18. Bölüm

K17 - YILMAZ

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

🎵 Camila Cabello - Shameless 🎵

Selammmmm. Ben geldim.

Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?

Alıntıda uyarmıştım ancak tekrar uyarayım. Bu bölümde +18 sahneler yaşanacak ve başına sonuna (yıldırım) işareti bırakacağım. Okumak istemeyenler atlayabilir.

Şimdi bir sorunumuz var :D Bana bölümler kısa dediniz dediniz içimdeki şeytanı uyandırdınız. Bakın yapmayın etmeyin :D Sizin yüzünüzden bölüm başı maksimum 5.000 kelime sınırımı aştım ve durduramıyorum kendimi :D Şu an bu bölüm 100 sayfa.

Olurda Karanbey kitap olursa devamındaki mafyalara kalmadan bu kitap kendi başına üç kitap olacak gibi görünüyor. Daha 13 bölümümüz var yahu. Bölümlerim kısa değil, anlaşalım :D Kısa yazdığınızda sahneleri derinleştirirken ve ekleme yaparken buluyorum kendimi (Bundan zevk alıyorum yalan yok)

Yine de kısa bölüm demeyin lütfen. Çünkü değil.

 

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

17. BÖLÜM - YILMAZ

 

KÜBRA

Yine yerde uyumama rağmen yatakta açmıştım gözlerimi. Çetin evindeyken uykularım hafifken burada Hakan'ın beni kaldırıp yanına yatırışından bile uyanamıyordum. Belki de geceleri korkacak nedenim kalmayacak kadar güvende hissettirdiğim için derin uyumaya başlamıştım.

Başımı sola çevirdim. Gözleri kapalıydı ve göğsü belirli ritimde hareket ediyordu. Onunlayken deliksiz uyumak ve huzurlu sabahlara uyanmak kolaydı. Şu an bunun tam tersi bir şekilde huzursuz hissediyordum.

Hatice'nin çaresizliğini umursamamalıydım, onun benimkini umursamadığı gibi. Ama yapamıyordum. O asla diz çökmezdi. Yalvarmazdı. Zihnimde oluşmuş karakterinin aksi şekilde davranması garip bir merhametle çevrelenmeme neden olmuştu. Yine de bu merhamet Bekir'i kurtarmamı sağlayacak kadar büyük değildi.

Hatice'ye arkamı dönüp içeri girdiğimde Melih'i görmüştüm. Kaşları çatılmış bir şekilde Hatice'nin onun vurulmasını umursamayışını dinlemişti. Geldiğimi fark edince arkasını dönüp revirin olduğu kapıya yönelmişti.

Hatice'nin kardeşini korumak isteyişine asla kızmamıştım. Hayır. Doğrusu buydu. Sadece bunu benden yapmak için özgür olduğum eve gelmesine kızgındım. Bekir'in bana ne yaşattığını biliyordu, nasıl evlendiğim adamdan yardım isterdi? Nasıl onu ikna etmem için bana dert yanardı ki? Kızdığım ve kırıldığım şey buydu. Beni görüp elinden bir şey gelmediği zamanları unutmuş gibiydi. Dünyanın en güçlü insanı olsaydım bile Bekir'i korumazdım ki.

Derin bir soluk alıp düşüncelerimden sıyrılmak için bakışlarımı tekrar Hakan'a çevirdim. Bedenimi ona doğru kıvırırken elimi göğsünün üzerine yaslayıp kalp atışlarını saymaya başladım. Zihnimdeki düşünceler tamamen yok olurken alnımı koluna değdirip gözlerimi yumdum.

"Ona yardım etmediğimiz için beni kötü biri olarak görmedin, değil mi?" Fısıldarcasına konuşurken iç çektim. "Hatice kendi için yardım istese yemin ederim, ona her şekilde yardım ederdim. Ama kardeşini kurtarmamı istemesi...Yapamam ki." Gözlerim tekrar sulanırken dudaklarımı ıslatıp duraksadım. "Ben kötü biri olmak istemiyorum."

Haldun haklıydı, zihnim hala onlara tutsaktı ve kurtaramıyordum kendimi. Bir şekilde özgürlüğümde bile karabasan gibi üzerime çöküyorlardı. Ne zaman zihnimdeki hapisten kurtulacağımı bilmiyordum. Hakan uyumuyorken her şey daha kolaydı. Bakışı, gülüşü, sesi, sarılırken hissettirdiği güven...Her şey daha kolay oluyordu. Ama yalnız kaldığım zamanlar zihnimdeki düşünceler beni ele geçiriyor ve Haldun'un zehri düşüncelerime bulaşıyordu.

Avucumu göğsünden çekip başımı kalp atışlarını hissedebilmek için göğsünün tam ortasına yasladığımda göğsümde oluşan o batma hissini bastırmaya çalıştım. Hakan'ın kokusu rahatlatıcıydı, yine de onun sarılışına ihtiyacım vardı, zihnimdeki zehrin panzeriydi o.

"Karım?" Sesi uykulu ve boğuktu. Kıpırdanmam onu uyandırmış olmalıydı. Kolları bedenime usulca dolanırken rahatlamak için derin bir soluk aldım. "Uyuyamıyor musun?"

"Kâbus gördüm." Hatice'nin diz çöküşü vicdanımı sızlatmış, kabuslarımın uykumu kaçırmasına neden olmuştu.

"Beni uyandırmalıydın." Bedenimi tamamen üzerine çektiğinde sakalları alnıma sürtündü. Bekir'i anlattığımda kâbus gibiydi demiştim. O da her kabustan uyandığımda beni rahatlatacağından bahsetmişti. Şu an yaptığı buydu. Parmakları saçımda gezinmeye başladığında iç çekti.

"Saçlarımla oynamanı seviyorum." Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı bile. Ne zaman saçlarımla oynasa sakinleşiyordum. "Ne yapıyorsun?" O kadar yavaş ve rahatlatıcı dokunuştu ki bedenim usulca gevşedi. Uykulu gülüşü kulaklarımı doldurdu.

"Uyuman için saçlarınla oynuyorum. O zaman rahatlayıp uyuyorsun." Saçlarımla oynanınca uykuya dalan biri miydim, hiç bilmiyordum. Saçlarım daima çekilmişti. Saçlarıma taparcasına okşayan ilk ve tek kişiydi. Bu yüzden göz kapaklarım ağırlaşırken bunu benden önce keşfetmesinin şaşkınlığını yaşayamadan uykunun beni ele geçirmesine izin verdim.

Güneş ışınları göz kapaklarıma ulaştığında odada yalnızdım. Yataktan çıkarken üzerimdeki miskinlikten kurtulmak için hızla duş aldıktan sonra aşağı indim. Revire yönelirken Faruk verandadan içeri girmişti.

"Sabaha doğru gitti." Kaskatı kesildim. Gideceğini söylemişti ama tamamen iyileşerek gideceğini varsaymıştım. Dün bile dikişleri patlayacak kadar hassas bir durumdaydı ve vedalaşırız diye düşünmüştüm.

"Acil gitmesi gerekiyormuş, öyle söyledi." Faruk cebinden çıkarttığı kutuyu bana uzattı. "Sana bıraktı." Kutuyu dikkatle elime alırken kapağını açtım.

 

"Özgürlüğünün tadını çıkart. Bir daha hapsolmayacaksın. Bundan emin olacağım."

 

~Melih~

Kâğıdın altındaki yılan şeklindeki parıltılı taşlarla çevrelenmiş bilekliğe baktım. Yılan kuyruğunu ısırmak için ağzını aralamış gibi duruyordu. Kutuyu kenara koyarken bilekliği taktığımda parmak ucumu taşlara değdirdim.

Çok zarif bir hediyeydi.

"Kâğıdın arkasına bak." Dediğini yapıp kâğıdı çevirdiğimde Rusça bir yazı vardı.

 

"Kardeşimi bulsan da bulmasan da daima Capo'nun kız kardeşi olacaksın. Kocanı da öldürmemek için çabalayacağım. Bundan pek emin olamıyorum, fazlaca dik başlı. Bunu okuduktan sonra kâğıdı yak ve söylediklerimi unut. (Gerçekten unutma. Bir daha sana ben Enrico demeyeceğim.)"

 

~E.L. ~

"Çakmağını alabilir miyim?" Sorgusuz verdi cebindeki çakmağı. Elinden alıp alt kattaki banyoya girdim ve dediği gibi kâğıdı yakıp lavaboya attım. Ateş kâğıdı tutuşturup küle çevirirken Faruk kollarını çaprazlayarak kapının pervazına yaslanmıştı. "Kâğıtta ne yazıyor diye sormayacak mısın?"

"Bana anlatman için bekliyorum. Yoksa banyo kapısında deli gibi kâğıt yakan bir kadın niye beklenir?" Çakmağını ona uzattığımda alıp cebine attı ve kapının önünden çekildi.

"Bana seni öldürmemi emretti. İlk fırsatta deşeceğim ciğerini." Verandaya yöneldiğimde yanımda yürümeye başlarken hafifçe güldü.

"Nasıl öldüreceksin beni?" Göz ucuyla ona baktığımda düşünür gibi gözleri kısılmıştı bile. "Kafamı duvara duvara sürtsene. Ölmeden önce unuttuğum piçi hatırlarım hem." Gözlerini kısarken hafifçe başını kaşıdı. Hafızasının geri gelmiyor oluşu rahatsız ediciydi. Ne ona saldıranı hatırlıyordu ne de Ali'yi öldüren her kimse onu niye gizlediğini de.

"İyi fikirmiş." Verandaya çıkmadan montumu giyindim. Yanımda korumammış gibi yürümeye devam ediyordu. Arka bahçeye yöneldiğinde yürüyüşümüzün gidişatını ona bıraktım. "Koluna girebilir miyim?" Halsiz hissediyordum ve bunun tüm gece sürekli kesik kesik uyumaktan kaynaklandığının farkındaydım. Hatice'yi düşünmeden uykuya dalmak imkansıza yakın olduğundan uyanıp durmuştum.

"İyi misin?" Kolunu uzattığında sıcak bir gülüşle ona bakarak koluna girdim.

"Enerjim düşük biraz. Kendime geleceğim." Sadece birinin koluna girmeye ihtiyacım vardı. Faruk, Hakan'la konuşmayı kestiğim zaman destekleyici bir arkadaş gibi yanımda olmuştu. Şimdi onunla yürürken koluna girmeye ve destek oluşunu hissetmeye ihtiyacım vardı.

"Konuşmak ister misin?" Derin bir nefes alırken başımı sağa sola salladım. Hatice'yi konuşmayacaktım. Geçmişin karanlık anıları yüzünden yeteri kadar kaygılanırken geleceği umursamak istemiyordum.

"Boktan bir durum ve ne iyi gelir buna biliyor musun?" Bakışlarımı ona çevirdiğimde parmaklarını şıklattı.

"Ne iyi gelir?" Çay diyeceğini içten içe bilsem de merak ediyormuşum gibi sordum. Dudakları sinsi bir gülüşle kıvrıldığında konunun çay olmadığını anlamış oldum.

"Normalde çay derim. Ama bugün dövüşen Douglas ve Hakan diyeceğim. Onları görünce rahatlayacaksın, gel." Adımlarımızı barakanın olduğu yöne doğru yönlendirdiğinde sessizce ona eşlik etmeyi sürdürdüm.

"Çay dışında heyecanlandığım bir diğer şey onların dövüşmesini seyretmek. Bayılacaksın."

"Dövüşmenin neresi heyecanlı?" Bunu kınamak için sormamıştım. Gözlerinde cidden heyecanlı parıltının sebebini anlamak içindi sorgulayışım.

"İnan bana, onların kavgaları için daima etrafımızdaki adamlar iddiaya girerler. Eğlence burada." Anlamadığım bir şeydi, bu yüzden sustum. Bakışlarını bana çevirirken gözlerindeki parıltı silindi ve yüzü ciddileşti.

"Hatice'ye kırgın mısın? Kızgın mı?"

"İkisi de. En çok kırgın. Sadece Bekir ölmeden Ali'nin katillerini bulmak istiyorum. Sen Sibel'le barıştın mı?" Suratı asılırken ormandaki ağaçlarda gezdirdi bakışlarını. Sibel ile Burhan yüzünden konuşmaması onun savunma mekanizmasıydı. Görebiliyordum.

"Sibel'le ilgili değil ama ailesiyle ilgili problemler var Kübra. Ne yapacağım? Görmezden mi gelmeliyim? Sibel'e hayvan gibi aşığım. Yine de mantığım bazı bilinmeyen soru işaretlerimin aşkımın önüne geçmesine neden oluyor. Zaten Hakan, öğrenince Burhan'ı öldürecek. O zaman imkânsız olacağız."

"Niye böyle düşünüyorsun ki?" Ciddi miyim diye kaşlarını kaldırdığında omuz silktim. "Gerçekten seviyorsanız, Hakan'ın intikamından sorumlu olan sen olmazsın ki. Yani Hakan çıktı Burhan'ı vurdu diyelim, bu onun kararı olur. Sibel seni bunun için suçlar mı?" Duraksadığında elimi koluna vurdum. "Tam tersi senaryoyu düşünelim." Bedeni gerilse de konuşmaya devam ettim. "Eğer o patlamada Hakan ölseydi ve bunun suçlusu Sibel'in abisi olsaydı, Sibel'i bırakır mıydın?"

"Hakan ve ben biriz, bunu hepsi biliyor. Ona yanlış yapan bana yapmış olur, tam tersi bana yapan da ona. O yüzden evet, bırakırdım. Zaten Burhan ölünce Sibel'de kızacak bana. Hakan'ı durdurmadığım için suçlayacak. Tam tersi senaryoda, evet Sibel beni terk ederdi. Ailesi onun önceliği." Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Oydu.

Ailesine öncelik vermesi tabi ki olması gerekendi, yine de Faruk'la saldırıya uğradığımız hafta bizi ziyaret ettiklerinde Sibel, Hakan'ı suçlamıştı. Faruk kendi kararıyla Hakan'ın yanında olduğu yıllar boyunca alınan her bir zararın suçlusu Hakan'dı. Şimdi abilerinden biri suçluydu. Öğrenince bunu saklar mıydı? Yoksa destekler miydi?

"Ümit Karan'ın evine gittiğimiz zaman Ferhat'la denk geldik. Sibel ile ayrıldığınızı bilmiyordu." Başını aşağı yukarı salladı.

"Hakan söyledi."

"Sorun o gün seninle buluşacağını söyleyerek evden çıkması." Adımları durduğunda kolundan çıkıp karşısında durdum. "Sibel'i benden iyi tanıyorsun Faruk. Abilerine gerçekleri anlatacak kadar dürüst olduğundan bahsetmiştin daha öncesinde. Peki sence niye seninle ayrıldığını anlatmadı abisine?"

"Bilmiyorum."

"O gün evdeydin, değil mi?" Başıyla onayladı. "O zaman kiminle buluşmak için senin adını kullandı ki?" Bakışları donuklaşırken kaşları ağır ağır çatıldı. "Sibel'le birlikte olsaydınız bunu ona sorardın." Tekrar koluna girip onu çekiştirdiğimde adımlarıma uyum sağladı.

"Aklındaki ne?" Şüpheyle yüzümü incelediğinde dudaklarımı kıvırdım.

"Bugün beni Yılmaz ailesine götürebilir misin?" Meriç'in ve adını hatırlayamadığım diğer abisinin sesini duymamıştım. Onları da test etmeli ve Bekir'le çalışan beş kişiyi bulmalıydım. Faruk'sa Sibel'i görüp kısa bir anlığına onunla konuşup gerçekleri öğrenmenin bir yolunu bulabilirdi. Ondan ayrıldığından beri hiçbir şeyi hatırlamamıştı. Sibel onu rahatlatan dayanak noktasıydı, görebiliyordum. Onun yanındayken düşüncelere boğulmuyordu, hatırlamak için çırpınıp zihnindeki düğümü büyütmüyordu.

"Hem sende Sibel'le konuşursun." Öfkeli bir homurdanmayla cık cıkladığında elimi sert olmayacak şekilde koluna vurdum. "Zamanın sana bazı şeyleri göstermesine izin ver. Her şeyi kontrol edemezsin. Bu açıdan inatçı Hakan gibisin. Akışa bırak ve zamanın sana gerçekleri yaşatmasına ve göstermesine izin ver."

"Ne için? Gelecekte var olan bir sonuç var. Hakan asla Ali'nin katillerini sağ bırakmayacak. Burhan her halükârda ölecek." Hakan, kardeşini öldüren adamları sağ bırakmayacaktı. "Sibel geçen seninle konuşurken bile vurulmamın sebebini Hakan'a bağlamamış mıydı? Burhan ölürse Hakan'dan nefret edecek. Onunla konuşmamı bile istemeyecek belki. O zaman ne olacak? Kardeşimle aşkımın arasında mı sıkışacağım?"

"O kararı Sibel'den ayrılarak vermedin mi?" İç çekip başını sağa sola salladı.

"Hayır. Ali'nin katillerini bulduktan sonra gideceğim. Asya'yla yaşayacağım." Şaşkınlıkla ona bakakaldığımda başını salladı. "Aynen öyle. Ne Sibel'le olacağım ne Hakan'la kalacağım. Bu da benim cezam."

Ali'nin katilleri bulununca Faruk, Hakan'ı terk edecekti. Tıpkı ailem bulunduğunda gideceğim zaman olduğu gibi. Hakan yine yalnız kalacaktı. Tamda Ümit Karan'ın istediği gibi.

Anlaşma yaparak evlenmiştim onunla, beni koruyacağına söz vermişti. Ailemi ararken onun kardeşinin katillerini aramıştım. Tanıştığımız ilk günden bugüne yaşadıklarımızı düşündüğüm zaman anlaşmadan sapalı çok olduğunu görebiliyordum.

Ailemi bulduğumda gidebileceğimden emin değildim. Bu dünyada kalmak için hevesli de... Bu topraklarda on dört yılım acıyla ve yapayalnız endişeyle yitip gitmişken ömrümün kalanını bu dünyaya kurban edemezdim.

Konu Hakan'la olmak değildi, bu karanlık dünyada kalabilmekti. Bir gün Bekir gibi biri eline silah alarak Hakan'ı öldürebilirdi. Bunun yaşanacağı ana kadar gözlerimi kapatıp her şey yolundaymış gibi mi davranmalıydım?

Karanbey'i seviyordum, o beni o evden çıkarandı. Yine de karanlıktı. Eli kanlıydı, acıyla beslenmiş biriydi. Hapsolduğum evde onunla ilgili duyduğum her bir olayı gururla dinlediğimi hatırlıyordum. Karanbey benim kahramanımdı, başkasına ölüm ve işkence getiren adam bana özgürlüğümü vermişti.

Karanbey benim kocamdı, onu başından beri bu karanlıkla aydınlığı dengelediği haliyle benimsemiştim. Ömrümün kalanında benimsemeye devam edebilir miydim bilmiyordum. Çünkü onun da bu karanlığa hapsolduğunu görebiliyordum.

Faruk onu terk edecekti. O zaman ne olacaktı Hakan'a? Onu aydınlıkta tutan kim kalacaktı? Daha kötü biri mi olacaktı? Babasından daha adi bir adama mı dönecekti? Güç onu da mı ele geçirecekti?

"Niye kendini cezalandıracaksın ki?" Hakan'ı terk edişini kafamda oturtamamış, kendisini niye cezalandırmak istediğini anlayamamıştım.

"Bilmiyorum. Birkaç gündür suçlu hissediyorum. Sanırım şu Bekir'i tehdit etmiş olduğum anları hatırlamak, Hakan'a yalan söylediğim anlamına geldiği için kendimi berbat hissetmemi sağlıyor. O zaman intikam alsa şu an olduğu acıyı çeker miydi? Hiç sanmıyorum."

"Kendi odasında eziyet çektirmesinden mi bahsediyorsun?" Faruk irkildi.

"Neden bahsediyorsun?" Adımları durduğunda karşıma geçti. Kaşları merakla çatıldığında dikkatle inceledi yüzümü. "Yaraları sızlıyor, ondan mı bahsediyorsun?"

"Hakan'ın odasına girmedin mi?" Şaşkındım.

"Çoğu zaman ofis dışında üst kattaki odalarla ilgilenmiyorum Kübra. Hakan, Douglas'la ofise bizi çağırdığında odasının kapısını kilitler." Ondan gizliyor muydu? "Yaralarının sızlamasından bahsetmiştin, ona şahit oldum. Düzenli ağrı kesici alıyor, bir boka yaramıyorlar. Uykusuzluğu var, bunun için ilaç alıyor. Bahsettiğin eziyet bunlar mı?" Bilmiyordu.

Hakan acılarını da işkencesini de kendine saklamıştı. Ah. Her şeyi kendine saklayıp etrafındakilere yetişmek için çabalaması yıpratıcıydı.

"Odasında aynalar var."

"Tamam. Güvende hissetmek için yaptırdığından bahsetti. Kapıya arkasını dönse bile aynadan kapıyı görmek için, demişti." Bakışları yüzümde gezinirken dudakları şaşkınlıkla aralandı. "Yanık izlerine bakıyor, değil mi?" Başımı onaylarcasına salladığımda elini şakaklarına sürerek birkaç adım geriledi. "Her şeyi kendi başına yaşa, amına koyayım." Fısıldayarak öfkeli bir soluk aldı, bakışlarını yukarı kaldırıp derin soluk alıp verdi.

"İkiniz birbirinize çok benziyorsunuz." Bakışları beni bulduğunda gözlerinde acıdan başka hiçbir duygu yoktu. "Problemleri kendi başınıza çözmek için acılarınızı birbirinizden gizliyorsunuz."

"Bana her şey yolunda dedi. Vücudundaki yaraları iplemiyor gibi davranıyordu. Sadece uykusuzluk problemi vardı. Başka bir sorundan bahsetmedi, piç."

"Kocama küfretme."

"Kocanın kafasını duvara sürteceğim." Öfkeyle konuşurken elini yüzüne sürttü. "Kimi korudum lan ben? Ali'nin katilini saklayacak kadar kafayı yiyecek kimi gizlemek istedim?" İleri geri yürümeye başladı. "Burhan'ı gizlemiş olabilir miyim, diye kendimi sorgulamaya başladım. Kim bu pezevenk? Ona ihanet eden biri daha olmak istemiyorum." Bunu dalgınca söylemiş gibiydi.

"Başka kim ihanet etti?" Adımları durduğunda tam karşısına geçtim. "Faruk?"

"Kim ihanet etmiş?" diye sordu şaşkınca.

"Sen söyledin. İhanet eden biri daha olmak istemiyorum, dedin." Gözleri kısıldı. Kafası karışmış gibiydi. Gözlerime bakıyordu ama bakışları düşünceli bir ifadeye bürünmüştü.

"Öyle mi dedim?" Benimle uğraşıyor sanıyordum ama ciddiydi. Elleri rahatsızca ensesine sürtünürken bakışlarımı bir saniye olsun ondan ayırmadım.

Ona ihanet eden biri daha olmak istemiyorum. Kimden bahsediyordu?

"İhanet eden biri...Hatırla piç herif." Kendi kendine mırıldanırken elini yüzüne sürttü.

"Tamam. Sakinleş." Bakışları benimkilerle kesişirken huzursuzluğunu buradan hissedebiliyordum. Geçmişimi hatırlamak için kendimi ne kadar zorlarsam o kadar hatırlamam zor oluyordu. Bunu yıllarca tecrübe etmiştim. Faruk'un tecrübe edeceği uzun yıllarımız yoktu.

Oydu, dediği her kimse bir an önce hatırlayarak parçaları birleştirmesi gerekiyordu.

"Bugün seni Yılmaz evine götüreceğim." Başını sallarken derin bir soluk aldı. "Ferhat'ın Hakan'la işi olacak. Kısa oturacağız ve sen Ali'nin katillerini o evde avlayacaksın."

"Tamam. Hadi dövüş izleyecektik." Başını dalgın bakışları eşliğinde salladığında yanımda yürümeye başladı.

Ali'nin katillerini ararken aynı zamanda Faruk'a saldıranları da bulmamız gerekiyordu. Evdeki hainlerden bahsetmiyordum bile. Faruk her şey bitince gidecekti ve bende olmadığım zaman Hakan tüm bu akbabalarla çevrili dünyada yalnız mı kalacaktı? Onun gücünden şüphe ettiğimden değildi tüm endişem. Babasına dönüşecek kadar karanlıkla çevrelenmesinden korkuyordum.

"Sustun." Derin bir nefes aldım. Dilim sussa da zihnim konuşmaya devam ediyordu.

"Sen gidersen ne olur diye düşündüm?"

"Sen de gideceksin." Diye iç çektiğinde başımla onayladım. "Herkes kendi ailesine gidecek." Adımlarım durdu. Hakan'ın ailesi bizdik. Kanından olanlar toprağın altındaydı. Bir tek biz kalmıştık.

"Onun ailesi biziz." Diye mırıldandığımda Faruk ellerini cebine koyarak başını salladı. "Sen onun kardeşisin. Ben de karısıyım. Onu bu karanlıkta tek başına mı bırakacağız?"

"Hakan'ın burada kalmaya devam edeceğini mi düşündün?"

"Nasıl yani?"

"Hakan burada kalmaz. O da gidecek. Bu hayata babasına karşı olarak girdi. Babası geberince o da gidecek." Bu rahatlatıcıydı. O da yıllar sonra özgürce dilediğini yaşadığı bir hayata başlayabilecekti.

"Belki yeniden evlenir." Ne saçma sapan fikirdi bu. Öyle bir şey olamazdı.

"O zaten evli." Faruk sola doğru yürümeye devam ettiğinde peşinden koşuşturdum. Hep bunu yapıyordu. Uyuzun tekiydi. "Elinde benim yüzüğümü taşıyor. Başkasıyla evlenemez."

"Sen yeni koca yapacaktın kendine. Bırak o da yeni karısı olan biriyle olsun." Kalbim sıkışırken duraksadım. Hakan'ın hayatına başka bir kadının girmesini istemiyordum ki.

Ona yeni koca istiyorum, diye bağırırken iyiydi ama değil mi?

"Niye ya? Hayatına birini almak istemiyor belki."

"Ömür boyunca sana sadık mı kalacak? Sen başka bir ülkede hayatına bakıp evlenince o senin yasını mı tutmalı?" Ben tekrar evlenmeyecektim ki. Söyledikleri kulağıma bencilce geliyordu. Tabi ki bunu istemezdim.

"Ama o benim kocam." Sesimdeki çocuksu itiraza engel olamadım. Parmağımdaki yüzükler oynarken Hakan'ın olmadığı bir anı düşünemediğimin farkındaydım. Eskiden dilediğim ailemdi ama şimdi dilediklerim çok farklıydı.

