
🎵 Billie Eilish - everything i wanted 🎵
Selammmmm. Ben geldim.
Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?
Bölümleri bir tık bitirmiş olabiliriz ve arkada taslak biriktirirken güncel paylaşmaya devam etmek istiyorum. Bu yüzden yedi günde bir değilde on günde bir bölümler gelse nasıl olur? Hem kelime sayısını da arttırdım. Artık neredeyse her bölüm 100-150 sayfaya denk geliyor. Sindirerek okursunuz. Ne dersiniz <3
Bir de Eğer Olsaydı diye on bölümlük kısa bir üniversite aşkı konulu bir dram kurgum var. Onu kitaplaştırma arifesindeyim. Nisan gibi ilk kitabımı elimize alacağız <3 Belki basılmadan merak edenler olur diye paylaştım buradan. Umarım onu da seversiniz.
Bölüme geçelim o zaman.
Not: Bölümün ismi çürük yumurta olan kimleri aklınıza getirdi. (Hayatınızda çürük olan yumurtaları yazın :D )
Keyifli Okumalar <3
🖤
18. BÖLÜM - ÇÜRÜK YUMURTA
YAZARDAN
Yıllar önce
Hakan gözlerini açmaya korkarken annesinin ağladığını işitiyordu. Bileğindeki bağları açabilirse annesini koruyacağını düşünmüştü, sandığı kadar güçlü olmadığını anladığı için kendinden nefret ediyordu. Bilekleri çoktan kanamış ve ip canını yakarken annesine yetişemediği için yine kendisinden nefret ediyordu.
Hakan, Hakan oluşundan nefret ediyordu. Babası gibi olmamak için savaşırken babasından daha güçsüz biri olarak kalacağını hesaba katmadığı için kendisine kızıyordu.
Şeytanla savaşmak için şeytan olmalıydı.
Deponun kapısı açıldığında annesinin sustuğunu duydu. Başkalarının yanında asla ağlamazdı. Tanıyordu onu. Hakan gözlerini açıp içeri giren adama baktı. Öfkesi alevlenirken bileğini çekiştirdi.
"Siktir git."
"Sakin ol çocuk." Haldun, Hakan'ı umursamadan Azra'ya yaklaşırken Hakan dişlerini sıkarak bileğine sarılı ipi gevşetmek için çabalamaya devam etti.
"Dokunma bana." Azra kalçasını kaydırırken sırtını duvara yasladı, kucağındaki bağlı ellerini kaldırırken kaşlarını çattı. "Defol git." Sesindeki çaresizlik ve ağlamaktan kısılmış o tonlamayla Hakan bakışlarını ona çevirdi. Annesini ilk kez bu kadar yıkılmış görüyordu. Gözleri kıpkırmızı ve yüzünde her zamanki ifadesizliği yerine acı dolu kırgınlık vardı.
"Azra."
"Git." Azra tekrar ağlama krizine gireceğini bildiği için dudaklarını birbirine bastırdı.
"Ümit yanlış seçim, demiştim sana." Hakan'ın duymayacağı ses tonuyla konuştu. "Ta en başından söyledim sana."
"Doğru seçim sen misin? Ona itaat edip boyun eğen birisin. Adam mısın? Değilsin. İtin tekisin." Hıçkırığını yuttu. "Sana yardım et dedim. Başından seni seçseydim ne olacaktı? İt eşi mi olacaktım?"
"Seni bu depodan çıkarabilirim." Haldun, karşısındaki kadının yıkılmamak için savaştığını görüyordu, gözlerinin çoktan paramparça olduğunu da.
"Artık istemiyorum."
"Azra, Ümit fazlasını yaşatacak." Azra'nın çenesi titrerken bakışları Hakan'a kaydı. Onun duyamayacağı kadar fısıldayarak konuşuyorlardı, yine de oğlunun kaşlarının çatıldığını gördü. Ne zaman kaşlarını çatsa Ümit'in öfkesini onun gözlerinde görmek yüreğini hoplatıyor onu korkutuyordu.
"Bana yapacağı her şeye sesim çıkmaz." Bakışlarını tekrar Haldun'a çevirdi. "Oğlumu çıkar buradan." Yutkundu. "Beni cezalandırırken bile ona zarar veriyor. Onu çıkart burada. Babasına benzesin istemiyorum."
"O zaman Ümit'in çocuklarını doğurmayacaktın." Azra başını eğerken ağlamaya başladı. Sinirleri gerilmişti ve artık sandığı kadar güçlü duramıyordu. Birkaç saatte kendisine yaşatılanlar onu o kadar kırmıştı ki parçalarını bir araya getirip ayağa kalkamıyordu.
"Ben mi istedim?" Hıçkırırken başını eğdi. "Bilmiyormuşsun gibi davranma. Onları bu dünyaya doğurmamak için ne kadar çabaladım en iyi sen biliyorsun. Düşmediler, tutundular." Haldun tüm bunları biliyordu. Bu yüzden sustu.
"Söz ver, Haldun. En azından geçmişin hatırına söz ver."
"Ne için?"
"Ümit'in yanında kalmaya devam edeceksin. Oğullarıma zarar vereceğini anladığında onun dikkatini dağıtacak bir şey yapacaksın." Haldun kaşlarını çattığında Azra titreyen elini uzatıp onun eline dokundurdu. "Söz ver. Bana yapamadığın yardımı, oğullarıma yapacaksın."
"Niye veda ediyorsun?" Azra başını eğerken pes edeceğini biliyordu. Ümit'e verdiği gücün altında kalıyor ve gün geçtikçe parçalanıyordu. Bu depoda ona yaşatılanları unutacak kadar güçlü olmadığını biliyordu. Şu an elinde olsa kendini bir uçurumdan atmak istiyordu.
Ölümüne bile kendisi karar vermek istiyordu.
Yapamazdı. Hakan onunla aynı yerde mahsur kalmışken kaçıp ölemezdi.
"Söz ver."
"Söz." Haldun verdiği sözü yıllarca yapabileceği en dikkat çekmeyecek şekilde tutmuştu. Ta ki önceliği çocukları olana kadar. İşte o zaman diğerleri gibi karşısındaki adama düşman olmuştu. Karanbey'e.
Depoda annesinin acılarına şahit olan o genç adama, yıllar sonra babasından daha güçlü olacağını ve düşman olacaklarını düşünmeden yardım etmişti. Hakan kendisine gelen uyarıcı isimsiz mesajların sahibini hiç öğrenmemişti. Onu bazı olaylardan kurtaran yine annesinin gölgesi olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti.
Hakan kaşlarını çatarak annesiyle konuşan Haldun'a nefretle bakmaya devam ediyordu. Ne konuştuklarını bilmiyordu. Tek bildiği annesinin Haldun'a yardım için yalvarmasıydı. Etmemişti. Saatlerdir annesine yaşatılanları görmek ve duymak Hakan'ın aklını kaçırmasına neden oluyordu.
Bir kadına daima nazik davranacaksın, demişti annesi. Bu depoda ona nazik davranmamışlardı. Buna şahit olması bileklerindeki ipleri çözerek annesini depodan kurtarmak isteyişini arttırıyordu.
Haldun olduğu yerden doğrulurken bakışlarını kendisine nefret kusan Hakan'ınkilere çevirdi. Hakan'ın öfkesi yalnız annesine yardım etmeyen Haldun'a değildi, ona zarar veren babasınaydı, hatta saatlerdir ona tek kelime etmeyen annesineydi de.
Onu kırdıklarını biliyordu, görmüştü, duymuştu. Haldun'la konuşabilen kadın ona susmuştu. Bunu hazmedemiyordu.
Annem onu kurtaracak kadar güçlü olmadığım için bana kızgın, diye düşünüyordu. Gözlerine Haldun gelene kadar bakmamıştı bile. Sanki annesi ona sesini ve gözlerini yasaklamıştı. Hakan'ı böyle cezalandırıyordu.
Babamla savaşacak kadar güçlü değilim, diyordu kendine. Anneme zarar vermelerine engel olamayacak kadar güçsüzüm.
Halbuki düşüncelerinin tam tersiydi. Azra oğluna bakamıyordu. Ona bakamayacak kadar utanç içindeydi, yaşadıklarından değildi bu utanç. Yaptığı seçimlerin ve savaşının bedelini oğullarına ödettiği içindi. Ümit'le olan savaşının en büyük yarasını Ali ve Hakan almıştı. En az Ümit kadar suçlu olduğunu biliyordu.
Haldun çekip gitmeden önce son kez Azra'ya baktı. Azra başını kaldırırken gözlerindeki vedayı görmek Haldun'un arkasını dönmesini sağladı. Haldun gittiğinde bile annesinin kapıya bakmaya devam edişi Hakan'ı paramparça ediyordu.
"Anne." Azra ona bakmadı. "Seni buradan çıkartacağım. Yemin ederim." Azra en ufak tepki vermeden karşısındaki kapıya bakmaya devam ediyordu. "Sana bir daha zarar vermelerine izin vermeyeceğim."
Azra onu rahatlatmalıydı, her şeyin yoluna gideceğini ve iyi olduğundan bahsetmeliydi. Yapamıyordu. Değildi. Her şeyin iyi olacağına inancı kalmamıştı. Hayatı boyunca belki de ilk kez pişmandı.
"Bana bak anne, benimle konuşmana ihtiyacım var." Yapamadı. Oğluna daima güçlü yanını göstermişken parçalara ayrılmış ruhunu gösteremezdi. Her an ağlama krizine gireceğini hissediyordu. Eğer Hakan'a bakarsa dağılacaktı, biliyordu.
"Babama söyleyelim. O kızı benim kaçırdığımı söylersek beni suçlar."
"Bunu yapmayacaksın." Annesinin sert ses tonu Hakan'ı duraksattı. Günlerdir tek kelime etmeyen annesinin kendisine karşı ilk cümlesiydi bu. "Ne olursa olsun asla suçu üzerine almayacaksın. Baban beni öldüremez."
"Ama canını yakabilir. Yaptı da bunu."
"Önemli olan ben değilim. Sensin Hakan. Ali sana düşkün ve baban ne yaparsa yapsın hiçbir şeyi üzerine almayacaksın. Çünkü ne dediyse yaptım. İtalyanlara onun yapacağı katliamı haber verdim. Bu dünyada ihanetin ve yalanın cezası ölümdür. Baban bunu yapabilecek kadar güçlü değil. Beni öldüremez."
"Artık ikinizin arasındaki hesaplaşmadan bıktım. Seni öldüremez ama canını yakabilir. İkinizde kazanamadığınız bir savaşta birbirinize saldırıp duruyorken olan Ali'yle bana oluyor." Azra başını eğdiğinde Hakan, arkasındaki duvara yaslandı.
"Söz ver."
"Ne?" Hakan doğru duyup duymadığını anlamak için sorduğunda Azra çenesini dikleştirdi.
"Söz ver. Baban gibi olmayacaksın. Bu depodan çıkacağız. O zaman çekip gideceksin. Kardeşini de yanına alacaksın. Onun gibi olmayacaksınız." Hakan birkaç saniye sessiz kalırken annesinin ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bu hayatta olmalarını sağlayan bir annesi ve bir babası vardı ve hangi hakla hayatlarını mahvettikleri oğullarının normal bir hayatta var olacaklarını düşünürdü?
"Sen ciddi misin?"
"Baban gibi biri olursan seni asla affetmem Hakan." Hakan'ın istediği en son şey buydu. Yine de annesinin bunu istemesi haksızlıkmış gibi geliyordu.
"Bu hayatı yaşamamızda en az babam kadar suçlu olmana rağmen seni affediyorken sen bu hayata uyum sağlarsam beni affetmeyeceğini mi söylüyorsun? Anne sen ne istiyorsun? Tabi ki babam gibi biri olmaya can atmıyorum ama yine de biliyorsun. Sonumu sende biliyorsun."
"Olmayacaksın. Baban gibi olmayacaksın."
"O zaman ona benzemeden önce gitmeye cesaretin olsaydı veya bizi öldürmeye." Hakan bakışlarını eğerken gözlerinin yanışını bastırmaya çalışıyordu. Boğazında düğümlenen yumru nefesini kesiyordu. "Önce böyle bir hayata mahkûm olmamıza neden olduğun için kendini affetmeye çalış. Sonra hesabını sorarsın anne."
Azra başını çevirip kaşları çatılmış oğluna baktı. Onun omzuna yüklediği sorumluluk için çok küçüktü. Babası gibi birisi olmamaya çabalaması için bu karanlık kanlı dünyadan uzakta yetişmesi gerektiğini biliyor, kendini suçluyordu.
Deponun kapısı açıldığında içeri babasının korumalarından biri girdi. Hakan'a adımlarken Azra kaşlarını çatıp yerinden kalkmaya çalıştı. İpler bunu engellerken koruma çoktan Hakan'ın iplerini çözmeye başladı.
"Ne yapıyorsun?"
"Ümit abi, onu buradan çıkartmamızı istedi-" Hakan başını korumanın burnuna geçirip fırsatı değerlendirirken korumanın belindeki silahı almak için uzandı. Korumayla yere yuvarlanırken Azra endişeyle Hakan'ın silahı aldığını gördü.
"Hakan hayır."
Koruma Hakan'ın elini tutarken onu zapt etmek için sırtını yere yasladı. Hakan bunun son saldırısı olacağını biliyordu, eğer kaybederse onu daha sıkı bağlayıp hapsedeceklerdi. Buna izin vermektense birini öldürebileceğini hissediyordu.
Silahın sesi depoda yankılanırken Hakan kaskatı kesildi. Bedenini saran adrenalin kademeli olarak uçup gitti. Canı yanmıyordu. Karşısındaki korumanın en az kendisi kadar şaşkın olduğunu görmek iyi hissettirmiyordu. Hızla yarası olmayan adamı inceleyip başını çevirdi.
"Anne." Elindeki silah tonlarca ağır hissettiriyorken avuçlarından kaydı. Azra canının yandığını Hakan ona baktığında algılayabilmişti. "Anne!" Hakan'ın feryadı depoda yankılanırken korumadan kurtulup annesinin yanına titreyerek oturdu.
"Çöz onu." Koruma ne yapacağını bilemez halde Azra'nın iplerini çözdüğünde Hakan onu sardı. Göğsündeki kanama tüm kıyafetine bulanırken Hakan çaresizce elini yaraya bastırdı.
"Özür dilerim." Azra'nın onu sakinleştirecek kelimeleri boğazına diziliyordu. "Özür dilerim." Hakan'ın hıçkırıklarını durdurmak için kollarını ona dolayacak gücü kendinde bulamıyordu. "Özür dilerim, anne."
Azra Karan, ölüyordu.
Hakan'ın eline sürülen ilk kan, annesininkiydi.
Her ne kadar tetiği çeken koruma olsa da Hakan her gece bu anıya ait kâbusu görmeye devam etti. Her gece annesi tekrar tekrar kollarında son nefesini verdi ve tıpkı anılarında olduğu gibi Hakan onu kurtaramadı.
Ümit Karan, Azra'nın hayatını çalmışken Hakan onun hayatını sonlandıran olmaktan aldığı her nefeste nefret etmişti. Ellerindeki kanın hesabını kendine kestikçe babasından nefret edişi büyümüş ve ikisinin savaşına dönmüştü.
KÜBRA
Günümüz
"Annemi öldürdüğümü kaldıramadı."
Hakan, gözlerim içine bakarken nefesimi tutarken buldum kendimi. Buna inanasım gelmiyordu. O daha önce birilerini vurmuştu, öldürmüştü. Şahit olmuştum buna. Ama annesini öldürdüğüne inanamıyordum. Gözlerinde annesinden bahsederken oluşan hüzün söylediğine inanmama izin vermiyordu.
"Nasıl oldu?" Sesim zar zor çıkabilmişti. Bir şeyler doğru gelmiyordu. Ali öldü diye haftalardır onu öldüren kişileri arıyordu. Annesi yıllar önce ölmüşse bile hala onun mezarını bulmaya çalışıyordu. Hakan bile isteye annesini öldüremezdi. Öyle birisi olduğunu kabul etmiyordum.
"Ben yaptım." Sesindeki kendini suçlayan tonlama pişmanlık doluydu. Bile isteye annesini öldürmüş olsa pişman olur muydu?
"Nasıl oldu?" Ona inanmıyordum.
"O depodan beni çıkartacaklardı, annemi ardımda bırakıp gitmemi isteyeceklerdi. Bende korumaya saldırdım. Korumayı öldürüp annemi çözecektim, planım buydu." Yavaşça yutkunurken şarabı kadehe doldurmaya başladı. Elleri titriyordu. Uzanıp şişeyi elinden aldığımda buna izin verdi. Kadehini tamamen doldurduğumda hepsini içine kadar sessizce kafasına dikti.
Omuzları Faruk'un durumunun iyi olmadığı zamanki gibi çökmüştü. Sanki geçmişin yükü omuzlarına öyle bir ağırlık yapıyordu ki anlatmak onu rahatlatmıyor, tersine yükünü arttırıyordu.
Hakan sessizdi çünkü anlatmak onun anılarını tekrar yaşatıyordu. Konuşmamak onun savunmasıydı. Kaçışı ve anılarından saklanışıydı.
"Korumanın silahını aldığımda bana direndi, silah bir şekilde patladı." Kadehi bırakırken avuçlarını açtı, kaşları çatılırken avuçlarına ters ters bakmaya başladı. "Annemi vurdum. Elimde onun kanı var. Ne kadar sabunlasam da geçmiyor." Şarap şişesini kenara bırakarak tamamen ona yaklaştım ve kanlı gördüğünü sandığı eline elimi bırakıp sıkıca tuttum.
"Hakan." Bir elimi kaldırıp yanağını nazikçe okşadım. "Kazaymış."
"Yine de elimdeki silahla öldü."
"Kazaymış."
"Onu öldürdüm Kübra. Kazayla veya gerçekten alıp silahı ona doğrultarak...Fark etmiyor. Onun nefesini kesen benim aptal kahramanlığımdı. Babamın bile yapamayacağını birkaç saniyede yaptım." Diğer elimi kaldırıp tamamen yüzünü avuçladım.
"Kazaydı."
"Değildi." Elimi yüzünden çekmeye çalışırken gözleri öfke doluydu. Zihnindeki savaşa karşılık vermem hoşuna gitmiyordu. Görebiliyordum. Aynı savaşı bende yaşatmıştım kendime. Yusuf benim yüzümden öldü, demiştim. Medine abla benimle Rusça konuştuğu için sebebi bendim, deyip durmuştum.
Değildim. Değildi.
"Bana bak." Kaşlarımı çattığımda bakışları duraksadı, direnişine ara verdi. "Kazaydı. Evet annen öldü. Kazaydı." İtiraz etmek için dudaklarını araladığında ondan önce davrandım. "Kazaydı Hakan. Anneni kurtarmak istemişsin."
"Ama kurtaramadım. Tıpkı Ali'de olduğu gibi. İkisinin de sebebi ben oldum." Ne yaparsam yapayım zihnindeki düşünceyi değiştiremeyeceğimi fark edince duraksadım. Annesine o depoda ne yaşattıklarını bilmiyordum, Faruk'a göre Hakan'ın anlatamayacağı kadar ağır şeyler yaşanmıştı. O zamanlar Karanbey değildi. Yalnızca berbat bir aileye doğmuş ve büyümüş Hakan'dı.
Geçmişe gidip onun hayatındaki o karanlıktan çekip çıkartmayı istiyordum. Elinden tutup bu kanlı bataklığa saplanmadan onu kurtaracak birileri olmamıştı. Ali'nin ölümüyle kendini suçladığını sanırken o annesinin ölümünü bile omuzlarına yüklenmişti.
Belki de odasındaki aile fotoğrafını başucunda tutmasının tek nedeni, ölümüne sebep olduğunu düşündüğü kişileri unutmamak için her gece kendine yaptığı işkenceydi. O yüzlere her baktığında, hayatına devam etmek ona kendini kötü hissettirerek kalbindeki yasa ve ruhundaki yaralara tutunmasıyla affedilmeyecek bir günahı varmış gibi kendini cezalandırıyordu. Onun için kazayla yaşanan o ölüm de kardeşi ölürken nefes almaya devam edişi de affedilmeyecek bir hataydı ve nefes aldıkça bedelini kendisine ödetmeye devam edecekti.
Onun zihnindeki düşünceleri çekip çıkarmak istiyordum. Zihninde yaşamaya devam eden karanlık anıları silmek ve unutmasını sağlamanın bir yolunu bulmalıymışım gibi geliyordu.
Ona beni, beni ona çeken şeyin ne olduğunu görebiliyordum. Geçmişlerimizdi, kendimizi suçlayışlarımız, elimizdeki kanın üzerimize bıraktığı suçluluk, hapsolduğumuz karanlık anılar... Kimse bize nasıl yaşayacağımızı sormamış, tersine karanlıkta kalmamızı sağlamışlardı.
Onunla asla özgür olamayacaktık, kendi zihnimize hapsolmuştuk bile.
Onunla asla savaşımız bitmeyecekti, kendi düşüncelerimizle boğulduğumuz sürece.
Ruhumuza bulaştırdıkları o kanlı geçmiş yüzünden hepsinden nefret ediyordum.
Hakan'ın kucağına otururken başını omzuma yasladım. Kaskatı kesilirken bunu umursamadan bir elimi ensesinden saçına diğerini sırtına yasladım.
"Kayıpların için üzgünüm, Kocam." Sarılmak iyi gelirdi, en azından bana. Kollarımın arasında tüm bedeni gevşerken bedenimi kollarıyla sıkıca sardı, yüzünü boyun girintime tamamen gizledi.
Buse onu terk etmişti. Yıllar önce yaşadıklarının şokunu atlatamayan ve şimdikinden daha aydınlık olan Hakan'ın yaşadığı korku ve pişmanlığı görmezden gelmişti. Şimdi Karanbey'in ardına gizlediği kırgınlıkları bile Hakan'ı sıkıca sarıp onunla olduğumu ona hissettirmek istememe neden oluyordu.
Hakan annesini kurtarmak isterken onun canını almıştı.
Hakan'ı öldürmek isteyenler onun yerine Ali'yi öldürmüşlerdi.
Hakan'ın niye hayatındaki kişilerin en ufak bir zarar görüşünde yıkıldığını şimdi daha iyi anlıyordum. En sevdiği iki kişi onun gözünün önünde ölmüştü, sebebi kendisiymiş gibi kafasında kurup durmuştu. Namık'ın hain olduğunu bilmeden önce delirdiği ve gözlerindeki kanla intikam alırcasına korumayı öldürdüğü zamanı da Faruk'un öleceğini düşündüğü için yıkıldığı anında sebebi buydu.
Hakan Karan'ın kaybetmeye tahammülü kalmamıştı.
"Senin suçun değildi. Kazaydı." Saçına dudaklarımı değdirdim. Onu suçlamıyordum. Suçlayamazdım. Evet kazayla da olsa annesinin ölümü eline bulaşmıştı. Bunu görmezden gelmem imkansızdı. Sadece suçlamıyordum onu. Kendisi söylemişti. Bazen kurtulmak için bazı hataları yapabilirdi insan. Orada hem annesi hem de kendisi için savaşmıştı, kaybeden o olmuştu.
"Bu konuda ne dersem diyeyim kendini suçlayacaksın biliyorum." Benim kendime yaptığımda buydu. "Annene bilerek zarar verir miydin?" Başını hızla geriye çekip kaşlarını çattı. "Vermezdin, görebiliyorum. İşte bu yüzden seni suçlamıyorum. Senin de yapmana izin vermiyorum Hakan. Anneni kurtarmak için çabalamışsın."
"Annem... Ölürken bana bakmadı, ondan öncesinde benimle kısa bir an konuştu, yine de günlerce sustu biliyor musun? Sanki o depoda onu kurtaramadığım için beni cezalandırıyordu. Bu yüzden onu kurtarırsam tekrar neşeli haline döner ve hayatımızı yaşarız, gibi gelmişti. Olmadı. Ölürken korumanın elindeki silahı almak ister gibi elini uzatacak vakti oldu. Silahı istediği gibi eline bıraktığım da son gücüyle silahı tuttu. Başta anlayamadım. Ne olduğunu..." İç çekti.
