü genişlettiğimde kaşları çatıldı ve oturduğu yerden kalkarken telefonu eline aldı.

"O sevkiyatı geri ödeyemeyince sadece bana mı zarar verecekler sanıyorsun? Sende bir Karan'sın. Aptal olma. Bu yaptığın intihar." Kamerayı tıra çevirdiğimde adamların çoktan etrafından uzaklaşmıştı.

"İntihar demek. Sevkiyat senin değil mi Liderim? Büyük ihtimalle seni gebertecekler." Elime babamın kanının da bulaşmasını istemiyordum. Ondan alacaklarımı aldıktan sonra ölmekten beter olacaktı zaten.

"Önce onların adamını yaraladın, şimdi de bu. Meksikalıları karşına mı alacaksın?" Onaylayan bir ses çıkarttım. Meksikalılar hiçbir zaman benimle aynı kulvarda olmamışlardı. Endişeleneceğim en son maddeydiler belki de.

"Aynen öyle. Bile isteye yaptıklarına karşılık, bile isteye yaptıklarım." Bana uzatılan kumandayı alıp düğmeye bastığımda tır patladı. Alevler gökyüzüne doğru yayılırken sıcak bir hava yüzümü yalayıp geçti.

"Ulan puşt herif, aptal bir inat uğruna Meksikalılara savaş açtın!!"

"Savaşırız. Savaştan korkan biri olduğunu söyleme. Vallahi tüm saygım biter." Olmayan saygımın bitmesini umursamıyordum.

"Sen o depoda annenle ölmeliydin." Piç. Telefonu avucumda sıkarken konuşmaya devam etti. "Seni bana yalvardığın gün öldürmeliydim. Aptal zavallı duyguların olduğunu anladığım ilk anda daha bebekken boğmalıydım seni."

"Keşkeler..." Onun sözleri artık umursadığım doğrular değildi. "Sen Meksikalılarla uğraşırken bende seninle uğraşacağım." Kamerayı kendime çevirdim. "Annemin desteklediği tek Karan sen değildin." Göz kırptım. "Karşında duran ilk Karan'da değilim." Dedem, halan, annem...Şimdi de ben.

"Sağ kolun Enrico'nun adamını vurdu. Bence senin düşünmen gerekenler benimkilerden çok daha arttı. Ne dersin?" Aramayı sonlandırırken feneri kapattım ve yanan tırı seyretmeye başladım.

"Bu yolları gelen giden için aydınlattığımız için bize teşekkür parası vermeliler." Kulaklıktan sesi duyulan Ferhat'la, yaslandığım arabadan uzaklaştım. Kulaklığa basarak "Yılmaz, içmeye gidelim." diyerek şoför tarafının kapısını araladım. Keyif içkisine ihtiyacım vardı ve bunu yapacak Faruk evdeydi.

"Reddedeceğim. Meşgul bir adamım ben."

"Siktir git. Ne işin var?" Homurdandım.

"Evde beni bekleyen dört çocuğum var benim." Güldüm. Kardeşlerinden çocukları gibi bahsetmesi daima keyiflendiğinde yaptığı bir alaydı.

"Ben ısmarlayacağım." Bir süre sessizlik olduğunda yola koyulurken ardımda bıraktığım yangını umursamadım.

"Tamam. Sağlam içiciyim. Sen ısmarlıyorsan varım. Banka hesabını zorlayacağım."

KÜBRA

Elimdeki tepsiyi korumaya uzattığımda kaşlarını çatarak bana bakıyordu, gözlerim kısılırken bakışları başımın üstünde bir yere kaydı. "Ha portato da mangiare. Prendilo." Yemek getirdi. Al. Douglas'ın emir dolu sesiyle uzanıp tepsinin üzerindeki iki tabağı aldı.

"Non puoi entrare da Capo, Gerardo. Non mi fido di te." Capo'nun yanına giremezsin, Gerardo. Sana güvenmiyorum.

"Se volessi uccidere il tuo Capo, lo farei senza lasciargli diventare Capo." Capo'nu öldürmek istesem Capo olmasına izin vermeden yapardım bunu.

"Ben içerideyim." Onların ne konuştuğunu bilmiyordum ve sürekli ses tonlarında birbirlerini öldürmek istercesine garip bir ruh hali seziyordum. Onları umursamadan revirden içeri girdiğimde Melih, uzanmak yerinde oturur bir şekilde yataktaydı ve gözlerini kapatmıştı.

"Uyan prenses." Douglas'ın bağırışıyla Melih irkilip gözlerini araladı. Gözleri beni görünce rahatlarken Douglas'a kaydığında sertçe bakmaya başladı. "Güzellik uykunu böldük. Kusura bakabilirsin." Elimdeki tepsiyi komodinlerden birine bırakırken Douglas çoktan yatağın etrafını dolanıp Melih'in sırtını görebilmek için onu tutup kaydırdı.

"Piano, dannazione! Mi fai male!" Yavaş ol, lanet olsun! Canımı yakıyorsun! Douglas onun kıyafetinin sırt kısmındaki yapışkanları açıp pansumanı yaparken Faruk girdi içeri.

"Bir gün ölüyorum su ver, desem vermezsin. Hemen pansuman yapmalar falan. Siz İtalyan değil misiniz? Hepiniz aynısınız." Dramatik bir şekilde elini göğsüne yasladığında Douglas maskesini çıkarttı. İkisini yan yana görmek bile akraba olduklarına dair bir fikir vermiyordu. Gözleri dışında benzer tek yanları kaşlarını çattıklarında oluşan yüz ifadeleri olabilirdi.

"Boş boş konuşma da yardım et." Douglas arkasında her ne yaptıysa Melih'in suratı buruştu ve acıyla gözlerini yumdu. Faruk onun cümlesiyle hareketlenirken birkaç dakika sessizce pansumanı değiştirdiler. Ayakta dikilmiş Melih'in solgun yüzünü inceliyordum.

"İyiyim." Bakışlarını kaldırdığında gözlerindeki acıyana nazaran yüzü ifadesizliğe bürünmüştü.

"Burada Capo olmak zorunda değilsin, Melih. Gerçi Çetin evinde yaralandığında da böyle davranırdın." Ona Enrico demeyi reddediyordum. O Melih'ti.

"Çetin evinde yaralandığından niye bahsetmedin bana sen?" Douglas'ın sesindeki tehditkâr tonlama ardında sevgi kırıntıları seçebildiğim için sessizce dudaklarımı kıvırdım. Melih omzunun gerisinden ona baktı.

"Niye bahsedeyim?" Faruk geri çekilirken kollarını göğsünde çaprazlayıp ikisinin didişmesini benim gibi büyük bir sükûnetle takip etmeye başladı. "Capo'na kıyamıyor musun?" Melih'in sesindeki alayla Faruk'un gülüşü genişledi.

"Vaffanculo!" Siktir git.

"Şuradaki Rus'a da söyledim." Başıyla beni işaret etti. "Ben İtalya'da öleceğim ve ölümüm bile benim seçtiğim bir yolun sonuyla gerçekleşecek. Bekir gibi itin arkadan sıkmasıyla değil." Sesindeki kibre dayanamayan Douglas onun ensesine vurduğunda Faruk kahkahayı patlattı. Melih ağrısına rağmen yataktan kalkmaya çalışırken ona adımlayıp oturması için omzuna bastırdım.

"Dikişlerini patlatacaksın."

"Çıkart şunları. Kahrımdan öleceğim."

"Yat şuraya." Douglas onu umursamayıp yüz üstü yatağa uzanmasını sağlarken Melih'in sırtındaki dikişleri görmemek için bakışlarımı çevirdim. "Dikişini patlatmışsın. Sen bu kafayla capo olarak çok bile fazla dayandın." Douglas'ın sesi bazen Hakan, Faruk'u azarlarken kullandığı o abi kardeş tonlamasındaydı.

"Appena mi rialzo, ordinerò di ucciderti!" Kalktığım anda seni öldürmeyi emredeceğim!

"Prima guarisci, poi potrai provare a uccidermi. Ma non ci riuscirai. Quindi chiudi la bocca e lasciami pulire la tua ferita. Non mi faccio problemi a dire che il grande Capo italiano si lamenta come un bambino. Adesso taci." Sen önce iyileş, daha sonra beni öldürmeyi deneyebilirsin. Başaramayacaksın. O yüzden kapa çeneni ve senin yaranı temizlememe izin ver. İtalyan caposunun küçük bir çocuk gibi mızmızlandığını anlatmaktan çekinmem. Sus artık.

Douglas her ne söylediyse Melih'in sesi kesilmiş, oda da duyulabilen tek ses Douglas'ın pansuman sırasında çıkardığı ses ile nefes alışverişlerimizin gürültüsüydü. Bir süre sonra yanımdan geçip elini yıkamaya gittiğinde bakışlarımı Melih'e çevirdim.

"Sana yemek getirdim." Faruk'un yardımıyla yatakta oturur pozisyona gelmesini sağladığımda başını yorgunca salladı. Tepsideki çorbayı almak için uzandım, soğumuştu. Douglas çıktığı kapıdan geri içeri girdiğinde dumanı tüten çorba vardı elinde.

"Senin getirdiğin çorbayı içmem."

"Seni bağlarım zorla içiririm. Fark etmez." Melih, Douglas'ın alaylı cümlesiyle kaşlarını çattı. Douglas kâseyi uzattığında elinden aldım, yine bir şekilde maskesini takmıştı ve diğer çıkarttığı maske hala komodindeydi. Bir yerlerde maske zulası vardı bundan emindim.

"Sulu makarna çorbası yapacaktık, geçen gece Douglas pek mutlu olmadı." Tavuk çorbasının kokusu iştah açıcıydı. Hakan'ın önüne atlarken vurulup buraya getirildiğim zaman bana bu çorbadan içirmişlerdi ve hayatım boyunca içtiğim en lezzetli çorba buydu.

"Sulu makarna mı?" Douglas İtalyanca bir şeyler söylediğinde Melih'in gülüşü genişledi. "Sulu makarnayı bende sevmem." Doug, kadar umursamıyordu anlaşılan. "Babamın eşi, Rüya Karan. Çok lezzetli Türk yemekleri yapardı. Biz büyürken İtalyan mutfağından çok Türk mutfağının yemekleri pişer dururdu." Çorba kasesini eline alıp içmeye çalıştığında elleri titriyordu.

"Bırak yardım edeyim."

"İstemez, Rus Kızı. Kendi çorbasını içemeyen Capo mu olur?" Elleri titreye titreye çorbasını içmeye başladığında üstelemedim, ellerimi kucağıma bıraktım.

"Bu yüzden mi Çetin evinde Türk yemeklerini bayıla bayıla yiyordun." Başıyla onayladı.

"Çünkü seni büyüten Rüya Karan'dı. Karanbey'in halası." Faruk araya girip meraklı bir tonlamada konuşmaya başladığında Melih bakışlarını ona çevirdi, gözlerinde oluşan özlem dolu ifadeyle başını onaylarcasına salladı. "Kardeşin..." Melih'in her bir zerresi kasılırken gözlerindeki özlem silinerek yerini karanlık bir bakışa bıraktı. "Rüya Karan ölmeden önce mi kayboldu?" Faruk kısa bir duraksamanın ardından konuşmasını tamamladığında Melih bakışlarını tabağındaki çorbaya eğdi.

