21. Bölüm

K19 - HAYAL KIRIKLIĞI

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

 

 

 

 

🎵 Şebnem Ferah - Çakıl Taşları 🎵

Selammmmm. Ben geldim.

Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?

Bir süredir görüşemiyoruz, son zamanlarda yaşananları mutlaka duyup okumuşsunuzdur. Bugün burada kötü şeylerden bahsedip canınızı sıkmayacağım. Bana özelden ulaşıp iyi olup olmadığımı soranlara da satırlarımda beni çağıranlara da kocaman sarılıyorum.

İyi ki varsınız.

 

 

 

 

 

 

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

 

 

 

 

 

19. BÖLÜM - HAYAL KIRIKLIĞI

 

 

 

 

 

 

YAZARDAN

 

 

 

 

 

 

Yıllar önce

“Gel.” Kapıyı aralarken içeri girdi Hatice. Babası her zamanki yerinde masanın ardındaki koltuğunda oturuyordu. Başını kaldırıp kızının geldiğini görünce elini salladı. “Kapıyı kapat.” Hatice kapıyı kapattı ve masaya yaklaştı.

“Ben gitmek istemiyorum.”

“Sana fikrini sormadım.” Önündeki kağıtları karıştırırken birini önüne çekti ve işine devam etti.

“Baba.”

“İşim var. Biletin alındı. Git vedalaş, akşama-”

“Ben gidersem Bekir ölür.” Haldun’un kalemi dururken bakışları dikkatle kızına kaydı. “Yanımda götüreyim. Burada kalması senin de işini karıştırmasına neden olmuyor mu? Hem Kübra’yla uğraşıp duruyor. İkisi aynı yerde kalırsa kıyamet kopar. Be-”

“Bekir burada kalıyor.”

“Niye?” Duraksadı. Babası tabi ki oğlunu bırakmazdı. Strateji değiştirmeliydi. Bekir’i asla yanında götüremezse Kübra’ya tekrar tekrar saracağını biliyordu.

“Kübra benimle gelsin o zaman.” Endişe bedenini sarıyordu. Eğer giderse Bekir’in, Kübra’ya daha çok zarar vereceğini biliyordu. Kübra’yı uzaktan koruyamazdı. Bekir’e uzaktan engel de olamazdı. Burada kalmalıydı. Gidemezdi.

“Kübra da burada kalıyor.”

“Yemin ederim ilaçlarını vereceğim.”

“Bir Çetin olduğunu unutuyorsun Hatice. Ona merhamet gösteriyorsun. Bana dürüstçe cevap ver.” Ellerini birbirine kenetleyip kaşlarını kaldırdı. “Şu an ailesini bulsan onun kaçmasına yardımcı olur muydun?” Hatice sustu. Ailesini araştırmıştı, bulamamıştı. Bulsa onu bu evden kaçırırdı, bundan emindi.

“Baba lütfen. Kıza yeteri kadar eziyet çektirdin. Ben yanımda götüreyim. Bekir kalsın. Sen Bekir’i daha kontrollü şekilde yetiştirirsin. Kübra onun dikkatini de dağıtmaz.” Hatice hayatı boyunca ilk kez Bekir’den çok Kübra için endişeleniyordu. Haldun birkaç saniye sessizce onun söylediklerini düşünmeye başladı.

“Kübra onun dengesini bozuyor. Neden gitmesine izin vereyim ki?” Hatice’nin omuzları çökerken tuttuğu nefesini serbest bıraktı. Ne Bekir’i ne de Kübra’yı bu evden çıkartıp yanında götüremiyordu.

“Niye yapıyorsun bunu? Sana itaat eden birini istiyorsan ederim. Yıllarca etmedim mi? Bekir’i daha ne kadar kontrolden çıksın diye zorlayacaksın? Ben dediklerini yaparım. Burada kalayım. Bekir gitsin.”

“Burada kalamazsın.” Haldun kalemini bırakırken oturduğu yerden kalktı. “Daha Yusuf yeni ölmüşken ve onun yerine geçecek Melih’i bulmuşken hata yapmana izin vermeyeceğim.” Hatice, Melih’in ismini duyduğunda kaşlarını çattı. “Aptal bir adam mıyım Hatice? Ben görmüyor muyum sanıyorsun?”

“Neyi?”

“Melih’i öldürtme bana. Ondan daha iyisini bulamazsam bile bunu yapmaktan çekinmem. Hayal dünyasından çık. Bu evde altımda çalışan kimseyle olmanıza izin vermeyeceğimi bilmiyor musun?”

“Öyle bir şey yok.” Hatice’nin sesi titremişti. “Melih’e karşı hiçbir şey hissetmiyorum baba. O da bana hissetmiyor.”

“İyi haber. Onu da öldürmek zorunda değilim o halde. Git Bekir’le vedalaş. Akşam uçağın var.” Hatice gönderilmesinin asıl nedenini daha iyi anlıyordu. Yalnızca Bekir değil, onu da cezalandırıyordu babası.

“Baba…Bekir-” Haldun’un sert bakışlarıyla sustu. Arkasını dönmeden önce yavaşça yutkundu. “Eğer kardeşimin başına bir şey gelirse ve buna engel olmazsan o zaman annemin kızı olduğumu anlarsın.”

“Beni tehdit mi ediyorsun?”

“Seni tehdit ediyorum.” Çenesini dikleştirdi. “Beni buradan gönderdiğin için pişman olacaksın.”

“Nasıl olacağım?” Hatice buna cevap vermeden odadan çıktı. Koridoru geçip giderken bahçeye nasıl çıktığını bile bilmiyordu. Korumalardan en uzak köşeye gittiğinde ciğerleri yanıyordu. Ceplerini aradığında ilacını unuttuğunu fark etmesi birkaç saniyesini aldı.

“Al.” Başını çevirdiğinde Melih’i gördü, elinde ilacı vardı. Ona yaklaştığını fark edememişti. Elindeki ilacı alıp dudaklarına yasladı ve derin bir soluk aldı. Bunu yaparken omzuna bırakılan ceketin sıcaklığıyla birkaç saniye sessizce kaskatı kesildi.

“Nereye gideceksin?” Melih konuştuğunda bakışlarını onun tersi istikamete çevirdi, gözlerinin sulanışına engel olmaya çalışmaktı amacı.

“İtalya.” Babası en azından nereye gideceğini sormuştu. Onun gideceği ülkeyi kendisinin seçmesi rahatlatıcıydı. En azından Hatice sürgün edilirken hayatı boyunca yaşamak istediği ülkelerden birine gidiyordu. Kendini bu şekilde rahatlatarak kaygılarını hafifletiyordu.

“İyi seçim.” Bakışları Melih’e çevrildiğinde ona da en az babasına öfkelendiği kadar öfkeleniyordu. “Sinirlisin.”

“Olmamalı mıyım? Hayatımda hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. Muhtemelen Bekir babamın hırsının ve aptallığını kurbanı olacak. Kübra’yı da öldürecekler. Sen zaten onların köpekliğini yapıyorsun. Ben hiçbir şeyi değiştiremiyorum.” Nefes alırken yanağından süzülecek olan yaşları hızla sildi.

“İtalya’ya git. Boş ver burayı.”

“Söylemesi kolay. Gitmek istemiyorum.” Sesi çatırdarken başını eğdi. “Ben gidersem Bekir kontrolden çıkacak. Babamı tanıyorum. Kübra’nın şeytanı yapacak onu.” Melih kaşlarını çattı. Hatice derin bir soluk aldı.

“Kübra için endişeleniyorsun.”

“Tabi ki endişeleniyorum. Senin yaptığın gibi onu kaçıramam çünkü ilaç olmadan öleceğini biliyorum. Ailesini bulamıyorum.” Babasının odasını karıştırmıştı ancak hiçbir bilgi bulamadan eli boş ayrılmıştı. Kübra’nın ailesini babasına çaktırmadan araması onu zorluyordu. Belki de cezasının sebebi Hatice’nin gizli kapaklı yaptığı işlerdi. Babasının daima dolaylı cümlelerle konuşmasına sinir oluyor, bu özelliği yüzünden onun neyi neden yaptığını anlamlandıramıyordu.

“İşe yaradığım tek şey Bekir’i ondan uzak tutmaktı. Artık onu yapmayacak kadar uzakta olacağım. Bekir’i durduramadığım için ona eziyet çektirecek.” Artık kardeşinin babası gibi olmayacağının hayalini kurmak içinden gelmiyordu. Son bir çaresizlikle onu yanında götürmenin herkese iyi geleceğini ummaktan başka yolu yoktu.

“Bekir konusunda endişelenme. Kübra’ya yaklaşmasına izin vermem.” Hatice, Melih’in yüzündeki netlikle duraksadı. Sesi her şeyi yapabilecek o tehlikeli tonlamadaydı. “Onu burada olduğum sürece öldürmem de.” Kaşları çatılırken elindeki ilacı Melih’in avucuna bıraktı. Onun sesindeki tehdidi algılayabilmişti.

“Kardeşimi öldürürsen, seni öldürmek için an kollarım Melih. Kime çalışıyorsun bilmiyorum ama kardeşime dokunursan senin canını yakarım Melih.” Melih’in yüzündeki keyifli ifadeye yumruk atmak istiyordu. Evdeki tüm korumalar Hatice’den çekinirken Melih asla onu ciddiye bile almıyordu. Bu Hatice’yi delirtiyordu.

“Merak ettiğim ne biliyor musun?” Melih hafifçe eğildiğinde Hatice geri adım atmayı reddederek çenesini dikleştirdi. “Niye babana bir şey söylemediğini merak ediyorum. Kübra’yı kaçırmayı denediğimi biliyorsun. Şahit oldun. Niye hala baban öğrenmedi?” Birilerinin Kübra’yı kurtarmaya gelişinden memnundu. İçten içe babasına karşı savaş açamayacak kadar kendisini güçsüz görse de ona savaş açabilecek birilerinin varlığını gizlemek iyi gelmişti.

Babasının kaybetmesini istiyordu içten içe. Kendine itiraf edemiyordu.

“Yoksa baban seni dinlemez mi? Dediklerini umursamaz mı?” Hatice, Melih’in acımasız sesiyle yavaşça yutkundu. Melih’le aralarındaki öfke dolu konuşmanın kaynağını ikisi de bilmiyordu. Birbirlerinin canını yakmaya devam edip duruyorlardı.

“Babam daima sözlerime kulak verir.” Sesi sandığından çok daha fazla kendinden emin çıkmıştı dudaklarından.

“O zaman seni niye bir çöpmüş gibi atıyor bu evden?” Hatice bir adım gerilirken irkilişine engel olamadı. “Etrafındakileri kandırabilirsin, ben yemem.” Hatice daha fazla onun yanında durmak istemiyordu. Bahçede ilerlerken titreyen ellerini birbirine kenetledi.

En çok babasından mı yoksa Melih’ten mi nefret ediyor olduğunu düşünürken bakışları evin köşesindeki ağaç kavuğuna saklanmış Kübra’yı buldu. Bunu yaptığına defalarca kez şahit olmuştu Hatice. Birilerinden saklandığı için değildi, dışarıda kimsenin onu rahatsız etmemesi adına gizlendiğini biliyordu.

“Karanbey.” Omzunun üzerinden baktı Melih’e.

“Ne?”

“Onu bu evden çıkartıp zarar görmemesini sağlayacak bir tek o var.” Hatice çenesiyle Kübra’yı işaret etti. “Sen babama benziyorsun, hangi amaçla onu buradan çıkartmak istiyorsun bilmiyorum. Amacın ona zarar verecek. Karanbey, kardeşinden başka kimseyi umursamaz. Bu yüzden onu manipüle etmen lazım.”

“Bilmediklerin var Hatice.” Hatice derin bir nefes aldı.

“Bilmediklerimi bir tarafına sok. Artık bıktım sizden.” Melih gözlerini kıstığında Hatice bir kez daha Kübra’yı işaret etti. “Onu çocukken hapsettiler buraya. Daha fazla hapsedilmesini istemiyorum.”

“Babanla konuş o zaman.” Melih, Hatice’nin bakışlarındaki öfkeli parıltıyı görmek için onu kışkırtmaktan zevk alıyordu.

“Siktir git, Melih. Bir kez olsun bana laf atmadan kulaklarını aç ve dinle. Babamın da canı cehenneme senin de.” Sakinleşmek için derin bir solu aldı ama işe yaramadan ciğeri tekrar nefes için yanmaya başladı. Melih’in avucundaki ilacını uzanıp aldı ve dudaklarına yaslarken ters ters bakmayı ihmal etmedi. İlaç ciğerlerindeki yangını hafifletirken birkaç saniye konuşmadan derin soluk alıp vermeye devam etti.

“Hatice.” Melih gardını indirip endişeyle ona yaklaştığında birkaç adım geriledi.

“Hepiniz hayatınıza giren kadınların canını yakmaktan da canı yanarken görmezden gelmekten de vazgeçmeyeceksiniz.” Melih’in yüzündeki ifade bir anlığına acıyla çevrelendiğinde Hatice başını kaldırdı.

“Hepiniz yakıp yıktıklarınızı umursamadan hedefe ulaşırken o bunu yapmayacak. Kübra’yı korurken zarar vermeyecek bir tek o var.” Gitmeden önce yapabileceği son yardım buydu. Bekir’i veya babasını öldürecek cesareti yoktu. Kübra’nın ailesini bulabilecek gücü de. Sessizce bu evde onun acılarını görmekten başka bir yolu olmamıştı, giderken aynı sessizlikte gitmekle ilgilenmiyordu.

“Az önce babanın düşmanını kullanarak onun tutsağını çıkarmam için tavsiye mi verdin?” Hatice bir kez daha Kübra’ya baktı. Buraya geldiği zamanı unutmuyordu, etraftaki eşyaları dağıtıp birden fazla korumanın kafasını yaracak vazoları fırlatmıştı. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bitmek bilmez bir azimle kaçmaktan vazgeçmeyişinden hoşlanıyordu Hatice. Artık kaçmadığı veya hapsedilmediği bir hayatı almasını istiyordu.

Kendinden yaşça küçük ve tutunacak hiçbir şeyi olmayan Kübra’ya yapılanları görmezden gelmiyordu, gelemezdi de. Sadece Bekir’e olan sevgisi yabancı bir kız çocuğuna duyduğu sevgiden çok daha fazlaydı.

“Bana yardım ederek babana ihanet ediyorsun Hatice.” Son kez Melih’e döndü. Babasına itaat etmesi de ihanet edişi de bir anlam ifade etmiyordu. Görebiliyordu. Bekir’in onca hatasına rağmen hala babasının yanı başında kalışı bu yüzdendi. Bekir’i adam etmek için bile Hatice’nin hayatını yapa yalnızlaştıracak kadar ataerkil kafadaydı babası. Bundan sıkılmıştı.

“Sana yardım ettiğimi kim söyledi? Biz seninle asla aynı tarafta değiliz.” Arkasını döndü ve duraksamadan eve yöneldi.

 

 

 

 

 

 

KÜBRA

Geçmiş

“Volk!” Saklandığım ağaç kovuğunda kıkırdarken beni arayan takım giymiş adamı göz ucuyla takip ediyordum. Kızgındı ve sarıya çalan kahverengimsi saçlarını rüzgârda savruluyordu. “Saklambaç oynamandan nefret ediyorum. Çık ortaya.” Derin bir soluk alırken etrafına bakındı. Beni bulamıyordu. Bu çok eğlenceliydi.

“Gitmeliyiz Val. Oyunun zamanı değil.” Bana doğru döndüğünde beni fark etmiş olacak ki dudakları kıvrıldı. Bundan nefret ediyordum. Hemen buluyordu beni.

“Gözlerin sihirli.” Saklandığım yerden çıktığımda ellerini iki yanına yaslayıp göz kırptı. “Ondan değil. Ben daima seni bulurum. Bu yüzden.” Onun tam karşısında durduğumda yanaklarıma dokundu. “Hasta olacaksın. Haber vermeden çıkmışsın bir de.”

“Evde hapsediliyormuşum gibi hissediyorum R. Orman temiz hava ve özgürlük anlamına geliyor. Sıkıldım evde oturmaktan.” R boynuna sardığı atkıyı çekiştirip çıkardı ve kulaklarımı örtecek şekilde boynuma doladı.

“Biraz daha sık dişini. Sen abine güvenmiyor musun? Burada güvende olmalısın.”

“Dadıma göre babamın kızı olduğum için büyük dede onu aileden atacakmış. Ortaya çıkarsam babamı kovacaklar mı?” Babamı yılda bir kez görebiliyordum. Aileden atılırsa bana kızardı ve bir daha gelmezdi. Ailesini seviyordu, annem hep bundan bahsedip dururdu.

“Babamı bilmem ama ben en az onlar kadar güçlü olacağım ve seni koluma takıp kardeşim olduğunu duyuracağım.” Dudaklarım kıvrıldığında kolunu omzuma sarıp ormanda yürümemizi sağladı. “O zaman saklanman gerekmeyecek.”

“Saklansam da beni bulacaksın. Beklerim ben.”

“Saklanmayacaksın. Çünkü herkes seni görünce saklanacak. Sende çeneni dikleştirip meydan okuyacaksın seni istemeyen her bir Bratva üyesine.” Bundan hoşlanmıştım. “Yine de saklanırsan seni bulurum, Val.”

“Beni bulamayacağın gizli bir yer bulacağım. O zaman bulamayacaksın.” R. ters ters baktığında kıkırdadım. “Şaka yaptım R. Beni her zaman bulursun sen.”

“Tabi ki bulurum. Yine de sen saklanma. Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım ve asla saklanman gerekmeyecek.”

Günümüz

Ciğerlerimi donduran soğuk havaya minnettardım. Gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Biriyle saklambaç oynadığım ve beni daima bulacağını söyleyen abim olduğunu iddia eden birini anımsamıştım. Konuşmalar zihnimde bölük börcüktü. Yine sarı saçları anımsıyordum.

Benim bir abim vardı. Bir şeyden beni saklayan ve korkan biriydi. Ne olduğunu hatırlayamıyordum. Bedenim titriyordu ve bu soğuktan değildi.

Val. Bir ismin kısaltışı gibi görünüyordu. Böyle başlayan isimleri araştırıp durmuştum. Valentina, Valerie, Valeria, Valery, Valencia, Vales… Hiçbiri bana yakın hissettirmemişti. Bana ait değiller gibiydi.

İki gündür uykuya daldığım her bir an geçmiş anılarla boğuluyordum. Her şeyi net hatırlamış olsam bu kadar yarım hissetmeyecek, belki de hatırlayamadıklarımı hatırlamak için zihnim hafifleyecekti. Parça parça anımsadıklarım bana hiçbir şey katmıyor, tersine düşüncelere boğulmama neden oluyordu. Bu düşünceler de varsayımlarla bezenmiş anlardan öteye gitmiyordu.

Bo, her huzursuz olduğumda yaptığı gibi ayaklarımın dibinde kıvrılmıştı. Huzursuzluğumu daima hissediyordu. Huzursuz olmamalıydım çünkü bana eziyet çeken adamdan kurtulmuştum. Bekir ölmüştü. O kadar rahatlamıştım ki zihnimde bir kapı aralanmıştı. Anılarımı hatırlamakta engel olan adam yok olmuş gibiydi.

Birinin öldüğüne sevinmem normal değildi. Yine de kâbusum olandan kurtulduğuma seviniyordum. İki gündür omuzlarımdan o kadar büyük bir yük kalkmıştı ki sarhoş gibiydim. Sanki Bekir’in ölüsü geçmiş on dört yılımı bana geri vermişti. Hatta daha öncesine ait anılarım parça parça zihnime akın etmişti.

Bir abim vardı. Onunla saklambaç oynadığımı, ağacın tepesinden inmeme yardım edişini, tahta kılıçlarla yalandan dövüşlerimizi, dizilmiş şişelere silah doğrultup beni çalıştırdığını…Garip bir şekilde buraya gelmeden önce anımsadığım net olmayan anılarımın çoğu abim olduğunu hissettiğim biriyle yaşamıştım. Başka biri yoktu. Yalnız R dediğim her kimse o vardı.

Bekir öldü.

Zihnim aynı cümleyi tekrarlarken elimi göğsümün üzerine yaslayıp gözlerimi kapattım.

Melih bana Bekir’i öldüreceğini söylemişti, yapmıştı. Ona ömrüm boyunca minnettar olacaktım.

Zihnimde dönen düşünceler başımı ağrıtıyor ve enerjimi sömürüyordu. Hatice’yi merak ediyordum. Onun tek varlığı kardeşiydi ve şimdi varlığı yok olmuştu. Nasıl başa çıkıyor olduğunu düşünüp duruyordum. İçten içe Enrico’dan intikam alacağını bilsem de bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.

Melih ve Hatice birbirlerinden hoşlanan ama asla birbirlerine adım atmamış iki kişiydiler. Şimdi adım atsalar bile aralarında artık uçurum vardı. Hatice asla onu affetmezdi. Melih’te asla yaptığı bir şeyden pişman olacak biri değildi. İkisinden biri yok olana kadar savaşacaklardı. Hatice asla Bekir, hak etti demeyecekti. Bu yüzden kendisini yakıp kül edene kadar Enrico’nun canını yakmak isteyecekti. Yanacak yine kendisi olacaktı.

“Buradasın.” Hakan yanımdaki basamağa oturduğunda gözleri uykudan yeni kalkmış gibi şişikti. Omzuma örtündüğüm örtünün bir kenarını kaldırıp onun omzuna attığımda yakınlaştı. Onu uyandırmadan sessizce inmiştim aşağı. Yatakta dönüp durduğumda bunu hissederek uyanıyordu ve benim gibi uykuları kaçsın istemiyordum.

“Düşüncelisin.” Başımı halsizce salladım. İki gündür deliksiz uyku yerine saçma sapan bir uyku düzeninde yarı uyuklarcasına geçiriyordum zamanımı. Rahat bir uyku çekmek niye bu kadar zordu ki? Ondan kurtulmuştum artık.

“Zihnimdeki düşünceleri susturan bir düğme falan icat etmeliler. Çok gürültülüler.” Başımı göğsüne yasladığımda kolu omzuma sarındı. Gökyüzündeki yıldızlara bakarken Hakan’ın güven dolu kollarının tadını çıkardım.

“Anlat bana.” Neyi anlatacaktım ki? Anlatmak için çok yorgun hissediyordum.

“Neden evlilik boyunca konuşan ben, dinleyen sen olduğunu daha iyi anlıyorum.” Başımı kaldırdığımda gözlerine baktım. “Hilecisin Hakan. Anlatmak, dinlemekten daha zor. Bu yüzden şartın buydu, değil mi?” Dudakları kıvrılırken başımı eğdi ve çenesini başımın üzerine yasladı. “Konuşmak ve anlatmak çok zor.” Sesim sonlara doğru mızmızlanırcasına çıktı. “Kendimin bile hazmedemediği duyguları ifade etmek çok yorucu.”

“Baştan verilen sözler geri alınmaz.”

“Hilecisin.” Sesimdeki mızmızlık dudakları alnıma dokundurmasına neden oldu.

“Hileci olsam da seninim.” Bundan memnundum.

“Bekir öldür ya.” Onaylayan bir mırıltı çıkarttı. “Haldun delirip ya aileme haber verirse?” Endişelerimden biri de buydu. Ailemi hatırlamak hapsedilmediğim anılarımı hatırlamak demekti. Onları hatırladıktan sonra gitmek istemiyordum. Burada Hakan’la bir ömür kalabilirdim. Ama yine de ailemin kim olduğunu ve gücünün neye yettiğini bilmemek tedirgin ediyordu.

“Oturup kahve içeriz ailenle.” Dedi hafifçe alaylı bir tonlamada. “Bence beni severler.” Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda sesindeki alaya rağmen bakışlarında titrek bir korku seçebildim.

“Sevmezlerse de onları reddederim.” Bakışlarını eğdi.

“Ya seni götürmek isterlerse? Diyelim ki onlar benden daha güçlüler ve seni götürmek istediler. Buna engel olamadım. Ne yapardın?” Bu kaygılandığım bir ihtimaldi.

“Bilmem. Senden daha güçlülerse onların elinden o gücü almak için giderdim ve güçlenip geri gelirdim.”

“Gidemezsin.” Sertçe bakarken kaşlarını çattı. “Güç müç sikimde değil.”

“Sen bu aralar fazla küfrediyorsun. Faruk seni kötü etkiliyor.” Cık cıkladım. “Hem burada beyin fırtınası yapıyoruz. Diyelim ki senden güçlü bir ailem var, ki hiç sanmıyorum benim kocam daima en güçlüsü.” Kıkırdadığımda bakışları yumuşadı.

“Bende insanım kadın. Gücüm herkese yetmez.”

“Olsun. Sen aklına koyduğun her şeyi başarırsın çünkü senin inanılmaz bir gücün var ve sevgin de var.” Geçen izlediğim videodaki çocuğu taklit ettiğimde Hakan’ın dudaklarındaki gülüş genişledi.

“Faruk’un kötü etkisi altındasın. Onun attığı videoları izleme. Bir Faruk daha kaldıramam.” Hafifçe gülerken bakışlarımı gökyüzüne çevirip iç çektim. Faruk bu evdeki neşe kaynağıydı.

“Ailem senden güçlüyse ne olmuş ki? Onlarla konuşurum beni seninle bırakıp giderler.” Hakan konuşmadan çenesini başıma yaslayıp iç çekti.

Sessizce gecenin ayazında otururken ikimizde düşüncelere daldık. Toplantıdan sonra Hakan’da en az benim kadar düşünceleriyle savaşıyor gibi görünüyordu. Ne olduğunu bilmiyorum ama sürekli elinde dosyalarla ofisine kaçıyor, saatlerce çıkmıyordu. Bu sefer ne Douglas ne de Faruk’u yanına çağırıyordu. Bir derdi vardı ve yine bir başına çözmek için bir yol arıyor gibiydi.

“Bir sorun mu var? Meksikalılarla alakalı.” Belki de babası yine canını sıkacak bir tuzak kurmuştu ve işin içinden çıkamıyordu, bilmiyordum.

“Nereden çıkarttın ki?”

“Toplantıya Meksikalılar geldiğinden beri düşüncelere daldın sende. Bekir’in öldüğüne üzülmediğini varsayıyorum. Geriye kartellerle yaşanan gerginlik kalıyor gibi.” Sessiz kaldı. Bazen yalan söylememek için sustuğum zamanki gibi rahatsız edici bir sessizlikti.

“Onlarda var tabi.”

“Özkan hala konuşmadı mı?” Onaylayan bir ses çıkartırken kollarını sıkıp içine hapsolmama neden oldu.

“Ferhat’ın liderliğini yaptığı ilk toplantıda başka bir liderin oğlu öldürüldü. Enrico’yla tüm anlaşmaları iptal etmek isteyenler kadar onu haklı bulanlar da var. Ferhat, Özkan’dan önce masayı sakinleştirmesi gerekiyor.” İç çekti. Her şey üst üste geliyordu.