"Babam geldi. Annemi kollarımda kanlar içinde gördü. Öfkeyle korumayı dinlemeden öldürdü. Anneme yaşattıklarını sanki yaşatmamış gibi yanına çöktü. Onu öyle görünce bundan tiksindiğimi anımsıyorum. Sanki annemin ölümü onun için bir cezaymış gibi bakmıştı. Saatlerce bir kadına yaşatılacak en büyük acıları yaşatmamış gibi bakması adil değildi." Dudaklarını ıslatırken bakışları etrafta gezindi. "Tüm ömrümüzü mahvetmemiş gibi sevgiyle baktığında bundan tiksindim. Sevgi bu değildi ki."
"Baban ne yaptı?"
"Annem gözlerini babama çevirdi. Elindeki silahı bırakırken babama güldü. Sanki...Babamın onu öldürmesine bile izin vermediğinin keyfini yaşıyor gibiydi. Babam annemin pes etmesini istiyordu, bunu yapana kadar orada işkence çektirecekti, o çok sevdiği karısına." Tiksinircesine konuşurken suratını buruşturdu.
"Annem ölürken bile babamla savaşına devam ediyordu. Her zaman öyle olurdu. Annem en kötü durumda bile çenesini dikleştirip gözlerinde savaşmaya hazır o kadının inadı olurdu. Biliyorum bencilce bir istek ama bana bakmasını istemiştim o zaman. Onu vurup nefesini kesmeden önce bana bakıp her şeyin yolunda olduğunu gözlerinde görmek istedim." Elini çenesine sürerken bakışları çeneme kaydı.
"Yine de babama baktı. Haldun'a baktı. Gelen korumalara bağırdı. Benimle konuştuğu tek an ölmeden birkaç dakika öncesiydi ve onda da babam gibi olursam beni affetmeyeceğini söyledi. O kadar boktan bir adaletsizlik ki bu anlamlandıramıyorum." Elimi çökmüş omuzlarına destek olurcasına sürdüm.
"Babam gibi biri olursam..." İç çekti. "Ne bekliyordu acaba?" Başını sağa sola salladı. "Bu söylediklerini saymazsam tüm o zaman boyunca bana sessizdi, gözlerini benden sakınıyordu. Babam onu cezalandırırken o da beni bu şekilde cezalandırıyor gibi düşünüyordum o zaman."
Kırıldığım zaman onu görmezden gelip bakışlarımı da sesimi de ondan sakındığım zamanı hatırladığımda göğsümde derin bir sızı hissettim. Onun için bu cezaydı, annesinin son nefesini verirken kestiği bir ceza.
Neden sürekli gözlerime bakıp konuşmamı istediğini daha iyi anlıyordum. Neden sürekli susup saçmalasam da sabırla beni dinlediğini görebiliyordum. Bu Hakan'ın aydınlığını silip götüren tatsız bir karanlıktı. Gözlerim onunkilerle kesiştiğinde rahatlıyordu, gözlerimi okumak düşüncelerimi anlamasını kolaylaştırdığı için sanmıştım. Fazlası vardı.
Hakan'da daima hep daha fazlası oluyordu.
Annesi ondan gözlerini ve sözlerini sakınmıştı. O depoda ne yaşandıysa Hakan görmüş, duymuştu. Tüm ağırlığı onun omuzlarına kalmıştı ve onu rahatlatan kimse olmamıştı. Elimi omzuna kaydırıp sıktım.
"Babam...Annemin intihar ettiğini düşündü. O zaman annemin neden ölmeden önce babama meydan okuduğunu anladım. Ölürken bile elimdeki kanı gizleme derdindeydi. Ben..." Gözlerini kapattı.
"Babam, anneme tekrar tekrar kaybetti ve artık savaşacak bir eşi yoktu. Belki de benim yaptığımı anladığı için onu benden aldı. Babam annemi kucağımdan aldığında buna engel olmadığım için bana öfkelendi. Annemin intihar edişinin sorumlusu tuttu." Dudakları acı bir tebessümle kıvrılır gibi oldu.
"Annemin elimdeki silah yüzünden öldüğünü bilse beni orada öldürürdü. Bunu biliyorum. Belki de...Ondan korktuğum ilk zaman oydu. Ölmekten korktuğum için değil, Ali vardı. Bu yüzden annemin intihar etmiş olduğu yalanına sadık kaldım." Ağır ağır yutkunurken gözleri aralandı, kızarmış olduklarını gördüm. Bakışlarını şöminede yanan ateşe çevirdi.
"O depoda ölene kadar dövdürttü. Karısının intiharından oğlunu suçladı. Kendimi savunmadığım ve babama hak verdiğim ilk ve son dayağım oydu. En son hatırladığım o depoda fiziksel acıdan ziyade tuttuğum yas yüzünden...ağlamaya başladığım. Sonra gözümü açtığımda haftalar geçmiş bir şekilde bir hastane odasındaydım. Ali yoktu. Faruk yoktu. Annemde yoktu. O zamandan sonra yalnızlığı kabul ettim. Yalnız başıma kimseyi kendimle sürüklemeden babamın canını yakmak istedim." Bakışları bana çevrildi.
Hakan'a söyleyeceğim her bir cümlemi bastırıyordum. Onun uzun uzadıya geçmişini anlattığı zamandı ve eğer onu bölersem bir daha bu yaralarını anlatmayacakmış gibi hissediyordum. Bu yüzden sessizce onu dinliyordum. Gözlerime baktığı her saniye gözlerine bakmaya devam ediyordum.
Onu kimse duymamıştı, görmemişti.
Onu duyuyor, görmekten vazgeçmiyordum.
"O depodaki dayak yüzünden çocuğum olamıyor. Babam bunu öğrenmesin diye tüm tıbbi kayıtlarımı değiştirdim. Neden bilmiyorum. Bunu sakladım. Faruk'tan, Ali'den."
"Buse'den." Başıyla onayladı.
"Babama bu konuda kızmadım. Baba olunacak bir adam değilim. Bu hayata onların yaptığı gibi bir çocuk getirip hayatını mahvetmekle ilgilenmiyorum. Babama tek bir konuda kızgınım. Annemi öldüren bendim, biliyorum. Ama ona bir hayat borçlu olan oydu. Onun ölmeden önce çektiği acıların hepsini ödemesi gerekiyordu, Kübra. Ondan annemi almam gerekiyordu. Ali'yi babamdan korumam gerekiyordu. En çok da babamdan kendimi korumam lazımdı. Ali'yi, Faruk'u, Asya'yı...Ben düşersem hepsinin canı yanardı."
"Bu yüzden Karanbey olmayı seçtin." Birkaç saniye gözlerime bakarken bakışlarındaki rahatlamayla elimi alnındaki saçlara sürdüm. "Hepsini korumak için." Ama kendisini hiçe sayarak yapmıştı bunu.
"Annem güçlüydü. Onun gibi güçlü olursam hatta biraz da babam gibi olursam onları herkesten korurum diye düşündüm. Annemin istediğinin tam tersiydi bu. Kaçıp gitmekten bahsederdi hep. Babama benzemediğim, annem gibi bir kadını karanlığıma mahkûm etmediğim bir yaşam süreceğimi anlatıp dururdu. Çocukluğum bunları dinlemekle geçti. Babama aşkla bakarken bir yandan bunları söylemesi o kadar kafamı karıştırırdı ki anneme sinir olurdum."
"O zaman çocuktun."
"Geçmişe baktığımda annemle ilgili hatırladığım çoğu anıda sinir olduğumu fark ediyorum. Bir yanım onun ölümüne neden olduğum için kendime kızarken diğer yanım annemle babama o kadar kızıyor ki geçmişe dönsem gerçekten kaçıp gidermişim gibi geliyor." Böyle düşünmeye hakkı yokmuş gibi kaşları çatıldı ve gözleri öfkeyle kısıldı.
"Bazen içime Ümit Karan kaçmış gibi hissediyorum." Homurdanarak beni yere bıraktı ve yerdeki tabakları alıp mutfağa adımladı. Ardından bakarken karmakarışık duygularla olduğum yerde oturmaya devam ettim.
Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Annesinin Ümit'e âşık olduğunu daha öncesinde söylemişti, Ümit'inde ona. Bu dünyaya getirdiği iki oğlu olmuştu. İkisi de toksik güç meydan okumalarının olduğu ilişkilerinin içine iki masum hayat sığdırmışlardı.
Ümit, oğullarının kendisi gibi karanlık tarafta olmasını istemişken Azra sevdiği adam gibi olmamaları için oğullarını korumaya geçmişti. Bu dengesizliğin içine hapsolan yalnız Ali ve Hakan olmuştu. Ali bunun altından nasıl gelmişti bilmiyordum, belki de Hakan'ın kol kanat gelişi bu süreci sancılı geçişine engel olmuştu. Ama Hakan için olaylar bu kadar kolay değildi. Onun savaşı babasının karanlığını tatmaktan geçmişti.
Şarabı ve kadehleri alırken mutfağa adımladım. Tabaklar tezgahtaydı ve Hakan yoktu. Bakışlarım bahçeye açılan sürgülü cama kaydığında onu gördüm. Yağan karın altında paltosunu giymeden sigarasını içiyordu. Omuzları çökmüş ve bakışları kararmış gökyüzündeydi. Koridorda montumu giyip onun paltosunu alarak dışarı çıktığımda bakışlarını bana çevirdi.
"Saçların ıslak. İçeri geç Karım." Sesi boğuktu, çatlaklardan sızan acıyı hissedebiliyordum. Yanına adımlarken evdeki terlik yüzünden ayaklarımın buz kesişini umursamadan paltosunu açtım, omuzlarına attığımda iç çekti. Sırtına göğsümü yaslayıp ellerimi karnında birleştirdiğimde sessizce ona sarılmaya başladım.
O yalnız değildi, ben vardım.
"Hasta olursam bana bakarsın." Diye mırıldandım. Hafifçe güldü. "Kocam değil misin?"
"Hasta olursan deliye dönüp sinirlenirim. Huysuz bir adam olduğumun iftirasını atarsın bana." Kıkırdadım. Öyleydi.
"Olsun. Huysuz bir adamla evlendiğimi başından beri biliyordum. İtiraz etmeden tüm huysuzluğunu kabul edeceğim." Hakan bir elini elimin üzerine yasladığında buz gibiydi. Hızla iki elimin arasına hapsederek ona sarılmaya devam ettim. Diğer elindeki sigarayı içerken onun sessizliğine eşlik etmeme izin verdi.
"Sana yaşatılanlar için çok öfkeliyim Hakan. Buna göz yumanlara da bunu bile isteye yapanlara da. Daha 17 yaşındaymışsın." Kollarımı sıktım. Onu düşünen bir tek Faruk'muş gibi geliyordu. Ne annesi ne babası ne de Ali... Sanki Hakan hepsiyle ayrı cephelerde savaşarak büyümüş gibiydi.
Annesi onun koruyucu meleğiyken aynı zamanda onun omuzlarındaki yük olmuştu. Ali, onu ikizi olmasına rağmen küçük bir kardeş gibi geriye çekilmiş ve sorunları çözmek için Hakan'ın yüklendiği tüm sorumluluğa engel olmamıştı. Ümit Karan, zaten baştan aşağı çöptü.
Her ne kadar doğduğu bir aile olsa da mutlu olamamıştı. Birer birer kaybederek mutsuzluğu katlanarak büyümüştü. Onun ailesi yoktu, kim olduğu belli olsa da ailesi içinde yapayalnızdı. Bana aileyiz, dediğinde yalnız benim için söylüyor sanıyordum. Hayır. Onun da aileye ihtiyacı vardı.
Artık onu bırakmakla ilgilenmiyordum.
"Bugünden sonra bir daha ailemi aramanı istemiyorum." Sigarasını söndürürken kollarımı çözüp bana döndü. "Ciddiyim. On dört yıl öncesine değil, şu ana ihtiyacım var. Ailem sensin ve bundan vazgeçmeyeceğim." Diğerleri ölerek onun hayatından trajik bir şekilde giderken ben bile isteye arkamı dönerek çekip gidemezdim. Onunla kalıyordum. Buna kimse engel olamazdı.
"Anlattıklarıma rağmen kalmayı düşünecek kadar deliysen seni tedavi ettireceğim." Elimi omzuna vurduğumda kaşları çatıldı. "Bu hoşuma gittiği için beni de kapattırabiliriz." Manyak ya.
"Bu delilik mi? Beni aramayan ailem yerine kocamı tercih etmem delilik mi?" Sessizce gözleri yüzümde gezinirken kalp atışlarım yavaşladı. Alay edip etmediğimden emin olmaya çalışıyor gibiydi. Her zamanki flörtleşme anında yaptığımız şakalardan birini mi yapıyordum? Buna ikna olmaya çalışıyordu.
"Yeni koca yapıp çocuk yapacaktın hani."
"Çocukları sevmem. Şimdiki kocamdan fazlasıyla memnunum." Çenemi tutup başımı kaldırdı. Gözlerime bakışı sarmaşık gibi ruhumun her bir yanına yayılırken baş parmağı dudağıma sürtündü.
"Bu bir şaka değil. En çok istediğin şey ailene kavuşmaktı." Başında yaptığımız anlaşmanın en önemli maddesiydi biliyordum. Artık umursamıyordum. Benim için gelmeyeni değil, bana kol kanat gelenin yanında kalmak istiyordum. Bu benim özgür düşüncemdi ve delilikse deliydim. İnkâr etmiyordum.
"Benim ailem sensin. Hakan Karan. Benden boşanmayı düşünmüyorsun herhâlde." Ellerimi belime yasladığımda ellerini yüzümden çekti. "Douglas'a seni vurdurturum." Dudakları kıvrılırken cık cıkladım. "Faruk'u da kendi tarafıma çektim. O da vurur."
"Bu tehditlerden korktum şimdi." Sesindeki alay az önceki boğuk acı dolu ses tonundan çok daha iyi hissettiriyordu. "Ne yapsam ki? Mecburen sana katlanacağım." Şaşkınlık dolu bir ses çıkarttığımda iç çekti.
"Aşk olsun. Kırılıyorum bak."
"Niye? Benim gibi bir adamı tehdit ediyorsun. Tehditlerle yaşayabilen bir adam mıyım ben?"
"Tehditlerimi ciddiye al. Tüm adamlarını yanıma çektim." Koluna girip içeri girmek için onu çekiştirdiğimde yanımda yürümeye başladı. "Karan Hanım olacaksam sözümü dinle-" Ayaklarım yerden kesilirken yüz üstü karların üzerine düştüm. Bana çelme takmıştı. Ona tutunduğum kolunu da bilerek çekmişti.
"Ne diyordun? Sesin kesildi aniden." Kalçamın üzerine otururken yüzümdeki karı temizleyip şaşkınlıkla karışık sinirle ona bakarken buldum kendimi. Elini cebine koyup tepemde çocuksu bir gülüşle beni seyrediyordu.
Ona kızacağız Kübra. Sakın gülüşüne kanma.
"Gryaznyy tip." Pislik adam.
"Kocaya küfredilmez. Ayıp." Montumun sırt kısmını tutup ayağı kalkmamı sağladığında şaşkınlıkla ciyakladım. "Taşıyayım mı seni?" Kendim yürüyebilirdim. Yine de yalandan bileğimi tutup suratımı astım.
"Ayağıma çelme taktın." Kaşları çatılırken eğilip ayağıma baktı. "Burktum." Yalan.
"Acıyor mu?" Başımı onaylarcasına salladığımda eğilip kucağına aldı ve eve yürürken gülmeye başladı. Canımın yanışından zevk mı alıyordu bu manyak?
"Niye gülüyorsun?"
"Sağ ayağına çelme takınca solu burkmuş olmanı anlarım da sağı nasıl burktun?"
"Sen bana yalancı mı diyorsun?" Gülüşü kahkaha dönerken mutfaktaki ada tezgâha kalçamı yaslayıp diz çöktü.
"Ne haddime. Karıma kötü ithamlarda bulunmam." Alaylı ses tonuyla uzanıp terliklerimi çıkarttı. "Ama yalancısın." Doğrulurken bacaklarımın arasına bedenini sığdırıp ellerini iki yanıma yasladı. "Hem de çok." İtiraz etmediğimi görünce başını boynuma yasladı.
"Benimle kalmana tek kelime itirazım çıkmaz. Ama biliyorsun." Sesi sonlara doğru fısıldarcasına çıkmıştı.
"Bildiğim için kalıyorum." Bacaklarımı kalçasına kollarımı omzuna doladım. "En ufak çekincem olsa veya korksam-" Başını kaldırmasını sağlayıp gözlerine baktım. "Gözlerimden anlarsın değil mi?"
"Anlarım. Gözlerinden her şeyi anlarım."
"O zaman manyak karının seninle kalmasına ikna olman lazım." Elimi omzuna sürdüm. "Daima gözlerine bakacağım ve sözlerim kulaklarını dolduracak. Söz veriyorum."
"Söz verdin, moya zhena." Karım.
Rusçası berbat olsa da onun dudaklarından dökülen Rusça her bir kelime içimi ısıtıyordu. Dudaklarım memnuniyetle kıvrılırken bakışları ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı.
"Moya zhena demem hoşuna gidiyor." İtiraz etmeden başımla onayladığımda elimi omuzlarına sürttüm. "Artık alay etmiyorsun mükemmel Rusçamla." Kıkırdamaya başladığımda kaşları çatıldı. Alnımı göğsüne yasladığım gülüşümü bastırmaya çalışıyordum.
"Artık seni mükemmel Rusçanla kabul edeceğim artık. Mecburen buna katlanacağım." Omzum ısırıldığında ciyaklayıp onu itmeye çalıştım. Resmen ısırmıştı beni. Manyak psikopat.
"Bana baksana sen. Çelme takmalar, ısırmalar...Sen kendini ne sanıyorsun-" Dudaklarımızı birleştirdiğinde yalancı kızgınlığım dağıldı. Dudaklarının büyüsüne yine kapılırken tezgâhtan şöminenin önüne nasıl gittiğimizi umursamadım. Tekrar tekrar onun dokunuşlarına kıvrılırken ve nefeslerimiz birbirine karışırken hiçbir şeyi düşünmedim bile.
Sadece o ve bendik.
Bizdik.
KARANBEY
Eve dönerken yıllardır hissettiğim o kasvet ve gerginliği hissedemiyordum. Kafamın içindeki düşünceler bile sessizdi ve bu benim içim mucizeden farksızdı. Sürekli daha güçlü olabilmem ve daha az zararla planlar yapabilmem için zihnim düşüncelere boğulup dururken şimdi her şey sessizleşmişti. Yıllarca ilaçlarla susturmaya çalıştığım zihnimin içindeki düşünceler gitmişti.
Göz ucuyla yanımdaki koltukta başını cama yaslayarak uyuyakalmış Kübra'ya baktım. Benimle kalacaktı ve bu rüya gibi geliyordu. Yanımda kalmamasını istemeli, ailesine gitmesini söylemeliydim. Yapamıyordum. Belki de ailesiyle benim yanımda olduğundan çok daha güvende olacaktı. Yine de gitmesini istemek içimden gelmiyordu. Kalmasını istiyordum. Nefes aldığım sürece bana ait ve ona ait olarak yaşamak istemek mantıksızdı. Mantığımı siktir ediyordum.
Karımı yanı başımda bencilce bir şekilde kendime saklamak istiyordum. Benim geçmişime rağmen bana sıkıca sarılmaktan vazgeçmeyen kadına kendimi adamalıymışım gibi geliyordu. Kaçmamıştı, tersine benimle kalmayı seçmişti. Ben onu zorlamamış, hapsetmemiştim. Yine de beni seçmişti. Onun seçimiydim.
Demir kapı açılırken gözlerim topallayan İlyas'tan dudağına peçete yaslayarak nöbet tutan Adil'e kaydı. Arabayı yavaşça park ederken birkaç korumanın bile aynı durumlarda olduğunu gördüm.
"Geldik mi?" Kübra esneyerek uyandığında başımla onayladım onu. Arabadan inerken kendi kapısını açıp çıktı. "Çok soğukmuş." Ellerini birbirine sürttü. "İçeri geçiyorum ben." Koşarcasına eve gittiğinde İlyas'a yaklaştım.
"Bu haliniz ne?" Ceketini iliklerken bakışlarını eğdi.
"Ufak bir kaza."
"Kimin neden olduğu ufak bir kaza?" Kübra'nın çığlığıyla irkilip bakışlarımı eve çevirdim.
"Bakıcı?! Siktir. Dur dinle." Kübra verandaya çıkarken peşinden Faruk'u çekiştiriyordu. Faruk'un kulağını tutup boştaki eliyle saçını yoluyordu. "Şaka yaptım. Dursana be." Faruk onun elinden kurtulduğunda verandanın merdivenlerinden koşarak indi. Elini dizine yaslarken başını kaldırıp baktı Kübra'ya.
"Bir kızı nasıl kaçırıp bağlarsın sen?!" Sibel'i mi kaçırdı?
"Sen kaçır dedin." Kübra öfkeyle ileri adım attığında Faruk birkaç adım geriledi. "Kızma. Senin dediğini yaptım ben." Kübra verandayı indiğinde Faruk'un kolunu cimcikledi.
"Faruk!" Faruk onun elinden kaçarak elini beline yaslayıp güldü. Bakışlarım İlyas'ı bulduğunda boğazını temizledi.
"Ne kızından bahsediyorlar?" Gidip Faruk ve Kübra'yı ayırıp öğrenebilirdim ama Kübra'nın onu paralamasından müthiş zevk alıyordum.
"Asya'yı getirdi Faruk. Asya gelmek istemediği için hepimizi bir güzel dövünce onu bağladı." Asya mı? Göz ucuyla yaralanmış adamlarıma baktım.
"Altınızı da Asya mı bu hale getirdi?"
"Faruk'un kız kardeşine vuramadığımız için o bizi haşat etti." İlyas, bir kadından dayak yediği için gururu incinmiş gibi keyifsizce mırıldanmıştı. Asya'nın altı adamımı da geçici yaralarla haşat edecek kadar iyi dövüşmesi keyfimi yerine getirmişti. Kendini koruyabilmesi ve savaşmasından memnundum.
"Douglas, Faruk'u tehdit edince Faruk mecburen bağladı kardeşini."
"Douglas nerede?" Gözlerim sigara içip kavgayı köşeden oturarak seyreden maskeli adamı buldu. Onu boş verip verandaya doğru adımladım.
"Kız kardeşim o benim."
"Kardeşin diye bağlayamazsın, manyak ruh hastası." Kübra içeri girerken Faruk elini kulağına sürttü.
"Boşa sen bunu. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Buranın maskotu muyum ben?" Yanımıza gelen Douglas'a döndü. "Onu bağlayan sendin. Dayağı yiyen benim."
"Kardeşin delinin teki diye bağlamak isteyen sendin." Douglas'ın sesindeki bıkkınlık gözlerine yansımıştı. "Ne gürültücü insanlarsınız. Seni de bağlamalıydım."
"Kardeşim seni dövmeye kalkarsa onu öldüreceğini söyledin. Korkuttun lan beni." Doug, omuzlarını dikleştirdi. Kesinlikle tehdit etmişti onu.
"Saygısız kadınlardan hoşlanmam. Geldiğinden beri susmamasını saymıyorum bile. Senden daha beteri varmış. Ne yazık ki öğrenmiş oldum."
"Kardeşim hakkında doğru konuş lan." Faruk, Douglas'a adımladığında Douglas başını eğdi ve onun gözlerine baktı.
"Kardeşin doğru davransa konuşurum. En az senin kadar can sıkıcı."
"İkinizde kesin şunu." Ters ters bana baktılar. Asya'nın sivri dilli ve doğruları saklamak yerine karşı tarafa pat pat söyleyen bir tip olduğunu biliyordum. Daha küçükken bile böyle olan birinin şu an delirip ortalığın babasını ağlatmış olmasına şaşıramıyordum. Üzerine onu zapt etmeye çalışan adamlarımı da dövmüş olması Douglas'ı iyice çileden çıkarmış olmalıydı.
"Niye bağlıyorsun lan Asya'yı? Ruh hastası puşt." Alınmış gibi elini göğsüne yasladı.
"Çünkü saygısız ve delinin teki kardeşim var." Douglas söylediğinde sinirlenen özellikleri yine saydığı için Douglas derin nefes alıp arkasını döndü. Sabır dilercesine gökyüzüne baktı.