"Rüya Lorusso." Diye düzeltirken boğazını temizledi. "İki de bir Karan deyip durma." Bahsettikleri kadının nasıl biri olduğunu bilmiyordum. Melih, Capo'luktan bahsederken Rüya'yı neredeyse hiç anlatmamıştı bana.

"Rüya ölmeden önce Nadia kayboldu." Douglas'ın konuşmasıyla Melih çorbasını içmeyi sürdürdü. Maskesini çıkartırken yakınımızdaki yatağa yaklaşıp bıraktı. "Sonrasında aylarca yataklara düştü. Amcam tüm İtalya'yı karış karış aradı. Bulamadı onu." Douglas yatağa oturduğunda Melih başını kaldırıp ona baktı.

"Çünkü baban işini sağlama almıştı." Sesindeki suçlayıcı hiddetle Douglas ağır ağır salladı başını. Babasının yaptıklarından utanç duymaya devam ettiği yüzünden belli oluyordu.

"Nasıl bulamadınız?" Faruk'un sorusu Melih'le Douglas'ın irkilmesine neden oldu. Sanki hayatları boyunca yaşadıkları en büyük başarısızlık Nadia'yı bulmamakmış gibiydi.

"Babam zeki bir adamdı. Onun Nadia'yı kaçırdığını anlamamız bile yıllar sürdü." İkisi sessiz kaldıklarında Melih çorba kasesini kucağına bıraktı. Faruk'la bakışlarımız kesişti, onlar için hassas bir konuydu.

"Eski Capo, başta Nadia'yı umursuyor gibi davranıyordu. Tabi umursadığı hırsıydı. O sıra Pakhan'ın ailesi de çatırdıyordu. Ölümler ve ihanetler onlara da ulaşmıştı. Babam, Nadia'yı aramayı bıraktı. Ruslar çökerken onların hakimiyetini de elde etmek için iyi bir fırsat yakalamış, bunu kullanmak için hırsını körükleyip durmuştu."

"Sende babanı öldürdün." Faruk'un tekdüze ses tonuyla Melih'in çehresi buz gibi karanlık ifadeyle değişirken bakışları ona doğru çevrildi.

"Sorguya mı çekiliyorum Faruk?"

"Nasıl adlandırdığın sana kalmış. Sorguya çekilmiş olsan mekan farklı olurdu." Melih kaşlarını kaldırırken Faruk kollarını göğsünde kavuşturmuş şekilde yataklardan birinin yanındaki komodine kalçasını yaslamıştı. Yüzündeki az önceki eğlenen ifadenin aksine meraklı ve şüpheci bir bakış belirmişti.

"O zaman..." Melih kâseyi bana uzattığında alıp tepsiye bıraktım. "Evet öldürdüm. Kardeşim kayıpken derdinin tahtı olmasını hazzedemedim. Üzerine babamı öldürdüğüm gibi Gerardo'yu lider yapmaya karar verdiler. Bu yüzden diğer kardeşimi ve beni ortadan kaldıracaklardı." İç çekerken bakışları Douglas'a kaydı, minnettar bir ifade belirmişti.

"Hayatını Douglas mı kurtardı?"

"Evet." Sorumu yanıtlarken bakışlarını kaçırıp utanırcasına kucağına dikti. Melih utanır mıydı? Buna şahit oluşum bile milyonda bir yaşanacak ihtimaldi.

"Sende onu düşmanının önüne attın. Ne göt herifsin sen." Faruk'un korumacı ses tonuyla Douglas'ın varla yok arası bir şekilde dudaklarını kıvırdığını görür gibi oldum.

"Faruk." Douglas'ın uyarıcı ses tonuyla Faruk kaşlarını çattı.

"Koruma lan şunu. Kan bağıymış. Kansız piç."

"Kim kimi koruyor?" Melih yatakta öfkeyle öne hareketlendiğinde gözlerini yumup kafasını duvara yasladı. İtalyanca bir şey söylese de anlayamamıştım.

"Tamam. Dikişlerini bir daha patlatırsan seni yatağa bağlarım, iyileşene kadar da çıkmazsın." Doug oturduğu yerden kalkıp endişeyle onun omzunu tuttu. Sanki kalkmasına engel olacak dokunuşu yapıyordu.

Douglas'ı düşmanının önüne atmasıyla ilgili Melih'e kızdığım zaman yüzünde oluşan pişmanlık tekrar belirdiğinde bakışlarım ikisi arasında gidip gelmeye başladı. Melih bazı toplantılar sonrasında öfkeden delirirken odanın içinde ileri geri yürürdü ve dudaklarından Douglas'ın ismini duyup dururdum. Çoğu zaman kendi kendine İtalyanca konuştuğu için ne dediğini anlayamazdım. İkisinin sürekli didiştiği bilinen bir gerçekti. Şu an gördüğüm bunun aksiydi.

Douglas, en az Hakan ve Faruk'a olduğu gibi korumacı davranıyordu ona. Yüzü ifadesiz olsa da Melih acıyla inlediğinde gözlerinde telaşlı bir ifade beliriyordu, bir anlığına. Melih'se ona Enrico olamıyor gibiydi. Pişmanlıktan bakışlarını onun gözlerine dikemese de sert tonlamada konuşmaktan geri durmuyordu. İkisi de inatçı ve kırgındılar.

"O zaman çıkart şunu. Deli ediyor beni." Elini güç bela kaldırıp Faruk'u işaret etti.

"Dua et yaralısın." Faruk homurdanarak yatağın etrafını dolaştı.

"Yaralı olsam da hiç şansın yok." Melih'in attığı laf Faruk'un adımlarını çıkış yerine Melih'e yönlendirmesine neden olunca Douglas araya girdi.

"Hadi gidelim Faruk. Boş ver onu. Çay içelim taze taze." Faruk bakışlarını bana çevirdi. Biraz daha kalmamı anlayınca Douglas itaat edip onunla dışarı çıktı.

"Niye yapıyorsun bunu?" Bakışlarımı ona çevirdim. "Sana yardımı dokunan herkesi hayatından itmeye çok heveslisin. Faruk'tan bahsetmiyorum. Douglas'a yaptığın bu." Faruk ve Hakan olmasa ölecekti, aslında onlarda onun hayatını kurtarmıştı, yine de ters ters alaycı konuşuyordu onlara. Üstüne Douglas onun hayatını kurtarmasına rağmen onu düşmanının önüne atması vardı. Sanki ona iyilik yapan zarar görüyordu.

"Bu seni ilgilendiren bir konu değil, Rus Kızı."

"Artık ilgilendiriyor. Faruk'ta, Douglas'ta ailemden biri. Hakan zaten kocam." Konuşmak için dudaklarını araladığında kaşlarımı çatarak elimi kaldırdım, sustu. "Sende ailedensin. Benim aile kümemin ortak elemanısın." Dudakları kıvrıldığında başımı onaylarcasına salladım. "Matematik diye bir ders varmış okullarda. Kümeler konusunu okudum, çok sevdim."

"Özgür olur olmaz matematik mi? Deli bir kadın olduğunu başından beri biliyordum da ruh hastası olacağını tahmin edemedim doğrusu."

"Konuyu dağıtma Enrico." Onun gerçek ismiyle seslendiğim ilk zamandı. "Aile kümemde sende varsın ve sana fikrini sormuyorum." Bakışlarındaki samimi ifadeyi görmemem için gözlerini kaçırdı. Boğazını temizlerken başıyla kapıyı gösterdi.

"Artık kalkıp gidemiyorum. Gitsene. Başımı şişirdin."

"Burası benim evim. Beni kovamazsın." Kaşları çatılırken bakışları bana doğru çevrildi. "Ayrıca istediğim kadar konuşurum."

"Kalkıp gidemeyeceğimi mi sanıyorsun?"

"Gidersin de Douglas seni yatağa bağlar." Göz kırpıp gülümsedim. "Adamların da yok. İnsafımıza kaldı koskoca Capo."

"Beni deli etmek için mi geliyorsun?"

"Biraz canım sıkıldı." Soğumuş çorba kasesini alıp kucağıma çekerken yatağın kenarına bağdaş kurarak tekrar oturdum. "Kocamın işi vardı, gitti."

"Gidip Douglas dediğin itle konuş." Ona Gerardo değil de Douglas dememizden memnun görünmüyordu.

"Olmaz. Seni özledim." Gözleri kısılırken çorbayı karıştırmaya başladım. "Seninle uğraşmak daha eğlenceli. Hem sana ne göstereceğim." Çorba dolu kaşığı doldururken titreyen elime rağmen dudaklarıma yaklaştırabildim. Varla yok arası çorba dudaklarıma bulaştı. Birkaç hafta öncesine kadar bunu bile yapamıyordum. Hakan'a kırgın olduğum hafta boyunca emir almadan yemek üzerine çalışıp durmuştum. Anca bu kadar ilerlemiş, en azından kaşığı dudaklarıma yaklaştırabildiğim için gururlu hissediyordum.

"Kendi başına yemeğe başladın mı?" Başımı sağa sola sallayıp kocaman gülümsedim, kaşığı kâseye indirirken elimin tersini dudaklarımdaki çorba kalıntısına sürdüm ve bakışlarım onun şaşkınlık dolu yüz ifadesine doğru çevirdim. "Bir de bir şey daha hatırladım."

"Ne?"

"Bir kız çocuğunu." Nefesini tutarmış gibi kaskatı kesildiğinde konuşmaya devam ettim. "Tam net değil. Saçları kısacık ve kahverengiydi. Üzerinde beyaz puantiyeden oluşan yemyeşil bir elbisesi var. Boynundaki kolyeyi de anımsıyorum. Kartal biçiminde bir kuş-"

"Anka. Kanatlarını açmış ve gövdesi yeşil taşlarla döşenmiş bir kolye." Sessizce başımı aşağı yukarı salladığımda tuttuğu nefesini serbest bırakıp eliyle yüzünü kapattı. İtalyanca bir şeyler mırıldanırken elini yüzünden ayırdı. Gözlerindeki özlemin nedeni hatırladığım kız çocuğunun onun kardeşinin özellikleri taşıması mıydı?

"Ben...Gideceğim. İtalya'ya dönmem lazım." Boğazını temizlerken dışarıdaki korumayı çağırdı. Elini sallayıp bir şeyler söylediğinde adam iç cebindeki telefonu çıkartıp ona uzattı ve geldiği sessizlikte çıkıp gitti.

"Telefonu al, Rus Kızı. Bana hatırladıkça yaz." Telefonu aldığımda diğer elimdeki kâseyi eski yerine bırakmıştım bile. Bu onun için önemliydi ve benden istemeseydi bile hatırladıkça ona anlatırdım her şeyi.

"Melih." Telefonu sıkıca tutarken boğazımı temizledim. "Ya hatırladığım anılar tatsızsa?" Nadia yaşıyor muydu bilmiyorlardı. Ben zaten hatırlamıyordum. Ya kötü bir anıysa unuttuğum, o zaman ne olacaktı? Yaşamayan bir kız çocuğunu hatırlama ihtimalimde vardı. Bunu göz ardı edemezdim.

"Yine de söyle." Sesini zorla bulmuş gibi duraksaya duraksaya konuşmuştu.

"Tamam." Telefonu cebime tıkarken ayaklandım ve tepsiyi alıp arkamı döndüm.