“Bir insanın hem ölüsü hem dirisi nasıl sorun yaratabilir?” Bekir’in varlığı başlı başına bir sorundu. Ölmesi bile insanlara zarar veriyor ve içinden çıkmaz sorunlara neden oluyordu.

“Gecenin bir vakti bunları konuşmayalım.” Kollarındaki bedenime daha sıkı sarıldı. Hakan’daki yeni özellikten biri de buydu. Boş bulduğu anlarda gelip sıkıca sarılıyordu. Sanki onu bırakmamı istemiyormuş gibi beklenmedik anlarda yaşanan sarılmalardı bu.

“O toplantıda başka ne oldu?” Sessizlik. “Yoksa cidden Bekir’in öldüğüne mi üzüldün?” Gözlerimi kısıp başımı kaydırdım ve yalandan bir şüpheyle yüzüne baktım. “Yoksa sende mi hainsin. Kocama ihanet mi ediyorsun?”

“Kendimi patlatmak için Bekir’le anlaşıp anlaşmadığımı mı soruyorsun?” Yalandan ciddiyetle başımı salladım. Suratını buruşturdu. “Lanet olsun yakalandım.” Sesi her an gülecekmiş gibi alay doluydu. “Lütfen Karanbey’e söyleme beni.”

“Senin suyun ısındı Karanbey. Kafanı kurcalayanları öğrenmem mümkün mü?”

“Belki.” Gözleri ağır ağır yüzümü seyretti. “Belki de hiçbir şey söylemeden seni omzuma atıp kaçırmalıyım.”

“Barbarlar gibi.” Cık cıkladım. “Hiç senin gibi bir beyefendiye yakışmıyor.” Kaşlarını hafifçe yukarı kaldırdı. “Ne oldu centilmenliğine?”

“Bilmem farkında mısın? Ben mafyayım. Centilmen olmak doğama aykırı.” Hayatıma girdiğinden beri bana centilmen davranmıştı.

“Tamam bende mafya karısıyım. Centilmen olan bir kocam var.” Dudakları hafifçe kıvrıldı. Gözlerindeki o düşünceli ruh hali silinmiş, keyifli parıldayışa bırakmıştı.

“Tanıştığımız ilk gün boğazına bıçak yaslamak mı beyefendilik? Centilmenlik anlayışını gözden geçirmelisin.” Duraksadım. Bence çok tatlı bir hareketti.

Ruh hastasısın Kübra.

“Beni görünce bıçağı indirmiştin. Bence çok tatlıydı o zaman bakışların. Beyefendi gibi davranmıştın.” O gün ödümü koparmıştı. Muhtemelen korkunca yükselen o cesaretim olmasa bayılabilirdim.

“Senin tahtaların eksik. Normal değilsin Karım.” Gözlerimi kıstım. Benim tahtam yoktu ki.

“Normal olsaydım muhtemelen babanın teklifini kabul edip seni kandırırdım.”

“Hiç şansın yok.” Kollarını daha da sıktı. “Buna izin vermezdim.” Yüzünü yaklaştırdığında gözlerimi kapattım. Dudakları sırayla göz kapaklarıma değdi. “Normal bir kadın olsan da zekisin. Babama asla inanmazdın, itaat etmeyecek kadar özgür bir kadınsın.”

İtaat etmeyecek kadar özgür bir kadınsın.

Beni hapseden ve tüm benliğimi silen adamın oğlu ölmüştü. Bekir’den kurtulmuştum ve onun ölümü bile kafesimi kırmış içindeki o kuşu özgürlüğe kavuşturmuştu. Özgürlüğüm Hakan tarafından hediye edilmişti. Yine de zihnimdeki tutsaklık Çetinlere aitti. Bekir’le o da son bulmuş gibiydi.

“Sessizleştin yine.” Gözlerimi aralayıp derince nefes aldım.

“Zihnimdeki tutsak kafesim kırıldı. Artık…Düşüncelerim daha özgürleşmiş gibi hissediyorum.” Etrafa baktım. Dolaşan korumalar, ayak ucumda yatmış ve daima yalnız kalmamı engelleyen Bo, kollarını sıkıca bana dolamış bu adam…Her şey artık yerli yerindeydi.

“Ailemi buldum.” Bakışlarımı ona çevirdiğim, düşünceli ifadesi geri gelmiş ve bakışları etrafta geziniyordu.

Sorununun ne olduğunu bilmesem de bunu Douglas’a da Faruk’a da anlatamayacak kadar boğuluyor olduğunu görebiliyordum. Onu zorlamazsam anlatmayacaktı. Yine omuzlarındaki yükleri yalnız taşıyacaktı.

“Hadi hava soğuk, içeri girelim.” derken oturduğum basamaktan kalkıp elimi ona uzattım. Parmaklarımızı kenetlerken ıslık çaldı. Bo başını kaldırınca başını sallayıp tekrar ıslık çaldı ve Bo arka bahçeye giderek gözden kayboldu. “Şimdi gidebiliriz.” Peşimden içeri gelirken bakışları etraftaki korumalarda gezindi son kez.

“Karanbey, hadi dosyalarını getir.” İçeri girdiğimizde kaskatı kesildi. Omzumdaki örtüyü koltuğa bırakırken kaşlarımı yukarı kaldırdım. “Yemin ederim tahtında gözüm yok. Uykum yok ve işinde takıldığın ne varsa dinleyip başka pencereden bakman için sana yardımcı olmak istiyorum.”

“Gecenin bir vakti iş mi konuşacağız?”

“Gecenin bir vakti ne yapılır?” Dudaklarındaki sırıtış genişlediğinde bakışları ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı. Terbiyesiz adam. “Dosyaları getir hemen.” Sert tonlamada konuştuğumda başını sallayıp gülüşünü genişletti.

“Emredersin Karım.” Hakan merdivenlere yöneldiğinde mutfağa girdim. Hakan’ın içtiği gibi kahveyi yaparken birer bardak doldurup içeri geçtim.

“Kahve yaptım.” Hakan dosyayı orta sehpaya bırakırken tepsiyi uzattım. Üzerindeki bardakları alıp sehpaya bıraktı. Tepsiyi mutfağa bırakıp geri döndüğümde sağındaki boşluğa yerleştim.

“Kahve mi içeceksin?” Başımı onaylarcasına sallarken kahveyi yudumladım. Acıydı, zehir gibiydi. Yine de Hakan’ın sinirini ve çok düşünmesini silip bitiren ilaçmış gibi tükettiği bu kahveye ihtiyacım vardı.

“Bekir ölünce rahatlarsın sanıyordum.” Bardağı sehpaya bırakırken bakışlarımı kahvede tutmaya devam ettim. Hissettiklerimi anlatacak kelimeleri bulamıyordum. “Gözlerini görebilir miyim?” Sesindeki isteğe boyun eğerken buldum kendimi. Başımı kaldırdığımda zihnimdeki düşünceler sustu ve kelimelerim onunla toparlandı.

Bana Bekir’in haberini getirdiğinde inanmak istememiştim. Haldun, oğlunun ölümüne izin vermezdi. Hatice onun yerine ölmek için gönüllü olurdu. Bekir ölemezmiş gibi gelirdi. Şimdiyse o toprağın altındaydı, karanlıktı ve kapalıydı. Bunun için sevinmemeliydim, beni hapsetmelerinin karşılığıymış gibi hissettiriyordu. Yaşayacakları hiçbir şey bana yaşattıklarının bedeli olamazdı gerçi.

“Rahatladım.” Yıllarca bana ceza verip karanlık ve kapalı bir yerde durmamı sağlayan Bekir, artık toprağın altında hapsolmuştu.

“İki gündür hiç öyle görünmüyorsun.” Kucağıma bıraktığım ellerimi birbirine kenetlerken yavaşça yutkundum.

“Birinin ölümüne sevinmek…Kötü hissetmemi sağlıyor.” İç çektiğimde yine o suçluluk duygusu beni ele geçirdi.

“Seni on dört yıl hapseden adamın oğlu öldü. Canını yakması için oğlunu manipüle eden Haldun’un oğlu öldü. Seni aç bırakan herif geberdi.” Tüm bunları biliyordum. Zihnim haykırırcasına tekrar ediyordu bunu.

“Biliyorum. Yine de” Elimi göğsümün ortasına yasladım. “Kalbim sıkışıyor, vicdanım durmadan nefesimi kesiyor. Bekir öldü, çok rahatladım. Ama aklıma Hatice geliyor.” Duraksadığımda tek kelime etmedi. Derin bir soluk alırken bakışlarımızı ayırdım. “Hatice’nin sahip olduğu tek şey, Bekir’di. Bana cehennem olmuş adam onun nefes aldığı tek nedeniydi.” Buna anlam verememiştim. Hatice bir şekilde o evde Bekir’i benden uzak tutmanın yollarını bulmaya çalışmıştı. Bekir’i zapt edememek onun suçu değil, Haldun’undu. Hatice diğer ikisi kadar eziyet çektirmemişti bana. Bu yüzden onun kaybına üzülmeden edemiyordum.

Üzüldüğüm kişi Hatice’nin kendisiydi.

“Enrico bunu yaptığı için memnunum. Yine de böyle göstere göstere yapması…Hatice onun canını yakmak için ayaklanacak.” En son da kendisinin sonunu getirecekti.

“Hatice onu seviyor.” Başımı onaylarcasına salladım. “O zaman intikamı aşkından öteye geçmez.” Derin bir soluk alırken Hakan sustu. Yanılıyordu. İntikamı aşkını geçecekti. O bir Çetin’di. Onları yakından tanıyacak uzun bir zamanım olmuştu. Canları yandığında bencilleşirlerdi. Yanlışın veya doğrunun ne olduğu önemli olmazdı. Önemli olan yalnızca canlarının yanışı olur, bunun bedelini ödetmek isterlerdi. Hatice de bir Çetin’di ve canı olmuş kardeşinin canını alan Melih’i rahat bırakmayacaktı.

Belki de asıl tedirginliğim Melih’in başına bir işin gelmesineydi.

“İkisinin ortak özelliği ne biliyor musun? Onlar sevdi mi yakarak yıkarak severler. O ikisi birbirlerine ne zaman o sevgi dolu bakışla baksa ertesi gün ikisinden birinin canı sıkılırdı. Hatice ağlardı, Melih öfkelenirdi. İkisi birbirinden nefret etmeye neden yokken bile bu kadar birbirlerini kırıyorsa intikam almak istediklerinde yapabileceklerini hayal etmesi sana kalmış. Hatice, Enrico ölene kadar…Pardon. Kendi sonunu getirene kadar savaşacak.”

Melih geri adım atmayacaktı. Asla Bekir’i öldürdüğüne pişman olmayacaktı ve Hatice’ye bunu söyleyerek göstermekten vazgeçmeyecekti.

“Bekir’in sorunlu biri olduğunu bile bile niye bu kadar onun arkasında anlayamıyorum.” Hakan kaşlarını çatarak düşüncelere dalmıştı. Bununla ilgili Medine abladan duyduğum bir olay vardı. Ne kadarı gerçekti bilmiyordum ve anımsadığım kadarını anlatmak için dudaklarımı araladım.

“Bekir’in annesi Rus birine kaçtı haberlerini duydun mu?” Başını onaylarcasına salladı. “Bekir’in değil, Hatice’nin annesi gitti. Bekir’in annesiymiş gibi yıllarca onu bu şekilde kamçıladı Haldun. Bekir’in annesi evdeki çalışanlardan biriymiş. Doğum yaptığı zaman Haldun onun hastaneye gitmesine izin vermemiş çünkü Hatice’nin annesi bir kez daha aldatıldığını öğrenirse onu terk edeceğini söylemiş.”

“Sonra?”

“Doğumda ölmüş. Tabi Hatice’nin annesi de bunu öğrenince delirmiş. Medine ablaya göre Hatice daha 6-7 yaşlarındaymış. Annesi, Bekir’i öldürme emri verdiğinde Hatice onu alıp evden kaçmış. Onu bulduklarında Bekir açlıktan ölmek üzereymiş. Hatice de sürekli hastalanan ve bağışıklığı düşen bir çocukluk geçirmeye başlamış. Hatice dışarıdan kaya gibi görünse de içten her an dağılacak kadar hasta.” Hatice’nin en ufak bir soğuk algınlığında yataklara düştüğü için sürekli dikkat ederdi. Bağışıklığını güçlendirmek için takviye ilaçlar ve vitaminleri doktor eşliğinde alıp dururdu. Sanki hasta olursa güçsüz olduğu düşünülecekmiş gibi sağlığına saplantılıydı.

“Hastalığı o kadar şiddetliymiş ki Hatice neredeyse ölecekmiş, tabi annesi ve Haldun onu çok sevdiğinden Bekir’in onunla kalmasına izin vermişler. Hatice’nin annesi izin verse de Bekir’i sevememiş, kabullenememiş de. Bekir’e bakmaya cesaret eden herkesi cezalandırınca ona bakan yalnız Hatice olmuş.” Hatice’nin bazen Bekir’i gördüğünde endişeden delirdiği zamanları anımsadım. Kırılgan camdan bebekti Bekir ve onu kırmaya çalışanlara bağırmaktan çekinmemişti. Koca koca adamlar, kardeşini düzgün koruyamadığı için Hatice tarafından azarlanmıştı.

“Kardeşini kendi çocuğu gibi büyüttü yani. Haldun, Bekir’i kanatları altına almadı mı? Rest çekmesi gerekmez mi?” Oralara hâkim değildim. “Hatice’nin bu kadar kardeşine bağımlı oluşu ve korumak isteyişi… Annesi gibi olmuş.” Bu yüzden üzülüyordum. Hatice kardeşini değil, beraber büyüdüğü çocukluğunu da kaybetti.

“Ben Hatice’nin annesini görmedim. Medine ablanın anlattığını biliyorum sadece. Neden buralardan gittiğini de Rus birine gerçekten kaçıp kaçmadığını da bilmiyorum.” Derin bir soluk alıp başımı sağa sola salladım. “Bekir’in ölmesine üzülmedim, o benim kabusumdu. Yine de Hatice’ye üzülüyorum. Bekir’i çekip çıkartamadı ve babasının elinde harap olmasına engel olamadı.” Bekir’in ölümü Hatice’yle ilgili unuttuklarımı hatırlatmıştı bana. Bana yardım ettiği anların birkaçı zihnime dolarken bazı boş anılarım yerli yerine oturmuştu.

Dizlerinin üzerine çöküp kardeşini kurtarmamı istediği zaman onun son çaresiydim. Melih gelmeden önce Bekir’e engel olmaya çalışan son çaremdi o. Bekir’in yaşattıkların veya Haldun’un gazabının bedelini Hatice’ye mi çektirecektim? O eve girdiğimde Hatice de reşit değildi ve kardeşi için çırpınan genç bir kadındı.

“Sanırım... Ne yapılırsa yapılsın insan kardeşinin ölümünün önüne geçemiyor.” Bakışlarımı kaldırdığımda kahvesini almak için uzandığını gördüm. Bakışları sehpadaki dosyalardaydı ve ağır ağır kahvesini yudumladı. Kardeşini işlerden uzak tutmuştu, korumak içindi. Hiçbir işe yaramamıştı. Bunun ağırlığını taşıyordu.

Başımı bir kez daha sağa sola salladım. Üzülmek artık doğru gelmiyordum. Hayır. Hayır. Hatice’ye üzülerek kendime eziyet çektirmem tam da Haldun’un isteyeceği bir zihinsel tutsaklığımdı.

Hatice’ye üzülen her bir zerrem eski ruh haline dönüştü. Hatice’nin kardeşi, Melih olmasaydı illaki biri tarafından öldürülecekti. Dünya bir pislikten temizlenmişse bununla ilgili kötü hissetmemeliydim.

“Dosyalara bakalım mı?” Hatice veya Bekir’i artık konuşmak istemiyordum. Hakan kahvesini sehpaya bırakırken dosyalardan birini açtı. Dosyanın içindeki fotoğrafları birer birer sehpaya dizmeye başladı.

Odaklan Kübra. Hakan’ın sorunları Bekir’in ölüsünden daha önemli.

“Bunlar kim?” Masadaki adamların neredeyse hepsi korkup kaçacağım tipteydiler. Haldun ve Ümit gibi tehditkâr, güvenilmez duruyorlardı. Hatta onlar, Türk mafyasının her bir üyesinden çok daha vahşi duruyorlardı.

“Meksika’daki karteller. Liderleri şu.” İşaret ettiği fotoğrafta tekin olmayan ve yolda görsem yolumu değiştireceğim bir adam vardı. Yüzünde en ufak mutluluk parçası bile yoktu. Boynundan kel kafasına kadar dövme yaptırmıştı.

“Karteller bölgelere ayrılsa da hepsini yöneten tek bir isim var.” Melih’in kartelleri anlattığı zamanlarda duyduğum isimlerden bazıları fotoğrafların üzerindekilerle uyuşuyordu. Hakan fotoğrafları aile isimlerine göre dizdi. Cortaz, Ruiz, Hermandez…

“Rafael Ruiz. Meksika’nın padişahı, lideri, babası…Aklına gelecek her türlü sıfata eş biri. Babamla çalışacak kadar kafayı yemiş olabilir. Eski toprak diyebileceğim tarzda bir adam. Oğlu…” Parmağını en az ilk fotoğraftaki adam kadar korkunç görünen bir yüzde çevirdi. Boynunda yatay bir yara izi vardı ve onun daha ürkütücü görünmesini sağlıyordu. “Fernando Ruiz.” Hakan her gösterdiği isimlerle ilgili bilgiler verirken bakışlarım Fernando’nun isminin yazılı olduğu fotoğraftaydı.

“Fernando babasının yönetiminden rahatsız. Yani söylentiler dolaşsa da babasına asla ihanet etmedi. Onu destekleyenler Ramirez ve Torres aileleri. Tabi dediğim gibi bazı söylentiler…Kartellerin haberi olmadan Rafael, Capo’luğa gözünü dikti. Her zaman açgözlü biri olmuştur. İki kuruş için tüm Meksika’yı yakacak kadar onursuz.”

“O zaman babanla Rafael arasındakiler, kartellerin hepsinin kabul ettiği bir anlaşma değil.” Bakışlarımı Hakan’a çevirdiğimde düşünceli bir şekilde başını salladı. “Baban gibi hesapsız kitapsız Capo’luğu indirmek mi istiyor?”

“Babam onları yem olarak kullanacak.” Ümit Karan’ı takdir ettiğim ilk ve son andı.

“Zekice. Saydığın isimlerden bazıları tanıdık geliyor ve Kartel üyelerinin en büyük sorunu fazla aceleciler. Plansız, programsız, pata küte yapıyorlar ne yapacaklarsa. Liderleri bu yüzden sürekli hata üzerine hata yapıyor.” Bakışlarımız kesiştiğinde kaşları havalandı. “Meksikalılar daima İtalyanların eline bakan bağımsız olamayan mafya gücüne sahiplerken Capo’luğu yönetemezler. Arka sokakları yönetmekte bile beceriksizken komple dünya ticaretini nasıl yönetecekler?” Sesimdeki küçümsemeye engel olamadım.

“Kartelleri iyi tanıyormuşsun gibi anlattın. Melih’le konuşuyor muydunuz bunları?” Bazen dışarıda olanları anlatırken kendi çıkarımlarımla olayları anlamlandırdığım oluyordu. “Melih sana anlatıyor muydu her şeyi?” Başımla onayladım. Başta nedenini anlamasam da gitmeden önce beni kardeşi gibi gördüğünü söylediği için artık emindim. Olurda ailemi bulursam veya bulamazsam, yine de o evden kurtulunca her şekilde bilgi sahibi olmamı istiyordu. Kendimi korumak için karanlığa yakın her bir aileyi önceden zihnime kazımak ve tetikte olmamı sağlıyordu. Kendince on dört yıllık boşluğu olabildiğince beni hazırlayarak doldurmaya çalışmıştı.

“Tabi ki. Onu dinlemeyi seviyordum. Dışarıdaki hayatı anlatıyordu ve bundan memnundum. Melih isimlerden ve bağlantılardan bahsederdi. İrlanda, Meksika, Sırp kartellerini konuşurdu. Sadece onlar da değil. Yunan, İtalyan, Rus mafyalarını anlatırdı. Hatta bir ara Yakuzalardan bile bahsetti.”

“Japon mafyası mı?” Sesindeki hayret dolu ifadeyle başımı onaylarcasına salladım. Konu karanlık dünya olduğunda Melih çenesi düşük birine dönüşür, durmadan anlatıp dururdu. Belki de Capo olduktan sonra kardeşini aramaya o kadar çok odaklanmıştı ki başarılarını veya öğrendiklerini anlatıp konuşarak rahatlayacağı ne zamanı ne de konuşacak birisi olmuştu.

“Yakuza onun işine hiç yaramaz ki. İtalya ile Japonya ortak noktada bile buluşamaz ki. Beni her seferinde şaşırtıyor.” Başını sağa sola salladı. Konu dağıldığı için kahvemi yudumlayıp bardağı hızla sehpanın köşesine bıraktım. Parmağımla Meksika Kartellerinin başı olan Rafael Ruiz’i işaret ettim.

“Baban onları Capo’luğu devirmek için mi kullanacak?” Nadia’yı istiyordu Ümit. Öldürmek için miydi yoksa canlı bir şekilde kullanacak hamlesi mi olacaktı, bilmiyordum. Yine de Melih’in kız kardeşini yıllardır arıyordu.

Birini öldürmek için yıllarca başka bir kız çocuğu hapsedilir miydi Kübra? Hiç mantıklı gelmiyordu. Capo’nun kız kardeşini bulup kalan tüm Lorusso ailesini öldürecek ve Meksika mafyasının tahta geçmeleri için kolaylık mı sağlayacaktı? Karteller için niye kendisini riske atsın ki? Hele ki Pakhan onunla ortakken niye Capo’ya kontrol edilemez Meksikalıları getirmek için çırpınıyordu?

“Ümit Karan’ı anlamıyorum.” Kaşlarım çatılırken iç çektim. “İtalyan mafyasıyla ne alıp veremediği var?” Uzanıp kahvemi yudumladım. Berbattı. Yine de zihnimi toparlamamı sağlıyordu. Bir süre sessizce kahveyi yarılarken Hakan kararsızca sehpadaki fotoğraflara bakmayı sürdürdü.

“Pakhan’ın ayağına basmış ve aslında kartelleri yem olarak kullanıp Capo’luğu devirdikten sonra kendisi lider olacak. Oradaki gücü de arkasına alınca Pakhan bir şey yapmayacak sanıyor.” Kaşlarım çatıldı. Aptalca bir plandı.

“Ümit Karan’ın Bratva dostluğuna ne oldu?” Melih’in nefret ederek bahsettiği en büyük lider Pakhan’dı. Aralarında var olan problemin ana nedenini bilmemekle beraber Pakhan’ın dostu da düşmanı da olmanın kolay olmadığını Melih’in anlattıklarından biliyordum. Ümit’in, ticaretin neredeyse ana hakimi olan Pakhan’ı kızdıracak ve bu yıllar süren ticaretten fazlası olan dostluğu bitirecek ne yaptığını anlayamıyordum. Ne yapmıştı da bunu mahvetmişti?

“Babam onlardan değerli bir şey çalmış.”

“Ruslar, Meksikalılar gibi değil. Onların mallarını mı çaldı? Ruslar intikamcıdır Hakan. Babanın çaldığı her neyse bunun bedelini tüm masaya bile ödetebilir.” Hatta sana ödetebilirlerdi. Korkuyla kalp atışlarım hızlanırken Hakan umursamazca elini salladı. “Ne aldı onlardan?” Hakan’ın bedeni kaskatı kesilirken bakışları beni buldu.

“O kadar değerli ki söyleyemem.” Ruslar için en önemli olan kandı. Capo’luk lider seçerken aileden birinin olması yeterli olurdu. Ruslarda durum farklıydı. Bratva dışında biriyle evlenmek yasaktı. Buna cüret edenler de aileden sürülürdü. Kanları önemliydi ve buna el süren herkes ölü olmayı göze alırdı.

“Baban ne çaldıysa yerine geri koyalım. O zaman öfkelenmeden durulurlar.” Hakan kaşlarını çattığında gözlerinde tehlikeli bir öfke belirdi. “Ver gitsin.”

“Asla.” Babasının yanında mı duracaktı? Bratva kurunun yanında yanan yaşa bakmazdı ki.

“Baban ne çaldı da Pakhan’a geri vermek yerine sessizce onun yanında duracaksın ki? Hakan, Melih onlardan bahsederken nefret ettiği kadar onlara bulaşmamaktan da bahsedip dururdu. Onlarla savaşmayacaksın, değil mi?” Göğsünü şişiren bir soluk aldığında bakışlarını sehpadaki fotoğraflara çevirdi.

“Ne çaldı? Söyle Hakan.”

“Seni.” Bakışları tekrar beni bulduğunda ciddi olduğunu görebiliyordum. “Babam Pakhan’ın torununu kaçırmış.” Kulaklarım uğuldarken nefes alışverişlerim hızlandı. Pakhan’ın torunu ben miydim?

Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.

Zihnimde aynı anda yankılanan erkek sesiyle gözlerimi sıkıca kapattım. Ona gördüğüm rüyayı anlatmamıştım ve şu an o gördüğümün rüya olmadığını, unuttuğum anlardan bir parça olduğunu daha iyi anlamıştım.

Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.

“Ben Bratva üyesi olamam. Pakhan’ın torunu hiç olamam.” Sesim çatırdarken boğazımda oluşan yumru giderek büyüdü. “Beni bulurlardı Hakan. Kan önce gelir.” Beni bulamamışlardı çünkü ben bir Nikolaeva değildim. Yanılıyordu.

Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.

Gözlerimi araladım. “Pakhan’ın ailesini görebilir miyim?” Benim ailem değillerdi, ailem Hakan’dı. Ellerim kontrolsüzce titrerken Hakan getirdiği ama açmadığı dosyayı araladı ve içinden fotoğrafları sırasıyla sehpadaki boş alanlara dizmeye başladı.

Fotoğrafların altında Meksika kartellerindeki gibi isimler vardı.

Maksim Nikolaeva, Pakhan’dı ve yüzündeki tüm kırışıklıklar yaşını gösteriyordu. Kır düşmüş saçları vardı, gözleri kopkoyu kahverengi ve kocamanlardı. Fotoğrafa bakarak bile aldığı canları tahmin ederken buluyordum kendimi. Yüzündeki tek bir duygu yoktu ve etrafını saran olumsuz enerjiyi aptal bir fotoğraftan bile hissedebiliyordum.

Fedor Nikolaeva, büyük torunuydu. Kulaklarımdaki uğultu artarken onun gözleri Pakhan’ınkinin aksine yemyeşildi, zehir saçıyordu. En az onunkiler kadar kötü enerji hissetmeme neden olmuştu.