Verandaya en son çocukken gördüğüm Asya çıktığında gözlerindeki delilik Faruk'u anımsatmıştı bana. Çok güzelleşmiş, zinde görünüyordu. "Sen kime deli diyorsun!" Cırtlak sesiyle suratımı buruşturdum. Bunu unutmuştum işte.
"Sensin ula. Kafayı yedirdin bana. Güvenliğin için getirdim suratıma tükürmediğin kaldı." Faruk'un şivesi git gide kayıyor, sinirlenmeye başlıyordu.
"Güvenliğim için beni buraya mı getirdin? Burhan diye birinden kıskandığından getirdin. Kim olduğunu bile bilmiyorum." Asya en az onun gibi delirmişti. Karadeniz damarı, kendisi gibi olan abisiyle atıyordu
"Ben tanıyorum yetmez mi?"
"Beni alıp attın İtalya'ya. Yıllardır senden uzaktayım zaten. Durduk yere hayatındaki bir adamı söyleyip benim hayatımın içine edemezsin-"
"Çay getirdim." Kübra tepsiyi kaldırdığında iki kardeş derin bir nefes aldı. Faruk verandayı çıkıp Kübra'nın masaya bıraktığı tepsiden bir bardak çayı alarak yudumladı ve Asya'dan uzaklaştı. Asya onun gibi çayını yudumlarken çatık kaşları yavaşça düzleşti. Kübra onları susturacak yöntemi bulmuştu.
"Harika. Sustunuz." Douglas şakaklarına parmaklarını sürttü. "Yemin ederim derimi canlı canlı yüzsen üç gün boyunca bu ikisine katlandığımdan daha az canımı yakar."
"Beni ürkütüyorsun." Asya göz ucuyla Douglas'a baktı. "Maskeni ne zaman çıkartacaksın?"
"Sen ne zaman uzun bir süre çeneni kapatırsan o zaman."
"Tehdit etme lan kardeşimi. Ölüm imasını fark etmeyeceğim mi sandın?" Faruk'un çıkışıyla Douglas hafifçe başını ona çevirdi.
"Mümkünse bir süre sen ve kardeşin benimle muhatap olmayın. Cidden ya sizi ya kendimi öldüreceğim." Doug sigaralarından birini daha yakıp birkaç adım uzaklaşırken Asya kaşlarını çatarak ona bakıyordu.
"Yapar o. Dik dik bakma Asya." Faruk onu tedirgince uyardığında Douglas'a bakmayı kesti.
"Hakan abi, abime bir şey söyle." Asya sakinleşmişti ve çay bardağını yarılamıştı. "Hem beni kaçırıyor hem de susmamı istiyor."
"Buraları özlemedin mi? Kısa bir tatil gibi düşün." Verandaya çıktığımda dudaklarımı kıvırdım. "Hoş geldin deli Bolat." Çayı bırakırken yanıma koşuşturdu. Kollarımı omzuna sardığımda belime sarıldı. "En sevdiğim Bolat sensin."
"Siktir git. En sevdiğin benim." Faruk çay bardağının üzerinden ters ters bana baktığında Asya kollarımdan çıkıp abisine baktı.
"Sana hala öfkeliyim abi. Sus."
"Abiye sus dersen çarpılırsın."
"Sen onu umursama. Abine bir ceza bulup keseriz." Asya bana döndüğünde yüzünde sinsi bir ifade belirdi. Faruk'a ceza verecek olmamızdan deli gibi mutlu oluyordu. Faruk'un ters bakışlarını umursamadan Kübra'ya döndüm. "Karımla tanıştın mı?" Kübra uzattığım elimi tutup yanıma geldiğinde belini sarıp bedenini yakınıma çektim. Asya gözlerini kırpıştırırken yavaşça Kübra'yı incelemeye başladı.
"Fotoğraflardan daha güzelsin." Kübra dudaklarını kıvırdığında Asya bir adım çekilip baştan aşağı incelemesine devam etti. "Fotoğrafta iskeletten farksızdın. Şimdiki kilon tam sana göre. Vücudun oturmuş." Kübra'nın kilo almasından memnundum, yemek yediğinin kanıtıydı bu.
"Teşekkür ederim. Zeliha güzel yemekler yapıyor." Asya gözlerini kıstı.
"O zaman bu kilo alacağım anlamına mı geliyor?" Cık cıkladı. "Baştan söylüyorum. Tabağı doldurursanız ikinizi de keserim." Önce bana sonra Faruk'a baktı. Çocukken yemediklerimizi onun tabağına koyardık. Tabağını bitirmeye takıntılı olduğu için kilo alıp dururdu.
"Abim biraz bahsetti. Tam olarak nerede ve nasıl tanıştınız?"
"Ormanda. Annesi bizi tanıştırdı." Onu kaçırmaya çalışıp kurtarmaya çalışırken yakalandığımız zamanı tanıştığımız gün zaman sayıyordu. Düzeltmekle uğraşmadım. Benim için mezarlıkta tanışmıştık. Tatsız bir tanışma olsa da onu merak edip araştırmaya başladığım ilk anımdı.
"O kadar eski misin?" Şaşkınlıkla bana baktı. "Buse pisliğiyle görüşüyordun bir ara." Kaşlarımı çattığımda benim gibi kaşlarını çattı. "Duyduğuma göre geri dönmüş."
"Buse konusunu sana açma demedim mi ben?" Faruk'un bağırışıyla Asya ona baktı.
"Sibel konusunu da konuşmamı istemiyorsun. Ben ne konuşacağım?" Bakışları tekrar beni buldu. "Buse'nin çocuğu varmış. Senin mi?"
"Sussana."
"Sana olan saygım şu saniye biter, Hakan abi." Faruk'tan daha çok konuşan biri varsa o da Asya'ydı. Şimdiden kendi kafama sıkasım vardı.
"Senin çenesi düşün olduğunu unutmuştum, Asya. Karımın yanında saçma sapan konuları konuşma. Abin gibi katlanmam sana." Gözleri kısıldığında kaşlarımı kaldırdım. Faruk'la yıllardır arkadaştım ve inatçılığı bana da geçmişti. Bunu sabaha kadar yapabilirdim.
"Haklısın. Üzgünüm."
"Bana diklen. Hakan'a üzgünüm. Seni kardeşlikten reddetmeme, çok az kaldı." Faruk, Asya'yı benden beni de Asya'dan kıskanırdı. Asya onu umursamadan Kübra'ya döndü.
"Ben biraz pata küte konuşuyorum. Aldırma lütfen. Konudan konuya atlarım. Bana alışırsın. Asya ben." Kübra kendisine uzatılan eli sıktı.
"Ben Kübra." Kübra derken sesindeki rahatsızlığı hissedebiliyordum. Kübra, adı ona tutsaklığında verilmişti. Her ne kadar ailesine dönmek istemiyorsa da adını öğrenmeliymişim gibi geliyordu. Ona söylemesem de ailesini araştırmaya devam edecektim. Kendi adını bilmeye hakkı vardı.
"Çok memnun oldum. Hadi gel. Abimin, Hakan abi hakkında anlattıklarını tek tek sana anlayım." Yapmamasını söyleyemeden Kübra kollarımdan çıkıp onun peşinden içeri girdi. Kadına en karanlık geçmişimi bile anlatıyordum. Yine de fazlasını istiyordu.
Başımı sağa sola salladım. İkisi gidince masaya yaklaşıp sandalyelerden birini çekip oturdum. Doug sağ çaprazımdaki sandalyeye yerleştiğinde arkama iyice yaslandım.
"İyi görünüyorsun Patron." Douglas'ın sesi Faruk'un gözlerini kısarak beni incelemeye başlamasına neden oldu.
"Tatil seni daha yakışıklı yapmış lan." Kaşları imayla yukarı doğru hareketlendi. "Ne yiyip içtiysen yaramış." Şerefsiz.
"Benim her zamanki halim bu. Yine de güzel cümleler kurduğunuza göre zam yapacağım size." Böyle bir alışkanlığım yoktu. Keyfim yerindeydi ve param vardı. İstediğime istediğim kadar zam yapabilirdim.
"Bunun üzerine keyif çayı içilir bak. Zeliha?" Faruk bağırdığında Douglas oturduğu yerden kalktı.
"Kendi çayını getiremiyor musun?" Cık cıklayarak mutfağa gitti ve elinde çaydanlıkla geri döndü. Çaydanlığı Faruk'un yakınında olacak şekilde masaya bıraktı. Zeliha burada çalışsa bile Faruk'un emretmesinden hoşlanmıyordu.
"Çay problemimiz bittiğine göre Asya'yı bunca yıl uzak tutan sen niye yanına getirmeye karar verdin?" Yılmaz ailesi istedi diye Asya'yı yanına getirmezdi. İçini kemireni merak ediyordum. "Yılmaz ailesiyle çalışıyoruz diye onların her dediğini yapmayız, Faruk." Bedeni gerilirken çay bardağını masaya bıraktı. "Asya'yı alamazlar. Buna izin vermem."
"Karın her şeyi sana anlatıyor mu?" Cık cıkladı. Kendi başına çözmeyi deneyecekti, biliyordum.
"Asya'yı almak mı?" Douglas elini masaya yasladı. "Bunu bana niye söylemiyorsun? Bu yüzden mi sürekli dalıp gidiyorsun? Cazzo."
"Kardeşim benim meselem. Yanlış anlamayın beyler. Kardeşimi ben korurum." Aynı dik başlı tavırdaydı. Ali'yi koruyacağımdan emin olduğum zamanları anımsatıyordu.
"Faruk." Bakışlarını bana çevirdi. "Yalnız değilsin, Asya da sen de benim ailemsiniz." İç çekti. Bunu ona devamlı hatırlatmam gerekiyordu. Sürekli benim yanımda mecburen kalmışçasına davrandığını ve kararlar aldığını görebiliyordum. Şu an gitmek istese ona gönül koymazdım. Gitmesine engelde olmazdım. Çünkü o benim çalışanım değildi, kardeşimdi.
"Bana detayları anlat. Niye durduk yere Asya'yı istediklerini anlayalım." Sıkıntılı bir şekilde oturduğu yerde kıpırdanırken duraksadı. Hafızasını kaybettiğinden beridir bir şeyler gizliyormuş gibi geliyordu. Henüz yakalayamamış olsam da hissedebiliyordum.
"Teklifi yapan kimdi?"
"Sibel'le evlenmeme güvenmiyorlar. Kardeşimi verirsem kardeşlerini vereceklermiş işte." Bu teklifin fikir babasını merak ediyordum. Meriç, istemezdi. Osman zaten çok sık seyahat ediyor ve kimin kimle olduğu umurunda bile değildi. Elinde olsa aileden bile isteye çıkıp gider ve hayatına bakardı. "Bu konuşmayı tüm Yılmazlar oturup karar vermiş olsa sözcüleri olarak Ferhat gelir senin ve benimle konuşurdu. Diğer ikisini hiç konuşmaya bile gerek yok. Geriye Burhan kalıyor." Özkan zaten listemde olmayacak kadar yoktu. "Burhan mı istedi?"
"Erdal açtı konuyu. Başta kendisine istiyor sandım. Benden önce Burhan çıkıştı buna. Saçmalık olduğunu bağırdı çağırdı. Sonra bir şekilde Burhan'ın kardeşimde gözü olduğunu öğrendim. Parçaları birleştirdim." Şüpheyle onu incelerken 'bir şekilde' kısmının sandığımdan önemli detaylar barındırdığını hissedebiliyordum.
"Parçalar?" Douglas'ın soru soran gözleriyle kaşlarını çattı Faruk.
"Sen ne saklıyorsun?"
"Ne saklayacağım? Asya yüzünden dengem şaştı. Ayrıca ne bu sorguya çekmeler? Aşağı mahzene indirip konuşmam için ağzımı yüzümü de dağıtın. İçiniz rahatlar belki." Oturduğu yerden kalktığında kaşlarım çatıldı.
"Otur şu sandalyeye. Anlatmadan gitmiyorsun."
"Neyi anlatacağım ki? Erdal öneri sundu, gerildik, yanımda Kübra olmasa geçirecektim suratlarına kavga kıyamet...Kübra var diye eve döndük. Mutlu son." Ne saklıyorsun? "Sen asıl bana şunu söylesene babanı devirip onun koltuğuna oturmayacak mıydın? Niye Ferhat'ı oturttun?" Sesi sonlara doğru endişeyle çevrelenmişti. Ferhat'ın konumu bizden üstte olursa her dediğini yapacağımızı mı sanıyordu?
"Babamın koltuğuna ben otursam...Ruslarla hiç bağlantım olmadan ve Meksikalılarla savaş kapıya dayanmışken ne kadar sağlam durabilirim? Ferhat, babamın oğlu değil. Meksikalılar en ufak hamle yaptığında liderliğini kullanıp rest çekecek."
"Sorumluluk ona kalacak." Diye tamamladı beni. Başımla onayladım.
"Ruslardan Rascol'u tanıdığını söyledi. Rus bağlantısı zayıfta olsa var. Hem o liderlik ve kardeşleri arasında mekik dokurken bende kendi problemlerimi çözeceğim." Yılmaz ailesinin gizemli yanlarını ortaya çıkarmak için baskı altına girmeleri gerekiyordu. Ferhat'la ortaktık, yine de ilk problemde çözmesi gereken kişi ben olurdum. Onun problem çözme yöntemlerini sınamak için babamın saltanatını yönetmesi gerekiyordu. Problemleri çözerken alacağı inisiyatiflerin onu daha iyi tanımamda rol oynayacaktı.
Ferhat Yılmaz, sınavdaydı ve farkında değildi.
"Ferhat şüphelenmedi mi patron?" Douglas'a döndüm.
"Hayır. Başta şaşırdı. Sonra çabucak kabullendi. Doğrusunu isterseniz onun da planları var gibi. Ne olduğunu bilmiyorum. Özkan meselesi ne oldu?" Douglas omuz silkti.
"Araştırmaya devam ediyoruz. Arkası sağlam olmasa bu kadar gizlenebilir mi? Aklım almıyor. Bugüne kadar Rusya dışındaki her bir toprak parçasında gizlenen her şeyi buldum. Araya Rusya'daki bazı müttefiklerimi koydum. Özkan diye biri yok diyorlar da...Adını değiştirmiş olabilir. Oraya gittiğine dair en ufak kanıt da yok. Başladığım noktadayım."
"Özkan mı? Onu niye araştırıyorsunuz ki?" Faruk öne eğildiğinde şüpheyle yüzündeki ifadeye baktım. Araştırmamı istemiyor muydu?
"Sen söyledin. Sibel'den ayrılma nedeni, Özkan ve babası gizemi değil miydi? Ferhat'a sorarsam savunmaya geçecek, kardeşleri konusundaki hassasiyetini biliyorsun. Yılmaz ailesini radarıma aldım Faruk. Senin için bir problem yaratacak mı bu durum?" Kaşları çatıldı.
"Ne o imalı konuşmalar? Niye sorun yaratsın?"
"Bu aralar Kübra'yla bir şeyler karıştırıyorsunuz. Aptal bir adam değilim, sakladığınız her neyse umalım da geç olmadan çıksın ortaya." Faruk çaydanlığa uzanıp çayını doldururken sessizliğini korudu. Bu beni onayladığını gösteriyordu.
"Aslında bence Ali'nin katillerini araştırıyorlar." Faruk başını kaldırıp Douglas'a baktığında onun gibi bakışlarımı çevirdim. "Yenge, Ümit Karan'ın buraya geldiği zamandan beri belli aralıklarla bazı kişilerin dosyalarını istiyor." Bunu bilmiyordum. "Sadece Ali'nin katillerini aradığını sanmıyorum. Çünkü Faruk ve senin dosyalarını da istedi."
"Benim mi?" Faruk şaşkınlıkla mırıldandığında elimi çeneme sürdüm. Karım beni gözetleme işini fazlaca abartmış gibi görünüyordu.
"Niye şimdi söylüyorsun?"
"Yenge başını belaya sokacak gibi görünüyor. Bekir'in telefon sinyali kaybolmadan önce Özkan'ı aradığını tespit etmişler. Aynı numara da Burhan'ı." Faruk'un çay bardağı devrilirken oturduğu yerden kalktı. Çay üzerine dökülmeden geriye çekilmişti.
"Bekir ne demiş?" Faruk'un yanmadığını anladığımda bakışlarım tekrar Doug'ı buldu.
"Sinyal bozucu kullanıyor olmalılar. Arama kaydı var ama sesler cızırtılı. Bir tek Kübra biliyor lafını seçmişler." Kübra biliyor mu? Ali'nin katillerini bilmesinden mi bahsediyorlardı? Bekir bunu niye Özkan'a söylüyordu?
"Faruk." Başımı çevirdim. "Kübra'yla Ali'nin katilleri konusunda çalışıyorsunuz, tamam. Yalnız çalışmasından iyidir. Bugüne kadar herhangi bir yeni bilgiye ulaştınız mı?" Faruk cevap vermekle vermemek arasında kalırken bahçedeki demir kapı yavaşça açılmaya başladı.
"Bekir'i sayarsak altıda dördünü bulduk. Biri ölü üçü yaşıyor." Bekir ve Yılmazların babası. Diğer ikisi kimdi? Onlar da mı Yılmaz'dı? Fazlasını sormak istesem de arabadan inen üç kişi sırasıyla üzerleri arandıktan sonra verandaya adımlamaya başladı.
"Bu konu bitmedi." Sandalyeden kalktım. Benden bir şey saklanılmasından nefret ediyordum.
"Birazcık karışık durumlar var Hakan."
"Sonra konuşacağız Faruk."
Bakışlarım eve yaklaşan yeni liderim Ferhat ve onun iki kardeşindeydi. Burhan'ın ve Ferhat'ın kaşları çatıktı. Kavga sonrası zorla misafirliğe gelen çocuklar gibi duruyorlardı. Sibel'se ifadesizliğine rağmen gözleri heyecanla Faruk'u arıyordu.
"Yılmaz kardeşler." Verandayı inip tam karşılarında durduğumda Ferhat diğer ikisinden birkaç adım daha önde durdu ve elini uzattı. Tutup sıktım.
"Konuşmamız lazım Karanbey. Amcaoğlunun hıyarlığını temizlemek için geldik." Hem de ne hıyarlık. Bakışlarım Burhan'ı buldu. Eskiden gülüşü eksik olmayan yüzünde artık abisi gibi sert bir ifade oluyordu.
"Burhan, Sibel. Sizde hoş geldiniz." İkisi başını salladığında Burhan bakışlarını etrafta gezdirdi ve Kübra'yı gördüğünde bedeni gözle görülür biçimde gerildi. Kaşlarım çatılırken omzumun gerisinden Kübra'ya baktım. Kaşları çatıktı ve kolları göğsünün üzerinde çaprazlanarak bakışlarıyla Burhan'ı lime lime ediyordu.
"Bu o." Asya verandaya çıktığında Burhan'ın bakışları ona kaydı ve yüzündeki her bir kas gevşedi. Asya'nın gözlerinde de hayranlıkla karışık minnettarlık vardı. İkisi daha önce birbirlerini görmüş gibi bakıyorlardı. "Sana söylediğim hayatımı kurtaran adam bu." Bakışlarım Burhan'a kaydığında gerildiğini gördüm. Burhan'ın İtalya'ya gittiğini bilmiyordum. Asya'ya yaklaştığını da.
"Ne işin var lan kardeşimin yanında?!" Faruk verandadan inerken onu engellememe izin vermeden Burhan'ın üzerine atladı. "Hayatını kurtaracak kadar yaklaşmak ne demek?" Derin bir soluk aldım. Aslında Burhan'ı dövmekte hakkı vardı, onu engelleyemezdim. İtalya'da Asya'yı hangi ara bulmuşta kurtarmıştı?
"Abi dursana." Asya verandayı inerken Faruk'u çekmeye çalıştı.
"Faruk dur." Sibel'in yaptığı da Asya'nınkiyle aynıydı.
"Kahveniz var mı?" Ferhat bıkkınca yerde yumruklaşan adamlara bakıp bana çevirdi bakışlarını. "Şu an Faruk onu öldürse bile olur. O kadar sıkıldım ki." Bu Ferhat'tan duyamayacağım bir itiraftı.
"Verandaya geç. Kahve ikram ederim." Ferhat verandaya geçerken Kübra kavga eden iki adama şaşkınlıkla bakıyordu. Burhan, Faruk'un üzerine çıktığında yumruğunu onun suratına geçirdi. Yılların öfkesini kusuyor gibiydiler.
Faruk'u kurtarsana Hakan.
Umurumda bile değildi. Hırsını alıp duracaktı illaki. Yani umarım. Gidip Burhan'ı öldürürse işler karışırdı.
"Doug?" Onun kulağına eğildim. "Faruk onu öldürmeye kalkarsa durdur." Başıyla onayladığında Zeliha'dan kahve isteyip masadaki her zamanki yerime oturdum. Kübra yanıma otururken bakışlarını kavgadan ayırmıyordu.
"Ya koskoca insanlarsınız. Ne kavgası? Durun lütfen." Sibel'in sesi ikilinin kavgasını durdurmak yerine harladı.
"Bırak abimi." Asya Burhan'ın sırtına atladı ve dişlerini onun kafasına geçirdi. Burhan'ın afallayışı Sibel'i harekete geçirdi. Asya'nın saçını tutup kendi abisinden kurtarırken Asya, Sibel'in üzerine atladı. Kavga aniden kardeş kavgasına dönüşmüştü.
"Asya! Bırak Sibel'in saçını." Faruk yerden kalkarken kardeşinin elini çözmeye çalıştı, aynısını Burhan yapınca kahvelerimiz önümüze bırakıldı.
"Asya büyümüş." Ferhat Yılmaz, çoğu zaman onda göremeyeceğim sevgi dolu bir gülüşle kavgayı seyrediyordu. "Çocukken hatırlıyor musun bilmiyorum." Bakışlarını bana çevirdi. "Toplantılara giderdi ailelerimiz, bazen geride kalırdık. Onlar gelene kadar eski evlerimiz yan yanaydı, oturup oyun oynardık." Bu zamanların nadir yaşandığını anımsayabiliyordum. Toplantılardan nefret ettiğim için çoğu zaman annem bir bahaneyle evde kalmamı isterdi. Ama babam dinlemezdi. Ali evde çocuklarla kalırdı ama ben gitmek zorundaydım. O toplantılarda Ferhat'ta olurdu.
İlk birinin öldürüldüğünü gördüğümde ilkokula bile başlamamıştım. Kaç yaşında olduğumu anımsamasam da o gün yaşananları hatırlıyordum. Kadınlar çığlık atarken çocuklar ağlamaya başlamıştı. Ne ağlamıştım ne çığlık atmıştım. Kanı gördüğüm an kusmaya başlamıştım. Sonra Ferhat bir şişe su vermişti bana. Sanki bana zor geldiğini biliyormuş gibi o anda konuşarak dikkatimi uzaklaştırmıştı. O günden sonra her toplantıda konuşmasak da girdiğimiz ilk zaman birbirimize selam verir olmuştuk.
Ferhat'a güvenim tamdı ama kardeşleri hakkında aynı şeyi net bir şekilde söyleyemiyordum. Liderlik yapmak için oturduğu o masa değil de kardeşleri onun sonu olacakmış gibi hissettiriyordu. Beş farklı kardeşi vardı ve hepsi ona biraz biraz benzese de büyük bir çoğunlukla ondan farklı karakterdeydiler. Dinamikleri o kadar farklıydı ki hala bazı durumlarda onların kardeş olmasına şaşırıyordum.
"Asya sürekli Faruk'la didişirdi. Yine de biri Faruk'a laf atsın birden abisini koruyan ufak bir kız kardeşe dönüşürdü." Başımı hatırladığımı belirtmek için salladığımda kahvesini yudumlayıp masaya bıraktı.
"Bana niye vuruyorsun?" Faruk, Asya'ya bağırdığında Asya elini beline yasladı. "Kütük. Seni koruyorum burada."
"Sana mı kaldı hamsi kafalı?" Faruk öfkeden delirmişti ve hıncını Burhan'dan çıkartamamış olacak ki Asya'yla kavgaya tutuşmuştu.
"Bir kadına hamsi kafalı diyemezsin." Burhan araya girdiği an Ferhat'la aynı anda suratımızı buruşturduk.
"Sana ne ula? Sana ne?" Faruk'la tekrar yere düştüklerinde kavga döngüleri tekrara düştü.