"Rus Kızı?" Adımlarım revirin açılan kapısında duraksadı. "Küme dediğin şu zımbırtı...Bende de var." Omzumun gerisinden ona baktığımda kaşlarını çatarak bana bakıyordu. "Nadia dışında sende o kümedesin." Kalp atışlarım memnuniyetle kasılırken gülüşüm dudaklarımda belirdi.

"Şimdi git. Keyfimi kaçırdın."

"Douglas'a onu çağırdığını söylerim." Bakışlarımı ondan çekerken neşeyle revirden çıktım. Ardımdan Douglas'ı çağırmamamı söylemiş olduğunu umursamadan mutfağa kadar gülmeye devam ediyordum.

Nadia dışında sende o kümedesin.

KARANBEY

"Daha sert." Kübra kum torbasına yumruğunu geçirdiğinde hala istediğim gibi vurmuyordu. Başta kendisini korumak için başlamıştık bu derslere, sanırım artık bundan zevk alıyor olacak ki sabahın altısında beni uyandırmıştı.

"Karşında Bekir var."

"O zaman silah ver." Yumruğunu tekrar geçirdiğinde gülmeye başladım. Manyak kadın.

"Haldun?"

"Hançerim nerede?" Daha sert vurduğunda yumruğu kum torbasından kaydı ve öne doğru düşmeden uzanıp kolumu karnına doladım. Sırtını göğsüme yasladığımda nefes nefese koluma yapıştı.

"Sabah sabah enerjini neye borçluyuz?" Başını omzuma yaslarken tavana bakıp sakinleşmeye çalıştı. Dün geldiğimden beri yüzünde önceki günlerin aksine tatlı bir gülüş vardı ve sürekli neşeyle kıkırdıyordu. Enrico'nun iyi olmasına bağlıyordum bu durumu.

"Seninle konuşmayı özlemişim Kocam." Başını bana çevirirken burunlarımız birbirine sürtündü. Demek bana çektirdiği işkenceyi kendisine de çektirmişti. "Bir de buraya girdiğimizde Karanbey'in otoritesine bürünüyorsun. Hoşuma gidiyor."

"O zaman şınav çekmeye başla." Kollarımı gevşettiğimde geriye doğru düşer olsa da hızla toparlayıp şaşkınca baktı. "Beş tane."

"Şınav çekemiyorum." Kollarımı göğsümde çaprazlarken yeri işaret ettim. "Sen şınav çek. Yapamıyorum işte." Elindeki eldiveni çıkartırken yere atıp kaçmaya çalıştığında belinden tutup kucağıma aldım.

"Kaçmak yok. Yere uzan."

"Ahlaksız adam. Ne demek yere uzan?" Kolumdan kurtulmak isterken onu daha sıkı tuttum.

"Yere uzandırmadan önce uzan, dedim." Gözleri kocaman açıldı. Yanakları pembeleşirken imalı bir gülüşle yüzünü ağır ağır seyrettim. "Yere yatırayım mı seni?"

"Terbiyesiz. İndir beni." Elini bir kez daha kalbinin üzerine yasladığında bakışlarım eline kaydı. Korktuğunu düşünebilirdim ama gözleri etkilendiğini gösteriyordu. Kalbini hızlandırıyordum, korkuttuğum için değildi bu. Artık bundan emindim.

"Şınav için. Asıl terbiyesiz sensin." Ayaklarını yere bastırdığında benden uzaklaştı. "Şınav çekmeye başla Kübra Karan."

"Önce sen başla." Tek kaşımı yukarı kıvırdım. "O zaman çekerim." Güçsüz kollarına baktım. Yumruk attıktan sonra bileğine fazlaca yükleniyordu. Kol kaslarını güçlendirmek farzdı.

"Bir sayı tut."

"Yüze kadar saymayı biliyorum." Buna şaşırmadım. Kaldığı evdeki verilen eğitim bir ilkokul öğrencisininki kadardı. "Ama dün bin sayısını gördüm. O kaç oluyor?" Bin şınav falan çekemezdim.

"Yüzü yüz kez bölersen buna bin deniyor." Gözleri kısıldı. "Bölme işleminin bir diğer adı." Ona yalan bilgi verdiğimin farkında olmadığı için şaşkınca başını salladı. Daha sonra doğrusunu öğretirdim, şimdi gerekli bir bilgi değildi.

Cehennemde yanacaksın Hakan.

"O zaman yüz kez şınav çekersen bende beş kez çekerim." Elimi yere yaslarken tepemde dikildi. On kez şınavı kolayca çektiğimde hareketlendiğini gördüm. Yere yaklaştığım zaman sırtıma uzanarak başını boynuma gizledi. "Yüz şınavı kolay çekmene izin vermeyeceğim." Hilekâr.

"Yirmi kilo bir şeysin." Alaylı ses tonumun ardından yerden uzaklaştım ve sırtımdaki ağır denilmeyecek hafiflikteki bedeniyle şınav çekmeye devam ettim. Bundan hoşlanmamış olacak ki burnunu boynumdaki yaralarıma hafifçe sürttü.

Kaldı 68 şınav.

"Kocam Bey, nazarlar değmesin."

"Dikkatimi dağıtma." Tabi ki beni dinleyip dudaklarını kulaklarıma yaklaştırdı. Kaçta kaldım ben?

"Aşk olsun, niye öyle şeyler yapayım?" Dudağı enseme tüy gibi dokunurken gözlerimi kapattım. Bedenime yaslanmış bedeninin sıcaklığı beynimi bulandırıyordu.

"Kocam Bey, kaç oldu? Bir mi? İki mi?" Kaç şınav çektiğimi çoktan saymayı bırakmıştım. "Unuttun mu yoksa?" Sesindeki neşeyle gözlerimi araladım.

"Bir." Tekrar yere yaklaşıp uzaklaştığımda kıkırdadı. Şeytan. "İki." Yüzünü sırtıma yaslayıp utanmadan gülmeye devam ediyordu. Eli omzumdan koluma kaydığında duraksadım.

"Yemin ederim zorluyorsun." Dokunuşunu umursamadan şınava devam ederken kolumun altından göğsüme elini kaydırıp sarıldı. Yerle bedenim arasında eli sıkışıyordu, umursamıyordu.

"İftira atma. Seni teşvik ediyorum. Yaparsın Kocam." Bedenim artık şınav çekmekle ilgilenmiyor, onun dokunuşunun tadını çıkarmak için baştan çıkıyordu. "Kaç oldu?"

"On sekizdi." Bir, iki dakikadır on sekizdi. Şu an kaçtı, bilmiyordum. Umurumda bile değildi.

"Çok yavaşsın ama. Şimdiye yüz çekmen gerekmiyor muydu?" Eli göğsümden karnıma oradan tekrar göğsüme kaydığında yere yaklaşmadan başımı eğdim.

Sikerler.

"Pes mi ediyorsun?" Şeytan bir kadınla evliydim.

"O beş şınavı öyle bir çekeceksin ki." Sesimdeki tehditle omzumun gerisinden bakmak için başımı çevirdim. Eğildi dudağıma dudağını değdirip geri çekildi. Tüm kontrolüm dağıldı ve yüz üstü yere yapıştım.

"Az laf çok iş. Devam et Karanbey, pes edemezsin." Şınav çekmeyi bırakıp onu omzumdan çektiğimde çığlık attı. "İmdat diye bağırırım." Sırtı yere yaslanınca gülerek elimden kurtulmak için savaşmaya başladı.

"Burada seni elimden alabilecek adam mı var? Hilekâr bir kadın olduğunu öğrendiğim iyi oldu." Elim sabit olması için karnının kenarına kaydığında kahkahayı bastı. Kaşlarım havalanırken ellerimi tutmaya çalıştı. Buna engel olup ellerini başının üzerinde yere sabitledim.

"Hakan, yemin ederim çığlık atarım." Gözlerimdeki parıltıyla bakışlarını elime indirdi. Gıdıklandığı kısma dokunduğumda kahkahası tekrar yankılandı. Hilekâr karım, gıdıklanıyordu ve insafıma kalmıştı.

"Hakan...Boşayacağım seni." Gıdıklamaya ara verdiğimde nefes nefese baktı gözlerime. "Vicdansız adam. Bırak beni." Cık cıkladığımda ellerini çekmeye çalıştı.

"Beni mi boşayacaktın sen? Öyle bir şey mi duydum?" Evet demek için dudaklarını aralamış olacak ki onu tekrar gıdıklamaya başlamamla gülmeye başladı. Çığlık atıp kahkahalara boğuldu.

"Hayır. Ya seychas umru ot smekha! Khvatit!" Şimdi gülmekten öleceğim! Yeter! Durduğumda derin bir soluk alıp iç çekti. Küfür mü etti o?

"Ne söyledin?"

"Küfrettim." dedi, bileğini bıraktığımda elini karnına sarıp yerden kalktı. "Öyle büyük küfrettim ki Türkçede anlamı yok." Gözlerim kısıldığında aniden üzerime atladı. "Seni manyak adam. Gülmekten öldürecektin beni." Elimi ısırdığında şaşkınlıkla engel olamadım. Hem hilekâr hem de vampirdi.

"Beni ısırdın mı sen?" Üzerimden kalkıp düşe kalka kapıya koştuğunda yerden kalkarak kahkaha attım. Montunu almadığı için montumu giydikten sonra onunkini aldım ve peşinden çıktım.

"Karım, soğuk hava." Kübra sanki onu bir daha yakalayıp gıdıklayacakmışım gibi ormanda birkaç metre önümde koşuyordu.

"Bir daha sana yaklaşmam ben. Gıdıklarsın."

"Söz şimdi yapmayacağım." Adımları dururken omzunun gerisinden baktı.

"Sonra yapacak mısın?" Muhtemelen. Onun kahkahası için tekrar tekrar yapacaktım.

"Öyle bir adam mıyım?" Hafif kırgınlık dolu bir ses tonu kullandığım için yüzündeki ifade yumuşadı ve adımları bana doğru yöneldi. Montunu tutup açtığımda sözüme güvenerek giydirmeme izin verdi. Kollarımdan çıkmadan eğilip kucağıma aldım ve dişimi omzuna geçirdiğimde ciyaklayıp omzuma vurdu.

"Beni ısırdın."

"Önce sen beni ısırdın." Yürümeye başladığımda tekrar omzuma vurdu. Hafifçe kahkaha atarken eve doğru giden patikaya yöneldim. Kübra sessizce başını omzuma yasladığında başımı eğip ona baktım. Dudaklarını kıvırmış bir şekilde etrafa bakıyordu.

"Bugün seni akşam yemeğe çıkartacağım." Bakışları beni bulduğunda göz kırptım. "Karımı randevuya çıkarmadığımı fark ettim." Yanakları pembeleşirken dudaklarındaki gülüş genişledi.

"Randevu mu?"

"Evet. İstemiyor musun?" Onun hayatı bir eve kapatılmıştı ve ne çocuk olabilmiş ne de kadın olmasına izin vermişlerdi. Onu oradan kurtarıp aniden evli bir kadına çevirmiştim. Yaşayacağı onlarca anı yaşamadan evlenmişti benimle. Normal bir evlilik yapmadığımızın ikimizde farkındaydık. Yine de ona diğerlerinin aksine farklı davranman ve yeni anılar elde etmesini sağlamak istiyordum.