Raskol Nikolaeva. Onun fotoğrafı diğerlerininki gibi kötü hissettirmek yerine bedenimdeki her bir kasın gevşemesine neden oldu. Kaşlarından birinde çizik vardı ve yüzünde en az diğerleri gibi somurtan ve hayattan nefret eden o huzursuzluk vardı. Gözleri Pakhan’ınkilerden bile daha yaşlı görünüyorlardı. Saçları tamamen kazıtılmıştı ve boynunda ne olduğunu anlayamadığım dövmeyi görebildim. Göğsümdeki baskı hafiflerken diğerlerinden daha uzun baktım ona. “Onunla ilgili ne biliyorsun?” Hakan’a bakamıyordum. Gözümü fotoğraftan ayırsam tekrar her şey silinecekmiş gibiydi.

“Hiçbir şey. Yıllar önce Pakhan tarafından ağır cezalandırılmış, nedeni belli değil. Babası infaz edildi ve onun işlerinin başına hapisten çıktıktan sonra girdi.

“Hapis mi?” Başımı kaldırdım.

“Kısa süreli hapisten sonra ev hapsine geçmiş. Pakhan fazlaca söz sahibi orada. Raskol’u Rusya’daki bir adaya kapattırmış.” Onu da mı hapsetmişlerdi? “İki kez onunla denk geldim. Capo görüşmelerinde... Pek konuşmaz ve güldüğünü hiç görmedim. Daima yaşamaktan nefret eder gibi bakıyordu. Boynunda kurt gibi duran garip bir çizimi dövme var. Onun aile sembolünden ayrı kullandığı bir şey sanırım. ” Gözlerimi kısıp dövmeye odaklanmaya çalıştım. Kurda benziyordu gerçekten.

Volk. Kurt

“Pakhan’la ne yaşadıklarını bilmiyorum ama İtalya ayağında Pakhan’a kendisini gösterince affedildi diye söyleniyor. Boynundaki şekli her anlaşma yaptığı kağıda yazıp duruyor. Çocukça davrandığını düşünenler kadar sembolün onun imzası olduğunu kabullenenler de var.”

Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.

“Enrico’yla düşman mı?”

“Capo ve bünyesindeki her bir adam Bratva’dan hazzetmez. Enrico ve Raskol birbirine katlantılar diyelim. İki tarafta birbirini silemez ve yok edemezdi, yoksa ticaret baltalanırdı. İki tarafın aklı selim hareket eden iki kişisi oldu diyelim. Bizdeki ben ve Ferhat gibi düşün. Ruslarda var olan arabulucu Raskol.” Birkaç saniyelik sessizlikle yüzümü incelerken fotoğrafın iki yanından tutmaya başladım.

“Ben onlardan biri miyim?”

“Babamın söylediği bu. Yine de herhangi bir kız kardeş yok. Nikolaeva ailesindeki kadınlar yıllar öncesinde ölmüşler. Fedor’un eşi, annesi. Pakhan’ın büyük kızı, Raskol’un annesi. Babam Pakhan’ın torunu olduğunu söylüyor ama senin yaşlarında var olan hiçbir kayıt yok.”

“Gayrimeşru çocuksam…Yani babam Bratva’nın kuralına aykırı bir kadınla evlendiyse beni soyadına almamış olabilir.” Bunun anlamı da benim varlığımı duyurmadan gizliyor olabilirdi. “R. dediğim biri var. Yüzünü hatırlamıyorum, sarı saçları var.” Raskol’un fotoğrafına baktım. Saçları sıfırdı ve bu hali hiç yardımcı olmuyordu. Boynundaki dövme, rüyalarımdaki o R. dediğim kişide yoktu. Yüzünü hatırlamak niye bu kadar zordu? İç çektim. Eğer ben Bratva’nın onaylamadığı bir kadından dünyaya geldiysem kayıtlı bir adım da olamazdı. Ben hiç var olmamış gibiydim.

Benim her halükârda bir ismim yoktu.

“Ruslar öğrendi mi?” Raskol’un resmini bırakırken ılımış kahvemi aldım. Yavaşça yudumlamak zihnimdeki kaosa acı bir tokat gibi çarpıyordu.

“Babam acele ettiğine göre öğrenmeleri yakındır.” Hakan’ın sesindeki çaresizlikle birkaç saniye yüzündeki yenilmiş ifadeye baktım.

Beni Pakhan’dan koruyamazdı. Beni almak istediklerinde buna engel olamayacaktı. Az önce bahçede bu yüzden gücüm herkese yetmez demişti.

“Ben gitmek istemiyorum.” Fısıltım bakışlarındaki yenilmişliği sildi ve ağır ağır kendinden emin bir şekilde başını salladı. Elimdeki kahveyi sehpaya bırakırken başımı sağa sola salladım. “Belki…Belki beni hiç aramamaların nedeni benden gerçekten haberdar olmamalarıdır. Yani ömrüm boyunca torunu olduğumu bilmeden yaşayabiliriz. Değil mi?” Sesimdeki çaresizlikten nefret etmiştim.

“Seni almak için ölmeyi kabullenmeleri gerekir. Seni bırakmakla ilgilenmiyorum, Karım.” Koltukta onun kucağına tırmanırken kolları etrafıma sarıldı. “Çözüm yolu arıyorum. Babam sağlam tekme savurdu. İşin içinden çıkmak için bir yol bulacağım.”

“Segreto’nun evi güvenli demiştin. Beni oraya kaçırabilirsin. Orada beraber saklanırız. Olmaz mı?”

“On dört yılın bir eve hapsolmuşken seni tekrar hapsetmemi mi istiyorsun? Asla olmaz.” İç çektim. Pakhan’la ilgili Melih’in anlattığı onlarca şeyi anımsamak bile karamsarlığa düşmemi sağlıyordu. Pakhan’la savaşamazdık.

“Enrico yardım edebilir. İtalya’ya gidebiliriz.” Tabi Hakan burayı bırakıp benimle kaçak bir hayat yaşamak istemeyebilirdi.

“İşin içine Capo girerse ve Pakhan bunu anlarsa tepkisi çok daha kötü olacak. Hatta Pakhan’la olurda denk gelirseniz Enrico’dan bahsetmemelisin.” Başımı geriye çektim. “Ciddiyim Kübra. Enrico bir şekilde seni korumak isteyebilir ama Pakhan öfkeli ve geri kafalı bir adam.” Ne demek istediğini anlayabiliyordum. Hem Bratva’nın onaylamadığı bir torun hem de İtalyan Capo’suyla aynı evde zaman geçirmiş biri olamazdım. Kabul etmezdi.

“Ne yapacağız Hakan?”

“Bilmiyorum.” Hakan’ın iki gündür kendini kapatışı ve sürekli çalışmasının nedenini şimdi daha iyi anlıyordum. Ben Pakhan’ın torunuydum ve bir şekilde iğnenin ucu ona değiyordu.

Ümit Karan tam bir şeytandı.

Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.

Pakhan’ın kanındandım ama beni bulamamışlardı. Çünkü varlığımı bilmiyorlardı. Belki de görmezden gelerek yok sayıyorlardı. Yok saymalarını tercih ederdim, böylelikle Hakan, babasının beni kaçırışının bedelini de ödemezdi.

Bakışlarım sehpadaki Raskol’u bulduğunda uzanıp fotoğrafı aldım. Boynundaki dövmede tanıdık bir şeyler vardı. Onun kucağından kalkarken dosyadaki kağıtlardan birini kesip kalemi aldım. “Ne yapıyorsun?” Sehpanın önüne oturduğumda bacaklarını iki yanımda olacak şekilde açtı ve omzumun üzerinden eğilerek kâğıda baktı.

“Raskol’la ilişkin nasıl Hakan?”

“Yok.” Raskol’la anlaşmalıymış gibi geliyordu.

“İçimden bir his…” Kalemi kaydırırken kaşlarımı çattım. “Raskol’a yaklaşmanı söylüyor. Bunu yapabilir misin? Sanırım abim olabilir ve-” İç çektim.

“Ve ne?” Fotoğrafa baktım.

“Bize yardımcı olabilir. Raskol’la bağlantı kurabilir misin? Pakhan’dan önce…” Zihnim aynı anda birden fazla senaryoyu düşündüğü için cümlelerim kontrolüm dışı sıyrılıyordu dudaklarımdan. Ya Raskol’u hatırlamam zihnimin bana bir oyunuysa? Dost muydu? Düşman mı? Abim olmayabilirdi bile. R dediğim başka biri olabilir ve ben onu can havliyle abimmiş gibi hatırlıyor da olabilirdim.

Haldun’un tahrip ettiği zihnime güvenemiyordum.

“Ferhat onunla arkadaş.” Başımı çevirdiğimde bakışları masadaki fotoğraflardaydı.

“Özkan hala elinde, yine de sana yardım eder mi ki?” Kaşları ağır ağır çatılırken bakışlarımız kesişti.

“Burhan’ı da sorguya çekmezsem yardımcı olabilir.” Gözlerim şaşkınlıkla büyüdüğünde başını salladı. “Aptal bir adam mı sanıyorsun beni? Tabi ki Burhan’ın da işin içinde olduğunu biliyorum. Bir de babaları da var.”

“Faruk mu söyledi?” Cık cıkladı.

“Fazlaca şüpheli davranıyor. Ne yaptın adama? Seni görünce rengi soluyor.” Bir şey yapmamıştım. Özkan ona her şeyi bildiğimi söylediği için bilip bilmediğimi anlamaya çalışırken deliriyordu. İstediğim buydu. Şüphesi onun cezasıydı.

“Özkan öğrendiğimi anladığında beni öldürüp alt etmeye çalıştı. Burhan’a da söyledi ama Burhan hiçbir şey yapmadı. Bekliyor. Çok garip ama sanırım sana söylememi istiyor. Belki de omuzlarındaki yükleri atmak için bekliyor.” Burhan’ı son gördüğümde Faruk’a bahçede dövüştüğü zamandı. Karşıma oturduğunda bakışlarını ellerinde tutmuş, hiç konuşmamıştı. O masada Hakan’ı korumak için oturduğunu bildiğimin farkında olmadan bile her şeyi anlatmamı bekliyor gibiydi. Cesaret edemediklerini dile getirmem onun özgür oluşunu sağlayacakmış gibiydi. Bunu yapacak olan ben değil, oydu.

“Öğrenmesem bana söyleyecek miydin?” Duraksadım. Özkan’ın Ali’nin katil oluşunu söyleme nedenim artık ondan saklamak istememekti. Burhan’ı saklama nedenimse onunla konuşarak orta yolu bulmak istemek gibi bir planım vardı. Sesini duymadığım ve belki de bulamayacağımız kadını söylemesi karşılığında Hakan’ın öfkesini azaltabilecek kıvama getirmeyi teklif edecektim. O kadını bulmak istiyordum.

“Söyleyecektim.” Diye mırıldandım. Artık planlar umurumda değildi. Ne öğrenmesi gerekiyorsa öğrenmeliydi. Başımızda daha büyük bela varken Burhan’a yapacaklarına engel olmakla ilgilenen ben olmak istemiyordum. Burhan’la ilgili bilmesi gereken ne varsa anlattığımda kaşları tekrar tek çizgi halini aldı.

“Ona güvenmeleri için Asya’yı yem olarak kullanmayı seçti ve onu cidden tehlikeye attı…Faruk’un bu kadar delirmesine şaşırmamalıydım.” Elini çenesine sürdü. “Özkan konuşsun diye beklemeyeceğim. Geri kalanları Burhan anlatacak.” Telefonunu çıkarttığında ona engel olmadım. Ortalık karışacaktı ve sanırım bunu hak etmişlerdi.

Hakan telefonla konuşurken benim bakışlarım önümdeki kağıttaki şekle kaydı. Zihnimi dolduran anıyla gözlerimin önünde başka bir ana ait aynı şeklin çizildiği kâğıt belirdi.

~~

“Bu ne?”

“Kimseye güvenemeyiz. Tedbir. Bu ikimizin sırrı olacak.”

“Bu kurda benziyor.” Kâğıda eğilip bakarken heyecanla kalemi alıp aynı şekli çizmeye çalıştı. Tıpa tıp aynısını çizdiğinde kıkırdayarak baktı.

“Evet. Acil bir mesaj iletmek istediğimizde altına bunu çizeceğiz, tamam mı Val?” Olumsuzca başını salladığında kaşlarını çattı.

“Çizmek istemiyorum. Sen ormandaki kurtlar kadar güçlü olduğunu söylemedin mi? Acil bir durumda yanımda olursun.” Bakışları kaşları çatılmış abisini buldu. “Bunu asla kullanmayacağım.”

“Kullanacaksın. Acil durumda, korktuğunda, bana gizlice ulaşmak istediğinde…Beni çağırdığın her anda bunu kullanacaksın. Bende senin yanına geleceğim.” Abisinin sesindeki sertlikle yavaşça yutkundu. “Bu ikimizin gizli imzası. Anladıysan onayla Val.”

“Tamam. Anladım.”

~~

“Karım?” Hakan’ın sesi boğuk ve uğultular ardından gelirken ellerimi kulağıma yaslayıp gözlerimi kapattığımı yeni idrak edebiliyordum. Başımdaki şiddetli ağrıyla suratımı buruşturdum. Zihnimin bir oyunu muydu bilmiyordum, yine de anılarımda Raskol’un biraz daha genç ve uzun saçlı halinin olduğu bir anı belirmişti.

“Bana odaklan.” Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve onun harelerine odaklanmaya çalıştım. “Tamam, güzel. Bendesin.” Derin bir soluk alırken Hakan’ın yüzü ve sesi tamamen netleşti.

Hakan’ın omuzlarımı tutan bileklerini sıkıca tutarken bakışlarımı fotoğrafa kaydırdım. Raskol’un boynundaki dövme anılarımda yoktu ve kâğıda çizdiğim kurdun bir benzeriydi. Göğsümde filizlenen umutla Hakan’a döndüm. Raskol benim için acil durum çağrısını bedenine mi kazımıştı? Beni aramış mıydı yani?

Birileri beni aramıştı.

“Bir fikrim var.” Aynı şekilde ona ulaşabilir miydim? On dört yılda bana söylediklerini unutmamışsa eğer, beni bulabilecek acil durum mesajını göndersem yeterli olur muydu? Burada kalmam ve saklanmam konusunda yardımcı olur muydu? Pakhan’ın Hakan’a bulaşmadan varlığımı bile fark etmemesini sağlayabilir miydi? Başımdaki ağrı şiddetlenirken gözlerimi sıkıca kapattım.

“Siktir et. Fikir falan yok. Hain aramalar, birilerini gözetlemeler…Artık hiçbiri yok. Zihnini çökertmene artık katlanamıyorum.” Sesindeki titreyiş gözlerimi aralamama neden oldu. “Ben bir yolunu bulacağım.” Ellerini omzumdan ayırdı ve sehpadaki fotoğrafları toparlamaya başladı.

“Bulmak zorundayım.” Bunu o kadar fısıldayarak söylemişti ki doğru duyup duymadığımdan emin olamadım. Omuzlarındaki yüklerden biri de bendim.

“Bulmak zorundayız.” Raskol’un fotoğrafını almak için uzandığında elini tutup onu durdurdum. Bakışları sehpadaydı ve kaşları çatıktı. “Buraya ilk geldiğimde de sana yardım almanın seni güçsüzleştirmediğini söylemiştim. Hala aynı fikirdeyim. Her şeyi sırtlanıp altında kalamazsın.”

“Kimse yardım edemez bize.” Bakışlarımız birbirini bulduğunda Hakan’ın gözlerinin ilk kez pes etmiş şekilde bakıyor olduğunu gördüm. Pakhan’a karşı hiç şansımız yoktu, biliyordu. Omuzlarım çöktü.

Bu ikimizin gizli imzası. Anladıysan onayla Val.

Kâğıda çizdiğim sembole kaydırdım bakışlarımı. İçimdeki his mantığımı umursamadan Raskol’a güvenmemi söylüyordu. Çaresizce olacakları beklemektense önceden yapılacak bir planla öne geçmenin mantıklı olduğunu görebiliyordum.

Raskol Nikolaeva bir kumardı.

Kalemi alıp başka bir boş kâğıda Rusça alfabeyle mesajımı yazdığımda Hakan hareketsizce yanımda ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Kurt sembolünü tekrar çizip mesajımı tekrar tekrar okudum.

“Hiçbir şey yapmadan oturmak yerine,” Başımı çevirdim. “Birilerinin bir şey yapmasını sağlamalıyız. Böylelikle dostu da düşmanı da anlarız.” Kâğıdı katlayıp Hakan’a uzattım. “Ferhat, Raskol’a iletebilir mi?”

“Muhtemelen benim suratıma bakmayacak. Az önce kardeşi için emir verdim.” O zaman emri geri çekmeliydi. Ona bakmaya devam ederken kaşları yavaşça çatıldı. Kardeşinin intikamıyla hayatta kalmamız arasında kalmıştı.

“Ali’nin intikamını almak istediğini biliyorum.” Yaşayan kendisini hayatta tutacak tavizleri vermek yerine ölmüş kardeşinin intikamını almak için yakıp yıkmayı seçmesi manasızdı. Belki de onu anlayamıyordum, bilmiyordum. Yine de şu an, nefes aldığımız tek andı. Bu anı değil de beş, altı ay öncesinin yaşanmışlıkları için hareket etmesi doğru gelmiyordu. İntikamını illaki alacaktı. Kimse bir yere gitmiyordu.

“Seni yanımda tutmayı daha çok istiyorum.” İç çekti ve cebindeki telefonu çıkarttı ve az önce Burhan’la ilgili kiminle konuştuysa onu arayıp planı iptal etti.

Hakan intikamından önce bu andaki bizi seçmişti.

Hayır Kübra, bu bir seçim değil. Sadece mantıklı olana yönelmek. Hakan için daima Ali önce gelecek, bu bildiğinden başka bir şey düşüneyim deme.

Olsun. Yaptığı hareket yine de beni mutlu etmişti.

“Kâğıtta ne yazıyor?” Telefonu kapattığında diğer elindeki katlı kâğıdı kaldırıp başıyla işaret etti.

“Saklanırsam beni bulacağını söylemiştin. Sakladılar beni ve asla bulamadın.” Aklıma başka yazacak cümle gelmemişti. Sadece zihnimdeki anılarda yankılananı yazmak istemiştim. Adama ‘Merhaba ben senin kardeşinim galiba, ama zerre hatırlamıyorum. Hadi gel kurtar bizi.’ diye yazamazdım.

“Ferhat’a vermek yerine bana Raskol’la buluşma ayarlamasını da isteyebilirim. Ferhat, senin bir Çetin olmadığını anlado. Pakhan’ın adamı olabilir de yalnız Raskol’a arkadaş da olabilir. Emin olamıyorum. Ruslarla bağlantısına da hâkim değilim.” Kağıdı cebine koydu. “Bu iyi bir fikir mi emin olamıyorum.”

“Ferhat’ı test etmiş olursun.” Çenemi dikleştirdim. “O masaya bu yüzden oturtmadın mı onu? Sadakatinin güçle zehirlenip zehirlenmeyeceğini anlamak için onun liderliğine onay verdin.” Bakışlarında keyifli bir ifade belirdiğinde doğru noktaya parmak bastığımı anladım.

“Ferhat’a güveniyorum. Sadece kardeşleri…İnsan kardeşini seçemiyor.” Hakan son fotoğrafları da dosyaya koyduğunda yerde oturmaya devam ederek kahve kupasındaki sıvıyı yudumladı.

Ferhat’ın kardeşlerine hem baba hem abi olduğu konuşulan bir gerçekti. Görebiliyordum bile. Adaletli bir adam olduğunu da kardeşlerini kayırmakla uğraşmadığına da şahit olmuştum. Asya meselesinde bile kardeşleriyle buraya gelip sorunu çözmek için sözcüleri olmuştu.

Hakan gibi bende Ferhat Yılmaz’a güveniyordum.

“Ferhat bilse…” Bakışları bana kaydı. “Özkan’ı ve babasının yaptıklarını…Sana söyler miydi?”

“Söyler miydi?” Başını sağa sola yasladı. “Emin olamıyorum. Söyleyebilirdi de söylemeyebilirdi de. Yılmaz soyadına sahip her bir kişi birbirinden o kadar bağımsız ki anlamlandırmak zor oluyor. Mesela Ferhat, babasını öldürenin Özkan olduğunu söyledi. Ama sen telefon konuşmasında Burhan’ın itiraf ettiğini söyledin. Kendi babasını öldürüp bunun suçunu Özkan’a atmış. Ferhat bu konudan bahsederken Özkan’ın kendisini ve ailesini öldürmeye çalıştığından emindi. Kardeşleri ona yalan söylüyor ve o da onlara güveniyor.”

“Yılmaz ailesinin her bir üyesini sorguya çeksek farklı bilgiler öğreniriz gibi gelmiyor mu?”

“Aynen öyle. Beni rahatsız edende bu.” Kaşlarım çatılırken Douglas’ın bana getirdiği dosyaları baştan birkaç kez daha incelemem gerektiğini aklıma not ettim. Şüphelerim o kadar büyümüştü ki kim olduğumu bilsem kendimi bile mercek altına alacaktım. Hakan dahil herkesin dosyasını ve bağlantı noktalarını birleştirmek için giremediğim odama gitmem gerekiyordu.

“Bunları konuşmayalım. Gel.” Zahmetsiz bir şekilde elini kalçama sarıp yüz yüze geleceğimiz şekilde kucağına oturmamı sağladı. Yüzündeki endişeli ifade huzursuzluğumu arttırıyordu. Hakan da endişeleniyorsa kesinlikle gelecekte olabilecek her tür senaryo bize zarar verecekti.

“Yemin ederim bir yolunu bulacağım.” Elinin tersini yanağıma tüy gibi okşayışla değdirdi. Yine yapıyordu. Kalçamı kaydırıp kollarımı omzuna doladım. “Yolunu bulacağız.” Diye düzeltti kendini. Dudaklarım kıvrıldı. Yalnız yüklerin altında kalmasına izin vermeyeceğimi anlamıştı sonunda.

“Deli taklidi yaparsam Bratva için ilgi çekici olmam. Hatta deli bir kadınlar evlendiğin için sana saygı duyarlar. Pek zorlanmadan deli taklidi yapabilirim.”

“Bundan şüphe duymuyorum.” Adi herif ya. Başını geriye atarak kahkaha attığında gülüşüm dişlerimi gösterecek kadar büyüdü.

“Deli olduğumu görünce vazgeçerler. Ne dersin?”

“İşin içinden böyle çıkabiliriz haklısın. Türk Mafyasının delisi Karanbey ve onun deli karısı Karan Hanım.” Bakışlarındaki neşeyle yüzüme baktığında omuzlarındaki gerginliğin gidebilmesi için elimi sürdüm. “Sevdim bunu Karım. İyi bir fikir.”

“Gitmeyeceğim.” Gülüşümü küçültürken yüzünü avuçladım. “Senden gitmeyeceğim. Beni bırakmana da izin vermeyeceğim.”

“Seni bırakmak için aptal bir adam olmalıyım.” Alnından saçlarına elimi kaydırdığımda başını arkasındaki koltuğa yasladı.

“Aptal bir adam değilsin.” Derin bir sessizlik etrafımızı sardığında kendime bile itiraf edemediğim o korku gün yüzüne çıktı. Hakan’ı bırakmakla ilgilenmiyordum, o da beni bırakmazdı. Ya bizim kontrolümüzün dışında olaylar gelişirse?

“Güneşin doğuşunu seyretmeye gidelim ister misin?” Hakan gözlerini aralayıp benimkilere baktı. “Güneşin doğmasına bir saatten az kaldı.”

“Daha önce hiç güneşin doğuşuna şahit olmadım.” dedim heyecanla. “Hadi gidelim.” Kucağından kalkarken üzerimdeki olumsuz tüm düşüncelere silinip gitti.

“Sabah ayazı çarpmasın. Kalın kıyafet giy, gel.” Üst kata çıktığımızda odamdan kıyafetlerimi aldı ve hızla giyinip buz gibi soğuk havaya adımladık. Hakan tekrar ıslık çaldığında Zenas ve Bo arka bahçeden çıktılar. “Kumsalı seviyorlar.” Arabanın anahtarını korumadan aldığında soğuktan titreyerek ön yolcu koltuğuna yerleştim. Arka koltuğa Zenas ve Bo yerleştiğinde Hakan korumaya bir şeyler söyledikten sonra kendi tarafına geçti. Korumalar başka arabaya giderken Hakan arabayı yola çıkartmıştı bile.

“Kumsalı özlediniz mi?” Arkadaki yolcularımız sanki her şeyi anlıyorlarmış gibi havladıklarında Hakan başını salladı. Kumsalla ilgili hiçbir anı hatırlamıyordum. Hakan ve Melih beni deniz kenarına götürmüşlerdi ama daha önce hiç kumsala gitmemiştim.

Gökyüzü yavaşça aydınlanmaya başladığı sıra kumsalın girişindeki otoparka arabayı park etti. Zenas ve Bo arabadan iner inmez kumsala koştuğunda üzerimdeki monta sıkıca sarıldım. Soğuktu ve denizden esen dondurucu bir rüzgâr vardı.

Kumsal berbat fikirdi.

Ayağım takılıp kuma yüz üstü düşemeden Hakan montumdan yakaladı beni. Kumsal fikrinden hoşlanmamıştım. Botum kum olmuş ve yürürken çıkan garip sesler içimi gıcıklıyordu.

“Kumsalı sevmedin.” Yüzümdeki ifadeyi okuyan Hakan suratını buruşturup etrafa baktı. “Bende sevmem.”

“Ormanda ağaçların arasında mutlusun.” Bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Evi dışında her nereye gidersek gidelim Hakan olmaktan çıkıp Karanbey maskesinin ardına gizleniyordu.

“Kumsallar kalabalık olur. Orman daima sessizdir. Hayvanlar insanlar gibi rahatsız da etmez.” Adımlarım duraksadığında kaşlarını kaldırıp baktı. “Sadece Zenas ve Bo’nun olduğunu düşünmedin değil mi?” Tabi ki öyle düşündüm.

“Ormanda başka hayvanlar da mı var?” Sorduğum sorunun nedeni şaşkınlığımdı. Ormanda hayvanların olacağını bilsem de evin etrafındaki o ağaçlarda yaşayan veya etrafında gezen hayvanlar olmazmış gibi gelmişti. Her dövüş yapılan barakaya gittiğimde kuş cıvıltısı dışında başka bir hayvan sesini duymamış, hatta onları görmemiştim.

“Bir keresinde bahçeye kadar ayı geldi.” Ayı mı? Kendi başıma ormanda kaç kere yürüyüş yapmaya çalışmıştım ve ayı mı vardı? “Bir de yılan. Gerçi o bir kez Faruk’u ısırdı, zehirsiz yılandı.”

“Bir daha ormana asla girmeyeceğim.” Sesimdeki dehşete engel olamadım. Dudakları kıvrılırken şezlongu işaret etti.