"Faruk, kardeşini öldürürse kılımı kıpırdatmam lider bozuntusu." Ferhat güldü.
"Burhan'ı hafife alma. Aynı şeyi senin için söylemeliyim. Burhan, kardeşini öldürürse kılımı kıpırdatmam." Kaşlarımı kaldırdığım dişlerini göstererek güldü. "Liderim ben."
"Hoşuna gidiyor değil mi?" Başıyla onayladı.
"Havalı bir şey bu. Evde artık hiç sözümden çıkmıyorlar. Liderim, kesin sesinizi diyorum susuyorlar." Güldüm.
"Babam gibi güç zehirlenmesi yaşarsan sıkarım topuklarına bilesin." Cevap vermesini bekledim ama yapmadı. İç çekip gülüşünü silerken sıkıntılı bir ifadeyle gözlerime baktı.
"Üç gündür buralarda yoktun, ulaşamadım da sana. Bugün şansımı denemek istedim. Ben yokken bu geri zekâlılar tatsız konuşmuşlar."
"Kardeşe karşılık kardeşti değil mi?" Kaşları çatılırken hoşnutsuz bir şekilde başını salladı. "Erdal neye güvenerek bunu söyledi? Merak ediyorum Yılmaz. Bunu söylemek için yürek yemiş belli ki."
"Lider olduğumu duymuş." O da her haltı yaptıracağını mı düşünmüştü?
"Sevdiğim ilk ve tek Yılmaz olarak kalacaksın bu gidişle." Derin bir soluk alıp verdim. Kardeşlerini çözemeden amca oğlu çıkmıştı başımıza.
"Niye Asya? Durduk yere kardeşlerinin evlenesi mi tuttu?"
"Lafı dolandırmayacağım. Şu an burada misafirim ve problemi çözmek için varım. Yani söylediklerim yüzünden öldürmek yok." Kaşlarını kaldırdığında boğazımı temizledim.
"Liderime silah doğrultmam Yılmaz." Dudakları kıvrıldı. Konuşması için elimi salladım ama konuşamadı. Sıkıntılı bakışları kavga eden kardeşlerimizden tekrar bana kaydığında Kübra ellerini masanın üzerinde kenetleyip öne eğildi.
"Burhan, Asya'ya aşık." Kübra'nın cümlesiyle bakışları karımı buldu. Yüzündeki şaşkınlık ağır ağır kaşlarını çatmasına neden olmuştu. "Nereden öğrendiğimi mi merak ettiniz?" Kübra'ya baktığımda Ferhat'a çevirmişti bakışlarını. Burhan'ın, Asya'nın yanında gezdiği çocukluk anılarını anımsasam da bende en az Ferhat kadar şaşkındım. İtalya'ya gidip Asya'yı kurtarışı bu yüzden miydi? İyi de kurtarılmaya ihtiyacı olduğunu nereden biliyordu ki?
"Doğrusunu isterseniz, evet merak ediyorum. Ben bile yeni farkına vardığım gerçeği siz nasıl görebildiniz?"
"Burhan, Özkan'la konuşuyordu." Özkan'ın ismi Ferhat'ı gözle görülür biçimde germişti. Hala daha aileden atılmasının nedenini bilmiyordum. "Özkan, Burhan'ın zaafının Asya olduğunu söyleyince duymuş oldum."
"Telefon konuşması mı dinliyorsunuz?" Ferhat ilk şaşkınlığını ve gerginliğini atarken aşina olduğum maskesini takmıştı bile. Kardeşleri ne yaparsa yapsın onları savunurdu, kapalı kapılar ardında kardeşlerine bağırıp çağırırdı. Cezaları da ödülleri de onun elinden olurdu. Bir başkasına bırakmazdı. Şu an Özkan'ın, Burhan'la konuşmuş olmasının sinirini profesyonelce gizlemiş sorun yokmuş gibi davranıyordu.
"Neye sinirlendiniz?" Kübra'nın sesindeki tonlamanın, ona aşina olmayan birini çileden çıkartabilecek bir tınıda olması Ferhat'ın çenesinin kasılmasına neden olmuştu. "Banyodan odalardaki bağırış duyuluyor. İstemsizce kulak misafiri oldum."
"Ben sinirlenmedim." Ferhat bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarım keyifle kıvrıldı. Kesinlikle sinirliydi.
"Özkan, sizin zaaflarınızı mı arıyor?" Dudaklarımdaki tebessümü silerek öne doğru eğildim. Yüzündeki kan çekilmişti ve artık kahve içmekle ilgilenmediği için fincanı sıkıca tutuyordu.
"Bu konu aile meselesi." Kısaca kurcalamamam gerektiğinin bir uyarısıydı.
"Asya da benim ailem Ferhat. Senin aile meselen benimki haline gelecekse önceden anlat." Ben kardeşimi kaybetmişken Faruk da bunu yaşayamazdı. "İş işten geçerse aile meselesi kan akıtmaya döner benden söylemesi." Kaşlarındaki çatıklık artarken öne eğildi.
"Beni tehdit ediyorsun."
"Uyarıyorum. Ortaktan çok daha fazlasıyız. Babalarımızın kalleşliğinden ve kirinden uzak durmamızın bir sebebi var." Bakışlarını ayırırken başıyla onayladı beni.
"Ailemizi korumak." Aynen öyle.
"Özkan ne yaptı?" Dudaklarını ıslatırken kavga etmesinler diye Sibel ve Asya'yı ayırmış adamlara baktı. Yüzündeki kararsızlık büyürken sonunda pes ederek bana döndü.
"Burhan'la Sibel'i öldürmeye kalktı. O günkü saldırıda babamı öldürüp kaçtı." İşte bunu bilmiyordum. "Tabi yalnız onlar değil. Beni de." Kaşları çatıldı. Kübra'yla Faruk'a saldıran Hakkı'ydı ve aynı gün Ferhat'ı öldürmek için belki de saldırının suçlusu olabilmesi adına planlar kurmuşlardı. Bu yüzden söylediği şeye inanıyordum. Özkan kesinlikle Ferhat'a zarar vermek istiyordu.
"Niye sizi öldürmeyi istiyor?" Kübra'nın meraklı ses tonu Ferhat'ın derin bir soluk alıp vermesine neden oldu.
"Babamın kararlarını reddettim. Ümit Karan'la çalışmayacağımı da Ruslara mal satmayacağımı da söyledim. Babam ve Özkan Ruslara çalışmaya devam etti." Ferhat'ın çoğu açıdan bana benzediğini görebiliyordum. O da babasından ayrı güçlenip söz sahibi olmaya çalışmıştı. "Özkan...Senden pek hoşlanmıyor. Bu yüzden ona ihanet ettiğimi düşünüyor." Özkan'ın benden hoşlanmaması için onunla iş yaparken ayağına basmış olmam gerekiyordu. Babası benim babamla çalışırken sesini çıkartmayan adam niye abisi aynı soyadına sahip benimle çalışınca bundan hazzetmiyordu ki?
"Neden?" Kübra benden önce davranarak sorduğunda Ferhat, karımı unutmuş gibi şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"Tatsız konuları sizin olduğunuz masada konuşmak istemiyorum, Karan Hanım." Kübra'nın itiraz edeceğini düşündüğüm anda Asya öfkeli adımlarla Kübra'nın yanına yerleşti, onun dikkatini dağıttı. Sibel peşinden Ferhat'ın yanına otururken eliyle saçlarını düzeltiyordu.
"Aslında iş için konuşmamız gerekenler var." Ferhat, yalnız konuşmak istercesine bakışlarını diktiğinde boğazımı temizleyip oturduğum yerden ayaklandım. Faruk ve Burhan dip dibeydiler, Faruk her ne diyorsa Burhan'ın yüzünün rengi atmış ve şaşkınlık dolu bakışlarla sessizce onu dinliyordu. Burhan'la Faruk'un arasındaki muhabbet yalnız kız kardeşlerinden fazlasıydı.
Altıda dördü bulduk, demişti. Burhan bu işte miydi?
"Doug?" Douglas bana yaklaştığında Ferhat'ın duymayacağı ses tonuyla konuşmaya başladım. "Burhan'la ilgili detaylı dosya istiyorum. Hatta tüm Yılmazlarla ilgili."
"Yengeye hazırladığım dosyalar vardı hazırda." Kübra benden önce araştırmaya başladıysa onu köşeye sıkıştırıp ağzından laf almalıydım belki de.
"Tamam ona verdiğin dosyaları istiyorum. Ferhat ve kardeşleri gidince inceleyeceğim." Başını aşağı yukarı salladığında arkamı dönüp Ferhat'ın yanında ilerlemeye başladım.
"Tatsız konuları bana anlat, Ferhat. Madem masadan kaldırdın beni." Arka bahçedeki çardağa doğru yürümeye başladık. Ferhat derin bir soluk aldı, anlatacağı her neyse onu zorluyordu anlaşılan.
"Anlat dedin diye anlatıyorum." Paltonun yakalarını çekiştirip rüzgârın soğukluğuna engel oldum. "Özkan...Buse'yi seviyordu." Adımlarım yavaşlasa da durmadım. Buse'nin onunla arkadaş olduğu lise zamanlarını anımsadım. İkisi de okulun tiyatro kulübündeydiler ve Özkan'ın şebekliklerini anlatıp dururdu.
"Buse benim ilgi alanım değil Ferhat."
"Biliyorum. Evlisin ve bunlar baya eski konular." İç çekti. "Senden niye hazzetmediğini sordun. Onu anlatıyorum." Buse bugüne kadar Özkan'dan bahsetmemişti. Lise zamanlarından sonra görüştüklerini bile bilmiyordum. Şu an pek umursamak istemesem de Özkan onun yüzünden bana düşman olduysa tedbirimi almam gerekiyordu.
"Özkan'la onu hiç yan yana görmedim, Ferhat."
"Bende. Ama Özkan'ın odasında Buse'nin rastgele çekilmiş fotoğraflarını görünce sordum ona. Saplantılıydı. Buse'nin hakkını yiyemem, bir gün olsun onunla yakın olduklarına denk gelmedim. Zaten seninle olduğu için herkes bunu biliyordu. Özkan'da biliyordu." İşte şimdi kaşlarım çatılmıştı.
"Buse'yi rahatsız etmiş mi?" Sesimdeki sert tonlamaya engel olamadım. Özkan'ın ara sıra madde kullandığı bilinen bir gerçekti ve ne yapacağı belli olmazdı. Buse'ye bir şey yapmış olsaydı, Buse bana anlatmaz mıydı?
"Sanmam. Özkan'ı konuşturduğumda saplantısının öfkesini sana yönlendirdiğini anladım. Buse'ye olan saplantısı kontrolden çıkarken ona değil sana öfkeleniyordu. Buse'yle seni her yan yana gördüğünde sana öfkelendi. Her reddedildiğinde, gülüşlerin sahibi sen olduğunda, gözyaşlarının nedeni olduğunda...Özkan, Buse'nin ayağına diken batsa nedenini senden bildi ve kinlendi."
Özkan'ın varlığı bile abilerinin gölgesinde olmaktan geçiyorken ben onu nasıl fark edebilirdim ki? Onunla bir iletişimim olmamıştı. Buse'yse bu işlere girdikten sonra fiziki ilişkiden fazlası olmamıştı. Bu yüzden etrafındaki belaları bana söyledikçe defetmiştim ancak hayatında olup bitenleri ve insanları pek umursamamıştım.
Özkan, Buse'ye aşıktı ve benden nefret ediyordu. Beni bu yüzden öldürmek isteyebilir miydi? Adımlarım yavaşlarken Ferhat'ın yüzüne baktım ağır ağır. Ferhat'ı öldürmek istemişti ama bunu başaramamıştı. Ferhat, Faruk'u öldürmüş olsaydı onu gebertecektim, o otel odasında Hakkı değil o ölecekti. Saplantısı ve öfkesi yalnız bana değil, yanımdaki herkese yönelmiş olabilir miydi?
"Bana daha öncesinde anlatmalıydın Ferhat. Niye şimdi?"
"Özkan lider olduğumu öğrendiği gün arabamı patlattı. Ertesi gün Burhan'ı tekrar öldürmeye çalıştı, çelik yelek giydiğine şükretmeliyim." İç çekti. "Kontrolden çıkıyor ve hedefi sen olacaksın, onu tanıyorum." Beklediğim hamle bu değildi.
"Bana niye haber vermedin? Öldürülmeye çalıştığını söylemeliydin." Onu masaya lider yaparak bu denli tehlikeye atacağımı düşünmemiştim. Sadece tartışmalar çıkar ve arkadan iş çeviren Yılmazları enselerim gibi gelmişti.
"Özkan nerede?"
"Bilmiyorum. Türkiye içinde ondan eminim. Yurtdışına falan kaçamaz. Konsolosluktan tanıdıklarım var. Pasaport çıkartamaz. Üstüne kaçakçıları da tanıyorum. Geçici kimlikle enselenir. Hala buralarda." Duraksadım çünkü onun lider olmadan bile bu denli eli kolu her yere uzanan biri olduğunu fark etmemiştim. Babamla savaşım bittiğinde çok iyi bir lider olacaktı.
Bekir, Özkan'a Kübra'nın neyi bildiğini söylemişti? Ali'nin katillerinden mi bahsediyorlardı? Özkan, Ali'yi öldüren miydi? O gün depomu patlatan oysa içinde kimin olup olmadığını umursamamıştı. Umursadığı yalnız benim içinde olmamdı. Olamaz mıydı?
"Ne düşünüyorsun?"
"Özkan depomu patlatıp ölmemi isteyecek kadar benden nefret ediyor mudur? Faruk'u öldürmeye teşebbüs edecek kadar...Ali'yi benden alacak kadar." İtiraz etmeden bana bakarken gözlerinde beliren düşünce benimle aynı fikri taşıdığının kanıtı niteliğindeydi.
"Aslında seninle acil buluşmak istememin nedeni buydu. Uyarmak. Özkan'ın kendi kanına bile merhameti yok. Onu bulmama yardım etmelisin. Yoksa birileri ölecek."
Özkan Yılmaz, Ali'yi öldürense zaten ölecekti. Tek yapmam gereken onu bulmaktı.
KÜBRA
Yılmazlar gittikten sonra Hakan, Douglas ve Faruk, Faruk'un evine geçtiler. Ne konuştuklarını merak ediyordum. Düşüncelerim beni o kadar boğmuştu ki Asya'nın bana bakım yapmasına izin vermiştim. Yüzüme sürdüğü maske çilek kokuyordu. Tırnaklarıma manikür yaparken parmaklarımı kanatmıştı.
"Senin canın ne tatlıymış Kübra? Gözlerin yine sulanmış." Serçe parmağımın etini yoluyordu resmen. Burnumu çekerken çenemi dikleştirdim. "Alt tarafı manikür. "
"Canımın yanacağını bilseydim, yapmana hiç izin vermezdim." Boğazımı temizlerken dudaklarımı ıslattım. Canımın yanmasını umursamamak için etrafta gezdiriyordum gözlerimi.
"Tamamdır. Çok kanadılar. Ojeleri yarın sürerim. Kötü durur şimdi." Ellerimi kucağıma koyarken kanayan tırnaklarımın etrafındaki kısma baktım sessizce. Aslında canım çok fazla yanmamıştı. Sadece kırgındı ruhum. En ufak iğnenin batışında akan kan bile hüngür hüngür ağlatmaya yeterdi. Paramparça olmuş kalbimden acılarım sızıyordu, sessizce.
"Kırmızı mı siyah mı?" Ojeleri gösterirken başımı kaldırdım. "Kırmızı." Hızla kapağı çevirip tırnaklarına sürmeye başladı. Peçeteyle tırnaklarımı temizlerken onu seyretmeye başladım. Saçları upuzundu ve buna rağmen topuz yapmıştı. Burnu küçücük yüzü incecikti. Güzel bir kadındı ve Burhan'ın ona olan bakışlarını görmüştüm. Aşıktı ve bakışlarında bu aşkın uzun zamandır sessizlikle dolu tek taraflı olduğunu anlaşılabiliyordu.
"Çok fazla konuşmuyorsun." Bakışlarını kaldırdığında dudaklarım kıvrıldı. Çenesinden konuşmayı unutmuştum.
"Çünkü sen konuşuyorsun." Buna alınmasını bekledim ama yapmadı. Gülmeye başlarken başıyla onayladı beni.
"Bu azalmış hali desem. Eskiden çok daha fazla konuşurdum. Babam evden kaçıp işe giderdi." Gülüşü küçülürken bakışları tekrar tırnaklarını buldu ve sessizce oje sürmeye odaklandı.
"Kayıpların için üzgünüm."
"Gerçekten mi? İnsanlar hep bunu söylüyor. Baban öldü, üzgünüm. Annen öldü, üzgünüm." Sesindeki sitemi fark etmemek imkansızdı. İtalyanca bir şeyler söyleyip homurdandığında ayaklarımı kalçamın altında toparladım ve elimi çenemin altına yasladım.
"Gerçekten üzgünüm. Faruk'la dertleştik biraz." İrkildi.
"Abim sana onları mı anlattı?" Sesinde hayret dolu bir ifade vardı. "O konuşmaktan pek hoşlanmaz. Yani benden, annem ve babamdan. Burada yaşananları da asla bana anlatmaz. Sanki iki hayatı varmış gibi. Biri Faruk Bolat olan abim, diğeri sadece Faruk."
"Abin güvendiği için mi yoksa kendimi berbat hissetmeyeyim diye mi bilmiyorum, anlattı bana."
"Güvendiği içindir. Güvenmediği birine asla konuşmaz. Laf sokar, canından bezdirir." Beni sinir ettiği zamanları anımsamak dudaklarımda tatlı bir gülüşün belirmesine neden oldu.
"Başta canımdan bezdirdi. O zaman kafasını duvara sürtmek istedim." Kahkaha attı.
"Ben her zaman istiyorum." Başını sağa sola sallarken omuz silkti. "Yine de yaşıyor olmasından memnunum. Onu da kaybetmiş olsaydım, kafayı yerdim herhâlde." Bakışları dalgınlaşırken gözlerinin hafifçe sulandığını gördüm.
"İtalya'da yalnız yaşarken zorluk çektin mi?"
"Hayır. Biraz garip ama yalnız kalınca insan alışıyor buna. Kendimin annesi, babası, abisi, ablasıydım. Kararlarımı veren bendim. Özgürdüm." Bunu dile getirse de sanki esirmiş gibi çaresiz çıkmıştı ses tonu. Özgür olduğunu kendine hatırlatmaya ihtiyacı varmış gibiydi.
Yaralıydı. Annesinin cansız bedenini görmüş, babasının intiharına şahit olmuştu. Faruk onu bilmediği bir ülkede yalnız bırakırken kendi ayakları üzerinde durmuştu. Orada zorluk çekmediğini iddia etse de görebiliyordum. Gözler asla yalan söylemezdi ve onunkiler yorgundu.
"Ya sen? Aileni bulunca ne yapacaksın?"
"Burada kalacağım." Şaşkınca baktı. Şaşırılacak ne vardı bunda? Evlendiğim adamla kalmak istemem bu kadar imkânsız bir seçenek miydi?
"Ya ailen seni götürmek isterse?" Kaşlarım çatıldı. On dört yıl geç kalmışlardı. Bu saatten sonra benimle ne yapacaklardı ki?
"Ne için götürecekler? Bağlarımız kuvvetlensin diye mi? Hiç gerek yok. Bağlarımın kuvvetlendiği bir ailem var zaten." Merak ettiğim iki gerçek vardı. Bir, niye beni bulamamışlardı? İki, adım neydi? Bunun dışında artık onlara kavuşmakla ilgilenmiyordum.
"Abimin anlattığı kadar varsın. Garip bir kadınsın. Senden hoşlandım."
"Sen gelmeden önce seni merak ediyordum Asya. İyi ki geldin. Faruk deli olsa da en az Hakan kadar ciddi olabiliyor." Asya kıkırdarken oje sürmeye ara verdi.
"Abim ve ciddi olmak mı?" Kıkırdayışı kahkahaya dönüştü. "Fırlamanın teki olduğunu hatırlıyorum. Yani sürekli okuldan şikayet gelirdi. Bazen Hakan abi gelirdi bize. Abimin yaptıklarını yaptığına dair annemle babamı ikna etmeye çalışırdı. O hiç yalan konuşmadığı için ona inanırlardı." Gözlerimi kıstım. Hakan yalan konuşulmasından da konuşmaktan da hoşlanmazdı.
"Faruk için yalan konuşur muydu?"
"Yalnız abim için. Birbirlerini korumak için yalan konuşmaktan vazgeçmezler. Bunun dışında bir kez olsun benim içinde yalan söylemişti." Sır verir gibi öne eğildi ve sesini kıstı. "Çok küçükken mavi gözleri olan bir çocuk vardı. Bazen evin etrafındaki takım giymiş adamlardan boğulunca evden kaçardım. Yakınlarda bir ev vardı. Kimler oturuyor hatırlamasam da kalabalık aileydiler. Çoğunun masmavi gözleri vardı ve sürekli didişirlerdi. Abimle ben gibi."
"Hakan ne için yalan söyledi ki?"
"O evdeki o mavi gözlü çocukla bazı geceler evin bitişiğindeki ormanda oturup konuşurduk. İkimizde kendimize gizli isimler seçip kimliğimizi gizlerdik. Olurda birimiz gece gece evden kaçtığımız için yakalanırsa diğerinin ismini söylemesin diye tedbirdi."
"Kaç yaşındaydın?"
"Altı belki beş. Emin değilim." Parmaklarını sallarken omuz silkti. "Daha küçükken alışıyorsun bu karanlık hapsin yüklerine. O yüzden kaçmak için daima bir yol aradığımı anımsıyorum. Neyse...Bir gün kötü şeyler oldu. Babam çok kızgındı ve evde olmadığımı anlamışlar. Hakan abim hepsinden önce beni bulunca çocuğa kızdı, eve gönderdi onu. Benimle de yürüyüşe çıkmış gibi yürümeye başladı. Ona da kızdılar, haber vermeden beni evden götürdüğü için ama aslında kaçan bendim."
"Hakan hepinizin gölgesi gibi sizi kollamış." Başını onaylarcasına salladı. Kendisi daha çocukken kaç kişinin abisi gibi omuzlarına yük almıştı? "Çocuğu bir daha görmedim. Adını da hiç öğrenmedim. Zaten bu son yaşanan hemen hemen Türkiye'den gitmeden önce yaşandı. On dört yıl önce."
"Çocuğu görsen hatırlamaz mısın?" Düşünür gibi duraksadı.
"Bilmem. Hatırladığım tek şey gözleri. Çoğu zaman karanlıkta oturduğumuz için yüzü aklımdan çıkmış olmalı." Garip bir önsezi hissediyordum. Burhan olabilir miydi o çocuk? On dört yıl birinin değişimi için uzun bir süreydi. Hakan belki hatırlayabilirdi.
"Zamanı geldi." Saate bakıp işaret parmağıyla yüzünü işaret etti. "Yüzündeki maskeyi çıkartmak için yıkaman lazım." Dediğini yaparak ayaklandım ve banyonun olduğu koridora saptım. Yüzümdeki maskeden kurtulup yatağıma kaçmak istiyordum. Banyo kapısını ardımda kapatırken avuç dolusu suyu yüzüme çarptım. Maskeyi tamamen çıkartırken başımı kaldırıp aynadaki aksime baktım.
Güzeldim, maskeden değildi bu. Buraya geldiğim ilk zamanlardan farklı görünüyordum. Gözlerimdeki yorgunluk silinmişti yerini parıltıya bırakmıştı, ışıl ışıldı. Cildimdeki morluklar veya solgunluk tamamen gitmişti. Capcanlıydım.
Aynalar eskiden yaşadıklarımın kanıtını gösterirdi, şimdiyse gözümü kapatmama engel olanı görmemi sağlıyordu. Mutluluğumu ve bir aileye kavuşmuş oluşumu...
Derin bir soluk alıp oturma odasına gittiğimde Asya tüm karışıklıkları toplamıştı. "Film izleyelim mi Kübra?"
"Ben bir Zenas'la Bo'ya bakayım. Onları göremedim. Sen seç." Montumu askıdan alırken kalınca üzerimi giyinerek dışarı çıktım. Korumaların yanından geçerken arka bahçeye yöneldim. İkisinin ısıtmalı kulübesine yaklaşırken Zenas hırlamaya başladı.