Onunla uzun uzadıya yalnız kalıp öylesine bir konuşma yapmamız gerekiyordu. Aptalca mafya düzeninden veya geçmişin acılarından önce normal bir sohbet etmeliydik.

"İsterim." Heyecanla kollarını boynuma doladı.

"Peki seni nereye götüreyim?"

"Dürüm yemeye." Kahkaham ormanda yankılandığında şaşkınca baktı. Neye güldüğümü bilmeden gülüyordum işte.

Randevuda dürüm yemek mi? Bu işte bizim en normal olacak halimiz olacaktı.

 

 

KÜBRA

"Her şey yolunda mı?" Revire gitmeden önce girdiğimde Melih başını kaldırdı, bakışları üzerimde dolaşırken kaşları çatıldı. Yanındaki koruma bakışlarını bir tık uzun tutunca yatakta dikişlerini umursamadan doğrulup kafasına yapıştırdı. İtalyanca her ne söylediyse koruma bakışlarını tamamen yere indirdi.

"Niye kadın gibi giyiniyorsun?" Gözlerim kısılırken Melih yataktan kalkıp acıyla suratını buruşturdu. Yüzündeki bakış korumacıydı.

"Niye kadın gibi mi giyiniyorum? Aldığın ilaçlar senin zihnine de mi zarar verdi? Ben zaten kadınım."

"Hayır değilsin. Daha küçüksün. Niye süslendin böyle?"

"Sana ne ya?" Eğilip üzerime baktım. Mavi bir elbise bulmuştum, dolabın içinde. O kadar rengi güzeldi ki, geçen Faruk'la izlediğimiz Karlar Ülkesi animasyonundaki Elsa'yı anımsatmıştı. Dışarıda hala kar vardı ve sarı saçlarımla mavi elbisenin filme uygun olacağını düşünerek giymiştim. Evet hala çocuktum.

"Kocamla randevuya gideceğiz. Hani şu Hatice'yle sizin gizli göçek gittikleriniz gibi." Gözleri kocaman açıldığında dişlerimi gösterecek kadar gülümsedim.

"Dur bekle. Hatice'yle randevuya falan gitmedim ben." Ona inanıyormuşum gibi başımı alayla salladığımda kaşları çatıldı. Yatağa oturması için işaret ettiğimde pes edip çöktü.

"Gitmeden sana bakmak istedim. Görüşürüz Melih." Melih iyi olduğuna göre evden rahatça çıkabilirdim. "Bünyen zayıf. Söyle kocana kalın giydirsin seni. Hasta olursun." Tatlı Capo seni.

Reviri geçerek dış kapıya açılan kapıya doğru yöneldiğimde Faruk ıslık çaldığı için adımlarım durdu. Bir elinde çay bardağı diğerinde telefonu vardı. "Nereye böyle gelin hanım?"

"Randevuya. Dürüm yiyeceğiz." Başını geriye atıp kahkaha attığında gülüşüm küçüldü.

"Randevu ve dürümü aynı cümlede kullananda bir tek sen olurdun."

"Niye ki? Hakan'da güldü."

"Ona da mı söyledin?" Elindeki çay bardağını bırakırken koltuklardan birine oturup başını geriye atarak kahkaha atmaya devam etti. "Rezilsin bakıcı."

"Çok güzel olmuşsunuz." Zeliha mutfaktan çıktığında asılmış suratımla ona döndüm. Zeliha gözlerini kısıp arkamda gülen Faruk'a baktı. "Ne oldu?" Tekrar bana dönerken bakışları anlayışlı bir ifadeyle çevrelendi. "Faruk gülüyor ve sizin yüzünüz asık. Ne yaptın Faruk?"

"Randevuda dürüm yemek kötü bir şey mi?" Sesimdeki titreyişe engel olamadım.

"Ben çiğköfte yemiştim." Dedi Zeliha. Faruk aniden sustuğunda Zeliha ne olduğunu anlamamış gibi bakışlarını ikimiz arasında götürüp getirdi.

"Hangi vizyonsuz randevuda çiğköfte verdi sana."

"Douglas." Zeliha'nın en az benimki gibi şaşkın ve masumane ses tonuyla cevap vermesiyle Faruk bir kez daha kahkahaya boğuldu. "Vizyonsuz İtalyan."

"Ne haykırarak gülüyorsun yine?" Hakan merdiven basamaklarını indiğinde bu sefer ıslık çalan bendim. Bakışları beni bulduğunda adımları durdu ve baştan aşağı beni incelemeye başladı. Fırsatı değerlendirip bakışlarımı üzerindeki siyahlara bürünmüş kıyafetinde gezdirmeye başladım.

Takım elbisesi her zamankinden çok daha farklıydı. Simsiyahtı ve ekstra olarak iç yelek giymişti ceketinin altına. Onu neyin yakışıklı gösterdiğini anlayamadan yüzüne çevirdim bakışlarımı. Nefes kesici görünüyordu.

"Normalde tam tersi olmaz mı?" Faruk kahkahalarını keserken konuşmuştu. "Kadını bekleten sen mi oldun? Şu ağır çekimde merdivenden inme sahnesi için sen aşağıda o yukarıda olmalıydı. Siz niye bir işi doğru yapmıyorsunuz?" Onu umursamadan Hakan bana yaklaştı.

"Karım?" Bakışları bir kez daha üzerimdeki elbiseye dokundu. Nedensizce ona dokunmak istediğim için elimi omzuna yasladım. Artık dokunuşlarım onu germiyordu. Bundan memnundum. Elleri belime kayarken göğüslerimizi birleştirerek bakışlarını dudaklarıma kaydırdı.

"Olan var olmayan var kardeşim. Defolun gidin randevunuza. Pardon dürümcüye." Tekrar kahkaha atmaya başladığında kaşlarımı çattım. Randevuda dürüm iyi bir seçenek değildi ve Faruk'un alay etmesiyle öğrenmiş oldum.

"Hakan." Faruk, Hakan'a döndüğünde onun gibi kocama baktım. Dudaklarında varla yok arası bir gülüş vardı ve Faruk'a bakıyordu. "Douglas randevuda çiğköfte yedirmiş Zeliha'ya." Zeliha çoktan mutfağa gitmişti ve Faruk buna rağmen fısıldarcasına konuşmuştu. Hakan'ın gülüşü gözle görülebilir şekilde büyüdüğünde Faruk bir kez daha kahkaha krizine girdi. "İyi güldüm ya."

"Sen Sibel'e randevuya çıkartıp çay vermiş adamsın. En azından biz çayla geçiştirmiyoruz." Faruk duraksadığında Hakan'ın gülüşü sinsi bir hale büründü.

"Çay içelim, sakin konuşalım diyeydi o."

"Kızı aç aç eve geri döndürdün yine de." Faruk gözlerini kıstığında Hakan elini belime sarıp kapıya yönelmemizi sağladı. "Kelin ilacı olsa kendine sürermiş." Faruk kel değildi ki? Hakan'ın cümlesiyle kafam karışmıştı.

"Faruk kel değil ki." Paltosunu giydiğinde uzanıp bana aldığı kürk gibi olan montumu üzerime geçirdim. "Bir deyiş." Diye mırıldandı. Dışarı çıkarken elini kaydırıp parmaklarımızı kenetledi birbirine. Boştaki elim sıkışan kalbimin üzerine yaslandı.

"Nereye gideceğiz?" Başıyla işaret verdiğinde koruma kapıyı açıp kenara çekildi. İçeri girip arka koltuğa oturduğumda Hakan yanımdaki yerine yerleşti. Kapı kapandı ve ön tarafa korumalar oturarak aracı hareket ettirdiler.

"Dürümcüye." Sesindeki ciddiyetle bakışlarımı ona çevirdim. Randevuda dürüm, çiğköfte ve çay olmamalıydı ki alay etmişlerdi. "Benim mekanlardan birine gideceğiz. Orada yeriz."

"Mekan mı? Sibel'le gittiğimiz restorandan daha kaç tane var ki?" Onun silah işinde olduğunu biliyordum. Geçen gittiğim restoranın Ali'nin zamanında yönettiğini söylemişti Sibel.

"Ali birkaç yılda on farklı restoran açtı. Yatırımcısı benim, başarının sahibi o." O mekanları kardeşi kendisi gibi pis işlere girmesin diye mi açmıştı? Başka uğraşı olursa diye miydi?

"Artık eskisi gibi meraklı değilsin. Niye soru sormuyorsun?" Çünkü sorularımın onun yaralarını kanattığını artık bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Bu yüzden çoğu zaman sorularımı kendime saklamayı seçiyordum.

"Ali başarılı bir yönetici miydi?" Başıyla onayladı.

"Ali'nin hayatı normal bir iş adamı olarak ilerliyordu. Manken sevgililer vs. Biraz çapkındı ve restorandan kazandıklarını iyi yönlendirerek başarısına başarı katıyordu." Sesinde gururlu bir tını olduğu için yapacağım yorumu yutmam gerekti.

Ali, Hakan'ın parasal ve korumacı desteğiyle bunları başarmış gibi geliyordu nedensizce. Hakan'ın koruyucu elleri onun üzerinde olmasa en az onun gibi Ümit Karan'ın kurbanı olabilecekmiş gibiydi. Üzerine Hakan kendini yalnızlığa hapsedip aile bile kuramamış hatta yanına kadınları yaklaştırmayı olabildiğince uzak tutmuşken Ali çapkınlık yapacak kadar çapkın olmuştu. Yıllarını karanlıkta güç hesaplaşmasına heba etmemiş gününü gün etmişti.

"O bakış ne?" Ali'ye garip bir öfke hissettiğim için bakışlarımı kontrol edemeden yakalanmıştım. Hakan şüpheyle gözlerini kıstığında dudaklarımı kıvırıp arkama yaslandım.

Bir yalan söyle. Ölmüş kardeşine durduk yere sinir olduğunu söyleyemezsin.

"Ali gibi çapkın olsaydın Buse dışında uğraşacağım kadınları hayal edince sinirlendim." Kaşları havalanırken gülüşü sırıtışa döndü. Tamam bunu atlatmıştım.

"Kendimi karıma sakladım." Buse aklıma gelse de onu umursamayıp söylediklerinin hoşuma gitmesine izin verdim. "Edepli bir Türk erkeğiyim ben." Kahkaha atıp koluna girdim, başımı omzuna yasladım. "Tamam edepli kısmı yalan oldu. Sana senin gibisi lazımdı, Karan Hanım. Sabah edepsizliğini gördük." Başımı kaldırıp avucumu dudaklarına yasladığımda gülmeye devam etti.

"Sesimizi duyacaklar." Fısıldarken gözlerindeki neşeli parıltı büyüdü. Elimi dudaklarından ayırmadan önce hafifçe ısırdı.

"Duysunlar. Karım değil misin?" Sessizce başımı omzuna yasladığımda beni utandırmayı bırakıp boştaki eliyle yanağımı okşadı.

"Öyleyim." Fısıldadığımda yanağımı sıktı.

"Öylesin." Dudağı alnımda gezinirken huzurla kapadım gözlerimi. Arabaya bindiğimizden beri sıradan hissediyordum. Bir gece evlendiği adamla yemeğe giden bir kadındım, geçmişimi veya o adamın kim olduğunu umursamayacak kadar mutluydum.

"Randevuda dürüm yemek kötü bir şey mi?" Başımı kaldırdığımda gözleri kısıldı.