“Bir laf var. Kendime göre değiştireceğim.” Şezlonga oturup bacaklarını ayırdı ve sırtım ona dönecek şekilde beni kucağına çekti. “Dünyaya gelmiş geçmiş en korkunç hayvan insandır. Bu yüzden hayvanlardan korkma, Karım. Emin ol etrafımızdaki insanlardan çok daha az canımızı yakmak isterler.” Bakışlarım koşuşturan Zenas ve Bo’ya kaydı.

“Hayvanlardan korkmuyorum.” Sadece yılan veya ayı görmek istemiyordum. Hakan bana karşılık bir cümle söylemeden arkasına yaslandı. Rüzgârın esişi hala üşütse de Hakan’ın sıcaklığını hissedebiliyordum. Gökyüzünün ufukla birleştiği o noktada güneş hafifçe kendini göstermeye başladığında iç çektim. Renklerin bu kadar güzel olacağını bilmiyordum.

“Bunu sevdim.”

“Bende.” Hakan’a döndüğümde güneşin doğuşu yerine beni seyrediyor olduğunu gördüm. Bakışları dudaklarımdaki gülüşten gözlerime kaydığında uzanıp boynuna gizledim yüzümü. “Saklanma kadın. Manzaramı geri ver bana.” Kıkırdarken gözlerimi kapatıp ona sarılmaya devam ettim.

Benim ailem Hakan’dı, Karanbey’di, onun yanıydı. On dört yıldır beni aramayanlar değildi.

 

 

 

 

 

 

KARANBEY

Kumsaldan geldikten sonra gerginliğim neredeyse silinip gitmişti bile. Şimdi masanın başında oturmuş hala konuşmayan Asya ve Faruk’a ters ters bakıyordum. Asya inatçıydı ve Faruk’un ondan eksik kalır yanı yoktu.

“İştahımı kapatıyorsunuz.” Sert sesim ikisinin bakışlarının hedefi olmamı sağladı. Çocukluğumdan yetişkinliğime kadar babamla oturduğum her sofra, bu denli huzursuz ve sessizlik içinde geçtiğinden nefret ederdim. Şimdi yaptıkları buydu. Onlar yüzünden Kübra da gerilip konuşmuyordu.

“Abim özür dilememi kabul etmiyor.” Faruk, Asya’nın söylediklerinde haklı olduğunu biliyordu ve bu yüzden kendine olan öfkesini ona yönlendiriyordu.

“Etmesin. Sana abi mi yok? Yenisini alırız.” Faruk kaşlarını çatıp başını kaldırdığında omuz silktim. “Ben varım.”

“Siktir lan. Kardeşim benim.” Kıskanç herif.

“Hep bir kız kardeşim olsun istemişimdir.” Asya sesimdeki eğlenceli tınıyı fark etmiş olacak ki yüzündeki kırgınlığı sildi ve abisiyle uğraşmaya hevesli bir şekilde çatalını eline aldı.

“Olur. Şartların neler?”

“İstediğim kişiyle evlenmen yeterli.” Faruk elinde olsa beni öldürecekmiş gibi bakarken Asya hızla onaylarcasına salladı başını.

“Hakan!”

“Olur, yeni abim.”

“Hamsi kafalı.” Asya’nın ters bakışlarını umursamadan bana baktı. “Sen Esra Erol musun lan? Sürekli kardeşimi evlendirmekten bahsedip duruyorsun.” Arkama yaslanırken göz ucuyla dudaklarını kıvırarak gülümseyip kahvaltısına devam eden Kübra’ya baktım.

“Evlilikte kehanet vardır.” Kübra hızla bana baktığında dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı.

“Çok kötüsün.” Onun yanlışları benim eğlence kaynağımdı ve her hatırlattığımda bana kızıyordu. “Kehanet değil…” Duraksadı. Kesinlikle doğrusunu hatırlamıyordu. Yardım için Doug ve Faruk’a baktı.

“Selamet o, Yenge.”

“Yalan söyleme. Evlilikte adalet vardır, doğrusu bu.” dedi Faruk. Kübra gözlerini kısarken işaret parmağını önce Doug’a sonra Faruk’a salladı.

“Vy lzhivyye nasekomyye.” Faruk anlamsızca bakarken Doug maskenin gizleyemediği dudaklarını kıvırdı.

“Ne dedi?” Faruk merakla beklerken Doug arkasına yaslandı.

“Bizi çok sevdiğini söyledi.” Karım bunu söylemezdi. Doug gözleri beni bulduğunda hızla boğazını temizledi. “Yalancı böceksiniz, dedi.” Yalancı piç. Yine Doug’ın gözüme battığı bir evreye giresim geliyordu.

Şaka yaptı Hakan.

“Kiminle evlenmemi istersin? Yeni abim.” Bakışlarım Asya’ya kaymadan önce Faruk’un öfkeli hareketlerle elini çenesine sürmesini yakaladı..

“Utanmaz. Abinle aynı masadasın.” Faruk’un sesindeki hiddetten zevk alırcasına Asya kocaman gülümsedi. “Artık abim olmak istemiyordun. Yeni abim de sorun çıkaran biri değil.”

“Abin benim dedim sana.”

“O zaman affettin mi?” Faruk duraksadığında bakışlarını bana çevirdi. Asya’nın söylediklerinin beni yaralayıp yaralamadığından emin olmak istiyordu. Her gün kendime söylediğimi başka biri söylediğinde yaralanmama imkân yoktu ki. Beni benden başkası yaralayamazdı.

“Affettim.” Sonunda. Asya oturduğu yerden kalkıp masanın etrafını dolaştı ve kollarını Faruk’un omzuna sarıp yanağını öptü. Sanırım yeni abilikten kovulmuştum. “Yılışma. Çekilsene kızım.”

“Olmaz. İki gündür suratıma bakmıyorsun.”

“Çekil ula. Deliriyorum bak.” Asya ne kadar sıkı sarılsa dudaklarındaki gülüş o kadar artıyor ve sinirli olmak için o kadar yalandan ses tonunu sert çıkartmaya çalışıyordu.

“Bugün cenazeye katılacak mısın?” Doug bunu bilerek İtalyanca sormuştu. Asya başını kaldırdı. Faruk ve Kübra İtalyanca bilmediklerinden dikkatle Doug’a bakmaya başladılar.

“Toplantıda ve masadaki liderlerden birinin oğlu öldüğü için mecburen katılacağım.” Aslında oraya gidip gözlem yapmak istiyordum. Kulağıma yeni lideri beğenmedikleri için bazı tuzaklarla onu masadan uzaklaştırmaya çalıştıkları planlar yapacaklarına dair bazı söylentiler ulaşmıştı. Ferhat’ın başındaki belalar ne kadar çabuk biterse o kadar hızlı bir şekilde sikik Özkan’ı konuşturmaya gelirdi.

“Öncesinde Ferhat’la konuşmak istiyorum.” Bunu Türkçe söyledim. Burhan meselesini arka plana atmak sinirlerimi bozsa da Pakhan gelmeden önce Ferhat’ın yardımlarına ihtiyacım vardı. Eski Karanbey olsaydım, yardım almak zayıflıkmış gibi gelirdi. Şimdiyse yardım almanın güçsüzlük olmayacağını kabullenme arifesindeydim.

“Niye?” Faruk hafif endişeli tonlamada sorduğunda başımla Asya’yı işaret ettim.

“Yeni kardeşimin mürüvvetini görmek istiyorum.” Yüzü, küfrederken kullandığı o ifadeyle çevrelendiğin çayımı yudumlamadan önce kaldırıp göz kırptım.

“Kocanı öldüreceğim.” Kübra’ya döndüğünde Kübra çiğnediği lokmayı yutamadan ters ters baktı Faruk’a. “Kardeşimle abuk subuk konuşma demiyor muyum sana ben?”

“Kardeşimle istediğim şekilde konuşurum.” Asya, abisiyle uğraşmamdan müthiş zevk aldığı için başıyla onayladı beni. Faruk sessizce dudaklarını kıpırdattığında söylediği küfürleri pekâlâ anlayabilmiştim.

“Siz işleri halletmeye gideceksiniz, bizde İstanbul’u gezebilir miyiz?” Dudaklarıma yaklaştırdığım çatalım havada kaldı. Tabi ki HAYIR. Karımı bir saniye olsun yanımdan ayırmayacaktım.

“Evet.” Kübra heyecanla onayladığında çatalı indirip ona çevirdim bakışlarımı. Yüzünde oluşmuş o mutlu ifadeyi silmek yerine çekip çerçeveleterek her gün göreceğim bir yere asmak istiyordum.

“Gitmek güvenli mi?” Daima bunu soruyordu. Dışarı ne zaman gitsek güvenli olduğundan emin olmakla ilgileniyordu. Benim kaygılarımı tetiklemeyecek şekilde uyumlanıyordu.

“Gitmek istiyorsan ayarlarız.”

“Hayır. Etraf gergin. İzin vermiyorum ben.” Faruk başını sağa sola salladı. “Hiç öyle bakmayın. Etraftaki çakalların çakallığını bile anlayamadan başınıza gelmeyen kalmaz. Gidemezsiniz!”

Yemekten sonra hazırlanmış ve çıkıp gitmişlerdi. Faruk ne yaptıysa engel olmamış, Asya’nın onu dinlemeyişi tüm öfkesinin tuzu biberi olmuştu. Faruk sinirden bana bakıp dururken onu görmezden gelmek kolaydı.

“Sakinleş artık.”

“Nasıl rahatsın bu kadar? Ya bir şey olursa? Ya kaybolurlarsa?” Cep telefonumu çıkartıp uygulamayı açtım ve Faruk’a görebilmesi için uzattım. Eğilip baktığında çatık kaşları eski haline çevrildi.

“İkisinde de takip cihazı mı var? Asya hayatta kabul etmez bunu.” Telefonu cebime koyduğumda kaşları şaşkınlıkla yukarı hareketlendi. “Gizlice yaptın, değil mi?”

“Kübra’ya hediye olarak verdiğim takıda takip cihazı olduğunu ona söyledim. Haberi var. Ama Asya’nınki İtalya’ya gittiğinden beri yanında ve bilmiyor.” Bir süre sonra onların aile yadigarlarından biri olan saati Asya’ya göndermiştim. Saatini takıyordu çünkü annesinin hediyesiydi, asla çıkarmazdı.

“Kardeşimi takip mi ediyordun bunca yıl?” Öğrenirse bana kızabilirdi, yine de pişman hissetmiyordum. Onu hayatta ve en az zararla yaşatabilmiş olmaktan memnundum.

“Asya’ya yetiştirip söyleyecek misin?”

“Sofrada beni sinir ettiğin için gidip söylemeliyim.” Bakışlarını dışarıda akıp giden trafiğe çevirdi. Söylemeyecekti. “Şu uygulamayı bana da atsana.”

Birinin özgürlüğüne müdahale gibi görünse de niyetimiz onu korumaktı. Onlarca kaybı olan iki adamın geriye kaybetmek istemeyeceği kadar değerli gördüklerini koruma içgüdüsüydü. Asya’yı gizli takip etme işi bazı anlarda beni rahatsız ettiğinden Kübra’ya kolyeyi vermeden hemen önce söylemiştim. Eğer kabul etmeseydi muhtemelen yanında gezecek korumaların sayısı üçe, beşe katlanmasını sağlayacaktım.

Yaptığımın doğru olduğunu savunmuyordum, mantıklı olanı takip ediyordum sadece.

“Rahatla. İki araba dolusu adam gönderdik.” Gözlerini kıstı. Bu kadar rahat olmamı beklemiyormuş gibiydi.

“Baban sana toplantıda ne söyledi? O zamandan beri diken üzerindesin. Şu an rahat davranman ürkütüyor.” Rahatlamıştım çünkü Kübra’yla paylaşmıştım endişemle yükümü. İki gündür kendimi yiyip bitirdiğim gerçeği ona da söylemek omuzlarımdaki yükü hafifletmiş zihnimdeki gürültüsü azaltmıştı. Paylaşmak güçsüzlük değildi. Bunu fark etmemin yıllarımı almış olması korkunçtu.

“Kübra’nın ailesinin kim olduğunu söyledi.”

“Kim?” Meraklı ses tonu yüzüne yansıyordu.

“Pakhan.”

“Siktir. Sabah sabah bok gibi şakaydı.” Faruk gülerek başını sallarken ciddiyetimi korumaya devam ettim. Gülüşü küçülürken yüzündeki şaşkınlık dolu bir ifade belirdi. “Şaka değil mi?”

“Gerçek bu. Yine bir oyunda olabilir. Gözümü korkutmak da istiyor olabilir. Kübra’yla konuştuğum zaman Fedor ve Maksim’i gördüğünde hiçbir tepki vermedi. Raskol’un fotoğrafına baktığında gözle görülür biçimde omuzlarındaki gerginlik gitti. Belki kafamda kuruyorumdur bilmiyorum. Gözlerinde bir anlığına sevgi dolu ifade belirdi. Unutmuş olabilir ama hala içinde bir yerlerde abisini hatırlamış olamaz mı?” Tabi gerçekten abisiyse.

“Pakhan’ın ailesini araştıran bendim. Raskol tek çocuk Hakan.” Bu da aklımı kurcalayan bir gerçekti. Kübra, gayrimeşru ve Bratva’ya ait olmayan çocukların Bratva’da kabul görmediğinden bahsetmişti. Belki de onu gizliyorlardı ve Bratva’nın ondan haberi bile olmamıştı. Bu da onun için niye gelmediklerinin kanıtı olurdu. Bratva, Kübra’nın varlığını kabul etmemişse babam niye onlarla arasının bozulacağını düşünüyordu ki?

Kan önce gelir.

Kübra’nın cümlesi zihnimde yankılanırken iç çektim. Her halükârda Kübra bir Nikoloeva’ydı ve kendi kanlarını Türk topraklarında bırakmaya devam etmezlerdi.

Başıma açtığın işlere sokayım Ümit Karan.

“Ferhat’la görüşmem var bugün, sonra anma törenine gideceğiz.”

“Bekir için ciddi ciddi anma töreni mi yapacaklar? Lan oradaki herkes lanet okuyacak kadar nefret ediyor ondan.” Haldun’un vahşice katledilen oğlu için bu töreni yaptırdığını ve herkesi davet ettirdiğini öğrenmiştim. Beni özel olarak aramıştı. Her şey sallantıdayken masadaki müttefiklerimi de kaçırmak istemiyordum. Düşmanım artık babam ve onun gibiler değildi, Pakhan’dı. Onun karşısında ne kadar kalabalık olursam o kadar şanlı olabilirdim.

Masaya da bel bağladın ya yazıklar olsun Karanbey.

“Kübra eve geçecek ve tören boyunda orada kalacak. Doug benle gelebilir. Sen istersen bizimkilerle kal.”

“Olur. Kısa sürmeyecek mi?” Başımı onaylarcasına sallarken araba yavaşlayarak durdu. “Ben bekliyorum seni burada.” İçeri girmek istememesi çok normaldi. Sorgulamadan indim arabadan. Belimdeki silahı ona verip Yılmaz malikanesinin bahçesinde yürümeye başladım. Korumalar silahımı bıraktığımı gördükleri için üzerimi aramadan geçmeme izin verdiler.

“Karanbey?” Osman sol köşedeki ağaçlardan birinin tepesindeydi ve elinde kitap vardı.

“Osman? Hayırdır.” Osman ondan beklemediğim çeviklikle aşağı indiğinde kitabı kapattı. Sefiller’in ikinci cildi elindeydi. Üzerinde eşofman altı ve havanın soğukluğuna rağmen kısa kollu siyah bir tişört vardı. Saçları nişanımdaki sıfıra vurmuş halinden daha uzun görünüyordu.

“Kültür çatışması yaşadığımda ağacın tepesinde yalnız takılıyorum. Sen?” Elini uzattığında uzanarak selamlamasına karşılık verdim. Osman bu evdeki normale yakın tek üye olabilirdi.

“Yılmaz’la görüşmem var.” Gözleri kısıldı ve kitabı göğsüne bastırıp histerik bir bakış attı.

“Hangi Yılmaz?”

“Abinle. Ferhat.” Dudakları kıvrıldı.

“Bir an benim adımı söylersin diye korktum.” Kitabı göğsünden ayırıp dişlerini göstererek güldü. “Baştan uyarımı yapayım. Yirmi dokuz yaşındayım ve abimi hiç bu kadar gergin görmedim.”

“Uyarını dikkate alacağım. Nerede şimdi?”

“Arka bahçede. Burhan abimi haşat etmekle meşgul.” Kaşlarım yukarı kalktı. Başıyla işaret etti. Dediği yöne yönelirken Osman’ın tekrar ağaca tırmandığı gözümden kaçmadı. Arka bahçeye geçerken beni fark eden her koruma bakışlarıyla takip etmeye başlamışlardı. Evdeki gerginliği hissedebiliyordum.

Arka bahçede gördüğüm ilk kişi Ferhat oldu. Ceketini verandadaki sandalyeye bırakmış gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Saçları dağınıktı ve yumrukları havadaydı. Burhan onun aksine ayakta değil yerdeydi.

“Kalk.” Ferhat’ı dinleyip yerden kalkınca ağzındaki kanı tükürdü. Verandaya kalçamı yaslayıp oturduğumda Ferhat onun suratına yumruk attı.

“Abi yeter.” Burhan elini çenesine yasladı.

“Size yeter amına koyduklarım. Deli ettiniz beni.” Ferhat genelde sakin bir İstanbul beyefendisiydi. Çok sinirlenip kontrolünü kaybettiğinde küfretmelere doyamazdı. Şu an sinirli bir anına denk gelmiştim anlaşılan.

“Abi anlattım sana-”

“Kes lan. Anlatmışmış. Sikerim seni de mantığını da.” Burhan derin bir soluk alıp sonraki yumruğunu beklerken beni gördü. Elimi kaldırıp beni boş vermesi için salladığımda Ferhat elini indirdi.

“Siz devam edin. Kardeş kavgalarına bayılırım.” Ferhat omzunun gerisinden bana baktığında ceketimi ilikliyormuş gibi yaptım. “Liderim, günaydın.” Sesimdeki muzipliğe engel olamamıştım. Babamdan kalan bir alışkanlıktı.

“Karanbey.” Gömleğini bileklerini çekiştirip iliklerken bedenini bana çevirdi.

“Geçen evimde kahve içmiştin. Hakkım kalmasın sende bana kahve ikram et. Ödeşelim.” Yüzündeki gerginlik silindi, dudakları alaylı bir gülüşle kıvrıldı.

“İçtiğim kahvenin hesabını yapan biriyle nasıl ortak oldum ben?”

“Geçen içmeye gidelim dediğimde hesabı bana kilitlemedin mi? Benden daha cimrisin sen. Benim sorgulamam lazım.” Ferhat söylediklerimden hoşlanmış olacak ki kahkaha attı.

Bakışlarım dudağındaki kanı silen Burhan’a kaydı. Bakışları eskisi gibi cesaretle benimkileri bulmuyordu. Bekir Özkan’ı, Özkan da Burhan’ı uyarmamış mıydı? Kübra’nın bildiğinden haberdardı ve onun bildiklerini bana anlatıp anlatmadığından emin olamıyordu.

Kardeşimi öldüren ekibin hepsini biliyordu. Özkan yerine onu konuşturmak istesem de Ferhat’a ihtiyacım vardı. Ali’nin intikamından önce Kübra’nın yanımda kalışını garantileyecek hamlelerde bulunmalı ve tavizler vermeliydim.

Üzgünüm Ali ama karımı bırakmak istemiyorum.

“Defol git, gözüm seni görmesin.” Bunu kısık ve tehditkâr bir tonlamada Burhan’a göz ucuyla bakarak söylemişti. Burhan başını sallayarak uzaklaşmaya başladı.

“Kahve için içeri girelim mi?” Odağım tekrar Ferhat’ı bulurken ayaklandım ve peşinden içeri girdim. Oturma odasını es geçerken merdivenin arkasındaki sürgülü camı çekti. Onun önemli toplantılar için kullandığı ses geçirmez odasıydı. İçeride kimin olduğu görülecek şekilde bir duvarı sürgülü camdı.

“Benim evde İtalyan özentisi kahve pişmez. Türk kahvesi?”

“Olur. Senin evindeyim diye mi cesaretle laf atıyorsun bana?” Başını onaylarcasına salladı. “Lidersin diye bana da mı racon kesmeye başladın?”

“İlk seçeneğine evet diyorum.” Ceketini koltuğa atarken karşımdaki koltuğa yerleşti. Alaylı konuşmalarının aksine gözleri uykusuz görünüyordu. Darmadağınıktı ve bunu kamufle etmeye çalışıyordu.

“Sorunlar büyük mü Yılmaz?”

“Hem de çok büyük Karanbey.” Elini çenesine sürterken neşesi dağıldı. Kahveler önümüze bırakıldığında koruma kapıyı kapatıp gitti. Önümdeki kahveden yudum alırken anlatması için ona bakmaya devam ettim.

“Aile meselelerini anlatmak zorunda değilsin. İşten konuşalım.” İşten konuşmak onun için daha kolaydı. Aslında ikimiz için en kolayı buydu. Aile meselelerini konuşacak kadar yakın olmuyorduk, işte ortak olduğumuz içinde düşman değildik. Arada dengemizi bulmuştuk.

“Bazı liderler masadan ayrılacaklarını söylediler.” Beklediğim bir şeydi bu.

“Gitsinler. Ne olacak?” Ferhat iliklediği gömleğinin ilk düğmesini açtı.

“Sen mi rahatsın yoksa ben mi bu aralar gerginim, bilmiyorum. Gidecekler diyorum. Pakhan’la ticaret yaparak masaya para akışı sağlayanlardan bahsediyorum. Giderlerse masa batar.” Ticaret sallantıya girerse de Pakhan Türkiye’ye bizzat gelirdi. Tam da babamın istediği gibi.

“Ne istiyorlar? Gidenlerin amacı ne? Konuştun mu?” Başını onaylarcasına sallayıp eliyle beni işaret etti. “Beni mi istiyorlar?” Popüler olmanın kötü yanlarından biri de buydu. Herkesin ilk tercihi oluyordum.

Olay ciddi Hakan.

İçime son zamanlarda Kübra ve Faruk’un alaylı yanları kaçmıştı ve durmadan ciddiyetimi bozuyordum. Ferhat kahvesini yudumlarken duraksadı.

“Senin lider olmanı istiyorlar.” Böylelikle Ruslarla içli dışlı olacaktım ve Kübra ortaya çıkacaktı. Sinsi yaşlı bunak herif.

“Ben lider olmayacağım Ferhat.”

“Masa dağılıyor. Lider olmayacağını biliyorum ama masadan ayrılmak istiyorlar.” Masadan ayrılırlarsa ve bu sistemsizlik Bratva’nın kulağına giderse Pakhan gelirdi. Lider olursam onunla yine yüz yüze gelirdim. İki ucu boklu değnekti.

Düşün Karanbey. Her zaman babanın seni köşeye sıkıştırmasından kaçacak bir yol bulursun sen.

“Gidenler ticareti yanlarında götürürlerse ve masa ikiye ayrılırsa çıkar çatışmalarıyla güç savaşları alevlenecek. İki gündür kafa patlatıyorum. Enrico’nun son yaptığı hamle işime çomak soktu.”

“Enrico’yla konuştun mu?”

“Savaş istiyor.” Kaşlarımı çattığımda Ferhat omuz silkti. “Türk mafyasının Meksikalılarla anlaşma yapmasının kanını dökeceğini belirtti.” Yeterince sıkıntımız varken bir Enrico’muz eksikti.

“Enrico meselesini ben bir şekilde hallederim.” Ne istiyordu bu herif? Ortalık zaten karışıkken neyi planlıyordu?

“Masanın gelmiş geçmiş en sik kafalı lideriyim. Farkında mısın?” Cık cıkladığında dudaklarımı kıvırdım.

“Öyle deme Liderim.” Güldü. Bu liderlik işini ona yüklemek için erken mi davranmıştım? Ferhat şimdiden dağılıyor görünüyordu. Aile içindeki sorunlarını hiçbir zaman bana yansıtmadığından onun ne denli sağlam olduğunu kestiremeden acele mi etmiştim?

“Bu yaşananların hiçbirinin suçlusu veya sorumlusu değilsin. Ümit Karan ve Haldun’un yaptıklarının sonuçları yaşanacakken oturdun o koltuğa. Bunu bahane ederek gitmek istiyorlarsa çoktan b plan yapmışlardır.” Dirseklerini dizine yaslayarak öne eğildi.

“Ne demek bu?”

“Babam işini şansa bırakmaz demek. B, c, d, e…Bir sürü kıyamet senaryosu vardır ve hepsinden kurtulacak bir çözüm yolunu planlamadan bir işe kalkışmaz. Benim oturmamı istiyor ve bunu yapmak yerine senin oturmanı sağladık.” Ferhat kahvesini hafifçe yudumladı.

“Senin lider olduğun senaryosunda da liderler masayı terk eder ve sen pes edip koltuktan inersin. Ya ben otururum ya da babam tekrar lider olur.” Kahve fincanıma uzanıp yudumlarken onu düşünceleriyle baş başa bırakıp babamın planlarının tam tersi bir senaryo oluşturabilmek için sessizce daldım düşüncelerime.

“Baban başından beri lider olmamı istemiyor. Sen niye istedin?”

“Başından beri lider olmak istemiyorum ve etrafımda lider olacak tek adam sensin. Bu yüzden istedim.” Bir de son sınavını verebilmen için.

“Bana güveniyor musun?” Sesinde art niyet aradım ama yoktu. Merak edercesine sormuştu.

“Sana güveniyorum.” Tereddüt etmedim. Belki de Doug ve Faruk’tan sonra bu dünyada güvenebileceğim nadir kişilerden biriydi. “Ama kardeşlerine güvenmiyorum Ferhat. Neden lider olmanı istedim? Çünkü görmek istedim. Kardeşlerin senin gibi güvenilir mi, değil mi?”

“Kardeşlerime güvenmiyorsun. Bunun benim liderliğimle ilgisi ne?”

“Güç eline geçtiğinde aldığın kararların sonuçları olur. Bu sonuca katlanmak için gönüllü olanlarla sonucu reddedenler birikir çevrende.” Kardeşleri onun elindeki güce nasıl yaklaşacaktı? O bu gücü ne denli kabullenip yakıp yıkacaktı?

“Kardeşlerinin güvenilir olduğunu net bir şekilde söyleyebilir misin?” Başını olumsuzca sağa ve sola salladı.

“Hayır.” Derin bir soluk alıp verdi. Onun net bir şekilde, kardeşlerim güvenilir, diyemediği bir zamanda ben nasıl onlara tam anlamıyla güvenebilirdim ki? “Dürüstlüğün bazen canımı sıkıyor.” Homurdanarak kahvesinin tamamını bitirip arkasına yaslandı.

“Aile meselesine girmeyeceğim Yılmaz.”