"Aşk olsun. Biz seninle dost olacaktık hani." Bana küfreder gibi havladığında onu umursamadan kulübenin yakınındaki ufak kayaya kalçamı yasladım. Zenas hırlamayı keserken yavaşça ayaklarımın ucuna geldi burnunu bacaklarıma yaklaştırdı. Hakan'a yaptığı gibi patilerini kucağıma yasladığında yanağımı yalamaya başladı.
"Bu sevgi gösterisi de ne?" Çekinerek tüylerini okşadığımda gözlerini kapatıp memnuniyet dolu hırıltısını serbest bıraktı. "Bunun anlamı barış sağladığımız mı?" Havlayıp patilerini yere yaslayıp ayaklarımın ucuna uzandı.
"Beni kabullendiğine sevindim. Öyle olmuyordu. Bo nerede?" Göz ucuyla etrafa bakındım. Kulübenin içindeydi. Oturduğum yerden kalkarken uyuyan Bo'nun yanında diz çöktüm. Elimle tüylerini okşarken başını kaldırıp tekrar uyku haline geri döndü.
"Sanırım biraz geç kaldım he ne dersiniz? Çoktan uyku vaktiniz geldi." Zenas kulübenin kendi kısmına geçerken çenesini Bo'nun sırtına yaslayıp gözlerini kırpıştırdı. "Sizi rahat bırakayım." Yerden kalkarken eve doğru yürümeye başladım.
Aldığım her bir nefes ciğerlerimi dondurarak ferahlatıyordu. Verandayı geçip içeri girerken üzerimdekileri çıkartıp astım ve oturma odasına yöneldim. Bir film başlamıştı ve Asya koltukta kıvrılmış uyuyakalmıştı bile. Üst kattaki dolaplardan birinde örtülerle dolu olduğunu anımsadığım için merdivene yöneldim. Onu kaldırıp uykusunu bölmek istemiyordum.
Odama girip ışıkları yaktım ve dolabımdaki yedek battaniyeyi alırken burnumu dolduran yabancı bir kokuyla kaskatı kesildim. Kalp atışlarım hızlanırken battaniyeyi alıp korkumun beni ele geçirmesine izin vermemek için soğukkanlı kalmaya çalıştım. Dolabın kapısını kapattığımda karşımda dikilen kişiyle gözlerim kocaman açıldı.
"Bizi daha önce tanıştırmadılar." Eliyle ağzımı kapatırken korkuyla battaniyeyi bırakıp bileklerine parmaklarımı geçirdim. "Kocanı öldürmeye çalıştığımı zaten biliyorsun." Özkan'ın gözlerindeki sinsi parıltıyla yavaşça yutkundum.
"Bekir kaçtı kurtardı kendini-" Dizlerimi kasıklarına geçirmek için kaldırdığımda elini ağzımdan çekip buna engel oldu. Alnımı burnuna çarptığımda birkaç adım geriledi ve ondan uzaklaştım. Kapının önünde olduğu için pencereye yöneldim.
Ayak bileğimi tuttu, yüz üstü yere yapıştım. Boştaki ayağımı suratına tekme atmak için kaldırdığımda bileğimi serbest bırakıp geri çekildi. Yerden kalkmak için elimi yatağa yasladığımda saçlarımı tutup başımı geriye çekti.
"Sorunumu kişisel algılama lütfen." Sesindeki tehlikeli tınıya aşinaydım. Yatağa ittiğinde etrafımda dönüp yatağın diğer tarafında yere yuvarlandım. Savaşacak kadar güçlü değilsem kaçabilirdim.
Çığlık at Kübra.
Zihnimde çığlık atmamı söyleyen sese itaat edemiyordum. Dilim lal olmuş sesim çıkmıyordu.
Kapıyı açmaya çalıştığımda kolumdan beni geri çekti ve suratıma attığı tokatla gözlerimin kararmasına neden oldu. Yere düşerken birkaç saniye afalladım. Kolumdan tutup yatağa çektiğinde elleri boynuma dolandı.
"Yanlış anlama lütfen. Zaten Karanbey'e, kardeşini öldürenlerden biri olduğumu söyleyeceğim. Gizli saklım yok." Nefesim ciğerlerimi terk ederken boynundan sarkan zincire takıldı gözlerim. Ucundaki haç daha önce gördüğümdü.
Nefesim beni terk ederken son gördüğümün Medine ablanın ölmeden önce bıraktığı ve Bekir'in benden aldığı o kolye olduğunu bilmek zihnimdeki alarmları devreye soktu. Elinden kurtulmak için çırpınırken elim yastığımın altında gizlediğim kahvaltı bıçağını buldu.
"Yalnız kaybeden olmaktan sıkıldım." Piç kurusu. Bıçağı sıkıca tutarken görüşüm bulanıklaştı. Başım dönüyordu ve ciğerlerim yanıyordu.
Bıçağı kaldırıp savurduğumda gözlerimi sıkıca kapattım. Acıyla bağırırken boynumdaki elini uzaklaştırdı. Bıçağı serbest bırakırken elimi boynuma sarıp öksürük krizinin beni ele geçirmesine izin verdim. Nefes alışverişim hırıltılıydı ve bedenim titriyordu.
"Artık odama dadanmanızdan bıktım." Gözlerimi aralarken başımı kaldırdım. Sırtını duvara yaslamıştı ve eli yüzündeydi. Bıçak sol gözüne saplanmıştı. Yanaklarından süzülen kan mide bulandırıcıydı.
"Karanbey kahvaltı bıçaklarının bir işe yaramadığını söylemişti." Çenemi dikleştirirken dudaklarımı kıvırdım. Yataktan kalkarken bacaklarım titriyordu. Abajuru fişten çektiğimde öne eğilişini fırsat bilip başının arkasına geçirdim. Sırt üstü yere düşerken hareketsiz kaldı.
"Yanıldı." Ellerimi yere yaslarken yere çöktüm. Hayattaydım. Aldığım nefesler düzene girerken yerde Özkan'a yaklaştım. Kaybedecek zamanım yoktu. Boynundaki haçı çıkartıp boynuma asarken ceplerini karıştırmaya başladım. Ufak tuşlu bir telefon bulunca duraksadım.
Buraya nasıl girmişti? Hakan ve diğerleri buradayken nasıl odama girmişti? Tuşlara bastığımda tek bir numara belirdi. Mesajlar kısmında, iş bitince haber veririm, yazıyordu. Yerden kalkarken başucu çekmecemdeki telefonumu diğer elime alırken zihnimde haini bulmakla ilgili yankılananları planlar yapılmaya başlamıştı bile.
Perdenin arkasında gizlenirken ön bahçedeki korumalara göz gezdirdim. Biri Özkan'ı içeri almıştı. Bundan emindim. Peki eve alan kimdi? Veya kimlerdi?
İş tamam, mesajını gönderirken gözüm bahçedeki korumalarda gezindi. Birkaç saniye sonra içlerinden biri elini cebine attı ve hızlı bir şekilde mesaja baktı, eski haline dönüp bakışlarını etrafta gezdirdi. Bakışlarını takip ederken başka bir koruma ona bakıp hafifçe başını salladı.
Mustafa ve Orkun.
Kendi telefonumdan Hakan'ın numarasını aramadan önce hain olduğunu düşündüklerimin isimlerini Douglas'a yazarken parmaklarım duraksadı. Asya uyuyordu, tıpkı Zenas ve Bo gibi. Kaşlarım çatıldı. Arka tarafta olanlar kimdi? Zenas'a yaklaşabilecek kadar Zenas'ın ısırmadığı kimdi?
Bakışlarım Orkun'a bakıp arka bahçeye ilerleyen İlyas'a kaydı. Douglas'ın dediğine göre Ali, yanan depodan çıkartıldığında ona kalp masajı yapan ve buna dakikalarca devam eden tek kişiydi. Zenas ve Bo'yu besleyecek kadar yaklaşan korumaydı. Ona başından beri güvenmiyordum.
Üçünün adını yazıp Douglas'a attım. "İstediğin hainler." Mesajı gönderdikten hemen sonra Hakan'ı arayıp sırtımı pencereye yaslayıp yerde yatan adama baktım.
"Efendim."
"Ben birini bıçakladım." Telefonun diğer ucundan gelen hışırtı sesiyle boğazımı temizledim. "Özkan burada." Bakışlarım pencereye kaydı, Hakan'ın, Faruk'un evinden çıktığını gördüm. Bir eli hala kulağındaki telefondayken derin bir nefes aldım. Az önce ölümden dönmüştüm ve Hakan'ı görmek bunun kaygısını hissettiren tüm sistemlerimi çökerten rahatlatıcı tek nedenimdi.
"Asya uyuyor sandım ama sanırım benden önce ona ulaştı." Hakan verandaya varırken Faruk onun peşinden geliyordu. Douglas belindeki silahı çıkartıp ona mesaj olarak gönderdiğim üç korumanın bacaklarına sıktı. Benim kuru bir sözüme sorgusuz sualsiz inanması çok tatlıydı.
Üç kişi vurmuş bir adama tatlı diyemezsin, Kübra.
Odamın kapısı açıldığında telefonu indirdim. Arkamı döndüğümde Hakan'ın bakışları hemen önündeki baygın Özkan'ı buldu. "Söylemeliyim ki...Kahvaltı bıçakları gözler için zararlı. İşe yarıyorlar." Bakışları beni bulduğunda Özkan'ın üzerinden atlayıp odayı birkaç adımda geçti.
"Bakayım sana." Sesindeki endişeyle gözleri kontrol amaçlı üzerimde gezinirken boynumda takılı kaldı. Hakan'ın yüzündeki kan çekildiğinde gözeleri koyu öfke dolu harelere bürünerek Özkan'a çevrildi.
"Asya yaşıyor mu?" Bakışları tekrar beni buldu. Ya onu da boğmuş ve öldürmeye çalıştıysa? Uyuduğunu düşünmüştüm.
Az önce boğuluyordun Kübra. Başka birinin iyi olup olmadığını sorgulamadan önce bunu hazmetmeye çalış.
"Zenas ve Bo'da uykuluydu. Onlara da bakmalıyız." Az önce öldürülmeye çalışan ben değilmiş gibiydim. Tüm benliğimi saran bir soğukkanlılık perdesi vardı. Yalandan yaptığım bir şey değildi bu. Gerçekten ne elim titriyor ne de korku hissediyordum. Sanki az önce yaşananlar basit günlük rutinimmiş gibi kaygılanamıyordum. Sanırım bu iyi bir şeydi.
"Onlar iyi mi? Zenas ve Bo, hatta Asya zehirlenmişte olabilir."
"Önce bir dur. Senin iyi olduğunu bir anlayalım." İyiydim. Bakışları tekrar boynuma kayarken öfkeyle homurdandı. "Boynunu sıktığı için parmaklarını tek tek koparacağım." Parmak ucu boynuma yatay bir şekilde dokunduğunda yavaşça yutkundum.
"Ben iyiyim." Garip bir şekilde bu yalan değildi. Sanırım Özkan'ı alt etmiş olmak garip bir güven vermişti bana. Sürekli kaçıp kaçıp yakalanan veya canı acıtılan o kız çocuğundan kendini koruyacak kadına dönüşmüş gibi gururlu hissediyordum. Şansım yaver gitmişti ve bundan memnundum.
"Onu odamdan çıkartır mısın?" Özkan'ın kanayan gözünü görmek iyi hissettirmiyordu. Hakan elimden tutup odanın çıkışına yöneldiğinde Douglas, kapının pervazında belirdi.
"Onu al. Bu sefer bana bırak."
"Tamam Patron. Peki diğer üçü?" Hakan buraya geldiği için arkasından ateşlenen silah sesinin farkında değilmişçesine şaşkınlıkla baktı. "Yenge hainlerin ismini verdi. Acelem vardı, kaçmasınlar diye sıktım bacaklarına." Mantıklı bir çözüm, diye yorumladım.
"İlyas dışındakileri alabilirsin. İlyas'ı bana bırak." Douglas başını onaylarcasına salladığın bakışlarını önce yüzüme sonra boynuma çevirdi. "Özkan'ı da alabilir miyim?"
"Doug?"
"Patron, Yenge'ye el kaldırmış. Bizzat elini kırıp tedavi ettiririm. Sonra tekrar kırarım."
"Çok tatlısın Doug." Gözleri kısıldı. "Teşekkürler." Elimdeki tuşlu telefonu uzattığımda Özkan'a son kez bakıp elimden aldı. "İş tamam, mesajı gönderdiğimde Orkun, Mustafa'ya baktı. Sonra İlyas, Mustafa'nın onayıyla eve doğru adımlamaya başladı."
"Az önce öldürülüyordun." Hakan'ın sitemkar ses tonunu umursamadan konuşmaya devam ettim.
"Sana attığım isimler dışında biri var mı bilmiyorum." Telefonu iç cebine koyup eğilip onun üzerini aramaya başladı. Hakan beni odadan çıkartırken kapıdan başını uzattı.
"Dokunmayacaksın Doug. Ölmeyecek. Ben geleceğim."
"Hakan." Bana bakmadı.
"Tamam mı Doug? Dokunmayacaksın." Sesindeki sabırsızlığı hissedebiliyordum. Douglas işkence sırasında kontrolünü kaybediyordu ve bunu istemiyordu. Özkan'ın niye beni öldürmek için odama geldiğini öğrenmek istiyordu. O ölmeden veya tekrar kaybolmadan önce bunu yapmak istiyordu.
"Tamam Patron."
"Hakan." Elimi elinden çekerken bakışları sonunda bana çevrildi.
"Ali'nin katillerinden biri o." Gözlerinde geçen o ifade, bunu tahmin ettiğini gösteriyordu. Şüpheleri gerçekleşmiş gibiydi. Nasıl anladığını da ne zaman şüphelenmeye başladığını da bilmiyordum.
"Bu seferde delirmemin Karanbey'in itibarı için iyi olmadığını söyleyecek misin?" Başımı sağa sola salladım. Artık Karanbey'in delirmesinin zamanı gelmişti bile.
"Hayır. Artık durmana gerek yok." Onu durdurmak elindeki fırsatları ve intikamını alışını ötelemek demekti. Artık intikamını söke söke almalı ve hak edenleri cezalandırmalıydı.
"Bırakalım da Karanbey'i, deliliğiyle kabul etsinler."
KARANBEY
"Özkan. Uzun zamandır görüşmüyoruz." Sandalyelerden birini çekip tam karşısında oturacağım şekilde deponun ortasına bırakıp yerleştim. "Hangi rüzgâr seni önüme attı?"
"Karını görmek istedim." Pişkin sırıtışı oturduğum yerden kalkıp suratına yumruğumu geçirmeme neden oldu. Ağzındaki kanı yere tükürürken başını geriye yaslayıp sırıtmaya devam etti. Sol gözündeki bıçağı çıkartıp doktorun sarmasına izin vermişlerdi. Beyin kanaması yoktu, yine de suratına vurmaya devam edersem yakında olacaktı.
Ondan bilgi almadan önce iyice iyileşmesine izin ver Karanbey. Yüzüne değil, vücudunun başka yerlerine zarar ver. Yoksa erken ölecek.
"Karımı görmek bir gözüne neden olmuşken kurduğun cümlelere dikkat etmelisin. Dilinden de olursun Özkan."
"Benden alacağın bilgilerin varken dilimi koparamazsın. Nasıl anlatmamı bekliyorsun ki? Sana anlatmam gereken kişiler var. Ali'nin katilleri...Pardon. Seni öldüremeyen beceriksizler." Douglas'ın alet edevatının olduğu masaya yönelirken başımı salladım.
"Beceriksizlerden biri sensin."
"Hayır. İçlerinden bir şeyi başarabilen benim." Bıçaklardan en keskin olanı alırken bakışlarım penseye kaydı. "Ali öldü mü? Öldü. Sen kedi gibisin. Dokuz canlısın. Bir şekilde hayatta kalıp duruyorsun." Gülümsedim. Bunu babamda bana söylüyordu. Şanslı piçin tekiydim.
"Ali'yi öldürenlerin olduğu o beceriksizler çetenizden önce hesabını sormam gereken başka bir olayım var. Ali'yle olan kısım için seni iyileştirmem gerekiyor Özkan. Suratına yumruklarımı vururken öfkemi atmak için seni kum torbası gibi kullanmak istiyorum."
"Başka bir olay?" Bıçağı ikimizin arasında kaldırdığımda gülüşü küçülmeye başladı.
"Karıma dokunulmasından nefret ediyorum. Bekir bunu da anlatmadı mı sana?" Sustuğu için sandalyeyi kaydırıp daha da yakınına bıraktım ve oturdum. "Elini kullanamayacak hale getirdim. Saçlarını eline doladığı için elinden oldu."
"Babamın bizi nasıl yetiştirdiğini Ferhat abim anlatmadı mı?" Gözlerimi kıstım. Hayır. "Demek sandığım gibi evdekileri sana yetiştirmiyor." Güldü. "Babamın ödül ve ceza sistemi vardı ve emin ol yapacağın her şeye dayanıklı olabilmek için çocukluğumdan beri yetiştirildim."
"O zaman başlayalım." Bıçak ve penseyi kullanırken çenesi kasıldı ve gözlerini sıkıca kapattı. Bağırmasını bekledim, yapmadı. Pense ve bıçağı indirirken gözleri aralandı, acıyla bakan gözlerinin aksine gayet sakin duruyordu. O evde dediği o ödül ve ceza sistemi her neyse parmağı koparken bile bağırmayacak kadar acı eşiğini yükseltmişti.
"Kaldı dokuz. Ayak parmaklarını da..." İç çekti. "Kesecek misin?"
"Patron?" Oturduğum yerden kalktığımda Douglas eğildi. "Ben devam ederim." Ne zaman elimi kirletmek için adım atsam beni engellemeye çalıştığını görebiliyordum. Dürüst olmak gerekirse buna minnettardım. Pek hazzettiğim söylenemezdi.
"Kendi işini köpeklerine mi-" Douglas onun karın boşluğuna yumruğunu geçirdiğinde hırıltılı bir nefes aldı.
"Bir sus. Kafam şişti." Douglas masasındaki aletlerine yöneldiğinde Özkan başını kaldırıp bana baktı.
"İllaki konuşacaksın." Gülerek başını sağa sola salladı.
"Abim gelmeden konuşmam. Ferhat Yılmaz. Yeni masa lideri." Kahkaha attı. "Liderliğin ona yakışıp yakışmadığını merak ediyorum. Onu görmeden tek kelime anlatmayacağım. Dayanıklıyımdır." Bakışları yaklaşan Douglas'a kaydı.
"Yanlış anlaşılma olmasın Özkan. Şu an yaşadığın ve yaşayacağın acıların Ali'yle bir ilgisi yok. Önce evime girip ailemi tehdit etmenin cezasını çekeceksin. Ali'nin katillerini konuşacağımız zaman abini çağırırım. Şimdi..." Sandalyemi alıp onu izleyeceğim kenara çektim. "Doug kirli çalışır, üzerimdeki takımı yeni aldım. Kan bulaşsın istemiyorum."
"Ceketinin bilek kısmı çoktan kandan koyulaşmış, Patron." Sandalyeye oturamadan Doug'ın dediği kısma baktım. Bu ceketi seviyordum.
"Vazgeçtim. Hadi bugün ortak çalışalım Doug. Bir el senin bir el benim olsun." Tekrar Özkan'a adımladım. Aylardır öfkemin içimi kemirerek karanlığa boğduğu tüm o saniyelerin hıncını bir şekilde çıkarmalıydım.
Evime girmişti, karımı öldürmeye kalkmıştı.
"Patron-" Douglas'ın elindeki bıçağı alıp Özkan'ın bacağına sağladığımda beklemediği için irkildi. İrkilmesinden çok daha fazlasına ihtiyacım vardı. Pişmanlık, acı, ağlamak...Siktiğimin yıkılışına ihtiyacım vardı.
"Patron." Bıçaklardan birini daha alırken Douglas elimi tuttu. "Lascia fare a me. Spargendo il suo sangue, stai macchiando la tua anima." İzin ver, ben halledeyim. Onun kanını akıttıkça ruhunu kirletiyorsun.
Ruhum çok da umurumdaydı sanki.
"Yenge'yi düşün." Durduk yere ne diye Kübra'yı bana hatırlatıyordu ki? "Yeterince sarsıldı ve eve gidip ona destek olman gerekmiyor mu?" Beni nasıl durduracağını iyi biliyordu. "Soyadım üzerine yemin ederim öldürmeyeceğim. Zaten doktorun onu tedavi etmesi lazım. Yengeye yaptıklarını ödetmek için iyi olmasını sağlamalısın. Ali'nin katillerini biliyorsa konuşması için de bu gerekiyor." Dediklerinde haklı olduğunu biliyordum. Yine de eve gitmek istemiyordum. Güvende olacağının sözünü verdiğim eve hatta onun odasına girmişlerdi. Benim yanımda kalmaya karar vermiş olsa da yine de güvende değildi. Gelecekte de olmayacaktı.
Niye kalmasına sevinmiş olduğumu anlamıyordum. Yanım tehlikeliydi. Onu tehlikeye atmak için gönüllü olmak yerine gitmesini istemeliydim.
"Abim olmadan konuşmayacağım." Özkan'ın sesiyle bakışlarım ona döndü. "Ferhat Yılmaz gelmeden tek kelime etmeyeceğim." Tek gözünde var olan acıya rağmen görebildiğim netlikti. Yılmaz ailesinin inadını herkes bilirdi. Karadeniz inadı en az Faruk'unkiler gibiydi.
"Arayın Ferhat'ı. Kardeşini öldürmeden gelsin. O gelmeden de canını yakmaya devam edin."
🖤
"Her şey birbirine giriyor Ali." Kalçamı mezarın mermerine yaslarken ellerimi birbirine sürdüm. "Senin katillerin kim bulmaya çalışırken karımı öldürmeye kalktılar. Şu an evde korkudan titriyor olabilirken onun suratına bakmaya utandığımdan gidemiyorum." Derin bir nefes aldım. Hissettiğim huzursuzluk saniyeler ilerledikçe büyüyordu.
"Hayatımda güzel bir an yaşadığımda peşinden geçmişin karanlığı geliyor ve her şeyi mahvediyor." İçten içe biliyordum. Aynı anda bu karanlıktan beslenip gücü kabullenen yanımla her şeyin eski halimdeki gibi kalmasını isteyen diğer yanım çatışıyordu ve içlerinden birini seçmem gerekiyordu.
Ya karanlığı bir parçam kabullenip Karanbey olacaktım ya da karanlıktan kaçıp Hakan olmaya devam edecektim. İkisini aynı anda olmaya çalışmak zihnimi çökertiyordu. Ya babamın istediği ya da annemin dilediği hayatı seçecektim.
Kübra geldiğinden beri Karanbey olmak da Hakan olmak da sıradan bir rutinmiş gibi geliyordu. Ne geçmişin karanlığı ne de karanlığı reddetmek isteyen yanım birbirine karışmıyordu. Sadece böyle Ali'nin mezarında otururken veya babamla savaşırken yalnız kaldığım için sanırım bunalıyordum. Karım Karanbey'e hayrandı, Hakan'ı seviyordu.
"Kübra tam bir ruh hastası." Dudaklarımı kıvırırken hissettiğim huzursuzluk onun adını dile getirdiğim andan itibaren yavaş yavaş silinmeye başladı. "Sanırım onu seviyorum. Burada benim yanımda kalmak istiyor. Yaşasaydınız anlaşır mıydınız? Emin olamıyorum." Belki uzun bir süre Ali onu kabullenemezdi. Faruk'la iyi anlaştıkları için Ali'yle aralarının iyi olması zaman alırdı. Çünkü Ali'nin sevdiğini Faruk, Faruk'un benimsediğini Ali kabullenmekte zorluk çekerdi.
"Yine de anlaşmanızı isterdim. Senin mezarına geldiğim gün gördün onu, ikiz. Öbür dünyadan bile bana yardım ediyorsun." Yaklaşan adım sesiyle bedenim alarma geçti, elimi belime attım.
"Sakin ol." Ümit Karan'ın sesiyle mezarlıktaki merdiveni çıktığını gördüm. "Oğlumu ziyarete geldim. Silahını çıkartma." Yanıma gelene kadar elim belimdeki silahta kalmaya devam etti. Onun elindeki gücün kısmen devirmiştim. Bana kızgın olması olasıydı. Yine de yüzünde dingin bir ifade vardı.