"Aslında daha şık yemekler zarif olur." Şık yemekler mi? "Karşındakine verdiğin önemin seviyesine bağlı olarak yemek çeşitleri değişir."

"Dürüm gayet şık. İçinde et var." Tatlı bir kahkaha attığında dudaklarım kıvrıldı. Faruk'un alaylı kahkahaları gibi değildi.

"Dedim sana. Karım dürüm istiyorsa dürüm yeriz." O zaman yanlış bir şey yoktu. Faruk'un alaycılığını görmezden gelmek için çaba sarf etmem gerekiyordu anlaşılan.

"Faruk'un her dediğine takılma. Biraz pozitif olmaya çalışırken kafayı sıyırdı diyelim."

"Bana dedi ki, Artvin'deki en manyak oymuş." Hakan kahkaha attı. "Asya ondan daha deli." Diye tamamladı cümlemi. Asya'yı her geçen gün merak ediyordum. Faruk'un daha deli ve kadın halini zihnimde canlandıramıyordum.

"Asya, Faruk'tan daha çok deliyse onu kim durduruyor? Faruk, seninle duruyor arada."

"Asya durdurulamaz Karım. Karadeniz kızları biraz," Doğru kelimeyi ararcasına duraksadı. "Haraketli ve sözünü sakınmaz. Asya'da bu çok daha fazla. Tanışınca anlarsın. O bir şey istemiyorsa dünya yansa yaptıramaz kimse." Şimdi daha çok merak ediyordum onu.

"Sibel'de Rizeli. O da lafını sakınmıyor."

"Sibel'in lafını sakınmayışı Ferhat'tan. Küçükken hiç bu kadar cesaretli olmadı. Büyüdükçe Ferhat onun onca adamın karşısında durmasını sağlayacak kadar kendinden emin olmasına neden oldu. Beş abi bir de baba. Altı adamla büyümek onu daha dişli yaptı diyelim." Bir anlığına bana baktı. "Sibel'le Faruk'un arasında olup bitenlerin ne olduğunu biliyor musun?"

"Bilmeli miyim?" Yılmaz ailesinin kardeşini öldüren bir aile olduğundan şüphelenen Faruk'un bu yüzden Sibel'i terk ettiğini anlatamazdım.

"Benden kaçarken Faruk'la baya arkadaşlık ettiniz. Anlatmadı mı sana?"

"Anlatmalı mıydı?"

"Konuşmadınız mı hiç?" Kaşları hafifçe çatıldı.

"Konuşmalı mıydık?" Biraz daha dayanırsam kafasını çorba edecektim.

"Sibel'i hiç mi konuşmadınız?" Sesi sabırsızdı.

"Sibel'i konuşacak kadar Faruk'un dertlerini dinlemem gerektiğini bilmiyordum. Biliyorsun hep ben konuştum. Konuşmayı severim." Yalan.

"Faruk, her zaman çok konuşur. Hiç mi sorununu söylemedi?"

"Söylemeli miydi?" Benim kafam çorba olmuştu bile.

"Ne yapıyorsun?"

"Ne, ne yapıyorum?" Sessizce bir şey mırıldandığında dudaklarımı kıvırdım.

"Sırıtma Karım. Kafamı karıştırma da."

"Kafanı karıştırmak için ne yapıyorum ki?"

"Başladın yine." Homurdandı.

"Neye başladım?" Gülüşümü silip masumca sorduğumda duraksadı. "Neyi yanlış yaptım?"

"Neyi?" Kafası karışmış gibi birkaç saniye gözlerini kırpıştırdı. İşte bu.

"Ne neyi?" Ağır ağır yüzümü incelerken bakışlarımızı ayırıp bakışlarımı etrafta gezdirdim. "Buralar ne kadar kalabalıkmış." Caddede ilerleyen insan seline bakarken cidden şaşkındım. Toplantılar kalabalık olurdu, yine de bu caddedeki insan sayısının dörtte biri kadar bile olmazdı.

"Bugün maç var."

"Maç mı?" Omuz silktim. Ne olduğunu merak etmemiştim bile. "Ben çok acıktım." Tekrar Hakan'a baktığımda eğilip yüzünü boynuma gizledi ve dudağını köprücük kemiğime dokundurdu.

"Tekniklerini üzerimde denemen hoşuma gitse de yapma."

"Hangi teknik?" Kulağımı ısırdığında şaşkınlıkla ciyakladım.

"Devam et. Gör bak ne oluyor." Bu da iyi alıştı beni ısırmaya. Bakışlarını geri çekti.

"Ne oluyor?" Tek kaşı havalanırken kulağımı tuttum. "Soru soruyorum. Soru sormak benim en doğal hakkım." Araba yavaşlayarak durduğunda rahat bir nefes aldım. Manyak herif. Onu ısırmaya başlayan ilk bendim, bundan keyif alıp sürdürmekten çekinmeyen oydu.

"Kurtuldun." Arabadan inmeden önce söylediği cümleydi. Elini uzatıp inmeme yardım ettiğinde kar taneleri gökyüzünden hafifçe dökülmeye başlamıştı. Umarım çıkana kadar kar yağmaya devam ederdi.

İçeri girdiğimizde sıcak bir hava etrafımızı sardı. Girişteki görevliye paltosunu verirken görevli bana yaklaşmak için adımladı. "Ben alırım." Hakan'ın sert sesi adamın adımlarını durdurdu. Omzumdan montumu sıyırırken kaşlarını çatarak adama uzattı. Hızla yanımızdan uzaklaşsa da gidene kadar Hakan ona bakmaya devam etti.

"Masanız hazır Karanbey." Hakan sonunda bana bakarken yüzündeki ifade yumuşadı ve elleri ellerime kenetlenerek içeri girmemizi sağladı. Masalar doluydu ve çatal bıçak sesleri hafif sohbet edenlerin sesiyle karışıyordu.

"Normal bir randevu gibi olsun istedim. İnsanlardan rahatsız olacaksan hepsini atabilirim." Sesindeki ciddiyetle gülüşümü bastıramadım. Manyak herif. Başımı sağa sola salladığımda boğaz manzaralı tek boş kalmış masaya ilerlemeye devam ettik.

Normal biri gibi hissetmek güzeldi. Etrafımızdakiler yabancılardı ve hiçbiri güç için savaşan bir masanın parçası değildi. Heyecanlıydım, Hakan'ın çektiği sandalyeye kalçamı yasladım. Masanın etrafından dolanıp karşımdaki sandalyeye oturduğunda masaya yemekler bırakılmaya başlandı. Onun ve benim önümüzdeki tabağa dürüm bırakıldığında bakışlarımızı kesiştirdi.

"Buradaki her çeşidin tadına bakman için ortadaki yemekler. Onun dışında sadece dürüm de yiyebilirsin."

"Çok güzel düşünmüşsün." Diye bildim. Yemeklere bakarken dürüm çoktan aklımdan çıkıp gitmişti bile.

"Yemeğini ye ve tadını çıkar." Dürümü bıçakla kesmeye çalıştığımda kaçamak bakışla etrafımdakileri seyrettim. Elle yersem kaba olur muydu? Hakan boğazını temizlediğinde bakışlarım onu buldu. Pankek yediğimiz günkü gibi çekindiğimi anlamıştı ve benden önce dürümünü eline almıştı.

Kesinlikle bu adamı seviyordum.

Sevmek mi? Aniden kaskatı kesildiğimde birkaç saniye bocaladım.

"Yemeyecek misin?" Başım belada, çokça belada hem de.

"Yok. Yiyeceğim." Dürümü elime alıp büyük bir ısırık aldığımda keyifle doldurulan şarabını yudumladı. Bakışları ağır ağır yüzümde gezinirken yemek yemek zor bir görev gibiydi.

"Niye bakıyorsun?"

"Karım'ın güzelliğiyle karnımı doyuruyorum." Midem kıpır kıpırdı ve garip bir şekilde neşeyle sıçrayıp çığlık atasım vardı. Tabi ki bunları yapmadan uzanıp suyumu içtim.

"Bu benim ilk randevum."

"Kesinlikle son olmayacak. Her ay dürüm yemeye geliriz." Dürüm derken alaylı bakış atmıştı. Etrafımdaki masalara bakınırken biri bile dürüm yemiyordu ve sanırım dürüm yemek için iyi bir zaman değildi.

"Alay etme." Cık cıklayarak önümdeki tabaklara baktım. "Buradaki yemeklerin ne olduğunu anlatır mısın?" Öne doğru eğildi ve tek tek üşenmeden anlatmaya başladı. Ne zaman bilmediğim bir yemek gelse onu sakince ve sabırla açıklardı bana.

Geldiğim evde sorularımı sormazdım, sorsam da cevabımı alamazdım. Hakan'ın yanında sorularımı sormanın ötesinde cevaplarını öğrenirdim. Rezil olmak veya aşağılanmaktan korkmazdım da. Sanki bir şekilde kendimi bulmak ve keşfetmem için bakışları beni takip edip incelerdi. Onunla öğreniyordum kendimi, neyi sevip sevmediğimi. Bana gösteriyordu.

Boğazımda oluşan yumruyla ara sıra sohbet ederek bitirdik yemeğimizi. Önümüzdeki tabaklar götürülüp kocaman çikolatalı bir pasta ikimizin ortasına bırakıldığında bakışlarım onu buldu. Garsonun üzerine mum koyup yakması umurumda bile olmadı.

"Bugün doğum günün olsun. Gerçeğini hatırlayana kadar." 19 Ocak. Öne eğildi. "Veya geçmiş tüm doğum günlerini kutlamak olarak düşünebiliriz." Buna bayılmıştım. Kalbim sızlarken bakışlarım pastaya kaydı. Bu benim hatırlayacağım ilk doğum günü pastamdı.

"Hakan." Sesimdeki titreyişe engel olamadan gözlerim sulanırken buldum kendimi. Hatırlarım yoktu ve Hakan tüm bu boşlukları dolduracak jestler yapıyordu.

"Dilek tut. Yeni koca falan dileyeyim deme." Ortamı yumuşatmak için yaptığı espri berbattı, yine de gülümsememi sağlamıştı.

"Şu anki kocamdan çok memnunum." Bakışlarım yanan mumun ardında beni seyreden adamda gezindi. Onu istiyordum. Özgürlüğüm boyunca Hakan'ı kendime hapsetmek ve buralardan kaçırmak istiyordum.

"Seni dileyeceğim." Yüzündeki gülüş küçülürken bakışlarındaki yoğunluk nefes kesiciydi.

"Ben zaten seninim." Derin bir soluk aldım, benimdi. "Başka bir şey dile." Dilek hakkımı ona harcamamdan rahatsız oluyordu. Nedensizce yüz dilek hakkım olsa onun iyiliğine harcayabilecekmişim gibi geliyordu.

Melih burada olsa ve düşüncelerimi duysa bana aptal derdi. Kendimden önce yine birini düşündüğüm için kızardı. Umurumda bile değildi.

Hakan'ı diliyordum, omuzlarındaki yüklerinden kurtulup intikam peşinde koşmadığı zamanların gelmesini diliyordum.

Muma üflediğimde söndü. Çenemi dikleştirirken Hakan elini masaya yaslayıp doğruldu ve öne eğilip dudaklarımızı birleştirdi. Basit bir öpücük bedenimdeki her bir zerreyi uyandırırken geri çekildi. Ilık nefesi dudaklarıma çarparken afallayışımı silip atmaya çalışıyordum. Dışarıda fazlaca Karanbey'di ve yanımdaki rahatlığını dışarıya yansıtmamaya çalışırdı. Şimdiyse onca insanın önünde bunu yapmaktan çekinmiyordu.

