3. Bölüm

K2 - ESARET

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

PNL - J'Comprends Pas

🖤

 

2

 

2. BÖLÜM - ESARET

 

KÜBRA

Duyduğum kapı sesiyle gözlerim aralandı. Dışarıdan içeriye sızan o parlaklıkla gözlerim kamaştı, oda aniden aydınlanırken kapı tekrar kapandı ve bana yaklaşan adımların sesini duydum. O kadar çok bağırmıştım ki boğazım yanıyordu. Gözlerim aydınlığa alışmak için kapanıp açılıyordu.

"İç." Kolumdan tutup oturur pozisyona gelmemi sağlan Melih'e döndüm. Neden bunu yapıyordu? Onlara karşı gelmiyordu ama cezalarımda da beni yalnız bırakmıyordu. "Bakma öyle. Onların emri bu." Değildi. Biliyordum. Onların umurunda asla olmamıştım. Onların burada hapsedilmem ve yalvarmam için cezalandırdığını biliyordum. Ama Melih her seferinde buna engel oluyordu.

"İç Rus Kızı." dedi sertçe. Rusça konuştuğum için mi yoksa ailem hakkında bilgisi olduğu için mi bilmiyorum ama bana hep yalnız kaldığımızda Rus Kızı derdi. Dudaklarıma yasladığı şişedeki suyu kana kana içtiğimde gözleri kısıldı. Gurur yapamazdım. Susamıştım. Açtım. Korkmuştum. Kabul etmeliydim ki Melih'in cezalarımda bu odaya gelmesi cezalarımı katlanabilir hale getiriyordu.

"Yüzündeki iz geçmiş ama karnına bakacağım." Suyu uzaklaştırıp elini tişörtümün eteğine uzattığında onu omzundan ittim ve bacaklarımı kendime çekip kollarımı etrafına doladım. Bana dokunamazdı. Yaralarımı kendim sarabilirdim. Kaşlarını yavaşça çatılırken ısrar etmedi.

"Yemeğini ye." Uzanıp getirdiği sandviçi verdiğinde, aldığım komut doğrultusunda hızla büyük bir açlıkla yemeye başladım. "Ağrın var mı?" Vardı. Ama ilaç verecekti. İlaçlardan nefret ederdim. Başımı hızla sağa sola salladığımda kaşlarını tekrar çattı. "Ağrın var mı?!" dedi bir kez daha.

Var. O kadar canım yanıyor ki hiçbir ağrı kesicinin o ağrıları kesemeyeceğini biliyordum.

"Konuşmayacak mısın?" Ona öfkeyle bakıp başımla onayladığımda oturduğu yerden kalktı. "Konuşma zaten. Sesine katlanamıyorum." Pislik. Kapıya yöneldiğinde ona hakaret ettiğimi duymuş gibi ters ters bana baktı.

"Karanbey'le ne konuştunuz?" Çiğnediğim lokmanın ağzımda bıraktığı buruk tatla konuşmayı reddettim. "Karanbey'e ne söyledin Kübra?!" Omuz silktiğimde bana adımladı. Bakışlarımı kaldırdım. Ondan korkmuyordum.

"Sana olabilecekleri söyleyeyim mi?" Önümde diz çöküp çenemi tuttu ve gözlerinin içine bakmamı sağladı. "Bekir delirecek. Seni gebertecek. Önceki kaçışların gibi bu da esaretini uzatacak." Kulağımdaki ani çınlamayla gözlerimi yumup sandviçi kucağıma bıraktım. Elimi kulağıma yaslarken çenemdeki dokunuşu uzaklaştı.

"Senin ölümünün bana hiçbir faydası yok, küçük kız." Zihnimde yankılanan cümleyle elimi kulağıma çarptım.

"Posmotri na menya!" Bana bak! Gözlerimi açıp Melih'e baktığımda gözleri yüzümde gezindi. "Sdelay glubokiy vdokh, russkaya devushka." Derin bir nefes al Rus kızı. Dediğini yapıp nefes alıp vermeye çalıştıkça kulağımdaki çınlayış uğultuya dönüştü ve azar azar yok oldu.

Senin ölümünün bana hiçbir faydası yok, küçük kız.

"Ne hatırladın?" Ellerimi kulağımdan indirip titreyişlerini umursamadan kucağımdaki sandviçi altım. Sandviçi tutan elimi tutup bana yaklaştı. "Neyi hatırladın?!" Elini çekmeye çalıştığımda gözlerindeki keskinlikle çenemi dikleştirdim.

"Hiçbir şeyi." O esaretime çalışıyordu. Geçmişimi hatırlamam bana daha çok ilaç vermelerine sebep olacaktı. Hatırladığım en ufak anıyı bile ona anlatmayacaktım. Esaretimi uzatmak gibi bir niyetim yoktu. Ayağı kalktı ve kapıya adımladı.

"Korkudan ölürsen işime yaramazsın." Öfkeli bir soluk alıp elini cebine atıp ufak bir fener çıkartıp ayaklarımın ucuna attı. Kapıyı açıp büyük bir gürültüyle kapattığında tüm oda karanlık oldu. Karanlıkta ayaklarımın önünde olan feneri bulup açtım ve en azından karanlık korkumu hafifletmeye çalıştım.

Dengesiz pislik herif.

 

 

KARANBEY

"Patron?" Douglas yüzündeki maskeyi çıkartmadan deponun içine girdi. O benim sol kolumdu. Bazı konularda Faruk'tan bile önce güvenebildiğim adamımdı. Elimle oturması için işaret verdiğimde etrafa göz gezdirip karşımdaki koltuğa oturdu. Cebindeki bıçakları kılıflarıyla masaya bırakıp "Otururken rahatsız ediyorlar." diye mırıldandı. Silahını da masaya bıraktığında derin bir soluk serbest bırakarak arkasına yaslandı.

"Hallettin mi?" Başını onaylarcasına salladı. O benim celladımdı, infazcım, psikopatımdı. "Adam konuşmadığında kestim kafasını İrlanda mafyasına postaladım. Türk mafyasından şüphelenmeyecek şekilde kanıtları da yok ettim." İrlandalılar, Rusların problemiydi. Benim sınırımda benim ticaretime el koyamazlardı. Kendi problemimi kendim çözmeye bayılırdım. Etrafına bakındı.