"Normalde Pazar sabahları gelmez misin? Hafta içi gelecek kadar kafanı kurcalayan ne?" Elimi silahımdan ayırıp oturduğum yerden kalkıp boyumuzu eşitledim. Bakışları tamamen mezarda gezindi. Ondaki sıkıntılı ifadeye alışkın olmadığımdan birkaç saniye sorusuna cevap vermeden onu incelemeye devam ettim. "Karın evden mi kovdu yoksa?" Dudakları alayla kıvrıldı. Normal bir konuda alay edebilen biri gibi hiç davranmadığı için gözlerimi kıstım.
Adamın düzenini sarsınca zihnini mi çökertmiştim? Niye kendisi gibi davranmıyordu? Alışık olduğum Ümit Karan gibi iğneleyici bakış ve sözler kullanmıyordu.
"Hayırdır baba. Ali'yi ziyarete geldiğini bilmiyordum."
"Gelmiyordum zaten." Başını sağa çevirdi ve bakışlarımız kesişti. Tek görebildiğim yorgun ve tükenmiş gözlerdi. Güzel. "Sadece yanlış evladımın arkasında durduğumu biraz geç anladım." Gülmeye başladım.
"Benim iyi bir seçim olduğumu düşünmeni ne sağladı? Doğduğum andan beri senin karşındayım baba. Hiçbir zaman yanında olmayan oğlunun arkasında nasıl durmuş olabilirsin?"
"Seni öldürmeyerek." Gülüşüm kahkahaya döndü. "O masada lider olmasaydım, onlarca kez öldürülmüş olurdun. Bunu sende çok iyi biliyorsun." Onlarca kez öldürülmeye çalışmışlardı zaten. Hepsinden bir şekilde yaralı veya yaralanmadan kurtulmuştum. Hayır. Yanılıyordu. O masada lider olmasına rağmen bana yapılan saldırıların önüne geçememişti.
"Elime silah alana kadar senin yüzünden kaç kere hastanelik olduğumu saydın mı?"
"On sekiz." Saymıştı puşt.
"Elime silah aldığımda on sekizdim baba. Ortalamaya vuracak olursak her yıl bir kez hastanelik oldum demek bu. Tabi hastaneye gerek kalmadan evde tedavi aldığımda oldu, onları saymadım. Ben elime silah almadan çok önceden ölümden dönüp duruyordum zaten. Hayatta kaldım çünkü ölmekle ilgilenmiyordum. Senin sinirini bozan da buydu. Ölümden dönüp durdum ve karşında dikilmeye devam ettim. Bugün olduğum kişiyi senden destek almadan yine kendi başıma çabalayarak elde ettim." Elimde kalan bir tek Karanbey oluşum vardı. Annem onundu. Ali onundu. Karanbey yalnızca benim elde ettiğim ve onun el süremediğiydi.
"Kabul etsen de etmesen de bana benzediğini biliyorsun. Bu yüzden benimle savaşıyorsun, değil mi?" Duraksadığımı fark edince konuşmaya devam etti. "Ali senin gibi değildi. Korkaktı. Bu yüzden senin gölgende kaldı. Karşıma çıkmadı. Bazı söylentiler duyuyordum. Annenin ölmesinden seni suçluyordu. Değil mi?" Bakışlarımı babamdan çekip Ali'nin mezarına çevirdim. Bunu cidden burada yapacak mıydı?
"Sizi o depoya kapatan bendim. Size eziyet çektiren bendim. Her şeyi yapan bendim ama suçlusu sendin. Ali hiçbir zaman anlayamadığım oldu. Seni bile bir yere kadar çözebiliyorken onu anlayamıyordum." Tekrar babama baktığımda kaşlarını çatarak mezara bakıyordu.
"Ali beni suçlamıyordu. Sadece annemizin kaybını kaldıramadı."
"Öyle mi dersin? Sen kaldırabilseydin yıllarca intikam almak ister miydin? Sen ondan daha sağlamken ve benim gazabıma uğramışken onun gibi davranmıyorsun. Kaçabilecek güçteydin, kaçabilirdin. Savaşmayı seçtin." Sesinde varla yok arasında saygı dolu bir tını belirdi. Onunla savaşmayı seçtiğim için benimle gurur duyar gibiydi.
"Bazen senin yerine Ali'yi desteklesem nasıl olurdu diye düşünüyorum. Sanırım sen olmasaydın bile Ali'yi desteklemezdim. Bizim ailenin çürük yumurtasıydı o."
"Bari ölünün arkasından atıp tutma. Hiçbir şeye saygın yok mu senin?" Onun mezarının başında ne cüretle böyle konuşurdu? Omuz silkti.
"O depoda sen ölseydin, Ali senin intikamını alır mıydı?" İrkildim. "O depoda annen onun kollarında ölseydi, sen onu suçlar mıydın?" Boğazımda oluşan yumru birkaç saniye nefesimi kesti.
Yapmazdım.
"Annemle anılarım bitti, şimdi sıra Ali'yle olan ilişkimde mi?" Bundan nefret ediyordum. Ölmüş ve kaybettiğim kişilere zerre saygı duymuyordu. Sürekli onlardan da nefret etmem için aklına her geleni filtrelemeden bana söylemekten vazgeçmiyordu.
"Hayır. İyi bir lider olacaksan kendinden başka kimseye güvenme. Ne karına ne dostuna ne de gelecekteki çocuklarına." Onun gibi olmamı istediği için yapıyordu bunu. Hırsım ve güç zehirlenmesi yaşayarak yapayalnız kalmam içindi tüm çabası.
Ben onun gibi olup yapayalnız kalmayacaktım.
"Seni masandan indirmeme bozuldun. Kabul et." Kaşlarını kaldırıp küçümsercesine baktım. Bu bakışını seviyordum. Ondan alabileceğim kibirli bakışın aksine daha tatmin dolu hissettiriyordu. Konuşmadan birkaç dakika mezara bakıp arkasını dönüp gitmek için hareketlenirken iç çekti.
"Masadan insem de senden daha güçlüyüm Karanbey. Kabul etmediğin sürece asla benden daha iyi olamayacaksın."
"Bunu kabul ediyorum. Güçlüsün." Adımları durdu. "Hiçbir zaman senin gücünü küçümsemedim. Daha önce de söyledim bunu sana. Aramızda temel farklar var ve bunu kabullenemeyen sensin." Omzunun gerisinden baktığında gülümsedim.
"Ben yalnız başına seninle savaşacak güce eriştim. Biliyorsun. Masanın lideri olmadan da seninle savaşabilirim. O masaya oturmadan da tüm liderlere emirler yağdırıp dediğimi yaptırabilirim. Senle benim aramdaki fark bu. Ben masaya asla ihtiyaç duymadım." Bir adım atarak yaklaştım ona.
"Bir daha kardeşimin mezarının başında saçma sapan konuşmak için bulunma. Bırak mezarında rahat uyusun." Ondan önce yürümeye başlayıp çıkışa adımlarken huzursuzluğumun kontrolden çıktığını hissedebiliyordum.
Karıma ihtiyacım vardı.
Eve varana kadar zihnimde tekrarlanan cümle buydu. Babamı görmek tamamen zihnimi çökertmişti. Hala onu görmenin bendeki yıkımını kontrol edemediğim için sinirleniyordum kendime. Sanki geçmişteki Hakan'dım. İnat eden ve sürekli cezalandığı için paramparça olandım.
Ben Karanbey'dim. Artık bedel ödeyen ben değil, oydu.
Arabayı park edip indiğimde başımı eve çevirdim. Işıkları kapalıydı. Bakışlarım etrafta gezindi. Faruk'un evinin de ışıkları kapalıydı. Havlayan Zenas ve Bo'nun sesini duyduğumda adımlarım arka bahçeye yöneldi. Bahçe ışıklandırmasının altında örtülere sarınarak kenardaki kayaya bağdaş kurarak oturmuş Kübra'yı gördüm.
Göğsümdeki huzursuz ve kaygı dolu o bulut yok olurken derin bir soluk aldım. Zihnimdeki yıkım silinirken tüm düşüncelerim yine sessizliğe büründü. Onu nasıl bekliyordum bilmiyordum ama beklediğim bu değildi.
"Ne? Bir de geldiğim zaman bana burun kıvırıyordun. Al bak güvendiğin İlyas, hain çıktı. Güvendiğin dağlara kar yağınca mı değerli oldum ben? Şimdi sırnaşmanı ben kabul etmiyorum." Zenas başıyla Kübra'nın dizini dürtüyordu. "Sana kırgınım Zenas." Zenas patilerini onun kucağına yaslayıp burnunu o piçin bıraktığı ize sürdü. Douglas'ı dinleyip eve dönmemeli, o piçin parmaklarını kesmeye devam etmeliydim.
"Barışmak mı istiyorsun?" Zenas havladığında Kübra kıkırdadı. Onu ağlarken bulmayı bekliyordum. Belki de ilk geldiği zaman hastanede ona saldıran adamdan sonra örtülere sarılarak kıvrılıp uyumalıydı. Şu an ki hali çok farklıydı.
Artık senin gibi umursamaz birine döndü Karanbey.
"Sana bir şey itiraf edeceğim ama Hakan'a söylemek yok." Zenas'ın çenesinin altını okşarken gülüşü küçüldü. "Biraz korktum. Çok az ama. Yine de iyi toparladım ne dersin?" Suratını buruşturdu. "Sanırım onu kör ettim. Bilerek yaptım ve pişman değilim. Sanırım bende de psikopatlık var gibi." Duraksayıp gözlerini kapattığında yanına gitmekle gitmemek arasında olduğum yerde dikilerek saklanmaya devam ettim.
"Ben onu görünce hareket edemedim, kilitlendim. Yani çığlık atsam, muhtemelen daha hızlı gelirlerdi." Gözlerini açtı ve huzursuzca Zenas'ın tüylerini okşamayı sürdürdü. "Yine de başa çıktım ne dersin?" Zenas havladığında Kübra kıkırdadı.
"Asya her şey yolundaymış gibi davransa da banyoda ağladığını da gördüm. Hakan'a acı çektirmek için niye etrafındakilere zarar veriyorlar ki?" Çünkü daima zaafları olan bir adamdım.
Faruk'a yıllar önce de aylar öncesinde de git demiştim. Kalmıştı. Douglas, çoktan gitmeliydi, gitmemişti. Şimdi de Kübra, gitmek istemiyordu. Yalan yok, bende gitmesini istemiyordum. Onun benimle kalmayı seçmesi, babamı da Ali'nin katillerini de ortadan kaldırmayı önceliğim haline geliyordu. Çünkü kaybetmekten korktuğum bir kadınla evliydim.
"Kocam Bey? Ne zaman geldin?" Kübra'nın seslenişi Zenas'ın başını kaldırmasına neden oldu.
"Az önce. Zenas'la artık dost olmaya mı karar verdiniz?" Zenas ayaklarımın dibine geldiğinde eğilip onu okşamaya başladım. Onlara da dokunmaya cüret etmişti. "Hava buz gibi, niye içeride değilsin? Faruk nerede?" Bakışlarım Zenas'tan ona kaydığında bir anlığına gözlerinde korku dolu bir ifade geçti.
Özkan itinin canını yakmaya o kadar odaklanmıştım ki onun korkudan odasına giremeyeceğini hesaba katamamıştım. Bakışlarım boynundaki ize kaydığında öfkem tekrar şiddetlendi.
Geri kalan parmaklarını kesmek için geri dön Karanbey.
Karınla kal Hakan.
"Seni bekledim. Asya biraz kötüydü. Faruk'un kız kardeşiyle ilgilenmesi gerekiyordu. Bende gelip Zenas ve Bo'yla ilgilenmek istedim. Bo hala uykulu. Veteriner iyi olduğunu söyledi. Zenas geldiğimi görünce bana eşlik etmeye başladı." Zenas'ı bir kez daha okşayıp doğruldum.
"Hadi eve gidelim." Onun itiraz etmesine izin vermeden eğildim ve kucağıma alıp yürümeye başladım.
"Kendim yürüyebilirim Hakan." Yine de kolları omzuma dolanarak başını geriye attı. "Bir saat on dakikadır nerede kaldın?" Gözlerim kısıldı. "Douglas depodan çıktığında bana yazdı. Üzerinden bir saat on dakika geçti." Şimdi ne demeye çalıştığını anlamıştım. "Geç kaldın."
"Ali'nin yanına gittim." Kollarımda gerildi. Ne zaman Ali'den bahsetsem gözle görülür biçimde rahatsız oluyormuş gibi geliyordu. Bakışlarım ifadesiz yüzünde gezindi. En ufak bir rahatsızlık aradım ama yoktu. Benim aptal bir kuruntum muydu bu?
"Özkan'ı mı anlattın?" Kaşlarımı çattım. Onu söylemeyi unutmuştum.
"Karımı sevdiğimi söylemek için gittim." Gözleri kocaman açılırken nefesini tuttu. "Onun gitmekten vazgeçmesi fikrine bayıldığımı da ekledim."
"Beni sevdiğini mi söyledin?" Sesi fısıldarcasına çıkmıştı. Verandanın merdivenini çıkıp içeri girene kadar konuşmadım. Tekrar söylemem için burnumdan getirir diye düşündüğüm anda başını boynuma gizleyip kollarını sıktı.
Onu sevmesem bu denli kaygıdan delirmezdim. Kaçmak için sürekli Karanbey duvarını aramıza örüp ondan uzaklaşmaya çalışmazdım. İyi hissettirdiği için ona kızgın olmamın asıl nedeni mutlu edişini kabullenmeyişimdendi.
Onu seviyordum.
Sikeyim.
"Senin odanda mı yatacağız?" Onu saldırıya uğradığı odada yatırma fikrinden nefret etmiştim. Bugün ona sıkıca sarılıp kendime eziyet çektirdiğim odada onunla olmaya ihtiyacım vardı.
"Duş almalıyım." Onu yatağa bıraktığımda elime bulaşan-her ne kadar yıkamışta olsam-Özkan'ın kanını duşla atmak istiyordum. Banyoya girmeden kıyafetlerimi aldım ve hızlı bir duşun ardından odaya geri döndüm.
"Tişörtünü ödünç aldım ama çaldım sayabilirsin." Tişörtümün içinde bana ait görüntüsü göğsümdeki sancıyı arttırdı. Yatağın ortasına uzandığında saçları yastığıma dağıldı. Bakışlarım baştan aşağı onu seyrederken yavaşça yutkundum.
Sikeyim.
Bakışlarım tekrar boynunu bulduğunda tüm o sancı yerini öfkeye bıraktı. Tekrar depoya gidip onun canını yakmak istiyordum. Bu düşüncelere dalmışken Kübra kollarını açtı. "Gel Karanbey." Uyumak istiyordum. Yarın ve sonraki günlerde yaşayacaklarımdan önce dinlenmek ve Kübra'nın iyi olduğundan emin olana kadar ona sarılmak istiyordum.
Tetikte olmalısın Karanbey.
"Kapıyı kilitleyeceğim." Kübra'nın nefesi kesilirken ellerini iki yanına indirdi. Kapı açık ve Kübra burada olacaksa tetikte olup uyumayacaktım. Yarın daha az mantıklı düşünen bir Karanbey'den fazlasına ihtiyacım vardı. "Işıklar açık kalacak ve yanından ayrılmayacağım." Kilitli odada yalnız yatamazdı, onun olmadığı yatakta uyuyamazdım.
"Tamam." Yatağın etrafını dolaşıp kapıyı kilitlediğimde bedenimdeki gerginlik hafifledi. Silahımı başucumdaki komodinden ayırmasam da kilitli kapı daha güvende hissettirmişti. Işıkları loş olacak şekilde kıstığımda Kübra'ya döndüm. Yatağa girdiğimde kollarını tekrar kaldırdı. Boynuma sarılıp başımı göğsüne yasladı.
"Böyle rahat edecek misin?" diye mırıldanırken çoktan bedenimin geri kalanını yatağın boş kısmına bırakıp ağırlığımı ayarlamıştım bile. Rahattı.
"Rahat olacağım." Burnumu her zamanki kokusundan başka bir koku doldurduğunda irkildim.
"Farklı kokuyorsun." Ellerinden biri saçlarıma dalarken diğeri omzumda gezindi.
"Sen gidince senin banyonu kullandım. Şampuanını kullanmam yasak mıydı?" Hayır. Değildi. Şaşırdığım şey onun çiçeksi kokusu dışında alabildiğim kendi kokumdu. "Bir dakika." O da yeni fark etmiş olacak ki şaşkınlıkla ciyakladı.
Benim ilacım karımdı derken şaka yapmıyordum.
"Hoşuma gitti." Bedenimi kaydırıp başımı boynuna gizledim. Güzel kokuyordu.
"Her şey yolunda mı?" Tekrar başımı kaydırıp kalp atışlarını duyacak şekilde göğsüne yasladım. Saçlarıma dokunuşundan memnundum.
"Saldırıya sen uğradın Karım. Asıl sen söyle her şey yolunda mı?" İç çektim. Yolunda olması gereken hiçbir şey yolunda değildi. Ona yaklaşmalarını engelleyememiş, eve girdiklerini fark edememiştim. Ya o kahvaltı bıçağını odasına saklamamış olsaydı, o zaman ne olacaktı? Geldiği gibi sessizce çıkıp gidecek miydi? Kübra'nın ölüsünü bulmamı sağlayıp siktirip gidecekti.
Sikeyim.
"Biraz kırıldım sana." Kaskatı kesildim. Onu kurtarmaya geç kaldığım için miydi? "Kahvaltı bıçağı konusunda haklı olduğumu görmene rağmen haklısın karım demedin." Başımı kaldırdığımda dudaklarını kıvırdı. "Haklıydım kabul et." Yapmaya çalıştığı şeyi görebiliyordum. Espriyle olayın asıl ciddiyetinden beni uzaklaştırmak istiyordu.
"Haklısın Karım. Yanıldım." Gülüşü genişlediğinde olayın ciddiyetini yarın düşünmeye karar verirken buldum kendimi.
"Biliyordum. Zenas'ta hak verdi bana. Hadi uzan. Hem yüzüne hem de aynadaki yansımana bakarken dikkatim dağılıyor." Başımı yasladığımda derin bir nefes aldı. "Kocamansın. Aynadan sadece kafamı görüyorum." Dudaklarım kıvrılırken duvardaki aynadan yan profilimize bakmaya başladım. Bakışları tavandaydı ve saçlarımla oynarken gülümsemeye devam ediyordu.
Eskisi gibi kemikleri sayılacak kadar zayıf olmasa da yine de ondan çok daha kocamandım. Onu kollarıma hapsedecek kadar iriydim.
Onu koruyabilirsin Hakan.
Onu koruyabiliriz Karanbey.
"Ali'nin katillerini bulduğunu niye gizledin?" Elleri durduğunda aynadaki yansımasından gülüşünün silindiğini gördüm. "Onları buldukça bana söylemelisin ki kimin sana yaklaşacağını önceden tahmin edebilmeliyim." Sesim beklediğimden çok daha sakin ve yumuşaktı. Özkan'ı onun odasında bulduğumda da depoda onun canını yaktığımda da benden bulduğu isimleri sakladığı için sinirlenmiştim. Ta ki eve gelip onun boynundaki morlukları görene kadar. Benden saklayıp saklamaması değildi önemli olan. Adamlarıma rağmen onu öldürmelerine engel olamayan tek neden benim beceriksizliğimdi. Önemli tek gerçeğim hala birilerini koruyamayacak kadar güçsüz oluşumdu.
Toplantıdaydın Hakan.
Annem ölmüştü, beceriksizce kurtarma girişimim onun canını almamı sağlamıştı. Ali ölmüştü, hemen yanı başımda beni öldürmek isterlerken onu almışlardı. Şimdi Kübra...O kendini korumuştu bir şekilde, tamam. Ya sonrasında? Tekrar onun için gelecek olan tüm olumsuzlukları durduracak güçte değil miydim? Onu da toprağın altına bıraktığımda aptal bir intikam hırsıyla daha mı savaşacaktım? Onu kaybedeceksem intikam almamın hiçbir mantıklı yanı yoktu. Onu kaybetmemek için yapabileceğim ne varsa yapmak için çabalamayı tercih ederdim.
"Ali'ye o kadar odaklanıyorsun ki...Kendini unutuyorsun." Kaşlarım çatıldı. Bunda bir sorun görmüyordum. Kardeşim benim yüzümden toprağın altındayken kendimi düşünemezdim ki. "Bir süreliğine Ali'yi düşünmeden kararlar aldığın bir Karanbey olmanı istedim." Kulağımın hemen altında hissettiğim kalp atışları hızlanmıştı.
"Kardeşimin katillerini bulmak istemekte sorun görmüyorum." Derin bir soluk aldı.
"Kocamın iyi olmasını ve kendisini suçlamaktan vazgeçmesi için yol aramakta sorun görmüyorum." Dedi hızla, duraksamadan. Derin bir sessizlik etrafımızı sararken aynadaki bakışlarına baktım. Tedirgindi.
"İntikamını alma demiyorum, Hakan. Alana kadar kendine eziyet çektirmene anlam vermiyorum. İntikam uğruna inşa ettiklerini heba etmen mantıksız geliyor. Ali öldü. Tekrar söylüyorum. O gün sende ölebilirdin. Hayatta kalmak mı senin suçun? Hayatta kalmana rağmen Ali'yle beraber gömülmediğin için kendine kızman mı mantıklı olan?"
"Bu anlamsız." Kollarından çıkmaya çalıştığımda bacaklarını belime sarıp bu odaya ilk girdiği zaman yaptığı gibi kalkmama engel oldu. Birkaç saat önce saldırıya uğramıştı ve onunla tartışmayacaktım. "Gideceğim Kübra."
"Senin saçını başını yolarım Karanbey. Kübra'ymış. Kalkarsan kafanı duvara çarparım." Tehdidi afallatırken çoktan koala gibi bana dolanmıştı bile. Aynadan ona baktığımda yüzü öfke doluydu. Başını çevirdiğinde aynadan gözlerimiz kesişti.
"Onun katillerine her ne yapacaksan yap ve artık özgürleş. Bana özgürlüğümü verirken bile intikamına tutsaksın Hakan. İstesen de istemesen de tutsak olmana izin vermeyeceğim."
"Karım-"
"Konuşmam daha bitmedi!" Ellerinden biri saçım kaydığında sesinin aksine dokunuşu rahatlatıcıydı.
"Dinliyorum." diye mırıldandım. Ali için savaşmak gün geçtikçe daha yıpratıcı oluyordu. İtiraf etmek istemesem de yorulmuş, bitmiş tükenmiştim. Annemi bulamamak, Ali'nin kaybını kabullenememek, babamla her karşılaştığımda yıkılmadan bana meydan okuyuşu... Saatli bir bomba gibiydim ve saatim dolmadan beni patlatacak yeteri kadar çevresel faktörle yaşıyordum.
"Ali'ye her şeyini verdin. Tamam mı? Evet öldü. Sende ölebilirdin. Hepimiz bir gün öleceğiz. Sen Ali'ye koca bir özgür yaşam verdin Hakan. Artık bunu kabullen. Ali'yle ilgili bahsettiğiniz her bir bilgiyi ve başarıyı bile sen inşa ettin. Onun katillerine ne yapacaksan yap ve en az beni özgürleştirdiğin gibi kendini de özgürleştir."
En az beni özgürleştirdiğin gibi kendini de özgürleştir.
"Sakladım. Pişman değilim. Kızacaksan da sonra kız. Kocamın iyi olmasını sağladığım için sana hesap vermeyeceğim." Dudağını alnıma değdirdiğinde iç çekip gözlerimi kapattım. Fazlasıyla mantıklı konuştuğu için onu bu odadan çıkarmadan son nefesime kadar kendime saklamak istememe neden oluyordu.
"Özkan kimlerin olduğunu anlattı mı?"
"Daha Ali'yle ilgili gerçekleri sormadım." Başımı kaldırdığımda bana engel olmadı. Elimin tersini boynundaki morluğa dokundururken zihnimde onun söylediklerini ölçüp tartıyordum. Haklıydı. Geçmişime tutsaktım ve bazen boğuluyordum.
"Anlamadım."