"Aileni bulunca gidecektin. Belki ikiniz beraber gidersiniz." Omzunun gerisinden baktı. "Tekrar biriyle tanış, evlen falan. Uzun işler bunlar. Birbirinizi bulmuşsunuz işte. Ne gerek var yeniye." Yapmaya çalıştığı şeyi anladığımda yürümeye devam ettim.

Hakan'ı terk etse de onun hayatında kalmamı istiyordu. Kendisini cezalandırdığı gibi Hakan'ın da yapayalnız kalmasını istemiyordu.

"Sen iyi bir dostsun."

"Biliyorum." Kibirli bakışlarla beni süzüp önüne döndü. "Bilmediğim bir şey söyle." Hakan'la ikisinin kendini beğenişleri ortaktı ve alışmıştım. Sessizce onunla yürürken Hakan'ın bana dövüş eğitimi verdiği o barakadan bozma alana geldiğimizi fark ettim. İçeri girip kapağı açtı ve merdivenden indiğinde onu takip ettim.

"Hakan'la Douglas dövüşteler." Antrenman yapılan odanın kapısından içeri girdiğimizde tam ortadaki dövüş minderinde dövüşen iki adamı gördüm. Douglas maskesini çıkartmış siyah bir atletle eşofman altı giyerken Hakan'ın üst tarafı çıplaktı. Terlemiş ve vücudundaki yara izleri kızarmıştı.

"Sana yalnız gel demiştim." Hakan'ın cümle sonrasında Douglas'ın karnına yumruğu geçirdiğini gördüm. Douglas onun geri çekilmesine izin vermeden suratına yumruk attı.

Geldiğimizi nasıl anladıklarını sorgulayamadan kenardaki kamera kayıtlarını gösteren monitörleri fark ettim. Douglas bu yüzden maskesizdi anlaşılan. Geleceğimizi önceden görmüşlerdi.

"Aşk olsun. Her gün beni ringe yapıştırırken buraya gelmemi sorun etmiyordun. Douglas seni döverse fiyakan bozulur diye mi, korkuyorsun." Hakan birkaç adımla Douglas'tan uzaklaşıp derin bir soluk alarak gri harelerini bana çevirdi.

"Beni döverse mi?" Sesindeki hayret ve sinirli tınıyla masum bakışlarla başımı aşağı yukarı salladım.

"Söz kaybedersen boşamam seni." Göz kırptığımda Faruk ıslık çalıp güldü.

"Kaybedersen dul kalacaksın Karanbey." Faruk elini birbirine çarparken keyifli bir sırıtışla baktı Hakan'a.

"Yenge, kaybedecek." Hakan kaşlarını çatarak Douglas'a döndüğünde Douglas kocaman gülümsedi. "Hadi ama Patron, daha önce de söyledim. Öfkelisin bana ve öfkeli olunca kaybediyorsun."

"Siktir lan." Hakan'ın öfkesinin arttığını görebiliyordum. Gözlerim ağır ağır kısılırken Faruk birkaç adımla ringe adımladı.

"Yine kaybedecek misin Hakan?"

"Sende siktir git lan." Bilerek yapıyorlardı.

"Karanbey?" İrkildi, ona böyle seslenmemden hoşlanmıyordu. Bakışları tekrar beni bulduğunda kaşlarımı kaldırdım. "Önce Douglas'ı sonra Faruk'u haşat et."

"Benim suçum ne ya?" Faruk'un itirazına rağmen bakışlarımı Hakan'dan ayırmadım. Kaybetmeyecekti ve kazanacaktı. Gözlerimde bunu görmesi için bakarken gri harelerindeki öfke silindi, yerini dinginlik aldığında dudaklarımı kıvırdım.

"Yaparsın moy muzh." Kocam.

Hakan arkasını döndüğünde Douglas kaşlarını çatarak bana bakıyordu. Yok öyle Hakan'ı delirtip yenmek. Dağ gibi karısı var onun arkasında. Gerçi bu odadaki adamların yarısı kadar bile yoktum, ufak bir tepecik kadar arkasında dikilebilirdim. Sorun yoktu.

"Bu hile resmen." Douglas elini yumruk haline getirdiğinde omuz silktim.

"Bende seni desteklerim. Il mio dolce cagnolino." Benim tatlı küçük köpeğim.Douglas'ın kaşları çatılırken Hakan kahkaha attı. Ne söylediğini bilmesem de Douglas'ın hoşuna gitmemişti anlaşılan.

"Vaffanculo, Faruk." Siktir git, Faruk.

"Senin için İtalyanca öğreniyorum ettiğin küfre bak, il mio dolce cagnolino." Douglas ringden inmek için hareketlendiğinde Faruk arkama saklandı, Hakan, Douglas'ı tutup çekiştirdi.

"O ne demek?" diye fısıldadım.

"Benim tatlı küçük köpeğim. Dün tüm gün bunu ezberlemeye çalıştım." Sesindeki eğlenceli tınıyla dudaklarım kıvrılarak bakışlarım Douglas'ı buldu. Hakan, onun önüne geçmese gelip Faruk'u dövecekmiş gibi bakıyordu gözleri.

"Kocan kaybedecek." Faruk'a bakışlarımı çeviremeden Douglas, Hakan'ın suratına yumruğunu geçirdi. Hakan aynı şekilde onunla dövüşmeye başladığında Faruk ellerini cebine koyarak arkamda saklanmayı bırakıp ringe yaklaştı.

"Hadi bastır, il mio dolce cagnolino." Douglas öfkeyle yumruğunu Hakan'a geçirdiğinde kaşlarım çatıldı. Douglas'ı delirtiyordu.

"Douglas'ın tarafındasın sanıyordum." Kafam karışmıştı hem Douglas'ı destekleyip hem de onu kışkırtıyordu. Yanıma gelip dirseğini omzuma yasladı.

"Douglas, Karanbey'den farklı dövüşür Rus Bakıcı. Hakan'ın aksine Douglas öfkelendiğinde sakin halinden daha da hayvana döner. Kocan kaybedecek dedim ya." Bu hile sayılırdı.

"Hile yaptın."

"Kocanı sakinleştirmek için seni buraya getirmek...Sen burada olduğun için öfkeden deliren Douglas'la yeteri kadar dövüşemeyecek. Evet hile." Adi oyunbaz.

"Bu adice. Çıkarın ne senin?"

"Onlar her dövüştüğünde bahse gireriz korumalarla. Bugün Douglas'a yatırdım paramı." Hakan, dirseğini Douglas'ın karın boşluğuna geçirdiğinde onun nefesini kesti.

"Benimle de bahse gir." Kollarımı göğsümün üzerinde çaprazlarken Hakan'ın yumruk yediğini gördüm.

"Douglas kazanırsa bir hafta ayak işlerimi yapacak kölem ol." Faruk kadar takıntılı ve problemli biriyle daha tanışmamıştım. Vurulduğu ve hareketi sınırlı olduğu zamanlarda bile illallah etmiştim. Hakan kazanmalıydı.

"Hakan kazanırsa?" diye sorduğumda bakışları beni buldu.

"Hiç şansı yok. Douglas barut şu an." Hakan kazanacaktı.

"Hakan kazanırsa Douglas'ın bir hafta ayak işlerini yapan kölesi ol." Kaşları çatıldığında çenemi dikleştirdim. "Douglas ne derse yapacaksın ama." Ben ona kıyamazdım, Douglas canına okurdu.

"Olmaz. Herifi delirttim. Mahveder beni." Kıkırdayarak ringe baktım.

"Korkak Faruk. Hani Hakan kaybedecekti." Birkaç saniye kararsız bakışlarla ringi seyretti. "Hile yapmana rağmen yanlış ata mı oynadın?"

"Douglas'a at mı dedin sen?" Hafifçe güldüm. Bu sözü hep kullanmak istemiştim. Medine abla çok sık kullanırdı.

"Bahse var mısın yok musun?"

"Varım." Uzattığı elini sıkıp ringe döndüm.

"Douglas bizden gerçekleri sakladı." Hakan yumruğunu daha sert Douglas'a vurduğunda ıslık çaldım. "Bizi kandırdı." Douglas gelen yumruktan kaçarken kaşlarını çatmıştı.

"Sussana." Faruk kolumdan tutup ringden uzaklaşmamı sağlamaya çalıştı. O hile yapıyorsa bende yapabilirdim. Gerçi bu hile sayılmazdı. Tezahürat yapıyordum.

"Ağzını burnunu dağıt Kocam." Faruk ağzımı kapatırken gülmeye başladım. Adrenalinin damarlarımda dolaşabildiğini hissedebiliyordum. Şiddet daima korkutucu olan olmuştu benim için ama şimdi bundan zevk alıyordum.

Dönüşüyordum. Olduğum hayata uyum sağlayıp kabulleniyordum. Hoşuma giden tarafları olduğunu benimsiyordum. Ruh hastası manyak olduğumu başından beri biliyordum.

"Yaparsın Kocam." Faruk'un ağzımı kapatmaya çalışan elini sertçe ısırmamla beni serbest bıraktı. Ellerimi birbirine çarpıp tezahürat yapmaya başladım.

"Ya videl Zelikhu. Odin iz okhrannikov podaril yey tsvety." Zeliha'yı gördüm. Korumalardan biri ona çiçek hediye etti. Douglas aniden durduğunda Hakan'ın yumruğundan kaçamadı. Bir anlık dikkatsizliğini toparlamaya çalışsa da Hakan ona artarda vurmaya başladı.

"Ne dedin? Douglas'a ne yaptın?" Faruk şaşkınlıkla ringe yaklaşırken Douglas çoktan yere sırt üstü düşmüştü bile.

"Kocam Bey?" Hakan, Douglas'ın üzerinden kalkarken bana döndü. "Kazanmana sevindim."

"Hile yaptın." Faruk kaşlarını çatarken elini beline yaslamıştı. "Ne dedin ona? Hilekâr Rus." Kaybedince çirkefleşiyordu anlaşılan.

"Bahis mi oynadın yine?" Douglas yerden kalkarken bıkkınca baktı Faruk'a.

"Ne kadar yatırdın?" Hakan bakışlarını benden ayırıp nefes nefese bakıyordu ona. Faruk birkaç saniye ikisi arasında götürüp getirdi bakışlarını, en sonda bana çevrildi gözleri.

"Kübra'da bahis oynadı."

"Sen gerçekten ufak bir çocuksun, Faruk." Beni şikâyet ettiği için kaşlarım çatılmıştı. Douglas ve Hakan'ın tepkilerinden anladığım kadarıyla onlar üzerinden bahis oynamasına karşılardı ve pislik adam benim bahsimi de açıklamıştı.

"Senin yüzünden kaybettim."

"Kocam güçlü olduğu için kaybettin. İspiyoncu köpek."

"Bahis mi oynadın?" Hakan'ın konuşmasıyla Faruk sinsi bir sırıtışla göz kırptı. Adi pislik.

"Bir parça oynamış olabilirim. Douglas'ın bir hafta kölesi olacak." Douglas'ın kaybettiğinden ve ona Zeliha'yla ilgili söylediğim kışkırtıcı cümleden sonra kaçan keyfi yerine geldiğinde gülüşü genişledi.

"Hem ben senin dikkatini dağıtayım diye getirmiş beni. Hile yaptı."

"Adil bahis oynamayacaksan neye oynuyorsun, dalavereci."

"Adil bahis mi?" Faruk, Hakan'a kahkaha attığında Hakan ringden indi ve Douglas'a baktı. Douglas başını onaylarcasına sallarken Faruk'a döndü. Konuşmamışlardı ama kendi aralarında anlaşmışlardı.

"Ringe çık Faruk." Faruk'un gülüşü bıçak gibi kesilirken Hakan duvara asılmış havlulardan birini alarak tenindeki teri temizlemeye başladı.

"Siktir. Yaralıyım ben."

"Yaran iyileşti prenses. Çık karşıma." Douglas'ın tehditkâr sesiyle Faruk yardım dileyen bakışlarını bana çevirdi. Ben ne yapabilirdim ki? Doug, az önce kocamı yumruklayabilmişken ona nasıl ben karşı çıkabilirdim?

"Çık ringe kölem." Douglas'ın alaylı ses tonu dudaklarımdaki gülüşün genişlemesine neden oldu.

"Siktir git. Hileli bir bahisti. Sayılmaz."

"Mızıkacı." Ellerimi belime yasladığımda gözlerini kırpıştırarak baktı.

"Mızıkçı olacak o. Hem hilekâr hem de Türkçe konuşmayı beceremiyorsun." Hakaretiyle çenemi dikleştirdim.

"Mızıkçı olmayı kes. Ben kaybetseydim bir hafta kendine köle edecektin." Gözleri kocaman açılırken Hakan'ın havluyu asan elleri havada kaldı. Biz konuşana kadar gömleğini üzerine geçirmiş, düğmelerini bağlayamamıştı.

"Faruk!" Hakan'ın bağırışıyla koşarak ringe girdi. Hakan, Douglas'tan daha korkutuyordu anlaşılan.

"Ölürsem suçlusu sensin, hain Rus Bakıcı."

"Doug?"

"Emret Patron."

"Eti de kemiği de senin." Faruk suratını asarken üzerindeki ceketi çıkarttı.

"Yemin ederim mahvettiniz beni. İkinizin arasında bittim tükendim. Vicdansız adamlar." Faruk söylene söylene Douglas'ın karşısına geçerken cezasını kabullenmiş bir suçlu gibiydi. Aniden kolumda hissettiğim dokunuşla bakışlarım Hakan'a çevrildi.

"Senin cezan bende." Ceza çekecek ne yapmıştım ki? İyi niyetimle onun kazanmasını sağlamıştım. Bir parça hileyle.

"Önce gömleğini ilikleyelim." Kolumu elinden kurtarıp masum bakışlarımla gömleğini yavaşça iliklemeye başladığımda bakışları elimi buldu.

"Duş alacağım, Karım." Onu umursamadan iliklemeye devam ederken kıkırdadığımda bakışları gözlerime çevrildi.

"İliklediğim gibi düğmelerini açarım, söz."

"Yine yapıyorsun." Dudaklarımı birbirine bastırıp son düğmeyi ilikledikten sonra ondan uzaklaştığımda ringde çoktan dövüşe başlamış adamlara baktım. Faruk hızla yumruklardan kaçarken Douglas'ı sinir edecek şekilde gülüyordu.

"Hadi atışlarını görelim." Hakan ilerlerken antrenman odasından çıktı ve o sonsuzlukmuş gibi ilerleyen koridorda ilerlemeye başladı. Sessizce onu takip ederken sağdaki kapıyı açıp içeri girdi ve ışıkları yaktı. Atış yapmak için düzenlenmiş hedef tahtaları dizilmişti.

"Silahını seç." Hakan duvardaki kilide anahtarı takıp sağa sola çevirip açtı ve kapıları kendine çekti. Dolap kapısının iç kısmı dahil her boş alanda silahlar çeşit çeşit dizilmişti. "Sana silah getirteceğim, hangisini daha iyi kullandığından emin olalım." Hakan konuşmaya devam ederken bakışlarımın takılı kaldığı silaha adımlayıp yavaşça elime aldım.

Büyülenmiştim.

"O Rus yapımı bir silah." Biliyormuşum gibi hissediyordum. Bu silahı daha öncesinde görmüştüm.

"Yarı otomatik tabanca." Diye mırıldandım.

"Ben silah kullanmak istemiyorum." Zihnimde yankılanan cümleyle tabancayı nazikçe okşamaya başladım.

"Ben yoksam kendini savunmayı bileceksin. Her zaman ben mi kurtaracağım seni? Savaşmayı öğrenmelisin Volk."

"Ne oldu?" Bakışlarımı kaldırıp Hakan'a baktığımda zihnimde yankılanan cümleler yavaşça boğuklaşarak yok oldular.

"Bu silahı daha önce gördüğümü anımsar gibi oldum." Silahı sıkıca tutarken okşamayı bıraktım. "Nereye ateş edeceğim." Hakan hedef tahtalarından birini işaret edip kulaklığı gösterdi. Kulaklığı takmak için silahı masaya bıraktığımda Hakan'ın bedeninin sıcaklığını sırtımda hissettim. Kulaklığı takarken iki elimi silahı tutmak için sıkıştırdığında nefes alışverişim hızlanmaya başladı.

"Bana yakın olmak için bahane mi arıyorsun?"

"Bahanelere ihtiyacım yok. Karıma istediğim yerde ve istediğim sebeple yakın olabilirim." Dudaklarımı kıvırırken silahımı kaldırdım. Eli karnıma değdiğinde hedefi ıskalayacağımı bildiğimden ateş etmedim.

"Dikkatimi dağıtma, Karanbey."

"Atışı kaçırma Karan Hanım." Kıkırdamaya başladığımda kollarının tamamen karnıma dolanmasına izin verdim. Elimde bir silah vardı ve tetikte olmalıydım, yine de güvenli, huzurlu hissettiriyordu.

"Kaçırırsam ne olur?" Yanağını yanağıma sürterken çenesini omzuma yasladı. Düşünür gibi bir ses çıkartırken kolları sıkılaştı.

"Eğer hedefe üç kez-" Silahı üç kez ateşlerken hedef tahtasının kırmızı noktalarında siyah delikler belirdi. Dudaklarım memnuniyetle kıvrıldığında silahı ve kulaklığı masaya bırakıp omzumun gerisinden ona çevirdim bakışlarımı. Şaşkındı.

"Üçünü de ıskalamadım."

"Görüyorum." Sesindeki hayranlık bakışlarının hedef tahtasında gezinmesiyle artmıştı. Gri hareleri beni bulduğunda kollarından çıkıp ona döndüm. "Enrico mu öğretti?" Başımı sağa sola salladım. Bir gece kaçarken Melih'in silahını alacak kadar kendime güvenmiştim ve ona ateş edemeyeceğimi düşündüğü an omzundan vurmuştum onu. Anılarını hatırlamadığım ailem bana göstermiş olmalıydı.

"Sanırım anılarımın tamamını unutmadım. Geçmişten kalan bir yetenek olarak varsayıyorum." Ailem bana silah kullanmayı gösterecek kadar tetiktelerdi belli ki. Öğretecek kadar düşmanları varsa öldüğümü düşünüp beni aramamış olabilirler miydi? Silahla çevrelenmiş bir hayatları varsa hayatta kaldığıma inanmayıp kendi hayatlarına devam etmiş olamazlar mıydı?

"Eğer hedefe üç kez?" Cümlesinin devamını getirmesi için beklediğimde gülüşüm genişledi.

"Seni kaçıracağım." Bana bir adım yaklaştığında kalçam arkamdaki masaya değdi. Elini iki yanıma yaslayıp beni hapsederken yüzünü yaklaştırdı.

Hatice'nin benden yardım istemesi, Melih'in ölümden dönmesi, sürekli saldırıya uğramamız veya birilerinin ölmesi...Hakan beni özgürlüğüme kavuşturmuştu ama yine de etrafımızda dönen dramaya mahkûm bırakılmıştık.

"Herkesten ve her şeyden uzağa götüreceğim. Kısa bir tatil gibi düşün." Buna ikimizin de ihtiyacı vardı. Belki de ona açıldığım gibi bana açılmak istediği özel bir zaman dilimi yaratmak istiyordu.

"Nereye?"

"Buradan çok uzak değil. Güvenilir. Kimse bizi orada bulamaz." Eli bacaklarıma kayıp masaya oturacak şekilde beni kaldırdığında kolumu boynuna dolayıp masaya yerleştim. Silahı alıp gözlerimin içine bakarken hedefe doğrulttu.

"Şu an şov yapıyorsun." Dudakları kıvrıldı ve üç el ateş etti. Gözleri bir saniye benden ayrılmadan ve hedefi kontrol etmeden yapmıştı bunu.

"Bahse girerim üçünü de kaçırdın." Diye mırıldandım. Kontrol etme gereği duymadan ukala bir gülüşle dudaklarını kıvırdı. Başımı çevirdim, kesinlikle üçünü de kaçırmamıştı. Benimkilerin ulaşamadığı diğer kırmızı noktaları vurmuştu.

"Bahsi kaybettin." Sesi boğuk bir tınıdaydı. Yanağımdaki sıcak nefesi bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. Boştaki elini boynuma sarıp dudaklarımızı birleştirdiğinde gözlerim yarı yarıya kapandı. Başlangıçta onunla aramızdaki değişen ilişki beni utandırsa da buna artık uyum sağlayabilmek ve keyfini çıkarmaktan memnundum.

Babası geberince o da gidecek.

Faruk'un cümlesi zihnimde yankılanırken alnımı alnına yasladım. Kendimi yalancı biriymiş gibi hissediyordum. Biliyordu. Biliyorduk. Gidecektim. Ailemi bulunca ve ona Ali'yi verince gidecektim.

Gitmek istemiyordum. Ona hapsolmak istiyordum.

"Beni ne zaman kaçıracaksın." Sıcak nefesi dudaklarımı yalayıp geçerken elimi yakalarına kaydırdım.

"Oylama için toplantıya katılmalıyım." Geri çekildiğinde onu serbest bıraktım. Silahı tekrar aynı yerine asmadan önce kurşunlarını yenileyip dolabı tekrar kilitledi. Ne için oylama yapılacaktı? Sorup sormamak arasında kalırken bakışları beni buldu.

"Bekir kadınların olduğu yerde silah sıktı. Bu affedilmez. Masadakiler onun cezalandırılmasını isteyecek." Gözlerimin önüne Hatice'nin çaresizliği gelirken kaşlarım ağır ağır çatıldı. Onun için Bekir'i kurtarmak falan istemiyordum.

"Sonra ne olacak?" Sorumun cevabı bende netti. Umarım geberirdi.

"Bekir'in muhtemelen toplantılara girişine yasak getirecekler. Fazlasını oylamazlar. Haldun, Ümit Karan'ın sağ kolu ve masadaki gücünü göz ardı ederek onu karşılarına almak istemezler. Hepsi onunla ortak bir pazarda ve Haldun'un arkadan iş çevirmesi meşhurdur." Haldun'un, Ümit'in gölgesinde ilerleyen bir adam olarak küçümsemekle hata yapıyordum sanırım. O da en az onun kadar güçlü ve pisliğin tekiydi.

"Douglas'ı sorguya çektim." Hakan ağır ağır yüzümü incelerken konuşmaya devam etmekten başka çarem yoktu. "Masadakilerin seni sorunlu lider gördüğü zamanlardan babana kafayı taktıkları zamanlara geçmişsiniz. Baban bundan sonra nasıl bir hamle yapıp üzerindeki bakışlardan kurtulacak? Bunu düşünmemiz lazım." Hakan'ın üzerine oynanan entrikaların babasına yönelmesi için plan yapmamız gerekiyordu. Hayır tahtı sallanırken tamamen yıkılmalıydı. Dudakları ağır ağır kıvrılırken eli iki yanıma yaslandı ve başını eğdi.

"Aklındaki plan ne Karan Hanım?"

"Alay etme Hakan. Cidden bir plana ihtiyacınız var." Başını sola yaslayıp keyifli ifadesiyle beni seyretmeye başladı. Onunla beyin fırtınası yapmaya hevesli oluşum mutlu ediyordu onu, belli ki.

"Planlarım tamam. Babam bir yerde Haldun'un arkasında durmayı bırakacak." Elinin tersini yanağıma sürdü. "Senin planın var mı? Varmış gibi parıldayarak bakıyor gözlerin." Elimi omzuna sürterken başımla onayladım.

"Haldun hafızam için bana ilaç veriyordu." Keyifli ifadesi silinirken ciddileşti. "Babansa benim hafızamın geri gelmesini bekliyor. Beni kaçıran baban ama Haldun babana yakalanmaktan korkuyordu, bu da ortada bir karışıklık olduğunu gösteriyor. Ümit Karan beni ona verdiyse ve saklaması için emrettiyse Haldun niye Ümit Karan öğrenmesin diye çırpınıp durdu? Onunla anlaşmamdan hoşlanmamıştı bile. Sanki yıllardı beni saklayan oydu ve Ümit Karan'ın öğrenmesini istemiyor gibi davrandı." Kaşları düşünceli bir şekilde çatıldı.

"Haldun bir kukla mı? Düşündüğün bu mu?" Başımı onaylarcasına salladım. "Babam onu da kandırmış olabilir. Ama yine de sen oradayken tedbiri elden bırakacak biri değil. Haldun'a o farkına varmadan bu görevi bir şekilde vermişse bile onu gözetlemek için birini mutlaka gizlice bunu kontrol ederek haber vermesi için görevlendirirdi." Haldun'u gözetleyecek kadar yaklaşan bir adamını hatırlamaya çalıştım veya beni gözetleyen. Yoktu.

"Korumaların bana yaklaşması yasaktı, Hakan. Bekir onları öldürüyordu. Değil yaklaşmak, bahçede beni görüp baktıklarında bile infaz ediliyorlardı."

"Babam hiçbir şeyi şansa bırakmaz. Dediğin gibi hatırlamanı istiyorsa ve Nadia'yı yakalamak için kafayı bozduysa seni göz hapsinde tutması gerekiyor." Elini çenesine sürerken başını sağa sola salladı. Düşünmeye başladım. İçeriden bilgi taşımaya cesaret eden bir tek Melih aklıma geliyordu. Bekir'in veya Haldun'un infaz etmesine gücünün yetemeyeceği ve Ümit'ten asla korkmayacak biriydi.

"Melih?"

"Enrico?" dedik aynı anda.

"Haldun'un sağ kolu Melih'i araştırırken onun zamanında Haldun ve Ümit'in depolarında çalışıp güven kazandıktan sonra Çetin evine koruma olarak devam ettiğini okumuştum. Babam o ara onun güvenli bir köstebek olacağını düşünmüş olabilir." Bu olasıydı. Ümit Karan geldiğinde dışarıda olmama daha çok kızardı Melih. Sanki bir şeyden kaçmamı bekler gibiydi. O zaman bile beni Ümit'ten mi koruyordu?

"Bir süre sonra ilaçlarımı veren Melih'ti. Eğer Ümit, bunu öğrenseydi, beni o evden çıkartır ve hatırlayana kadar gizlerdi." O zamana kadar da ölürdüm. Melih'in beni evden kaçırdığı anıları anımsamıştım ve hepsinin sonu koşarken aniden bayılmamla sonlanıyordu, gözlerimi tekrar açtığımda serum bağlanmış bir şekilde odamda oluyordum. Bana günlerce baygın kaldığım söyleniyordu. Melih, beni kaçırmayı bir noktada bırakmıştı, ilacı vücudumdan kontrollü bir şekilde atmak içindi. Ümit Karan, bunu yapmazdı. Sabretmezdi.

"Bunu Enrico'yu arayıp doğrulayacağım. O muydu yoksa başka biri mi emin olalım." Telefonunu çıkartıp Melih'i arayıp kısaca konuştuktan sonra kapattı ve cebine koydu. Oydu, bakışlarından görebiliyordum. "Babamın içeride güvendiği adam olmuş. Bir bakıma seni hem babamdan hem de Haldun'dan korumuş."