“Ben gireceğim. Kaç kişiydi?” Gözlerimi kıstım. “Yalnız Özkan beceremez bu işi. Ali’yi öldürmeye çalıştığını söylemedin mi? Onun ortağı kimdi? Özkan bomba yapamaz. Beceriksizdir bu konuda. Bombayı yapan kim?” Şüphelendiği bir olay mı yaşanmıştı?

“Kardeşlerin…” Bedeni gözle görülür biçimde kasıldı. “Hangisi bomba yapabiliyor?” Açık açık diğer kardeşlerinden de şüphelendiğimi duymak yüzündeki ifadenin sertleşmesine neden oldu.

“Özkan itlik yaptı diye diğer kardeşlerime de aynı etiketi vurdurtmam Karanbey.”

“Baban da bu işin içindeydi.” Bakışları donuklaştı. Burhan’ı ona söylemekle söylememek arasındaydım. Acaba Kübra’nın sorduğu sorunun cevabını öğrenebilir miydim? Eğer Burhan’ın kardeşimi öldüren ekipte beni korumak için bile olsa var olduğunu öğrense, bana söyler miydi?

“Babam…O da bomba yapmayı bilmez.” İnkâr etmesini veya kardeşlerine yaptığı gibi korumacı davranmasını bekledim. Yapmamıştı. “Babam yapmaz demiyorum. Bomba yapmayı bilse o kurardı tüm patlayıcıları. Ama bilmiyor.” Tükürürcesine konuştuğunda göğsünü şişiren bir soluk aldı. Başını ağır ağır sallarken iç çekti ve gömleğinin bir düğmesini daha açtı. Sıkıntılı ifadesinin nedeni yalnız masadaki sorumluluğu olmadığını anlayacak kadar onu iyi tanıdığımı düşünüyordum.

“Osman bu işlerde yok. O zaten ayda yılda bir geliyor.” Osman’dan garip bir şekilde şüphe duymuyordum. Babasının, evlilik dışı dünyaya gelmiş oğluydu. Tek bildiğim o, on iki yaşındayken annesi ve üvey babası ölmüş, böylelikle Ferhat’ın babası onu kardeşlerinin olduğu eve getirmişti. Aynı evde büyüse de hatta Yılmaz kanı taşısa da üvey babasının soyadından vazgeçmemişti.

“Osman’ın asker olduğu söyleniyor. Cidden oldu mu?” Yılmaz soyadını almamasının asıl nedeninin bu olduğuna emindim. Mafyayla bağlantısı olursa asker olamamaktan endişelenmiş olmalıydı.

“Yani içimizden en işe yarayan o. Lise zamanlarında askeri liseye gittiği için çoğu zaman bu işlerden uzak durdu. Bir de babam ona karışmasın diye engel olduğum zamanlarda oldu. Bu yüzden babam Özkan’a yöneldi. Babamın Ali’yi öldüren ekipten biri olduğunu söylemene şaşırmamam bu yüzden.” Özkan’ın Ferhat’a olan öfkesinin nedeni bu olabilir miydi? Yalnızca baba bir olan kardeşini korumak için çabalayan Ferhat, Özkan’ın mafya dünyasına girmesine engel olmamış mıydı?

“Gözlerinde geçenlerden ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum. Osman’a arka çıkarken diğerlerini niye koruyamadığımı sorguluyorsun. Yanılıyor muyum?” Haklıydı. “Diğerleri bu dünyayı seviyor. Onlar için normal dünya lanet ve karanlıktan oluşuyor. Ama Osman onlar gibi değil. Onu kayırdığımı düşünüyorlar. Bu dünyada olmak istemediğini görüp onun için şans verdiğim için bana kızacaklarsa kızsınlar. Sikimde bile değil.”

“Hiçbir zaman yetmez.” Ferhat’ın mavi gözlerinde gördüğüm duygu daima bendekinin aynısıydı. Tükenmişti. Karanlık mafya dünyası değil de ailesi onu tüketmişti. “İstersen hepsinin hayatını mükemmel yap, yine de asla yetmez.” Bazen Ali’ye yardım ettiğim zaman bana öfkelendiğini anımsamak üzerime çöken kasveti arttırdı.

“Belki de en doğrusunu babalarımız yapıyordur. Bencil olup kimseyi umursamadan geberip gidiyorlardır.” Haklıydı. Bencillikleriyle mutlulardı. Bizse tavizlerimizle tutsaktık. Derin bir soluk alırken düşüncelerimi toparlamaya çalıştım.

“Bekir’le beraber toplam altı kişi. Bekir, baban, Özkan. Bildiğimiz kişiler bunlar.”

“Bir de Burhan.” Kaşlarım yukarı doğru hareketlendiğinde dudakları aralanıp kapandı. “Burhan’da o ekiptendi Karanbey.” Ferhat tamda beklediğimi yapmıştı. İhanet eden kendi kardeşi olsa dahi onu korumamıştı.

“Biliyorum, Ferhat.” Bakışlarındaki şaşkınlık büyürken parmaklarımı bacaklarıma belirli bir ritimle vurmaya başladım. “Ali’nin intikamından önce halletmem gereken önemli meselem var ve Burhan’ın o masa da benim canımı korumak için var olduğunu Kübra anlattı. Geçen telefon konuşmasını dinlediği için kızdın falan…O telefon konuşmasını dinlemeseydi eğer Burhan’ın kaderi hızla Özkan’ınki gibi olurdu.” Ferhat tek kelime etmeyince konuşmaya devam ettim.

“Şu an ki durumundan seni çıkarırım. Ama yine de Özkan’ı görmek zorundasın. Hayır dersen eğer, ben anlayışlı bir adamım. Burhan’ı alırım depolarımdan birine bana geri kalanların adını söyleyene kadar konuşması için teşvik ederim onu.” Özetle kardeşinin canını yakarım diyordum.

“Başım dolu. Özkan endişeleneceğim en son maddem bile değil.” Elini bir kez daha yüzüne sürdüğünde bakışlarım onun yorgun yüzünde gezindi. Lider olacak tek yetkinlikte olan kişi olabilirdi. Yine de onu güçsüzleştiren bir problemi vardı. Ailesi onun zayıflığıydı. “Anma töreninden sonra giderim.” Özkan elimdeyken Burhan’a falan ihtiyacım yoktu. Olur da tepem atarsa onunla da konuşurdum. Şimdiki önceliğim Kübra’yı yanımda tutmaktı.

“Bir şey daha yapmanı isteyeceğim. Nedenini nasılını sormayacaksın.”

“Soruları sorup cevaplarını alan hep senmişsin gibi geliyor.” Dudaklarımı kıvırdım. “Sormayacağım, söyle.”

“Raskol’a aranızın iyi olduğunu söylemiştin.” Bakışları temkinli bir ifadeyle çevrelendi. “Ona bir mesaj iletmeni isteyeceğim.” İç cebimde Kübra’nın yazdığı notu çıkarttığımda bakışları elime kaydı. “Acil.”

“Bratva’nın dikkatini çekmemek için çabaladığımızı sanıyordum. Masa bu haldeyken dikkatlerini çekmemizi mi istiyorsun?” Cık cıklayarak başımı sağa sola salladım.

“Sadece Raskol. Başkası değil, masayla ilgili hiç değil. Sadece notu ver, yeter.” Kâğıdı ona uzattığımda eğilip aldı ve açmadan cebine koydu. Bunu da hallettiğime göre masanın durumunu konuşma zamanımız gelmişti.

“Liderlere gitmelerini söyle.” Aklıma gelen planla boğazımı temizler temizlemez konuşmaya başladım. “Sokaklara da haber sal. Masaya ticaret için oturacak yeni liderler alacağını söyle ve bunun o liderlerin kulağına ulaşmasını sağla.”

“Pakhan da duyacak Karanbey.”

“Duymayacak. Çünkü süreci hızlandıracaksın. Bir iki kişiye onay ver. Anlaşma yapmadan önce de masadan gitmek isteyenlere tüm ticaretten atılacağının tehdidini savur. Liderler koltuk için savaşsınlar. Sen kenara çekil, bırak masa problemi kendi şiddetiyle çözsün.” Biraz daha ciddi kararlar almalıydı.

“Senetleri koy önlerine. Kalan imzalasın ve böyle aptal nedenlerle çekip gideceklerse eğer kazandıkları ne varsa masaya geri dönecek biçimde ellerinden alınacağının tehdidini savur.”

“Korkuyla masada tutmak güveni sarsmaz mı?” Babam yıllarca yapmıştı bunu ve mafya dünyasındaki adamlar canımla cicimle işe yaramazlardı. Bazen korku bazense cezadan kaçabilmek için masaya olan sadakatlerini arttırır ve güvenilir olmaya çalışırlardı. Tehditle çalıştıkları bir gerçekti.

“Lider sensin Yılmaz. Liderimiz ne derse boynumuz kıldan ince.”

“Gel benim sağ kolum ol.” Kahkaha attım. “Parası neyse öderim.” Ferhat dudaklarını kıvırdığında elimi salladım. Aynı muhabbeti Meksikalıların tırını patlatırken de yapmıştık.

“Beni satın almaya paran yetmez Yılmaz. Sokaklara düşersin. İstersen dostun olarak ara sıra yardımcı olurum. Bedavaya. Cimri olduğunu bildiğim için yapıyorum bunu.”

“Bana cimri demezsen sevinirim. Kaç boğaz besliyorum ben sen biliyor musun?” Ferhat’a cevap veremeden sürgülü cam tıklatıldı. Serpil içeri girerken onun soluk tenini incelemeye başladım. Hasta görünüyordu ve bakışlarımız kesiştiğinde her zaman oluşan o neşesi buruk bir şekilde yüzünde belirmişti.

“Hoş geldin Karanbey.”

“Hoş buldum da hasta mısın?” Başını ağır ağır salladı.

“Biraz halsizlik. Soğuk aldım sanırım. Sen nasılsın?” Elimi iyi gibilerinden salladığımda bakışları Ferhat’ı buldu. “Burhan abimle hastaneye gideceğiz. Kendimi iyi hissetmiyorum.” Ferhat oturduğu yerden endişeyle ayaklandığında Sibel’e yöneldi. Elini onun alnına yasladığında Sibel gözlerini kapattı. “Ellerin soğuk abi.”

“Ateşin yok. Sizinle gelmemi ister misin?” Gözlerini açıp başını sağa sola salladı.

“Senin işin başından aşkın. Burhan abimle gideceğiz. Bir, iki saate dönmüş oluruz.” Sibel bana çevirdi bakışlarını. “Kusura bakma, doktordan serumumu yiyip daha enerjik geleceğim söz.” Bir şey söylememi beklemeden odadan çıktı. Ferhat onun ardından bakmaya devam ederken oturduğum yerden ayaklandım.

“Toplantı günü de iyi görünmüyordu. Ciddi bir şey mi?” Ferhat bana döndüğünde yüzünde düşünceli bir ifade belirmişti. “Kardeşinin peşinden git Ferhat. Ben öylesine uğradım. Anma töreninde görüşürüz zaten.” Huzursuz yüz ifadesini silmeden koltuğa bıraktığı ceketine uzandığında çıkışa doğru yürümeye başladım.

“Sonra konuşmaya devam edelim mutlaka. Hatta Karan Hanım’la seni yemeğe davet edeyim.” Başımla onu onayladığım sıra, bahçedeki arabalarımıza yönelmeye başlamıştık. Arabaya binip sırayla çıktığımızda Faruk bacaklarını sallayarak omzunun gerisinden öndeki araca endişeyle bakıyordu.

“Haktan.” Şoför dikiz aynasından baktığında başımla öndeki arabayı işaret ettim. “Onları takip et. Hastaneye gideceğiz.” Bakışları tekrar yola çevrildi.

“Buna gerek yok Hakan.”

“Endişeden kendini yiyip bitirmene izin vermeyeceğim. Gizlice mi yoksa göstere göstere mi yaparsın bilmem. İyi olduğunu görüp kendini rahatlattığında eve gelirsin. Doug bizimkilerle kalırken ben yalnız gideceğim anmaya.” Bekir’den kurtuluşumuzu kutlamaya…

“Emin misin?” Başımı onaylarcasına salladım. Onun da özel hayatı vardı. Acilen gitmesi gereken ve endişelendiği anlar olunca karın bağımız birmiş gibi endişeden yanımda durmasına gerek yoktu.

Faruk’u hastaneye bıraktıktan sonra anma töreninin kapısından içeri girerken buldum kendimi. Daha kimse gelmemiş, duvarlara yaslanmış çelenklerdeki çiçekler dışında ruhsuz hissettiren bir mekandı. Sandalyeler platformu görecek şekilde dizilmişken oturan Hatice’yi gördüm. Belki de Bekir’i bu dünyada sevebilecek tek kişiydi. Adımlarım ona yaklaşırken amacım baş sağlığı dilemekti.

“Başın sağ olsun.” İki sandalye soluna oturduğumda varlığımı yeni fark etmiş olacak ki irkilerek bana baktı. Gözleri kıpkırmızıydı ve yüzündeki ifadesizliğe rağmen acı içindeydi.

“Teşekkür ederim.” Sesi kısık ve çatırdayarak kulaklarıma ulaşmıştı.

“İyi misin Hatice?” Bir yakınını kaybedince baş sağlığı dileyip giderdi insanlar. Biri de çıkıp nasılsın demezdi. Sanki ölen ölünce beraberinde tüm duygu ve anıları da götürebilirmiş gibi toparlanmayı beklerlerdi.

“İyiyim. Bana nazik davranmak zorunda değilsin Karanbey.”

“Zorunda olduğum için değil. Anladığım için nazik davranıyorum.” Duraksadığında bakışlarımı ondan çekip etrafta gezdirdim. “Kardeş kaybetmenin ne demek olduğunu biliyorum.”

“Beni tam anlayamazsın. Sen kardeşini kaybettin. Ben herkese hayatı zorlaştırmış olan kardeşimi kaybettim. İnsanlar beni anladığını söylerken veya baş sağlığı dilerken bile iyi ki ölmüş diyecekler. İki yüzlüce davranacaklarsa niye geliyorlar bu törene?” Ona baktığımda her an ağlayacakmış gibi kendini tutmaya çalışıyor olduğunu gördüm. “Bunun berbat bir fikir olduğunu nasıl görmüyor?” Haldun’dan bahsediyordu.

“Katılmak zorunda değilsin.” Bakışlarını bana çevirdi. “Kardeşin şerefsizin tekiydi.” Kaşları çatıldığında omuz silktim. “Seninle olan anılarındaki halini seviyor olabilirsin. Yine de gerçek bu. Sendeki haliyle onu hatırlamak istiyorsan törene katılmak zorunda değilsin.”

“Babamın ne yapacağını bilmiyorsun?” Bir anlığına çaresizlik içinde olduğunu düşünmemi sağlayacak kadar kırılgan çıkmıştı.

“Korkuyor musun?” Hatice bir anlığına duraksadığında hafifçe güldüm. “Buralarda terör estiren kadına ne oldu?” Dudakları kıvrılır gibi oldu.

“Sanırım artık rol yapmaya gücüm kalmadı.” Derin bir nefes aldı. “Bekir’le ilgili söylenen onca şey…Hatıralarımdaki haline leke sürmüyor. Yalnızca…Utandırıyor.” Bakışlarını kucağındaki ellerine indirdi. “Bekir’in melek olmadığını biliyorum. Hatta şeytan onu görse şeytan olmayı bırakır.”

“Kübra o evde cehennemi yaşadı. Onun şeytanı Bekir’di.” Başını onaylarcasına salladı.

“Cehennemi yaşayan yalnız o değildi, Karanbey. Yanıldığın nokta şu ki bizim evin şeytanı Bekir değil, babamdır. Bekir’i onun elinden kurtarmak için her şeyi denedim. Bekir onun gibi iblise dönüşmesin diye.” Derin bir nefes daha aldı.

“Yine de baban gibi biri oldu.”

“Babamdan daha kötüsü oldu. Evde olduğumda Kübra’ya yaklaşmasına engel olacak şekilde Bekir’in zamanını dolduracak bir şey mutlaka bulurdum. Kübra’yı unuturdu. Ya da beni kandırıyordu, bilmiyorum.” Gözlerinden akacak olan yaşları hızla sildi. Onu bu denli paramparça gördüğüm ilk zamandı. Kendi annesi Rus birine kaçtı haberin duyulduğu günün akşamında bile her şey yolundaymış gibi toplantıda boy göstermişti. Daima yaptığı bu olurdu. Acı çekmez ve çektirmekten de asla geri durmaz Hatice Çetin olarak dolaşırdı.

“O zaman neden bu kadar üzgünsün Hatice? Bekir’in kötü olduğunu bile bile ardında gözyaşı mı dökeceksin?” Duraksadı.

“Sen ölünce…” Bakışlarımızı birleştirdi. “Canını yaktıkların ‘iyi ki ölmüş’ derken Kübra ve Faruk ağlamamalı mı?”

“Yani ben masum hiç kimsenin canını yakmadım.” Annemi kazayla vurmamı ve beni öldürmeye gelenler yüzünden kardeşimin ölümünü saymazsak masum birinin canını yakmamıştım. “Kardeşinle aramızdaki fark bu Hatice. Hiçbir zaman kendimi iyi tarafta görmedim ama kötü tarafta da değilim. Bazıları için kötü bir adam olabilirim ama değilim.” Artık kendimi suçlayamıyordum. Bu boktan hayatta yapabileceğim iki şey vardı ya kaçacak kadar bencil olacaktım ya da kalacak kadar fedakâr. Seçeneklerim sınırlıyken ve karanlığın içinde büyümüşken kaçmak yerine ikincisini seçmiştim. Olay yalnızca Faruk’un ailesi ve Ali’yi korumak değildi. Olay yitip gitmiş çocukluğum ve benliğimindi de.

“Biliyorum.” Başını onaylarcasına salladı. “Ben Bekir için ağlamıyorum. Dedim ya utanıyorum. Bazen annem Bekir’i öldürmek istediğinde ona izin vermeliydim diyorum. Belki o zaman Kübra daha az zarar görürdü. Ufacık bebek büyüdü şeytanın ta kendisi oldu. Buna engel olmaya gücüm yetmedi çünkü babam onun kanına girmişti bile.” Dudaklarını ıslatırken Bekir’in fotoğrafına doğru çevirdi bakışlarını.

“Toz pembe hayallere inandığım için utanıyorum Karanbey. Bekir’in iyi biri olacağını düşünerek kendimi sürekli rahatlatmaya çalıştığım anlardan utanıyorum. O büyüyecek ve onunla o evden kaçıp normal bir aile kurmasını sağlayacağım.” Başını sağa sola salladı. “Tüm bunları çocukken düşünmek çok kolayken şimdi aptallık olduğunu görebiliyorum.” Bekir’i desteklediği anlardan pişmandı. Onun iyi biri olacağına inandığı her bir andan utanıyordu.

“Sana niye öfkeliyim yıllardır biliyor musun?” Bakışlarımızı kesiştirdi.

“Hayır.” Ona hiçbir şey yapmamıştım ama benden hoşlanmıyordu.

“Sen kardeşine tüm bunları yapabilecek kadar güçlü bir adamdın. Babanın, babamdan farklı olmadığını biliyorum, hatta çok daha kötüsü olduğunu ve size eziyet çektirdiğini de.” Bedenimdeki kaslar kasılırken konuşmaya devam etti. “Sen yalnız başına her şeye ve herkese rağmen kardeşini korumaya çalıştın.” Sesinde takdir dolu bir tını vardı. “Ali özgür ve normal bir hayat sürdü. Senin başarın kardeşini karanlığa kurban etmene engel oldu. Bu yüzden sanırım başarını kıskandım.”

Yüzünde itiraflarının doğru olduğunu gösteren dürüst bir ifade vardı. Karşımdaki kadını Bekir’le bağlantısı olan biri olarak düşünmediğimde Hatice’nin yorgun olduğunu görebiliyordum. Kardeşi için çabalamış ama kaybetmişti. Bunu yaparken Kübra’nın acılarına da engel olamamıştı. Üzerine şimdi en büyük düşmanı sevdiği adamdı, her ne kadar bunu bilmiyor olsa da. Hayatı boktan gidiyordu.

Bir yanı Bekir’i severken diğer yanı kardeşinin ölmesine seviniyordu.

Bir yanı Bekir’i babasından korurken diğer yanı Kübra’yı Bekir’den korumaya çalışmıştı, yine de ikisinde de başarılı olamamıştı.

Hatice Çetin, başarısızlıklarla dolu bir hayat geçirmiş gibi omuzları çökmüş, yitip giden yılların ardından bakışları yorgundu.

“Benimle konuştuğun için teşekkürler. Daha öncesindeki aşırı kaba davranışlarım için de özür dilerim.” Bir şey söylememi beklemeden oturduğu sandalyeden kalkıp gelen konukları karşılamak için ilerlemeye başladı. Onun için tek bir dileğim vardı, o da her şeyi mahvedip Enrico’ya bulaşmadan hayatının geri kalanını kendisi için yaşamasıydı.

Konuklar içeri girdikçe ve etraf kalabalık oldukça bir an önce her şeyin bitmesini dilerken buldum kendimi. Haldun yanıma oturduğunda bu fikrim daha da arttı.

“Başın sağ olsun Haldun.” Haldun’un saçlarındaki aklar daha da mı artmıştı? Gözlerinin etrafındaki çizgiler… Haldun, tek veliahttı olan Bekir’in kaybını kaldıramamıştı.

“Dostlar sağ olsun, düşmanlar gebersin.” Düşman derken bakışlarımızı kesiştirmişti. Piçe bak.

“Annen seni ve Ali’yi korumam gerektiğini söylediğinde…” Sikerler. Annemden bahsetme Haldun. “Sorgusuz sualsiz yaptım bunu.” Hayır yapmamıştı. Ayrıca annem kendisine yardım etmeyen adamdan bizi korumasını istemezdi ki.

“Annemden bahsedip beni kışkırtacaksan oğlunun yanındaki boş mezara seni gömmekten çekinmem Haldun.” Ağır ağır beni seyrederken elini iç cebine attı ve USB bellek çıkarttı. Bana uzattığında birkaç saniye duraksamanın ardından elinden aldım.

“Kübra’ya ilacı vermemi söyleyen kişinin olduğu video. Sana izletip keyifle tepkini görmek istesem de artık umurumda değilsiniz. Ne sen ne Kübra ne de başkası.” USB’yi iç cebime tıktım.

“Babamın senin haberin olmadan bile seni kontrol etmesinde bir sorun görmüyor musun?”

“Kübra’yı kaçıranın kim olduğunu bilmesem de ilacı vermemi isteyen kişiyle ortak bir amacımız vardı. Baban arkamdan iş çevirmiş…Her zamanki hali. Babanı yeni mi tanıyorum?” Elini cebine koyarak ayaklandı. “Bu sana son yardım edişim. Arkasından iş çevrilen yalnız ben değilim. Dünyadan haberin yok.” Hatice’nin yaptığı gibi tepkimi beklemeden arkasını dönüp gitti.

Arkasından iş çevrilen yalnız ben değilim.

Beni şüpheye düşürmek için bile bu cümleyi söylemiş olabilirdi, ona güvenmiyordum.

Anma töreni bir şekilde ilerleyip son bulduğunda telefonum iç cebimde titremeye başladı. Kalabalıkta benimle konuşarak vaktimi harcayacak olanlardan sıyrılmak için adımlarımı hızlandırıp dışarı çıktım. Telefon tekrar titremeye başladığında adımlarım durdu. Çıkartıp ekrandaki Doug’ın numarasını açtım ve kulağıma yasladım.

“Patron…Acil bir durum var.” Endişeyle yüzümdeki ifade değişirken benimle gelen korumaların ikisi bana doğru adımlamaya başladı. “Çocuklara da söyledim. Bulunduğun yerde kalmalısın. Bir araç göndereceğim, gelip sizi alacaklar.” Kaşlarım çatıldı.

“Adam akıllı anlat. Ne oldu? Ayrıca ben kendim gelirim. Araba falan gönderme. Benim arabam var-” Açık otoparkta yankılanan patlama sesiyle uzaktaki arabamın etrafını alevler sardı. Bana yaklaşan adamlarımda patlamanın şiddetiyle etrafa savruldular. Uzakta olmama rağmen yüzümü yalayıp geçen sıcak havayı hissedebilmiştim.

Sikerler.

“Patron? Arabanın yanında mıydın?” Hipnoz edilmişim gibi yanan arabama bakarken telefonumu kulağımdan indirdim.

Sikerler.

“Karanbey?” Ferhat’ın bağırışı dikkatimi toparlamama neden oldu. Beni omzumdan tutup kenara çekerken artarda patlayan silah seslerine eşlik eden lastik sesini duydum. Belimdeki silahı çekerken kalp atışlarım göğsüme şiddetle çarpıyordu.

“Kadınlar içeride kalsın! Kimse çıkmasın!” Bir iki lider ve onların koruması dışındakiler içerideydi. Çünkü bu saldırı banaydı. Koyduğumun orospu çocukları.

Arabanın arkasından çıkıp hareket halindeki arabanın lastiğine artarda ateş ettim. Araçlardan biri uzaklaşırken diğeri yolda kayıp park halindeki arabaya çarptı. Ferhat benden önce arabaya yaklaşırken silahını doğrultup kapıları açtı, içeride her ne kontrol ediyorsa onu kontrol ettikten sonra öfkeli ifadesini bana çevirdi.

“Bileklerinde Meksika’daki kartellerden birine ait aile sembolü var.” Harika. Önce Ferhat, şimdi de ben. Babamın tahtından inmesi dostlarının hoşuna gitmemişti anlaşılan.

“Ambulansı arayın.” Yanımdaki korumaya emir vererek yerdeki telefonumu kulağıma yasladım.

“Doug? Kübra ve Asya nerede?”

“Eve getirdim onları. Faruk için de birini gönderdim.” Dizimi kırıp yerde yaralanmış iki adamımla ilgilenmeye başladım. Acıyla kıpırdanışları ölmediklerinin kanıtıydı. Telefonu omzumla kulağımın arasına sıkıştırıp gömleklerinin birer düğmelerini açmak için kravatlarını gevşettim.

“Nasıl anladın?” Derin bir soluk alırken elimi alnıma sürdüm.

“Yenge ve Asya’nın aracında da vardı.” Kaskatı kesildim. “Evden çıkarken ne senin ne de onların arabasında bir sorun yoktu, kontrol ederim bilirsin. Dışarıdayken korumaların dikkatsiz oldukları ilk anda takılmış olmalı. Senin arabanı da bizim çocuklara kontrol ettirdim. Onay verdikleri için içeri girip uyarmaları söyledim. Bir yandan da seni aradım.” Daima kıçımı kolluyordu. “Kaç yaralı var Patron?”

“İkisi bizim üçü Ferhat’ın. Burayı toparlayıp eve geleceğim.” Telefonu indirirken omzumun gerisinden korumasının yarasına baskı yapan Ferhat’a baktım. Polisler gelirse sorguya çekeceklerdi.