"Sana dokunduğu için onun canını yakmakla meşguldüm Karım. Ona daha Ali'ye yaptıklarıyla ilgili sorular sormadım." Eski Hakan her halükârda ilk Ali'yi önceliği haline getirirdi. Şimdiyse önceliğim beni azarlama cesaretinde bulunan karımdı. Yüzündeki şaşkınlık onun da bunu beklemediğini gösteriyordu.
Bana onu koruyamadığım için bağırıp çağırmasını bekledim, yapmıyordu. Onu koruyacağımı söylememe rağmen az kalsın öldürülecekti ve bunu umursamak yerine yine beni konuşmayı seçiyordu.
"Yarından sonra işler karışacak. Konuşmamıza derin bir uyku sonrası devam edelim." Sırt üstü yatağa yuvarlanırken yüzümü saçlarına gömüp gözlerimi kapattım.
"Konuşmasak da olur. Sadece endişeleniyorum Hakan. Bilseydim ömür boyu o kalede kalmak ve seni kendime saklamak isterdim." Orada geçirdiğimiz anları hatırlamak bedenimdeki tüm kaygıları silip süpürdü ve yerini tatlı bir hazza bıraktı.
Elini göğsüme yaslayıp kalçasını kaydırdığında gözlerim kısıldı. Beni baştan çıkarmaya mı çalışıyor?
"Ben hala sendeyim Karım."
KÜBRA
"Özkan ne oldu?" Hakan dört gündür ortadan kayboluyor ve eve döndüğünde üzeri kan içinde oluyordu. Duşa girip çıktığında bile gözlerindeki öfke silinmiyordu. Hızını alamayıp antrenman odasında kum torbasını yumrukluyordu. Faruk'un söylediğine göre Ali'nin katillerini sorgulamaya başlamışlardı. Tabi ki Özkan konuşmuyordu ve her geçen saat Hakan kontrolden çıkıyordu.
Huysuzdu. Çok fazla huysuzdu.
Kahvaltıyı yine es geçip kahvesini yarılamışken Asya'nın cümlesi bardağı bırakmasına neden oldu.
"Asya." Faruk'un uyarıcı ses tonuyla Asya kaşlarını çattı. Şükürler olsun ki Zenas ve Bo da Asya'da yalnızda bayıltılmıştı. Yalnız beni öldürmeyi düşündüğü için rahatlamalıydım. Kimse zarar görmemişti sonuçta.
Özkan odama girdiğinden beri oraya girememiştim. Hakan'ın o aynalı odasında uyumak daha güvenli hissettiriyordu. Hakan gittikten sonra çoğu zaman mutfaktaki kaosun arasında gizlenircesine yemek masasında oturuyordum.
"Efendim abi? Adamın biri gecenin bir vakti eve girip beni bayıltıyor, üzerine Kübra'yı öldürmeye kalkıyor. Tabi ki soracağım." Hakan'ın bakışları sertçe Asya'yı bulsa da tek kelime etmedi. O da bunu düşünüyordu belli ki. Ne zaman bakışları boynuma düşse yüzündeki öfke ve hayal kırıklığı beliriyordu. Faruk eskisinden daha sessizdi ve espri yapmadan bakışlarımızı kaçırıp duruyordu. Özkan bu kadar yakınıma girmeden fark edemedikleri için kendilerini suçluyorlardı.
Asya'ysa sarsılmıştı. Cesurmuş gibi davransa da en ufak aykırı seste irkilip korkuyla bakıyordu etrafına. Üst katta açık kalan bir pencereden içeri süzülen rüzgârın uğultusu bile aklını kaçırmasına neden olacak kadar kaygılandırıyordu onu. Faruk'a bunun nedenini sorduğumda Hakan'a saldırılan o zaman diliminde Asya'nın evine de girilmişti ve o günden beri cesareti eskisine göre daha kırılgan bir hale bürünmüştü.
"Herkes iyi Asya." Onu rahatlatırcasına gülümseyip sıcak bir ses tonu kullanmaya dikkat etmeye özen gösterdim. Kaygılandıkça şirret bir kadına dönüyor ve durmadan ikisine laf atıyordu. Ayrıca her şey yolundaydı. Hepimiz iyiydik ve boğazımda var olan morluğu saymazsak gayet her şey yolundaydı.
"Atlattık ve daha kötüsü olmadığı için şükredelim." Aslında hala daha zihnim kaygı dolu düşüncelerle çevrelense de gayet sakin kalabiliyordum. Bunun en büyük sebebi Hakan'ın gitgide gözlerindeki duygunun karanlığa bulanmasıydı. Endişeleniyordum çünkü gözleri kayboluyormuş gibi donuklaşıyordu.
"Şükredelim mi? Adam seni boğup öldürecekti Kübra. Sonra ne olacaktı? Aşağı inip beni abimi ve herkesi öldürecek miydi?" Bakışları Hakan'a çevrildi. "Hakan abi başınız belada mı? Üç adam hain olacak kadar yakınınızda nasıl barındı? Bir gece ansızın sizi öldürmek için odanıza girmelerini mi bekliyordunuz?"
"Arıyorduk." Faruk, Asya sussun diye bastırarak konuşmuştu.
"Arıyordunuz öyle mi? O uzun boylu olan. İlyas. Ali abinin koruması değil miydi? Ali abiyi öldürülmesine yardımcı olup sizinle kalmış. Beş buçuk ay boyunca dibinizde hain varken siz ne yaptınız?" Asya'nın sesindeki endişe ikisinin başına bir şey gelme ihtimalindendi. Gözlerindeki korku bunu kanıtlar nitelikteydi.
"Asya, hepimiz iyi-"
"Bana yalan söylediniz. İyi olduğunuzu söylediniz. Değilsiniz. Dibinizde ölüm varken olmayacaksınız da Hakan abi." Derin bir nefes alıp Faruk'a döndü. "Bana saldırıya uğrayıp hafızanı kaybettiğini ne zaman söyleyecektin. Basit bir kaza demiştin." Faruk bana döndüğünde omuz silktim. Ben anlatmamıştım.
"Kim söyledi?"
"Aptal bir kız çocuğu olduğumu mu sanıyorsun? Sana haftalar öncesinde anlattığım olaydan evime geldiğinde aldığımı sana gösterdiğim eşyalara kadar...Kafanın içindeki boşlukları bile anlatmıyorsun ama ben anlıyorum. Görüyorum. Ne zaman duracaksınız?" Bakışları ikisi arasında gidip geldi.
"Hakan abiyi gömdüğünde mi?" Bakışlarını Faruk'tan Hakan'a kaydı. "Abimi gömdüğümüzde mi duracaksınız?" Hakan'ın yüzünün rengi solgunlaşırken bakışları Faruk'tan bana kaydı. Boynumdaki morlukları görmek dudaklarını düz çizgi haline getirdi. Oturduğu yerden kalkarak merdivene yöneldi.
"Ne zaman çeneni tutmayı öğreneceksin?" Faruk'un azarlayıcı ses tonuyla bakışları Hakan'dan abisine kaydı. "İşleri daha boktan hale getirmeden önce kapa çeneni."
"İşler zaten boktan. İkiniz ölümle yarışıyorsunuz abi. Neden İtalya'ya benimle gelmediniz? Bu size hiçbir şey kazandırmadı. Bu dünya sizi tüketiyor ve hiçbir şey iyi olmayacak. Her şey bombok olacak."
"Neden burada kaldığımızı sana kaç kere anlatacağım?" Faruk çileden çıkacakmış gibi ses tonunu sertleştirdiğinde elim kucağıma indirdim.
"Ölülerin ardından yas tutulur. Ölenle ölünmez. İkiniz cesetten farksızsınız ve artık yaşamaya devam etmeniz gerektiğini fark etmeniz lazım." Faruk irkildiğinde Asya oturduğu yerden kalktı. "Kendinizi yıllardır sürüklediniz durdunuz ne için? İkinizde babalarınızın kopyası oldunuz." Faruk aniden oturduğu yerden kalktığında Asya bir adım geriledi.
"Sana nerede ne konuşman gerektiğini öğretemedim bir türlü. Sana geldiğinden beri kes sesini demekten yoruldum." Asya meydan okurcasına abisine baksa da gözlerinde kırgınlık vardı. İkisi için endişeleniyordu ve onun endişelerini ciddiye almıyorlardı.
"Doğru olduğunu biliyorsun. Bu yüzden bu kadar öfke dolusun. Beni İtalya'ya gönderip kendini de beni de cezalandırman bu yüzden. Babama benzedin." Faruk'un bakışlarındaki öfke büyürken oturduğum yerden ayaklanırken buldum kendimi. "Sibel'le evlenmekten korkman da bu yüzden değil mi?" Faruk bir adım attığında Asya gerilemek yerine ellerini iki yanında yumruk yapıp çenesini dikleştirdi.
"Azra ablayı seviyorum. Ali'nin katillerini aramanızı da anlıyorum. Ama annemiz de babamız da bu dünyada kalmayı seçtiler. Onlar için çabalarken nefret ettiğin bu dünyaya kendinizi heba etmenizden sıkıldım. Yanınızda beni de sürüklemenizden...Bunaldım abi. Sizin gibi bu karanlığa hapsolmak istemiyorum." Özgürlüğü için çabalıyordu. Abileri için çırpınıyordu.
"Güvenlik tehdidi ortadan kalkınca geri gideceksin."
"Ne anlamı kaldı o zaman? Yıllarca senden uzakta tek başına büyüdüm ben. Şimdi kafana estiğin gibi beni hapsediyorsun ve daha ilk andan birileri eve giriyor. Kendi başıma daha özgür ve güvendeydim."
"İtalya'da seni koruyan babam mıydı?" Asya'nın irkildiğini gördüm. Faruk öne eğildiğinde bakışları abisini buldu. "Yalnız ben mi koruyordum sanıyorsun? Hakan, Ali öldükten sonra seni korumaya takıntılı olduğunu biliyor musun? Benden gizlediğini düşünerek korurken sen ne cesaretle konuşuyorsun? Kendi annesinden önce bizim ailemiz için koşmuşken sen ne hadle konuşuyorsun Asya?!"
"Orada bir hayatım vardı ve asla beni korumaktan vazgeçmediğinizi biliyorum. Yanınızda olsam bir dert, uzağınızda ayrı bir dert. Bunları görmüyor muyum sanıyorsun?" Asya da en az Faruk kadar kontrolden çıkmış gibi bağırarak konuşuyordu.
"O zaman şikâyet etmeyi bırak. Biz bilmiyor muyuz söylediklerini? Kabullen artık. Bir yola girdik ve-"
"Abi."
"Ne abi? Sende oradaydın. Babam, Azra ablaya deponun adresini verdikten sonra Ümit'i aramadı mı? Annemle bu yüzden tartışmadı mı? Annem, Azra abla tuzağa çekilmesin diye peşinden çıkarken öldürülmedi mi? Hakan olmasaydı, babam sayesinde o özgürlüğünün olacağını mı sanıyorsun?" Faruk'un öfkeli ses tonuyla kıpırdamadan ayakta duramaya devam ettim.
"Babama rağmen ne bana sırtını döndü ne sana kollarını kapattı. İtalya'da özgürdün çünkü burada karanlığa hapsolmayı özgürce seçen bizdik. Senin güvenliğin için güvenliğini tehlikeye atan Hakan'dı. İtalyanlarla kaç kere ipler gerildi biliyor musun sen? Onların topraklarında güvende kalman için Enrico'ya kaç kere taviz verdi? Hiçbir bok bilmeyip şımarık şımarık konuşacağını bilseydim, seni hiç getirmezdim buraya. Seni kendi özgürlüğünde belanı bulman için bırakırdım." Sandalyeyi itip odadan çıktığında Asya sandalyesine çöktü.
Öğrendiğim yeni bilgileri sindirmeye çalışıyordum. Tüm bu detayların altında Faruk'un niye Hakan'a karşı suçlu hissettiğini daha iyi anlıyordum. Babasının ihaneti onları yakalatmıştı ve bunun yükünü omuzlarında hissederek yılları devirmişti. Hakan bunu bilmesine rağmen dostuna da onun kardeşine de destek olmuştu.
Ah Hakan. Başkalarına gösterdiğin tüm fedakarlıkların birini bile kendine niye göstermekten bu kadar kaçındın ki?
Bakışlarıma geldiğinden beri sürekli başı dik olan Asya'ya döndüğünde başını eğmiş olduğunu gördüm. Yanaklarından süzülen yaşları saçlarıyla gizlemeye çalışıyordu. Masadan uzaklaşırken onları kendi halinde bırakmayı seçiyordum, Hakan daha önceliğimdi. Basamakları çıkarken odasının aralık olan kapısını açtım, orada değildi. Yavaşça bana yasak olan ve daha önce önünde bile durmadığım kapıya yöneldim. Kapıyı kararsız bir şekilde tıklatıp açtığımda onu gördüm. Başını masaya yaslamıştı.
Odanın tam ortasında büyük bir ahşap masa vardı ve duvarlar boydan boya kitaplıkla çevriliydi. Bir kitaplık komple mavi ve kırmızı dosyalarla dolmuşken diğeri kalın kitaplarla dolup taşıyordu.
"Girebilir miyim Kocam Bey?" Derin bir soluk aldığını duyduğumda başını kaldırıp gözlerimizi kesiştirdi. "Bu sefer sınırlarını ihlal etmeden izin alıyorum bak." Hala kapının eşiğindeydim.
"Gelme desem gidecek misin?"
"Muhtemelen kapıdan içeri girmeden burada konuşup pes etmeni sağlayacağım." Dudaklarının köşesi kıvrılır gibi oldu. "Sonuçta içeri girmem yasak. Kapının önünde dikilmemle ilgili tek bir kural duymadım."
"O zaman gel." Sandalyesini hafifçe geriye çekip sağ bacağına elini çarptı. Usulca içeri girerken kapıyı ardımdan kapattım. Adımlarım onun masasına yönelirken tüm bedenim heyecanla karıncalanıyordu.
"Kucağına mı?" Onaylayan bir ses çıkardı. Masanın etrafını dolaşıp tam dibinde durduğumda gözleriyle oturmamı işaret etti. Bacaklarının arasına girerken sağ bacağına oturdum. Başını boynuma gizlerken kolları belime dolandı.
"Başın mı ağrıyor?" Düzensiz yemek yediğine ve uyuduğuna şahit oluyor, sonucunun baş ağrısı ve huysuzluk olduğunu bilecek kadar onu iyi tanıyordum.
"Biraz." Ellerim ensesinden saçına kayarken parmaklarımı derisine bastırıp masaj yapmaya başladım. Geri çekilirken bakışları keyifsizce boynumdaki izde gezindi.
"Asya'yı dinleme."
"Dinlemiyorum zaten." İç çekti. "Boynundaki izi görmek beni öfkelendiriyor." Elini boynuma sarıp hafifçe sürttü. "Delirtiyor." Kaşları çatıldı. "Düşündükçe deli deli fikirler beni ele geçiriyor."
"Gözlerini kapat ve önce şu başının ağrısını halledelim." Dediğimi yapıp gözlerini kaparken eli boynumda kalmaya devam etti. "Ben iyi olmasam gözlerimden anlarsın, değil mi? İyiyim ben."
"İyisin. Sorun o değil. Asya haklı. Bu evde bile saldırıya uğrarken seni nasıl koruyabileceğimi düşünmek...Üzerine o piç kardeşimi benden almışken."
"Derin nefes al. Düşüncelerini rafa kaldır ve bende kal." Şakaklarından alnına doğru masajımı sürdürürken çatık kaşları gevşedi. "Her ne olursa olsun yanındayım. Faruk var. Douglas. Yalnız değilsin ve bende değilim. Bana kendimi korumamı öğretiyordun, unuttun mu?"
"Berbat dövüşüyorsun." Ellerim hareketi keserken gözleri muzipçe bir parıltıyla aralandı. "Muhtemelen seni üç hamlede indirirler." Şaşkınlıkla ciyakladığımda elimi omzuna çarptım.
"Şu an resmen alay ediyorsun."
"Evet." İtiraz etmeden dudaklarını kıvırdı. Utanmaz herif ya. "İki saat çok az. Günde beş saatini dövüşe vermeni istiyorum." Buna itiraz edemezdim. Onunla kalmayı seçmemiş olsam bile kendimi korumak istiyordum. Tekrar hapsolmakla ilgilenmiyordum, özgür kalmam için birilerinin kıçını tekmelemem gerekiyorsa, buna vardım.
"Özkan konuşmuyor mu?" Tüm keyfi tuzla buz olurken başıyla onayladı. Ona ne tür işkence yaptığını sormak içimden gelmiyordu, kanlı kıyafetlerinin hepsi her şeyi açıklar nitelikteydi.
"Ferhat'la konuşmadan hiçbir şey anlatmayacakmış. Ferhat'ta onunla görüşürse kafasına sıkacağını söyledi. Bugünkü toplantıda onu ikna edeceğim. Belki o zaman gelir. Özkan elimde kalacak şekilde kışkırtıyor, piç." Kaşları yine çatılırken alnını göğsüme yasladı.
"Toplantıya gidince hiç hayırlı şeyler olmuyor." Diye mırıldandığımda iç çekti.
"Bu yüzden evde kalacaksın." Hayatta olmazdı. Onu yalnız göndermeyecektim. O toplantıda dökülen kanlardan biri ona sıçrayabilirdi. Yalnız gidemezdi. Ben evde kalırsam Douglas ve Faruk'u da bırakıyordu. Daha yeni korumalarından üçü Özkan'ın adamı çıkmışken şimdi diğerlerine güvenemiyordum. Hakan'ı o toplantıda koruyamazlardı ki.
"Bende geleceğim."
"Olmaz."
"Ne demek olmaz?" Geri çekildiğinde çenesini tutup başını sabitledim. "Oraya yalnız gitmeyeceksin. Burada başına bir şey geldi mi diye kaygılarımla oturup beklemeyeceğim." Gözlerindeki parıltı arzuyla değişirken ağır ağır yüzümü seyredip dudaklarımda bakışlarını duraksattı.
"Karım." Çenesindeki elimi çekip hafifçe döndürdü ve sırtımda sabitleyip göğüslerimizi birleştirecek şekilde beni kendine yakınlaştırdı. "Beni evde bekleyeceksin." Benim yaptığım gibi çenemi tuttu. Boştaki elimi omzuna yaslarken nefes nefese kalmıştım bile. Aramızdaki çekim büyürken çenemdeki elini boynuma kaydırıp elini sürttü.
"Douglas seninle gelecek."
"Doug burada kalacak." Dudakları dudaklarıma sürtündü. "Faruk benimle gelecek." Uzlaşmaya çalıştığı için duraksadım. İkisini öldürsem yanına almazdı. En azından yalnız gitme fikrinden vazgeçmişti.
"Bana olayları rapor olarak anlık mesaj atmalarını emredeceksin."
"Emredersin Karım." Sırtımdaki bileğimi serbest bırakırken eğildi ve dudaklarını boynumdaki izlere değdirdi. Dudakları gezinirken başımı sola yaslayıp ona alan tanıdım.
Geri çekilirken kucağından kalkmamı sağlayıp sırtımı göğsüne yasladı ve tekrar kucağına oturttu beni. Gözlerim kapının etrafındaki duvar boyunca kaplanmış aynadan onun gözlerini buldu. Geriye kalan son duvarın da kitaplıkla çevrelenmiş olmasını bekliyordu, yanılmıştım.
"Niye evin her yerinde ayna var?" Eli taytımın içine süzülürken sorduğum soru zihnimden uçup gitti.
"Seni daha iyi görebilmek için." Gözlerim yarı yarıya kapanırken parmaklarını hareket ettirmeye başladı. "Senin kontrolünü bana bıraktığını daha iyi hissedebilmek için." Dudakları boynumdan kulağımın arkasındaki o ince deriye kaydığında iniltim dudaklarımdan sıyrıldı.
"Hakan."
"Akşam geldiğimde odamda olmanı istiyorum, moya zhena. Sarı saçlarını açık istiyorum." Kalçam elinin hareketleriyle kıvranırken ellerinden boşta olan boynuma kaydı ve kıvranmamı engelleyecek şekilde beni kollarına hapsetti.
"O zaman seni kendi yatağımda öyle bir hazla kıvrandıracağım ki..." Gözlerim geriye kayarken boğuk sesi bedenimdeki her bir siniri patlayacak o sınıra getirdi. "Sıkıca sarıp bana tutunacaksın. Bende seni tutup gitmene izin vermeyeceğim."
Bedeninde titrerken başım omzuna düştü, gözlerim tamamen kapandı. Haz tüm bedenimi sarhoş ederken iç çektim. Dudağı yanağıma değdi.
"Sanırım bu bana geri geleceğinin kanıtı." Başımı kaldırırken çenesini omzuma yaslamış bir şekilde aynadan beni seyreden ona diktim gözlerimi. "Dediğini yapacağım. Eve erken gelmelisin Karanbey. Yoksa seni beklemeden uyuyabilirim."
"Uyandıracağımdan emin olabilirsin. Hem de bunu büyük zevkle yapacağım Karan Hanım."
KARANBEY
Toplantının yapılacağı mekâna girerken en az Faruk kadar gergin hissediyordum. O kardeşini, ben karımı bırakmış akbabaların olduğu toplantıya gelmiştik.
"Douglas gelseydi seninle." Faruk bilmem kaçıncı kez homurdandığında göz ucuyla ona baktım. Benimle geldiği için değil burada olduğundan rahatsız hissediyordu. Bakışlarının kimi aradığını biliyordum. Sibel'le denk gelmek istemiyordu. Özkan elimizdeydi ve abisinin bizimle olması Sibel'in vereceği tepkinin ne olacağı konusunda aklımı kurcalıyordu. Belli ki Faruk'ta sırf bu yüzden onunla yüzleşmekten kaçınıyordu.
"Çok kalmayacağız. Hızla toplantıya girip çıkacağım."
"Biliyorum da." İç çekti. "Her şey bok gibi gidiyor." Adımlarımı durdurunca bana dönüp durdu.
"Faruk. Özkan meselesi seni rahatsız mı ediyor?" İrkildi, kaşları ağır ağır çatıldı.
"Saçmalama lan. Özkan, Ali'nin katili olmasaydı bile kardeşimle Kübra'ya el uzattı. Bu konuda hiçbir sıkıntım yok." Bakışları etrafta gezinirken aniden bir yere bakmaya başladı. Bakışlarını takip ederken Sibel'i gördüm. Yorgun görünüyordu ve Burhan'ın koluna girmiş bir şekilde onun Meriç'le sohbetine katılmadan dinliyordu. Diğer eli dalgınca karnındaydı.
"Özkan'ı öldürürsem," Sibel'e bakmayı keserek Faruk'un gözlerine pür dikkat çevirdim bakışlarımı. "Sibel'le her şey kötüye gidecek mi?" İntikamım için delirdiğim zamanlara nazaran daha sakin hissediyordum. Tüm gerginliğim silinip gitmiş gibiydi. Özkan'ın parmaklarını tek tek kesmek öfkemi azaltmamış olsa da şiddetini hafifletmişti.
Eğer Faruk, sevdiği kadın için abisini affetmemi isterse onun için bunu düşünebilirdim. Enayilikse kardeşim için enayi olmaktan çekinmezdim.
"Sibel'le hiçbir şey iyiye gitmiyordu ki." Başını sallarken omuz silkti. "Özkan olmasaydı bile olurumuz yoktu. Bende bir abiyim ve kardeşime kimseyi layık görmüyorken adamlara, niye kardeşinizle olmama izin vermiyorsunuz, diyemem."
"Asya'nın korkudan öyle cümleler kullandığını biliyorsun." Yukarı kadar sesi gelmişti ve Faruk'un damarına basacak noktalara parmak basmıştı. "Sen sevdin mi, düzgün seviyorsun Faruk. Başından beri çekeceğiniz zorlukları bile isteye birlikte olmaya devam ettiniz. Bunu sen değil, o da istedi."
"Artık Sibel konusunu konuşmak istemiyorum Hakan." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Onu Sibel konusunda ilk kez bu denli keyifsiz ve huzursuz hissederken görüyordum. Normalde daima Sibel'i sevdiğini cesaretle söylemekten vazgeçmez, abilerine inat onunla olmaya devam ederdi. Faruk'u öldürseler Sibel'i bırakmazdı. Şu an ki halleri çoktan Sibel'den gitmiş gibiydi.