"Pislik İtalyan." Homurdanmamla keyfi yerine gelmişti.

"Bende ona sinir oluyorum. Ama bana karımı getirdiği için garip bir sempati beslemeye karar verdim." Ellerini cebine koymuş çapkın bir gülüşle yüzümü incelemeye başlamıştı. Böyle baktığı zaman nefesim kesiliyor, heyecandan tüm bedenim titriyordu.

"Yine o bakış. Kabul et benden hoşlanıyorsun."

"Asla inkâr etmedim Karanbey." Bakışları yoğunlaşırken zihnimden geçen düşünceler gitgide onun bakışlarıyla rayından çıkıyordu. Nefeslerimi özgürleştirirken bakışlarıyla beni kendine tutsak edecek kadar aklımı bulandırıyordu.

"Güzel. İnkâr etmene izin vermem." Eli belime sürtünürken bakışları dudaklarıma kaydı, kalp atışlarım göğsüme şiddetle çarparak nefesimi hızlandıracak o anı seçti. Bu eve ilk geldiğim o andan itibaren beni ona çekenin ne olduğunu bilmiyordum. Özgürlüğüm bile ona esirdi ve bu rahatsız etmek yerine seve seve kabullendiğimdi.

"Toplantıya giderken..." Burunlarımız birbirine sürterken az önce iliklediğim düğmelerden biriyle oynama başladım. Bedenim kendi özgürlüğünü eline almış zihnimi ve kalbimin hızlanışını umursamadan karşımdaki adama çekiliyordu. "Dikkatli ol."

"Olurum." Oynadığım düğmeyi açarken avucumu çıplak göğsünün tam ortasına yasladım. En az benimkiler kadar ritmini şaşırmıştı kalp atışları.

"Karanbey?" Eli boynuma sarılıp baş parmağıyla çenemi yukarı kaldırdığında dudaklarımızı birleştirdi. Hızlanan nefes alışverişim dudaklarında son buldu. Bu her zamanki öpücükten çok daha yoğun ve arzu doluydu.

Bir düğmeyi daha çözdüğümde dudaklarımı talan eden dudakları hırçınlaştı. Elimi gömleğin açıklığından içeri kaydırdığımda boynumu bırakıp belime kaydırdı ellerini. Aralanmış bacaklarımın arasına usulca girdiğinde bacaklarımı kalçasının üzerine sardım.

"Karım?" Önce alnımızı birleştirdi, daha sonra yanağını yanağıma yasladı. Sıcak nefesi kulağımı yalayıp geçti. "Bana Karanbey dememen konusunda anlaştığımızı sanıyorum." Ama bu hoşuna gidiyordu. Onu Karanbey olsa da benimseyişimden hoşlanıyordu. İtiraf etmekte zorlanabilirdi ama görüyordum.

"Hoşuna gitmese," Yanağına dudağımı değdirdim. "Bağırıp çağırabilirsin. Yapmıyorsun." Bir düğmeyi daha araladığımda belimdeki dokunuşunu kalçama kayıp onu hissetmemi sağlayacak kadar kendine yaklaştırdı. Gözlerim hafifçe kapanırken elim göğsünde kıvrıldı.

"Sana bağırmak mı?" Gözlerimi neredeyse kapatmamı sağlayan o zevk dolu noktaya kasıklarındaki şişkinliği bastırdığında başımı geriye attım. Hafif iniltiyi andıran bir ses döküldü dudaklarımdan. "Senin bağırmanı tercih ederim."

"Hakan." Onun söylediğinin aksine fısıldarcasına çıkmıştı sesim.

"Bununla da idare edebilirim." Dudaklarımız tekrar birleştiğinde kalçalarım onun hareketi için kıpırdanıp duruyordu. Merakım beni ele geçirirken sadece onun baskısıyla hissettiğim bu hazdan daha fazlasını isterken buluyordum kendimi.

Hakan'ı istiyordum. Yatağımda. Gömleğini tamamen çıkartmış bir şekilde onu istiyordum.

Dudakları yanaklarımdan boynuma kaydığında uzaktan bir yerden gürültü duyuldu. Hakan uzaklaşmadan önce köprücük kemiğimin olduğu tenime dudaklarını değdirdi.

"Hakan?" Faruk'un sesi uzaktan duyuluyordu. "Gitti mi lan o?"

"Kardeş katili yapacak bir gün beni." Yüzünü boynuma gömerken o haz verici baskısı uzaklaştı ve derin bir soluk aldı.

"Borcun olsun." Elim hala gömleğindeydi, kaydırıp saçlarına daldırdım. "Sözün olsun." Sesimdeki arzu ne istediğimi gösterdiği için geri çekilip bakışlarındaki arzuyla gözlerime baktı.

"Seni kaçırdığım zaman borcumu öyle güzel ödeyeceğim ki." Ses tonundaki açık uçlu o vaadi şu an yerine getirmesini dilerken buldum kendimi.

Sende dünden razıymışsın Kübra.

"Toplantıya giderken Faruk'la Yılmaz evine gideceğiz." Yüzündeki arzu dağıldı ve kaşları çatıldı. Elimi omzuna sürerek yüzüne kaydırdım. "Sibel'le aralarındaki problem ve diğer aile fertlerini duymak için." Ali'nin katillerini aradığımın ikimizde farkındaydık ve suçlu suçsuz herkesin sesini duymaya ihtiyacımız olduğunu da biliyorduk. Ona bu yüzden yalan söylemek manasız geliyordu. Araştırmaya devam ettiğimin bilincinde olsa yeterdi. Kimi bulduğumu ve olayların ne denli karmaşık olduğunu çözene kadar onun bilmesine gerek yoktu. Babasına ve Meksikalı karteller onu yeterince sıkıştırıyordu.

"Olurda duyduğun bir ses tanıdık gelirse orada belli edemezsin." Sesinde endişe kırıntıları olsa da yüzü hala sertti. "Hatta bekle. Toplantım bitsin beraber gideriz."

"Toplantı sonrası Douglas'la işleriniz vardı." Elini alnına sürdü. "Faruk'la güvende olacağım ve kimseye bir şey çaktırmayacağım. Sadece gitmeden önce Sibel'i aramak yeterli olur mu? Yoksa evine gitmek için aile reisi Ferhat'ı mı aramalıyız?"

"Senin aramana gerek yok." Sertçe baktı. "Ben ararım." Kıskanç manyak. Kıkırdayarak yanağına öpücük kondurduğumda yüz ifadesi yumuşar gibi oldu.

"Hakan?" Faruk'un sesi daha yakınlardan geliyordu. Bacaklarımı çözdüğümde Hakan benden uzaklaştı, kalçamı kaydırıp masadan indim. Faruk işte o an içeri girmeyi seçti.

"İki iki bir kötü haberim var." Bakışları Hakan'dan bana kaydı. "Siz niye poligondasınız?"

"Seni vurmak için atış çalışıyordum." Faruk küçümsercesine baktığında onun gibi bir yüz ifadesi takındım.

"Senin bana garezin var zaten. Yazıklar olsun. Bakıcı dedim olmadı. Rus yengem var dedim. O da olmadı. Karanbey'in eşi değil misin? Hepiniz aynısınız." Hepimiz. Onun bir tek eşi vardı. Niye çoğul kullanıyordu ki? Buse'yi de sayıyorsa cidden Faruk'u topuklarından vurmak farz olmuştu.

"Aynı bakışlar. Kocanla takıla takıla onun gibi öldürmek istercesine bakıyorsun."

"Yok topuklarına sıkmakla ilgili düşünüyordum." Kaşlarını yukarı doğru hareketlendirirken elini göğsünün tam ortasına yaslayıp dramatik bir bakış attı.

"Faruk?" Hakan sabırsızca onun ismini telaffuz edince ciddileşti. "Önce kötü haber."

"Bekir yok." İrkilirken Hakan'a çevirdim bakışlarımı. Şaşırmamış gibiydi. "Haberin var mı?"

"Hatice buraya geldiği zaman aslında dikkatimizi dağıtmış. Kamera kayıtlarını incelediler, en son havalimanında görüntülendi." Kaskatı kesildim. Buraya diz çöküp yardım isterken bile bir planı vardı.

Hatice Çetin'in daima b planı olurdu.

"Ona yine üzüldüğüme inanamıyorum." Elimi yüzüme sürterken tüm gece hissettiğim huzursuzluğu anımsadım.

Hatice bir şekilde benimle olmuştu ve ben bana acı çektiren kardeşini kurtarmak istemediğim için vicdan azabı çekmiştim tüm gece. Kurtarmak için can atmıyordum. Gebermesi işime gelirdi. Yine de Hatice içindi huzursuzluğum. Ben ailemi kaybetmiştim, Hatice'nin ailesi babası ve Bekir'di. İki adam da ölmek için sıra bekliyorlardı ve Hatice illaki onları kaybedecekti.

Biliyordu.

"Doğrusunu istersen bence Haldun kaçırdı onu. Hatice eve döndükten sonra ikisinin tartıştıkları duyulmuş. Hatice apar topar çıkıp havalimanına gitmiş. Tabi sonrasında eve dönmüş ama buradaki halinden çok daha kötü görünüyormuş." Onun için üzülmüştüm. Hatice'nin en büyük şansızlığı Çetin ailesinin kızı olmaktı ve Bekir gibi biriyle aynı kanı taşımaktı.

"Kızından habersiz mi kaçırdı yani?" Faruk'un meraklı ses tonuyla Hakan başını salladı.

"Bekir'in havalimanına girdiği görüntü sonrası tüm kameralar arızalanmış ta ki Hatice gelene kadar. Bir buçuk saatlik boşluk var ve ister inanın ister inanmayın o sırada hava koşullarından dolayı uçak kalkmadı."

"Bekir kaçamadı o zaman." Diye mırıldandım.

"Veya kaçmasına izin verilmedi." Faruk cümlemi tamamladığında kaşlarım ağır ağır çatıldı. Bekir'i korumak için bir planı olamaz mıydı? Haldun kurnaz bir adamdı ve bu bile bir plan olabilirdi.

"Hiçbirine inanamıyorum." İkisinin bakışları bana kaydı. "Hatice de Haldun da ona bir şey olmasına izin vermezler. Hatice buraya gelerek yardım istedi, tamam. Haldun onu güvenli bir yerde saklamaya başlayıp kızına bile yalan söylemiş olabilir. Hatta belki de her şey öylesine bir gösteriydi." Hatice ölse diz çökmezdi, herhangi bir plan için bile yapmazdı bunu. Haldun, Bekir'i saklamışsa bile bundan Hatice'nin haberi yoktu, en azından buraya geldiği zaman.

"Hatice'den kimse gözünü ayırmasın." Faruk kaşlarını kaldırırken cümlemle gülüşleri genişledi.

"Emredersin Karan Hanım." Dedi alayla.

"Faruk ya. Emir olsun diye demedim." Başını sola yaslayıp kahkaha attı. "Yemin ederim ya." İnanmıyormuş gibi başını sallarken ceketini iliklermiş gibi yapıp başını eğdi.

"Karan Hanım, emriniz bir emirdir benim için." Yardım etmesi için Hakan'a baktığımda arkasındaki duvara yaslamış keyifle Faruk'un benimle uğraşmasını seyrediyordu. "Kocandan alışkınım yenge." Başını biraz daha eğdi.

"Ya Faruk."

"Emret Karan Hanım." Elini yumruk yapıp göğsüne yasladığında abartılı bir şekilde başını tekrar eğdi.

"Diğer haberler ne?" Hakan'ın cümlesi Faruk'un abartılı oyunculuğunu bırakmasına ve ciddileşmesine neden oldu.

"İyi haber şu, Douglas beni öldürmedi ve hayattayım." Göz kırptı. "Diğeri ise tahminin doğru çıktı. Depona polis baskın yaptı. Evdeki haini hala bilmesek de iştekini bulduk."

"İşinizde de mi vardı?" Hakan'a döndüğümde ağır ağır salladı başını.

"Gelen teslimatın adresini farklı depolar olacak şekilde şüphelendiğim kişilere ayrı ayrı söyledim. Hangi depo baskın yerse suçlu kendini ifşalamış olacaktı." Bu aşırı zekiceydi. Bakışları benden Faruk'a kaydı, merakla çevrelenmişti ifadesi. "Kimmiş?"

"İbo." Hakan'ın yüzündeki ifade tehlikeli bir enerjiye bulanırken kaşları çatıldı. "Biraz araştırdım. Karısıyla oğlunu kaçırmışlar. İki aydır onu tehdit ediyorlar."

"Niye söylemedi bana? Ben demiyor muyum hepsine? Bir sorun varsa gelin çözeyim demedim mi?" Elini yüzüne sürdü. "Kadını ve çocuğun yerini bulabildiniz mi? Kimmiş bunu yapan? Kime çalışıyor?"

"Ümit Karan."

"Orospu çocuğu piç!" Hakan öfkeyle bağırdığında olduğum yerde sıçradım. "Kadınla çocuğu buldunuz mu?" Ona ihanet eden adamının ihanetine rağmen önce tehlikede olan masum iki kişiyi düşünmesi bile ona olan düşüncelerimi kanıtlıyordu.

"İbo yakalanınca baban infaz etmiş onları." Hakan kaskatı kesildi. Faruk ona yaklaşırken kaşlarını çatmıştı. "Senin suçun değil. Kafanda kurma yine." Hakan cevap vermedi. Kendini mi suçluyordu? Hakan niye tüm dünyada olan olumsuzlukların sorumluluğunu omuzuna yüklenip kendine acı vermeye hevesliydi bu kadar.

"Yılmazlarda Kübra'yı gözünün önünden ayırma." Onun yanından geçerken kaşlarını çattı ve odadan çıktı. Gözlerinde geçen deliliği fark eden bir tek ben değildim. Faruk onun peşinden çıktığında adımlarım onları takip etmek için hareketlendi.

"Hakan. O deliliği hiç sevmedim. Masadakiler tam da babana karşı şüpheyle bakmaya başlamışken tüm okları kendine tekrar döndüremezsin." Faruk'u dinlemeden merdiveni çıkmaya başladığında adımlarımı hızlandırdım.

"Sakinleşmeden gidemezsin." Faruk onun arkasından bağırıyordu. Hakan delirmişti ve hıncını babasından çıkartırken tekrar dengesiz ve güvenilmez birine dönecekti. Tüm avantajını yerle bir edecekti.

 

KARANBEY

"Patron." Belimdeki silahı çıkartıp arabadan inmek için hareketlendiğim sıra Douglas beni durdurdu.

"Dediğimi yap ve arabada beni bekle. İçeride ne olursa olsun girmeyeceksin." Öfkem yol boyunca beni terk etmişse de babama hesap sormak için can atıyordum. Bunu sakinleşmişken yapmak daha az hasara neden olacaktı.

"Seni öldürseler bile mi?" Sesi ifadesiz olsa da gözlerinde endişeyi görebiliyordum. "İhanetin nedeni olmaz ve Ümit Karan'ın yaptıklarına karşılık verdikçe karşılık alıyorsun." Kaşlarım çatıldı.

"Pes edip yaptıkların göz mü yumayım? Kaçmamı söylüyorsun." Ben kaçmazdım. "Arabada bekle beni." Silahımı kenardaki sürgülü dolap görevi gören ufak bölmeye koyarak arabadan indim. "İçeri gireyim deme." Tekrar uyarırcasına baktım.

"Ölmene üç saniye kalırsa emirlerini dinlemem." Bu aralar çok fazla dik başlıydı.

"Arabadan inme." dedim bir kez daha. Kapıyı kapatıp arabanın etrafını dolanıp merdiven basamaklarını ikişer ikişer çıktım. Kapıdaki koruma önüme geçip beni durdurduğunda kollarımı kaldırdım. Üzerimde silah olmadığından emin olmuş olacak ki kapının önünden çekildi. Yanından geçerek içeri girdim. Geniş bir holün sağlı sollu kenarlarında dikilen adamlarla bedenimdeki her bir zerre savunmaya geçti. Büyüdüğüm evde hem içeride hem dışarıda bizi izleyen korumalar olurdu, bundan daima nefret ettiğimden zorunda kalmadıkça korumaların evime girişleri yasaktı.

"Ümit Karan, odasında mı?"

"Toplantı odasında. Diğer liderler geldi." Korumanın verdiği bilgiyle adımlarım daima kullanılan toplantı odasına yöneldi. Kapıyı benim için araladıklarında içeri girdim. Oda buram buram ego savaşı kokuyordu. İçeri girdiğimi gören liderlerin bakışlarını umursamadan masanın diğer başındaki sandalyeme oturdum, gözlerim anında karşımdaki Ümit Karan'la kesişti.

"Bu acil toplantı davetimi kabul ettiğiniz için teşekkürler." Bakışlarım tek tek liderlerde gezindi ve en son babamınkileri buldu. "Liderim? Masayı senin emrin olmadan topladığıma kızmadın umarım." Kızmıştı. Gözlerinde yüzündeki sakin ifadenin aksi bir şekilde nefrete bulanmış öfke vardı.

"Önemli olmasa yapmazdın diye yorumlamak istiyorum. Bir dahakine bana söylersin." Sesindeki otorite, masanın gerçek sahibinin altını çizmek için çırpınışını gölgeleyememişti. Masadaki liderler bir telefon edişimle gelmişlerdi ve bunu yapan bu sefer o değildi. Bendim. Hazmedemiyordu.

"Sorun senken senden izin mi almalıyım?" Kaşlarımı kaldırırken sandalyeme iyice yerleştim, ceketimin kol düğmesiyle uğraşırken cık cıkladım. "Doğrusu masaya verdiğin zararı da konuşmamız lazım. Aslında senin olmadığın bir toplantı ayarlamak mantıklı olurdu. Ama liderimize saygısızlık yapmamalıyız."

"Bu konuda konuşmalıyız. Karanbey'e katılıyorum." Liderlerden biri konuştuğunda kol düğmemle oynamayı kesip bakışlarımı ona çevirdim. Liderliğinin sekizinci yılıydı ve masada en sistemli büyümeyi başarmış genç liderlerden biriydi.

"Masayı konuşmadan önce..." Ferhat boğazını temizleyip izin istercesine omuzlarını dikleştirdi. "Bir daha sevkiyat yapmaya kalkarsanız, yakacağım şey sevkiyat değil siz olursunuz."

"O sevkiyatı patlatarak savaşın pimini-" Elimi masaya vurduğumda babam sustu. İşaret parmağımı kaldırıp onu işaret ettim. "Savaşı senin aç gözlülüğün başlattı. Yarın bir gün İtalyan Capo'luğu Türk mafyasındaki yüzde kırklık pazarlarından daha fazlasını isterse ve masanın kârını düşünmeden buna izin verirsem tüm sistemi sikip atmış olmaz mıyım? O zaman beni engellemeye çalışıp sistemi koruyan mı suçlu olur? Yoksa sistemi yakıp yıkan kararları alan ben mi?"

"Sistem benim." Kendinden emin ses tonu masadaki uğultuları arttırdı. "Kesin!" Bağırışı bulunduğumuz odada yankılanırken gömleğinin bir düğmesini açtı. "Yıllardır bu masanın lideriyim ve cebiniz dolduğu zaman hiçbiriniz yaptıklarımı ve size kazandırdıklarımı bir gün olsun sorgulamadınız." Ben sorgulamıştım ama sanırım diğerlerini kastediyordu. Bu yüzden sessizce onun söyleyeceklerini dinlemeye devam etmeye karar verdim.

"Cebiniz dolduğunuzda sesi çıkmayan sakın karşıma çıkmasın. Aldığım her karar yalnız benim değil, sizin de cebinizi doldurdu. Mahalledeki basit çete liderleri bile olamayacakken benimle aynı masada hepinizin gücüne yardım ettim ben." Kibri her seferinde şaşkınlığa uğratıyordu. Birazdan ben olmasam siz bir hiçsiniz naraları atacak gibi vitesini arttırmıştı.

"Bize kazandırdıkların mı? Bunu yalnız sen yapmışsın gibi mi konuşacaksın? Hepimiz en az senin kadar elimizi kirlettik. Fedakârlık yapmışsın gibi davranma Ümit." Sevkiyatların rotasını belirleyen ve tanıdıkları vasıtasıyla sevkiyatların yakalanmasını engelleyen Fatih kaşlarını çatarak babama odaklanmıştı.

"Burada hepimiz ortağız. Herkes bireysel karar alsa yıllardır süregelen o düzenimiz darmaduman olur. Meksikalılarla anlaşmak zorunda mıydın? Capo'luk yeteri kadar pazarı doyuruyor." Bakışlarım yavaş yavaş yükselen seslerin sahiplerinde gezinmeye başladı. Dürüstlüklerini sorgulamak adına pür dikkat onların hareketlerini takip etmeye çalışıyordum. Hangisinin sözde benimle aynı fikirdeymiş gibi davrandığını anlamak için konuşmaya dahil olmuyordum.

"İki de bir karşımıza geçip burada oturmamızda katkıda bulunan senmişsin gibi davranmandan çok sıkıldım. Çoğumuz bu koltuğu babalarımızdan aldık, senin aksine onları öldürmeden sıramız geldiğinde oturduk." Adam çok haklıydı. Bakışlarını bana çevirirken eliyle önce beni sonra Ferhat'ı işaret etti. "Bildiğim kadarıyla Ferhat da Karanbey de babaları ölmeden geçip oturdular. Yani hayır, senin sayende oturmuyoruz."

"Ticarette hepimizin yaptığı bir artı var, Ümit." Eskiden babamın söylediklerine ses çıkarmayanlar artık seslerini kesemiyorlardı. Güvendikleri neydi bilmiyordum, işime geliyordu bu durum.

"Ayrıca herkes kendi yaptığından mesuldür desem de senin arkanda dikildiğin sağ kolun eşlerimizin, çocuklarımızın olduğu yerde silah ateşledi. Polis baskını yapılmasın diye paravan olarak kullansak da toplantılara ailelerimizi getirmemizin yegâne sebebi güvende olacaklarına olan güvencemizdi. Artık o da yok. Bir lider olarak aradaki iletişimi ve ticareti yönetmen gerekirken tersi bir şekilde her şeyi daha da karmaşıklaştırdın."

"Bekir ve Melih arasından gerginliğin benimle ne ilgisi var?" Babamın gitgide öfkelenişi sesine yansıyordu. Yüzündeki ifadesizliğin aksine her an birilerini öldürecekmiş gibi bakıyordu gözleri. "Ben herkesin yaptıklarından sorumlu tutulacak mıyım? Bekir bir eşeklik etti, hazır toplanmışken bunu da oylayalım." Haldun, Ümit'in cümlesiyle kaşlarını hafifçe çattı.

"Oylama..." Ferhat boğazını temizleyip iyice arkasına yaslandı. "Bu gece oylamadan önce konuşmak istediğim başka bir şey daha var. İzin var mı Karanbey?" Lider babamdı, yine de Ferhat'ın konuşmak için izin istediği bendim. Bu garip bir memnuniyetle çevrelenmeme neden oluyordu.

"Çıkar ağzındaki baklayı Yılmaz. Ne düşünüyorsun?"

"Benim kardeşlerim var. Çoğunuzun kardeşi, oğlu falan var. Konuşmak istediğim şey şu ki eğer bizler ailelerimizi güvenle toplantılarda tutamayacaksak gereken sert yaptırımlarla ceza düşünmeliyiz."

"Ne öneriyorsun?"

"Masa da olmanın raconu var ve hepimiz birbirimize saygı duymak zorundayız. Kadınların olduğu yerde silah doğrultmak veya ateşlemek, fark etmiyor. Basit bir toplantı yasağı asla engelleyici olamaz. Yarın kardeşlerimden biri gelip başka birinin oğluna sıktı diyelim, cezası toplantıya girişinin yasaklanması mı olacak? Kendi kardeşim de olsa, sizin kanınızdan biri de olsa umurumda değil. Diyorum ki Bekir'in geberişini oylayalım." Haldun başını Ferhat'tan yana hızlıca çevirdi. Ferhat bunu o kadar sakince söylemişti ki ben bile beklemiyordum. Sonunu ölüme bağlamadan konuşmayı bitirir sanmıştım.

Ferhat Yılmaz, sürprizlerle dolu biriydi.

"Kimse oğlumun ölümünü oylayamaz." Sesi masada yankılanırken bakışları teker teker liderlerde gezinmeye başladı. Sonunda bana baktığında başımı hafifçe sola yaslayıp dikkatle ona bakmaya başladım. Kimse oğlunun ölümünü oylayamazsa bile ölümünün yakın olduğunu görebiliyordu.

"Oğlunun ölümünü oylamayacağız, Haldun." Elinde silahı olsa beni öldürmek istercesine bakıyordu. "O, Melih'e sıkarak kendi ölüm fermanını çıkartmış oldu." Haldun irkilirken bir anlığına bakışlarını babama çevirip huzursuzca kıpırdandı. Babama söylememiş miydi? "Tabi sizin haberiniz yok." Tabi ki söylememişti. Yıllardır yanımda Capo'nun köstebeği vardı, diyemezdi. Otoritesi sarsılırdı.

"Melih'in Capo'ya çalıştığını biliyor muydunuz?" Cümle dudaklarımdan sıyrıldığında babam dahil bütün liderler bakışlarını bana doğru çevirdi. Evet geri zekâlılar, yıllarca Capo'nun adamı-kendisi- götümüzün dibindeydi.

"Ne?" Ferhat'ın şaşkınlık dolu ses tonuna başımı onaylarcasına salladım. Tüm liderlerin şaşkın bakışlarını umursamadan bakışlarım Haldun ve Ümit Karan'a kaydı. Tenleri soluklaşmış kaskatı kesilmişlerdi. Muhtemelen yapılan her bir plan Capo'nun adamı sandıkları Melih tarafından İtalyanlarla paylaşılmış olduğu gerçeğini fark ediyorlardı.

"Bunu nasıl fark etmezsin Haldun?" Liderlerden biri şaşkınlığını atar atmaz bağırdığında boğazımı temizleyerek öne eğildim. Acaba Melih'in Capo olduğunu söyleseydim, tepkileri nasıl olurdu? Bunu görmek için babamın canını bile verirdim.

Masadaki yükselen sesler babamın gömleğinin yakalarını çekiştirmesine neden oldu. İşte böyle. Gerilmeni istiyordum bende.

"Haldun'u lütfen suçlamayın. Sonuçta Haldun'u gözetlemesi için Melih'le anlaşan Ümit Karan'ın kendisi." Haldun'un şaşkınlığının yerini kaşlarını çatış ve öfkeli bakış aldı. Babamın onu gözetlediğini bilmiyordu. Masa aniden sessizliğe büründü.