"İyi ki doğdun ve benim oldun." Hafifçe kıkırdadığımda dudaklarımız tekrar birleşti. Etrafta insanların olması ilk kez beni rahatsız ediyordu. Onunla yalnız olmak isterken buluyordum kendimi.

"Şimdi pastanı ye." Geri çekilip beni aklım sarhoş olmuş halde bıraktı. Şarabı içen oydu, sarhoş olan ben.

Pastayı yiyemeyecek kadar tıka basa doluyduk, bu yüzden paket yapıp Faruk'a götürmeye karar verdiğimizden restorandan çıkmıştık. Elimizdeki paketi arabaya koyduklarında Hakan içeri geçmemize engel olup kaldırımda yürümemiz için kolumdan çekiştirdi.

"Soğuk sevmezsin."

"Sen seviyorsun Karan Hanım. Sana itaat ediyorum." Elimi hafifçe omzuna vurduğumda kısa bir kahkaha attı. Kolunu omzuma atıp yürürken ona sokulmama izin verdi.

"Bugün biraz daha rahatlamış Hakan'sın."

"Normalim bu." Derin bir nefes alıp iç çekti. "Uzun zamandır böyle dertsiz tasasız birkaç saate ihtiyacım vardı. İyi geldi. Seni daha sık sık randevuya çıkarmalıyım." Yağan karın altında yürürken ve kolunun korurcasına dolanışını hissederken bugünün bitmesini hiç istemiyordum.

Hakan'ın normali buysa daha çok görmek istiyordum. Rahatlamış hali diken üstündeki mafya olan haline nazaran kıpır kıpır hissettiriyordu. Gözlerindeki mutluluktan da yüzündeki silemediği o gülüşten de memnundum.

"Fotoğraf çekelim." Hakan boştaki eliyle telefonunu çıkartıp kamerayı açtı, telefonu kaldırıp bana baktığında "Poz ver." Dedi. Kocaman gülümsediğimde ekrana bakıp ciddiyetle baktı ve çekti.

"Gülsene." Kollarımı bedenine sardığımda başını eğip dudaklarımızı birleştirdi. Paltosunun altındaki ceketine tutunurken geri çekildim. Aptal bir sırıtışla ona baktığımda gülüşü genişledi. Bu Hakan'a bayılmıştım.

"Hasta olacağız. Eve gidelim." Bakışlarım tekrardan dudaklarına kaydığında telefonu indirip dudaklarını yavaşça ıslattı.

"Gidelim."

 

 

KARANBEY

"Doğru dürüst konuşamadık. Otur." Douglas karşımdaki koltuğa oturduğunda sinyal kesici cihazı masaya kurarken çalıştırıp maskesini çıkarttı. Faruk kapıyı kapatıp ardından kilitledi ve solumdaki koltuğa attı kendini.

"Bu konuda anlaşmıştık Patron." Gömleğinin üzerine giydiği iç yeleğin düğmelerini açıp kollarını koltuğun kenarlarına yasladı. "Sana asla Enrico'yu görsem de anlatmayacağımı başından söyledim."

"Bunu biliyorum. Enrico, Kübra'nın peşinde diye beni tetikleyip burnumun dibinde olduğunu gizledin. Madem Enrico'yu koruyacaksın ne diye ondan bahsediyorsun?"

"Sen sordun. Kübra'yı rahatsız edeni sordun ve babamdan bahsettim. Parçaları birleştirdin ve Enrico'ya ulaştın. O zaman yalan mı söyleseydim? Onayladım."

"Siktir. Önceki hayatında avukat mıydın?" Faruk öne kayıp elini çenesine sürdü. "Ben ikna oldum bile." Douglas'ın gülüşü genişlediğinde gömleğimin yakasını çekiştirdim.

"Bir gün delirip onu öldürmeye çalışsaydım..." Douglas'ın gülüşü küçülürken yüzündeki ifade ciddileşti. "Beni engelleyecek miydin?"

"Muhtemelen." Derin bir soluk aldı. "Onu öldürseydin, ölürdün."

"Ne demek lan o?" Faruk sinirle bağırdığında Douglas önce ona sonra bana baktı.

"Peşindeki adamlar Capo, vurulduğu için kadınların olduğu yeri taramaya kalktı. Sizce Capo'yu öldürsen seni hayatta tutarlar mıydı? Acil durum için peşinden ayrılmıyor ekip. Eğer sen ona sıkmaya kalkarsan ölmemen için seni engellerdim."

"O Hakan'a sıkarsa?"

"Bunu yapmayacağını iyi biliyor. Bir İtalyan'ın ailesine olan bağlılığı ölümüne kadardır. Enrico, Capo'da olsa beni karşına alamaz." Douglas İtalyan'dı ve dolaylı yoldan bizi ailesi olarak görüyor olduğunu söylüyordu.

"Bana dürüstçe şunun cevabını ver." Dirseklerimi bacaklarıma yaslayıp öne eğildim. "Capo'nun benimle çalışmasında bir parmağın var mı?" Kaşları yukarı doğru hareketlenirken dudakları alaylı bir gülüşle kıvrıldı.

"Beni her seferinde şaşırtıyorsun Karanbey." Öne eğildi benim gibi. Patron demediği zamanlar daima Gerardo olurdu, tavsiye veren veya uyaran birine dönerdi. "Hala kendi gücünü ve yaptıklarını sorguluyorsun. Bunu seninle ilk tanıştığımız zaman bırakmanı söylemiştim. Enrico, seninle benim yüzümden çalışmadı. Senin yaptıkların yüzünden çalıştı. Potansiyelini gördü."

"Yemin et lan."

"Adımın ve kanımın üzerine yemin ederim." Bu yeterliydi. Arkama yaslandığımda bakışlarındaki netlik hafifçe yumuşadı.

"Benim merak ettiğim bir şey var." Faruk'a çevirdim bakışlarımı. "Capo seni düşmanının önüne attığı için İtalya'daki herkese kırgın ve kızgınsın. Anladım. Dalga geçmek için söylemiyorum. Merak ediyorum. Hakan seni kurtardı, sende defalarca kez bizi. Aslında borçlu değilsin ve hala buradasın. Niye hala bizimlesin?"

"Yengede aynısını sordu." Douglas'ın gözlerine çevirdim bakışlarımı. Faruk'a baktığım gibi bakıyordu, korumacı ve aileymiş gibi. Onu aileden görüyordum, yine de oturup aileyiz diye konuşmamıştık. Bunun normal şartlarda konuşulduğundan emin bile değildim. Douglas tıpkı bizim onu gördüğümüz gibi görüyordu bizi. Gözleri bunu ele veriyordu.

"İki nedeni var. Biri Faruk hariç buraları sevdim. Burada ikinizin oluşturduğu şu aile şeyinden hoşlandım." Faruk masadaki kül tablasını ona attığında Douglas başını eğdi ve odanın bir ucuna yuvarlandı. Neyse ki metaldendi.

"Diğer nedeni?" Faruk'la konuşmaya başlarlarsa konudan uzaklaşacaklardı, bu yüzden müdahale olmuştum. Bakışlarını kaçırdı. "Söyle Gerardo." Kaşları çatıldı. Onun ismini kullanmamdan hoşlanmıyordu. Bak Allah'ın işine her seferinde bunu unutarak tekrar tekrar ismini söylüyordum.

"Enrico'yu korumak." Sesi fısıldarcasına çıktığında rahatsızca etrafa bakındı. "Bu konuda özür dilemeyeceğim ve pişmanlık duymuyorum. Sadece ona söylemeyin yeter." Bakışlarımızı kesiştirdiğinde yüzündeki rahatsızlık dağılmış yerini sert bir ifadeye bırakmıştı. "Aileden atılmış olsam da o it yüzünden düşmanımın eline düşmüşsem de ben bir Lorusso'yum. Capo'mu korumak daima görevim."

"Ondan nefret etmiyorsun." Onun yüzündeki izin nedeni olan Enrico'ya itaat etmemiş ve ondan nefret etmiş sanmıştım. Aslında kendisine dahil yalan söylediğini şu an görebiliyordum. Kırgındı, belki de kızgın. Ama asla nefret etmiyordu.

"Kızgınım. Ama o tüm bunları yaptığında haklıydı. Ben onun yerinde olsaydım, kız kardeşime dokunanı parçalara ayırır, onu benden alanı yavaş yavaş eziyet çektirerek öldürürdüm. Babama güvenerek onun günahına ortak oldum ve cezamı kesti. Bir liderin yapması gerektiğini yaptı. Eğer yapmasaydı onun Capo olmasına izin vermezdim."

"Ne?"

"Capo bendim. Amcam da babam da beni yetiştiriyordu. Onun olmasına izin verdim." Kaşlarım yukarı doğru şaşkınlıkla havalandığında Faruk'la sessizce bakındık. Douglas'tan iyi bir Capo olurdu.

"Doug...Yıllardır yanımdasın ve Capo olacakken bundan vazgeçtiğini söylüyorsun. Her seferinde beni şaşırtıyorsun."

"Daima Karanbey." Gülüşünü genişletti. "Gerçekten sorun yaratsaydı onu engellerdim. Kendi halinde takılıyor, istihbarat topluyor sanıyordum. Yengeye de dedim. Onun, babamın bahsettiği kız olduğunu çok sonra fark ettim. Enrico attığı adımları gizlemeye bayılır." Kübra bana anlatmıştı, babamın geldiğini de Douglas'ın ona söylediklerini de. O yüzden sessizliğimi koruyup Douglas'ı incelemeye devam ediyordum.

"Benden Capo olur mu?" Faruk elinin tersini Douglas'ın omzuna çarptı. "Bir bak bakalım." Aniden sessizliği bölmemiş gibi başını sağa sola yaslayıp poz verir gibi baktı Douglas'a. "Karadeniz'li birinden Akdeniz'li bir mafya." Göz kırptı. "İyi Capo olurum he."

"Senden korkuluk bile olmaz."

"Niye? Gayet yakışıklıyım. İtalyan erkeği olmadığım için mi? Biz Türk erkekleri sizden daha yakışıklıyız. Kıskanıyor musun sen?" Harika, Faruk'un Douglas'a sarma zamanı gelmişti bile.

"Faruk..." Derin bir nefes alıp verdi. "İtalya'da çay yok. Dayanamazsın." Çay toplama zamanı herhangi bir hafta sonu memleketine gidiyordu Faruk ve kendi kendine çay topluyordu. Bu onun yıllık meditasyonu gibi bir şeydi.

"Ne güzel işte. Capoluktaki ilk görevim çay tarlaları ekerek adamları görevlendirmek." Dudaklarım kıvrıldığında Douglas kültürel şok geçiriyormuş gibi kalakalmıştı.

"Akdeniz'de çay yetişir mi? Senin coğrafya hocan kimdi?" Faruk bana bakarken omuz silkti.

"Artvinliyim lan ben. Kars'ta bile çay yetiştirecek kadar inatçıyım. Yapamayacağımı söyleyin on dönüm arazide çay ekip toplayayım size." Onu inada bindirirsem yapardı. Bu yüzden sessizce Douglas'la uğraşmasına izin verdim.