"Gelmezsin diyordum." Faruk içeri girerken elindeki dosyayı yanımdaki boşluğa bırakıp Douglas'ın yanına attı kendini. "Nasılsın Dog?" Faruk kocaman gülerek konuştuğunda Douglas gözlerini kısıp ona baktı. Ona Doug diyordum ve Faruk bunu İngilizce köpek kelimesiyle değiştirip onu delirtmeye bayılıyordu.

"Sen gelene kadar iyiydim." Douglas'ın bakışları tekrar beni buldu. "Dua et Patron için değerlisin."

"Değerli olmasam bana zarar verebileceğini düşünüyorsun. Komik bir adam olduğunu unutmuşum." Faruk eğlenen sesiyle Douglas'ın dudaklarını kıvırır gibi oldu ve sonrasında eski ifadesizliğine döndü.

"Birbirinizle özlemi sonra giderirsiniz." İkisinin de söz konusu birbirilerine laf atmak olduğunda sınırları aştıklarını biliyordum. "Çıkın dışarı." İçerideki diğer korumalar odadan çıktığında Faruk ayaklanıp kapıyı kilitledi. Doug her zamanki gibi her türlü uzaktan bağlantı kurulan cihazların bağlantısını kesecek o cihazı sehpanın ortasına koydu ve çalıştırdı.

Yüzündeki maskeyi çıkartırken sağ yanağından boynuna doğru giden derin izi gördüm. İkimizin de bir şekilde kalıcı yaraları vardı ve sanki benim ona duyduğum o saygıyı o da bana duyuyordu. Hayatta kalabilmiştik, kayıplarla ve izlerimize rağmen.

Douglas'ı bulduğumda ağır yaralıydı. Tetikçiydi. Namını duymayan kalmamıştı. Onu öldürene ödül bile ayarlanmıştı. Onu bulup kim olduğunu anlayana kadar ölüm haberi duyulmuştu bile. Öldü sanılıyordu ama benimleydi. Bana olan can borcu 7 yıldır yanımda sadık olmasına sebep olmuştu. Ölü bilinmekten hoşlandığını düşünüyordum. Ölü olduğu için düşmanlarını bir hayalet gibi avlıyordu. Onun geldiğini bilmiyorlardı ama bir nefes uzaklığında peşlerindeydi. Düşmanları kimdi bilmiyordum. Tek bildiğim benim dışımda başkalarına da tetikçilik yapıyordu.

"Patron daldın yine uzaklara." Bakışlarımı ondan ayırdım. "Piyasa da neler dönüyor Doug?" Koltukta omuzlarını dikleştirdi. Yanımdaki dosyayı kucağıma çektim. Mezarlıktaki kadınla ilgili bilgiler vardı ama önceliğim intikamım olduğu için tekrar Douglas'a baktım.

"Durumlar ne?" Faruk onun yanına yerleşti. Yüzündeki ifade ciddileşirken dikkatini Douglas'a vermişti bile.

"Ümit Karan tahmin ettiğin gibi kendisine yeni aracı bulmuş. Meksikalılar. Uyuşturucu işi." Gözlerimi kapatıp açtım. Derin bir nefes alırken Faruk'la gözlerimiz kesişti. Silah ticareti dışında mülk veya mekan alıp satardık. Ama ne olursa olsun masada uyuşturucuya bulaşmazdık. O pazar bize ait değildi. İtalyan mafyasınındı. İtalyan ve Ruslar pazara el koymuştu. Onların pazarına el uzatmak demek intihardı.

Babam işi eline yüzüne bulaştırırsa tüm dengeler bozulacaktı.

"İtalyanlar bunu öğrenirse ne olur biliyor musun?" Faruk'un gülüşüyle duraksadım. İstediğim bu değildi. İtalyan caposu direk Ümit Karan'ı infaz ederdi. Ölmesini istemiyordum. Aptal kararlarının pişmanlığını yaşayıp sürünmesini istiyordum. Annem ve Faruk'un ailesi için af dilemeden gebermemeliydi.

Ortalık karışacaktı. Her halükarda kan dökülecekti. Elimi çabuk tutmalıydım.

"Patlamanın cinsinin Rus yapımı olduğunu biliyorsun. Suikastı düzenleyen Ruslar işte. Neden onlar yerine buradaki mafyaların olduğunu düşünüyorsun ki?" Parmaklarımı dosyanın üzerinde belli bir ritimde hareketlendirdim.

"Ruslar, Türk mafyasının iç hesaplaşmasına karışmayacak kadar siklemiyor bizi de ondan. Pakhanın tek derdi İtalyanlar. Benimle sorunları yok. Rus ticaretinde tek bir hatam olmadı." Elimi çeneme sürttüm. "Ruslar değil, Faruk. Buradan biri. Benim orada olacağımı bilen biri. O gün babama sevkiyatı teslim edecektim. Götümüzde patladı." O gün kıl payı kurtulmuştu Faruk. O gitmeden önce Ali gelmişti. Gittikten birkaç dakika sonraysa patlama olmuştu.

"O patlamayı yapan boktan bir savaşla ölsün istemiyorum. Elimizi hızlı tutmayız Faruk. Babam zaten kendini bitirecekse onu boş verip Ali'nin katiline odaklanmalıyız." Faruk başını aşağı yukarı sallarken gözleriyle bana bakmam için verdiği dosyayı işaret etti.

"Sorun mu var?" Douglas'ın sesindeki şüpheli tınıyla dosyayı kucağıma çektim.

"Ali'nin mezarında dinleme cihazı vardı." Douglas kaşlarını çatarken ilk kez ifadesizliğinin dışında yüzünden bir duygu karmaşası gördüm. Bu anlar nadirdi ve onun insan oluşunun kanıtı niteliğindeydi.

"Bunu onu öldüren mi yaptı diye düşünüyorsun?" Douglas'ı başımla onayladım ve dosyayı açtım. "Cihaz olduğunu mezarlıkta rastgele tanıştığı bir kadın söylemiş. Kübra Çetin."

"Kim?" Douglas'ın şaşkınlık dolu ses tonuyla kaşlarımı kaldırıp ona baktım. "Çetinlerin gizli küçük kızı." Cümlemle Douglas bakışlarını benden çekip düşünceli bir şekilde elimdeki dosyaya baktı. "Bir sorun mu var Doug?"

"Hayır Patron. Sadece o kızın ismi her yerden silinmedi mi?" Başını tekrar kaldırıp o ifadesizliğine büründü. Ondaki bakışlarımı çekip dosyadaki kadının fotoğrafına bakmaya başladım. "Öyle. Hatice Çetin gibi onun da bilgileri silinmiş." Faruk benim yerime cevaplandırdığında dosyadaki bilgilerde göz gezdirmeye başladım.

"Neden sadece 2 fotoğrafı var?" Koca dosya da 4 ay öncesinin tarihi atılmış fotoğrafıyla beraber çocukken çekildiği vesikalık fotoğrafı vardı. "Yok. Yani ne internette ne de herhangi bir toplantıda olmadığı için fotoğrafını bulamadım. Büyük kızının da fotoğrafı vs. silindi biliyorsun. Kızlarını bu dünyadan uzak tutuyor gibi." Yine de bu mantıklı bir cevap değildi.

Büyük kızını bir şekilde hatırlayabiliyordum. Hatice Çetin. Kara gözleri babasınınki gibiydi. Onun Bekir ve babası dışında herkese kök söktürdüğünü anımsıyordum. Daha çok küçükken bir aile toplantısında bile Bekir'le başka bir liderin oğlu kavga ettiğinde ortalığı birbirine katmıştı. Hatice için ailesi, ailesi içinde Hatice kıymetliydi. Bu yüzden yurtdışına göndermişlerdi. Ama neden Kübra, Hatice gibi bir hayat yaşamamıştı ki? Neden onu da korumak için ablasıyla göndermemişlerdi?

"14 yıl önce el atından nüfusa kaydedilmiş desem?" Dosyadan başımı kaldırdığımda Faruk dosyada söylediği bilgiyi görmem için sayfaları çevirdi. "14 yıl öncesi yok. 25 yaşında şuan, annesi diye yazılan kadın 14 yıl önce trafik kazası geçiriyor. Haldun Çetin'in evlenmediğini ve kadınlara yaklaşımını biliyorsun. Kübra evlilik dışı ve annesi ölünce Haldun'un nüfusuna geçmiş."

"14 yıl önce nüfusta yok muymuş?" Douglas benden önce sorduğunda Faruk'un işaret ettiği sayfayı okumaya başladım. "14 yıl önce kaydı hiçbir yerde yok. Aniden var olmuş gibi." Kaşlarım ağır ağır çatıldı.

Dosyadaki fotoğrafı elime alıp 4 ay önceki haline baktım. Bir mezarın başındaydı ve yanında Bekir ile Haldun vardı. İkisinin yüzünde zerre duygu yokken Kübra'nın büyük çerçeveli gözlüklerinin ardından gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu içten içe biliyordum. Burnu mezarlıktaki gibi kızarmıştı. Yazın ortası olmasına rağmen ince bir ceket vardı üzerinde. Yüzü hariç her bir parçası kumaşın altına gizlenmişti. Boynu dahil.

"Onu gözetleyecek birilerini bulmanı istiyorum." Vesikalık fotoğrafındaki korku dolu gözler mezardakine benziyordu. "Melih'i de iyice araştır." Başımı kaldırdığımda Faruk başını aşağı yukarı sallarken Douglas kaşlarını çatmıştı.

"Patron sen hiçbir liderin karısına kızına yaklaşmazdın. Ne değişti?" Ters ters bakarken hissettiğim öfkeyle derin bir soluk alıp verdim. "Kime yaklaşıyorum? Araştırma yapıyorum burada. Ne yaklaşması?!"

"Demek istediğim kadınlar senin için uzak durulması gerekenlerdi. Ne değişti?" Doug konuştukça suratına yumruğumu geçiresim geliyordu. Kadınlardan uzak durmalıydım çünkü bu dünya boktan bir dünyaydı. Babamın, annemi bu dünyaya hapsettiği gibi hiçbir kadına bunu yaşatmayacaktım. Annemin öldüğü gün vermiştim bu sözü.

"Kes sesini Doug!" Bakışlarımı tekrar dosyaya çevirdiğimde gözlerim o korku dolu çocuğu buldu. Gözlerinde tanıdık bir ifade vardı. Nereden anımsadığımı bilmediğim o ifadeyi yok etme ihtiyacı duyuyordum. Korkusunu yok etmek istemem saçmaydı. O bir Çetin'di. Çetin soyadına sahip herkesten iğrenirdim.

İçten içe o eve hapsedildiğini biliyordum. O bir Çetin değildi. O Çetinlerin esiriydi. Emindim.

"Kafanı kurcalayan ne?" Faruk'un sorusuyla dosyayı sehpaya bırakıp bir elime Hatice Çetin'in gülümseyen halini alırken diğerine Kübra'nın 4 ay önceki halini almıştım.

"Diyelim ki bu dünyadayken çocukların oldu. Ya yanında kalır güçlenirler ya da uzağa gönderip korursun. Bu dünyaya bulaşsın istemezsin. Neden Hatice'yi bu dünyadan uzaklaştırırken Kübra'yı yanından ayırmadı? Neden?" O bir Çetin olamazdı.

"Haldun'un en büyük zaafı Hatice değil miydi? Bekir bile onun kadar kıymetli olmamışken neden en kıymetlisini en uzağa gönderdi bu adam? Kübra bu hikayenin neresinde? Hatice korunmak için gitti. Bekir güçlenerek babasıyla kaldı. Kübra? Neden hayalet gibi yetiştiriliyor? Ne Hatice gibi korunuyor ne de Bekir gibi yetiştiriliyor."

Neden?

Kesinlikle o, o evde bir esirdi.

"Çok sevdiği aslında Kübra olamaz mı? Onu yanında korumak istemiş olamaz mı?" Başımı dosyadan kaldırdım. "Herkes Hatice Çetin'e olan bağını biliyor ama. Patron haklı." Douglas'ı başımla onaydım. Haldun, Hatice'ye resmen tapardı. Kızına baktığını düşündüğü korumaları tek tek öldürmüştü, Hatice o zaman 15 yaşındaydı.

Haldun'un kıymetlisi Kübra Çetin değildi, Hatice'ydi.

"En kıymetlisini kendinden uzağa gönderirken herkesten sakındığını neden yanı başında tutuyor?" Elimi çeneme sürttüm. Ben herkesten gizleyeceğim kişiyi yanı başımda tutmazdım. Kimse gizlediğimi duyamazdı. Haldun iki kızı olduğunu söyleyip çoğu zaman birini saklamıştı. Bu onun daha da ilgi çekici olmasını sağlamıştı.

"Kübra Çetin'in bir şeyin düğümü olduğunu düşünüyorsun. Değil mi Patron?" Douglas'a döndüğümde düşünceli ifadesiyle bana bakıyor olduğunu gördüm. Düşünmüyordum. Emindim. Kübra bir zincirin önemli bir halkasıydı. Haldun da o zinciri tutuyordu.

"Belki de her şeyin başlangıcıdır. Onun kimse tarafından fark edilmeden var olması gerekiyordur. Bir amaç için." Faruk ve Douglas'la konuşmak bu kadar rahattı işte. Tüm olasılıkları düşünüp en mantıklı olanı bularak bir plan yapmamızı kolaylaştırıyorlardı.

"Şimdilik Çetin ailesinin tamamen gözetlenmesini istiyorum. O iş sende Doug." Faruk'a döndüm. "Sende şu ticaret işini hallet. Meksikalılardan ne kadar ton malzeme aldı? Kaça aldı? Gözün babamın üzerinde olsun. Tabi iş yaptığı Meksikalılarda da." İkisinin başını salladığını gördüm.

"Sen ne yapacaksın?" Elimdeki fotoğrafı salladım.

"Mezarlıkta borçlandım. Borçlu kalmayı pek sevmem." Kübra'nın peşine düşecektim.

🖤

Bahçe kapısından içeri girdiğimde beni karşılan Melih olmuştu. Çetinlerin evine neden gelmiştim bilmiyordum. Melih'in yüzü ifadesiz olsa bile gözlerinde bir öfke belirmişti. Burada olmamdan memnun değildi.

"Silahınızı teslim etmeniz gerekiyor." Melih'in duruşu her an ona saldırabilecekmişim gibiydi. Tetikteydi. Bu konuda onu suçlayamazdım. Her an saldırabilirdim de. Silahımı çıkartıp uzattığımda kapının yanındaki korumam gelip aldı. Silahıma ihtiyacım yoktu. Öldürmek veya savunmaya geçmek için silaha ihtiyacım yoktu.

"Haldun Çetin burada mı?" Ona döndüğümde başını olumsuz bir anlamda salladı. "Bekir burada." Başımı sallayıp yürümeye başladığımda bana eşlik etti. "Kübra Çetin evde mi?" Sorumla birkaç adımını kaçırsa da hemen toparlanıp bana eşlik etmeyi sürdürdü.

"Hayır. Evde değil." Yalancı.

"Bana yalan söylememelisin Melih. Yalancılardan hoşlanmam." Ona doğru başımı çevirdiğimde kaşlarını çatmış bir şekilde karşısına bakıyor olduğunu gördüm. "Bir daha masaya üye olan bir liderin kızına mezarlıktaki ses tonuyla konuşup kolundan tutup sürüklediğini görürsem o elini de dilini de koparırım."

"Emredersiniz Karanbey." Beni onaylaması bile sinirime dokunuyordu. "Kübra'nın evde olduğunu biliyorum." Bana doğru döndüğünde gözlerindeki maskelenmemiş öfkeyi gördüm. "Kübra Hanım'la neden bu kadar ilgileniyorsunuz?" Sana ne lan?

"Soru sormak için mi ödeme alıyorsun?" Ona bir adım attığımda çenesi kasıldı. "Beni sorgulama Melih. Sorgulanmaktan hoşlanmam. Sorgulayanın dilini koparma isteğimi artırır bu. Şimdi soruma cevap ver." İtaatkar değildi, gözlerindeki o öfkeye aşinaydım. İtaatkar olmadan Haldun ve Bekir'in nasıl adamı oluyordu bilmiyordum ama Melih kesinlikle itaatkar görünen bir asiydi.

"Kübra Hanım evde." dedi hoşnutsuz ses tonuyla. Başımı sallayıp yürümeye devam ettiğimde elini bana dokunmak için kaldırdığını gördüm. Kendimi birkaç adım sola çekilirken buldum. Dokunursa ölürdü. Öldürmek için gelmemiştim buraya.

Bana dokunmaması gerektiğini algılamış gibi elini hızla uzaklaştırdı. "Karanbey. Onu hedef haline getireceksiniz." O derken Kübra'dan mı bahsediyordu? Neden ona yaklaşmam onu bir hedef haline getirsin ki?

"Ne söylemek istiyorsan açık seçik söyle." İç çekti. "Anla Karanbey. Sadece gözlem yapsan bile anlarsın." Kapıya doğru yürümeye başladığında birkaç saniye arkasından baktım. Etrafa göz gezdirirken bahçede dolaşan koruma sayısının her zamankinden çok daha fazla olduğunu gördüm. Ne karıştırıyorsunuz Çetin ailesi?

Melih'in peşinden eve girdiğimde Bekir'in oturma odasına girdiğini gördüm. Hiç sevmiyordum bu şerefsizi.

"Buralara kadar gelmeni neye borçluyum?" Koltuğu işaret ettiğimde ayak üstü sohbet etmeye gelmediğimi anlamış olacak gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Koltuklardan birine oturduğumda sol çaprazıma yerleşti.

"Kahve?" Başımı sağa sola salladım. Bakışlarını Melih'e çevirip huzursuz bir ifadeyle baktığını gözlemlediğimde keyiflendiğimi hissettim. Bekir babasının gölgesinde ve onun gücüyle var olmuş zavallı kimliksiz bir adamdı. Babası yoktu, korkusu vardı. Babası vardı, cahil cesareti olurdu.

"Baban veya kardeşin evde değil mi?" Bekir'in bakışları aniden bana döndüğünde yüzündeki ifadeyi toparlamaya çalışırken gülümsedi. "Babam, babanla beraber."

"Kardeşin?" dedim bir kez daha. Gözlerindeki öfkeyle bakışlarımı etrafta gezdirdim. Oturma odasında Bekir ve Haldun Çetin'in yan yana çekilmiş olan portresi vardı. Ufak tefek çerçevelerde ise Hatice ekleniyordu kadraja. Kübra Çetin yoktu.

"Amerika'da." dedi Bekir. Kaşlarımı kaldırıp şaşkın olduğunu düşündüğüm bir ifade takındım. "Mezarda bir Çetin ile daha tanıştığımı anımsıyorum." Birkaç saniye yüzüme sessizce bakarken gözlerinde benim amacımı anlamaya çalışırken öfkelenen o adamı gördüm. "Hatice Amerika'da. Kübra burada."

"Ne istiyorsun Karanbey?" Bir an önce siktir olup gitmemi ister gibi bir hali vardı. "Babalarımız beraber çalışıyor Bekir. Biz bir aileyiz. Ailemi tanıyorum. Kardeşine teşekkür edeceğim. Senin gözetiminde görüşmek isteri-"

"Kardeşimle..."Bekir burnunu çekip parmaklarını birbirine kenetledi. "Neden bu kadar ilgilendiğini anlamadım?" Gözlerindeki kıskançlıkla duraksadım. Kız kardeşini kıskanan bir adamın gözleri gibi değildi. Saf kıskançlık vardı, sahiplenici ve baskıcı. Bundan hoşlanmamıştım.

"Belki de ben senin zaaflarını bulmaya çalışıyorumdur." Bunda ciddi olsam da elimi omzuna vurup gülüşe en yakın şekilde dudaklarımı kıvırdım. Ali bunun gülüş olmadığını söylese de benim için yeterliydi.

Gülüşlerim kardeşim ve anneme özeldi.

"İyi şakaydı." Bekir'in gergin gülüşü kendisini belli ediyordu. Benden korkuyordu. Bunu da sevmiştim.

"Kardeşlerin ve seni yemeğe çağırmak istiyorum. Davetimi kırmayacağını biliyorum." İtiraz dolu bakışlarına tek kaşımı kaldırdım. "Aile yemeği! Kardeşlerini de getir. Gerçi biri Amerika'da...Diğeriyle gelirsiniz." Melih'le göz göze geldiğimde çatık kaşlarla bana baktığını gördüm. Çözmeye çalışıyordu, çözemiyordu. Ne yaptığımı anlayamıyordu.

"Bu ricanı geri çevirmem-"

"Rica değil. Emir." İşte o beklediğim kızgın gözlerle tatmin hissediyordum. Gözlerim etrafta gezindi. "Babalarımız gibi birbirimizi kollayacak kadar yakınlaşmalıyız Bekir. Bunu istemez misin?" Ensesini ovuşturup yardım istercesine Melih'e baktı.

"Kübra Hanım, hasta." Üç gün önce gayet iyiydi. "Şu an odasında uyuyor." Bu bana inandırıcı gelmiyordu. Başlarından savmaya mı çalışıyorlardı beni? "Ölümcül bir hastalık mı?" Alaylı bir tınıda sorduğumda başımı sağa sola yasladım. Karşımdakiler beni aptal bir yalana inandıracakları aptal bir adam mı sanıyordu?

"Karanbey-" Melih'in cümlesini yarıda kesen çalan telefonuydu. Elini cebine atıp odadan çıktığında Bekir'in gözlerindeki nefret dolu ifadeye çevirdim bakışlarımı.

"Babanı elinden tutup getirmezsin değil mi?" Alaylı ses tonumla daha da gerildiğini gördüm. Tam bir babacıydı. Bu camia içinde alay konusu olup çıkmıştı bile. Öfkeden kıpkırmızı bir şekilde başını aşağı yukarı salladı.

"Salı günü görüşürüz o halde." Oturduğum yerden ayaklandım. "Misafirperver davranacağımdan emin olabilirsin." Oturmasını beklemeden evden çıktığımda omzumun gerisinden evdeki pencerelerde gezdirdim bakışlarımı. Dışarıdan her şey normaldi ama ya içerisi?

Melih'in telefonda öfkeyle birine laf anlatıyordu. Varlığımı hissetmiş gibi omzunun üzerinden bana döndü. Onu görmezden gelerek evin çıkışına adımladım. Bu evde nefes alan herkes bir şey gizliyordu. Umursamamalıydım ama meraklı piçin teki olmamı babama borçluydum.

 

 

KÜBRA

Zamanın yavaşladığını 14 yılda çok iyi anladım ben. Bu hapishaneye girdiğimde 11 yaşındaydım. Çocuktum...Ödüm korkmasına rağmen umutla beklemiştim. Beni buradan çıkartacak olanın kim olduğunu bilmeden umutla beklemiştim hem de. Kimse gelmemişti. Gelmeyecekti.

Benim buradan kendi başıma kurtulmam gerekiyordu. Benim kendimi kurtaracak beyaz atlı her neyse o, olmalıydım.

"Rus Kızı?" Gözlerimi açamayacak kadar ağırlaşmıştı bedenim. Ağzımdaki kekremsi tat midemi bulandırıyordu. Buz gibiydi bedenim, karanlık soğuk bir odada hapsedilmiştim. Hapsedilmeye de devam edecektim. Bu ne bir sondu ne de bir sonsuz. Ölene kadar, bu esarette karanlığa hapsolmuştum.

"Cazzo." Siktir. Bedenimin havalandığını hissetsem de yine de ruhumun tonlarca ağırlığı altında nefes alamıyordum. Yaşamak istemesem beni öldürmeleri için yalvarabilirdim ama yaşamak istiyordum işte. Beni bulamayan aileme hesap sormak istiyordum. Onları unutmamı sağlayan o saçma ilaçlara rağmen onları bulup nefret kusacaktım onlara. Bir çocuktan vazgeçtikleri için onları buna pişman edecektim. Beni ararken bulmanın niye bu kadar uzun sürdüğünü soracaktım.

"Doktoru ara." Duyduğum boğuk ses netleştiğinde gözlerimi aralamaya çalıştım. "Bana bunu yapmalarına izin verdiğin için asla mutlu olamayacaksın." Melih'e kırgındım. Bu evdeki her bir canlıya paramparçaydım ben.

"Mutlu değilim Rus Kızı." Göz kapağım sonunda aralandığında Melih'in endişeli yüz ifadesini gördüm. "Ölün işime yaramaz, yaşaman gerek. Mutsuz da olsan yaşamalısın." Bu bencillik tam da Melih'e yakışırdı. Bu evdeki konumunu sağlamlaştıran hamlesiydim. Biliyordum. Ben olmasam bu kadar hızlı yükselir miydi? Hiç sanmıyordum. Beni Bekir'in saplantısına karşı korumuştu. Bekir'in onu öldürme teşebbüslerini de atlatmıştı. Melih, Haldun'un isteyeceği yetenekte bir adamdı. Oğlunu zapt edemeyen Haldun, gücünü bulmuştu. Melih onun hayatındaki dengeydi. Oğlu ve bana olan saplantısı arasındaki güçlü bir dengeydi.

"Ne oldu?" Bekir'in sesini duyduğumda gözlerimi kapattım. "Ateşi var. Oda cezalarının ona nasıl etki verdiğini bile bile onu oraya tıktın. Babana kendini açıklarsın." Yatağa bırakıldığımı hissettim. Melih beni bırakırsa Bekir gelirdi. Bu yüzden nefesimi tuttum. Nefesimi tuttukça yüzüm kızaracaktı biliyordum. "Nefes al, Kübra." Melih'in yanağıma dokunup başımı salladığını hissettim.

"Kübra-" Nefesimi serbest bırakıp Melih'in kolunu tuttum ve yatakta cenin pozisyonuna geçtim. "Çık Bekir-"

"Bana emir verme!" Bekir'in bağırışıyla gözlerimi açmaya çalıştım, buna mecalim yoktu. "Doktoru aradın mı? Çekil-"

"Ona dokunma." Melih'in sesindeki sertlikle odada birkaç saniye sessizlik oluştu. "Ona dokunursan senin aldığın nefesi sikerim Bekir. Bu sana son uyarım. Unuttuysan hatırla. Kübra benim ve benim olana yaklaşırsan, seni koruyacak babanı bile siklemem." Gözlerimi hafifçe araladığımda Bekir'in yakasını tutan Melih'i gördüm. Boştaki eli onun ensesindeydi. Bekir'i ittiğinde Bekir afallamış bir ifadeyle bana baktı.

"Yaptığın her şeyi Haldun'a anlatmamı istemiyorsan çık odamdan." Bedenimde gezinen iğne batıyormuş hissiyle gözlerimi kapatıp güvende olmanın huzuruyla uykunun beni ele geçirmesine izin verdim.

Gözlerimi tekrar araladığımda odamda olmadığımı anladım. Melih'in odasındaydım. Zihnimdeki tüm sesler kesilmiş tüm duygularım çekilmiş gibiydi. Yatakta doğrulduğumda gece lambasının aydınlattığı odada gezdirdim gözlerimi. Melih dolabının önünde hızla üzerine gömleğini geçirdiğini gördüm ve o daha önce gördüğüm kartala dolanmış yılana benzeyen o dövmesini gördüm.

"Tek parçasın." diye mırıldandığımda boğazımda oluşan ağrıyla yavaşça yutkundum. "Neden buradayım?" Melih omzunun gerisinden bana bakarken karanlıktaki gözleri ürkütücü duruyordu. Onunla aynı odada kalmak zorunda kaldığım çok gece olmuştu ama bu odaya girip çıktığım her saniyeyi ezbere biliyordum. Şimdiyse son hatırladığım bana fener atıp tekrar karanlığa kilitlemesiydi. Bu odaya geldiğimi hatırlamıyordum.

"Sakin ol." Tekrar önüne dönüp gömleğini iliklemeye devam etti, koluma bağlı serumu çekiştirdiğimde büyük adımlarla bana yaklaştı ve buna engel oldu. Elimi elinden kurtarıp kolumdaki serumu sökmeye çalıştığımda çenemi sertçe tutup ona bakmamı sağladı. "Sakin ol."

"İlaç istemiyorum." Bana ailemi unutturan o ilaçlardı. İlaçlardan nefret ediyordum. Geçmişimi elimden almışlardı. Buradan kaçıp gitsem bile gidecek bir aile yoktu zihnimde. "Serum istemiyorum. Ben iyiyim."

"Serumu dikkatle çıkartmazsan iğnesi kırılır. Ölürsün." Ölür müyüm? Elimi serum iğnesinden uzaklaştırdığımda başını salladı. "Ölmek istemiyordun. Unuttun mu?" Bakışlarını koluma indirip dikkatle iğneyi derimden çekti ve çıkan kanı bir pamuk yardımıyla baskıladı.

"Ben ölmeyeceğim." Başını onaylarcasına salladı. "Sonra seni öldüreceğim." Dudakları kıvrılır gibi oldu ve kirpiklerinin altından bana baktı. "Elini çabuk tutmalısın o zaman, Rus Kızı."

"Ailem Rus diye mi bana bunu diyorsun?" Yüzündeki ifade silinirken kolumu serbest bıraktı. "Ailenin kim olduğunu bende bilmiyorum. Sormak istediğin buysa diye önceden cevaplayayım." Elinin tersini alnıma yaslayıp gözlerini kıstı. "Aileni bilen tek kişi Haldun. Bekir'de bilmiyor." Bundan nefret ediyordum. Zaten hapsedilmişken nereye ait olduğumu bilmek hapsedilmemi değiştiren bir bilgi olmayacaktı ki. "Rusça'yı iyi konuştuğun için Rus olduğunu varsayıyorum sadece."

"Bana fener verdikten sonra kaç gün geçti? Odana geldiğimi hatırlamıyorum. Orada hastalandım mı?" Gözleri kısılırken parmakları çeneme dokundu. "Seni bulup çıkardığımı hatırlamıyor musun?" Düşünceli bir ifadeyle perdelendi gözleri. "Buraya geldiğini ve Bekir..." Gözlerim kocaman açıldığında çenemi serbest bıraktı.

"Yine mi unuttum? Yine bir şey mi unutuyorum? Ben...Ben...Artık unutmuyordum." Elini tekrar alnıma yasladığında elini uzaklaştırdım. "Unutmak istemiyorum."

"Muhtemelen ateşlendiğin içindir. Telaşlanıp başımı ağrıtma Kübra." Göz ucuyla bitmiş serum torbasına baktım. Bana yine ilaç mı vermişlerdi? İlaç vermeyi bırakmışlardı. Sırf o mezarda Karanbey'le konuştuğum için miydi bu cezam?

"Buradan gitmek istiyorum." Bakışları odada gezindiğinde derin bir nefes alıp verdi. "Gidemeyeceğini biliyorsun." Biliyordum. Sadece bir şekilde defolmak istiyordum. Bu evden kurtulabileceğim bir yol olması gerekiyordu. 14 yıldır bulamadığım bir yol.

"Böyle bir hayatı bile isteye kabullenmiş olduğuna inanamıyorum." Kaşlarını kaldırıp omuz silkti. Onun hakkında bildiklerim sınırlıydı. Sırlarla dolu bir adamdı. "Aile mesleği. Abimde tetikçiydi. Ailem kaza süsü verilerek öldürüldüğünde bir başıma kaldım. Beni yetiştiren adam da abim gibi yetiştirdi." Yatağın yanındaki komodine eğilip çekmeceyi açtı. "Ailecek katilsiniz yani." Bu yorumum onu gülümsetti.

"Ailecek şeref yoksunuyuz." Gözlerimi kıstım. Neden bilmiyordum ama sürekli kendisine kötü sözler söyleyip gülüyordu. "Hatta ailemizin yapabileceği en başarılı şey bu." Doğrulduğunda elindeki sandviçi uzattı. Tam da o sıra karnım guruldamıştı.

"Ailenden kalan sen misin bir tek?" Onun ailesiz olduğunu duymuştum daha öncesinde. Bu yüzden ona çabucak adapte olmuştum belki de.

Onun bir ailesi yoktu, kaybetmişti.

Benim bir ailem yoktu, kaybolmuştum.

"Sen kesinlikle bir Rus'sun. Daha fazla sorunu yanıtlamayacağım." Hep böyle olurdu. Anlatmak istediğini anlatıp arkasını dönüp giderdi. Onunla girdiğim iletişimin her bir zerresi onun kontrolünde ilerlerdi.

"Bana...Söylemedin..." Elimdeki sandviçi sıkarken midemin düğümlendiğini hissettim. Bana yaptıkları şeylerden biri de buydu. Komut almadan kendi yemeğimi yiyemiyordum. İllaki birileri emretmeliydi. O 'yemeğini ye' emri gelmeden boğazım düğümleniyor, ellerim kaskatı kesiliyordu.

"Yemeğini ye." Zihnimdeki engeller çözüldüğünde sandviçi ağzıma yaklaştırıp ufak bir lokma ısırdım. Yavaş yavaş çiğnerken Melih sinirle bana baktı. "Yatakta yemek yenmez.!" Homurdanarak banyosuna girdi. Takıntılı pislik.

"O zaman yatakta yemek verme sende." Arkasından homurdanırken sandviçi yemeği sürdürmeye başladım. Elinde yedek çarşafla çıktığında yediğim boğazıma kaçtı. Öksürdüğümü görünce kaşları daha da çatıldı. "Yatağımda ölme. Gömecek bir yer bulamam." Öksürük krizim geçtiğinde ters ters ona baktım. Boğulurken huzur vermiyordu pislik.

"Çok kötüsün." dedim ilk şaşkınlığım dağılır dağılmaz. İfadesi bir yüzle bana bakmayı sürdürdü. Bunun gibi zamanlarda ürkütücü oluyordu. "Kalk yatağımdan." Sorgulamadan yataktan kalktığımda "Yemeğini koltukta ye." dedi ters bir şekilde. Başıyla işaret ettiği yöne gidip oturdum ve bacaklarımı kendime çekip sessizce ekmeğimi bitirmeye çalıştım. Yatağın çarşaflarını değiştirirken etrafta gezindi gözlerim. Odası her zaman derli topluydu. Sanki burada hiç yaşamıyormuş gibiydi.

"Neden bu kadar takıntılısın?" İşine devam ederken sorumu cevapsız bıraktı. "Temizlik hastası olamazsın. Sonuçta birilerini öldürdüğünde kan sıçrıyor her yere." Derin bir nefes alıp verdi. Başımı eğip sandviçi bitirene kadar sesimi çıkarmadan ağır ağır çiğnedim lokmamı. Odada gidip gelmesi her burada kaldığımda yaptığı rutinleriydi.

Yatağın kenarına oturup hançerlerden birini sol ayak bileğine bağladı. Aynısını diğer bileğine yaparken bıçak ve silahları sırayla üzerindeki kılıflara takmasını seyrettim. Bu hazırlığı kan dökülünce yapardı.

"Kimi öldüreceksin?" Eli duraksarken gözlerindeki o kana susamış bakışı bana çevirdi. "Ben öldürmeyeceğim. Tedbir benimki. Ama Karanbey'i öldürecekler. Haldun Çetin istedi." Ayağımı koltuktan indirip başımı sağa sola salladım. Sırf onunla konuştuğum için mi öldüreceklerdi? Bir daha konuşmazdım ki. Neden elimin her değdiği kişilere zarar vermek istiyorlardı ki?

"Yapamazsın. Bir daha konuşmayacağım ki. Buradayım işte. Söz uslu dururum. Benimle konuştuğu için onu öldürmesinler. Ne olur." Baştan aşağı beni süzdü ve ayaklandı. "O adamın kim olduğunu biliyorsun ve hala yaşamasını mı istiyorsun?"

"Niye? Ondan çok daha kötü olan siz yaşıyorsunuz." Melih ara sıra farklıymış gibi gelse de onlardan biriydi. Masum veya iyi değildi. Kötüydü. Kötünün iyisiydi. "Çünkü daha kötü olmalarına izin vermeden infaz ediyoruz. Bu yüzden biz yaşıyoruz, diğerleri ölüyor."

Biri daha ölecekti.

Birini daha benim yüzümden öldüreceklerdi.

"Evde kal." Odadan çıktığında kalktığım koltuğa çöktüm. Onu öldürmelerine engel olamazdım. Benden güçlüydüler. Benden her zaman güçlü olmuşlardı. Yapamazdım. İki kez yapamadığımı üçüncü kez başaramayacağım kadar çok başarısızlığım olmuştu.

 

 

KARANBEY

"Depoyu boşaltırsak yeni sevkiyatı alabiliriz." Haldun Çetin'in konuşmasıyla arkama yaslandım. Bana döndü. "Sevkiyatı kaldırabilecek misin?" Ali'yle olduğumuz depo patlatıldığında içindeki sevkiyatta yanıp kül olmuştu.

Hayır burada kan dökemezsin. Onu öldüremezsin.

"Hemen kaşlarını çatma ama." Haldun'un kahkahası yankılandığında onu öldürme arzum kontrolden çıkmaya başladı. "Ben oğluma güveniyorum. Burada bu işin altından kalkacak kişilerden biri." Bakışlarımı babama çevirdiğimde Haldun Çetin'in omzuna dostane bir şekilde vurduğunu gördüm.

"Oğlumdan şüphen mi var Haldun?" Haldun'un ne cevap verdiğini umursamadan bakışlarımı ondan ayırdım. Bu yüzden bu toplantılardan nefret ediyordum. Bir işe yaramadan benim zamanımdan çalıyorlardı. Benden çalınmasından hoşlanmazdım.

"Konuşacak başka bir konu yoksa-" Oturduğum yerden ayaklandım. "-gidiyorum." Babamın gözleri anlık bir öfkeyle yanarken başımı sola yatırdım. "Liderim, iznin var mı?" Sesimdeki kinayeyi gizleme gereği duymadım. Babam ondan izin isterken bile onu umursamadığımı anlayacak kadar iyi tanıyordu beni.

"Toplantı bitmişti zaten." diyerek ayaklandı babam. Lider kalkınca herkes ayaklandı. Oda yavaş yavaş boşalınca bakışlarımı Haldun Çetin'in yüzüne diktim. Herkesin gittiğinden emin olduğunda bakışları beni buldu. "Seni iyi gördüm." İyi görmek istemez gibi bir hali vardı.

"Kötü olduğumda ilk sana geleceğim o zaman. İyi olmamdan memnun değilsin." Yüzündeki yapay gülüş silinirken bana bir adım attı. "Bizim eve uğramışsın?" Kaşlarını kaldırıp ellerini cebine tıktı. Hesap mı soruyordu?

"Bekir'le aramızdaki buzları eriteyim dedim. Sen babama köpeklik yaparken belki de bende ona yaptırırım." Haldun'un yüzünde geçen afallamış ifadeyle babamın boğazını temizleyerek araya girdiğini duydum. "Hadi sende git." Babam görüş alanıma girip başıyla kapıyı işaret etti. İç çektim. Ben istediğimde giderim Liderim.

"Seni severim Ümit. Ama oğlun sağlam dayağımı hak ediyor." Kaşlarımı kaldırdım. Lütfen beni döv. Elini kaldırdığın an, kırıp önüne atayım.

"Haldun!" Babam bağırdığında beni tehdit ettiğine pişman olmuş gibi baktı. "Oğlumla düzgün konuş."

"Oğlun gidiyor Liderim." Babam ters ters bana baktığında omuz silktim. Odanın çıkışına yürüyüp çıktım. Babamın bir oğlu olduğunu hatırladığı anlar her defasında bu toplantılardan ibaret olduğu için ciddiye alamıyordum onu.

Ali ile babamdan nefret ederek büyümüştük. Bu nefretin bizi güçlendireceğini düşünerek her geçen saniye bizdeki babalığını yok etmişti. Geldiğimiz bu noktada Ali yoktu. Babamız yıllar önce yok olmuştu. Yakında da fiziksel olarak yok olacaktı. Onu gömecektim.

Arka bahçeye çıktığımda soğuk her bir parçama ulaşırken başımı gökyüzüne kaldırdım, ciğerlerimi dolduran sayısız nefesle bedenimdeki gerginliği azaltmaya çalıştım. Bu dünyada yer edinmek için o kadar kan dökmüştüm ki şimdi sığamıyordum. Hepsini, bu sistemi yakıp yıkmak istiyordum.

Yanık izlerim tekrar acırken gözlerimi açtım ve karşımda kar maskeli birini gördüm. Elindeki bıçağı fark ettiğimde kaşlarımı kaldırdım. Sessiz bir ölümüm olsun istiyordu. Ön taraftaki korumaların koşarak gelemeyeceği kadar sessiz ve hızlı bir ölüm.

"Kimin adamısın?" Ellerimi cebimden çıkarttım. Silahım arabadaydı, masaya silahla girmek yasaktı. Bu yüzden dövüşmem gerekiyordu. Cevap vermeden bana doğru adımlayıp bıçağını savurduğunda geri çekilip bıçaktan uzaklaştım. Ara vermeden art arda bıçağını savurdu. Bıçak kolumu teğet geçtiğinde acıyı hissettim.

"Yüzüne maske takman iyi fikirmiş." Başımı eğip bileğini tuttum, çenesinin altından yumruğumu geçirdiğimde sendeledi. "Olurda benden kaçabilirsen seni bulmak daha heyecanlı olacak." Karanlık onun işine geliyordu, gözlerini bile göremediğimde bir adamla dövüşüyordum. Kim olduğunu bilmek hırslanmamı sağlayacaktı, onu bulup öldürmemi kolaylaştıracaktı.

Karnımda yediğim beklenmedik tekmeyle nefesim ciğerimi terk etti, geriye sendeleyip hırıltılı bir nefes aldım. "Karşıma çıkmasaydın işe alabilirdim seni. Sağlam dövüşüyorsun." Gülümsedim. "Ölü bir dövüşçü olacaksın." Elindeki bıçağı yere attı ve çenesini dikleştirdi.

"Hadi dövüş benimle Karanbey." İtalyanca duyduğum ses kime aitti bilmiyordum. Duraksamamı fırsat bilip yüzüme yumruğunu indirdiğinde yere düştüm. Sonraki darbesinden kaçmak için sol yuvarlanıp ayağına tekme attığımda dengesini kaybettiğini gördüm. Bunu fırsat bilip yerden ayaklandığımda yanağımda oluşan ağrıyı görmezden geldim. Geriye dönmek için hareketlendim.

"Kim gönderdi seni?" Ona saldırmak için öne adım attığımda bir beden önüme geçip kollarını boynuma doladı ve silah sesi duydum. Burnumu dolduran lavanta kokusuyla birkaç saniye gözlerimi kırpıştırırken karşımdaki adamın elindeki silahı gördüm. Önüme geçen kimdi bilmiyorum ama maskeli adam koşarak uzaklaşırken acı dolu bir inilti kulaklarımı doldurdu.

Kollar omzumda gevşediğinde belini tutup yüzüne baktım. Kübra Çetin. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken dudaklarındaki gülüşü seçebildim.

"YA sdelal eto." Başardım.

Aynı şeyi tekrarlarken elim sırtındaki ıslaklığı buldu. Vurulmuş muydu? Eğilip bacaklarının altından elimi geçirdim ve kucağıma aldım. Eli göğsümdeki yaraya temas eden gömleği sıkıca kavradığında çığlık atmasını bekledim ama yapmadı. Dudaklarını birbirine bastırıp acısını bastırmaya çalışıyordu.

Acı veren yaralarımın üzerindeki eli kendi acısını bastırmak için bana tutunmuştu.

Yaklaşan adım sesleriyle başımı kaldırdım. Faruk duraksadığında en az onun kadar şaşkındım.

"YA sdelal eto." Başardım. Elleri gevşerken başı geriye düştü.

"Namık'ı ara. Eve gelsin." Kucağımdaki kadını bırakmak gibi bir niyetim yoktu. Benim yüzümden yaralanmıştı.

İyileşmeden bırakmak gibi bir niyetim asla yoktu.

🖤

Bölüm sonu sohbet başlığımız olsun. Gelecek bölüm tahminleri olanlardan alabilir miyiz? <3

Olayların hızlıca gerçekleştiği uzatılmayan bir seri olduğunun altını bir kez daha çizeyim.

Bölüm sonrasında hikayeler de ve Tiktok videolarındayım. Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.

Beğenmeden geçmeyin bebitolar ♡

 

Bölüm : 28.11.2024 22:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...