Babamın ailesine bağlı bir adam olmadığını gayet iyi biliyorlardı, yine de iş ortakları konusunda sadıkmış gibi görünmüştü daima. Sinsi yaşlı kurt, artık özünü gizleyemiyordu. Babamın sadakati bir tek gücüneydi. Masadakiler bunu yeni anlıyordu.

"Senin adamın mıydı?"

"İçini rahatlatacaksa söyleyeyim, Ümit Karan'ı da kandırmış." Bakışlarımdaki keyifli ifadeye engel olmadan ikisine baktım. Annem, Haldun'a yalvarmıştı. Bizi oradan çıkartması için dil dökmüştü. Haldun'sa babamın yanındaki koltuğundan vazgeçmemişti.

O koltuk ikisinin de bir tarafına girsin.

(Özür dilerim dayanamadım :D )

"Biliyor muydun? Onun Enrico piçinin adamı olduğunu biliyor muydun?!" Babam elini masaya vurduğunda derin bir nefes alarak arkama yaslandım. Niye yaşlı başlı haliyle bağırıyordu ki? Maazallah biri sinirlenip ses tellerinden bıçağı saplayabilirdi. O biri olmamak için hançerimi evde bırakmıştım. Şanslıydı.

"Hayır. Sorgulamamız gereken Haldun'u gözetlemesi için tuttuğun adamın kime çalıştığını fark edemeyecek kadar yaşlanmış olman. Burnunun ucundaki tehlikeyi yıllardır göremeyen adam, bizi karteller ve Capo'lukla yaşanacak savaşın ortasına mı atıyor? Şu an masa da sorgulamamız gereken gerçek bu."

Ümit Karan 0, Karanbey 1.

"Beni gözetlesin diye Capo'nun adamını mı tuttun?" Haldun'un sitemkâr ses tonu az önce söylediklerimi umursamayışının kanıtı niteliğindeydi. Masa hiçbirinin sikinde değildi ama yine de buradaki koltuk için kıyasıya kan döküyorlardı.

"Konu dağılıyor." Ferhat dirseğini masaya yalayarak kaşlarını çatmıştı. Öğrendikleri hoşuna gitmemiş veya ona daha öncesinde anlatmadığım için kızgındı. İkinci seçenek daha çok olasıydı. "Bıktım sizin entrikalarınızdan."

"Bende sevmiyorum." Ferhat bakışlarını bana çevirdiğinde mavi gözlerindeki kızgınlığın nedeni ondan Melih'i saklamamdı. Acaba Capo olduğunu öğrenseydi, nasıl tepki verirdi?

Muhtemelen İstanbul Beyefendisi tavırlarını hiçe sayıp gerginliğini ve deliliğini etrafa saçarak kontrolünü kaybederdi. Yıllar boyunca bu denli delirişine yalnız bir kez şahit olmuş, sonrasında daima çizgisini bozmadan sakin tavırlarıyla yaşayıp gitmişti. Faruk'taki delilikten çok daha fazlası vardı onda. Yine de ailesinin reisi olduğu için delirmeye bile hakkı olmuyordu.

"Önce Bekir'i oylayalım." Liderlerden birisi huzursuzca elini kaldırdı. Haldun konuşan lidere bakarken birer birer eller kalktı havaya. Bunun anlamı Haldun olur da ölürse ve eğer Bekir hala dengesizse veliaht bile sayılmadan masaya asla lider olamazdı. Babamın yıllardır benim için düşündüğü son buydu. Masaya oturmamdan mutlu olurken bir yandan bundan rahatsız oluyordu. Bu oylamanın öznesi olmam için çabalamışsa da bunu elde etmesine izin vermemiştim.

"Doğrusunu isterseniz...Eğer Melih dediğiniz gibi Enrico'nun adamıysa ve Bekir ona sıktıysa zaten öleceğini garantilemiştir." Ferhat'ın parmak bastığı gerçekle beraber oylama için kalkan eller tekrar masanın üzerine indi.

"Oğlunu kaçırman bir anlam ifade etmiyor demek bu. Oğlun her halükârda ölecek Haldun." Diye tamamladım Ferhat'ın konuşmasını.

"Bu kadar yeter. Oylama yapılacaksa yapılsın, sonra senin patlattığın-" Ferhat öksürür gibi yaptığında babam ters ters ona baktı. "Sizin patlattığınız sevkiyattan kalan yıkımı toparlamalıyım."

"O zaman şöyle bir anlaşma yapalım." Dirseklerimi masaya yasladım. "Senin ettiklerine karşılık tepki verdik. Sevkiyatını, lideri olduğun masadaki bizler bile baltalayabiliyorsak gücün konusunda şüphelerim var. Diğer yaptığın hatalardan bahsetmiyorum bile. Ben başka bir şeyi oylamak istiyorum."

"Neyi?" Babam arkasına yaslanırken kendinden emindi. Dudaklarımı kıvırıp masadaki adamlarda gezdirdim bakışlarımı. Hepsi pür dikkat beni dinliyor, söyleyeceğim oylamanın ne olduğunu merakla bekliyorlardı.

"Gerçekten yaptığımız ticareti konuştuğumuz bu masanın yeni bir lideri olmasını isteyip istemediğinizi oylamalıyız." Babamın bakışları kararırken kaşlarını çatarak öne eğildi, elini masaya vurdu. Masanın liderliği sikimde bile değildi. Yine de onunla uğraşmak için ilgiliymişim gibi davranabilirdim.

"Seni gebertirim." İşaret parmağını bana doğru salladığında kaşlarımı kaldırdım. Tamda benden beklenecek hareketleri sergiliyordu. Dengesiz, delirmiş gibi kontrolünü kaybetmiş biriydi o. Bense sakince oturduğumda yerden ona bakıyordum.

Eğer evde aldığım haber sırasında babam karşımda olsaydı, işte o zaman kıyamet kopardı. Hazırlanıp evden toplantı yapılacak mekâna gelene kadar geçen o süre beni sakinleştirmiş, kontrolümü elime almama olanak sağlamıştı.

"Liderliği yapamayacak kadar yaşlandığını kabul edersen söz alay etmeyeceğiz." Sesimdeki alaylı tonlama gözlerindeki öfkeyi alevlendirdi. Elini bir kez daha masaya vurup sandalyesinden kalktığında bazı liderlerin her an çıkacak kavgaya hazır olurcasına oturdukları yerde omuzlarını dikleştirdiler.

"Sakin olun Ümit Karan." Ferhat başını sağa sola salladı. "Sizin yaşınızdaki adamlar için ani sinir kalp krizine neden olur. Pat diye gitmeniz size hiç yakışmaz."

"İkinizde kesin sesinizi."

"Ben Ümit Karan'ın yaptığı liderliği kabullenemiyorum. Yıllarca masaya katkısı olmuş olabilir. Ancak son aylarda aldığı kararlar ve yönettiği hamlelerinin stratejik açıdan masaya zarar verdiğini düşünüyorum." Babam masanın etrafını dolaşırken Haldun ayağı kalkıp onun önüne geçti ve bana bağırıp çağırırken onu zapt etmeye çalıştı.

"Sana soran mı oldu, piçin evladı?" Gözlerimi kıstım. Kendine niye küfrediyordu durduk yere?

"Ümit Karan'ın liderlikten atılması için oylama teklif ediyorum." Babamın kayışlarını kopardığı an, cümlemin bittiği zamandı. Haldun'un tutuşundan kurtulduğunda oturduğum yerden kalkıp onu karşılamak için bedenimi çevirdim.

Bana biraz dengesiz lider olmalısın, baba. Senin koltuğunu sarsmam için bana kontrolünü kaybettiğini göstermen lazım.

Yakamdan tuttuğunda sırtımı duvara yaslamasına izin verdim. "Sakin ol liderim." Fısıldarcasına konuştuğumda yumruklarından birini suratıma geçirdi. İşte böyle.

"Masada birbirimize saldırmamız yasak." Liderler birer birer sandalyelerinden kalkarken ağzımdaki kanı tükürüp doğruldum. Hıncını alamamış olacak ki ikinci yumruğunu savurdu, yumruğunu avucuma çarptığında sıkıca tuttum elini.

"Artık küçük çocuk değilim, baba. İstesem seni gebertecek kadar kontrol sahibiyim ve şu an sahip olamadığın tek şey bu." Babamın yumruğunu tutmaya devam ederken bileğini canını yakacak kadar tersi yöne büktüğümde boğazıma ceketinden çıkarttığı hançeri yasladı. Boştaki elimi bıçağın keskin kısmıyla boynum arasında bariyer olacak şekilde ikisinin arasına kaydırdım.

"Oylamayı yapalım. Bakalım kimler senin peşinden geliyor diye senin yüzünden ölümü tadacak." Bunu tüm liderler duyduğu için birkaç saniye birbirlerine baktılar. Alnımı burnuna sertçe çarptığımda bıçağı çekti. Keskin kısım avucumu keserken yumruğunu serbest bırakıp sertçe karın boşluğuna yumruk attım. Elindeki bıçak yere yuvarlandığında ayakkabımı üzerine bastım.

"Şimdi..." Ceketimdeki mendili alıp avucumdaki kanayan yaraya sararken sargı açılmaması için sıkıca bağlayabildiğim kadar bağladım. "Lider değişimi isteyenler el kaldırsın." Sardığım elimi kaldırdım.

"Eceline susayanlar el kaldırsın. Kimin dostum olduğunu kiminse düşmanım olmak için can attığını göreyim." Bir de tehdit mi? Ümit Karan -1.

"Hiçbir zaman dostunuz olmadım. Beni düşmanız sayacaksanız ecelinize daha hızlı kavuşacaksınız. Elimi kaldırdığım için üzülmeyin Ümit Karan." Ferhat elini kaldırırken tereddüt etmemişti. Kanayan elimi kaldırıp yerde diz çökerek elini karnına yaslamış babama baktım.

"Babam da olsan dürüstçe artık iyi bir lider olmadığını sana söylediğim için bu denli delirmemelisin. İyi bir lider sakin ve kontrollü olur." Başımı kaldırıp liderlerde gezdirdim bakışlarımı. "Meksikalılara yanaşmak demek Enrico'yu karşımıza almak demek. Yıllardır Enrico'nun öfkesinin hedefi olmamışken niye kaybedeceğimiz bir savaşa girmeliyiz?" Liderler birer birer ellerini kaldırdığında babam yerden kalkıyordu. Bakışları yıllardır boyunduruğu altındaki adamlara çevrildiğinde "Hadsizler." diye mırıldandı.

Bu ilk kaybedişin değil baba, sonuncusu da olmayacak.

"Sen misin yeni lider?" Babam bana döndüğünde herkesin konuşmam için beklediğini gördüm. Elimi indirirken bakışlarım Ferhat'ı buldu. Mavi harelerinde oluşan farkındalık bir anlığına yüzüne yansısa da hızla kendini toparladı.

"Yılmaz?"

"Onur duyarım, Karanbey." Bakışlarım tekrar babama kaydığında kafası karışmış gibi bakakalmıştı. Benim lider olmak için onu devirdiğimi mi düşünüyordu? Yanılıyordu. Elimden gelse onun oturduğu tahtını yakıp küle çevirirdim. İstediğim tek bir şey vardı. Uğruna ailemi harcadığı tüm o gücünden ve kudretini kaybetmesiyle çaresizliğe bulanmasıydı.

Masa sikimde bile değildi.

"Ferhat Yılmaz'ın lider olması için oy veriyorum." Elimi kaldırdığımda bakışlar Ferhat'a kaydı. En ufak bir şüphe hissetmiyordum. Bu masayı daha adil bir şekilde yöneteceğini adım kadar iyi biliyordum.

"Beni şımartıyorsun Karanbey. Lider olsam da beni dinlemeyeceksin değil mi?" Dudaklarımda alaylı bir gülüş belirdi.

"Daima kendi bildiğimi okurum Yılmaz. Liderken babamı tanımıyorken seni hiç tanımam." Hafifçe gülüp elini kaldırdı. Bu masada kim lider olursa olsun beni zapt edemezlerdi.

"Bende kendime oy vereceğim." Ferhat'ın cümlesiyle birkaç lider daha kaldırdı elini.

"Rus ticaretine hâkim değilsin. Yüzde atmışlık bir ticaret yüzdesinden bahsediyorum. Nasıl yöneteceksin?" Fatih'in sorusu stratejikti ve sormasında bir sorun görmüyordum. "Cevabına göre oy vereceğim."

"Sence hâkim değil miyim?" Ferhat kaldırdığı elini indirirken başını salladı. "Pakhan'ın torunu Raskol benim arkadaşım. Ticareti barışçıl yöntemlerle devam edeceğimden hiç şüphen olmasın." Bu son noktaydı, eller birer birer kalkarken yeni liderimiz seçilmiş oldu.

"Yılmaz, eve gideceğim. İzin var mı? Liderim?" Sesimdeki alaylı tonlamayla başını sağa sola salladı. Onun olmasından memnundum.

"Sonraki toplantıya kadar ticaretle ilgili tek tek görüşeceğim sizlerle. Şimdi herkes evine." Ferhat'ın otoriter ses tonu liderleri çıkışa yönlendirirken oda da Ferhat, Haldun, babam ve ben kalmıştık.

"Başından beri bunu planladın." Babam girdiği trans halinden çıkarken bakışlarını bana çevirdi. "Babanın da gözü koltuğumdaydı." Ferhat'a doğru bir adım attı. "O piç kardeşin Özkan'ın da." Özkan'ın babamın koltuğunu istediğini bilmiyordum.

"Liderine saygı duy, Ümit Karan. Ağzına acı biber sürerim." Ses tonunda şaka yaptığına dair o neşeyi aradım, yoktu. Yüzü ifadesizdi. "İnsanları aileleriyle aşağılamaya çalışmanın nedeni ailenin yüz karası olduğundan mı? Aşağılık kompleksin için fazla yaşlı değil misin?"

Eve gitmek yerine burada yaşananları seyretmek arasında kalırken sırtımı duvara yaslayarak seyretmeyi tercih ettim. Bu eğlenceyi kaçıramazdım. Babam yüzümdeki keyifli ifadeyi fark ettiği için nefret dolu bakışlarını bana çevirdi.

"Benimle savaşamayacağını bildiğin için mi onu lider yaptın?" Tersine onunla savaşırken hiçbir sorumluluğum olmasın istiyordum.

"Onu ben değil, masa seçti baba. Seninle savaşmak için masanın lideri olmama gerek yok. Liderken bile seninle savaşıyordum. Şu an lider değilsin. Yine savaşır mıyım?" İç çektim. "Sanırım benim de psikolojik sorunlarım var. Liderlerle savaşmaktan zevk alıyorum. Liderlikten atıldığında hiç ilgi çekici bir hedef gibi gelmiyorsun. Tadım kaçtı. Yeni lider bozuntusu, sana meydan okuyacağım. Hazır mısın?" Ferhat elini cebine koyup başını sağa yasladı.

"Şahsıma ve aileme hakaret etmediğin sürece meydan okumalarını kabul edeceğim."

"Al bak. Lider dediğin böyle olur." Başımla Ferhat'ı gösterip göz kırptım.

"Üzülme Ümit. Söz 23 Nisan'da koltuğumu sana devredeceğim." Babamın suratı kıpkırmızıydı, öfkeyle odadan çıktığında Haldun onun peşinden çıkışa yönelmeden önce önümüzde durdu.

"Dostunuza söyleyin. Oğluma dokunmayacak."

"O dokunmazsa ben öldüreceğim onu ve elime senin kansız itin teki olan oğlunun kanı bulaşsın istemiyorum. Sanırım Enrico'nun onu öldürmesini bekleyeceğim. Onu kaçırmış olabilirsin. Bulunacak ve ölüsünü senin ayağının dibine atacaklar. Belki de yapan ben olurum." Sargı olmayan eliyle yakamı tuttuğunda bakışlarım yakamdaki ele kaydı.

"Elini çek Haldun." Buz gibi soğuk ifadesizlikle çevrelenmiş harelerim onunkileri buldu. "Diğerini kökünden keserim. Karım gibi insaflı davranmam." Birkaç saniye ciddi miyim diye bakarken yavaşça uzaklaştı.

"Babam, Kübra'yı kaçıran kişi." Kaşları ağır ağır çatıldı. "Seninle yeteri kadar taşak geçmiş ve sen hala onun kararlarına biat ediyorsun. Bu yüzden birer birer kaybedeceksin. Önce Bekir'i sonra kızını. Ben değil, senin hırsın ve boktan kararların bitirecek onları." Annemin öldüğü gün baktığı bakışları tekrar yüzünde belirdiğinde öfke kızgın demir misali damarlarımda gezinmeye başladı.

"Tavsiye verişin geçmişte aldığın kararların yıkım getirmesinden dolayı mı?" İmasını pekâlâ iyi biliyordum.

Sikerler.

"Hadi Haldun. Öldürteceksin kendini." Ferhat ikimizin arasına girerken boğazını temizledi. Haldun'u öldürmekten fazlasını yapmak istiyordum. Kızgın bir demirle karnını deşebilirdim bile.

"Babamın Kübra'yı kaçırdığını biliyordun, değil mi?" Bakışlarında bir anlığına geçen parıltı, söylediklerimi doğruluyordu. "Ama ilaçları öğrenmesinden korkuyordun. İlacı kim vermeni söyledi? Babam onun hatırlamasını isterken sana o ilaçları temin eden kim?"

"Gerçekten cevabı duymaya hazır mısın?" Ses tonu sanki cevaptan hoşlanmayacakmışım gibiydi. Tereddüt ettim.

"Söyle."

"Kanıtımla geleceğim. Sözümün bir önemi yok. Görmeden inanmazsın. Sonraki toplantıya geldiğim zaman oturup anlaşacağız." Arkasını dönüp gitti.

"Karan Hanım'ı baban mı kaçırdı? İlaç derken neyi kastediyorsun?" Ferhat'ın yüzündeki şaşkınlık birkaç saniye onu incelememe neden oldu. Merak etmesini artık umursamıyordum, bu benim ve karımın gerçeğiydi. Saklamamız için hiçbir neden yoktu. Bu yüzden her şeyi baştan sona bazı detaylarını atlayarak anlatmaya başladım.

 

KÜBRA

"Hoş geldiniz." Sibel'e sarılırken Meriç onun arkasında ters ters Faruk'a bakıyordu.

"Rahatsız etmiyoruz ya." Geri çekilirken gülümsemiştim. Faruk'un yanında durmak için bir adım geriledim. Onunla beraber geldiğimin altını çizmekti amacım. Sonuçta misafirdik.

"Karanbey'in eşi bizi rahatsız etmez." Meriç'in sesiyle tüm gerginliğim dağıldı. Onun sesini daha önce o evde duymamıştım. O beş kişiden biri değildi. Yine de sesini duymadığım o adamda olabilirdi.

"Faruk'ta bana eşlik ediyor. Sizi tanıyor ve sizinle dostane ilişki kurmam için onun varlığına ihtiyacım var doğrusu." Faruk'un koluna girdiğimde Meriç eliyle bahçeyi işaret etti. Faruk'la bahçeye adımlarken Meriç'in, Sibel'i durdurup kulağına fısıldadığını gördüm. Sibel kolunu çekerken bir şey söylemeden tersi yöndeki kapıya yöneldi.

"Meriç'in sesi tanıdık değil."

"Buna rahatlamalıyım sanırım." Sesindeki hoşnutsuzluk bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. "Adamlardan birini ve kadını duymadığını söylemiştin. Unuttun mu?" Yani Meriç'i duymadığım adam mı sanıyordu?

"Önce duyduklarımı bulacağım. Sonrası sonraya artık." Artık gelecekle ilgili birden fazla hedefim vardı ve bu bile zihnimde hepsini düzenlememi sağlıyordu. Tüm liderlerle ve onların çocuklarıyla tanışmamıştım ve sesini duyduklarımı bulursam bu bir adım öne geçtiğim anlamına gelirdi.

"İçim hiç rahat değil, Kübra." Biliyordum. Bu yüzden acele etmeye karar vermiştim. Onun hafızası yerine gelse ve sakladığı kişiyi hatırlasa da benimle paylaşacağından emin olamıyordum. Tekrar gizlemeyi seçebilirdi veya gizlemem için benimle paylaşabilirdi.

"Bana bir söz ver Faruk. Olurda bir şey hatırlarsan bana söyle. Benim hatırladıklarımla birleştirip gerçeğe ulaşmaya çalışırız." Biri onu öldürmeye çalışmıştı. Hakkı demişlerdi. Faruk onun kim olduğunu bilirken 'oydu' der miydi? Hakkı bir piyonmuş gibi geliyordu. Hakan'ı ve diğerlerini durdurmak için öne atılmış bir yemdi. Şüphelendiğim en azından buydu.

"Söylerim." Sesindeki tereddüttün nedeni birkaç ay öncesinde Hakan'dan önemli bir bilgiyi saklayan haline olan güvensizliğindendi.

"Faruk ve Karan Hanım." Nişan yapıldığı zaman Sibel'le oturduğunu gördüğüm adamlardan biriydi. "İçeri geçelim. Hava soğuk."

"Bu kim?"

"Osman Yılmaz." Kaşlarım çatıldı. Onun da sesini duymamıştım.

"Sesini duymadım." Faruk'un kaşları en az benimkiler gibi çatılmıştı bile. Bir adamın dışında geri kalan hepsini duymuştum. Yılmaz ailesinden Burhan dışında diğerleri masumdu. Tabi onlar sesini duymadığım adamlardan biri değilse...

"Normalde Karanbey'in yanından ayrılmazsın Faruk." Koltuğa yerleştiğimizde Osman karşımıza oturdu. Diğer Yılmaz kardeşlerinin aksine onun üzerindeki kıyafet takım değildi. Kazağını dirseklerine kadar çekiştirmişti ve rahattı. Meriç'in çatık kaşları yoktu. Burhan'ın kocaman gülüşüne de sahip değildi. Ferhat'ın buz gibi bakışları hiç yoktu. Normal görünüyordu. Bu dünyaya ait değilmiş gibiydi.

"Celladı onunla beraber, bana ihtiyaç yoktu." Ağır ağır başını sallarken bana baktı.

"Siz nasılsınız? Aniden gelişinizi neye borçluyuz?"

"Sibel'i görmek istedik." Osman gözlerini kısarak Faruk'a baktı. "Yani ben görmek istedim." Bakışları tekrar beni buldu. "Faruk'ta malum aileden, tanıyor sizi. Sizinle tanışmamda yardımcı olmak istedi." Osman kaşlarını çatar gibi olduğunda bakışlarımı Faruk'a çevirdim. Kendimi konuşarak batırmamdan zevk alıyordu.

Sibel elinde tepsiyle içeri girdiğinde Osman'ın bakışları kardeşini buldu. Sibel dikkatle kahveleri servis ederken göz ucuyla Faruk'a bakıyordu. Faruk'sa kucağındaki elindeki bakışları ayırmamıştı.

"Teşekkürler Sibel." Faruk'un kahvesini de alıp önümüzdeki sehpaya bıraktığımda kendi kahvesini tepsiden alıp abisinin yanına oturdu.

"Havalarda soğudu baya." Bu nasıl sohbet devam ettirmektir Kübra?

"Kıştayız. Soğuk havayı sevmez misiniz?" Osman konuşurken daha rahattı. Diğer Yılmazların aksine daha az gerginlik yayıyordu. Yine de yabancısı olduğum ev güvende hissedip rahat bir sohbet etmeme izin vermiyordu.

"Kara bayılırım." Osman burun kıvırdı. Cevabım hoşuna gitmemişti. "Ben yaz insanıyım." Osman kahvesini yudumlarken arkama yaslandım. Sessizce kahvelerini içerken sohbet edecek konum kalmamıştı.

"Olaylı nişandan sonra yıldırım nikahıyla evlenmek de Karanbey'e yarışırmış gibi geliyor." Osman kinayeli ses tonuyla konuşurken sesindeki rahatsız edici parçaları seçmeye çalıştım. Yoktu.

"Biraz öyle oldu." Kahveme bakarken buraya gelirken aldığım karardan pişman olduğumu hissedebiliyordum. Hakan onlarla konuşurdu ve benim susup onları incelemeye fırsatım olurdu. Faruk benden çok daha gergindi ve sustuğu için konuşmak bana kalıyordu.

"Siz kaçıncı Yılmaz'sınız?" Osman güldü. Ferhat en büyük olandı. Sonra Burhan geliyordu. Sibel en küçükleriydi. Aradaki üç kardeşin sırasını karıştırıyordum.

"Üçüncü abiyim ben. Ferhat ve Burhan'dan sonra geliyorum." Onaylarcasına başımı sallarken gözlerim etrafta gezinmeye başladı. Büyük bir aile fotoğrafı şöminenin üzerinde asılmıştı. Anne ve baba oturmuştu ve çocukları etrafında sırasıyla dizilmişti. Sibel, anne ve babasının boynuna sıkıca sarılmış kocaman gülümsemişti. Onun gibi gülümseyen Burhan'dı ve diğerleri ciddiyetle poz vermişlerdi.

"İki yıl öncesinin fotoğrafı." Osman'a dönmeden önce fotoğrafı uzun bir süre inceliyordum. Tüm Yılmaz kardeşleri tanıyordum ve içlerinden birini daha önce görmemiştim. Özkan Yılmaz olduğunu varsayıyordum.

"Özkan nişanımda yoktu. Onun yerine başka biri daha vardı." Sibel'in beş abisiyle aynı masada oturduğunu düşünmüştüm. Şöminenin üzerindeki aile fotoğrafında o masadaki beşinci kişi yoktu. Osman kaşlarını kaldırıp cevap verecekken içeri Burhan'la o gün masada gördüğüm yabancı adam geldi.

"Bizim amcaoğluyla daha tanışmadınız." Osman elini salladığında ikisi koltuklara yerleşti. "Erdal, Karanbey'in nişanında eşini görmüştün zaten. Kübra Karan."

"Memnun oldum." Başını selam verircesine salladığında rahatladığımı hissettim. Hayır. Onun sesini de duymamıştım.

"Ben bir lavaboyu kullanabilir miyim?" Duvarlar üzerime üzerime geliyorken birkaç saniye de olsa buradan uzaklaşmak istiyordum.

"Sen iyi görünmüyorsun Kübra. Her şey yolunda mı?" Sibel endişeyle ayaklandığında koltuktan kalktım. Başımı onaylarcasına sallarken düşüncelerim birbirine girmişti. Peşinden sessizce ilerlemeye başladım.

Ali'yi öldüren Burhan dışında keşfedebildiğim kimse olmamıştı.