“Karanbey buralar bende.” İçeri benimle giren korumam yanıma çöktü. Yaklaşan siren sesi harekete geçmeme neden oldu.

“Dikkatli ol.” Onun omzuna vurup ayaklandım.

 

 

 

 

 

 

KÜBRA

“İyi geldi.” Asya yanıma oturduğunda ayaklarımdaki ağrıya rağmen neşeli hissetmeye devam ediyordum. “Her yer o kadar değişmiş ki.” İstanbul kalabalık ve gürültülü bir şehirdi. Tüm bunlara rağmen etraftaki yapıları o kadar güzeldi ki âşık olmuştum. “Yine de İtalya’yı özlüyorum.”

“Yakında gidersin.” Asya başını sallarken Zeliha önümüze portakal suyu bıraktı. Gitmek için hareketlendiğinde Asya onu tutup oturmasına neden oldu. Zeliha şaşkınlıkla Asya’ya bakarken Asya yavaşça ona yaklaştı.

“Douglas denilen adamdan hoşlanıyorsun değil mi?” Zeliha kaçmak istercesine bana baktığında omuz silktim. Bolat ailesinin çenesinden kaçmanın mümkün olmadığını artık biliyordum. “Hatta o da senden hoşlanıyor. Abim randevuya çıktığınızı bile söyledi.” Gözlerim kısıldı. Faruk cidden dedikoducuydu.

“Douglas’la iki kez yemeğe gittik. Faruk ne anlattı?”

“Onun sana çiğköfte ısmarladığını söyledi.” Asya aynı abisi gibi küçümseyen bakışlarla çevreledi ifadesini. Bunlar abi kardeş randevulardan anlamıyorlardı. “Randevuya da çıkmışsınız. İşler ciddi mi?”

“Hayır, konuşuyoruz. Faruk niye bunları size anlatıyor ki?”

“Burada ne olduğunu merak ettiğim için. Sen yüzünü hiç gördün mü? Sürekli maske takarken görüyorum onu.” Zeliha duraksadı. “Gördün mü görmedin mi?”

“Yüzünü daha görmedim.” Sanki bu onu deli ediyormuş gibi hafifçe bir sinirle söylemişti.

“Gerçekten mi? Yüzünü bilmediğin bir adamla mı çıkıyorsun?” Zeliha dudaklarını aralayıp kapattığında yüzündeki ifade düştü. Bu durumdan kesinlikle hoşlanmıyordu. Douglas sevdiği kadına yüzünü niye göstermiyordu ki?

“Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.”

“Douglas yüzünü göstermek istemiyorsa buna saygı duymalıyız Asya.” Susması için suratı asılmış Zeliha’yı işaret ettim. “Hem iç güzelliği yeter. İçi de zamanla dışa vurur inşallah.” Faruk’un izlediği filmlerden aklımda kalan bir replikti.

“Hiç de bile. Ya katilse?” Zeliha’yla aynı anda gözlerimiz kısıldı. Buradaki her adam katildi. “Tamam bakmayın öyle. Demek istediğim katil var, katil var.” Niye aynı şeyi tekrarlıyordu ki? “Türkçe konuşmamışım gibi bakıyorsunuz ikiniz de. Neyse boş verin.” Zeliha’ya baktığımda gözlerini kırpıştırıp anlamsız bakışlarla Sibel’e bakmaya devam ediyordu.

“Douglas’ın maskeli olması niye bu kadar sorun oldu?” Zeliha’nın bakışları korumacı içgüdüyle Sibel’i süzerken arkama yaslandım.

“Hırlı mı hırsız mı bilmiyoruz. Sonuçta yüzünü bilmediğimiz bir adam evin içinde dolanıp duruyor.” Endişeleri benim ilk zamanlar hissettiklerimin aynısı olduğu için ona kızamıyordum.

“Yüzünde maskesi olsa da dürüstçe söylediklerini filtrelemeden konuşuyor. Bence maskesiz yalancı olmasından iyidir.” Oturduğu yerden ayaklandı ve hışımla oturma odasını terk etti.

“Zeliha…Ben ne dedim ki? Niye çemkiriyorsun?” Asya ayağı kalkıp peşinden gittiğinde dışarıdan gelen araba sesi ayaklanarak verandaya çıkmama neden oldu. İkisini daha sonra düşünebilirdim.

Doug ileri geri bahçede yürürken bedenindeki gerginliği buradan hissedebiliyordum. Arabadan Faruk indiğinde Doug’un yanından geçip verandaya kadar ruh gibi ilerlemeye başladı. “İyi misin sen?” Bakışları beni bulurken ağır ağır başını salladı ve koltuklardan birine oturdu. İçeri girip çay doldurduktan sonra tekrar onun yanına döndüm, çayı önüne bıraktım. İçmedi. “Faruk?” Sol çaprazına oturdum. Bakışları beni buldu.

“Hamileymiş.” Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken dirseklerini masaya yaslayıp elini ensesinin üzerine koydu. “Siktiğimin intikamı için onu kırıp uzaklaşırken o benim çocuğuma hamileymiş Kübra.” Sibel hamile miydi?

“Baba mı oluyorsun?” Başını hızla sallarken dehşete düşmüş gibi yüz ifadesi vardı. Bunun güzel haber olması gerekmez miydi? “İyi bir haber bu.”

“Değil. Onu kırdım. Uzaklaştırdım. Ağlattım kaç kere. Ne için? Aptal şüphelerim yüzünden.”

“Bilsen onu kırmazdın, değil mi?”

“Beni rahatlatmaya çalışma. Özkan bizde, öldüreceğiz. Ailesi sürekli saldırıya uğruyor. Üzerine ben ondan ayrıldım. Her şey üst üste gelmese neden düşük tehlikesi olsun?” Elini yüzüne sürdü. “Eşeğin tekiyim ben.” Düşük tehlikesi mi? Bir bebeği olacağını öğrendiği gün kaybetme tehlikesi mi yaşamışlardı?

“Şu an iyiler. Kendini paralaman bir işe yaramayacak. Bundan sonra ne yapacağını düşünmen lazım.” Elimi omzuna koyup dostane tavırla sıktım. Elini yüzünden indirirken pişman dolu bakışlarla baktı bana.

“Sibel artık istemiyor.” Yavaşça yutkunurken başını sağa sola salladı. “Haklı da.” Sırtını sandalyesine yasladı. “Dedi ki, ‘Sürekli birilerinin ikinci veya üçüncü tercihi olmaktan bıktım. Sen olsan da olmasan da karnımdaki bebeğimiz benim önceliğim olacak ve önceliği olmadığımız birini hayatımda istemiyorum.’” Sibel’e hak verdiğim şeylerden biri bu olabilirdi. Faruk, Hakan için canını verirdi. Kız kardeşi içinde ölürdü. Peki Sibel bunların neresindeydi? Onun için ölmesi gerekse ölürdü, biliyordum. Yine de Sibel’e gelene kadar iki kişilik bir öncelik listesi vardı.

“Sona yaklaşıyoruz. Ümit tahtından indi. Ali’nin katillerini öğrenmek için Özkan elimizde. Geriye Azra Karan kalıyor. Onu da bulacağız. Sen Sibel’i ardında bırakmak zorunda değilsin.” Onu rahatlatmaya çalışıyordum ama rahatlayacağımız bir durumda değildik. Sorunlardan biri biterken diğerleri türeyip duruyordu.

“Ondan hala şüpheleniyor musun Kübra?” Birkaç saniye düşüncelere daldım. Eğer o bu işin içinde olsaydı Özkan’la Burhan’ın telefon konuşmasında Burhan, kardeşlerimden uzak dur, diyerek bağırmazdı. Özkan yalnızca Burhan’ın o masaya oturduğunu ima etmemiş miydi? Üzerine Ferhat, Özkan’ın kaçtığı gece Ferhat dahil Sibel ve Burhan’ı da öldürmeye çalıştığını söylememiş miydi? Sibel’i öldürecek kadar nefret etmesi için Burhan gibi o masada Hakan’ı korumak için oturması gerekirdi ve Burhan o zaman da Sibel’le aynı amaçta olduklarını dile getirmez miydi?

Ne Özkan ne de Burhan o telefon konuşmasında kendi amaçlarına ortakmış gibi Sibel’den bahsetmemişti. Sibel’in o masada olmuş olma ihtimali gün geçtikçe azalıyordu.

“Burhan’la telefonda Sibel’in de masada olduğuna dair ikisi de ortak bir şey söylemedi. Sibel’le ilgili en ufak bir pürüze de denk gelmedim. Yani araştırmama göre.”

“Burhan’la konuştum. Buraya geldikleri gün.” Devam etmesi için baktığımda iç çekti. “Özkan ve babasını bildiğimi söyledim. Düşündüm ki eğer ona kadınla ilgili imalarda bulunursam hata yapacaktı. Sibel’i ima ettiğimde kafası karıştı. Sanki Sibel’in onlarla bağlanmasının mümkünatı yokmuş gibi baktı.”

“Sibel bu işin içinde değilse kim?” Soru dudaklarımdan döküldü.

“Hatice olamaz mı?” Faruk çenesine elini sürdü. “Başka Hakan’dan nefret edecek bir kadın bilmiyorum.” Başımı sağa sola salladım. Hatice burada bile değildi. Suçlu olmasına imkan yoktu.

“Dört yıldır İtalya’daydı. Yeni geldi. Hakan bahsetti, Hatice’nin Ali’yi öldüren ekipten olduğunu söylediğinde bunu bilmediğine dair tepki verdiğini görmüş. Hatice’nin kardeşinin var olduğu o ekipten, haberi bile yok.” Bu mafya dünyasında az kadın tanıyordum. Kimin Hakan’ı öldürecek kadar gözünü karartabileceğinden emin değildim.

“Buse?” Aklıma gelen başka kadın yoktu.

“Hakan’ın eski sevgilisi onu niye öldürmeye çalışsın Kübra?”

“Biz niye Hakan’ı öldürmek isteyenlere bakıyoruz?” Kaşlarım çatıldı. Belki de olay Ali’yi öldürmekti. Olamaz mıydı? Niye tüm saldırılar Hakan için yapılmalıydı ki? Özkan, Ali’yi öldürdüğünü dile getirirken bakışlarında kendinden gurur duyan o ifadesi yok muydu? Hakan’ı öldürmek istiyordu, evet. Yine de başarısızmış hissetmiş gibi davranmamıştı.

“Hakan’ın deposunda oldu patlama.”

“Ama Ali’nin o depolara geldiği gün oldu. Acil durum veya sevkiyat olmadan depolara gitmiyorsunuz.” Bu eve geldiğimden beri gözlemlediğim şey buydu. Başka liderlerle toplantı yapmadıkları sürece Hakan bazen Ali’den kalan restoranlara gidip gelirdi. Bunun dışında evdeki ofisinde çalışmayı tercih ederdi. Depolara gittiğinde sevkiyat olduğu tarihleri seçerdi. Ali’yle görüşecekleri tonlarca mekan varken sevkiyatın yapılacağı mekanda buluşulması aptal bir tesadüf falan değildi.

“O gün sevkiyat vardı.” Diye mırıldandı. “Hakan yoğun olduğu için Ali’nin acil görüşmek istemesine tamam dedi. Normalde Ali’yi depolara yaklaştırmayı geçtim buraya bile getirmedi Kübra.” Belki de birileri Ali’yi takip ediyordu. Özkan mesela. Amacı Ali olamaz mıydı? Hakan’ın gözünün önünde öldürüp acı çekmesi için bunu yapamaz mıydı? Başka bakış açılarından bakmaya çalışmak mantıklı düşüncelerimi iyice mantıksızlaştırıyordu.

“Buraya gelmezdi derken. Ali bu eve hiç gelmedi mi?” Hakan bu koca evde Ali yaşarken bile yalnız mıydı?

“Hakan Ali’yle dışarıda buluşurdu. Onun evinde takılırlardı. Ama buraya hiçbir zaman gelmedi. Hakan onun evine gittiğinde korumalarını aşağıda bırakırdı. Korumaları görmek Ali’ye iyi gelmezdi. Bu yüzden bu eve de hiç gelmedi.” Korumaları görmek ona iyi gelmezmişmiş. Travmalarıyla alay etmek haddim olmasa da dayanamıyordum. Ali koca bir bebekti ve onu pışpışlayan daima Hakan olmuştu.

“Yüzündeki o ifade de ne?” Gözleri hafifçe kısılırken dikkatle inceledi yüzümü.

Ali’yi duymak başlarda Hakan için kederli hissetmeme ve onun intikamı için empati kurarak öfke duymama neden olurken artık huzursuz hissettiriyordu. Açıkçası bazı durumlarda verdikleri tavizler ve kendilerini attıkları bu cehenneme baktığımda Ali sinirimi bozuyordu. Bende korkuyordum bu dünyadan, yakıp yıktıkları her bir zerremi toparlayamadan tekrar tekrar parçalanmaktan. Yine de savaşmıştım. Ali sanki savaşmadan ve en ufak zarar görmeden hayatının en güzel zamanlarını yaşamış gibiydi.

Onu kıskanmıyordum. Sinirim bozuluyordu yalnızca. Sanki Ali, her şeye gözlerini kapatmış sorumsuz bir çocuk gibiydi. Gözlerini kırpmadan sorunları bulan ve çözen onun diğer yanı olan ikiz kardeşiydi.

“Bazen…Hakan bu hayattan kaçacak kadar bencil olup gitseydi yaşayacağı o hayatı, Karanbey’in kardeşi olduğu için hiç çaba sarf etmeyen Ali yaşıyormuş gibi geliyor. Bunu Hakan’a söyleme. Ölmüş kardeşinin arkasından konuşmak gibi bir niyetim yok.” Ellerimi kucağıma indirerek parmaklarımla uğraşmaya başladım.

“Hakan belki de elde edemeyeceği o dediğin hayatı, kardeşine hediye etmiştir.” Raskol kardeşimse bile onunla anılarım olmadığından bir yabancıydı benim için. Bu yüzden insanın kardeşi için yapabileceklerini tahmin edemiyor yalnızca yanımdaki adamların yaptıklarıyla şahit oluyordum.

“Senin Asya için yaptıklarına ve şu an ki hayatına bakıyorum da…Hakan’ın Ali’ye yaşattığı o mükemmel hayatı kıyaslamadan edemiyorum. Senle kardeşin arasındaki ilişki de tavizler de insanın ailesi için yapabilecekleriymiş gibi geliyor. Hakan’ınkilerse yükmüş gibi.” Sustuğumda derin nefes alıp verdim.

“Ali yaşarken ayrı öldükten sonra apayrı bir yükmüş gibi.” Faruk bakışlarını bahçede gezdirdi.

“Asya’da şımarabiliyor, öfkeleniyor Kübra.” Sesindeki inançsızlıkla başımı sağa sola salladım. Sanki benimle aynı fikirdeymiş de bunu dile getirmemek için konuyu Asya’ya getirmiş gibiydi.

“Asya’ya şımarık diye bağırsan da yalnızca size şımardığını görebiliyorum. Endişelendiğinden, başınıza bir iş gelecek diye kaygılandığından çenesini tutamıyor. Yine de minnettar. Ne seni ne Hakan’ı suçlamıyor. Kabullenmiş. Kendisi gibi acı çektiğinizi hatta yanıp küle döndüğünüzün farkında ama Ali…”

Ali hayatta olsaydı, onunla anlaşamazmışım gibi geliyordu. Hakan’la aynı evde kalıp aynı ebeveynlerle büyümüştü. Hakan’ın birileri için kendini feda edip Karanbey oluşu tabi ki onun kendi seçimiydi. Herkes bu seçim yolundan ilerlemek zorunda değildi. Yine de Ali’yi nankör olarak görmeden edemiyordum.

“Ali maymun iştahlıydı.” Daha fazla konuşmak istiyordu ama belli ki benim gibi ölünün arkasından rahatça atıp tutmak onu da rahatsız ediyordu.

“Ali’yi boş verelim.” Elimi salladım. “Sen Sibel ile ne yapacağına karar ver. Baba olacağına hala inanamıyorum.” Hızla odağımı bu yeni habere çevirdim. Heyecanla kıkırdadığımda beni ters bir ifadeyle süzdü.

“Benden baba olmaz mı diyorsun? Bu yüzden mi inanamadın?” Huysuzluğunu bana bulaştıracaktı. Anlaşıldı.

“Bilmem olur mu? Bir kere çay bağımlısısın.”

“Ne varmış bunda?” Getirdiğim soğumuş çayı yudumladığı gibi püskürttü. “Bergamotlu çay mı?”

“Asya yaptı. Sen çok seviyormuşsun öyle dedi. Sana özelmiş.” Bardağı öfkeyle bırakırken Asya’nın adını bağırdı. Asya içeriden çıktığında Faruk’un omuzlarını sarıp yanağını öptü.

“Faruk Bolat. Gönlümün prensi.” Faruk’un dudakları kıvrılır gibi olsa da hızla bunu sildi, istifini hiç bozmamaya kararlıydı. “Çayı sevdin mi? Tam senin seveceğin lezzette bir çay buldum markette.”

“Ula bu na biçum çaydur ya, bergamotlu mergamotlu şeylari içemam ben.” O kadar hızlı konuşmuştu ki ne dediğini anlamamıştım. Asya gülerek yanına oturdu ve yüzümdeki anlamsızlık dolu ifademe baktı.

“Abim bergamottan nefret eder.” Faruk ters ters bakmaya devam ederken Asya onun bu haline gülmeye devam ediyordu. “Yok öyle suratsız kalıp beni görmezden gelmeler. Böyle intikamımı alırım işte.”

“Sen bela mısın kızım? Sen İtalya’dayken daha az sinir oluyordum. Geldiğinden beri sinir hastası yaptın beni.” Bu söylediğine gülmeye başladığımda Faruk’un huysuz bakışları beni buldu. “Ne gülüyorsun? Yalan mı? Ben gayet sakin ve kibar bir beyefendiyim. Siz ikiniz beni deli ettiniz.” Benim ne suçum vardı?

“Asya’ya müjdeli haberi ver Faruk.”

“Ne haberi?” Merakla kahkahalarını kesti Asya.

“Dayı oluyorsun.” Dedim dan diye. Faruk aniden kahkahayı bastığında Asya gözlerini kırpıştırdı.

“Ne oluyorum?” Dayı olması kötü bir şey miydi? Niye garip bir şey söylemişim gibi bakıyordu ki?

“Cahil cühelasın.” Faruk geldiği andan beri ilk kez eski ruh haline dönmüş kahkahalara boğulmuştu. Onu neden güldürdüğümü bilmesem de huysuz ve suratsız halini görmekten daha iyiydi bu halleri. “Amca oluyorsun Asya.” Dedi gülüşleri arasında.

“Hayır ya. Dayı oluyor.” Diretişim kahkahalarını arttırdığında yardım için Asya’ya döndüm. Onun kafası benimki gibi karışmış gibiydi. “Dayı olmak istemiyor musun?”

“Bir kez daha dayı dersen oturup ağlayacağım.” Faruk kahkahaları arasında konuşurken nefes nefeseydi. Dayı demem onu ağlatacaksa eğer, demezdim o zaman.

Bu kafayı sıyırdı Kübra. Kardeşinin dayı olması gülünecek bir şey olmamasına rağmen gülüyor durmadan.

Acaba bir şeyi yanlış mı yapmıştım? Ne zaman yanlış bir şey yapsam veya söylesem böyle haykırarak alay ediyordu benimle.

Sanırım gerçekten stresli bir gün geçirip kafayı yedi bence. Bizim hiçbir suçumuz yok.

“Ne amcası? Ne dayısı?” Asya benim kadar sabırlı olamamış olacak ki Faruk’un koluna vurdu. “Abi sus da anlat. Neye gülüyorsun?”

“İyi geldi.” Faruk derin bir nefes alırken elini karnına yasladı. “Her seferinde cahilliğin neşemi yerine getiriyor. İyi ki cahilsin Kübra.” Bu iltifattan ziyade hakaretmiş gibi geldiğinde masanın altından ayağına tekme attım. “Tamam kızma.” Hafifçe güldü.

“Gülme krizin bittiyse ne olduğunu anlatır mısın?”

“Sibel hamile. Kübra, hala oluyorsun demek istedi…Sanırım aile bağlarının isimleri karıştı.” Hala, amca, dayı, teyze, elti, kayın, kayınvalide…Bitmiyordu ki. Hepsini sürekli karıştırıyordum.

Doug bana yenge deyip durduğu için bir tek ondan emindim. Hakan’ın da karısıydım. Mesela Ümit Karan bana gelinim demişti. Enişte kime deniyordu? Kocamın erkek kardeşine mi?

Sus Kübra. Hiç oralara girmeyelim ve asla düşünmeyelim.

“Gerçekten mi?” Asya eliyle dudaklarını kapatıp ciyakladı. “Geçen kavga ederken fazla şiddet gösterdim ona. Yeğenime bir zarar verdim mi?” Yeğen mi? Elimi alnıma sürdüm. Yemin ederim Türklerdeki akrabalık bağlarını anlayamıyordum. Asya hani hala oluyordu, yeğen kelimesi nereden çıktı ki?

Sorgulama Kübra. Sorgulama.

Bakışlarım demir kapıdan geçen arabayı buldu. Sabah Hakan evden çıkarken bu arabayla gitmemişti. Bizim İstanbul’u gezdiğimiz o arabayı da garajda göremiyordum. Oturduğum sandalyeden kalkarken basamakları inip duran arabaya yürümeye başladım. Hakan çıktığı anda adımlarım durdu.

Takım elbisesi çamur içindeydi ve ellerinden birinde kurumuş kan vardı. Saçları sabah çıktığı zamanki gibi derli toplu değildi. Bir şey olmuştu. Yüzündeki ifadedeki öfkeyle çevrelenmiş kaygı bile bunun kanıtıydı.

Hakan beni gördüğü an adımları durdu ve sanki nefes almayı yeni hatırlamış gibi derince bir soluk alıp verdi. Gözleri rahatlarken yüzündeki ifade gevşedi. Ona ne olduğunu sormak yerine kocaman gülüşümü genişlettim.

“Bugün çok güzel yerlere gittik. Kaçırdın hepsini Karanbey.” Hafifçe gözlerimi kıstım, ona asıldığımda kullandığım o ses tonunu kullanmıştım. Adımları tekrar harekete geçerken başımı sola yasladım. Beni şaşırtacak bir şekilde avuçlarını yanaklarıma yaslayıp dudaklarımızı birleştirdi. Hızla ceketini tutarken verdiği öpücüğü karşılamak için dudaklarımı araladım.

Öpücüğü aceleciydi.

“Her şey yolunda mı?” Dudaklarımız ayrıldığında sersemlemiştim.

“Artık yolunda.” Yanaklarımı serbest bıraktı.

Hakan verandadaki Bolat kardeşlerden artık endişeyle bahçeyi turlamayı bırakmış Doug’a kadar herkese tek tek baktı. Her ne olduysa Hakan hem endişeli hem de öfkeli görünüyordu. Acaba Bekir mezarından çıkmış ve Asya’yla izlediğim filmdeki gibi zombiye mi dönmüştü?

Gerçek hayata dön Kübra.

“Teyze oluyorsun.” Dedim yine aynı beklenmedik anda. Hakan gözlerini kıstı. “Faruk hamileymiş. Bu yüzden teyze oluyorsun.” Duraksadım. Yanlış bir şeyler vardı. Teyze kadınlara denirdi, erkeklere değil. Az önce Asya hala oluyor diye sevinmişti.

“Faruk değil, Sibel hamile. Enişte oluyorsun.” Hakan’ın dudakları kıvrılsa da tek kelime etmeden kolunu omzuma attı ve verandaya gitmemizi sağladı. Bu da yanlıştı. Doğrusu neydi? Amca mıydı? Dayı mıydı?

Alo Türkçe konuşmak istiyorum.

“Faruk hamile misin?” Faruk başını çevirdiğinde Hakan’ın gülüşü daha da arttı. “Allah amcalı halalı büyütsün.” Hakan’ın cümleleri Faruk’un kaşlarının hafifçe çatılmasına neden oldu.

“Karın gibi senin de devrelerin yanık. Her şeyi tersten nasıl anlayabilir, söyleyebilirsiniz? Doğrusunu unuttum.”

“Faruk hamile mi?” Doug sigarasını söndürürken yalandan bağırmıştı. Bahçedeki birkaç göz bize çevrildiğinde kıvrılan dudakları gördüm.

“Sizi bana sayıyla mı veriyorlar?” Faruk oturduğu yerden kalktı. “Az mantıklı davranın. Bir erkek hamile mi olur? Soğuktan beyniniz mi dondu?” Bahçede gülen korumalardan Doug’a çevirdi bakışlarını.

“Bana bak İtalyan…Gözüme batıyorsun.”

“Mutlu haberini paylaşıyorum işte. Teyze oluyorum.” Kahkaha atmaya başladığımda Doug bana döndü. Tamam ben bir yerde kapatılmış ve Türkçeyi, yarı Rus yarı Türk birinden öğrenmiştim. Ya Doug? Yıllardır Hakanlarlaydı ve aile bağlarını hala nasıl çözememişti?

Doug ve Hakan’dan iyi teyze olur Kübra.

“Ben amca olabilir miyim? Bekir amcasından nefret ederdi. Amca olmak istiyorum.” Bunu keyifle söyleyen bendim. Faruk dehşete düşmüş ifadeyle bakarken Asya kolunu onun omzuna attı.

“Bende hala değil, teyze olayım. Baba tarafından nefret ediyorum ve yeğenimin baba tarafı olamam.” Faruk elini yüzüne sürerken omzundaki eli itip verandadaki sandalyeleri işaret etti.

“Geçin size aile bağlarını anlatacağım. Bu evin IQ seviyesini düşürdünüz.” Şakaklarına masaj yaparken mutfağın sürgülü camının önündeki Zeliha’ya döndü. “Onlara katılırsan çığlık atarım Zeliha.” Zeliha dudaklarını kıvırmış, sessizce bizim cahilliğimizi seyrediyordu.

“Çay getirmemi ister misin?”

“Bergamot olmayan çayın var mı?” Zeliha başıyla onaylayarak içeri girdi. “Evde aklı selim biri var. Şükürler olsun.”

“Sibel gerçekten hamile mi?” Hakan’ın sesindeki alay silinmişti. Faruk başını aşağı yukarı salladığında verandayı geçip sandalyelere yerleşmiştik bile. “Yılmaz erkekleri bir şey dedi mi?”

“Hayır. Burhan ve Ferhat geldi zaten. Biliyorsun. İkisi en az benim kadar şaşırdılar. Sibel beni reddedince şaşkınlıkları yok oldu tabi.” Hakan kaşlarını çatarak öne eğildiğinde Faruk elini salladı. “Bu konuyu kapatalım. Sen anlat. Niye çamur içindesin…” Bakışları eline kaydı. “Elinde kan var.” Hakan üzerindeki takıma ve elime bakıp başını sağa sola sallayıp ayaklandı. Sanki üzerindekileri unutmuş gibiydi.

Adamın aklını başından alıyorum Kübra.

“Önemli bir şey yok. Doug size anlatır. Üzerimi değiştireyim. Gelince konuşuruz seninle.” Hakan içeri girdiğinde ayaklanıp peşine takıldım. Doug’dan önce dinlemek ve görmek istediğim bir kocam vardı. Odasına girdiğinde kapıyı ardımdan kapattım.

“Yardımcı olabilir miyim?” Ceketini çıkartırken aynadaki bakışlarımızı kesiştirdi. Bu oda artık eskisi gibi kasvetli hissettirmiyor, hatta hoşuma gidiyordu. Başımı çevirdiğim her kenardan onu görebiliyordum.

“Tabi ki.” Ceketini çıkarttığında onun karşısında duracak kadar yaklaştım. Gömleğinin düğmelerini açarken bakışları yüzümdeydi. “Sabahki halinden daha iyi görünüyorsun.” Ellerindeki kanı umursamadan elinin tersini yanağıma sürdü.

“İstanbul’u gezmek beni rahatlattı. Asya’nın rahatlamak için bağırdığını biliyor muydun?” Gözleri kısıldığında kıkırdadım. “Denize karşı çığlık attı. Tabi insanlar deliymişiz gibi baktılar.” Hakan kaşlarını kaldırdığında gülmeye devam ettim. “Haklılar. Çok kalabalık olmayan deniz kenarına gittik. Yine de tek tük insanlar vardı etrafa ve deli oluşumuz tescillendi.”

“Denize çığlık atıp rahatlamak tam Asya’nın bulacağı bir yöntem olurdu.”

“Rahatlatıyor. Bir gün denemelisin. Deniz şart değil. Bağırıp rahatlayabilirsin.” Son düğmeyi de açıp gömleği çıkarmak yerine elimi karnından omuzlarına doğru çıplak teninde gezdirdim. Bu keyfi yaptığım bir hareketti.

Ona dokunmak için bahaneye ihtiyacımız yok Kübra.

“Gün içinde adamlarıma fazlasıyla bağırıyorum. Sayılır mı?” Bir adım yaklaştı bana. Gömleği omzundan kayarken elimi kollarına doğru hareketlendirdim.

“Sayılır sanırım. Gelirken kötü şeyler mi yaşandı?”

“Evet.” Bir adım daha yaklaştı, geriye adımladım.

“Her şey yolunda mı?” Sırtım aynaya değene kadar bana yaklaştı ve geriledim.

“Şu an evet.”

“Kısa cevaplar vererek ciddiye almıyor musun beni?” Elimi kemerine kaydırıp çözmeye çalıştığımda eli boynumdan enseme sürtündü ve kaçmama engel olurcasına sıktı.

“Daima en çok seni ciddiye alıyorum Karım. Sende her şey yolunda mı?” Yolundaydı. Bekir’i atlatmıştım, gezi iyi gelmişti. Asya çok konuştuğu için düşüncelerim beni terk etmiş zihnim resmen yıllardır ilk defa Bekir’in istilasından kurtulmuştu. Sabahki gibi kötü değildim. Gelecekle ilgili hala kaygılarım vardı ama şu anımı bunun için heba etmeye niyetli değildim.

“Yolunda.” Pantolonu da yere düştüğünde iç çamaşırıyla kaldı. Dudakları tehlikeli bir gülüşle kıvrılırken gözlerindeki arzu dolu bakış ağır ağır yüzümde gezindi.

“Benimle duşa girmek için fazla kıyafet var üzerinde.” Dilim damağım kururken yavaşça yutkundum. Onunla daha önce kaçtığımız o evde duşa girmişliğim vardı ve sonu daima arzu dolu bir hal alırdı.

“Kıyafetlerini ben mi çıkarmalıyım?” Sessiz kaldım. Eli kazağımın ucundan çıplak karnıma kaydığında kafamı aynaya yasladım. “Buraya gelirken uzun zaman sonra ilk defa korkum beni ele geçirdi.” Kazağı çıkartıp attığında pantolonumun düğmesini açmak için acelesiz dokunuşları omzumdan göğsüme oradan karnıma değdi ve sonunda düğmeyi açabildi.

Bizi kışkırtıyor bu herif Kübra.

“Karanbey’i korkutacak ne olabilir ki?”

“Sen.” Pantolonum yere düşerken eğilip kucağına aldı beni. Kollarımı omzuna bacaklarımı karnının etrafına sardığımda banyoya yöneldi. Neden endişelendiğini soramadan dudaklarımızı birleştirip sırtımı duştaki fayanslara yasladı. Su başımızdan aşağı akarken ellerim saçlarını buldu.

 

 

 

 

 

 

KARANBEY

Aynadaki aksimize bakarken yatakta saçları göğsüme dağılmış Kübra’yı seyretmeye devam ediyordum. Uykuya dalmıştı. Uykuya ihtiyacım vardı ama yapamıyordum. Zihnimde yankılanan sesler ilk kez Kübra’ylayken bile susmuyordu.

En son bu kadar kaygılandığım zaman, daha on yedimde annemin yapabilecekleriyle yaşanacak olanlara duyduğum endişeli anlarımdı. Faruk’un ailesini zarar görmeden buralardan kaçırmak ve annemle kardeşimi de alıp götürmek…Tüm bunları babama yakalanmadan yapmak için yollar aradığım o zamanlardaki gibi çıkmazdaydım.

Capo’ymuş, Pakhan’mış, Türk mafyasıymış… Kartellerin ve Ali’yi öldüren ekibin karımı da tehdit etmesi… Şakaklarımdaki ağrı şiddetlenirken gözlerimi kapatıp burnumu Kübra’nın saçlarına gömdüm. Benim şampuanımı kullanmıştı ve ben kokuyordu.

“İşin içinden çıkacağımız sihirli bir değneğe ihtiyacımız var. Karanbey yeterli gelmiyor.” Fısıldayarak iç çekerken gözlerim tekrar aynadaki aksimi buldu.

“Onu da kaybedecek misin?” Ali’nin sesi zihnimde yankılanırken uzun zaman sonra ilk defa onu duyduğum için bedenim gerildi. “Yoksa savaşacak mısın? Gerçi savaşınca da kaybediyorsun.”

Cevap verme Hakan. Zihnindeki kaygıyı bastır.

İlaçlara geri dönmekle ilgilenmiyordum. Zihnim daha berraktı. Kübra’nın başını yastığa bırakırken yataktan kalktım.

“Beni duyduğunu kabul et. Deliriyor musun Karanbey?”

Kıyafet dolabından çıplaklığımı örtecek kıyafetlerimi hızla giyerken sigara içmeye ihtiyacım vardı. Odadan çıkmadan önce Kübra’nın üzerini örtüp kapısını aralık bırakarak aşağı indim. Balkona çıkabilirdim, yine de Zenas ve Bo’nun yalnızlığıma ortak oluşlarından hoşlanıyordum.

“Faruk?” Hala masadaki yerindeydi ve önündeki kül tablası sigara izmaritleriyle doluydu. Önündeki kupadaki çayın hala dumanı tütüyordu. “Uyuyamadın mı?” Oturup sigaramı yaktığımda ağır ağır başını salladı.

“Asya susmak bilmiyor. Evde oturduğumu görürse dibimden ayrılmaz. Veranda da üşüyor. Eve gitti bu yüzden.”

“Beni de kovacak mısın?” Cık cıkladı.

“Sana daima boynum kıldan ince Karanbey.” Hafifçe gülümsedim. Sigaramı yakarken yanındaki sandalyeye çöktüm. Sessizce sigaralarımızı içerken omzumla onu dürttüm.

“Sibel’i istemeye gidelim. Tarih belirle.” Faruk başını eğdi. “Ferhat’la konuşacağım.”

“Sibel beni istemiyor artık.” Bebeğin babası olmadan mı dünyaya getirecekti? Abileri bir şekilde ona kol kanat gelirdi hatta bunu yapmasalar bile Sibel kendi hakkından gelirdi. Güvenim tamdı. Yine de Faruk’u severken çocuğunu babasız bırakacak kadar bencil bir anne olmayacağını düşünmüştüm.

“Önceliğim o değilmiş. Hayatımdaki üçüncü dördüncü öncelik olmak istemiyormuş.” Onun hamilelik haberine niye ortalığı ayağı kaldırarak sevinmediğini şimdi daha iyi anlıyordum.

“Haklı.” Faruk kaşlarını çatıp bana baktığında omuz silktim. “Sana aileni kur dedim kaç kere. Siktir git bile dedim.”

“Senin kara kaşına gözüne mi burada kalıyorum? Seni düşünen mi var?” Bu söylediklerinin aksi için burada olduğunu biliyordum. Beni yalnız bırakmamak için kendini yalnız bırakmaya mecbur hissediyordu. Faruk’un niye kendini bu denli suçlu hissettiğini anlamıyorum. Olay babasının ihanetinin utancından ve arkadaşlığımızdan fazlasıydı. Ali’nin ölümünden sonra dibimden ayrılmamıştı. İyice hayatını bana adamış gibi davranıyordu. Buna minnettar olsam da kendi hayatını kaçırıyordu.

Faruk’un Ali’si olmaktan korkuyordum.

İtirafım birkaç saniye duraksamamı sağlarken sigara bitene kadar sustum. Bu doğru gelmiyordu. Ali benim yüzümden ölmüştü ve yıllarca ona kol kanat gelmemi o değil, ben istemiştim.

“Sevdiğini kaybetmeden git, Faruk.” Zihnimdeki düşünceler Ali’nin ikizi olmanın yüklerini yansıtırcasına işkence çektirirken başımı sağa sola salladım. “Her şey için geç olmadan hayatını yaşa kardeşim.”

“Yalnız bensiz bir bok yapamazsın.” Sigarayı söndürüp çayını yudumladı. Kibirli it.

“Olay ben değilim. Sensin. Çocuğun oluyor Faruk. O kızı yüz üstü bırakamazsın. Ayrılma nedenin Özkan’ın gizemi değil miydi? Özkan elimde. Siktir et devam et. Artık Sibel’e de kendine de işkence çektirme daha fazla.”

“Benden ayrılıyor musun lan?” Cık cıkladı. “Bu ilişkiye fazla emek verdik be Hakan.”

“Sevgilim misin? Karım mısın? Saçma sapan konuşma.” Elimin tersini koluna vurduğumda gevşekçe güldü. Seviyordum onun şebekliğini.

“Şu hafızam yerine gelmediği için canım sıkkın.” Hainleri bulmuştuk, Ali’nin ekibinin çoğu üyesini de öğrenmiştik. Geri kalanı Özkan anlatacaktı. Canını ne sıkıyordu ki?

“Şüphelendiğin bir şey mi var?” Gözlerimi kısarak yüzünü inceledim. Huzursuzluğunu buradan hissedebiliyordum. “Anlat Faruk. En fazla ne olabilir?”

“Ben…” Göz ucuyla baktı. “Kızacağını biliyorum.” Ağzında gevelediği kelimelerden seçebildiğim bunlardı.

“Hafızan yerine geldi mi?”

“Bazı detaylar olmadan.” Sanki o detayların ne olduğunu biliyormuş gibi hayal kırıklığıyla söylemişti.

“Neyle ilgili detaylar?” Dirseklerimi bacağıma yaslayıp öne eğildim. “Konuş Faruk. Sırlardan hoşlanmam.” Dudakları aralanıp kapandı, kaşlarını çatıp bakışlarımızı ayırdı. Bardağındaki çayı tek dikişte bitirdi. Bardağı sehpaya bırakırken göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi.

“Bekir’in Ali’nin katillerinden biri olduğunu başından beri biliyormuşum. Hafızam yerine geldiği kısmında Bekir’e hesap sorduğumu anımsadım.” Geriye doğru doğrulurken onun birkaç hafta önce ölümden döndüğünü kendime hatırlatmak için birkaç saniye sessizce nefes alıp verdim. Öfkemi ona yönlendirebilirdim ama hafızasının tamamı onda değildi. Bir nedeni olamaz mıydı?

Yalanın bir nedeni olmaz Hakan.

Eğer Kübra’yla yolum kesişmese ve Ali’nin katillerini duymamış olsaydı, Faruk benden bunu bir ömür saklamaya devam mı edecekti?

“Faruk…Niye sakladığını da anımsadın mı?” Ses tonumu kontrollü tutmaya çalışsam da dudaklarımdan öfke dolu tonlamayla çıkıverdi. Hafızasının tamamı gelmeden ona neyin hesabını soracaktım.

“Hayır. Bekir’e hatırlamadığım birinin adını duyurursa onu öldüreceğimi söylediğimi hatırlıyorum yalnızca.” Yani birinin adı duyulmasın diye Bekir’i tehdit etmişti. Birini korumak uğruna bana yalanlar söylemeye devam etmişti.

“Sana şimdi söylüyorum çünkü sebebim her neyse seni kandırmayı seçmiş olmaktan memnun değilim. Geçmişim tamamen geldiğinde kıçıma tekme vur.” O kadar kolay değildi. Sigaralarımdan birini daha yakarken sessizce içmeye başladım.

Ali öldüğünden beri toplam altı ay olmuştu. Hatta yedinci ayı yarılamıştık. Nefesimi kesen ve kendimi bok gibi hissettiğim günlerim, haftalarım hatta aylarım olmuştu. Kübra göğsümdeki baskıyı hafifletecek kadar yakınım olana kadar geçirdiğim ızdırabı ve suçluluk duygusunun o boğucu hissini yaşadığımda en ufak bir ipucuna bile hasrettim.

Ali’yi kim öldürdü?

Her gece zihnimde yankılanan soru buydu ve Faruk bunu cevaplamak için bana Bekir’i verseydi veya o hatırlamasa da koruduğu her kimse onu söyleseydi eğer, şimdiye çoktan bu aptal intikam yükünden kurtulabilirdim.

Günlerce Ali’nin katilinin peşine düşmüştüm ve Faruk bana onu bulamadığımızı söylemişti. Kübra gelene kadar onların tek bir kişi olduğunu düşünüyordum ama Bekir’le beraber toplam altı kişinin elinde ikizimin kanı vardı. Dört ay boş yere birilerini araştırmak yerine sadece Bekir ve etrafındaki olaylara odaklanabilirdim. Faruk bana öğrendiği gün söyleseydi, Bekir’i öldürecek kadar büyük olan öfkemi kontrol edemeyeceğimi biliyordum. O zaman kontrolümü sikip atardım. Kardeşimin kanını akıtanlara asla merhamet göstermeden onun gibi toprağın altına gömerdim onları.

Faruk’un yalanı bana haftalarca boşa geçen zamandan başka bir şey katmamıştı. Şu an hafızasının bir kısmı olmayabilirdi ama yine de yalanı söyleyen oydu. Güvenebileceğim sayısız insandan ilki bile bana yalan söylüyorken o masadakilerin arkamdan kuyumu kazmalarına tek kelime söylemeye hakkım yoktu. Beni kardeşim kandırmıştı, elin adamları niye dürüst bir şekilde davranmalıydı ki?

“Nedenini hatırladığım ilk an sana anlatacağım. Yemin ederim.” Başımı sağa sola salladım ve sigaramı söndürdüm. Artık nedenlerine inanabileceğimi hissedemiyordum.

“Neden? Siktiğimin nedenlerinden yoruldum Faruk. Herkesin her şeyi yapmasının sikik bir nedeni var.” Sesim bahçede yankılandığında bize bir anlığına çevrilen bakışları umursamadım.

“Kardeşim-” Öfkeyle bakışlarımı ona çevirdiğimde sustu. Gerçekten kardeş olsaydık benden bu bilgiyi saklamazdı. Bedenimdeki o yangınla ortak bir şekilde ruhum yanarken bana Ali’nin katillerine yakın olduğumu söylemeliydi. Kübra gelene kadar aldığım tek koku o geceye ait is kokusuydu, bunu bilmiyor olsa da elinde bunu bastıracağım bir ipucunun oluyor olmasını hazmedemiyordum.

Aylardır benden aptal bir bilgiyi saklamıştı. Bunu bana yapan kardeşim dediğim adamdı. Kübra bile beni tanımadan Ali’nin katilleriyle ilgili olan gördüklerini, ona ne yapabileceğimi bilmeden anlatmamış mıydı? Kardeşim dediğim adam benim yıkımımı görmezden gelip benden gerçeği saklamaya nasıl cesaret etmişti?

“Keşke bunu hafızanı kaybetmediğin zaman cesaretle söyleyebilseydin. Çünkü o zaman cidden suratına bir yumruk geçirmem kolay olurdu.” Derin bir soluk alırken elimi alnıma sürdüm.

“Çoğu günlerim gidip geliyor. Hakan, bunu senden niye sakladım ve şu an niçin söylüyorum bilmiyorum. Sadece özür dilerim kardeşim. Mantıklı bir sebebi vardır diye kendimi savunmayacağım ama vardır mutlaka bir sebebi.”

“Sebebin ne olursa olsun bana yalan söylediğin gerçeğini görmezden gelmemi mi bekliyorsun?” Oturduğum yerden kalktığımda sandalyem yere devrildi. Günlerdir öğrendiklerim, aldığım tehditler, yılların yorgunluğu…Her şey birleşmişti ve patlamaya hazır bombaya döndürüyordu beni.

“Dört ay ben her gördüğüm kişiye potansiyel suçlu gözüyle baktım. Lan intikam yemini ettiğim günden beri aklımı kaçıracak kadar Ali’nin katillerine kafayı taktığımı bilmiyor musun? Aynaya her baktığımda kendimi değil, Ali’yi görüyorum ben.”

Şu an hafızasının büyük bir kısmı geri dönmemişti ve kızacağım an, onun tüm geçmiş anılarına sahip olduğu zaman olmalıydı.

Sikimde bile değildi. Öfkem artık kontrolümü eline geçirmişti.

“Biliyorum.”

“Biliyorsun. Bilmene rağmen bana yalan söylemek için nasıl bir sebebin olduğunu merak ediyorum. Ben, Ali’nin katilini bulamadıkça onun bana musallat olmasına da kendime onca eziyeti çektirirken kenarda oturup seyretmenin de akla mantığa uygun hangi sebebi olduğunu merak ediyorum.”

“Özür dilerim.” Faruk ayağı kalkarken gözlerinde oluşan pişmanlıktan nefret ettim. Yaptıklarından pişman olacak biri değildi, daima sağlam adım atardı. Attığı o adım ve aldığı o karardan pişmanlık duyacaksa ne diye cesaret edip böyle bir şeyi saklamıştı benden.

Tam tamına dört ay ben yaşarken yanıp kavrulmuştum.

Tam tamına dört ay ben aynalardan korkup kaçmamak için odamdaki aynalarda beni seyreden aksimin Ali oluşunu hazmetmeye çalışmıştım.

Tam tamına dört ay yaşamak için devam etmeyi düşündüğüm her saniye depoda yanan tenim tekrar tekrar aynı acıyla yanıp durmuştu.

Siktiğimin dört ayı dışarıya ne kadar güçlü olmaya çalıştıysam o kadar kendime güçsüz ve çaresiz kalıp durmuştum. İntikamıma tutsak kalmıştım.

“Sana demiştim ikiz. Herkes sana yalan söyleyecek.” Zihnimde yankılan ses Ali’nindi. Olmadık anlarda ortaya çıkmasından nefret ediyordum. Bana tek hissettirdiği başarısızlık ve onun katillerini bulamamanın güçsüz hissettirmesiydi. “Kimseye güvenme demiştim.”

“Sikerler.” Sol koluma yayılan bir süredir hissetmediğim yangını tekrar hissettiğimde elimi koluma yaslayıp suratımı buruşturdum.

“Canını yakan etrafındaki yalancılar mı? Yoksa katillerimi bulamayışın mı?” İçeri girerken nefes alışverişim düzensizdi. Elimi koluma sürterken merdiven basamaklarını ikişer üçer çıktım. Acı katlanarak büyüyordu ve ilaçlarıma ihtiyacım vardı.

Adımlarım rastgeleydi ve tamamen uzaklaşmak adınaydı. Öfkemi Faruk’a yönlendiremezdim. Çünkü aptal sırlarlar dolu hafızası silinip gitmişti. Odaya girdiğimde Kübra’nın yatakta kıpırdanması adımlarımı durdurdu.

“Onu da yanında tutamayacaksın. Gidecek. Güçlenmiş olabilirsin ama hala Pakhan’la savaşamazsın. Kaybedeceksin. Yine.” Aynalardaki yüzüm Ali’ninkine çevrilirken gözleri yatağa diktim.

“Gerçek değilsin. Kaygılandığımda ortaya çıkıyorsun.” Mırıldanırken Kübra’nın gözleri aralandı. Bakışları önce yatmam gereken kısımda daha sonra ayakta dikilen bana kaydı. Uyku akan yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.

“Uyku tutmuyor mu?” Hafifçe esnediğinde başımla onayladım onu.

“Ona bağımlı oldun. O da gidecek. Bu sefer ne gibi başarısız plan kuracaksın ikiz?”

Göğsümdeki şiddetli sancı ve zihnimde yankılanan Ali’nin sesi bedenimin titremesine neden oldu. Bu odadan nefret ediyordum.

Kübra’ya odaklan Hakan. Ona odaklan.

“Bu oda bana iyi gelmiyor.” Diye itiraf ettiğimde başını ağır ağır sallayıp çıplak ayaklarını yataktan sarkıttı ve ikimizin yastığını kucağına alıp bana doğru adımladı.

“Senden kaçıyor. Yatağında yatmayacak kadar güçsüz olduğunu düşünüyor. Oda sana iyi gelmiyor mu? Senin anormal olduğunu anlayıp terk ediyor işte.”

Ali’nin zihnimdeki sesi daima onun katillerini bulamadığım için yargılamak üzeri olurdu. Şimdiyse içten içe hissettiğim kaygılar ve düşünceler onun sesiyle bana işkence çektiriyordu.

“Nereye?” Sesim ilk kez korku dolu gelmişti kulaklarıma.

“Bu oda sana iyi gelmiyor. Başka odaya gidelim.” Kalbim teklerken derin bir nefes aldım. Beraber gitmekten bahsediyordu. “Evde odadan bol ne var, gider yatarız birine.” Yine çözmüştü işte. Herkes için küçük olan ama benim zihnimde büyük yer kaplayan ne huzursuzluğum varsa çözecek bir yol buluyordu.

Ali’nin sesi de kolumdaki ağrı da kesildi.

“Kolun tekrar mı ağrıyor?” Bakışları kolumdaki elimin üzerinde gezinirken gözleri kısıldı. Başıyla komodini işaret etti. “İlaçlarını içmeyi bıraktığını biliyorum ama lazım olur diye çekmeceye koydum.” İlaçlara karşı olsa da ağrılarımı dindireceğini bildiği için ilaçlarıma karışmıyordu. “Rengin de soluk. Neyin var Kocam?”

“Bugün boktan bir gün.” Sesimin tonlaması bana bile yabancıydı. Sanki yıllar öncesine dönmüş ve lise zamanlarımdaki Hakan olarak çaresiz hissettiğim anları yaşıyordum.

“Dün de boktan bir gündü. Bence boktanlıklar içinde iyi idare ediyoruz.” Kıkırdadı. Uzanıp yanağımı okşarken dokunuşu rahatlatıcıydı.

Dört aydır hayatımı Faruk’a güvenerek hiçbir adım kaydedemeden kendimi yiyip bitirmekle geçirmiştim. Ali’nin katilini bulamadığım her gün onu görüşlerim artmıştı. Vicdanım beni terk etmiyorken zihnimi de hasta ediyordu.

Faruk susmuştu. Zihnimde onca gürültüyü susturacak adam…Benim kardeşim dediğim adam… Kendimi cezalandırışımı bilmesine rağmen susmuştu. Şu an zihninin parçalarının kaybolması umurumda bile değildi.

Boktanlıklara rağmen idare falan etmiyordum. Boktanlıklarla dolu bir hayatta boğulup duruyordum.

“Neyin var?” Yastıkları bıraktığında uzanıp yanaklarımı avuçladı. “Gözlerin niye hayal kırıklığıyla dolu?”

“Ali’yi duyuyorum. Susmuyor.” Kaşları çatılır gibi oldu. “Ne yaparsam yapayım susmuyor. Sürekli azarlıyor. Beceriksizliğimi güçsüzlüğümü söylüyor. Dayanamıyorum.” Ellerini kulağıma kaydırdığında alnımızı birleştirdim. “Susmuyor.”

Kübra’nın konuşmak isteyişleri Ali’yi susturuyordu. Tekrar tekrar konuşmalıydı, susmamalıydı. Kübra konuşmadan kulaklarımı kapatırken dudakları yanaklarıma sırasıyla değdi.

“Yapabileceğim bir şey var mı? Konuşabilirim. Ben sabaha kadar susmadan konuşabilirim.”

“Zihnimde bana işkence eden sesleri sustur.” O konuştuğunda her bir ses kesiliyordu. Burnumdaki is kokusu siliniyordu. Duvarlarımdan sızan acıları da ihanetleri de bastırıp başım dik kalmaktan yorulmuştum. Her boktan probleme çözümü kendimin bulmasından da… Kübra yorulduğum anlarda elini uzatıyordu.

“Zihnindeki sesleri duyamayacağın kadar konuşurum. Çok konuşabilirim.” Elimi beline kaydırıp kollarımı ona doladım. Zihnimdeki tek ses o olabilirdi. Yargılamazdı, daha güçlüsü olmadığım için hayal kırıklığı hissettirmezdi. Kübra benden utanmazdı.

“Konuş. Hiç susma.”

 

 

 

 

 

 

KÜBRA

Bir sorun vardı. Hakan’ı içten içe kemiren ve bitmez tükenmez bir döngüye sokan o sıkıntısının nedeni neydi bilmiyordum. Sabah uyandığı andan itibaren Faruk’la konuşmuyordu. Aynı sofraya oturmuşlardı ama ikisi de tek kelime etmiyordu. Masadaki negatif enerji o kadar yoğundu ki çenesi düşük Asya bile sessizce kaçamak bakışlar atıyordu.

“Patron.” Doug içeri girdiğinde Hakan başını kaldırdı. “İstediğin dosyaları getirdim.” Hakan yerinden kalkıp dosyayı alırken merdiven basamakları çıkmaya başladı. Asya da ben de hızla Faruk’a çevirdik bakışlarımızı.

“Hakan abi niye kötü görünüyor?”

“Cidden bir sorun mu var? Sabahtan beri tek kelime etmeden emirlerini yerine getirdiğim için başını sallamakla yetindi.” Douglas önce bana sonra Faruk’a baktı.

“Faruk?” Faruk sesimi duymasıyla başını kaldırdı. Daha önce bana aynı yüz ifadesini yapmıştı. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken elimle dudaklarımı kapattım. Söylemiş olamazdı değil mi? “Yapmadım de.”

“Neyi yapmadı?” Douglas’ı umursamadan ayaklandım.

“Faruk, Hakan’ın güvendiği tek kişisin. Haftalarca söylediğin yalana devam edemez miydin?” Faruk kaşlarını çatıp oturduğu yerden kalktı.

“Ona yalan söylemeye devam mı etmeliydim?” Sesindeki sitemi umursamadım. Başta niye yalan söylediğini bilmiyordum. Yine de söylemeyi seçmişti. O zaman buna devam etmesi gerekmez miydi? Hakan’ın hayatı beklenmedik olaylardan ve hayal kırıklıklarından ibaretken bunun parçası olmamalıydı.

Faruk’un yalan söylemeye devam etmesi Hakan’ı kandırmak olsa da Ali’nin katilleri tamamen bulunduğunda konuşulmadan üzeri örtülebilecek bir yalan olarak kalabilirdi. Bunca zaman susmuşken aniden bu konuyu itiraf etmenin ne Hakan’a ne Faruk’a hiçbir faydası yoktu.

“Hayatı boktan giderken nasıl sustuysan öyle susmaya devam etmeliydin.” Gece Hakan’ın hayal kırıklığı dolu bakışlarını anımsadığımda göğsümde oluşan acı dolu sancı büyüdü.

“Olay ne?” Asya’nın bakışları ikimiz arasında gidip gelirken Faruk derin nefes aldı.

“Ali’nin katillerinden birini saklaması için Bekir’i tehdit ettiğimi anımsadım. Kimi saklamasını söylediğimi hatırlamıyorum-” Cümlesinin devamını getiremeden Douglas onun suratına yumruk attığında Asya çığlık attı, olduğum yerde sıçradım.

“Kimi saklamasını söylediğini hatırlamıyor musun? Cazzo. Aylardır bizi oyalıyor muydun?!” Douglas’ın vurduğu yanağını eliyle okşarken suçlu bir ifadeyle bakmaya devam etti.

“Doug?”

“Karışma Kübra.” Douglas’ın ilk kez bana Kübra diyor ve bağırıyordu, bu yüzden sesim içime kaçtı ve olduğum yerde sindim.

“Kardeşine yalan söyleyecek kadar koruduğun piç kim? Sibel’in abileri mi?”

“Onları niye koruyayım?” Faruk kaşlarını çattı. Hafızası yerine gelmemiş olsa da Yılmaz ailesi için Hakan’a yalan söylemeyeceğinden emindi. Öyle olmasa onları bulduğum ilk anda beni susturmaya çalışmaz mıydı? Onun Burhan’ı saklamasını söyleyen bendim, o söylemek için diretmişti. Sibel’i sevdiği için abilerinin hatalarını gizlemek adına Hakan’a yalan söyleyemezdi. Hayır koruduğu bir Yılmaz olamazdı.

“Abi… Özkan’ı mı gizlemesini istedin? Sevdiğin kızın abisini mi korumak istedin?” Faruk bunun cevabını veremeden yukarıdan bir şeylerin kırılma sesi kulaklarıma ulaştı. Masanın etrafını dolanıp merdiven basamaklarını çıkmaya başladığımda ardımdan gelen adım seslerini umursamayacak kadar endişeliydim.

Hakan’ın çalışma odasından gelen gürültüler artarken Faruk etrafımdan geçip kapıya ulaştı. Kapıyı açtığında gördüğüm manzarayla olduğum yerde durdum. Hakan öfke nöbeti geçiriyormuşçasına odanın altını üstüne getiriyordu.

“Birer birer gelin.” Hakan’ın arkası dönüktü ve öfkeli bağırışı koridorda yankılandı. Duvara attığı her neyse paramparça olurken onun titreyen ellerini gördüm. Kontrollü olan her bir hücresi çöküyordu ve nedeni Faruk’un anlattıkları olamazdı. Bir şey Hakan’ın patlamasına neden olmuştu.

Faruk içeri girdiğinde Hakan ona döndü. Gözlerinde acı, öfke, dün geceki hayal kırıklığından çok daha fazlası vardı. “Benden sakladığın başka ne var?!” Faruk’un yakasını tuttuğunda onun sırtını kitaplığa yasladı. Douglas içeri girip Hakan’ın Faruk’a zarar vermemesi için uzaklaştırdı. “Sende mi onlarla çalışıyorsun?!”

“Patron.”

“Herkes arkamdan taşak geçerken onlarla çalıştın mı sende?!” Hakan’ın, Douglas’ın tutuşundan kuruldu. “Belki sende onlardan birisisindir Doug. Kime güveneceğim ben? Siktiğimin gücüne her şeyi verdim.”

“Hakan.”

“Hakan yok!” Faruk’un konuşmasına engel olurken titreyen ellerini yüzüne sürdü. “Ne bok oluyorsa Hakan oluşumdan oluyor. Siktiğimin merhameti bundan sonra hiç kimseye yok!” Onun pimini çekenin ne olduğunu bilmiyordum. Yanına gidemeyeceğim kadar kontrolsüz davranıyordu.

“Ne oldu?” Doug cevap alamayınca İtalyanca konuştu. Hakan ona da cevap vermeden öfkeli soluklarla odanın için rastgele adımlarla ilerlemeye devam etti. “Karanbey!”

“Ne oluyor mu?” Hakan Douglas’tan uzaklaşıp kitaplıktaki dosyalardan birini daha yere attı. “Salaklığıma katlanamıyorum. Amına koyduğum mafya dünyasındaki ihanetlere katlanamıyorum!” Elleri o kadar titriyordu ki bedenindeki gerginliği atıyor gibiydi.

“Ben…Siktiğimin güç savaşından çok sıkıldım.” Douglas’ın son tutuşundan kurtulup kapıya yöneldiğinde gözlerimiz kesişti. Ona destek olmak için adım atamadan kaşları daha çok çatıldı ve bakışlarımızı bıçak gibi kesip yanımdan geçip gitti.

“Douglas onunla git.” Faruk’un boğuk çıkan sesi Douglas’ı harekete geçirdi.

“Abi iyi misin?” Asya, Faruk’un yanına giderken adımlarım darmaduman edilmiş odaya yöneldi. Kitaplıktaki dosyalar, kitaplar, her ne varsa her şey birbirine girmişti. Hakan’ı delirtenin ne olduğunu anlamak için etrafa bakarken bakışlarım laptopu buldu.

“Abi bir şey söylesene.” Faruk’un bakışları donuklaşmış sırtı kitaplığa yaslanmıştı. Asya onunlaydı. Bu yüzden masanın etrafını gezip laptop ekranına baktım.

“Haldun’un ofisi.” Diye mırıldanırken sonlanmış videoyu başa sarıp başlattım. Haldun içeri girerken her zamanki koltuğuna yerleşti. İçeri giren sıska bir erkek elindeki çantayı masaya bıraktı. Kameranın açısından kim olduğunu göremiyordum.

“Kızı görmek istiyorum.” Haldun’un karşısındaki çantayı getiren kişiydi konuşan. Sesi yetişkin bir adamın sesi gibi olmasa da aşina geliyordu. Asya bakışlarını çevirse de Faruk’un yanında kalmaya devam etti.

“Türkçe bilmiyor.” Dedi Haldun.

“Rusçam var.” Haldun başını onaylarcasına salladığında içerideki koruma dışarı çıktı. Bir süre içeri giren kişiyle nefesim kesildi. Hayır bu anı hatırlamıyordum. Elimi masaya yaslayıp öne eğildim. İçeri getirilen benim çocuk halimdi.

“Çok fazla yaklaşma. Biraz vahşi. Saldırıp ısırıyor.” Haldun’un uyarıcı ses tonuyla omuz silkti yabancı.

“Hata yaptın ve her şeyi mahvettin küçük kız.” Sesi niye tanıdık geliyordu? Ellerini cebine koyarken başını sağa sola salladı ve cık cıkladı.

Karanbey’i bitirmek için sadece tek bir şansımız var. Hata yapamayız. Eğer planı batırıp mahvederseniz sonuçlarına yalnız katlanacaksınız.

Hayır. Hayır. Hayır.

Bu oydu. Beşinci ve Ali’nin ölümüne neden olan kişiydi. Sesi biraz daha cılız olsa da oydu işte.

Arkası dönük olan kişi çocuk halime baktığında dudaklarım şaşkınlıkla hafifçe aralandı. Ali’nin, Hakan ve annesiyle çektirdiği o fotoğrafta gördüğüm genç haliydi. Zihnim bana oyun oynuyordu. Ali, Hakan’ın gölgesinde yaşayan korkak bir ikiz kardeşti. Onu öldürmek için kurulmuş ekipte olamazdı.

“Senin yüzünden annem yakalandı ve öldürüldü.” Bunu Rusça söylerken diz çöküp boylarımızı eşitledi. “Babam…Senin unuttuğun anılarındaki bir bilgiyi istiyor. Hatırlamana izin veremem. Sorunum kişisel. Lütfen yanlış anlama.”

“Beni bırak. Annen kim bilmiyorum bile. Söyle onlara. Eve gitmek istiyorum. Lütfen yardım edin.” Gözlerimden akan yaşlara engel olamadan ekranda yalvaran çocukluğuma baktım. O evde hiçbirine diz çöküp yalvarmadığımı düşünmüştüm yıllarca. Ali’ye yalvarmıştım işte. Küçücük kız çocuğundan intikam alacak kadar ruh hastasıydı zihni.

“Buradan çıkmak yok. Nefes aldığım sürece bu evde acı çekmene neden olacağım. Annem seni kurtarmak için koşmasaydı eğer, yakalanmayacaktı.” Nasıl hastalıklı bir kafası vardı bilmiyordum. Bu videodan bile normal bir psikolojide olmadığını görebiliyordum.

Başından beri oydu.

“Onu sevdiği oğlu öldürdü.” Rusça tonlaması nefret ettiği birinden bahsediyor gibi sertti. “Oğlunun da canını zamanı geldiğinde yakacağım. Belki de öldürürüm.” Ali’ydi. Başından beri Hakan’ı öldürmek isteyen ekipteki beşinci adam oydu.

Hakan, Rusça bilmemesine ve onun konuştuklarını anlamamasına rağmen neden odayı darmaduman edecek kadar öfkelenmişti?

“O Ali mi?” Faruk’u başımla onaylarken Ali elini cebinden çıkarttı.

“Benim…Çocukluğumla.” Cümlelerim boğazıma diziliyordu. Şaşkınlığım, hayal kırıklığım, öfkem…Her bir duygum birbirine girmişti. Bakışlarımı kaldırıp Faruk’a baktım. “Annesi benim yüzümden öldüğü için öfkeli.” Faruk yaslandığı kitaplıktan ayrılıp yanıma geldi. Bakışlarında oluşan ifade hafızasını kaybettiği zamanki güvensizliğinden çok daha fazlasıydı.

“Bekir’in susmasını niye istediğimi hatırladım.” Ekrana bakarken kimi koruduğunu sormak içimden gelmedi. “Ali’yi söylemesin diyeydi. Hakan, Ali’nin kendisini öldürmek istediğini kaldıramazdı Kübra.” Koruduğu Hakan’dı. Ölmüş ikizine hesap soramayan Hakan’ın hayal kırıklıklarıyla dolu acı çekmemesi için Ali’yi saklamıştı. Peki ya Ali’den hesap soramayan Hakan’ın öfkesini ve kaybını yönlendirip cezalandırdığı kişi kimdi? Yine kendisiydi.

Faruk, Hakan’ı gerçeklerden korurken kendisine yaşatacağı acıdan ve işkenceden korumayı düşünmemiş miydi?

“Hakan’ın durumu nasıl?” Haldun’un sorusuyla ona baktı Ali.

“Ölecek inşallah.” Buz gibi net bir cümleydi.

Çyort pobiyeri, kak tı mozhesh’ eto skazat’?! Lanet olasıca, bunu nasıl söyleyebilirsin?!

Asya eliyle dudaklarını kapatırken Faruk ekrana doğru eğildi. Kaşları çatılmış elleri yumruk haline gelmişti. Hakan bu videoyu izlemişti. Ömrünü adadığı onun için babasıyla savaştığı kardeşi onun ölmesini dilemişti. Etraftaki dağınıklıkla nefes alışverişim ritmini şaşırdı.

Hakan, Ali’yi duymuştu.

Başından beri Ali’ye karşı olan negatif duygularımın nedenini artık biliyordum. Çocukken bende ona yalvarmıştım. O da bunu umursamamıştı. Hakan’ı öldürmek veya canını yakmaktan bahsederken bundan çekinmemişti. İkizi için babasına yalvaran Hakan’ın en büyük düşmanı Ali’ydi.

“İkizler iyi anlaşır derler Ali. Baban fazla hırpalamış onu.”

“Hak etti. Hepsi bu aptal kız ve Hakan’ın ‘ne olursa anne yanındayım’ tavırlarından oldu. Babam yüzünden hatta Hakan ve şu aptal kız yüzünden öldü annem.” Nefretini iliklerime kadar hissettiğimden hafifçe titrerken buldum kendimi. “Hakan’ın geberip gitmesi umurumda bile değil.”

Ali’nin, depodaki patlamayı yapan grupta olduğunun en ufak kanıtı yoktu bu videoda. Yine de yıllar öncesinden annesinin yalvarışlarını bile dinlemediği o adamla Hakan’ın ölümü konusunda rahatça konuşabilmesi Hakan’ı sinir sistemini çökertmiş olmalıydı.

Haldun, Azra Karan’ı o depodan çıkartmamıştı ve Ali onunla aynı karedeydi. Hakan o depoda annesinin acılarına ortak olmuş, ölümüne şahit olmuştu ve Ali daha Hakan ona anlatmadan Hakan’ın annelerini öldürdüğünü söylüyordu.

Videodaki halime bakarken bile en az on dört, on üç yıl öncesi olduğunu görebiliyordum. Türkçe anlamadığım ve yalnız Rusça konuştuğum zamanlar o eve ilk geldiğim anlara denk geliyordu. Hakan, Ali’ye uyandıktan aylar sonra annesinin ölümünü anlattığını söylemişti. Bu videoda Haldun, Hakan’ın durumunu sorduğuna göre Hakan yoğum bakımda olduğu zamandalardı. Hakan, Ali’ye anlatmak için aylarca kendini toparlarken Ali başından beri biliyordu ve bunu saklamıştı. İşte bu durum kafamı çok karıştırıyordu.

Ali “Onu sevdiği oğlu öldürdü.” demişti Rusça. Hakan hastane odasında kendine gelene kadar ondan başka kimse bilmiyordu bunu. Ali bu gerçeği nereden öğrenmişti?

“Yapacağın şeyi anlatıyorum.”

“Niye senin gibi bir çocuğu dinleyeyim?” Haldun ellerini masaya bırakırken arkasına yaslandı.

“Çünkü anneme yardım etmediğin için bunu yapmak zorundasın. Annemi seviyorsun. Bu iğrenç ama gerçek bu. Yine de ona yardım etmedin. Şimdi plan şu. Annem halamın kızını babamdan korumak için harekete geçti ve şu Rus’u buldu. Hafızası yerinde değil dediniz. Öyle kalması için çantadaki ilaçları kullanacaksın.” Haldun çantayı açarken beni tutan korumadan kaçmak için çırpındığımı gördüm. Korkumu buradan bile hissedebiliyordum. Kayıpları için beni suçlamıştı. On bir yaşındaki kaçırılmış ve korkudan kafayı yiyecek kız çocuğunu suçlu görmüştü.

Bu nasıl hastalıklı bir zihindi?

“Ne işe yarayacaklar?” Haldun çantadaki ilaçlardan birkaçını masaya dizerken gözlerini kıstı.

“Onun zihnini tahribata uğratacaksınız. Rusya’da üretilen gizli uyuşturucu ilaç. Belirli dozda verildikçe bağımlılık yapacak. Hem hafızasını hem de özgürlüğünü kaybedecek.” Haldun derin nefes alırken başını sağa sola salladı.

“Bize kindar adamlar olduğumuzu haykırırken senin bizden pek bir farkın olmadığını görüyorum Ali. Annen bu kızı kurtarmak için hayatını tehlikeye attı. Sense bu kızı içten içe yok etmemi istiyorsun.” Ali sessizce bana baktığında beni tutan kollarda daha çok çırpınmaya başladım.

“Babamın hırsı uğruna elde etmek istediği ve bu aptal kızın bildiği her neyse silinip gitsin istiyorum.” Bakışları Haldun’a çevrilirken başını dikleştirdi. “Annem kaçmaya fırsatı varken uğruna hayatını tehlikeye attığı bu kızın canı yansın istiyorum.” Burnumu çekerken elimi göğsümün tam ortasına yasladım. Benim canım bu kadar yanmışken mutlu olabilmişti.

Ne babam istediğini öğrenecek ne de şu kız annemin yakalanmasına sebep olduktan sonra elini kolunu sallayarak kurtulabilecek.” Ali’den nefret ediyordum.

“Hakan uyandığında hayatı mahvolsun istiyorum.” Faruk videoyu durdurduğunda kulaklarım uğulduyordu. Hakan anlamış mıydı? Kendisini öldüren o ekipteki son adamın kardeşi olduğunu anlamış mıydı?

Ali’den nefret ediyordum.

“Ali abi neden böyle konuşuyor?” Asya’nın şaşkınlık dolu ses tonunu umursayamadan Faruk’un telefonunun zil sesi odada yankılandı.

Hakan nereye gitmişti? Onu bulmalıydım. Benim hafızamı tahrip eden aptal bir hırsla beslenen Ali’ydi ve onu hiç tanımadan bile bu her bir zerremi paramparça ediyordu. Peki Hakan, o ne haldeydi? Daha kardeşinin onu öldürmeye çalışan ekipten biri olduğunu bile bilmeden onun nefretiyle bile darmaduman olmuştu.

Faruk’un Ali gerçeğini saklamasının doğru bir karar oluşunu kabullenirken buluyordum kendimi.

Hakan uyandığında hayatı mahvolsun istiyorum.

Hakan’ın hayatı mahvolmuştu zaten. Hakan’ın bir hayatı olmamıştı.

“Ne? Douglas onunla…” Faruk’un yüzündeki kan çekilirken dudakları aralandı. “Ne?” dedi bir kez daha. Karşı tarafı dinleyip telefonu kapattı. Bakışlarımız kesiştiğinde onun da gözleri kıpkırmızıydı. “Hakan, Yılmaz evini basmış. Burhan’ı sormuş ama şansa evde değilmiş. Bu yüzden Ferhat’ı alıp çıkıp gitmiş.”

“Depoya gidecekler o zaman. Burhan yoksa Özkan’ın yanına gidiyorlardır.” Ne kadar vakit geçirmiştik burada? Hakan çıkalı kaç dakika olmuştu? Ortalığı aylardır hissettiği gibi darmaduman etmesi ne kadar sürecekti?

Ali’den şüpheleniyordu o da onunla konuşmadan bile videoyu izledikten sonra anlamıştım. Öğrendiği anda yıkılacaktı.

Elimi yüzümden akan yaşlara sürerken burnumu çekip masanın etrafını dolaştım. Anda kalmaktan bahsederken geçmişin yüklerini siktirip atıyordum. Hakan’ın yıkılışının yegâne nedeni Ali’ydi ve şu anımızı berbat etmesine izin vermeyecektim.

“Nereye?”

“Hakan’ın yanına. Ferhat’ı götürmüşse Özkan her şeyi anlatacaktır.” Hakan’ın parçalanmış hali aylardır katilini aradığı kardeşinin aslında onu öldürmek istediğini öğrendiği an tuzla buz olacaktı.

Merdiven basamaklarını aceleyle inerken montumu alıp dışarı fırladım. “Yalnız gidemezsin.” Faruk’un peşimden geldiğini duysam da onu umursamadan montumu üzerime geçirdim. Garaja yaklaştığımda koruma başını çevirdi.

“Arabayı hazırlar mısın?” Koruma başıyla onaylayıp garaja girdiğinde titreyen ellerimle fermuarımı çektim.

“Kübra.” Faruk montunu giymiş bir şekilde bana yaklaştı. “Daha dün arabalara bomba koydular. Evden çıkman tehlikeli.” Bundan korkup çığlık atmam lazımdı ama yapamadım.

“Beni durdurmaya çalışma. Ali…O piç…Hakan şimdiden çöküyorken öğrendiğinde ne olacak?” Asya koşarak geldiğinde montunu giyiyor olduğunu gördüm.

“Bende geliyorum.”

“Kimse bir yere gitmiyor.” Faruk’a arkamı döndüğümde koruma arabayı garajdan çıkartıp önümüzde durdurdu. Faruk, şoförün olduğu kapıya adımladığında camı tıklatıp işaret ettim. “İn aşağı Azad.”

“Yerinden kalkarsan ilk işim seni öldürtmek olur. Yerinde kal!” Koruma bir bana bir Faruk’a bakarken kapıyı açıp öne oturdum. Faruk pes ederek arka koltuğa kardeşinin yanına oturduğunda titreyen ellerimi yumruk yapıp korumaya baktım. “Depoya.”

“Hangi depo Karan Hanım?” Kaşlarım çatıldı, bilmiyordum işte.

“Kumburgaz’daki.” Faruk’un direktifiyle açılan demir kapıdan yola çıktık. Kalp atışlarım her dakika hızlanırken kulaklarım uğulduyordu. Ali benden hafızamı alan piçti. Aynı zamanda kendi kardeşinin hayatını mahveden ve ölümünü bile planlayan korkak bir şerefsizdi.

Buradan çıkmak yok. Nefes aldığım sürece bu evde acı çekmene neden olacağım. Annem seni kurtarmak için koşmasaydı eğer, yakalanmayacaktı.

“Ublyudok!” Piç!

“Kübra? İyi misin?” Asya’nın cılız sesine tutunurken derin soluk almaya devam ettim. Krize girecek zamanda falan değildik. Hakan’ı bulmalıydım. Özkan ona Ali’nin onu öldürmek istediğini söyleyeceği zaman Hakan kaybolacaktı.

“Hakan o aptal için hayatını mahvetti. Çekip gidebilirdi ama onun için kaldı.” Çünkü Ali babasından korkan ve annesine bağımlı, annesinin kaybını kaldıramamış siktiğimin kırgın çocuğuydu.

“Ali başından beri Hakan abiyle anlaşamıyorsa niye onunla kaldı ki?” Çünkü onun hayatını mahvetmek istiyordu. Hem Hakan’ın hem de benim hayatımı mahvetmişti. Bunu yıllarca kimseye göstermeden ince ince işleyerek başarmıştı.

On dört yıl anılarım olmadan Bekir’in ve Haldun’un şiddetiyle o evde hapsolmuştum.

On dört yıl çektiği vicdan azabı ve kardeşini korurken omuzlarına aldığı yükle Karanbey’in karanlığına hapsolmuştu Hakan.

Ali Karan, ikimizi de bir şekilde hapsetmişti ve bunu yaparken bir yandan gününü gün etmişti. Sanki ölümü ikimizin kafesini kırmış ve bir şekilde kaderlerimizi birleştirmişti. Ali’nin ince ince işlediği o yaraları sarmak için birbirimize sarılmıştık.

“Ublyudok!” Piç! Tekrar tekrar aynı küfrü mırıldanırken sakinleşmek için derin bir soluk aldım.

“Niye hala burada kaldı?” Asya’nın sorularına cevap vermezsem susmayacağını bildiğimden dudaklarımı araladım.

“Yarattığı yıkıma yakından şahit olabilmek için.” diye mırıldandım. Bekir’den ve Ümit Karan’dan daha kötüsüne denk gelmediğimi düşünüyordum. Yanılmıştım. Ali Karan diğer ikisinden çok daha sinsi ve kalleşti. Ne hapsedilen kız çocuğunu ne de onunla aynı anda annesini kaybetmiş o erkek çocuğuna acımıştı.

Deponun önüne arabayı park ettiğimizde Yılmaz evinde gördüğüm araba ve bizim arabalardan biri yan yana dizilmişti. Kapıyı açıp indiğimde depoya birkaç saniye duraksayarak baktım. “Sen bekle Kübra.” Faruk benim önüme geçip ilerlerken omzunun üzerinden Azad’a baktı. “Onlarla kal. Diğer araç da geliyor.”

“Faruk-”

“İçeride seni bekleyen ne bilmiyorsun? Bir bakıp geleceğim. Tamam mı?” Başımı onaylarcasına salladım. Beni bekleyen şeyin kan ve işkence görmüş Özkan olduğunu tahmin edebiliyordum ve bugün bunu da görebilip kaldıracağımdan emin değildim.

Faruk arkasını dönüp depoya doğru yürümeye başladığında elimi göğsümün üzerine yasladım. Doug etrafta yoktu. Hakan, Ferhat’ı evinden aldığına göre arabayla gelen başka bir Yılmaz daha olmalıydı.

Bir silah sesi duyduğumda ileri doğru adım atarken buldum kendimi. Ya Hakan’ın başına bir şey geldiyse? Faruk bunu düşünmüş olacak ki adımlarını hızlandırdı. İçeriden bağırış sesi duydum ve birkaç saniye içinde patlamaya benzer bir gümbürtü yankılandı. Depo aniden alev alırken nefesim kesildi.

“Faruk!” Koruma bağırdığında Faruk şaşkınlığını atıp arkasını döndüğünde harekete geçmiş bedenimi yakalayıp gitmeme engel oldu.

“Hakan içeride.” Çığlığım yankılanırken kollarından çıkabilmek için çırpınıyordum. “Hakan içeride. Bırak.” Patlama sesi tekrar kulaklarımı doldurduğunda depodaki camlar beraberinde paramparça oldu.

“Giremeyiz.” Ne demek giremeyiz?

“Delirdin mi?! Faruk bırak beni!” Çığlığım deponun boş arazisinde yankılanırken daha sıkı tuttu bedenimi. “Pusti menya, proshu! Tam on mozhet byt’!” Bırak beni, ne olur! Orada o olabilir!

“Olmaz. Gidemezsin. ” Faruk’un sesindeki çaresizliğe rağmen tutuşu gevşemiyordu.

“Hakan’ı tekrar yakıyorlar.” Kollarından çıkmaya çalışırken gözlerim bir an olsun depodan ayrılmıyordu. Hıçkırıklarım art arda yankılanırken güçsüzleşmiş bacaklarıma itaat edip dizlerimin üzerine yere çöktüm.

 

“Spasim yevo, Faruk. Proshu tebya… poka ne stalo pozdno.” Onu kurtaralım Faruk. Sana yalvarıyorum… geç olmadan.

🖤

 

 

 

 

 

 

Bölüm nasıldı?

 

 

 

 

 

 

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

Yetiştirebilirsem diğer bölüm de gelebilir. Gelemezse alıntısını atacağım. <3

Bu arada buradan ufak duyurayım. Benim kitabım çıkıyor. Pazartesi gibi önce Kitapyurdu'nda daha sonra diğer sitelerde ön satışa açılacak gibi.

Hızımı alamayıp kitapları bastırmaya başlıyorum. Karanbey'e de nasip olur inşallah 🖤

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 01.02.2025 22:04 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...