"Üzüm bağından şarap üreten İtalyanlardan, çay üretenlere mi?" Douglas dehşete düşmüş bakışlar eşliğinde Faruk'a bakıyordu.

"Şarap haram zaten. Çay helal. Çay iç."

"Faruk seninle uğraşamayacağım." Faruk arkasına yaslanırken Douglas elini ensesine sürdü ve bakışlarını bana çevirdi. "Git dersen giderim. Kalmak benim seçimim, gitmem de senin."

"Sırlarla dolusun Doug. Tam bir Capo gibi davranıyorsun. Enrico'nun sana ihtiyacı olacaksa git, kan önce gelir." Kan önce falan gelmezdi. Aile dediğin kimse o, önce gelirdi. Savunduğum onun düşüncelerinin aksi de olsa onu anlayabiliyordum.

"Hayır. Sen haklıydın. Aile önce gelir." Douglas kısa bir sessizlik sonrası konuşmaya başladı. "Enrico, iyi bir Capo olursa onun üzerinden ellerimi çekerim. Orada olmadan veya dünyanın herhangi bir yerinde olsam da bunu yapabiliyorum. Gitmek istemiyorum. Enrico için adam öldürürüm. Senin için ölürüm Karanbey." Benim için yeterli olan buydu.

"Bu bir aşk itirafı mı?" Faruk'un alaylı yorumunu umursamadan ayaklandım.

Douglas'ın koltuğuna yaklaşıp elimi uzattığımda birkaç saniye elime baktı. Elimi tutup sıkarken ayaklandı. Bakışlarında Ferhat'ın kardeşlerine bakarken attığı o bakış belirdi. Douglas'ın etrafta olmasından memnundum.

"Geçen ki yumruğu erken attım sanırım." Bu kendi çapımda bir özürdü. Enrico'nun Kübra'nın peşinden geldiğini sakladığı için ona yumruk atmıştım. Enrico'yu sakladığı için atmalıydım, bunun özrüydü.

Özür dilerken bile kendine hak veremezsin Karanbey.

"Aslında sakladıklarım birikti. Ringe gidip dövüşelim mi Patron?" Gözlerindeki duygular silindi ve tekrar her zamanki Doug'a döndü. Elimi çekip kalktığım yere oturdum.

"Evet dövüşün." Faruk hevesle araya girdiğinde pekâlâ nedenini biliyordum. Bahis oynayacaktı. Douglas'la her dövüştüğümüzde korumalar ve Faruk kendi aralarında kim kazanacak diye bahis oynarlardı. Başa baş gittiğimiz için kimin kazanacağı sürpriz olurdu.

"Adamlarımı yoldan çıkarma." Bahse odaklanırken dikkatleri dağılır, güvenlik açığı ortağa çıkardı. İsteyeceğim en son şey evimdeki hainler dışında ekstra bir saldırı altında kalmaktı. "Kumar kötü. Oynama."

"Kumar kötü bir şey...Aynen. Biz çok iyiyiz amına koyayım."

"Çay falan içmen gerekmiyor mu senin?" Faruk başıyla onayladı beni ve ayaklandı. "Siz?"

"İçeriz." Faruk odadan çıkarken Douglas'a çevirdim bakışlarımı.

"Patron, Enrico gidecek muhtemelen."

"Sana mı söyledi?" Cık cıkladı.

"Yengeyle konuşuyorlardı. Senin yaptığın sürprizi anlattıktan hemen sonra söyledi." Dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım. Kübra'nın gülüşü bir an olsun yüzünden silinmemişti ve gözleri sürekli göğsümdeki yaralarımı sızlatacak o parıltıyla bakmıştı.

"Enrico, korumalardan birine emretmiş. O gitse de yengeyi gözetleyip koruması için." Kaşlarım çatıldı, karımı ben korurdum.

"Kim? Hangisi?"

"Şu benim kadar uzun olan...Hani kafasında kurşun yarası olan." Onu görmüştüm, tekin bir tip değildi ve manyağın teki gibi duruyordu. "Antonio. Verilen görevin dışına çıkmaz. Birkaç kere onu kendi tarafıma çekmeye çalıştım. Daima Capo kimse ona itaat eder."

"Seni dinlemeyen biri mi?"

"Capo değilim." Yine de şaşırtıcıydı. Bir şekilde etrafındaki insanların elini kolunu bağlamakta iyiydi. Hem fiziken hem de ruhsal olarak bir şekilde dediklerini yaptırırdı. "Açıkçası iyi olabilir bu. Yardım almak seni iyi hissettirmiyor, biliyorum. Ama Antonio iyi bir koruma. Benim onun gibi bir adamım olsa derin derin uyumak için ona güvenebilirdim." Douglas asla derin uyumazdı ve tetikte bir şekilde yarı uyanık olurdu. Derin uykuya dalacak kadar Antonio'ya güvense de ben güvenmiyordum.

"Kübra'nın yakınında görmeyeceğim."

"Hayaletin tekidir." Gözlerimi kıstım. Tanıştığım her İtalyan hayaletten farksızdı ve bundan hoşlanmıyordum.

"Antonio'nun soyadı var mı? Dosyası?"

"Pek bir şey yok Patron. Yine de getiririm." Enrico piçiyle görüşme yapmam gerekiyordu. Kardeşini aradığı için Kübra'yı güvende tutmak isteyebilirdi ama sikimde bile değildi bu durum. Karım benim sorumluluğumdaydı ve onu ben korurdum. Gerekirse gittiği her yerde gölge gibi takip edip yanından ayrılmazdım bile.

"Dosyayı istiyorum. Enrico'yla gitmeden önce konuşmam gerekenler var." Ayağı kalkıp Faruk'un evinden çıkarken bahçedeki yabancı araba dikkatimi çekti. Plakası tanıdık olsa da çıkartamamıştım. Arabanın etrafında Çetinlerin tanıdık korumaları vardı. Hızla bakışlarım bahçede gezinirken Kübra'yı gördüm. Arkası dönük bir kadına öfkeyle bir şeyler diyordu. Faruk onun yanındaydı ve kaşlarını çatarak kadına bakıyordu. Kübra'nın bir adım gerisindeydi ve ara sıra Kübra'ya bakıp ona bir şeyler söylüyordu. Faruk beni fark ettiğinde fazlasıyla yakınlaşmıştım onlara.

"Ne oluyor?" Kadının gözle görülür şekilde gerildiğini gördüm. Yaklaştıkça onun kim olduğunu zihnim algılayabilmişti. Hatice Çetin. Bakışları beni bulduğunda yüzümdeki her bir kas gerildi. Karıma gözlerini ve kulaklarını kapatmış bir Çetin'di ve ona saygı falan duymuyordum.

"Hatice şimdi gidiyordu." Kübra'nın titreyen sesi bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. Titreyen ellerini pantolonuna sürdü, aldığı soluklarla göğsü inip kalkıyordu. Karımı endişelendiriyordu. Hatice Çetin, onu kaygılandırıyordu.

Dün neşe içinde kıpır kıpır olan kadının sinir sistemi çökmüş gibiydi. Onu en son bu denli parçalanmış gördüğümde Bekir piçine inandığımı sandığı zamandı. Hatice ona ne söylemişti? Canını mı sıkmıştı?

"Seninle konuşmam lazım Karanbey." Hatice'nin çaresiz ses tonuyla adımlarım duraksadı ve bakışlarım dikkatle ona çevrildi. Gözlerindeki endişeyle birkaç saniye afalladım. Hatice asla endişeli gözlerle bakmaz, elinde olsa bakışlarıyla Medusa gibi insanları taş ederdi.

"Konuşalım." Kübra'nın yanına gelirken Hatice'nin tam karşısında durdum.

"Hayır. Konuşmayacaksınız." Kübra'nın sesindeki hiddetle kaşlarım çatıldı, ağır ağır çevirdim bakışlarımı ona. İşaret parmağını kaldırıp salladı Hatice'ye. "Konuşmayacaksınız." Nefesi kesik kesikti ve bakışları her an krize girecekmiş gibi donuklaşmıştı.

"Sakin ol, Karım." Elimi bileğine sarıp onu birkaç adım Hatice'den uzaklaştırdığımda şakağına dudağımı değdirip Hatice'ye sırtımı döndüm. "Sakin ol. Her şey yolunda."

"Hakan. Utanmıyor...Utanmayacaklar...Hepsi canımı çok yakıyor." Fısıldarcasına konuşurken elleri ceketimi sıkıca kavramış, gitmemi istemiyormuş gibi tutunmuştu. Ne olduğunu bilmediğim için Faruk'a çevirdim bakışlarımı, aramızdaki mesafeyi azaltıp kulağıma eğildi.

"Kardeşini Enrico'dan koruman için gelmiş. Melih'in, Capo'nun adamı olduğunu ve Bekir'in onu vurması sonucu Enrico'nun kardeşini öldüreceğini düşünüyor. Masadan bir tek ona sen yardım edersin diye gelmiş." Gözlerimi sıkıca yumdum. Bu boktan bir fikirdi. Kübra'nın titreyen ellerinin nedeni anlayabiliyordum. Ona sessiz kalmış kadın Bekir gibi biri için çabalıyordu.

"Evimden defol Hatice." Sesim netti. Kübra gözlerimizi kesiştirdiğinde bana geçmişini anlatırken onda olan yıkımı görmemi istemediğinden sakındığı o bakışlarını şu an gösteriyordu. Sanki anlatmasa da tüm geçmişindeki acı ve kayıpları, ruhumun en ücra köşesine kadar hissedebiliyordum. Sanki bir enkazın altındaymış da onu oradan kurtarmam gerekiyormuş gibiydi bakışları.

"Capo kardeşimi öldürecek." Hatice, kardeşini koruyordu. Benim yaptığım gibi, Ferhat'ın yapacağı gibi. Ona kızarken bir yanım hak vermemeliydi.

"Ali öldü. Kabullen. Öldü o." Faruk'un kendime gelmek için defalarca kez tekrarladığı cümle zihnimde yankılanırken bakışlarımı Hatice'ye çevirmek için bedenimi yan çevirdim. Kardeşini korumaya çalışmasını anlıyordum ama o piç, çok bile yaşamıştı. Acı çekmeliydi, yaptıklarının bedelini ödemeliydi.

Bekir gibi bir kardeşim olsaydı, onu korumak için kılımı kıpırdatmazdım.

"Gebertsin." Kübra'nın acımasız sesi bahçede yankılandığında Hatice'ye doğru yaklaştı. "Süründürsün. Canını öyle yaksın ki Bekir, yaptığı ne varsa bedelini ödesin!" Boğazını acıtacak kadar bağırıyordu.

"O bilmiyordu. Bilmiyorduk. Melih'in, Capo'ya çalıştığını bilmiyorduk. İhanet etmiş, ailemin içine sızmış Melih." Gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Melih'in hain çıkmasından oluşan derin bir kalp kırıklığı yaşadığını görebiliyordum.

Siktir.

Melih'i seviyordu. Ne Melih'i Karanbey. Hatice, Capo'ya aşıktı.

"Melih'i vurdu o. Dört kurşunu arkasında sıktı. Sen ne anlatıyorsun?" Kübra, aniden Hatice'nin üzerine yürürken bir adım geriledi Hatice.

"Melih." Duraksadı. "Evden bilgi taşıdığı için ihanet etti ve bedelini ödedi." Söylediği cümleyi zar zor söylüyormuş gibi duraksamalar eşliğinde söyleyebilmişti. Kardeşi için sevdiği adamdan vazgeçiyordu. Söylediği her bir kelime bunu kanıtlıyordu.

"Sen...Kafayı yemişsin." Kübra'nın çenesi titremeye başladığında Hatice'nin gözlerinin kızarmaya başladığını gördüm. İkisi sessizce birbirlerine bakarken gözlerindeki acıyı görmek bakışlarımı etrafta gezdirmeme neden oluyordu.

Hatice Çetin'in maskesi düşmüştü. Babasının kızı gibi davranıp asi bakışlarıyla bakan o kadın gitmişti. Bir anlığına Kübra gibi o eve hapsedildiğini düşünürken buldum kendimi. Daha sonra toplantıdaki o kendinden emin babasının kızı imajını çok gerçekçi şekilde oynadığını anımsadım. Hatice Çetin, maskelerle çevrili bir kadındı. Ama şu an o maskeleri takınmamıştı.

Hatice derin bir soluk alırken elini yüzüne sürdükten sonra dizleri üzerine çöktü, Kübra gibi irkilirken buldum kendimi. Kübra bir adım gerilirken suratını buruşturdu. Hatice yumruk haline getirdiği ellerini kucağına bırakmıştı.

"Kardeşim, benim tek varlığım Kübra. Ne olur onu kurtarmama yardım et." Hatice'nin sesindeki titreyiş ve çaresizlikle birkaç adım geriledim. Midem bulanıyordu ve anılarım zihnime doluyordu. Babama, Ali'yi kurtarması için yalvardığım zamanı anımsamak kalbimi sıkıştırıp nefesimi kesiyordu.

Kardeşimi ne olursa olsun kurtaramamıştım.

Kardeşini ne yaparsa yapsın kurtaramayacaktı.

Enrico, Bekir'i öldürmese bile ben yapacaktım. Hatice Çetin, boşa diz çökmüştü.

Gökyüzü gürlerken önceki günün aksine kar yerine yağmur yağmaya başladı. "Bana cehennem olmuş bir adamı kurtarmamı nasıl istersin?" Kübra hıçkırırken yağmur gözyaşlarına karışıp yüzünü ıslatıyordu. Hatice başını kaldırdığı anda onun yanaklarında süzülen gözyaşlarına yağmur yağmaya başladı.

Çaresizdi. Kardeşinin sonunu biliyordu. Çareyi, yıllarca çaresizliğe boğdukları kadından bekliyordu.

"Onu artık koruyamıyorum." Sesi fısıltıyı andıracak kadar kısılmıştı.

"Güzel." Kübra çenesini dikleştirse de ağlamaya devam ediyordu. "Korunması gereken o değildi zaten." Korunması gereken Kübra'ydı. Adaletsiz davranılan, hapsedilip özgürlüğü kısıtlanan, zalimlerin yanında mazlum olan...

Benim karımı hiçbiri koruyamamıştı. Denememişlerdi. Hep ikinci plana atılan o, olmuştu. Hatta birilerinin seçeceği kişi bile olmamıştı.

"Özür dilerim." Sesindeki samimiyet rahatlatıcıydı. Basit bir özür dilemek Kübra'nın hayatını geri vermezdi, yine de tatmin ediciydi. O kadar çok af dilemeliydiler ki belki bir gün onların özürlerine gerçekten inanabilirdim. Yine de Hatice Çetin'in içten ettiği bir özürdü. Dizleri üzerinde karıma yaşatılanlar adına özür diliyordu.

"Kardeşini kaçırabiliyorsan kaçır, Hatice. Onu korumaya gücüm yetse bile kılımı kıpırdatmayacağım. Karanbey'de yapmayacak." Kübra, arkasını dönerek çenesini dikleştirdi ve eve doğru kendinden emin adımlarla yürümeye başladı. Verandadan eve girene kadar bakışlarım onun üzerinden ayrılmamıştı.

Hatice diz çöktüğü gibi ayağı da kendi isteğiyle kalktı. Elinin tersini yanaklarına sürerken arkasını döndü ve çıkışa adımladığında ona doğru yürümeye başladım.

"Çetin." Adımları yavaşlarken bana döndü, gözlerinde daima gördüğüm ifadesiz belirmişti. Artık buradan Bekir için iyi bir haber çıkmayacağını anlamış olmalıydı. "Kaybedeceksin." Tam karşısında durdum. Benim Karanbey olmaya karar verdiğim zamanki gibi hissettiriyordu bakışları. "Her şeyini kaybedeceksin. Yapma."

"Kaybedecek olsam da bunu yaşayan bir ben olmayacağım." Arkasını dönüp demir kapıya yürürken başımı sağa sola salladım. Onun gibileri iyi biliyordum. Canını yandıkça yanındakileri yakıp küle çevirip yapayalnız kalacaktı.

Görebiliyordum.

Hatice Çetin, kendi lanetini başlatacaktı.

 

 

Geçmiş

Soğuk buz gibi bir depoda diz çökmüştüm. Annemi kaybedeli aylar oluyordu. Kardeşimi bulamadığım saatler...

Onu kaybedeceğimle ilgili hissettiğim dehşet dolu duygularla boğuluyordum.

Onu bulmalıyım.

Onun yaşadığından emin olmalıydım.

Onu korumalıydım.

"Ali'yi bulmama yardım et." Ellerim kucağımda yumruk olmuş kalbim göğsüme hiddetle çarpıyordu. "Bana kardeşimi ver." Başımı kaldırıp babamın yüzünü görmek istemiyordum. Yüzündeki o keyifli ifade, anneme verdiğim tüm sözleri silip süpürecekti. Biliyordum.

Annem git demişti. Ardımda kardeşimi bırakacağımı nasıl düşünerek söylemişti bunu? Kendisi gidememişken benden bunu yapmamı nasıl beklemişti? Babamı hayatına alan o değil miydi? Hayatından da çıkartamayan...

Niye kaçması gereken bendim? Niye o olmamıştı? Bizi alarak kaçıp gitseydi hem o hayatta olurdu hem de ben Ali'nin sorumluluğunu almak zorunda kalmazdım.

Annem babamın kurbanıydı. Onu suçlayamazdım. Ölmüş bir kadını suçlamak doğru değildi. Depoda yaşadıklarından sonra onu suçlamam, babamın oğluna yarışacak bir davranış olurdu. Bense annemin oğluydum.

"Ali'yi nasıl bulayım oğlum?" Sesindeki eğlenen o tınıdan tiksinmiştim. Onun önünde diz çökmem bir anlam ifade etmeyecekti. Aptalcaydı. Babamın kibri vicdanından daha büyüktü.

Kardeşim için yalvarmalıydım. Babamın istediği buydu, biliyordum. Annemin ona vermediği tek şeydi bu. Bense diz çökmüştüm işte. İnat etmemin bir anlamı yoktu. İşin ucunda ikizim vardı. Kanım olan kardeşim vardı. Yaşaması gereken ve zarar görmeyen olan...

"Ne istersen yaparım." Sözcükler dudaklarımdan döküldüğünde avuçlarımı açtım. Omuzlarımı dikleştirirken başımı kaldırdım. Elleri cebindeydi ve başı sola yaslanarak bir böcekmişim gibi seyrediyordu beni.

"Bana Ali'yi bulursan istediğin her şeyi yaparım. Yemin ederim." Yapardım. Sözümden dönmezdim. Yeter ki kardeşimi bana getirsin, dilediği cellat bile olurdum. Annemin istemediği o hayatı bile yaşardım.

Annemden kalan bir tek kardeşim vardı. Onu da kaybedemezdim. Onun için yapacaklarımın sınırı yoktu. O son ailemdi.

"Ali'yi bulduktan sonra onu nasıl korumayı planlıyorsun?" Yavaşça yutkundum. Şimdiye kadar onu korumaya çalışmam beni yaralamıştı. Bu haldeyken onu koruyamazdım biliyordum. Daha hastaneden çıkalı bir hafta olmamıştı ve çoktan yalvarmak için diz çökmüştüm.

Annemin sonu olan adama bel bağlayamazdım. Onun sonu olan kardeşimin de benim de sonum olurdu. Herkes ona itaatkarken benim diz çökeceğim son seferin bu an olması için ondan daha da güçlü olmaya ihtiyacım vardı.

"Karan Bey? Doktor falan olmak gibi bir hayalin yoksa bu notları bana vermelisin. Hayır...Senden daha çok çalışıyorum. Nasıl bu notları alıyorsun?" Faruk'un sesi zihnimde yankılanırken nefesimi tuttum. Alay ederken beni sinir etmek için kullandığı bir lakaptı.

Karan Bey.

Babamdan daha acımasız ve güçlü birine ihtiyacım vardı.

Karan Bey.

Kendime ihtiyacım vardı. Annemin uzak tuttuğu o karanlığa yani Karanbey'e ihtiyacım vardı.

"Orasını bana bırak." Çenemi dikleştirdim. Gözlerimdeki meydan okuma ve netlik keyfini yerine getirirken belindeki silahı çıkarttı.

Silahlardan uzak durmamız için her şeyini vermişti annem. Bu dünyada sevdiği adamla mutlu olurken aynı zamanda bu dünyayı reddeden iki yüzlülüğüne anlam verememiştim. Annem öldü, hala anlam veremiyordum. Karşımdaki adam babamdı. Anneme yaptıklarının ağırlığı tekrar tekrar üzerime çökerken titrek bir soluk alırken buldum kendimi. Kalbimdeki yası bastıramıyordum.

Karşımdaki adam benim en büyük düşmanımdı. Doğduğum andan beri dünyayı bana dar etmiş adama dünyayı dar etmek istiyordum. "Benim için birini öldürmeni istiyorum, yapabilir misin?" Bu ilk cinayetim değildi. Kardeşim için de birini öldürebilirdim.

"Kimi?" Yerden kalkmam için başını salladı. Yerden ayaklanırken diz çöktüğüm yere baktım. Kardeşim için diz çökerdim de öldürürdüm de. Bu yüzden pantolonuma bulaşmış tozu temizlemedim bile. O tozu zamanı geldiğinde babama yutturacaktım.

Bir daha asla kimseye diz çökmeyecektim. Bunun sözünü kendime veriyordum. Babamın suratına bakarken sözümü kendime tekrar tekrar hatırlattım.

Annemi ondan alacaktım, diz çöktüğüm her bir saniyenin bedelini karşımdaki adama ödetecektim.

Bunu annem için yapacaktım.

Bunu Ali için yapacaktım.

Bunu kendim için yapacaktım.

🖤

 

 

Bölüm nasıldı?

 

 

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

Söylemeliyim ki, Enrico'nun Melih olması konusunda tereddütler yaşanacak. Şimdiden görebiliyorum. Önceki bölümde Hakan, Enrico ile görüntülü konuşurken Capo'nun maske takıp ses değiştirici kullandığından bahsedilmişti. Bir de zaten onun yüzünü görenlerin çoktan infaz edildiği defalarca kez geçti. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Unutanlar olduysa diye bölüm sonunda şimdiden hatırlatayım. Öpüyorum bolca

Kitabı yarıladık biliyorsunuz ki ve olaylar çıkmaya başlayacak. Vitesi arttırıyoruz. Hazır mısınız?

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 15.02.2025 22:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...