"Sibel, senin diğer abin nerede?" Merdiven basamaklarını çıkarken duraksar gibi olduğunda konuşmaya devam ettim. "Hep beş abin olduğunu söylerlerdi. Duvarda fotoğrafınızı görünce onu daha önce görmediğimi anladım." Üst kata çıkana kadar tek kelime etmedi. Tuvaletin olduğu kapıyı aralarken bakışlarımızı kesiştirdi.

"O burada yaşamıyor. Beklememi ister misin? Karıştırmadan dönebilecek misin?" Başımı onaylarcasına salladığımda yanımdan geçip merdiveni inmeye başladı. Özkan Yılmaz kırmızı çizgiydi, görebiliyordum.

Banyoya girip elimi soğuk suyla doldurup yüzüme çarpıp aynadaki heyecanlanmış aksimle göz göze geldim. "Bulacaksın. Yılmazlardan biri daha hain olmadığı için buna sevinmekten başka çaren yok." Acele ediyordum. Hakan'a ne kadar çabuk isimleri verirsem o kadar hızlı bir şekilde Ali'nin ölümünden sorumlu olanların canını yakardı. İçindeki yangın sönecek, artık yaralarının ona vicdan azabı çektirircesine tekrar tekrar yanışı son bulacaktı.

Banyodan çıkarken bakışlarım etraftaki kapılarda gezindi. Hepsi evin duvarlarının aksine simsiyahtı. İçlerinden biri aralık olduğundan merakım ağır bastı, adımlarım oraya yönelirken buldum kendimi.

Saçmalama Kübra. Yapamazsın bunu.

Merak ediyordum. En fazla başıma ne gelebilirdi ki?

Yabancı bir evdesin ve adamlar mafya. Ya yakalanırsan?

İç sesimin mantıklı konuşmalarını umursamadan içeri girdim. Başkasının evini karıştırmanın doğru olup olmadığını umursamıyordum. Yılların alışkanlığıydı. Merakım daima mantığıma zincir vurup dilediğini yapardı.

Oda tertemiz görünüyordu. Mobilyaların çoğu açık bir ahşap tonundaydı ve yatak örtüsü koyu lacivertti. Odanın bir ucunda Haldun'un çalışma odasında var olan o büyük masalardan vardı ve üzeri kağıtlarla doluydu. Arkasında boylu boyunca kitapların dizildiği kitaplık vardı.

"Beni arama demedim mi ben sana?" Burhan'ın öfkeli sesiyle olduğum yerde sıçrayıp çoktan içeri adımladığım odada saklanacak yer aramaya çalıştım. Çalışma masasının altına girerken aynı anda içeri giren adım sesleri kulaklarımı doldurdu.

Sana içeri girme dedim ben. Aferin Kübra.

"Özkan. Senden kurtuluş yok mu?" Sesindeki bıkkınlık ve iç çekiş aslında onunla konuşmaktan memnun olmadığının kanıtıydı.

"Ferhat abinin yolundan gitmek zoruna gitmiyor mu Burhan? Sende mi onun köpeği olacaksın?"

"Ulan pezevenk. Ferhat abimiz kıçı yırtıyor bu aile zarar görmesin diye. Ne köpekliğinden bahsediyorsun? Hain piç." Burhan'ın bir şeye yumruk attığını duyduğumda irkilerek elimi ağzıma kapattım. Onunla karşılaştığım her an daima gülümserdi ve sakin bir kişiliği olduğunu düşünmemi sağlardı bu. Şu an ki öfkesi, gülüşünün ardından usulca dışarı sıyrılmıştı.

"O toplantılarda sende vardın, Burhan abim. Hain olan yalnızca benim olmam haksızlık. Taptığınız Karanbey'in ölümü için oradaydın sende." Etrafımdaki hava yoğunlaşırken kalp atışlarım yavaşladı ve dikkatim tamamen konuşmaya odaklandı. Gizlice Burhan'ın odasında Özkan'la konuşacaklarını dinliyor olmanın gerginliğini bile hissetmiyordum. İstedikleri kadar konuşabilirlerdi. Benim birilerinin sesiyle ulaşabileceğim o beş kişiyi bana isim isim aktarana kadar saatlerce burada kalmaya bile razıydım.

Özkan aradığım ikinci kişiydi. Sesini daha önce duymamıştım. Bundan eminim. O beş kişiden duymadığım adam oydu. Sesini duymadığım kişiyi, asla bulamayacağımı düşünüp kaygılanırken gizlice dinlediğim bu konuşma bana onu vermişti.

Geriye kaldı iki adam ve bir kadın.

"Ben orada sizi durdurmak için vardım. Bunu gayet iyi biliyorsun." Durdurmak için mi?

"Ama Ferhat ve Karanbey bilmiyor." Uzun bir sessizlik sonrası telefonun diğer ucunda kahkaha atan adamın sesi yankılandı odada. "Korktuğun için söyleyemedin kabul et. Sana inanmayacaklarını biliyorsun. Kanıtlarımı görünce sana sıkacaklar."

"Ben yanlış bir şey yapmadım Özkan. Babamın gazına gelip Bekir'in ipiyle kuyuya indin sen. Size yapmayın dedim." Babaları da mı işin içindeydi?

Geriye sesini duyduğum bir adam ve duyamadığım bir kadın kalmıştı.

"Sende bizi durdurmak için masaya oturdun. Hatırlıyorum abi. Onlara ihanet etmemek için babamla bana ihanet ettin. Unutmam bunu." İşte şimdi aklım karışmıştı. Burhan, o masada Hakan'ı korumak için mi vardı? "Sana güvendiğim için aptal olmalıyım." Burhan onları kandırmış mıydı?

"Ne istiyorsun? Misafirlerim var evde."

"Bekir'i infaz edecekler. Ortadan kaybolmadan önce bir mesaj iletti bana. Abim olmasan umurumda olmazdın ama bilmelisin. Karanbey'in karısı bizi biliyor." Bekir Allah senin belanı versin.

"Ne?" Burhan'ın sesindeki dehşete düşmüş tonlamayla bunu beklemiyor olduğunu görebiliyordum. Bunu öğrenmesi iyi olmamıştı. "Hayır bilmiyor."

"Bekir onun iyi rol yapabildiğini söyledi. Misafirlerinizin kim olduğunu öğrendiğim için uyarıyorum. O dostane tavırla o eve gelmedi. Bir de Faruk'ta gelmiş. Ne zamandan beri eve o piçi alıyorsunuz?"

"Evimizde kimi ağırlayacağımızın hesabını sana vermeyeceğim."

"Geleceğe zemin mi hazırlıyorsun abi? Faruk ölse sana kız kardeşini vermeyecek. Biliyorsun." Kısa bir sessizlik oldu. Bir dakika. Burhan, Asya'yı mı seviyordu? "Hele ki sana güvenelim diye kardeşini yem olarak kullandığın gerçeğini öğrenince seni gebertecek."

"Ona yaklaşmana izin vermezdim Özkan. Vermedim de. Planlarını değiştirdiğini anladığım anda onun yanına gittim. Asıl planın o değildi, o depoyu patlatmaktı. Ona gideceğimi biliyordun." Sesindeki titreyişle masanın ardından çıkarak ona bakma isteğimi artıyordu.

"Şaşırdın kabul et." Özkan'ın kahkahasını duydum. "Aşk zayıflıktır. Bunu babamız söylerdi. Senin zayıflığın Asya'ydı ve bunu kullandım. Babamın fikriydi. Senin Karanbey'e saldırmamıza engel olacağını anlayamayacağımızı mı sandın?" Burhan o ekipte ihanet etmek için değil, Hakan'ı korumak için mi vardı? Kafamdaki tüm bildiklerim ve yeni öğrendiklerim birbirine karışıyordu.

"Faruk ve seni ortadan aynı anda kaldırmamın anahtarının Asya'nın başına geleceğin olması çok manidar." Burhan, Asya'ya zarar gelirse Faruk'un kardeşi için gideceğini söylemişti. Ona güvenmeleri için sevdiği kadını hedef tahtası haline getirmiş ve kendi eliyle zaafını kullanmaları için teşvik etmişti. Bunu yapmasaydı ne Asya tehlikede olurdu ne de Faruk, Hakan'ı bırakıp giderdi. Ona güvenmeleri için yalan söylemişse bile bu işe yaramıştı ve Hakan'ın deposu patlatılmış, Ali ölmüştü.

"Asya'ya zarar vermelerini emrettiğin için seni geberteceğim. Biliyorsun değil mi?" Buz gibi tehditkâr ses tonuyla nefesimi yavaşça tutarken buldum kendimi. Tüm tüylerim ürperirken kalp atışlarım göğsüme korkuyla çarpmaya başladı.

"Babamızı öldürdüğün gibi mi? Sonra suçu benim üzerime attın. Ferhat beni aileden atarken onun arkasında dikilerek meydan okudun. Sen mi ben mi aileye ihanet ettim?"

"Ben Yılmaz soyadını yok edecek kim varsa durdurdum. Babamla sen hiçbirimizi umursamadınız. Sibel'i, Meriç'i, Osman'ı. Tek düşündüğünüz güçtü. Önce Karanbey sonra Ümit Karan. Ferhat size izin vermediği için onu da öldürecektiniz. Karşınızda kim durursa birer birer yok olacaktı. Bu yüzden siz ihanet ettiniz. Elimden kaçmasaydın senin de gırtlağını keserdim." Sesinde en ufak pişmanlık yoktu.

"Beni öldürsen de öldürmesen de yanımda dibe batacaksın abi. Elimde o masada olduğunun kanıtı olan görüntüler var. Hepimizin yüzü ve sesi, yapılan planlar...Her şey bende. Sen o masadaki amacı açıklayamadan Karanbey seni gebertecek. Seni öldürdüğü için de Ferhat, Karanbey'i. Ümit, Ferhat'ı...Hepiniz pimi çekilmiş bombasınız." Acımasızdı. Tüm bunların aptal bir güç savaşı olması midemi bulandırıyordu. Ümit Karan'ı tahtından etmek için bile Hakan'a saldıranların olduğu kanlı bir dünyadaydık. "Piminizi ben çekeceğim."

Hakan'ın neden yalnız başına Karanbey'in ardına saklandığını anlayabiliyordum. En ufak zayıflıkta veya güvensizlikte sırtından bıçaklanması an meselesiydi. Ferhat'ın kendi kardeşi bile Ümit'e zarar vermek için abisini ve onunla bağlantılı herkesi katletmekten çekinmeyeceğini keyifle söylüyordu.

Faruk haklıydı. Etrafı akbabalarla çevriliyken Hakan'dan saklanan en ufak bir bilgi bile onun ölümünü yakına çekiyordu. Güvenmeye kalktığı adamlar bile onun ardından iş çeviriyordu. Bana güvenip güvenmediğinden emin değildim, o adamlardan bir farkım yoktu. Ondan sakladığım Ali'nin katilleriyle ilgili olan gerçekler onu kandırmak demekti. Kulak misafiri olduğum bu telefon konuşması Çetin evinden daha acımasız insanların da var olabileceklerinin kanıtıydı.

Ne içindi tüm bu savaş? Aptal bir güç ve liderlik içindi.

"O gün buraya geldiğinin haberini bu yüzden mi verdin? Abimi yaralayıp Faruk'a saldırmış gibi onu Karanbey'in önüne atmaktı amacın. Kendini temize çekemeden onu infaz edeceklerdi. Karanbey onu öldürse ne olacaktı?"

"Ferhat'ın ölümü benim elimden olacak abi. Soysuz piçin teki ailenin başına geçti. Siz de onun her aldığı karara onay verdiniz. Yüz karasısınız." Özkan'ın öfkeli ses tonundaki hayal kırıklığını hissedebiliyordum. Sanki Ferhat Yılmaz'ın ailenin başına geçmesinden deli gibi nefret ediyordu ve bunu onaylamıyordu. "Aldığınız kararlardan pişman olacaksınız."

"Ne istiyorsun Özkan? Ne adam gibi karşımıza çıkıyorsun ne de siktirip gidiyorsun. Ne istiyorsun?" Burhan bağırdığında tekrar irkildim. Masaya yaklaşan adımlarının gölgesiyle gözlerim korkuyla açıldı. Masanın etrafını dolanırsa beni görebilirdi.

Elimi göğsüme şiddetle çarpan kalbimin üzerine yaslayıp gözlerimi sıkıca kapattım. Yakalanırsam hiç hoş şeyler olmazdı. Bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu.

"Sibel'e mesajımı ilet. Faruk'u da Karanbey'i de öldüreceğim. Faruk'la siktiğimin ilişkisine bir son verecek, yoksa onu da-"

"Sibel'e elini uzatırsan yemin ederim seni lime lime ederim ve ölmene asla izin vermeden acılar içinde kıvrandırırım. Meriç'in zihnini aptal düşüncelerle doldurduğun yetmedi mi? Sibel'i sana kurban etmeyeceğim. Siktir git yoluna." Telefonu masaya attığına dair sesi duyduğumda gözlerim yavaşça aralandı.

Odanın içinde öfkeyle atılan adım sesleri bir ileri bir geri gidiyordu. Kısa bir süre sonra telefonunun melodisi duyuldu, tekrar masaya yaklaşıp telefonu açtı ve odadan çıktı. Birkaç saniye saklandığım yerde beklerken dilim damağım kuruyordu.

Burhan, Hakan'ı korumak için o masadaydı. Özkan'sa hala ölümlerin yaşanması için bir yerlerde saklanıyordu. Burhan babasını öldürürken Özkan'ı kaçırmıştı elinden ve kaçmışken bile gölgesi üzerimize düşüyordu.

Masanın ardından çıkarken etrafı kolaçan ederek koridora çıktım. Merdivenin başına geldiğimde Burhan, yukarı çıkmak için merdiven basamaklarına adım attı, bakışları beni bulunca kaşları ağır ağır çatıldı.

"Merhaba." Samimi olduğunu düşündüğüm sıcak bir gülüşle merdiveni inmeye başladığımda bir adım geri atarak kenara çekti.

"Senin yukarıda ne işin var?"

"Banyoyu kullanmam gerekiyordu. Sibel yukarı çıkarttı." Elimle yukarıyı işaret ederken son basamağı inip karşısında durdum. Bakışlarında bir anlığına şüphe gezinirken başıyla merdiveni işaret etti.

"Ne zamandır yukarıdasın?" Onun konuşmasını duyup duymadığımı mı kontrol ediyordu, yoksa yukarıda oluşumun şüpheli bir davranışı gizlediğini mi düşünüyordu, emin olamıyordum.

"Bilmem. Dakika tutmadım." Sessizce yüzüme bakarken Özkan'ın söylediklerini doğrulamaya çalışır gibi bir hali vardı. Hakan'ı korumak için o masadaydı. Onunla ittifak kurarak geri kalan iki kişiyi de öğrenebilirdik. Bunun karşılığında Hakan'ın ona yaklaşımını hatta Faruk'un onu öldürmesini engellemenin bir yolunu bulabilirdim.

"Telefon konuşmamı duydun mu?"

"Sende mi yukarıdaydın?" Yalandan şaşkınlıkla gözlerimi açtım. "Neyse ben içeri gideyi-" Oturma odasına gitmek için hareketlendiğimde kolumu tuttu. Faruk içerideydi ve endişelenmeme gerek yoktu.

Onların evindesiniz Kübra. Tüm adamlar onun adamı. Bir parmak şıklatışıyla gitmene izin vermeden seni hapsedebilirler.

Zihnimde endişe çanları çalarken nefes alışverişlerim hızlanmaya, gözlerimin önünde siyah noktalar oluşmaya başladı. Bana bir şey söylese de kulaklarımdaki uğultu yüzünden anlayamadım.

Evden çıkmalıyız, Kübra. Dışarı çıkmalıyız.

Kolumdaki dokunuş gevşediğinde birkaç adım geriledim, düşecek gibi olduğumda belime dolanan kollar sayesinde dengemi sağlayabilmiştim. "Sakin ol, eve gideceğiz şimdi." Faruk'un sesindeki gerginliğe tutunurken sakinleşmeye çalıştım. Eve gitme fikrine bayılmıştım.

"Ne dedin ona? Ne yaptın?" Faruk ileri atıldığında kolunu tutup çektim. Kalabalıklardı ve onu alt edip bizi hapsedebilirlerdi.

Kübra sen Karanbey'in karısısın. Unuttun mu? O senin hapsolmana izin vermez.

"İyiyim. Başım döndü sadece." Faruk'un yüzü netleşirken gözlerindeki endişeyle yüzümü seyretti. O an gözlerindeki duygu tüm gerginliğimi silip atmıştı bile. Bana en ufak zarar vermiş olsa Burhan'ı dövecekmiş gibi bakıyordu.

"Yukarıdaydı." Burhan'ın sert sesiyle Faruk ona döndü, bedeniyle yarı yarıya gizledi beni.

"Bu kattaki banyo arızalı diye ben çıkarttım." Sibel ters ters baktı Burhan'a. "Bugün garip davranıyorsun abi." Burhan kız kardeşindeki bakışlarını bir kez daha bana çevirdiğinde Faruk tamamen önüme geçti.

"Buraya gelmek iyi bir fikir değilmiş." Bazı gerçeklere ulaşabildiğimiz için buraya geldiğimiz için pişman değildim. Bekir, Özkan, Burhan ve babalarının kimlikleri benim kazancım olmuştu.

"Gelmeseydin o zaman, gel diyen mi oldu?" Meriç'in sesiyle Faruk'un bedeni gözle görülür şekilde kasıldı.

"Abi!"

"Geçin içeri." Burhan'ın otoriter ses tonuyla bocalasalar da birer birer içeri girdiler.

"Hadi Kübra." Faruk bana dönerken omzumu sıktı. Dirseğini uzattığında koluna girme fırsatını kaçırmadım. Kapıdan çıkarken onun da en az benim kadar gergin olduğunu görebiliyordum.

"Sana bir şey yapmadı, değil mi?" Kolumu tutmuştu, sıkı bir tutuş değildi. Sanki birine soru sormak için durdurmayı denediğinizde yaptığınız bir hamle gibiydi. Tehlikeli olmasa da zihnim kendi çanlarını çalmayı tercih etmişti.

"Bir anlığına seni alt edeceklerini ve ikimizin de bu evde hapsolacağını düşünmek zihnimi kilitledi. Bir şey yapmadı." Zihnime tutsaktım ve en büyük özgürlük savaşım kendimeydi.

"Emin misin?"

"Evet." Dudaklarını ıslatırken arabanın yanında durup kapıyı açtı. "Sorun ne?" Arabaya bindiğimizde tam karşımdaki koltukta dizlerini sallamaya başlamış ve gömleğinin ilk iki düğmesini açmıştı. "Yukarıdayken ne oldu Faruk?"

"Sibel'le evlenmeme izin var, bil bakalım şart ne?" Gözlerindeki nefret ve öfkeyle duraksadım. Faruk'un başına bir iş geldiğinde deliren Hakan'ın gözleri kadar öfke doluydu.

"Yılmazlardan biriyle Asya evlenirse Sibel'le ben...Siktirsin gitsinler. Ben kardeşimi onlara vermem." Sol bacağını sallarken elini çenesine sürdü ve huzursuz bakışlarını dışarı çevirdi. "Kardeşimi bu dünyadan uzak tutmak için kıçımı yırttım. Utanmaz puştlar...Sibel beni seviyor. Sanki kardeşlerini zorla yanımda tutuyorum." Birkaç anlamını bilmediğim küfür savurduğunda oturduğum yerde iyice sinerken buldum kendimi. Ona Burhan'la Özkan'ın telefon konuşmasını anlatacak doğru zaman değildi anlaşılan.

"Kimse kardeşini istemediği bir evliliğe zorlayamaz. Gider Sibel'i sana kaçırırız." Bakışları bana çevrildiğinde göz kırptım. "Sibel istiyorsa tamamdır. Kaçır gitsin. Bunu söylediğimi Hakan duymasın ama."

"Eve gider gitmez söyleyeceğim." Homurdanırken son kez elini yüzüne sürdü ve bacaklarını sallamayı kesti. Sanırım kardeşi söz konusu olduğunda muziplik yapan ve gülümseyen yanı tamamen kapanıyordu.

"Yukarıda ne oldu? O kadar uzun süre banyoda kalmadığını varsayıyorum." Bakışlarındaki öfkenin yerini merak aldı.

"Özkan ve babası."

"Diğerleri mi?" Başımı onaylarcasına salladım.

"Burhan konuşurken duydum." Konuşmanın devamını anlattığımda kaşları kafası karışmış gibi çatıldı. Burhan'ın onun kardeşine âşık olduğu kısmı atlamıştım. Bu evlilik şartından sonra gidip manyakça şeyler yapardı, gözlerinde görebiliyordum. Asya, onun kırmızı çizgisiydi. Kimsenin ona yaklaşmasını ve onun da bu dünyaya girmesine izin yoktu.

"Burada olsam Hakan'ın zarar görmesine izin vermezdim. Asya'yı hedef gösterip benim onun yanından uzaklaşmamı sağladılar ve bu fikri veren Burhan'dı. Bunu yaparak Hakan'a yardım edemezdi ki. Etmedi de. Onu korumak için o masada mıydı?" Kafası karışmış gibi birkaç saniye düşüncelere daldı.

"Özkan her şeyi beklenmedik bir zamanda yapmaya karar vermiş. Asya'yı yem olarak kullanmışlar. İkiniz için. Asya tehlikede olunca Burhan'da Asya için gitmiş. Tabi sende gittin." Burhan eğer Hakan'ı koruyorsa Asya'ya giderek bunu başaramamıştı. Tıpkı Faruk'un gidişi gibi. Bu Hakan'a asla yardımcı olamamıştı. Gözlerine bakarken kaşları tekrar evliliği öne sürdükleri zamanki gibi çatıldı.

"Burhan'a ne? Ona mı kaldı kardeşimin güvenliği? Siktir gitsin..." Gözleri kocaman açıldı. "Siktirsin. Kardeşime yaklaşırsa ciğerlerini deşerim." Korumacı abi yanı devreye girmiş gibi ellerini hızla sallıyordu. "Piçe bak. Kardeşimi tehlikeye atıp kahramanı mı oluyor? Puşt Burhan." Arabaya bindiğimizden beri küfürlü konuşuyordu ve bu git gide rahatsız edici hale gelse de sesimi çıkartmadım. O kadar hızlı konuşup kelimeleri yutuyordu ki Türkçem bazı noktalarda onu algılamama izin vermiyordu.

"Özkan, Burhan'dan bir şey isteyecek gibi geldi bana. Çünkü masada oluşunu Hakan'la Ferhat'a anlatmakla ucu açık bir şekilde tehdit etti onu. Burhan, Özkan'dan bıkmış gibi konuşuyordu. Elinde olsa o saniye onu öldürecekmiş gibiydi. Olay Ali'nin katillerini bulmaktan ziyade intikam savaşına dönüyor Faruk. Hakan'a anlatmamız lazım sanırım." İş artık birilerini aramaktan çok daha tehlikeli bir drama dönüşüyordu. Hakan'ın bunu bilmesi gerekiyordu.

"Asya'yı getireceğim yanıma. Tekrar acil bir durumun yaşanmasına karşılık arada kalmak istemiyorum. Özkan yalnız benim için değil, Burhan iti yüzünden de kardeşimi kullanabilir. Buna izin veremem. Onu oradan yanıma getirmem lazım. Özkan iti arkamdan ben farkına varmadan kardeşime ulaşacak kadar sinsi hareket ediyorken onu yalnız bırakmak artık hiç mantıklı gelmiyor." Elini çenesine sürterken iç çekti.

"Hakan'la bir yerlere kaçmayı düşünüyorduk. Kimsenin bizi bulamayacağı güvenli bir yer demişti. Sen kardeşini alana kadar bizde orada oluruz. Bir şey olmayacaktır." Onu rahatlatacak bir tonlamada konuşmam işe yaramış siniri gözle görülebilir biçimde azalmıştı. Tekrar Hakan'a yetişememekle Asya'yı kaybetmek arasında sıkışıp kalmıştı, görebiliyordum.

"Kardeşine git, onu getir. O zamana kadar Hakan'ı korurum ben. Söz." Göz kırptığımda alaylı bir gülüş dudaklarında belirdi.

Özkan Yılmaz'ın kim olduğunu bilmiyordum. Yine de telefon konuşması onunla ilgili zihnimdeki bazı soru işaretlerini netleştirmişti. O hırslı bir adamdı, Ümit Karan gibi. İkisinin tek farkı vardı. Ümit Karanbey'in ölmesini değil, önünde diz çökmesini istiyordu. Özkan'sa Hakan'ı öldürmek istiyordu. Hatta o koltukta oturan Ümit'i bile... Özkan beni endişelendiriyordu.

Kan bürümüştü gözlerini. Liderlerin lideri olmayı kafasına takmış biriydi. Evdeki portrede gördüğüm yüzünü anımsamak bedenimin gerilmesini sağladı. Faruk'u öldürmeye çalışmıştı. Evdeki hainlerin kim olduğunu bulmasam da biliyordum. Özkan'a çalışıyorlardı. Hissediyordum.

Özkan, Hakan'ı öldürmeden durmayacaktı.

"Hançerin yanında mı?" Eğildim ve botuma gizlediğim hançeri çıkarttım. Gülüşü genişledi. "Manyak mısın? Onu bulsalardı bizi kıtır kıtır keserlerdi." Omuz silkip botuma geri sakladım.

"Hakan söyledi. Tedbiri elden bırakma dedi."

"Bırakma da onlar Rizeli. Sen silahını çıkartmadan çeker vururlar seni. Baştan uyarayım da gelecekte vurdurtma kendini." Gözlerimi kıstım.

"Karanbey'in karısına ve kardeşine bir bok yapamazlar." Onun konuşma tarzıyla konuşmuş olmam keyfini yerine getirmişti.

"Kocam da kocam, diyorsun yani." Sesindeki alayı umursamadan başımı onaylarcasına salladım.

Aynen öyle. Kocam da kocam.

KARANBEY

"Boynumdaki izi şu an geçirecek bir krem yok mu?" Yeni doktor başını kaldırıp boynuma baktı. Karım görünce delirecekti, bu yüzden o çizik gitmeliydi.

"Tıp o kadar gelişmedi. Krem sürseniz de sürmeseniz de iyileşmesi için birkaç günü var." Boğazlı kazağımı giymeliydim o halde. "Dikişe ihtiyacınız olmasa da enfeksiyon kapmaması için pansuman yapmalıyız." Avucumdaki yarayı hızla sararken kaşlarım çatıldı. Sol elimin parmakları dışında sarmıştı elimi.

"Daha küçük saramaz mısın?" Sesimdeki sertlik doktorun irkilmesine neden oldu.

"Elinizi kullanmaya devam edeceğiniz için pansumanın açılmasını engelleyecek tek yol bu." İtiraz edip hayatını zindan edebilirdim. Vazgeçtim. Dikkatli karım sargıları görmese bile fark edecekti.

"Kullandığınız ilaçları en son iki ay önce almışsınız." Doktor eşyalarını toplarken göz ucuyla baktı bana. "Elinizdekiler tükenmiş olmalı. Reçete yazmamı ister misiniz?" Duraksadım.

Kübra benimle konuşmayı kestiği hafta boyunca uyku ilaçlarımı da ağrı kesicilerimi de kullanmıştım. Bunun dışında eskisi kadar sık kullanmadığımı fark ediyordum. Kübra bu eve girdiğinden beri benim ağrı kesicim ve uyku ilacım olmuştu.

"Benim ilacım var." İlacım karımdı.

"Tamam. Başka bir durum olursa yazarsınız." Oturma odasından çıktığında birkaç saniye sonra koşarak verandayı çıkan adımların sesini duydum. Kübra içeri girerken bakışları etrafta gezindi ve beni gördüğünde kaşları iyice çatıldı.

"Doktor niye geldi?" Bakışları hızla üzerimde gezinirken çığlık atıp eliyle ağzını kapattı. "Ne oldu?" Sehpanın yanından geçerken ayağını çarpsa da umursamadan yanımdaki boşluğa oturdu. "Kim yaptı?" Sargıya dokunup başını kaldırdı, boynumdaki ufak çiziği gördüğünde kaskatı kesildi.

"İyiyim." Parmak ucu babamın boynumda bıraktığı ize dokunurken bakışlarındaki dehşet büyümeye başladı. "İyiyim, ufak bir çizik."

"Kim?" Sesi boğulur gibi çıkarken çenesi titremeye başladı. Medine ablası hançerle gözleri önünde öldürülmüştü ve boynumdaki iz ona bunu hatırlatıyordu. Boynumu da sardırmalıydım.

O zaman daha tetikleyici olurdu Hakan.

"Babam." Gözlerindeki dehşetin yerini öfke aldı.

"Babanı boğduracağım."

"Buna izin veren bendim. Delirmesi gerekiyordu ki bunun için onu kışkırttım. Masanın ona-" Aninden omzuma elini çarptı.

"Önce seni boğduracağım." Çenemi tutup yüzümü sabitlediğinde dudaklarım keyifle kıvrıldı. Buna bayılıyordum ve her çenemi tutuşunun ardından onu zapt etmek istiyordum. "Nasıl sana zarar vermesine izin verirsin?"

"Öfkelendiğinde çok seksi oluyorsun." Siktiğimin kontrolü umurumda bile değildi.

"Şu an ciddi bir konu-Hakan." Çenemdeki elini tutuğumda çığlık attı. Sırtı koltuğa yaslanana kadar üzerinde yükseldiğimde gözleri kocaman açılmıştı. Bileklerini sağlam elimle başının üzerinde tuttuğumda bakışları dudaklarıma kaydı.

Evet Karım. Senden manyak derecede etkileniyorum.

"Sen son zamanlarda fazlaca şiddete meyilli bir kadın oldun. Farkında mısın?" Sarılmış elimin açıkta kalan parmaklarının tersiyle pembeleşen yanaklarını okşadım.

"Kocam sensin. Kalk üzerimden manyak."

"Manyak mı?" Cık cıklarken ağır ağır yüzünü seyrettim. "Çok ayıp. Şu an insafıma kalmışken beni sinirlendirmemelisin."

"İnsafına kalmışken mi? İstersem kurtulabilirim." Kaşlarımı kaldırıp alaylı bir bakışla gözlerine baktığımda kaşlarını çattı. "Kurtulursam bana yemek pişireceksin."

"Yemek mi?"

"Faruk söyledi. Ali kadar güzel yemek yapıyormuşsun. Karına yemek yapmayan kocayı kim ister? Kimse." Başımı eğdiğimde sustu. Bileğini tuttuğum ellerini bir kez olsun kıpırdatmıyor, şu an olduğumuz durumdan kaçmak istemiyordu. En ufak rahatsızlık belirtisi için bakışlarımı yüzünden ayırmıyordum. Rahatsız olduğunda veya tetiklendiğini anladığımda geri çekilecektim.

"İstesen de istemesen de senin kocanım. İtirazın mı var?" Sessizce bana bakıyordu. Gözlerimiz kesiştiği zaman hep yaşanan şeydi bu. "Hem sen mutfağa girdiğinde felaket senaryosu gibi etrafı yakıp yıkarken ben bir şey diyor muyum?"

"Öğreniyorum."

"Evimi iki kez yakmaya kalktın." Kübra kıkırdamaya başladığında başını sola yasladı. Boynunun duruşu bedenimi canlandırıcı hislerle çevreliyordu. Eğildim ve dudağımı boynuna değdirdiğimde kıkırdayışı kesildi.

"Biri gelip görecek bizi." Öpücüklerim kulağının arkasındaki hassas o deriye ulaştığında derin bir soluk aldı.

"Görürlerse ne düşünürler?" Aralanmış bacaklarının arasına dizimi kaydırdığımda bakışlarımı yüzüne çevirdim. "Dilini mi yuttun?" Dizimi gözlerini kapamasına neden olan o noktaya bastırdığımda dudakları aralandı. "Gözler Karım." Gözleri aralanırken benimkileri buldu. Gözleri arzuyla çevrelenmişti.

"Yukarı çıkıp ikimize bir bavul hazırla ve vakit kaybetmeden aşağı in. Seni kaçıracağım."

"Tamam." Bileklerini serbest bıraktığımda hızla altımdan kaçtı ve merdivene koşuşturdu. Kendisi bana asılırken fazlasıyla cesurken ben ona bunu yaptığımda utanıyordu. Zıtlıkların vücut bulmuş haliydi.

"Hakan." Faruk verandadan içeri girdiğinde yüzündeki ifade hiç hayra alamet değildi. Oturduğum yerden kalktığımda eliyle dışarıyı işaret etti. "Ben İtalya'ya gidiyorum. Kübra sizin kaçamağınızdan falan bahsetti. Ne zaman çıkacaksınız?" Kesinlikle bir sorun vardı.

"Ne oldu?"

"Gelince konuşuruz." Bileğindeki saate bakıp iç çekti. "Akşam uçak biletim var. Asya'nın yanına gideceğim. O zamana kadar başını belaya sokmazsın değil mi?" Gözleri elimdeki sargıya dokunduğunda kaşları çatıldı. Yeni fark ediyordu.

"Uzun mesele. Gelince konuşuruz." Bakışları beni bulduğunda ters ters baktı.

"Kendini gebertme. Bir kez daha hastanede seni bulursam kendine gelmeni beklemeden çekerim fişini."

"Kıyamazsın bana Faruk." Göz kırptığımda onun yaptığı gibi alaylı tonlamada konuşmaya özen göstermiştim. "Ayrıca Mert'in şu tepedeki evine gideceğim."

"Kalesine gitmen için izin mi verdi?" Başımla onayladım. O eve kimse girememiş, bunu deneyenler ölmüştü. Bu yüzden herkes tarafından uzak durulması gereken bir yerdi. Kimse onunla ters düşmek istemezdi.

"Oğlunu kurtardık ya Kübra'yla. Borcu vardı. İstedim evini. Kübra'nın korumaların olmadığı bir özgür alana ihtiyacı var." Gözleri kısıldı.

"Senin mi onun mu?" İkimizin de.

"Korumalar evin etrafında gezinecek zaten. Her şey yolunda tüm ayarlamaları yaptım ben." Başını salladı ve bir kez daha huzursuzca baktı saatine. "Sorun ne?"

"Hazırlanmalıyım. Havalimanına gideceğim." Odadan çıktığında acelesi huzursuzluğumu arttırıyordu. Peşinden verandaya çıktığımda Douglas, Faruk'un gidişini en az benimki gibi şüpheli bakışlarla seyrediyordu.

Yılmaz evinde bir şey olmuştu ve ne olduğunu bilmiyordum. Cebimdeki telefonu çıkarttım, Enrico'nun numarasını arayıp kulağıma yasladım. İlk çalışta açtı.

"Faruk, İtalya'ya gelecek." Onun Melih olması bir şey değiştirmiyordu. Daha önce yaptığımız anlaşma belliydi. Buradan bana bağlı olan kim giderse önce onu arayıp haber vermem gerekiyordu. Yoksa izinsiz girdiği düşünülüp Capo'lukta işkence çektiriliyordu.

"Adamlarına söyle ona dokunmasınlar."

KÜBRA

Hakan toplantıdan gelir gelmez arabaya atlayıp yola çıkmamızı sağlamıştı bile. Yol yukarı doğru kıvrılıyordu ve gitgide manzaranın yüksekliği nefesimi kesiyordu.

"Segreto'nun evi." Başıyla yolun sonundaki çitlerle çevrili evi işaret etti. "Oğlunu kurtardığımız için borcunu böyle ödüyor." Evin demir kapısının yanında durduğumuzda uzanıp parmağını okuttu. Başını arabadan çıkartırken yüzünü makine yaklaştırdı ve kırmızı bir ışık onun yüzünden aşağı kaydı ve yeşile döndü. "Sanırsın başbakanın evi." Hakan homurdanarak şifreyi girdiğinde cebinden çıkarttığı anahtarı kilide koydu ve çevirdi. Kapı sonunda büyük gürültüyle açıldığında Hakan anahtarı alarak yerine tekrar yerleşti.

"Dört aşamalı güvenlik mi? Neyi koruyor ki?" Göz ucuyla arabanın ilerlediği her bir yeri incelemeye başladım. Hakan'ın evine benziyordu ve neyin değerli olduğunu anlamaya çalışıyordum.

"Güvenliğe saplantılı. Sorgulamayalım ve bu güvenliğin tadını çıkartalım." Kapı ardımızdan kapandığında Hakan arabayı park etti ve indi. Peşinden inerken rüzgâr saçlarımı savurdu ve kar tanelerinin hafifçe gökyüzünden süzülüşüne hayranlıkla bakarken buldum kendimi. Burası bir hapismiş gibi büyük duvarlarla çevrili olsa da içerisi her çeşit ağaç ve çiçekle düzenlenmişti. Rüzgârın esintisi arasında suyun sesini duyabiliyordum. Etrafa baksam da sesin kaynağını göremedim.

Hakan, hazırladığım çantalarımızı indirirken benim yaptığım gibi göz ucuyla etrafını seyrediyordu. "Annem için burası cennet olurdu." Dudakları kıvrılırken bakışları çiçeklerde gezindi. Soğuğa rağmen dayanıklılardı. Onun arka bahçesine ekilen her çiçekleri anımsayınca dudaklarım kıvrıldı.

"Hava buz gibi. İçeri girelim." Çantalarla kapıya yöneldi ve kapıyı açtığında peşinden girdim. Ev dışarıdan çok daha soğuk gibiydi. Ellerimi birbirine sürterken Hakan, çantaları bırakıp oturma alanındaki şömineye yöneldi. Şöminenin içi çoktan doldurulmuş odunlarla doluydu. Hakan cebindeki çakmakla ateşi yakmak için çabalarken kalçamı koltuğa yaslayıp onu incelemeye başladım.

Ateş yakıyor, Kübra.

Saçma sapan nedenlere yükselemezsin kendine gel iç ses. Ateş yakıyor ne demek?

Hakan eğilip odunlara üfkediğinde odunlar tutuşup alevin yayılmasına izin verdiler. Hakan doğrulurken bakışlarını bana çevirip elini uzattı. Sessizce yaslandığım yerden ayrılıp buz gibi elimi, avucuna bıraktım. Beni şaşırtarak kucağına çekerken yere oturup ateşe dönmemizi sağladı.

"Arabadaki ısıtıcıya rağmen niye ellerin buz gibi anlamıyorum." Ellerimi, ellerine hapsederken yanağı yanağıma sürtündü ve benim gibi alevlere bakmaya başladı. Yanan şömineden mi yoksa kollarını bana dolayıp beni hapseden adamdan mı bilinmez şimdiden sıcacık hissedebiliyordum.

Hakan'dandır. Kolları sıcacık Kübra.

Ellerim elinin sıcaklığıyla ısınırken parmağındaki yüzüğüyle oynamaya başladım. Ailemi bulunca gitme isteğim her geçen gün azalıyor ve onunla kalmak istiyordum. Bu dünyanın karanlığını da kanını da kabullenmem demekti bu. Beni hapsedenlerin sefasını sürdürdüğü bu dünyayı kabullenmek çok zordu.

Evet, Hakan bu dünyanın parçasıydı. Yine de bana karşı diğerleri gibi acımasız davranmamıştı. İlaç içmek için Çetin evinin altını üstüne getirirken bir süre yatağa bağlayarak serumla vermişlerdi. Onlara karşı savaşımda daima kazanacak bir yol bulmuşlardı. Hakan onlar gibi değildi. İlaç istemiyorum dediğimde gözlerinde çözüm arayan o bakışı görmüştüm. Bana verecekleri ilaç sağlığımı düzeltmek için olsa da kabullenmekte zorluk çektiğimi anlamış ve asla beni bir yere bağlayıp vermek için zorlamamıştı.

Çetinler beni evlerine hapsettiklerinde içten içe yapayalnızdım. Kimse o evden çıkmak için denediğim yolları takdir etmemiş, daima o yolları engellemeye çalışmışlardı. Hakan Karan, kendisini hapsettiği bu karanlık mafya dünyasında yapayalnızdı. Kendi hür iradesiyle kaçmayı seçmeden savaşıp duruyordu. Faruk'un dediği gibi çekip gidecekti belki de. Yine de bunu yapamayacağını görebiliyordum. Hakan, bataklığa saplanmıştı. Bu dünyada ceketini alarak çıkıp gidemeyecekti.

Kendini hapsettiği bu dünyadan kaçamayacaktı.

"Sessizsin." Yüzüğüyle oynamayı bırakıp kucağında ona dönüp yüzündeki yorgunluk çizgilerinde gezdirdim bakışlarımı. Ali ona destek olmuş muydu bilmiyordum, tahmin etmek için müneccim olmama gerek yoktu. Ali ona destek olsaydı, kardeşini korumaya bu kadar saplantılı olup kendini karanlığa boğmazmış gibi geliyordu.

Faruk, bir sohbetimizde Ali'nin korkak olduğunu söylemişti. Babasını görünce kilitlenen ve zorlanırsa krize giren kırgın bir çocuk olduğunu... Hakan'da kırılmamış mıydı? Kırılmasına rağmen savaşmamış mıydı?

Hakan kırgınlıklarını ve yorgunluklarını bastırıp hayatını, kendini hapsettiği bu karanlığa bulamıştı. Ali'yi bunlardan uzak tutmuştu. Faruk onun yanında olsa da en büyük sınavları yine yalnızca kendisi vermişti.

Hakan en az benim kadar yıllarını yalnız geçirmişti. Kendi hayatının Bekir'i, Haldun'u, Hatice'si olmuştu. En çok kendisine acımasız olmuş, acılarını görmezden gelerek çığlıklarına kulaklarını kapamıştı.

"Ne düşünüyorsun?" Tekrar konuşması beni düşüncelerimden sıyırmıştı.

"Zeliha, sebzeleri doğramamı beğenmedi. Yemekleri senin yapman lazım. Bana kalırsak açlıktan ölürüz." Dudakları ağır ağır kıvrılırken kaşlarımı kaldırdım. Ona düşüncelerimden bahsetmek istemiyordum. Omuzlarında yeterince yük vardı, zihni daima güvenliğimiz ve ondan saklanılanları bulmak üzerine dolup taşıyordu.

"Bana yardım edip arabada kalan poşetleri taşırsan bir tabak sana da pişiririm." Hızla kucağından kalkıp elimi uzattığımda bakışları uzattığım elimden parmağımdaki yüzüğe kaydı.

"Hadi Kocam Bey. Açım ben." Elimi tutup yerden kalkarken gülmeye başladı. Faruk'un benim Türkçemle alay ettiği zamanki gibi gülmüştü.

"Açsan seni doyurmamız lazım. Karımın aç olmasına izin verirsem, bu beni nasıl koca yapar?"

"Sesindeki alay mı?" Kapıdan çıkarken peşinden koşuşturmaya başladım. Adamın bir adımı benim üç adımım gibiydi. Ne ara bu kadar uzaklaşmıştı? "Alay mı ediyorsun benimle? Açım ben. Bununla alay edilmez." Hakan'ın kahkahası kulaklarıma ulaştı. Bagajı açarken yüzünü görebilmiştim, gamzeleri belirdiği için duraksadım. Annesi ve Ali'yle çektiği o fotoğraftaki gibi gülmesini sağlayacakta alay edişlerine gıkımı çıkartmazdım.

"Bunları sen al, diğerlerini ben." Adımlarımı onun yanına atıp gösterdiği poşetleri aldım. Kendi poşetleri benimkinin üç katıydı. Zahmetsizce bir kısmını alırken diğerlerini yere bırakıp bagajı kapattı ve eğilip yere bıraktıklarını aldıktan sonra başıyla işaret etti. Hava buz gibiydi, itiraz etmeden koşarcasına içeri girdim.

"Eşyaları yerleştirebilir miyim?" Mutfağın ortasındaki ada tezgâha poşetleri bıraktığım hızla ona döndüm. Zeliha'yla aram iyi olduktan sonra mutfaktaki eşyaları yerleştirme işini kendi üzerime almıştım. Her şey benim kontrolümde dilediğim şekilde dizilirken mutlu oluyordum. Kiler ve buzdolabını yerleştirmek büyük bir terapiydi benim için.

Üzerimdeki kalın kıyafetlerden kurtulup koyu kırmızı kazağım ve siyah pantolonumla kaldım.

"Olur. Yemeği yaparım bende." Üzerindeki paltoyu ve ceketi çıkartırken gömleğinin bileklerindeki kol düğmelerini çıkartırken ceketinin cebine attı ve gömleğini dirseklerine kadar kıvırmaya başladı.

"Beni dikkatle izleyecek misin?" Gri gözleri onu seyretmemden memnun bir şekilde bakarken dudaklarımı ıslatıp ona arkamı döndüm. Ceketini çıkartıp kollarını kıvırışını ve yakasının birkaç düğmesini açıp rahatlayışını seyretmeye bayılıyordum. Yaralarını göstermekten çekinen adam artık umursamıyor gibiydi ve bu aramızdaki bazı dinamiklerin değiştiğinin kanıtıydı. "Bu aralar gözlerini benden alamıyor gibisin, Karan Hanım."

Manyak adam.

Kıkırdarken poşetleri karıştırmaya başladım. Dolaba yerleştirme sırasını anlamaya çalışırken Hakan tezgâha geçti ve yemek üzerine çalışmaya başladı. Hareketleri temiz ve belirli bir düzende ilerliyordu.

İşine dön Kübra. Bu kadar adamı seyretmek artık sapık olduğunu kanıtlar.

"Ne yapacaksın?" Sütü dolabın kapısındaki bölüme koyarken Hakan'a göz ucuyla bakarak sormuştum.

"Bonfile." O ne demekti? Gözlerim baharat döktüğü kaba kaydı. "Et." Kabı görebileceğim şekilde eğerken gördüğüm etle başımı salladım. Ete et demek yerine niye bonfile diyordu ki? Kafam iyice karışıyordu böyle. Her şeyin bir adı vardı.

"Bonfile et demekse niye bonfile diyorsun?" Hakan duraksarken dikkatle ona baktım.

"Bonfile etin en yumuşak ve lezzetli kısmı. Etin parçaları gibi düşün." Anladığımı belirtircesine başımı salladım. Şimdi anlamıştım.

"Nasıl yapacaksın eti?"

"Önce tavada etrafını kızartacağım. Sonra sebzelerle fırınlayacağım. Yanındaki salata senden. Bu yüzden hızlıca dolaba yerleştir." Dediğini yaparak eşyaları dolaba dizmeye devam ettim. Şimdiden karnım gurulduyordu.

"Faruk, Asya'nın yanına ne zaman gidecekti?"

"Bu gece." Başımı sallarken boşalttığım poşetleri sarıp çekmecelerden birine tıktım.

"Aniden Asya'ya gidişi şüphelenmeme neden oluyor. Yılmaz evinde bir şey mi oldu?" Ona söylemek için doğru bir anı bekliyordum. Faruk, kardeşini güvene aldıktan sonra açıklamamızı söylemişti. Hakan'la kaçamak yapacağımızı öğrenince onun kaygılanmasını istememişti. "Anlat bana. Yoksa yemek yok." Tehdit mi etti o?

"Çok kötüsün."

"Dökül Karan Hanım." Açtım ve Faruk'u satmakta sorun görmüyordum.

"Faruk anlatmadı mı?" Hakan, patates doğramaya ara verirken bakışlarını bana çevirdi. "Sibel'le evlenmelerine karşılık Asya'yla Yılmazlardan birini evlendirmek istediler." Hakan bıçağı o kadar sertçe bıraktı ki geriye doğru adımlarken buldum kendimi. Gözlerindeki bakış kararmış ve nefret dolu olmuştu.

"Böyle bir şeye cüret edemezler." Gözlerindeki korumacı o bakış en az Faruk kadar Asya'yı güvende tuttuğunun kanıtıydı. "Asya burada bile değil. Ne ara görüp de bu karara vardılar?"

"Ferhat dışında tüm Yılmazlar oradaydı. Bir de Erdal geldi. Kuzenleriymiş. Ben yoktum bu konuşma yapıldığında. Detaylara hâkim değilim doğrusu." Hakan elini yıkarken telefonunun olduğu paltoya yöneldi.

"Olmaz. Faruk, Asya'yı getirene kadar kimseye hesap soramazsın." Adımları duraksarken başını ağır ağır çevirdi. Şüpheli bakışlarının altında boğulurken yavaşça çenemi kaldırdım. "Hem Faruk hayır dedi bile."

"Tabi diyecek. Asya'yı bu dünyadan birine vermektense ölmeyi tercih eder." Tekrar tahtanın önüne geçerken bıçağı eline aldı ve tüm hıncını doğradığı sebzeden almaya başladı. "Bana niye anlatmıyor?"

"Sana benim de anlatmam lazımdı. Faruk öfkesinden delirmekten sana anlatmaya fırsat bulamamıştır. Hafızasını hatırlayamadığı her an için sana karşı kendisini kötü hissediyor zaten. Şimdi Yılmazlarla ortaksın, işini daha da zorlaştıran kişi olmak istememiştir. Hem acele ediyordu. Dönünce anlatır sana detayları."

Faruk ve Hakan o kadar çok birbirlerine benziyorlardı ki bunu göremiyor gibiydiler. İkisi de yüklenebildikleri kadar sorumluluğun altından kalmaktan çekinmiyordu. Problemlerini çözene kadar sessizce darbeleri karşılıyorlardı. Faruk'u anlıyordum. Hakan'ın omuzlarındaki bir dert daha olmak istemediği için söylememişti. Ben söylemiştim çünkü artık Hakan'da Faruk'ta yalnız değillerdi. Onlara destek de olurdum, dertlerini de paylaşabilirdim.

"Kardeşim tüm işlerimden daha önemli benim. Yılmazlar tek bir yanlış yaptığında iş anlaşmasını gözüm kapalı bitiririm. Kimse kardeşimin kıymetlisine el uzatamaz." Sessizce onun bıçağı kullanışına bakarken adımlarımı ona yönlendirdim. Daha önce yaptığım gibi kollarımı karnına doladım.

"Sakin ol, Kocam Bey." Parmak ucumda yükselip ensesine dudaklarımı değdirdim. "Gevşe. Öfkeli yemek yaparsan yemeklerin öfkeli olur. Yedikten sonra öfkelenirim." Bu saçmalığa inanmıyordum, sadece konuyu nasıl kapatıp odağını değiştireceğimi bilmiyordum. "Öfkelenince manyak bir kadına dönüyorum."

"Şu an beni sakinleştirmeye çalışıyorsun." Elimi göğsüne kaydırıp avucumu kalbinin üzerine yasladım. Kalp atışları hızlıydı ve teninin sıcaklığını hissedebilmek canlandırıcıydı.

"İşe yarıyor mu?"

"Biraz daha kollarını sıkmalısın." Dediğini yapıp daha sıkı sarıldığımda göğsünden yükselen memnuniyet dolu o sesle kıkırdadım. "İşte şimdi rahatladım."

"Buraya her şeyden uzaklaşmaya geldik." Ensesine tekrar öpücük kondurduğumda bıçağı bırakıp ellerini tezgâha yasladı. "Rahatla ve kontrolünü serbest bırak. Söz döndüğümüzde her şekilde seninleyim."

"Benimlesin." Sesindeki tınıdaki değişim kalp atışlarımın ritmini şaşırmasına neden oldu. Sanki onunla olduğum için memnun ve rahatlamıştı.

"Seninleyim." Karnımın gurultusuyla tüm o sıcak hava dağıldı ve geri çekildim.

"Önce karımı doyurmalıyım." Sesinde yemek yedirmekten çok daha fazlasını vadeden bir tonlama vardı ve dilimi damağımı kurutmuştu. Ondan uzaklaşmış olmama rağmen bedenimi saran sıcaklığa engel olamıyordum.

"Sen geç içeri, ısın." Cık cıkladım.

"Beni doyuracak adamı seyredeceğim." Hakan, omzunun gerisinden bana baktı. Gözlerindeki gri hareler, genişlemiş göz bebeklerinden neredeyse görünmez olmuştu. Bakışlarındaki arzuyla kalp atışlarım kulaklarımın uğuldayışına neden oldu. Buraya gelmeden önce bana hissettirdiği o duyguların devamında yaşanacakları arzulamama neden olduğunu biliyor muydu?

"Ne? Bir şey demedim ki." Ses tonumdaki şaşkınlığa engel olamamıştım. Onunla flörtöz konuşmadan adamın gözlerinde beliren duyguların nedeni ben olamazdım ki.

Hakan kesin sapık. Bir şey demeden bile yükseliyor Kübra.

"Tek bir cümleyi öyle anlamlara çekmeme neden oluyorsun ki." Başını sağa sola sallarken önündeki işe odaklanarak bakışlarımızı ayırdı. "Seni doyuralım bakalım." Sesini varla yok arası duyabilmiştim.

"Yemek yapmayı nereden öğrendin?"

"Ali. Mükemmel bir aşçıydı. Bahsettim daha öncesinde. Restoranları vardı." Hafifçe gülümserken fırının düğmelerine dokunup içindeki tepsiyi çıkarttı. "Aramızda kalsın ama annemden bile güzel yemek yaptığı olurdu." Dudaklarındaki gülüş silinirken hızla hazırladıklarını tepsiye dizdi.

Ailesinden bahsedişinden garip bir haz alıyordum. Anlatırken yüzünde oluşan gülüşleri de mutsuzlukları da özümserken onun hissettiklerini hissedebilme özgürlüğüne bayılıyordum.

"Odana girdiğim gün..." Tepsiyi fırına atıp tamamen bana döndü. Bunu yaptığım için bağırıp çağırmamıştı, yine de hoşuna gitmediğini belirtmekten çekinmemişti. Onun özgür alanına girmeye çalıştığım için kendimi kötü hissetmiş olsam da pişman olmamıştım. Onun o odadaki yalnızlığına ortak olmak istemiştim. Yalnızlığın ne demek olduğunu ve bir odanın ne denli cezalandırıcı olabileceğini tecrübe edinmişken onu orada aynalarla boğuluşuna izin vermek istememiştim.

"Annenle Ali'nin resmini gördüm. Annen çok güzel bir kadınmış." Gri hareleri hayranlıkla karışmış özleme bulanırken dudakları kıvrıldı.

"Güzel kadındı. Olduğu ortamın enerjisini hiçbir çaba göstermeden değiştirebilecek gücü vardı." Hayranlığı hüzne dönüşürken yavaşça yutkundu. "Ali, annemi çok seviyordu. Babamdan korktuğu kadar annemi severdi. Babamdan kaçmak için mutfağa giderdi. Belki orada annemle vakit geçirmek istediği içindir. Belki de babam mutfağa hiç girmediği içindir."

Ali ile ikiz olmalarına rağmen normal bir kardeş gibi benzerlikleri vardı. Gri gözleri ortaktı, gülüşleri gibi. Yine de farklı görünüyorlardı. Ali daha çok Ümit Karan'ı anımsatırken Hakan annesine benziyordu. İki kardeş anne ve babalarından ayrı ayrı parçaları taşıyor gibiydi.

"Annen, babanı seviyor demiştin." Bakışları daldığı düşüncelerden sıyrılırken benimkileri buldu. "Baban anneni seviyor muydu?" Bunları sormam belki de yanlıştı, yine de anlamaya çalışıyordum. Ümit Karan sevdiği kadını öldürmüştü, ondan olan çocuklarına da zulmetmişti. Bu nasıl bir psikolojik vaka ve manyaklıktı anlamaya çalışıyordum.

İnsan sevdiğine kıyar mıydı? Canını yakıp onu karanlığa boğar mıydı? Onu bencilce kendine hapsedip cehennemi yaşatır mıydı?

"Babam en çok kendisini seviyor. Anneme aşık olduğu zamanlar şu anki gücüne sahip değilmiş. Gücü, aşkının önüne geçmiş gibi düşünebiliriz." Keyfi kaçmışçasına rahatsızca kıpırdandı, bakışları huzursuzca etrafta gezindi.

Kendime bir not. Bir daha annesi ve babasının arasındaki aşı ve ilişkiyi ona sormayacaktım.

"Konuyu kapatalım ve gidip eşyaları yerleştirelim. Ne dersin?" Sesimi neşeli tutarken ellerimi birbirine çarptım. Omuzları gözle görülür şekilde rahatladı, oturduğum tabureden indim ve mutfaktan çıkıp çantamı omzuma astım. "Hangi odada kalacağım?" Omzumdaki çantayı çekiştirip omzuna asarak önüme geçti ve merdiveni çıkmaya başladı. Evin her bir detayı o kadar güzel ve canlandırıcıydı ki ömür boyu burada kalabilecekmiş gibi hissediyordum.

"Şu odada kalacağız."

"Ayrı odalarımız olmayacak mı?" Şaşkınca mırıldanırken açtığı kapıdan içeri girdim. Boydan boya bir cam vardı ve önünde inanılmaz bir deniz manzarası vardı. Geldiğim zaman duyduğum su sesinin nedenini şimdi anlayabiliyordum. Cama yaklaşınca bahçe duvarının ardında denizin üstündeki kayalıkları seçebiliyordum.

"Ayrı odada mı yatmak istersin?" Büyülenmiş bakışlarımı ona çevirdim. İstemezdim. Onunla uyumaya bayılıyor ve güvende hissediyordum. Ona cevap vermeden sürgülü camın kilidini çevirip açtım ve iki kişinin sığabileceği balkona adımladım. Rüzgâr saçlarımı savururken burnumu dolduran denizin ferahlatan kokusuyla gözlerimi yumdum sıkıca.

"Hakan burası çok huzurlu hissettiriyor." Etrafta silahlı adamlar ve karanlık mafya dünyası olmadan dünyanın bir ucuna kaçmışız gibi hissettiriyordu. Özgürlüğün bu kadar tatlı oluşu sersemleticiydi.

"Ömür boyu burada kalabilirmişim gibi geliyor." Bunun imkânsız olduğunu biliyorduk. Zaten bu evin bir sahibi vardı ve anlaşma sona erdiğinde Hakan'la yollarımız ayrılacaktı.

"Denizi sana sevdiren ne?" Hakan omzuma bir örtü bırakıp ellerini trabzana yaslayarak yanımdaki yerini aldı. "Denizi her gördüğünde gözlerinde garip bir hüzün beliriyor."

"Rüyalarımda gizlice denize gittiğimi görüyorum. Sanki bana yasakmış da bu yasağı çiğnemişçesine heyecanla karışık bir huzursuzlukla denize koşuyorum. Yine de Çetin evinden kaçtığımda oluşan bir huzursuzluk değil, hissettiğim. Uyanmadan önce birinin bana Volk dediğini duyuyorum. Sesindeki endişeyle siniri aynı anda bir kelimeye sığdırabilen biri beni her defasında uyandırıyor."

Volk. Bunu bana söyleyen ailemden biriydi belki de. Devamlı olarak zihnimde yankılanıyordu. Bazı anlamsız parça parça cümleleri anımsarken buluyordum kendimi. Eskiden zihnimin bir oyunuymuş gibi gelen düşüncelerim artık böyle hissettirmiyordu. Hatırlıyormuşum gibi emin olduğum anlar beliriyordu aniden. Bu da hatırlamaya yaklaştığım anlamına gelmez miydi?

"Ayrıca deniz özgürlükmüş gibi hissettiriyor." Gülüşümü genişletirken bakışlarımı ona çevirdim. "Kimse onu hapsedemez. İstediği uzaklığa dalgalarını ulaştırabilir. Sonra kaçıp geri de çekilebilir."

"Şimdi derdin anlaşıldı." Sesindeki samimi dolu tınıyla gri hareleri önümüzdeki manzarada ağır ağır gezinmeye başladı. "Denizlerin tersi de pistir. Dalgalarıyla huzur verdiği gibi kıyılara çarparak yakıp yıkabilir de. Senin canın yandığında daha cesurlaşman, dilediğin gibi yaşamaya çalıştığında da utangaç olman gibi. Deniz gibisin. Kendi içinde kontrollü, bir o kadar kontrolsüzlüklerin vücut bulmuş halisin."

"Bu bir iltifat mı?" Başını sallarken gözlerini benimkilere çevirdi. Aramızdaki her bir bilinmezlik onun gözleriyle silinircesine beni terk ederken onunlayken geleceği düşünmediğimi fark ediyordum. Sanki yan yanayken kaygılarımız toplanıp bizden uzaklaşıyor ve ne olacağını umursamadan vakit geçiriyor gibiydik.

"Bilmediğim bir şey söyle Kocam Bey." Elimle saçlarımı savurup onun kendini beğenirken konuştuğu gibi tepeden bakıyormuşçasına bir tonlamadan konuşmuştum. Göz kırpıp baştan aşağı onu süzmem keyfini yerine getirdi ve dudaklarındaki gülüşün beni iyi hissettirmesine izin verdim.

"Bizim eve iki egosu olan Karan fazla." Tamamen bana çevirdi bedenini, elinin tersi yanaklarıma tüy gibi dokunurken gözlerimi yarı yarıya kapattım. Dokunuşu rahatlatıcıydı. "Gitgide bana mı benziyorsun yoksa başından beri benim gibi deli miydin emin olamıyorum."

"Sana benim gibisi yaraşır demiştin."

"Sözümün arkasındayım." Eli yanağımdan ayrılırken avucunu şah damarımın üzerine sürerken parmakları boynuma dolandı. "Bana çok yakışıyorsun." Boynumun üzerindeki eline elimi yaslarken gözlerim dudaklarına kaydı. Elimi her boynuma sardığında onu öpmek istiyordum.

"Biliyorsun." Bakışlarım tekrar gözlerine kaydığında yüzünü hafifçe eğdi. "Beni öpmek istediğinde düşünmene gerek yok, Karım." Dudakları tüy gibi hafifçe dudaklarıma sürtünürken gözlerimi kapattım, titrek nefesim dudaklarımdan sıyrılırken meydan okurcasına çenemi kaldırdım.

"Belki de düşündüğüm seni öpmek değildir." Gülüşünün tınısı kulaklarımı doldururken bedenim tamamen gevşedi, ellerim yüzünü sıkıca tutarken onu gülüşünden öpmek için parmak ucumda yükseldim. Tamamen eğilirken boynumdaki eli gevşedi, belimi sıkıca tutup göğsümü bedenine yaslarken dudaklarını aralayıp öpücüğümü karşıladı.

Güm. Güm. Güm. Güm.

Göğsüme yaslanmış göğsünün altında atan kalp atışları en az benimkiler kadar ritmini şaşırmış, hızlanmıştı.

"Yemek yanacak." Dudaklarımız ayrıldığında sersemleşmiştim. Yemeği düşünmek istemesem de evi yakmak istemiyordum.

"Zamanlayıcısı var ve kendi kendini kapatacak." Tekrar ona uzandığımda kalçamdan beni tutup balkondaki oturma alanına çökerken bacaklarımı beline dolamama izin verdi. Aramızda büyüyen arzu bulutu patlamış gibiydi.

Dudakları yanağımdan çeneme kaydığında kalçamı kaydırıp onu hissedebilecek kadar yakınlaştığımda dişlerini çeneme geçirdi. Hissettiğim acıyla çığlık atamadan dudaklarımızı tekrar bir araya getirerek elini kalçama kaydırıp benim ona yaptığım baskıyı tüm bedenimi elektriğe vermiş gibi titreten sığ hareketlere dönüştürmüştü. Dudaklarımdan dökülen inilti dudaklarında kaybolurken göğsünden yükselen ses arzumu kademeli olarak arttırıyordu.

En az benim kadar yanıyordu.

En az benim kadar arzu doluydu.

En az benim kadar bunu istiyordu.

"Hakan." Dudaklarımızı tekrar ayırdığında çenemden boynuma doğru öpücük ve ısırıklar kondurmaya başladı.

"Durmamı söyle." Başımı sağa sola sallarken ellerimi saçlarına daldırıp başını kaldırmasına engel oldum. Kulaklarımı dolduran yalnız dalgalara çarpan suyun sesi değil ikimizin arzudan nefes alışverişinin gürültüsüydü.

"İstemiyorum." Dudaklarımdaki ıslaklığı dilimle temizlemeye çalışırken kalçamı bir kez daha salladım. "Durma."

"Eğer...Durmazsam...Asla seni bırakmam. Seni kendime hapsederim." Bu korkutmuyordu, tersine zihnimdeki karmaşayı benim yerime sonuca vardırıyordu. "Yemin ederim bencil bir piç olup seni geleceğime hapsederim Karım."

"Beni ilk öptüğünde de aynısını söylemiştin." Kıkırdarken dudağımı sakağına değdirdim. "Ayrıca beni bırakmanı isteyen kim?" Geri çekilirken gri harelerindeki arzuyla söylediklerimi anlamaya çalışır gibi bakıyordu. "Benim ailem olduğunu söylemiştin."

"Öylesin."

"Niye gideyim o zaman?" Başını sağa sola sallayıp alınlarımızı birleştirdi.

"Bu dünya seni mahvetmişken kalamazsın." Saçlarındaki elimi yanağına kaydırıp okşadım. "Burası senin pembeliğin için çok siyah, karanlık."

Onunla kalmayı seçmek delilikti belki de. Yine de umursamak içimden gelmiyordu. O beni esaretimdeyken tutup çıkarmış özgürlüğümü avuçlarıma güvenle bırakmıştı. Gerçek ailemin kim olduğunu da beni bulamadıkları her günün kırgınlığını da umursamayacağım kadar ailem olmuştu. Gerçek ailem çıkıp geldiğinde onların nasıl olacaklarını bilmemek yerine Hakan'la bildiğim sularda kalmayı seçmek delilikse ben delinin tekiydim.

Onunla kalmak istiyordum. Burada, dünyanın bir ucunda, karanlıkta. Çünkü onunla olmak karanlığıma ışık tutan gri gözlerine bakıp sıcacık hissetmek gibiydi. O benim fenerimdi. Geçmişimi hatırlasam da hatırlamasam da bana verilmiş aydınlıktı. Zihnimdeki boşlukları dolduran yeni anılar yaratan adamdı.

"Seninle olmayı seviyorum, Hakan." Geri çekilip gözlerimizi ayırmadı. "Senin yanında güvendeyim Karanbey." Yanağını tekrar okşayıp gülümsedim. "Beni tekrar renklere ulaştıran sensin Kocam Bey."

"Beni asıl özgürleştiren sensin Karım."

 

⚡ ⚡ ⚡ ⚡

Düşüncelerimizi boş verişimizi tetikleyen cümlesiyle ikimizin eline dolanmış kontrolümüz kayıp gitti. Dudaklarına kapandığımda koltuktan kalktı, kollarımı ve bacaklarımı sıkıca ona doladığımda içeri girmemizi sağladı. Tek eli kalçama kayıp düşmem için beni tutarken diğeri soğuk havanın geldiği sürgülü camı kapattı.

Yatağa sırtım değerken ağırlığını vermeden göğüslerimizi birleştirdi. Sanki aldığım nefesleri dudaklarıyla hapsetmiyormuşçasına kalp atışlarımın onunkiyle aynı anda kontrolden çıkmış olmasını hissetmek ona haz veriyordu.

"Karım." Öpücükleri şakaklarımdan yanağıma, oradan da boynuma kaydığında ellerinden birinin kazağımın altından çıplak karnıma kaydı. Bedenimde gezen haz bulutu gittikçe büyürken heyecandan titreyen elimle gömleğinin geri kalan düğmelerini aralamaya çalıştım. Hakan duraksarken titreyen ellerime baktı, kaşları çatıldı.

"İstersen durabiliriz." Üzerimden kalkmaya çalışırken afallayışı o kadar tatlıydı ki kıkırdamaya başladım.

"Heyecandan." Diye mırıldandım, bana bile yabancı gelen ses tonumla. Ellerimi, ellerinden kurtararak gömleğinin kalan düğmelerini çözerken gözleri gözlerimden ayrılmadı. Korktuğumu mu düşünüyordu, bakışlarını okuyamıyordum.

"Gömleğini çıkar." Son düğmeyi açtığımda elimi omzuna kaydırdım. Gözleri ağır ağır kapanırken dirseklerimi yatağa yaslayıp doğruldum. Dudaklarımı boynundan omzuna doğru ilerleyen yanık izlerinde gezdirirken göğsünden yükselen arzu dolu iniltiyle sırtını yatak başlığına dayayarak beni üstüne çekti. Bacaklarımı aralayıp onu hissedebileceğim haz dolu o teması tekrar sağladığımda ikimizden çıkan inilti birbirine karıştı.

"Kontrol sende. Bu seferlik sende." Sonrasında tekrar var olacak beraberliklerimizin imasını yaparken gömleğini tamamen çıkartıp yere attı. Avuçlarım göğsünden omzuna nazikçe sürtünürken ağır ağır yaralarının tenine bıraktığı izleri seyrederken buldum kendimi.

"Çoğu zaman boğazlı kazak giyiniyorsun...Gömleklerin boynuna kadar iliklenmiş oluyor." Eli kazağım altına süzüldüğünde uzanıp kazağım eteklerini yukarı çekiştirerek gömleğinin üzerine attım. Konuşmak için doğru bir zaman değildi, biliyordum.

"Evde bundan sonra böyle gezeceksin." Kıkırdadığımda eli sırtımdan sutyenimin kopçasının olduğu kısma kaydı, alaylı gülüşlerim silinirken parmağı kopçanın altına girdi.

"Bu ahlaksız teklife karşı ne diyebilirim?" Sutyeni açarak kollarımdan düşmesine izin verdi. "Soyunduğum zaman seni de üzerinde kıyafetlerin olmadan yatağımda görebilecek miyim, Karım?" Elleri karnımdan göğsüme kayarken heyecanla göğsüne yaslanıp dudaklarına yapıştım.

Konuşmak heyecanımı yatıştırmıyordu, daha çok geriyordu. Çünkü benden daha arsızdı sözleri. Onun gri harelerine öfkeden çok daha fazla yakışan tek şey arzu dolu oluşlarıydı.

Eli sırtıma kayarken oturduğu yerde dikleşti ve göğüslerimizin birbirine bastırışıyla iniltim dudaklarının arasında kayboldu. Dudaklarımızı ayırdığında köprücük kemiğime dişlerini geçirip emdiğinde iç çekip kalçalarımı salladım.

"Sikerler." İki eli kalçama kayarken kasıklarındaki şişkinliğe tekrar tekrar bastırdı beni. Dudakları ağır ağır göğüslerimin üzerinde gezinirken eli ensemden boynuma kaydı ve bakışlarım tavana sabitlenecek kadar beni geriye yasladı.

"Hakan." Göğüslerimden birini dudaklarının arasına aldı, emip ısırırken kasıklarıma süzülen o hazla gözlerim yarı yarıya kapandı. "Sdelai eto yeshchyo raz." Tekrar yap. Rusçası olmamasına rağmen diğer göğüs ucuma aynı tatlı işkenceyi tekrarladığında gözlerimi kapatıp tırnaklarımı omzuna geçirdim.

Sadece o ve bana yaşattığı o haz vardı. Etrafımı sarmış, beni istila ediyordu. Bana yaptığı işkenceyi seyretmeme izin vermeden bakışlarımı bile kontrol ediyordu. Bu kontrolün en ufak parçasına bile ihtiyacım vardı.

Eli göğsümden ayrılıp karnımdan aşağı kayarken ensemdeki tutuşu serbest bıraktı. Başımı eğip gözlerimi araladığımda dudakları utanmazca yaptığı o tatlı eziyeti sürdürdü.

"Ya nikogda ran'she ne chuvstvovala sebya tak khorosho." Daha önce hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.

Türkçe konuşmamı söyleyeceğini düşünmüştüm, yapmadı. Gri hareleri en ufak rahatsızlığımı algılayabilmek için gözlerimden ayrılmamıştı. Eli pantolonumun düğmesini çözüp fermuarını indirdiğinde diğer eliyle beni sakinleştirmek istercesine sırtıma nazikçe dokunuyordu.

"Baskı yok ve ne zaman istersen dururum." Bunu söylememiş olsaydı bile gözlerinde gördüğüm zaten buydu. Bana zarar vermezdi, bunu kabulleneli baya oluyordu. Bedenlerimiz birbirine bu denli yakınken bile tek bir itirazımla kilometrelerce uzağa gidip beni bırakabilirdi.

Sessizce başımı onaylarcasına salladığımda pantolonumdan çıkmam için ellerini iki yanıma yasladı. Üzerinden kalkıp pantolonumdan kurtulurken yanaklarımın sıcakladığını hissedebiliyordum. Yatağa tekrar tırmanmadan önce tüm cesaretimi tekrar toplamaya çalıştım.

Bunu istiyordum. Hakan'a olabilecek en yakın şekilde yakınlaşmak istiyordum. Sadece endişeliydim. İlk seferki kadar canımın yanmasından endişeleniyordum. Yusuf'la olmak Hakan'ın sadece basit bir öpücükle hissettirdiklerinin yarısı kadar bile iyi hissettirmemişti.

"Bana her şeyi unutturabilir misin?" Kucağına tekrar otururken çenemi dikleştirdim. Bu bir cesaret savaşı değildi, yine de çenemi dikleştirmek ne istediğimi bilmek ve onu elde etmek için utancımın silip atmamı sağlıyordu.

"Neyi unutturmamı istersin?"

"Bilmem. Sadece..." Burnum burnuna değerken eli sahiplenici bir tutuşla tekrar boynuma dolandı. "Sadece seni hatırlayacağım şekilde bana geçmişi unutturabilir misin? Geçmişi gölgede bırakan adam olmanı istiyorum."

"Bunu yapabilirim." Elleri kalçama kayarken dudaklarımızı birleştirdim. Geçmişi hatırlamayacak kadar Hakan'ın verdiği hazda boğulmaya razıydım.

Eli iç çamaşırımın içine kaydığında dudaklarıma doğru inledi. Öpüşmenin kontrolünü ele alırken parmaklarından biri yavaşça en mahrem noktalarımda gezinmeye başladı. Parmaklarıyla acelesiz bir ritimde verdiği zevk sersemleticiydi, gözlerimi kapatıp başımı geriye attım.

"Gözler, Karım." Parmak sayısını ikiye çıkartırken ona doğru sallanıp gözlerimi araladım. Gri harelerine odaklanmak zorlu bir savaştı. Çenemi dikleştiremeyeceğim ve kaybedeceğim bir savaş...Seve seve kaybetmeye gönüllüydüm.

"Pozhaluysta, ne ostanavlivaysya" Lütfen durma.

"Rusça konuşman hoşuma gidiyor." Nefes nefeseydim, tüm bedenim hazzı kaldıramıyormuşçasına titrerken hafifçe güldüğünü duydum. Zihnim çöküyordu ve onu anlayabiliyorken Türkçe kelimelerim bir araya gelmeyip ona cevap vermeme engel oluyordu.

"Buna bayıldım, Karım." Gözlerim geriye kayarken çığlığım dudaklarımdan sıyrıldı. Ciğerlerim hızlı alıp verdiğim nefeslerden yanıyordu.

"Hakan, pozhaluysta." Lütfen.

"Durmamı mı istiyorsun?" Aniden durduğunda gözlerim aralandı ve tüm o haz dolu balonun yavaş yavaş söndüğünü hissettim. Kaşlarım çatılırken bundan keyif alıyormuş gibi kaşlarını havalandırdı. "Rusça konuşman hoşuma gitse de..." Parmaklarını tekrar hareketlendirdiğinde alnımı alnına yaslayıp omuzlarına tutundum. "Sana istediğini verebilmem için benim dilimden konuşmalısın."

"YA tebya prikonchu." Seni geberteceğim.

Cık cıkladığında parmaklarının ritmini hızlandırdı. "Konuşmadan da anlaşabiliriz." Başımı geriye atarken kalçalarımı hareket ettirdim. Fazlasına ihtiyacım vardı. Ona ihtiyacım vardı.

"Pozhaluysta."

"Durayım mı?" Elim bileğine dolanırken dudaklarımızı birleştirdim. Daha fazla oynamasına katlanamazdım. Bedenim bu kadar gerginliği kaldıramıyordu. Dudaklarımızı ayırmadan ellerim kemerini bulduğunda tüm şakacı ruh hali dağıldı ve bedeni ellerimin altında gerildi.

Oyun bitti.

Kemerini ve fermuarını açtığımda elimi boxerın üzerinden nabız gibi atan şişkinliğine bastırdığımda dudaklarıma doğru inledi. Elimi tereddüt etmeden iç çamaşırının altına kaydırıp onu tuttuğumda sırtım yatakla buluştu.

"Sıcaksın." Homurdanırken alınlarımızı birleştirdi. Gözlerini kapatmıştı. Elimi yukarı aşağı hareket ettirmem çenesinin kasılmasına neden oldu. "Sikerler." Elimi hızla uzaklaştırırken geri çekildi, gözleri zevkle parıldadı ve dudaklarını ıslatmaya ihtiyacı varmış gibi ağır ağır beni seyrederek diliyle ıslattı. Kalbim göğüs kafesime hiddetiyle çarparken pantolonundan kurtuldu.

"Benim sonum olacaksın."

"YA nikogda etogo ne pozvolyu." Ben buna asla izin vermeyeceğim.

"Durmak için son çağrı." Doğrulup iç çamaşırımı da çıkartıp atarken bakışları gözlerimden ayrılmadan üzerime çıktı. Bacaklarımı çıplak kalçasına doladığımda boxerını çıkartmış olduğunu anladım. Kasıklarıma sürtünürken dudaklarım aralandı.

"Karım?" Durdurmamı mı bekliyordu? Aklını kaçırmıştı.

"Moy muzh." Kocam. Yanağını avuçlayıp devam etmesini dilercesine baktım.

Yavaşça kendini ileri ittiğinde nefesimi tuttum. Bakışlarımız birbirine mühürlüyken konuşmaya gerek yoktu. O gözlerime baktığında beni anlayan tek kişiydi. Ona güvenmemi haykırıyordu, gri hareleri. Canımı acıtmayacağını, bana vereceği tek şeyin haz olduğunu...

"Hakan." Elimi sırtına kaydırıp tırnağımı geçirdiğimde elini yatağa bastırıp tamamen beni doldurdu. Refleksle elimi karnına yaslarken gözlerimi sıkıca kapattım.

"İyi misin?" Başımı onaylarcasına salladığımda bile hareket etmedi. Çok doluydum ve sanki nefes aldıkça onun varlığını bir nabız gibi hissedebiliyordum. "Gözler." İtaat edip gözlerimi araladığımda dudakları dudaklarıma sürtündü.

"Gözlerimde kalmanı istiyorum ve derin bir soluk almanı." Dediğini yaparken geri çekildi ve yavaşça tekrar çarptı. Uzun zaman olmuştu ve hala hissedebildiğim zevk yerine acıydı. Gözlerimi sıkıca kapatırken akacak olan yaşları engelledim.

Yatakta yuvarlanmamızı sağladığında gözlerim aralandı, hala nabız gibi atışını hissedebiliyordum. Hakan elini yatağa indirirken gözlerim içine baktı sessizce. Tüm kontrolü bana veriyordu. Ona alışana kadar tüm ipleri elime doluyordu. Yatakta arzuyla çevrelenmiş bakışlarını yüzümde gezdirirken uzanıyordu.

Kaçıp gidebilirdim, bana engel olmazdı.

Durmak isteyebilirdim, durmaktan çekinmezdi.

Ellerimdeki titreyişten nefret ederek karnının üzerine yasladım. Kalçamı hafifçe kaldırıp oturduğumda dudaklarını birbirine bastırdı. Parmaklarımı karnında kıvırırken haz, acının önüne geçene kadar aynı sığ ve ufak hareketlerimi tekrarladım.

Hakan'ın gözleri yarı yarıya kapanmış, tüm bedeni altımda kasılmış bir şekilde sabitti. Bana dokunmuyordu, ona dokunuşuma izin veriyordu.

"Moya zhena." Karım. Ondan bunu duymak tüm korkumu ve gerginliğimi silip attı. Artık hissettiğim acı değildi, hareketlerimin hızlanışına engel olamadım. Hakan ellerini yumruk yaparken gözlerini sıkıca yumdu.

"Gözler, Karanbey."

"Sikerler." Elleri tekrar kalçamı bulurken biri boynuma kayıp sıkıca tuttu ve tekrar yataktan yuvarlanmamızı sağlayarak dudaklarımı esir aldı. Kalçama kontrolsüz vuruşlarla çarpmaya başladığında dudaklarımızın arasından süzülen inilti tatmin ediciydi.

Ellerim tekrar sırtına kaydığında terden sırılsıklam ve hazdan nefes nefeseydim. Artık endişelerimden sıyrılmış, tek istediğim hazzın beni sarmasıydı.

"Güzel Rus'um benim." Yüzümdeki nemli saç tutamlarını çekerken nefes nefeseydi, göğsünden yükselen hırıltıyla başını geri attı. Yavaşça yutkunuşuyla hareket eden âdem elmasına uzandım ve dudaklarımı değdirdim.

"Güzel karım benim."

"Hakan." Sesimdeki ihtiyaç kademeli olarak bedenimi çarpan bir titreyiştendi. "Karanbey." Gözlerimin önünde oluşan yıldızlarla sırtım yay gibi gerildi.

"Adım ne?"

"Karanbey?" Çenemi tutup patlayacakmışım gibi hissettiğim o noktaya çarptı.

"Adım ne?"

"Karanb-" Haz balonu aniden patladığında çığlığımı dudaklarıyla yuttu ve hareketlerine devam etti. Hazzım bitmek bilmez döngüye girmişçesine bedenimi pelteye çevirirken Hakan elini ikimizin arasına kaydırıp o haz dolu noktayı okşamaya başladı.

"Adımı söyle." Aniden hazzım ikinci kez büyürken ellerine sıkıca tutundum.

"Hakan." Acımasızca ileri geri hareket ederken parmakları tekrar boşalmamı sağlayacak kadar gerilmemi sağlıyordu. "Hakan."

"Adım ne?"

"Hakan, dedim ya." Kendini birkaç kez daha itip son kez okşadığında bedenim infilak etti, dudaklarım aralanırken gözlerim kapandı. Hakan ağırlığını bana vermeden alnını omzuma yaslarken en az benim kadar bitkindi.

"Adım Hakan." Sesindeki boğuk tonlama ve nefesindeki kesikliğin nedeni bendim. Kıkırdamaya başladığımda başını kaldırıp bana baktı. Gözleri kısıldı.

"Teşekkür ederim." Hala tek parça halindeydik. Buna bayılmıştım. Kontrolünü kaybetmenin bu denli hazza bulayacağını bilseydim, daha öncesinde tüm kontrolümü ona verirdim.

"Ne için?" Cevap vermeden omuz silktiğimde yavaşça geriye çekildi ve hissettiğim sızıyla suratımı buruşturdum. Hala daha vücudumda hazzın o titreyişleri devam etse de kasıklarımdaki ağrı tadımı kaçırdı.

"Canını mı yaktım?" Başımı sağa sola salladım. Hakan beni dinlemeyip yataktan çıktı ve çıplağından utanmadan banyoya doğru yöneldi. Onun gidişini seyrederken bana yaşattığı hazzı tekrar isterken buldum kendimi.

"Gel." Yataktan doğrulduğumda geri döndü ve kucağına alıp banyoya yöneldi. Banyoyu inceleyemeden dolmaya başlayan küvete oturdu. Başımı göğsüne yaslarken ılıktan bir tık sıcak olan suyun yavaşça yükselmesinin tadını çıkardım. Kasıklarıma ulaşırken hafifçe inleyip yüzümü onun göğsüne bastırdım.

"Duştan sonra sıcak bir çay yaparım sana." Yükselen suyu avuçlarıyla saçlarıma döktüğünde tüm yorgunluğum bedenimi sardı. "Hala sancın geçmezse eğer bir yol düşünürüz." İlaç içmeyeceğimi iyi biliyordu.

"Ağrım çok yok." Diye mırıldandım.

"Yani canını yakmadığım konusunda yalan söyledin." Başımı kaldırdığımda kaşları çatılmıştı. Gözlerinde geçen pişmanlık canımı yaktığı içindi.

"Sızlıyor...Yani..." Yusuf'la olan o birlikteliği konuşursam Hakan'a saygısızlık yaparmışım gibi geliyordu. Bildiğim tek birliktelik Yusuf'laydı ve Hakan doğrusunu yaşattığında geçmişteki o birlikteliğin hiç doğru olmadığını fark ediyordum.

Geçmişteki acıdan ağlayıp seçimimin bedelini ödediğimi düşündüğüm için sesimi çıkartmadığım zamanı anımsadım. Her şey bittiğinde şu an hissettiğim rahatlamış ve hazza bulanmış halimin yüzde biri kadar bile iyi hissetmemiştim. Ağrılarım olmuştu ve ilaç almadığım için günlerce canımın yandığını gizlemiştim.

"Düşüncelere daldın." Hakan'ın gri harelerine bakarken üzerimde gezinen geçmişin ağırlığı altında boğulduğumu hissediyordum. "Anlat bana."

"Olmaz." Sesimdeki çatlaklardan sızan 18 yaşımdaki Kübra'ydı ve ağlamak için doğru bir zamanda değildik.

"Bana nazik davrandığın ve korkutmadığın için iyi hissediyorum, Hakan." Dudakları aralandı, Yusuf'u sormak istiyormuş gibi kaşları çatılmıştı. Sorarsa ona anlatmak için doğru kelimeleri seçemezdim ki. Bunu psikoloğumla konuşmayı aklımın bir köşesine yazarken gülümsedim.

"Su iyi geldi." Tekrar başımı göğsünde yasladığımda uzanıp suyu kapattı. Parmak uçları saçlarıma masaj yapmaya başladığında gözlerim ağır ağır kapandı.

Hakan'ın üstelemeyişinden memnundum. Az önce yaşadıklarımızın üzerine geçmişimdeki kırgınlıklarımın gölgesi düşsün istemiyordum. Mutluydum ve gerçekten iyi hissetmemi sağlamıştı.

"Ben senin canını yaktım mı?" Sesimdeki alaya engel olamadım. Açıkta kalan omzuma avucuyla su dökerken dudağı alnıma değdi.

"Biraz. Ama su, bana da iyi gelecek. Sırtım acıyor." Tırnaklarımı geçirdiğimi anımsarken suyun altından sırtına kaydırdım elimi. Elimi sürterken gözlerimi kapatıp huzurla geçirdiğimiz bu anın tadını çıkartmak için kendime izin verdim.

Kalp atışlarım yavaşlamış ve sessizlik etrafımızı koza gibi sarmıştı.

"Sırtına çay iyi gelir mi?" Hakan'ın gülüşünü duydum.

"Muhtemelen, şu an Karım yaralarıma iyi geliyor, her ne kadar onları o açtıysa bile." Şaşkınlıkla ciyakladım, bana resmen dolaylı yoldan laf atıyordu. Başımı kaldırdığımda gözlerinin kapalı olduğunu, yüzündeki gevşeyen o gamzeli gülüşünün olduğunu gördüm.

Son zamanlarda odasında bulduğum, o mutlu ve dertsiz tasasız halinin olduğu fotoğraftaki gibiydi. Yanımdayken gülüşlerini seviyordum, bana özelmiş gibi hissetmemi sağlıyordu. Uzanıp kalçamı kaydırdım ve gamzesine dudağımı değdirdiğimde gözlerini araladı.

"Gülmen hoşuma gidiyor."

"Gülüşlerimin nedeni seninle olmamdan." İtirafıyla dudaklarım kıvrılırken başını sola yaslayıp sessizce gülüşümü seyretmeye başladı.

"Hoşuma gitti." Yanaklarımın sıcaklayışı söylediklerinin içimi ısıtmasındandı. Elinin tersini yanağıma sürerken bakışlarım onun yüzünden boynuna ve vücudunu saran yanık izlerine kaydı. Suyun içindeki ellerimi yanık izlerinin üzerine koyup okşadığımda yanağımdaki eli sırtıma sürtündü.

Bedenimde hissettiğim yorgunluk aniden dağıldı ve yerini daha canlandırıcı bir his doldurdu. Sırtını küvete yaslamış elimin onun üzerinde kayışını büyük bir arzuyla seyrediyordu. Göğüslerimizi birleştirdiğimde iç çekti, dudaklarım omzundaki yanık izlerinde gezinmeye başladı.

"Ağrın var, Karım." Sahiplenici dokunuşu ensemden boynuma kaydı, sözünün aksine dudaklarımın hissinden ayrılmak istemiyor gibi tutuyordu boynumu.

"Su iyi geldi." Göğüslerim onun çıplaklığına değdikçe canlandırıcı his tamamıyla arzuya bulandı. Ellerimden birini karnına kaydırırken nefesi kulaklarıma çarpıyordu.

"Senin ağrın geçti mi Karanbey?" Ellerim kasıklarına ulaştığında gülüşü yarıda kesildi. Kafasını küvetin kenarına yaslarken gözleri yarı yarıya kapandı ve göğsünden yükselen ses banyoda yankılandı. Elimi belirli bir ritimde hareket ettirirken eli kalçamdan daha aşağı kaydı.

"Ellerin...Sikerler." Başını kaldırdığında elimi suyun altından daha hızlı hareket ettirince nefesi kesildi. Başı tekrar geriye düşerken ellerimden birini omzuna yaslayıp kalçamı kaldırdım ve onu girişime konumlandırıp yavaşça üzerine oturdum.

"Sikerler." Eli ikimizin arasına kayıp hazdan gözümü karartan o noktayı ovalamaya başladığında tamamen üzerine çökerek çığlığımın banyo duvarlarında yankılanmasına izin verdim.

"Sikerler." Dedim onun gibi.

Boynumu hafifçe sıkarken dudaklarıma yaklaşmak için tamamen dikleştirdi sırtını. Nefesimi kesen o dokunuşu devam ederken hareket etmeden onun etrafında bedenim kasılıyordu. Bu kadar hızlı sona yaklaşmak tüm zihnimi pelteye çevirirken dudaklarına karşılamak için dudaklarımı araladım.

Dudaklarımız birleştiğinde hareketlerimiz acele ediyormuşuz gibi kontrolden çıktı. Dudaklarımızı ayırmadan üzerindeki hareketimi kontrol etmemek için parmaklarını kalçama geçirmişti.

Onun kontrolsüz kontrolünü istiyordum. Benim kadar dağılışını ve hareketlerini hızlandırıp hazzı son nefesini alıyormuş gibi verebilsin istiyordum.

"Hakan." Tırnaklarımı omzuna geçirip dudaklarımızı ayırdığımda nefes nefese kulaklarına fısıldadım. "Fazlasına ihtiyacım var." Onun pimini çeken buydu. Kalçalarımın hareketinin kontrolünü eline aldığında omzuna tutunarak zevk dolu iç çekişlerimi serbest bıraktım.

"Sonum olacaksın." Dedi bir kez daha. "Seve seve gelmesini beklediğim güzel bir son."

İniltilerimiz, aceleci hazza ulaşmaya çalışmamız ve suyun küvetten taşarak banyoya dökülmesi... Hepsi o kadar hızlı ve kör ediciydi ki çığlıkla başımı geriye attığımda dudakları göğüslerime kaydı. Beni hazza boğan son hamlesiydi.

Çığlığım son kez banyoda yankılandığında peşimden homurdanarak içime boşaldı.

Üzerine yaslandığımda sırtını tekrar küvete yasladı ve içimden çıkmadan nefes nefese durup dinlenmemize izin verdi. Hala onunla doluydum ve bu içimdeki arzuyu belirli bir döngüyle canlandırandı.

"Kesinlikle seni asla yanımdan ayırmayacağım."

 

⚡ ⚡ ⚡ ⚡

KARANBEY

Tabaklara yemekleri doldururken Kübra bakışlarımdan kaçıyordu. Yanaklarında beliren o sevdiğim pembe tonu dudaklarımı kıvırmama neden oluyordu. Cesareti sandığımdan çok daha hızlı yok olmuş yine o çekinen ruh hali onu sarmıştı.

Üzerine kalın boğazlı kazağını giymiş ıslak saçlarını kafasında bir tokayla sıkıca tutturmuştu. Ev geldiğimizden çok daha sıcaktı ve duş sonrası açlığımızı hissettiğimizden aşağı inmiştik.

"Benimle içer misin?" Bakışlarını kaldırdığında başımla şarap şişelerinden birini işaret ettim. "Sarhoş olacak kadar içmeyeceğiz, baştan anlaşalım." Sarhoş hali sinir bozucu olduğu kadar tatlı olsa bile ertesi günde başının ağrısı için ilaç içmediğinden acı çekiyordu. İlaç içmiyorsa sarhoş olmasına izin vermiyordum.

"Sarhoş olmayı hiç sevmedim zaten." Kadehleri aldığımda tabakları aldı. "Şöminenin önünde yiyebilir miyiz? Masada toplantıdaymışız gibi oluyor." Sözüne itaat edip kadehleri yere bırakıp koltuktan yastıklardan birini daha alıp yere attım. Şarabı tezgâhtan alırken Kübra çoktan yastıklardan birine oturup tabakları ikimizin arasına bıraktı. Gözleri heyecanla yemekteydi.

"Baya acıktırdım seni." Karşısına otururken rahat eşofman giymeyi özlediğimi fark ettim. Çok nadir derin uyuyabildiğim için çoğu zaman aniden kalkıp gidecek şekilde pantolonumla yatardım. Ali'nin ölümünden sonra tetikte olacak düşmanlarım olduğu için kendimi bu şekilde koruyabiliyordum. Kübra eve geldiğinden beri rahat kıyafetlerime olan özlemim beni tüm rutinimden uzaklaştırıyordu.

Şarabı kadehlere boşaltırken Kübra çatalını eline alıp patateslerden birine batırdı, duraksadı. Ona yemeğini yemesini söyleyecekken boştaki elini kaldırıp konuşmama engel oldu. Çatalını kaldırırken ellerinin titremeye başlamasıyla kaşlarını çattı.

Zeliha'nın dediğine göre pratik yapmaya başlamıştı. Ara sıra mutfakta oturup bir süre önündeki meyve bakarken görmüştü onu. Kübra bana bu konuda deneme yaptığını söylememişti, onu kırdığım zamanlardı ve konuşmuyordu benimle.

Belki de artık sadece kendine ait olmak ve itaat etmek istiyordur Hakan.

Çatalı dudaklarına yaklaştıracak kadar bile yaklaşmış olması onun için büyük bir başarıydı. İlk zamanlar 'yemeğini ye' denilmeden çatalını bile kaldıramazdı. Şimdi ucundaki patatesiyle çatalını titreyerek tutuyordu.

Sabırla bekledim. Pes etmesini değil, savaşacağı o son noktayı aşacak kadar kendisini zorlamasını.

Şakağında ufak boncuk şeklinde biriken ter damlalarıyla tuttuğu nefesini serbest bıraktı. Belki de sorun onun zihninin kendisini engellemesiydi. Başka bir etmeni engellemeyecekti. Çatal tutan elini tutup indirdiğimde bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde geçen hüsranla kaşlarımı kaldırdım.

"Yemek soğuyor. Böyle olmaz ki." Elindeki çatalı alıp patates yerine bonfileden ufak bir parçayı bıçakla kestiğimde bakışları yaptıklarımı takip ediyordu. Çatalın ucundaki eti sosa batırıp dudaklarına uzattığımda gözlerimi kıstım. Deniyordum. Zihnini nasıl harap ettiklerini anlamaya çalışıyordum.

Dudakları yavaşça aralandığında çatalın ucundaki lokmayı ağzına aldı. Lokmayı çiğnerken komut almadan yediğini fark ettiği için gözleri kocaman açıldı.

Onun her şekilde başkalarına yardım duyacak şekilde zehirlemişlerdi. Yıllarca hapsolmasına rağmen onlara asla itaat etmedi, demişti Melih. Onu itaat edecek başka yönlerden tutup çekiştirmişlerdi.

"Yemeğini ye. Tabağın hepsini bitirirsen fazlası içeride var." Çatalını aldığında kendi yemeğimi keserken onun sessizce başını eğerek gülümsediğini gördüm. Ona yemeği yine kendisi dışında biri vermişti, bunu sorun etmiyordu.

"Çok lezzetli olmuş. Böyle yemek yapıyorsan evinde niye aşçı var?"

"Evimizde." Gözlerindeki memnuniyetle beraber dudaklarında beliren tebessüme bayılıyordum. "Ben yemek yaparsam masadaki işlerimi kim yapacak?"

"Senin yerine raconu ben keserim. Böyle yemek yapıyorsan masanın canı cehenneme." Ağzına büyük bir lokmayı daha tıkarken kıkırdamaya başladı. "Seni özel aşçım olarak hapsedeceğim."

"Oturup evimin kocası olmamı mı istiyorsun?" Yemeği boğazına kaçarken birkaç kez öksürüp şarabından büyük bir yudum aldı. "Nefes kesici bir adam olduğumu biliyorum, yemek yerken buna dikkat etmelisin." Kübra kadehi bırakırken gülmeye başladı.

"Oturup evimin kocası çocuklarımın babası olacaksın." Gülüşüm yavaşça küçülürken önümdeki kadehi tamamen kafama diktim. Biten kadehe tekrar şarap doldururken Kübra'nın kıkırdayarak tabağındaki eti kesiyor olduğunu gördüm.

Anlaşma bittiğinde uzaklara gidip yeniden evleneceğini söylemişti, çocuklarına beni anlatacağını. Ona hiçbir zaman bu tarz bir hayat veremeyeceğimi biliyordum. Onun için her şey olabilirdim. Güvendiği liman, korunaklı bir sığınak, onun için savaşan bir koca... Ama asla çocukları olamazdı. Ona çocuk veremezdim.

Kaşlarım çatılırken önümdeki tabaktaki eti kesiyormuş gibi yapmaya başladım. Yemek artık pek iştah açıcı değildi. Gerçeklerin ağırlığı altında ezilirken omuzlarım çöktü. Daha önce böyle bir isteğim olmamış hatta çocuğum olmayacağı için gayet halimden memnundum.

Şimdiyse eksik hissettiriyordu.

Ona asla istediği aile olamazdım.

"Dünyadan Hakan'a." Bakışlarımı kaldırdığımda işaret parmağını kaşlarımın ortasına bastırdı. "Kaşlarını çatmışsın yine. Yemekler kötü mü? Eğer öyleyse söyle, yeni aşçımı kovarım. Söyle hemen." Dudaklarındaki alaylı gülüşle elini alnımdan çekip kaşlarımı eski haline getirdim.

"Yok adamı niye işinden edeceksin? Boş ver." Yemeği sessizce yerken Kübra kaçamak bakışlarla bakıp duruyordu. "Ne?"

"Sorunun ne olduğunu anlatmanı bekliyorum." Tabi ki anlıyordu.

"Et fazla pişmiş, aşçın güzelim eti mahvetmiş."

"Hakan." Derin bir nefes aldım. Birbirimize anlatmazsak birbirimizi kırıp dökecektik. O bana açmıştı kendini. Ben hala bundan kaçıyordum. Korktuğumdan değildi, konuşmayı sevmiyordum.

"Sor Karım. Üç soru hakkın var."

"Üç çok az." Kadehimdeki şarabı yudumlarken kaşlarımı kaldırdım. Başımı devam etmesi için salladığımda Kübra çatalını bırakıp elini kucağına koydu. "Kızmak yok. Tamam mı?" Kaşlarımım tekrar kaldırdığımda ellerini salladı. "Sorum bu değil."

"Devam et." Beni eğlendiriyordu. Birazdan merak ettiği sorularla neşemi kaçıracaktı biliyordum.

"Buse konusunu konuşmuştuk. Anlatmıştın bana." Dudaklarını ıslattı. "Bebeğin senden olmadığından niye bu kadar eminsin?" Kalp atışlarım yavaşlarken kadehin sapıyla oynamaya başladım. "Gözlerindeki netliği görüyorum ama elinde senin çocuğun gibi evi basan sevgilin var."

"Sevgilim değil."

"Biliyorum. Eski sevgilin. Yani ona dönüp baktığımda o da elindeki bebeğin senden olduğuna o kadar emin ki."

"Hangimiz yalan söylüyor diye mi merak ettin?" Ses tonumdaki sertliği kontrol edemiyordum. Ona düşündüğü fikirlerin gerçek olmadığını açıklamıştım. Yine soruyordu çünkü açıklamam yetmemişti.

Sakin ol Hakan. Onun neyi merak ettiğini gayet iyi biliyorsun ve hıncını ondan çıkartamazsın.

"Hayır, öyle değil." Oflayıp rahatsızca kıpırdandı. "Sadece niye bu kadar emin olduğunu merak ediyorum. Buse de emindi."

Dilimin ucuna gelen kelimeleri dudaklarımı birbirine bastırarak durdum.

"O kadar karmaşık mı?" Değildi. Sadece soru soracaktı, irdeleyecekti. Anneme değecekti ucu ve onu anlatmak her şeyi saatlerce anlatmaktan çok daha yıpratıcıydı. "Bu kadar zor mu? Balkonda yaptığımız gibi arkamı döneyim mi sana? Gözlerime bakmadan daha rahat konuşabilirsen..." Hareketlendiğinde uzanarak elini tuttum. Onun gözlerine bakmak düşüncelerimi toparlamamı sağlıyordu.

Aynalara baktığımda nasıl beni cezalandıran yanım açığa çıkıyorsa Kübra'ya bakınca ve gözlerindeki yansımamı görünce onun bendeki Hakan'ı gördüğü gibi görüyordum kendimi. Yıllarca bastırdığım ve görmezden geldiğim kendimi... Bu yüzden bana bakmasını seviyordum.

"Ben baba olmuyorum. Gelecekte bir zamanda olmayacağım." Defalarca kez test yapmış ve kontrole gitmiştim. Hiçbir şekilde baba olmayacağım kesindi. Birden fazla doktordan aynı cevabı almak bundan adım gibi emin olmamı sağlıyordu.

Sadece bunu dile getirmek...Eksik hissettiriyordu. Olmadığımı bile bile hissediyordum.

Kübra ne söyleyeceğini bilemez şekilde gözlerini kırpıştırdı. Çenesi düşük olan karımın bile susturacak yol bulmuştum. Gözlerindeki duygu geçişlerini pür dikkat anlamaya çalışırken dudakları aralandı.

"Nutkun mu tutuldu?" Başını onaylarcasına sallarken dudaklarını ıslatıp bakışlarını etrafında gezdirdi. "Başka sorun yok mu?" Onun ne tepki vereceğini beklediğimi bilmesem de şu an ki tepkisi gerginliğimi dağıttı. Fazlasını bekliyordum. Hayal kırıklığı, acıma, bana bakarken gözlerinde oluşan o hayranlık yerine eksik oluşumu hatırlatacak herhangi bir bakış... Hiçbiri yoktu.

"Bilmiyordum." Elleri kucağında titrerken gözlerim kısıldı. Kendini suçlu hissettiğinde oluşan bir titreyişti. Tedirgindi. "Daha öncesinde çocuklarla ilgili şaka yaptığımda beni uyarmalıydın."

"Yeni kocan ve çocuklarına beni anlatacağın kısmı mı?" Başıyla onaylarken utançla bakışlarını kaçırdı. "Bunu sorun yapmıyorum." Düne kadar benim için bir ödül olan şey sadece bir anlığına onun istediği aile yapısına uyamayacağımı fark edince eksiklik gibi hissettirmişti. "Her şey yolunda. Kaldır bakışlarını."

"Özür dilerim." Şarabımı yudumlarken göz kırptım.

"Buse'nin benden bu kadar net bir şekilde emin olmasının sebebini bilmiyorum. Ortalama 9-10 öncesinde fiziksel ilişkimiz sonlandı. Hemen hemen hamile kaldığı zamana denk geliyor. Sanırım bu yüzden."

"O zaman Buse seni aldatıyordu."

"Ben öyle demezdim."

"Nasıl yani?"

"Beni aldatması için ona sırtımı dayayıp kalbimi avuçlarına teslim etmem gerekirdi. Bunu yapmadım." Kafası karışmış gibi kaşlarını çattığında ona daha açık anlatmam gerektiğini görebiliyordum. Daima en ufak detayları bilmek istiyordu.

"Buse'yle aramızda olan şey liseden beri aynı olmadı. Buse ile liseden sonra aramızdakiler sadece fiziksel ilişki olarak kaldı. Sadece...Çok meşguldüm. Kafam doluydu. Bu hayata bir kadını daha heba edemezdim. Onlarca neden sayabilirim. Hayatıma birini alıp onu tanıyıp birlikte olmak için tahammülüm de cesaretim de yoktu. Rastgele biriyle birlikte olabilecek midemde yoktu. Buse tanıdıktı ve o da hayatıma girip karanlığa hapsolmaya cesaret edemiyordu. Fiziksel bir ilişki olarak devam etti bizimkisi."

"Buse'nin gözlerindeki bakış fiziksel ilişkiden fazlası varmış gibiydi." Değildi. Buse en az benim kadar değişmişti ve geçmişte tanıdığımdan çok daha farklı bir kadın haline bürünmüştü.

"Ama yoktu. Buse benim bir kez canımı yaktı. Ondan sonra bir daha beni yakacak kadar samimi olmadı." Yaralarım tekrar sızlarken Kübra hafifçe öne kaydı ve tabakları kenara çekti.

"Bunu sorsam sorun olur mu bilmiyorum."

"Sor." Onun bana anlattığı gibi geçmişimi anlatırsam, rahatlayabilirdim.

Buse gibi sana korkarak bakacak ve seni suçlayacak, Hakan. Anlatma.

"Buse'yle aranızdakileri yalnızca fiziksel ilişkiye iten o son nokta neydi?" Duraksadım. Bunu dile getirmek zorluydu. İki kişiye anlatmıştım. İkisi de kaldıramamıştı. Kübra da kaldıramayıp arkasını dönebilirdi.

"Annemi öldürdüğümü kaldıramadı."

🖤

 

Bölüm nasıldı?

 

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

Karanbey dışındaki serilerin sıralamasını vermek istiyorum. En azından ilk beş. Sadece isim vereceğim ve sizin mutsuz mu mutlu son mu olduğunu tahmin etmenizi bekleyeceğim. Kabul mü?

 

KARANBEY (Anlaşmalı evlilik, intikam)

 

ENRİCO (Zoraki evlilik + nefretten nefrete sonra aşka sonra nefrete :D )

 

GERARDO (Ajan kız + mafya adam, ihanetler)

 

RASCOL (Rus Mafyası, Hırs ve taht savaşları)

 

YILMAZ (Hangi yılmaz sizce?)

Karanbey gibi uzun uzun olmayacaklar. Hepsi tek kitapta bitecek. Başka kitaplar da var ama bunlar kadar olayları belli ve net değil. O yüzden beklemede kalalım.

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 08.03.2025 00:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...