"Sorun ne?" Eskisi gibi Sibel'den konuşmadığını görebiliyordum. Sorularımı her seferinde ustaca başka bir tarafa çekmeyi başararak konuyu kapatıyordu. Onun özeliydi, saygı duyup geriye çekilsem de bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum. Hafızasını kaybettiğinden beri çok fazla içine kapanmıştı.
"Hadi toplantıyı siktir edip içmeye gidelim." Geldiğimiz yolu geri yürümeye başladığımda kolumu tuttu. Durdum.
"Toplantıları atlayamazsın. Hassas bir zamandasın. Babanı biliyorsun. Hem yeni lideri seçtikten sonraki ilk toplantı ve liderin kardeşi elinde. Ekemeyiz. Sonra içeriz. Acelesi yok."
"Ne toplantı ne babam sikimde değil kardeşim. Sıkıntın varsa konuşmak için daima zamanım var." Dudaklarında o pişkin sırıtışlarından biri belirdiğinde omuzlarımdaki gerginlik kademeli olarak gevşerken kaşlarımı kaldırdım.
"Bende seni seviyorum Karanbey." Göz kırpıp elini koluma çarptı. İşte Faruk geri döndü. "Yine de bir yere gitmiyoruz. Toplantıya girip babanın kıçını tekmelemen keyfimi yerine getirecek." Elini iç cebine atıp çok büyük olmayan termosunu çıkarttı. "Çayım bitmeden işini bitir de eve gidelim. Keyif çayı için eve gitmeliyiz."
"Soyadını çay olarak değiştirmen gerekiyor." Esprime gülerek termosunu açmaya başladı. "Dikkatli ol Faruk." Arkamı dönüp ondan uzaklaşırken Haldun'un koluna girmiş Hatice, babasının yanından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı. Gözlerindeki meydan okuyuş Haldun'unkiler gibiydi. Rahatsız ediciydi.
"Hatice? Uzun yıllardır toplantıları es geçiyordun."
"Babamın yanında olmam gerekiyordu. Etrafına örülen çorapları çözmek için düşmanlarımı iyi tanımalıymışım gibi geliyor." Omzundaki tülün uçlarını avucuna hapsedip ellerini sıkıca yumruk haline getirmişti. Burada olmaktan nefret ediyordu, her ne kadar memnunmuş gibi davranıyor olsa da beden dili bunu belli ediyordu.
Korkusunu ve rahatsızlığını hissedebiliyordum.
"Burada olmaktan memnun değilsin, değil mi?" Sessizce baktı. Boğazımı temizleyip başımla etrafı işaret ettim. "Düşmanlarını tanıyabildin mi?" Başıyla onayladı.
"Sandığımdan çoklar." Benim de babasının düşmanı olduğumu biliyordu. "Eşin gelmedi mi?"
"Eşimi tatsız insanlardan uzak tutuyorum." Dudakları kıvrılırken gözlerinde keyfi yerine gelmiş gibi sıcak bir ifade belirdi.
"Bana yardım etmesen de babam çoktan Bekir'i çıkartmış."
"Biliyorum." Derin bir nefes alıp başımı salladım. "Kardeşini bulduğum ilk yerde geberteceğim, biliyorsun değil mi?" Bir anlığına oluşan o neşeli ifade bıçak gibi kesilirken bakışları tekrar öfkeyle çevrelendi.
"Kardeşime dokunursan kardeşine dokunmaktan çekinmem, Karanbey." Kaşlarım çatılırken Hatice göz ucuyla Faruk'a bakıp kaşlarını kaldırdı. "Kardeşinin canını yakanların intikamını almak istediğini duydum. Kardeşimin intikamını almaya hakkım olmaz mı? Yoksa intikam siz adamların işi mi?"
"Kardeşin, Ali'yi öldürenlerin içindeydi Hatice." İrkildi. Demek ki bilmiyordu.
"Yalan söylüyorsun."
"Seni inandırmak gibi bir amacım yok. Gerçekleri çabuk kabullenmelisin. Kardeşin her hâlükârda ölecek." Ten rengi solgunlaşırken kendinden emin ifadesi dağıldı.
"Bekir böyle bir şey yapmaz." Bunu bana değil de kendisine söylüyormuş gibi fısıltıyı andıran bir tonlamada söylemişti.
"Senin mantığına göre kardeşimi öldüren kardeşini öldürebilirim. Haksız mıyım? Üzerine babanda ölecek. Baştan söylüyorum. Biraz kinci biriyim. Bana yapılanları unutmam, sadece doğru zamanı beklerim."
"Kanıtın var mı? Bekir'i suçlamak için kanıtını göstermelisin." Ellerimi cebime koydum. Karım, kanıtımdı.
"Kanıtımı duyunca kardeşini öldürmeme izin verecek misin?" Gözlerindeki öfke alevlenirken öne eğildim. "Faruk'la beni bir daha tehdit etme. Kardeşin cennetten düşmüş melek falan değil, bunu gayet iyi biliyorsun Hatice. Karıma yaşattıkları için bile kardeşini lime lime edebilirim. Hiç kimse beni engelleyemez bile." Geri çekilirken başımı selam verircesine salladım.
"Görüşürüz Hatice, gitmem gereken bir toplantı var." Yanından geçip toplantının yapılacağı odanın olduğu koridora yönelirken Haldun'un onun yanına gittiğini biliyordum. Telefonum cebimde titrerken çıkartıp ekrana baktım.
"Il diavolo fa le pentole ma non i coperchi."
Şeytan kazanları yapar ama kapaklarını yapmaz.
E.L.
Bu İtalyanca da 'kötülük yapanlar, planlarını kusursuz gibi gösterse de sonunda açık verirler ve gerçek ortaya çıkar' anlamında kullanılan bir sözdü. Yani, kötü niyetli işler uzun süre gizli kalamazdı. Bunu niye bana gönderdiğini bilmiyordum.
"Senin şifreli konuşmana sokayım Enrico."
"Karanbey?" Ferhat'ın sesiyle Enrico'nun gönderdiği mesaj ekranını kapatıp telefonu cebime tıktım. Ferhat'ın tam karşısında durunca yüzündeki yorgunluğu fark etmemek imkansızdı.
"Yılmaz? Kardeşini görmeye gelmedin." Onu öldürmeden önce vedalaşmak istiyorsa gelmeliydi. Çünkü ölecekti.
"Benim onun gibi kardeşim yok." Gözlerim kısılırken şüpheyle inceledim ifadesiz yüzünü. Daima kardeşlerini hatalarıyla kabullenirdi. Özkan dışındaki her kardeşine kol kanat gelmekten, onlar için ölmekten çekinmezdi.
"Özkan seninle konuşmadan anlatmayacakmış." Kaşları çatılırken ifadesiz yüzünde kademeli olarak artan öfkeyi seçebildim. "Kardeşini görmeye gel."
"O benim kardeşim değil dedim ya."
"Eltin mi Ferhat?" Baş ve işaret parmağıyla sıktı burun kemerini. "Gel Özkan'ı gör." Yanından geçerken geriye adım atıp önüme geçti.
"Eğer gelirsem onu senden alırım. Kardeşlerimin cezası da ödülü de benim elimden olur. Senin öldürmeni engellerim. Bu yüzden gelmeyeceğim." Kaşlarımı yukarı doğru hareketlendirdim.
"Liderliğini kullanarak kardeşini kanatlarının arasına mı alacaksın?" Öfkeli soluğunu serbest bırakırken bir adım atarak yaklaştı. Öfkesini kontrol etmeye çalışıyormuş gibiydi.
"O piçi kanatlarımın arasına almayacağım."
"O zaman gel. Senin adil bir adam olduğunu biliyorum Yılmaz. Kardeşimi öldüren kardeşini belki saklarsın ama evime, yatak odama girmeye cüret edeni bağışlamazsın. Yanılıyor muyum? Bir de oğlumla kızıma ilaç vermiş. Hem karımı hem kardeşimi korkuttu. Tüm bunları Faruk yapmış olsaydı, dizlerinin önüne atmıştım." Faruk bu kadar dengesiz piçin teki olmazdı. Ona o kadar güveniyordum, vereceğim tepkilerin hiçbir zaman yaşanmayacağını biliyordum.
"Faruk'u atman bir şey kanıtlamaz, kardeş olarak görüyor olabilirsin ama kanın değil. Ali yaşasaydı ve Özkan'ın yaptıklarını yapmış olsaydı yine de onu benim önüme atar mıydın? Öldürmeden önce gel kardeşini gör deseydim, gelir miydin?" Kaşlarım çatıldı. Kalp atışlarım hızlanırken birkaç saniye tereddüt ettim. Ali yaşasaydı ona kimsenin dokunmasına izin vermezdim.
"Duraksadın."
"Ali, senin kardeşlerinden birini öldürmüş olsaydı ve yaptıklarını yapsaydı..." Duraksadım. Bir kadını bayıltıp diğerini öldürmek istese bile onun arkasında durmazdım. Ali'yi seviyordum. Tekrar nefes alması için canımı vermem gerekse tereddüt etmeden yapardım bunu. Ama birinin evine girip karısını öldürmeye çalışsaydı onun arkasında durmazdım. Bir kadını intikamın parçası haline getirmek orospu çocukluğuydu.
"Önüne atardım. Ali, Özkan'la aynı şeyi yapmış olsaydı son kez yanına gidip suratına tükürürdüm. Sonra da gebertmen için sana bırakırdım. Asla da onu öldürdüğün için sana öfke duymazdım."
"Geleceğim." Birkaç saniye sessizce gözlerimde geçen dürüstlüğe baktı. Yalan söylemediğimden emin olduğunda başını salladı. "Onun yüzüne tükürmek için geleceğim." Arkasını döndü. Omuzları her zamanki var olan kendinden eminliğin tersi bir şekilde utançla çökmüştü.
Ferhat'ı anladığımı düşündüğüm her saniye beni yanıltacak bir şey yapıyordu. Ben yalnız Ali'ye sahiptim ve onu bile koruyamamıştım. Ferhat benden çok daha önce bu karanlığa bulanmıştı ve kardeşlerinin hepsini bir şekilde hayatta tutmuş, onları korumaya devam etmişti. Meriç ne yaparsa yapsın onun arkasında durmuştu. Özkan'a da aynısını yapacağını sanmıştım. Tersine Özkan'ın yaptığından utanıyor gibi bakışları sürekli benimkilerden kaçınmıştı.
Ferhat Yılmaz, kardeşinin yaptıklarından utanıyordu.
Başımı sağa sola sallayıp toplantı yapılan odaya peşinden girdim. İçeri girip sandalyeme yerleştiğimde çoğu liderin oturduğunu görebiliyordum. Babam ve Haldun daha yoktu, masada olması gerekenden fazla üç boş sandalye daha vardı.
"Herkes gelmiş." Babam içeri girerken ardından Haldun girdi. Peşinden giren üç adamla gözlerim kısıldı. Tanıdık olmasalar da içlerinden birinin elinin üzerindeki dövmeyle kaşlarım çatıldı.
"Dalga mı geçiyorsun?!" Ferhat elini masaya vurup sandalyesinden hiddetle kalktığında adamlar kapıyı kapatmış kararsız bakışla Ferhat'la Ümit'e bakıp duruyorlardı.
"Ses tonuna dikkat et evlat." Babamın buz gibi sesiyle oturduğum yerden kalktım.
"Asıl sen aldığın kararlara dikkat et. İtalyanlar Meksikalıları istemiyorken geçen seni uyarmışken hala masaya kartel üyelerini mi getirtiyorsun?" Masada kademeli olarak büyüyen konuşmayla işaret parmağımı kaldırıp salladım. "Senin kararlarının bedelini bu masa ödemeyecek."
"¿Qué pasa?" Ne oluyor? Adamlardan biri kaşlarını çatarak Haldun'la Ümit'e baktı.
"¡Cállate!" Kes sesini! Ferhat'ın İspanyolca bağırışıyla yanındaki diğer adamlarda kaşlarını çattı.
"Bu masada Ruslara ve İtalyanlara yer var. Çok istiyorsan siktir olup gider, Meksikalılarla yalnız çalışırsın. " Ferhat'ın öfkesinin asıl nedeni belki de kardeşini hapsetmemeydi. Babamdan çıkartıyordu hıncını. Ellerimi belimde birleştirirken burnumu çekip omuz silktim. Babama karşı delirmelerim bunca zaman fazlasıyla olmuşken başkasının benim yerime de delirmesini sessizlikle seyredebilirdim.
"Lider benim. Hesap mı vereceğim?"
"Eski lider." Diye düzelttim babamı. Başımla Ferhat'ı işaret ettim. "Alzheimer olduğunu bilmiyordum baba."
"Sen hiç konuşma. Aptal bir oylamaya boyun eğeceğimi mi sanıyorsun? Bu masa benimle ayakta durdu."
"Sizin kuşağınızı sikeyim Ümit." Ferhat İstanbul Beyefendisi tavırlarından vazgeçmişti ve kontrolünü kaybediyordu. Babamın planladığı şey bu muydu? En az onun gibi kontrolsüz olan yeni bir lideri masa ne kadar benimserdi ki?
Araya gir Karanbey.
"Hatırlatmak isterim ki ticaretin yüzde atmışı Ruslarda. Geri kalan İtalyanlara ait. İtalyanlarda Ferhat'la bana. Yani evet, eski lider olarak yeni liderine hesap vermeden kartelleri masaya getiremezsin." Ferhat'la tek başına İtalyanların ticaretinde yer edinmişken bunu yok etmesine izin vermeye hiç niyetim yoktu.
"Ayrıca." Elimle adamları gösterdim. "Masanın ortak kararı olmadan toplantı ayarlayamazsın. Masaya silah getiremezsin." Haldun'a baktım. "Toplantıda kadınların olduğu yerde birini infaz edemezsin. Sizce de son zamanlarda masayı siklemiyor olabilir misiniz?" Elimi indirirken kaşlarımı kaldırdım.
"Ruslarla çalıştığımızı biliyorum, Ümit Bey. Ama gençler haklı. Onlar sayesinde İtalyan ve Ruslar arasındaki en kavgasız ve kansız geçen zamanları yaşıyoruz. Onlar kavga ettikçe ticaret güçleşiyordu. Şimdi her şey tıkırındayken bu aldığınız karar yanlış geliyor."
"Mithat haklı. Bu yeniliğin neye mal olacağını kestiremiyorum bile." Liderler kendi aralarında konuşurken Ferhat'ın gözlerindeki öfke azalmak yerine artmaya devam ediyordu. Telefonum cebimde titrerken birkaç liderinde ellerini ceplerine attığını gördüm. Telefonumu çıkartırken Ferhat da kendi telefonunun ekranına çevirdi bakışlarını.
"Chi tradisce una volta, tradisce sempre. Il tradimento non rimane impunito."
~Enrico~
Ferhat'la gözlerimiz kesiştiğinde ona giden mesajın da benimkilerle aynı olduğunu görebiliyordum.
"Bunun anlamı ne? Ferhat? Karanbey?" Bizden başka İtalyanca bilen yoktu, burada.
"Bir kere ihanet eden, her zaman ihanet etmiş sayılır." Bakışlarımı babama diktiğimde kaşları çatılmış ve merakla söylediklerimi dinliyordu. "İhanet cezasız kalmaz." İşte o zaman gözlerinde bir anlığına korku gördüm. Yüzünü bile bilmediği adamın arkasından iş çevireceğini düşünürken çoktan ona yakalanmıştı.
Elektrikler kesildiğinde birkaç adım gerileyip yanımdakilerden uzaklaştım. Karanlıkta kimseye güvenmezdim.
"Enrico burada mı?" Haldun'un titreyen sesiyle ortamdaki en ufak sesi duymak için odaklanmaya çalıştım. Kapı sağ arkamda kaldığı için dikkatle oraya gidip açtığımda koridorun sonunda kadınların olduğu yerden gelen tek tük sese kulak kabarttım.
Işıklar yandığında gözlerimi kırpıştırıp alışmaya çalışırken tüm mekânda yankılan çığlık sesiyle adımlarım kadınların olduğu davet salonuna yöneldi. Çığlıklar artarken koridorun sonunda şaşkınlıkla karşısına bakan Faruk'un yanında aynı şekilde duran Burhan vardı.
Salona girdiğimde baktıkları kenara çevirdim bakışlarımı. Gözüme ilk çarpan yerde diz üstü çökerek ağlayan Hatice'ydi. Bakışlarımı kaldırdığımda birkaç santim ilerisinde tavana boynundan asılmış Bekir'i gördüm. Kolları arkasında bağlanmıştı. Göğsünde damgalanmış bir roma rakamı vardı.
XIV
"On dört yıl." Fısıltıyı andıran ses tonuyla konuşurken Bekir'in arkasındaki duvarda Enrico'nun aile sembolü gördüm.
Enrico, Bekir'i öldürmüştü ve bunu ilan ediyordu.
Melih, on dört yılın hesabını kesmişti.
Haldun, Hatice'ye adımlarken bir anlığına bana çevirdi bakışlarını. Sanki ben emretmişim gibi bakıyordu. Enrico'nun dostu olarak görüyordu beni. Enrico'yu yıllardır yanında beslediğini bilmiyordu.
Bekir'in öldüğüne üzülmemiştim. Yalnızca kardeşini çok seven Hatice'nin çığlıkları bana Ali'yi anımsatmıştı. Onu kaybedişimi...
"Onu koruyacağını söyledin." Haldun kızına yaklaştığında Hatice onun omzundan itti. "Onu senin eline bıraktığım güne lanet olsun." Hatice'nin çığlıkları yankılanırken Haldun'un kendisine sarılmasına izin vermeden onu itiyordu. Haldun, kızının kendinden çıkarttığı öfkeyi kabullenirken bakışları asılmış olan oğlundaydı. Onun merhametsiz bir adam olduğunu bilmesem bakışlarındaki acıya inanabilirdim.
İnanmıyordum. Annem babama değil de ona yalvarmıştı. Onu kurtarmasını istemişti. Yapmamıştı. Onun o depoda acı çekmesine izin vermişti. Bu yüzden hissettiğim bir parça merhamet duygusu bile dağıldı.
"Bu işte bir parmağın var mı?" Babamın sesini duyarken başımı sola çevirdim. Gözlerinde yıllardır görmediğim korku vardı. Onun olduğu bir masada, liderlerden birinin oğlunun Enrico tarafından öldürülüp bu kadar kısa sürede minik gösteriyle asılmasından hoşlanmamıştı.
"Bekir'in ölümünde mi?" Cık cıkladım. "Keşke."
"Alaycı tavırlarını sonraya bırak Karanbey." Dudaklarımı kıvırdım. Ellerimi cebime koyarken bakışlarımızı kesiştirmesini bekledim. Bunu yaptığında kaşlarımı kaldırıp başımla asılı olan Bekir'i işaret ettim.
"Ali'yi öldürenlerden biri." Yüzündeki kan çekilirken başımı salladım. "O yüzden keyfimi mahzur gör." Keyifli falan değildim. Hatice'nin ağlayışındaki çaresizlik benim kaybımı anımsatıyordu.
"Ali'yi öldürenleri buldun mu? Niye söylemedin bana?"
"Umurunda mı?" Başını salladı. Değildi. "Hepsini böyle asacağım. Enrico'nun fikrine bayıldım." Gözlerimi kısarak Bekir'i indirenleri seyretmeye başladım. "Seni en sona bırakacağım. Asmayacağım baba." Elimi dostane bir şekilde omzuna vurdum. "Annem gibi çaresizliğe boğacağım."
"Enrico'ya güvendiğin için miydi bunca cesaretin?" Bedenimi tamamen ona çevirdim. Enrico'nun Melih olduğunu bilmek rahatlatıcıydı. Gizemlerden hoşlanmazdım ve Enrico'nun kimliği tamamen merak ettiğim konuydu. Artık bildiğime göre umursayacağım bir sorunum yoktu.
Eskiden Enrico benim için çalıştığım bir Capo'ydu. Şimdiyse artık onun oyunlar oynayan maskelerle dolu bir adam olduğunu bildiğim için onunla iş yaparken iki kez düşünmemi sağlayan biriydi. Bu yüzden sırtımı ona yaslayıp güvenmem imkansızdı. Aniden başka birine bürünüp hayatımın içine de edebilirdi. Bir sabah en büyük destekçim olurken başka bir sabah düşmanı olabilirdim.
"Ben daima kendime güvendim, bilirsin." Homurdandı. "Senin gibi iş yaptığım adamlara sırtımı yaslayıp gücüme güç katmadım."
"Öyle mi?" Bakışlarında yıllardır görmediğim güvensizliği belirdiğinde omuzlarımı dikleştirdim.
"Enrico giderse ben ayakta kalmanın bir yolunu bulurum. Hep buldum. Ama sen yıkılırsın. Ruslar giderse..." Duraksadım. Bir anlığına babamın Nadia'yı bulmak için çabalamasının asıl nedeni belirdi zihnimde. "Rusları kaybediyorsun."
"Dostlarımı kaybetmem." Sesi kendinden emin olsa da bakışları bunun tam tersiydi. Doğru bir noktaya parmak basmıştım.
"Rusları neden kaybediyorsun? Ne yaptın onlara?" Babam kaşlarını çattı, tek kelime etmedi. Kübra bana babamın geldiği zamanı anlatmıştı. Kübra'nın hafızasının yerine gelmesini beklediğini, Haldun'un ilaç vermesinden haberdar bile olmadığını...
"Enrico ve kardeşi ölürse Nadia varis olacak. Hem bir Karan hem bir Lorusso." Sikerler. "Dayısı olarak onun adına Capo'luğu mu yöneteceksin? Bu yüzden Meksikalıları çekiyorsun. Enrico'yla savaşıp dikkati dağılsın diye." Hayretler içindeydim, söylediklerimin doğru oluşu yüzündeki ifadenin gerilmesiyle kanıtlanıyordu. Bunu daha önce nasıl fark edememiştim ki?
Ümit Karan sonu geldiğinin farkındaydı ve alternatif bir planı daima olurdu. Planı Capo olmak mıydı? Halamın evlendiği zaman elde ettiği güce de erişmek mi istiyordu?
"Capo düşünce yeni Capo olacaksın. Ruslar seni indiremeyecek, arkana tüm Capo'luğu almış olacaksın. İyi de neden? Ruslar zaten güçlü ve onlarla çalışırken istediğini yapabiliyorsun. Ruslar arkandayken yeteri kadar güçlüsün. Niye Bratva'yı kaybediyorsun?" Babam omuz silkerken rahatsız ifadesi dağıldı ve dudakları kıvrıldı. Söyleyeceği her neyse uğursuz hissettiriyordu bile.
"Pakhan'ın torununu kaçırmanın bir bedeli var." Pakhan'ın torunu mu? "Başka bir deyişle Pakhan'ın torununu oğlumla evlendirmenin bir bedeli var." İrkildim.
Siktir. Siktir. Siktir.
Kübra bir Nikolaeva mıydı?
"Yüzündeki ifade keyfimi yerine getirdi." Yüzündeki gülüş umurumda bile değildi.
Kübra, Pakhan'ın torunuydu.
"Sana inanmıyorum."
"Öyle mi dersin? Haber gönderdim Bratva'ya. Yakın bir tarihte Türkiye'ye gelecekler ve o zaman anlarsın, doğru olup olmadığını." Öğrendiğim gerçeği hazmetmeye çalışırken kulaklarım uğulduyordu.
Kübra, Pakhan'ın torunuydu.
"Her zaman B planın olmalı demiştim. Bu da benim B planım."
Bratva'yı karşıma alacak kadar güçlü değildim. Onu benden alacaklardı.
Sikerler.
Karımı benden alacaklardı.
🖤
Bölüm nasıldı?
Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?
Sibel ve Faruk arasındakiler nasıl ilerleyecek?
Asya'yı sevdiniz mi?
Hakan'ın annesinin depoda yaşadıklarına derinlemesine girmek istemiyorum. Oranın boşluklarını kendi zihninizde tamamlayın. O kadar drama ve acıya gerek yok. Biraz olayların açılmasını sağlamamız lazım. Burada kendi aranızda komplo teorilerinizi yazabilirsiniz.
Açıkcası Hakan ve Kübra'dan başka kimseye ağlamak istemiyorum.
Not: Evet şu bölümden sonra Hakan ve Kübra dışındaki karakterlere kırgınım. (Benim benimseyiş şaka mı?)
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |