22. Bölüm

K20 - OYDU

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

🎵 Gelevera Deresi (feat. Şevval Sam)🎵

Selammmmm. Ben geldim.

Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?

Benim yeni kitabım çıktı ve bir diğeri için taslak oluşturmaya başladım bile. Sanırım bu yıl bitmeden onu da basmak nasip olacak.

Karanbey'i sanırım seneye bu zamanlar basılı bir şekilde ellerimizde tutacağız gibi görünüyor. Daha 10 bölümümüz daha var ve bölümler uzadıkça paylaşma zamanlarımda azalmaya başladığı için ortalama yaz biter bitmez biter gibi görünüyoruz.

O zaman Enrico'ya geçeceğiz ve o bu kitap kadar uzun olmayacak. Çünkü İtalyan mafyasından yazmak istediğim üç isim var ve uzun uzun Karanbey kadar derinleşmelerini istemiyorum. (Dayanamayıp derinleştirdi.)

Karanbey final verdiği zaman buradan YILMAZ veya RASKOL kitabını yazmaya devam edebilirim. Önceden söylediğim gibi seri birden fazla mafyayı içerdiğinden ve hepsine birer hikaye oluşturursam eğer profilimdeki karmaşayı hayal gücünüze bırakıyorum. <3

Seriler birbirinin devamı olacak ve okuma sırasını güncel güncel bahsedeceğim. Hiç kafanız karışır diye düşünmeyin, beraber halledeceğiz <3

Çok konuştum. Sanırım bölüme geçme zamanı geldi.

Bölümü sindire sindire ve yorumlarda buluşarak okuyunuz <3

İyi ki varsınız.

 

 

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

 

20. BÖLÜM - OYDU

 

 

KARANBEY

 

 

Geçmiş

Adımlarım kolilerin dizildiği depoda gezinirken en ufak problemi arıyordum. Sevkiyat önemliydi ve gerçek anlamda babamın elini kolunu bağlayacak kadar güçlenmemin son adımı olacaktı. Sonrasında annemi bulup tüm bunlara son verecektim.

Her şey sorunsuz ilerlesin diye günlerdir yarım yamalak bir uykuyla geçiriyordum zamanımı. Gergin ve her an uykuya dalacak kadar bitkindim aynı zamanda.

Babamla savaşımın son adımıydı bu sevkiyat. Buradan kurtulup hayatımı başka bir ülkede geçirmek ve hayatıma her şeye, her yaptıklarıma rağmen yeniden başlamak istiyordum. Ali hayatını yoluna koymuştu ve ben gidince problem yaşamayacak kadar hayatının iplerini onun kontrolüne teslim etmiştim bile. İsterse benimle gelirdi.

Gelmeyeceğini biliyordum.

Babam için artık ilgi çekici olan yalnız bendim. O gidince de geriye kalan liderlere onun gücünü ve varlığını dağıtacak Ali’ye yaklaşmamaları için dikkatlerini para ve güçle dağıtmış olacaktım.

“Patron?” Douglas yanıma yaklaştığında başımla selam verdim.

“Her şey yolunda mı?” Etrafta kolileri kontrol eden adamlar çoktan çıktığından yalnız ben ve Douglas kalmıştık depoda. Douglas etrafta olduğu zaman daha dikkatli oluyorlardı.

“Kutuları tek tek kontrol ettiler. Doğu kanadındaki kolileri İlyas ve Güney’dekileri de Ömer kontrol etti. Eksik yok. Tüm sevkiyat tamam.” Bakışlarım o ikisini aradı, yoklardı. “Moladalar şimdi.”

“Anladım. Sen niye buradasın?” Onun maske takan yüzünü ağır ağır inceledim. Faruk’la konuşmalarını duymuştum. İtalya’ya gitmeden önce Douglas’a yanımdan ayrılmamasını tekrar tekrar söylemişti. Yanımdan her ayrıldığında başıma bir iş geldiğini düşünecek kadar takıntılıydı. “Git yemeğe sende. Son kontrolleri yapıp gideceğim.” Her ne kadar kontrolü adamlarım yapmış olsa da tekrar bakmak alışkanlıklarımdan biriydi. Onlara güvenmemekle ilgili bir durum değildi bu. Kendimden başkasına güvenememekti.

“Sen? Patron en son ne zaman yedin, diye sorsam hatırlamazsın. Gel seni kebapçıya götüreyim.” Hafifçe gülerken gergin ruh halim kademeli olarak dağılmıştı.

“Bir İtalyan’dan kebapçıya gitmek için hiç teklif almadım. Onur mu duymalıyım Doug?” Gülüşü kulaklarımı doldurduğunda iç çekip başımı sağa sola salladım. “Ali gelecek. Bir derdi var. Halledip yetişeyim sana olur mu?”

“Haddim değil ama sevkiyattan sonra mı ertelesek?” Gözlerim kısıldı. Her şeyden şüphelenecek kadar kafayı yiyordum. “Biraz kavgacı ilişkiniz var. Durduk yere dikkatin dağılmasın diye diyorum.” Haklıydı. Ne zaman Ali’yle tartışsak zihnim netliğini kaybediyor ve dağılıyordum.

“Acil buluşmak istedi. Yine onu öfkelendirecek ne bok yedim, bilmiyorum.” Ali’yle bende görüşme taraftarı değildim. Bu aralar ciddi anlamda katlanılmaz hale bürünmüştü. Nefes alsam bile ona batıyor gibiydi.

“Bu hayatı sevmiyor Patron. Peşine birilerini mi taktın yine?” Onun güvenliği için yapmıştım. Ne zaman yapsam bana çemkirip adamlarımı çekmemi istiyordu. Onu korumamdan niye bu kadar nefret ediyordu bilmiyordum. Belki de bu karanlığı ona bulaştırmamı istemiyordu. Farkındaydım. Babam gibi bu işlere bulaşmış olmamdan hazzetmiyordu.

“Bu konuda istediği kadar konuşup bağırabilir. Annemden bana kalan tek ailem o. Onun için ölürüm de öldürürüm de. Onu korumak istememi niye anlamak istemiyor? Bak bende bunu anlamıyorum.” Douglas başını ağır ağır salladığında deponun kapısını işaret etti.

“Belki onu araştırıp gözetliyormuşsun gibi hissediyordur.” Başımı sağa sola salladım. Ali’nin başı dertte olduğu zaman bana iletilmesini emretmiştim. Bunun dışında onun özgür alanına saygı göstermekten çekinmemiştim. İlyas ve birkaç adam daha onun hayatını ilmek ilmek incelerken en ufak pürüzü bana bildirmekten sorumlulardı. Geri kalan detayların olduğu dosyaları okumadan odamdaki dosyaların arasına sıkıştırmıştım. Asla okumayı da düşünmüyordum.

Sorun varsa orada ben vardım. Yoksa yalnızca hayatını yaşayan Ali olurdu.

“Ben arabada bekliyorum seni o zaman. Beraber yemeğe gidelim.”

“Bensiz yemek yiyemiyor musun sen?” Hafif alaylı bir tonlamada konuştuğumda gülüşü kulaklarımı buldu.

“Faruk beraber olduğumuzun fotoğraflarını saat başı istedi Patron. Yapmazsam konuşmaya başlayacak, biliyorsun.” Biliyordum. Faruk’un yumruklarıyla ölmek mi çenesiyle acı çekerek ölmek mi diye sorsalar ilkini seçmek en kolayı ve acısızı olurdu.

“Tamam bekle. Geleceğim.” Douglas dışarı çıkmak için hareketlenmeden önce telefonunu çıkartıp kaldırdı ve poz vermemi beklemeden tak diye fotoğrafımızı çekti. Hepsi ayrı cinsti.

“Çok açım.” Arkasını dönüp yalandan karnını ovuşturdu. “Ölüyorum açlıktan.”

“Tamam kısa keseceğim.” Elimin tersini koluna vurduğumda çıkışa doğru yürümeye başladı. Deponun aralık kapısından içeri Ali girdiği an, Douglas’ı her gördüğünde yaptığı gibi irkilerek kenara çekildi.

“İyi akşamlar ikinci Karan.” Ali kaşlarını çatsa da Doug, bunu umursamadan depodan çıktı. Daima Ali’ye ikinci Karan deyip dururdu. Her ne kadar Ali’nin hoşuna gitmese de devam ederdi. Ali birkaç kere bunu kesmesi için bana dert yansa da Doug’un birine taktığı lakabı öldürsem değiştirmeyeceğini iyi biliyordum.

Bana ilk Patron dediğinde bunu garip karşılamış, söylememesini istemiştim. Dinlememişti. Bende nasıl sesleniyorsa öyle seslenmesine engel olmaktan vazgeçmiştim. İşime de yaramıştı. Onun gibi benden daha uzun ve kaslı duran adamın bile patronu olduğumu etrafta söyleyip itaatkar davranması, herkesin dikkatini çekmiş, bu sayede işlerim sorunsuz yolunda ilerlemişti.

Benden korkuyorlardı çünkü Douglas gibi bir sol kolum vardı. Bir bakışla tereddüt etmeden karşısındakini infaz edecek kadar gözü kara, bir lafımla bağışlayacak kadar itaatkâr. Douglas Karanbey’in gücünün en önemli yapı taşıydı ve yanımda oluşundan şanslı hissettiğim adamlarımdan biriydi.

“Bana ikinci Karan demenden hoşlanmıyorum!” Ali onun ardından bağırırken yürümeye devam ediyordu. Bakışları beni bulduğunda ellerimi cebime tıktım. Yüzündeki kızarıklığa göre yine öfkeliydi.

“İkiz. Hoş geldin.” Sesim son zamanlarda onunla konuştuğum anlarda umursamaz çıkıyordu. Tıpkı şu an olduğu gibi.

“Hiç hoş gelmedim.” Ali tam karşımda durduğunda huzursuzca bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Peşimde niye adamların var? Evimin önünde…İşimin etrafında.”

“Korunman için-”

“Kimden? Senden mi?” İlk darbesinin bu kadar çabuk geleceğini beklemediğimden duraksadım. Yine dikenlerini çıkartmıştı ve keşke Douglas’ı dinleyip sevkiyattan sonra onunla görüşseydim diye düşünmeden edemedim. Sevkiyatın gerginliği üzerimdeydi ve Ali’ye her zamanki gibi nazik davranışlarımı sergileyemeyebilirdim.

“Sorun ne?” Gariptir ki Ali’ye daima sorduğum sorum buydu. Sorunu neyse çözmek için etrafındaydım. Ne yaparsam yapayım onun sorunları asla bitmezdi. Ben sorunlarımı kendi başıma çözerken ondan bir gün olsun bana bu soruyu sormasını beklememiştim, yardımı dokunsun istemiyordum. Bu dünyadaki bir sorunuma bile uzaktan yakından yaklaşıp çözümlemesindense kendi başıma halletmeye çabalamak daha doğru geliyordu.

Ona daima ve daima ‘sorun ne’ diye sorup sorunlarını ortadan kaldırmak için çabalarken bunu takdir etmediği anlara da kızıp öfkemi kendi sorunlarımdan çıkartırdım. Etrafımdaki herkese zor zamanlar yaşattığım anların olduğunun farkındaydım. Babam sinirimi bozardı, hıncımı masadan çıkarırdım. Ali beni parçalardı, düşmanlarımın canını yakardım. Eğer bunu yapmazsam patlayacak gibi hissedip dururdum.

“Hakan ben kendimi korurum. Peşime adam takmanı konuştuk daha önce de. Babamın o evde bize yaptığının aynısını da bana mı yapacaksın?” İkinci darbe ilkinden daha az acıttı. Ne zaman öfkelense benim babamın kopyası olduğumu söylerdi. Beni babama benzetmesi yüzüme haykıracağı tüm hakaretlerden bile daha ağırdı. Biliyor ve artık bunu bile isteye yapıyor olduğunu anlıyordum.

“Daha önce de söyledim sana Ali. Seni korumak için yapıyorum ve yapacağım da.” Ali elini yüzüne sürerken öfkeli bir soluk aldı.

“Senden bunu istemiyorum. Gitgide paranoyak olmaya başladın. Babamın yolundan gitmek istediğin için beni niye kendinle aynı karanlığa çekiyorsun.” Bunu yapmıyordum. O karanlıkta yalnız savaşıp onu tüm bu pislikten daima uzak tutuyordum.

“İkide bir babama benzediğimi ima edip durma!” Sabrımın sınırındaydım ve bu sefer ona karşı anlayışlı halim defolup gitmişti.

“Aksini mi düşünüyorsun?” Eliyle etrafındaki kolileri işaret etti. “Silah kaçakçısısın. Babam Ruslara sen İtalyanlara çalışıyorsunuz. İkiniz de katilsiniz.” Katil derken gözlerindeki o bakışı çok iyi biliyordum. Her aynaya baktığımda kendime aynı bakışlarla bakardım. Ona annemi öldürdüğümü söylediğim zaman bana bağırdığı zamanki gibi bakıyordu gözlerime.

Annemin katiliydim.

“Bunu ne zaman keseceksin?” Sesimdeki çaresizliği iliklerime kadar hissetmekten nefret ediyordum. Bana kendimi bok gibi hissettirmesinden nefret ediyordum.

“Neyi?” Tam karşımda durdu. Hala daha sorabiliyorsa bana söylediklerinin canımı yaktığının farkında bile değildi. Belki de hiç umursamıyordu.

Annemin ölümü yüzünden canımı tekrar tekrar yakmayı bırakmalıydı. Ben her sabah aynada yeteri kadar cezamı çekiyordum. Yıllar geçmişti ve bir gün olsun o depoda yaşanılanları unutamamıştım. Her gün, her bir detayını tekrar tekrar yaşayarak rüyalarımdan uyanıyordum. Üzerine Ali’nin bu konudaki tavrı…Bende annemi kaybetmiştim. Kaybeden yalnız o değildi ki.

“Anneni kaybeden yalnız sen değilsin. Babası bok gibi olanda. O evde senden çok daha fazla acı çektim. Çoğunun nedeni sendin. Yanlış anlama. Senin önüne siper olurken bana borçlandığını falan düşünme.” Öyle düşünmüş olsaydım Ali’nin, ömrüm boyunca benim hayatımı yoluna koyması gerekirdi, suçlaması değil. “Kardeşimi korudum ve tekrar olsa tekrar önüne siper olurum.”

“Annemi kaybeden yalnız ben değilim ama annesi öldürülen yalnız benim.” Üçüncü darbe ilk ikisinden çok daha canımı yaktığı için nefesim kesildi. Kazayla da olsa onu öldürmüştüm. Bunu hiçbir zaman inkâr etmemiş, kaza olduğu için vicdanımı rahatlatmaya çalışmamıştım. Ali’ye anlattığım günden beri beni rahatlatmasını da beklememiştim. Yine de bu konuda bu denli acımasız davranmasını kaldıramıyordum.

“Babam annemin hayatını mahvetti, sense canını aldın. Üzerine bu aptal kahramanlığa büründün. Ne zaman göreceksin? Ne zaman durmayı planlıyorsun?” Babamı alt ettiğim gün duracaktım. Sadece Ali yoktu. Faruk ve Asya’nın da bana ihtiyacı vardı.

“Babama karşı savaştıkça kaybettiğimizi görmüyor musun?” Elini iki yana açtı. “Onu kışkırtmayı kes!” Kaşlarımı yavaşça çattım. Anneme yaptıkları yüzünden babamdan nefret ederken aynı zamanda ondan deli gibi korkandı. Şimdi karşıma geçip beni suçlayıp aniden her şeyi, onca emeği bırakmak mı istiyordu?

“Annem yaşarken, biz o evde büyürken, canımızın yandığı her anı veya yaşadıklarını ne çabuk unuttun? Tüm bunların bedelini ödetmek isteyen sen değil miydin?” Bu yüzden yine onun önüne geçip attığım adımlarım onu tehlikeli bu hayattan korumak amacıylaydı. Babamla savaşamazdı ve hemen yenilirdi. Ben yapabilirdim. Gönüllü olmuştum.

“O zaman on yediydim. Öfke doluydum.”

“Bende on yediydim!” Derin bir soluk alıp verdim. “Otuz bir yaşındayım Ali. Senin gibi. On dört yıldır bu siktiğimin hayatındayım. Pes edecek ne yaşadın lan?!” Ali bir adım gerilirken yüzündeki bocalamanın nedeni ona sesimi yükseltmek istediğim her zaman arkamı dönüp çekip gitmiş olmamdı. Artık o üzülmesin diye içime atmaktan bunalmıştım.

Ben de bir insandım ve geçmiş beni de deli gibi yakıyordu.

“Annemi ben öldürdüm.” Başımı salladım. “Babamın bile beceremediği şeyi aptal bir kahramanlıkla başardım. Hayatımdaki en tiksindiğim başarım bu.” Kalp atışlarım kulaklarımda atıyor gibiydi. “O depoda sen yoktun. Annemin çektiği acıları görmedin. Pes edecek ne yaşadın?! Korkup saklandın her seferinde…Ne pes etmesi? Azra Karan’ın çocuğuyuz biz. O pes etmedi. Edemezsin.” Ellerimi cebimden çıkarırken şakaklarıma sürdüm. Sabrımı fazlasıyla zorluyor ve sinirimi bozuyordu.

“Pes etmeyeyim. Haklısın. Peki ne zaman duracağız? Sen ölünce mi? Yoksa ben ölünce mi?” İrkildim. “Belki kazayla ikimizden biri, diğerini vurur.” Bu dördüncü ve en ağır darbeydi.

Gerçeklere gözünü kapatan aptal bir adam değildim. Gerçekleri bilmekle duymak arasında derin bir uçurum vardı ve şu an o uçurumdaydım. Öfkeyle soluk alıp verirken yıllardır geçip gitmeyen o hıçkırıklar kulaklarımı doldurdu. Annem o depoda bir kez olsun bağırmamış veya sesli bir şekilde ağlamamıştı ama ben onu duymuştum. Zihnime de kazınmıştı.

Karşımdaki adam benim kardeşim, kanım, ikizimdi. Yine de bana en acımasız davranmasına izin verdiğim tek kişiydi. Gözlerim yanarken bakışlarımı etrafta gezdirdim. En son ne zaman ağladığımı hatırlamıyordum ve Ali’yle biraz daha konuşursam yakın bir zamanda ağlayacağım kesindi.

“Defol git Ali.” Ali pişman olmuş gibi gözlerini açıp kapatmıştı. Arkamı döndüm ve boğazımda oluşan yumruyu geçirmek için defalarca kez yutkunmaya çalıştım, geçmedi.

Annemi ben öldürmüştüm.

Sesli dile geldikçe nefesimi kesen ve omuzlarımdaki yükü arttıran bu gerçek benim kara lekemdi. Ne etrafımızdaki adamlar umurumda ne de bu siktiğimin mafya dünyası. Babamın pişman olmasını istiyordum. Diz çöküp yalvarmasını, gözyaşı dökmesini, yaptıklarının acısını yaşamasını… Annem o depoda benim için güçlü kalmıştı. Ben oradayım diye ağlamamıştı, ona bakmadığımı ve duymadığımı sandığı anlarda gözyaşı dökmüştü yalnızca.

Annem, babamı yok etmek için kirlenmeme değerdi. Bu dünyanın bir parçası olup her şeyi yerle bir etmeme öyle bir değerdi ki geçmişe dönmek istesem onu babamdan kurtarırdım. O zamanlar farkında olmadığım ama şimdi anladığım o yardım isteyen gözleri anlayıp onu kurtarırdım. Onu babamdan korumak için daha önce Karanbey olurdum.

Ali asla beni anlayamazdı çünkü korkaktı ve o depoda yaşananlara şahit olmamıştı.

“Haka-“

“İsmimi söyleme!” Bağırışım depoda yankılandığında ona baktım, Ali kaşlarını çattı. Artık ismimi söylemesi canımı sıkıyordu ve onun da söylemesini istemiyordum.

“İsmini söylemeyeyim. Geçmişi konuşmayalım. Gelecekle ilgili fikir de belirtmeyeyim. Daha kimi kaybedeceğiz? Sıradaki kim? Sen, Faruk, ben? Ne zaman duracaksın? Sen bir bombasın. Karanbey ölüm getiriyor. Görmüyor musun?” Nefes nefese konuşmasına ek olarak delirmiş gibi güldü. “Babam gibi olman yetmedi mi? Ne istiyorsun Hakan?!”

“Öfkemin bitmesini.” Babama, mafya dünyasına, raconlara… Özellikle de kendime…

“Eğer Karanbey oluşun yüzünden ölürsem annem gibi işte o zaman sakın mezarıma gelme. Öfken falan bitmeyecek. Hepimizi bitireceksin ama öfken asla bitmeyecek. Çünkü Karanbey öfkenle şekillendi. O öfken sonunda bizi öldüre-” Cümlesinin devamını getiremeden önce bir patlama sesi kulaklarımı buldu.

Sırtım duvara çarpacak şekilde savrulduğumda etrafı toz bulutu sardı. Kulaklarım çınlarken bedenimi saran sıcaklıkla gözlerim ağırlaştı.

Sanırım Ali’nin cümlesinin devamını zihnimde tamamlamıştım. Sonunda o öfkem ve hırsım bizi öldürecekti ve haklıydı, ölüyorduk.

 

 

KÜBRA

 

 

Günümüz

Yanan depoya bakarken Faruk kıpırdayamayacağımı anlamış olacak ki depoya koştu. Yerden kalkmaya çalıştım, dizlerim tutmadı. Elimi göğsüme yaslarken tek bir şey diliyordum. Hakan’ın o depodan sağ çıkmasını…

Faruk deponun kapısına yetişemeden içeriden alevlerin arasında iki kişi belirdi. Bu tüm bedenime enerji verirken yerden doğruldum. Ferhat Yılmaz, Burhan’ı deponun dışına taşırken alnından akan kanı gördüm.

Depoya koşuştururken Ferhat’ın Burhan’ı yere yatırıp nabzını kontrol etti, yüzünde endişe dolu bir ifade vardı. Faruk içeriden çıkarken bedenini sürüklercesine çıkarttığı Douglas’ın başı baygınca sağa sola savruluyordu.

“Hakan yok. İçeride göremedim.” Faruk’un endişeli ses bedenimi saran adrenalinin kaynağıydı. Onun yanından geçerken Faruk durmam için bağırsa da onu dinlemeden depoya girdim. Douglas buradaysa Hakan’da onunlaydı. Sıcaklık etrafımı sararken burnumu is kokusu doldurdu.

“Hakan!” Kolumla burnumu kapattım, gözlerimi kısarak etrafa bakındım. Özkan devrilmiş sandalyede bağlı duruyordu ve alnının ortasında siyah bir nokta vardı. İnfaz edilmişti, umurumda bile değildi. Hakan’ın adını çığlık atarken etrafımdaki alev ve dumanlardan onu göremiyordum. Ciğerlerimi yakan duman yüzünden öksürmeye başladım. Çok büyük bir depoydu.

Douglas onunla çıkmıştı evden, ölse onu yalnız bırakmazdı.

“Hakan!” O sıra onu gördüm. Arkadaki alevlerin arasında dumandan görünmeyecek kadar gizlenmişti bedeni. Yanan masanın yakınındaki duvara savrulmuştu. Yanına koşup diz çökerken onu çekmek için uzandığımda elim masaya değdi. Elimi çekerken canımın yanışı için birkaç saniye duraksadım.

“Seni kaldıramam.” Tekrar uzanırken yanaklarına hafifçe vurdum. “Uyan lütfen. Uyan.” Kıpırdamadan dururken hıçkırıklarımı bastırdım. “Uyan dedim.” Elimdeki acı, Hakan’ın yaşayıp yaşamadığından emin olamayışım zihnimdeki kaygı dolu bulutunu büyütüyordu.

“Kübra!” Faruk’un sesini duyduğumda omzumun gerisinden baktım, girişten içeri girmişti ve bizi görmesi için benim gibi deponun içine girmesi gerekiyordu. “Kübra!”

“Buradayım.” Dumandan güç bela görüyordum onu. Oturduğum yerden kalkıp Hakan’dan birkaç adım uzaklaştım ve beni göreceği yerde durdum. Hakan’dan daha uzağa gitmeye niyetim yoktu. Bakışları beni bulduğunda ileri adım attı. Büyük çatırtı ardından aniden çatıdan düşen parçalar, onu görmeyeceğim şekilde ikimizin arasına düşmeye başladı. Alevler büyürken geri çekilip girişi kapatan alevlere korkuyla baktım. Kapana sıkışmıştık.

“Kübra iyi misin?” Endişeli ses tonuyla Faruk’un üzerine bir şeylerin düşmediğinden emin oldum.

“İyiyim.”

“Dumandan göremiyorum. Doug sersem bir şekilde Hakan’da içeride, dedi. Yanında mı?” Öksürürken Hakan’ı dürttüm.

“Buldum onu. Baygın.” Tekrar çaresizce Hakan’ın yanına oturup öksürüklerimi bastırmaya çalıştım.

“Uyan Hakan.” Neyi nasıl yapacağımı bilmeden dalmıştım içeri. Hakan’ın varlığının iyi olduğunu düşmek isteyerek yaptığım bu hamleden pişman değildim ve onu yalnız bırakmadığım için bundan memnundum. “Buradan çıkamayacağız.” Etrafımdaki alevlere bakarken başımı sağa sola salladım. Kapana kısıldıysam ve etraf klostrofobik hissettirse de onunlaydım.

“Arka kapı var. Deponun etrafını dolanacağım.” Yaralı olmayan elimle Hakan’ın yanağını dürtmeye devam ettiğimde omzuma dokunana elle çığlığı bastım. “Kübra?!” Faruk’un uzaktan gelen sesiyle başımı kaldırdım. Tanımadığım bir adamdı. Eğilerek Hakan’ın nabzına baktığında bakışları beni buldu.

“O yaşıyor, buradan çıkmazsanız öleceksiniz.” Aksanlı Rusçasının ardından eğilip Hakan’ı omzuna atıp yerden kalktı. “Hadi.” Buradan kurtulacaksak ona güvenebilirdim. Yerden kalktım.

“Faruk? Çıkıyoruz. Sende çık.”

“Ne demek çıkıyoruz?” Duman genzimi yakarken öksürdüm son kez.

“Çık depodan. Dışarıda görüşürüz.” Arka kapıya yönelen yabancıyı takip ederken dışarı çıktığımız an depodan uzak bir kenara Hakan’ı bıraktı. Hakan’ın yanına çöktüğüm an temiz havayı içime çekmeye başladım.

Alevlerin sardığı depo son bir patırtıyla tamamen çöktüğünde bizi dışarıya çıkaran yabancıya minnettar dolu hissediyordum. “Sen kimsin?” Göz ucuyla yabancıya bakarken Hakan’ın öksürük krizine girdiğini gördüm. Şükürler olsun.

“Antonio.” Kim? Gözlerimi kısarak ona tamamen baktığımda başıyla Hakan’ı işaret etti. “Capo ikinize göz kulak olmam için beni burada bıraktı. Bu durumu ona bildireceğim.” Melih.

“Teşekkür ederim.” Hıçkırıklarım dudaklarımdan sıyrılırken Hakan’ın sırtına yaralı olmayan elimi yasladım. Az önce yanan bir depodan kıl payı kurtulmuş olmanın ve buraya gelmeden geçmişle ilgili öğrendiklerimin duygusallığını kontrol edemiyordum.

“Hakan iyi misin?” Hakan öksürüklerine ara verirken sır üstü yuvarlandı, gözleri titreyen aralandığında avucumdaki yanan tenim de kaygılarım da silinip gitti. Yanağına dokundum. “Bir şey söyle kocam.” Sesim titriyordu. Sanki iyi olduğunu söylerse her şey yoluna girecekmiş gibiydi.

“Kübra.” Uzakta bir yerde Faruk’un bağırışını duydum. Hakan oturur pozisyona geldiğinde bizi çıkaran Antonio çoktan ortadan kaybolmuştu bile. Hakan’ın bakışları depoyu bulduğunda bedeni kaskatı kesildi.

“Yılmazlar…Doug içeride.” Yerden kalkmaya çalışırken onu durdurmak için omuzlarından tutmaya çalıştığım an canım yandığı için acıyla inledim. Avucumdaki yara üzerindeki kıyafete temas ettiği an acısı katlanarak büyümüştü.

“Ferhat, Burhan’ı çıkardı. Faruk’ta Doug’ı.” Bakışları avucumdaki yarayı bulduğunda kaşları çatıldı.

“Aptalca davranıp yangının içine mi girdin?!” Niye bana bağırıyordu ki? Onun için endişelenmiştim ve kendimi yangının içinde bulmuştum.

“Bana bağırma.” Onun adını bağırmaktan ve duman solumaktan boğazım yandığı için sesim kısık bir tınıda sıyrılmıştı dudaklarımdan. Elimin tersini yanağıma sürerken çenem titremeye başladı. “Ben içeri girmeseydim.” Dudaklarımdan sıyrılan hıçkırığa engel olamadım. “Mezarına mı gelecektim?” Yanan ve çökmüş depoya baktım. “Yanmana izin mi verseydim?”

“Evet öyle yapmalıydın.” Bunu fısıldarcasına söylediğinde ağlamaya başladım. Nasıl izin vermemi beklerdi? Hayatındaki insanlar ona nasıl acımasız davranmıştı ki kendisine acımasız olmuştu?

“Canın yanıyor mu?” Sesi az öncekine nazaran daha yumuşaktı. Başımı onaylarcasına sallarken avucumdaki yaradan ziyade az önce onun öleceğini düşündüğüm için canım yanıyordu. Onu kaybetme düşüncesi ve ölürken bile kardeşinin itliğinin hayal kırıklığının yaralarıyla yitip gitmesi ihtimali…

“Niye hemen uyanmadın ki? Ödüm koptu.” Bakışları avucumdaki yaradaydı. Gözlerini kaçırıyordu ve başı öne eğilmişti.

“Canın yanıyor mu, moya zhena?” Bana Rusça ‘karım’ dediği zaman ona cevap verdiğimi bildiği için böyle seslenmişti.

“Yanıyor.” Kafasındaki ıslaklıkla üzerimdeki kazağı çekiştirip çıkarttım. Montumu çıkartıp altına kat kat giydiğim kıyafetten en üste olan kazağı çıkarttım ve başındaki yaraya bastırmadan önce montumu giydim.

“Senin canın yanıyor mu?” Cevap vermedi. Suskundu. “Sen buradasın ve iyi olacağım. Evimize gidelim.” Bakışlarını sonunda kaldırdığında gözlerinde az önceki öfkeli bakışın yerine utanç gördüm. Ali’nin yaşattıkları karabasan gibi üzerimize çökmüştü ve tarih tekerrür edip tekrar onun olduğu deponun patlamasını yaşatmıştı. Bugün fazlasıyla hassas bir ipteydik.

Hassas bir ipteydi.

“Kübra.” Faruk yanımıza çöktüğünde endişeyle önce beni sonra Hakan’ı seyretmeye başladı. “İyi misiniz? Hakan?” Hakan’ın kaşları tekrar çatılırken bakışları buz gibi bir ifadeyle Faruk’a çevrildi. Hakan’ın yıllarca sahip olduğu koşulsuz ve çıkarsız o dostluk yine Ali tarafından baltalanmıştı.

“Onu eve götür.” Yerden kalkarken elime baktı son kez. Onunla ilk tanıştığım zamanlarda olduğu gibi duvara tosladığımı hissediyordum. Ali hafızamı tahrip etmiş, onu kandırmıştı. Kendini benden uzaklaştırıp kendisini mi cezalandırıyordu, beni mi? Cezasını bize mi kesecekti?

“Gidelim, Faruk.” Yerden kalkarken burnumu çektim. Artık duvara toslamaktan sıkılmıştım. Duvarı yıkıp gelmesi gereken oydu. Gitmeden son kez bedeninde bir yaranın olmadığını anlamak için onu inceledikten hemen sonra arkamı dönüp ondan uzaklaşmaya başladım.

Hakan, Türk mafyasının güç savaşlarının olduğu o karanlığa tutsak olduğunu düşünmüştüm bunca zaman. Artık öyle olmadığını görüyordum. Hakan, Ali’nin manipülasyonları ve yalanlarına tutsaktı. Belki de her ikisine de. Hatta o doğup büyüdüğü eve tutsaktı, orada yaşanan her bir kötülüğe. Karan soyadı onun kafesiydi ve gücüne güç katarken kafesini kırmış olsa da günün sonunda o tutsak olduğu kafese kendi özgür iradesiyle giriyordu.

Arabaya bindiğimde avucumdaki yanığa bakıp ağlamaya son vermek için birkaç saniye derin nefes alıp verdim. Etrafta olan biteni veya Asya’yla Faruk’un konuşmalarını algılayamıyordum. Douglas ve yaralı her kim varsa peşimizden gelen araçla gönderilmişti.

Bakışlarım çökmüş ve yanmaya devam eden depoya takılı kalırken çenem bir kez daha titremeye başladı. Hakan aylar öncesinde yaşadığını tekrar yaşamıştı. Kendisine geldiğinde depodaki diğerleri için endişelenmesi bu yüzdendi. Ona Ali’nin onu öldürmek için o ekipte olduğunu söylemişler miydi bilmiyordum. Gerçi izlediği videoda kardeşinin ona söylediği yalanlar ve arkasından çevirdiklerine şahit olmuştu. Bu yüzden mi gözlerime bakmaktan utanışı?

Azra Karan, Ümit’le savaşına o kadar odaklanmıştı ki oğlunun acılarına göz yummuştu. Kendi kararıyla evlendiği adam onun düşmanı olmuştu. Hakan onu kurtarırken kazayla canını almıştı. Son nefesini verirken bile oğlundan önce Ümit’in canını yakmak için gözlerini Hakan’dan esirgeyerek Ümit’e çevirmişti.

Ali Karan, ona daima fedakârlık yaparak hayatını karanlığa boğmuş ikizinin ölümünü planlamıştı. Nankörlüğü gözünü karartmıştı. Ölümü yine ve yeniden Hakan’ın omuzlarına yüklenen yük olmuştu.

İkisi de ölmüştü ve bencillikleri Hakan’ın boynuna dolanmış halattı, nefes aldığı sürece aldığı nefesleri haram etmişlerdi ona. Şimdi Hakan’a arkamı dönmek onlar gibi onun acılarını görmezden gelmekmiş gibi geliyordu. Her ne kadar beni itse de aramıza duvar da örse o benim ailemdi ve benim ona olduğum kadar onun da bana ihtiyacı varken diğerleri gibi gidemezdim.

Eve falan gitmek istemiyordum.

“Eve gidemem.” Fısıldayarak konuşurken Hakan’ın acısını ve hayal kırıklığını buradan hissedebiliyordum. Beni tekrar itip aramıza duvar örmesinden de acılarını yalnız başına çözmeye çalışmasından da bıkmıştım. Arabadan inerken yavaşça yanan depoya adımlamaya başladım.

Hakan’ın sol kolunda var olan yaralara elini sürterek yanan deponun arkasından çıkıyorken yüzündeki ifade paramparçaydı ve deponun yanışını seyrediyordu. Bana gitmemi söylediğinde ifadesiz çehresi kırgınlıkla çevrelenmişti. Araba yolun gerisinde park halinde olduğu için gittiğimizi düşünmüş olmalıydı. Bu yüzden mi yüzündeki acıyı gizlemiyordu?

Hakan’ın bedeni titrerken yere oturup yanan depoya dikti bakışlarını. Kalbim onun için ağrıyor ve onu sarıp sarmalamak istiyordum. Onun yanında yere oturduğumda ne olduğunu anlayamadan yakamı tutup boğazıma hançeri yasladı. Tıpkı mezarlıkta tanıştığımız gün olduğu gibi arkasından yaklaşan bir tehdit sandı beni. Kimseye güvenmeyen adamın güvendiği kim varsa onu sırtından bıçaklamıştı. Boynumdaki hançeri onun savunma mekanizmasıydı. Artık hançerinin onun bir parçası olma nedenini daha iyi anlıyordum.

Hakan içten içe en yakınındaki kişilerin ihanetinin geleceği günü bekliyordu.

Onu engellemek için hiçbir hamlede bulunamadan hançeri indirdi. Gözleri kıpkırmızıydı. “Özür dilerim.” Bakışları depodan gözlerime kaydı. “Özür dilerim, Karım.” Ne için özür diliyordu bilmiyormuş gibi tekrarlayıp duruyordu. Hançeri elinden kayıp asfaltta düştüğünde Hakan tekrar sol kolunu tutup suratını buruşturdu.

Tekrar beni gönderecek gücü kendinde bulamamış olacak ki gözlerini kapatıp dudaklarını birbirine bastırdı. Dağılışını bastırıyordu. Uzandım ve dudaklarımı göz kapaklarının üzerine tek tek dokundurdum.

“Seninleyim.” Sol gözünden iki damla yanağına süzülürken gözlerini araladı.

“Olmamalısın.” Sesi boğuktu. “Babam seni hapsetti. Annem seni hapseden Haldun’a yalvardı. Ali…” Titrek bir nefes aldı. “Ali…” Cümlesinin devamını getiremeden dudaklarından sıyrılacak ağlayışı bastırdı.

Hakan Karan onu tanıdığım ilk andan itibaren ilk kez bu denli çaresiz ve yıkılmış görünüyordu. Faruk’un saldırıya uğradığı zamandan bile daha fazla acı çekiyordu.

“Haftalardır onu öldüreni ararken o ekibin lideri olduğunu öğrenmek…Ona ihanet etmemiş olsaydılar beni öldürecekti. O yaşamadığı her saniye onunla toprağın altında gömüldüm ben. Onun değil, kendi üzerime toprak attım ben.”

Ali’yi öğrenmişti, onu öldürmeye çalışan ekipten biri olduğunu biliyordu artık.

“Senin hafızanı da alan o. Etrafım düşmanlarla çevrilirken kendi kanım en büyük düşmanımmış. Ben bunu görmeyecek kadar aptalın tekiyim.” Yaşlı gözleri depoda gezinirken suratını buruşturdu. “Canım çok yanıyor.”

“Biliyorum.”

“Kübra.” Başını eğdi. “Özür dilerim.”

“Bende özür dilerim Hakan.” Kardeşin şerefsizin teki olduğu için… Annenin babanla olan savaşını senden çok daha fazla önemsemesi için… Babanın durmak bilmeden kolunu kanadını kırmak için an kollaması için.

“Seninleyim.”

“Biliyorum.” Alnımı alnına yasladığımda suratını bir kez daha buruşturup gözlerini kapattı. “Biliyorum.” Yüzüne baktığımda kendini tutuyorsa ona sarılırken yüzünü gizleyebilirdi. Kollarımı omzuna sararken yüzünü boynuma gizlediğim an ara sıra dudaklarından dökülen iç çekişleri eşliğinde ağlayama devam edişine izin verdim.

“Sana bunu yaşatanlar adına özür dilerim.” Fısıltım titreyişlerini arttırdı. Ondan kimsenin özür dilemeyeceğini bilmek ruhumu parçalıyordu. Ondan özür dileyecek olanlar toprağın altındaydı ve hiçbir özür ona hayatını geri vermeyecekti.

“Hayatıma girdiğin için teşekkür ederim, Kocam.” Hiçbir özür onun hayatını aydınlatmayacaktı. Ali ve Azra Karan tekrar dirilse ve Hakan’ın kalan ömrü boyunca özürler dileseler de hiçbir şey değişmeyecekti. Bu yüzden teşekkür etmek en doğrusuymuş gibi geliyordu. Varlığını görmezden gelip yok etmeye yemin etmişlere inat varlığına teşekkür etmek yapabileceğim tek şeydi.

Ne zamana kadar öyle kaldık bilmiyorum, Faruk’un sessizce yaklaşırken başını salladı. Gitmeliydik. Geri çekilirken Hakan hızla elini yüzüne sürdü. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözyaşlarını silişi ağlamış olduğunu gizlemiyor, yüzü kendini ele veriyordu.

“Yaralandın.” Bakışları sersemlemişçesine elimi bulduğunda yerden kalkıp sağlam elimi ona uzattım. Depodan çıktığımız zamanda görmüştü yaramı, şu an sanki yeni fark ediyormuş gibiydi.

“Evimize gidelim.” Yerden kalkarken yaralı elimi avucuna çekti. Kaşları yavaşça çatıldı. “Sakar bir kadın olduğumu biliyorsun.” Boştaki elimin işaret parmağını kaşlarının ortasına bastırdım. “Yeni bir şey değil.” Elimin acına biraz daha dayanabilirdim. Hakan’ın hissettiği ihanet dolu o tatsız acı kadar canım yanmıyordu.

Onun koluna girip arabaya yönelmemizi sağladığımda adımları hareketlendi. Faruk’a bakmadan bakışları önümüzdeki yola odaklanmıştı. Faruk’un neden ondan Ali’yi sakladığını daha iyi anlıyordum. Hakan yıkılmıştı. Ali’nin ölümünden kendini suçlamasından daha kötüsü varsa o da yıllarını harcadığı ikizinin onu öldürmek için an kolladığını ve ondan nefret ettiğini duymaktı. Babası ondan nefret ediyordu ve buna sevgisini verdiği kardeşinin de dahil oluyor olması Hakan’ı yıkmıştı.

Arabaya girdiğimizde Faruk, diğer arabayı kullanmak için bizle aynı arabaya binmedi. Bahanesi buydu. Nedeni Hakan’ı daha fazla rahatsız etmemekti. Gözlerinde görmüştüm bunu.

Eve gelene kadar Hakan’ın yüzündeki kızarıklık silinmiş yerini gergin Karanbey maskesine bırakmıştı. Arabadan inerken sertçe etrafındaki adamları inceleyip yaralı olmayan elimi tutup eve yönlendirdi bizi.

“Hakan abi.” Adımları duraksadı. Asya onun etrafını dolanırken kollarını beline sardı. Hakan irkilse de başını eğip baktı kendisine sarılana. “Ben seni seviyorum.” Boştaki elini Asya’nın sırtına yasladı. “Abimi senin yerine bir güzel döveceğim. Söz veriyorum.” Hakan’ın elini bırakamadan Asya geri çekilip Hakan’ın yanağına öpücük kondurdu. Karanbey maskesi düştü ve Hakan, Asya’nın saçını nazikçe okşadı. “Beni güvende tutup özgürce yaşamamı sağladığın için teşekkür ederim. Sen olmasan abim ya kendisini ya beni öldürtürdü.”

“Bunu abine söyleme. Kırılır.” Kendi paramparçayken bile etrafındaki insanların kırılışını ve yaralanma ihtimalini düşünüyordu.

“Söylemem.” Asya dudaklarına hayali bir fermuar çekti. “Söz. Ama sende söz ver.” Hakan devam etmesi için tek kaşını kaldırdığında Asya ona, abisine sevgi dolu baktığı gibi bakmaya başladı. “Siktir edeceksin. Her şeyi ve hepimizi.”

“Abin gibi ağzın bozuk.” Asya omuz silkerek “Söz ver.” Dedi. “Biraz da bencil olan sen olacaksın.”

“Söz baş belası. Ayrıca abini sinir etmek istiyorsan kazayla çaylarını çöpe dök.” Asya’nın yanağını sıkıp göz kırptı.

“Abim geldi.” Asya arkamızdan gelen arabaya yöneldiğinde Hakan derin bir soluk aldı ve ellerimiz ayrılmadığından beni beraberinde çekerek eve yöneldi. İçeri girdiğimizde revirin olduğu kapıyı açtı ve içerideki yataklardan birine oturttu beni. Dolapları karıştırıp ihtiyacı olan malzemeleri yanımdaki komodine dizerken dikkatli ve kontrolü ele geçirmiş ruh halindeydi.

“Avucunu nasıl yaraladın?” Onu bulduğumda yandığını söylemek istemiyordum.

“Depodaki sakarlıklarımdan biri. Bilmeni isterim ben sakarım.” Sandalyeyi önüme çekip avucumu kucağına aldı ve pansuman yapmaya başladı. Sessizdi ve hareketleri canımı yakmamak için yavaştı.

“Umarım iz kalmaz.”

“Kalabilir. Hoşuma gider.” Cümlemden hoşlanmamış olacak ki kaşları çatıldı. “Sendeki izler sana yakışıyor diye mi istemiyorsun? Bana seninkilerden daha çok yakışmasını istemediğinden kıskançlık yapma.” Olayları yumuşatarak daha az kırıcı hale getirmek bizim rutinimizdi ama karşılık vermeden işine devam etti.

Hakan derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bundan hiç hoşlanmıyordum.

Sağlam elimi saçlarına daldırıp şefkatle okşamaya başladığımda yavaşça yutkundu. Avucumdaki yarayı umursadığını biliyorum, ancak benim umursadığım onun ruhundaki yaralardı. Kimsenin görmek ve sarmak istemediği o yaraları görebiliyordum.

Hakan’ın başındaki ufak kesik dışında fiziksel hiçbir yarası yoktu, ruhu oluk oluk kanıyordu.

“Toz toprak içinde kalmışsın. Banyo yapmalısın. Sonra yaralarınla ilgileneceğim bende.” Başını aşağı yukarı salladı. Avucumdaki yarayı kapatmak için elimi sararken saçlarındaki elimi ensesinden omzuna kaydırdım. Eğilip alnına dudaklarımı değdirdiğimde eli durdu.

“Sözler Kocam. Aynı zamanda gözlerini istiyorum.” Bakışlarını kaldırdığında gülüşümü genişlettim. “Merhaba, moy muzh.”

“O kelimeyi hatırlamıyorum.”

“Kocam, demek. Hakan Karan demek. Hatırlaman için tekrar tekrar söyleyeceğim.” Pansumanımı bitirip ayağı kalktığında dalgındı. “Hadi gidelim.” Revirden çıkarken peşimden ilerleyen adımlarını duyabiliyordum. Alt kattaki odalardan birine girdiğimde duraksadı. Onu o aynalı odasına falan götürmeyecektim. Ben hala kendi odama giremiyordum. Üzerine ofisini dağıtmıştı. Üst kat şu an ikimize de iyi gelmeyecekti.

“Soyun.” Hakan içeri girdiğinde kapıyı kapattım. “Duşuna gir, sana kıyafet getireceğim.” Sırtına elimi bastırıp odadaki banyoya itekledim. Üst kattaki karmaşayı umursamadan giyilecek birkaç parçayla aşağı indim. Hakan yatağa oturmuş dirseklerini bacağına yaslamıştı. Elini başına yaslamıştı.

Yatağın etrafını dolaşırken yere diz çöktüm. Kol düğmelerini çıkartıp komodine bırakırken iliklediği gömleğinin düğmelerini birer birer açmaya başladım. “Ben nasıl fark etmedim?” Onu kandıran Ali olsa da yine kendine öfkeleniyordu.

“Kıyafetini çıkartmama yardımcı olur musun?” Doğrulduğunda sırasıyla ceketi ve gömleğini omzundan aşağı kaydırdım. Kollarını çıkarken kaşları ağır ağır çatıldı.

“Niye kızmıyorsun?” Kemerine giden elim duraksadı. Neye? Ali’ye karşı daima büyük bir soru işaretine bulanmış olumsuzlukla yaklaşmıştım. İkizi öldüğü için intikam yemini etmiş Hakan’ın niye kendisine karşı bu denli acımasız olduğunu sorgulayıp durmuştum. Nedeni belliydi. Artık bundan daha çok emin oluyordum. Ali, annesi, babası…Hepsi ona acımasız davranırken kendine merhametli davranamamıştı. Öğrendiği tek şey, ‘Hakan’a acımasız ol’ kuralıydı.

“Niye bana kızmıyorsun Kübra?”

“Niye sana kızmalıyım Hakan?” Elimi bacağına bırakıp sıktım. “Kim için kızayım? Beni evden kurtarışına mı, yoksa kalbimi kırmadan beni sevdiğin her bir saniyeye mi kızayım? Sevdiğim adama kızamam. Onun hiçbir suçu yok ve benim için çabaladığını daima görüyor ve söylüyorum.” Bacağını hafifçe okşadım.

“Ben kızgınım. Kendime…Hayır. Ali’ye. Anneme. Babama. Faruk’a da kızgınım. Sana da.” Ben ne yaptım ki? “Herkese kızgınım.”

“Kızabilirsin. Yine de buradayım.” Beni kendinden uzaklaştırıp kendi kendine eziyet çektiren düşüncelerle acımasızlık döngüsüne girecekti. İzin vermiyordum. Yanında olduğum zaman da bana kızabilirdi. Gitmekle ilgilenmiyordum.

“Bu yüzden kızgınım. Bana bağırıp çağırman lazım. Ali yüzünden kızman lazım. Niye kızmıyorsun?” Dizlerimin üzerinde yükselip yüzünü avuçlarımın arasına hapsettim.

“Çünkü kocamı seviyorum. Çünkü ailesinin yaptıklarının bedelini ona ödetmek aptallıkmış gibi geliyor. Çünkü ben onun kendisine davrandığı gibi acımasız davranmak istemiyorum.” Çenemi dikleştirip göz kırptım. “Yeterli oldu mu?”

“Oldu.” Olmamıştı. Gözlerinde hala öfke vardı ve bunu atacak kimse yoktu etrafında. Ali ölmüştü ve ona ne hesap sorabilirdi ne de öfke kusabilirdi. Bu yüzden Faruk’a kızgın kalacaktı, ona kızmadığım için da bana. Umursamadım. O iyi olacaksa öfkesini de kabullenebilirdim.

“Ali’nin bana yaşattıklarının bedelini sana kesmeyeceğim. İstediğin kadar kızgın olabilirsin. Ali senin de canını yaktı. Bunun hıncını birinden çıkartıp Ali dışında birini suçlayabilir misin?” Sustuğunda alnına dudağımı değdirdikten sona alınlarımızı birleştirdim. “Ne sen ne de bir başkası…Başımıza gelenlerin suçu yalnızca o. Sana kimse kızmayacak çünkü kötü olan sen değilsin.”

“Böyle konuştuğun zaman seni omzuma atıp yalnızca beni göreceğin bir yere saklamak istiyorum.” Dudaklarımı kıvırıp geri çekildim. “Hiç mi suçlamıyorsun ailemi?” Hakan ağır ağır yüzümü seyretti. “Senden anılarını ve aileni alan benim kendi kanım.”

“Senin canını yakarak aileni senden alan da senin kanın.” Cümlem duraksayışını uzattığında başımı salladı. “Ali yaşasaydı muhtemelen şu geçen gittiğimiz evdeki şöminenin yanında uzun süs için kullanılan odunlardan biriyle kardeşini evire çevire dövüp tekmelerdim.” Konuşacağı zaman elimi dudaklarına kapattım.

“Kocam bir mafya ve en az onun kadar şiddete meyilli bir kadınım. Bunu yapardım. Zamanı geldiğinde babanın kıçını tekmeleyecek olan sensin, ben değil. Geriye sen kalıyorsun.” Elimi omzuna sürerken yerden doğrulup sol bacağının üzerine oturdum. Ali’nin veya diğerlerinin yaptıkları için bir kez olsun Hakan’ı suçlamamıştım. Bunu asla yapmayacaktım.

“Sen de benim ailemsin ve bir kez olsun bana ne zarar verdin ne de bir yere hapsettin. Benim hayatımı mahvedenleri suçluyorum evet ama sen bu kümede değilsin Hakan. Onlar ne yaparsa yapsın sen değil, onlar yaptılar.” Başımı sağa yaslayıp çatık kaşlarının tam ortasına işaret parmağımı bastım. “Anlaşıldı mı?”

“Yorgunum.” Elimi ensesine kaydırırken başımı salladım. Bugünkü yorgunluğundan bahsetmediğini görebiliyordum. Yılların yorgunluğuydu.

“O zaman tatlı kıçını kaldır ve banyoya gir. Çıktığın zaman ben de senin yaralarını saracağım. Sonrasında istediğin kadar dinlenebilirsin.” Kucağından kalktığımda birkaç saniye baktı sessizce. Bir cümle söylemesini bekledim yapmadı, başını eğip oturduğu yataktan kalktı ve onun için getirdiğim kıyafetleri alıp aynı sessizlikle banyoya girdi.

Onun kalktığı yere çökerken bugünün tüm yorgunluğu, kaygıları, kayıpları üzerime çöktü. Elimdeki sargıya bakarken Hakan’ı kaybettiğimi sandığım o kısacık an hatırlamak gözlerimin yanmasına neden oldu.

Svoloch' Ali. Piç Ali.

Her şeyi mahvetmişti ve bunu nefes almadığı zamanda yapmıştı.

🖤

“Douglas?” Faruk evinden içeri girdiğimde uzandığı koltukta oturur pozisyona geldi. “İyi misin diye bakmaya geldim.” Elindeki silahı yastığının altına saklarken maskesini sehpaya bıraktı. Normaldekinden fazla darbe almış olacak ki dinlenmeye ilk defa karşı çıkmamıştı. Hakan’dan fazla uzaklaşmak istemediği için Faruk’un evinde kalıyordu.

“İyiyim. Faruk’un kardeşi çok konuşuyor.”

“Onu gün içinde oyalarım.” Koltuklardan birine oturduğumda Douglas buraya geldiğim ilk andan beri ilk kez yorgun bakışlarla bakıyordu bana. “İyi olduğundan emin misin?”

“Kafamı sert çarptığım için hala dengemi şaşırıyorum. Siz iyi misiniz? Karanbey?”

“Değil. Ben iyi olmaya çalışıyorum.”

“Ama değilsin. Zihnini kemiren düşüncelerin var. Bu yüzden buradasın, değil mi?” Zeki adamdı. Başımı onaylarcasına salladım. “Anlat bana. Anlatmak istemeseydin buraya gelmezdin.”

“Ali?” İç çektim. “Gerçekten öldü mü?” Sadece zihnimi kemiren cümlelerden biriydi bu. Ya ölmediyse ve Hakan’a verdiği cezalarından biriyse bu. Kendini öldü gösterecek kadar haysiyetsizdi. İntikamın hiçbir seçeneği bu olamazdı ama Ali o denli korkunç bir adamdı.

“Öldü.”

“Emin misin?” Artık neye inanıp güveneceğimi bilmiyordum.

“O depoda öldü. Sekiz kişinin gözü önünde gözleri açık bir şekilde öldü. Karanbey gözlerini kapattığında çoktan Ali ölmüştü.” Bilincini kaybetmeden öncesinde bile Ali’nin iyi olduğunu anlamak istemişti.

“Ali gerçekten öldü mü?” diye tekrarladım.

“Öldü. Onu yıkayan Ümit Karan’ın kendisiydi.” Başını salladı. “Yalan yok. Yine inanmadı Ali’nin öldüğüne…Karanbey’den bahsediyorum. Kendine gelip toparlanır toparlanmaz mezarı açtırdı. Ali’nin öldüğüne emin olmak için test yaptırdı. Görmesine rağmen inanmadı.”

“Tekrar öldü. İki kez kardeşinin öldüğünden emin mi oldu?” Başıyla onayladı.

“Karanbey kimseye güvenmez.” Ali’ye güvenmişti. Douglas’a bakmayı kestiğimde gözlerimdeki batan o hayal kırıklığını silebilmek için gözlerimi kırpıştırdım. “Ona hiçbir zaman güvenmedim. İtalya’da hainliğin en önce kandan geldiğini tecrübe ettiğim içindi belki de. O şımarık itin tekiydi.”

“Benim de…” Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde anlayışlı ifadeyle başını salladı.

“Bir itin deliliği onlarca hayatı mahvetti. Zincirleme olarak herkesin hayatına kötü bir tohum bıraktı ve filizlenen intikam hırsı oldu.” Ali, tüm intikam ve kırgınlıkların başıydı. Yılmazlar, Karanlar, Çetinler, Pakhan ailesi, hatta Capo’luk…Ali, hafızamla oynamamış olsaydı, her şeyi hatırlardım. Herkes istediğine kavuşur, cezasını çekmesi gerekenler cezalarını alırdı. Belki de yaşaması gerekenler hala yaşamaya devam ederdi.

Ali, babasının etrafa verdiği zararlardan çok daha fazlasını yapmıştı. Anılarıma dokunmaya cüret etmiş ve bunu yaparken gününü gün etmişti. “Ondan nefret ediyorum Doug. Keşke ölmemiş olsaydı. Hakan’ın kusacağı bir öfkesi var ve karşısında kimse yok. Sinirden evire çevire dövmek istediğim adam çoktan öldü. Hayatımızın içine etti.”

“Neden bahsettiğini anlıyorum.” Aramızdaki sessizliğe boyun eğip bakışlarımı Hakan’ın düzensiz evine kıyasla dağınık olan eşyalarda gezdirmeye başladım. “Daha kötülerini atlattı. Endişelenme. O cazzo, her gün neredeyse ona işkence ederken bile sesi çıkmıyordu.” Sorun da buydu ya. Hakan’ın sesi çıkmıyordu ve içindeki gürültüyü yalnızca o yaşıyordu.

“Sizin gibi adamlar…Sen, Ferhat Yılmaz, Melih, Hakan…Niye sustuğunuzu artık biliyorum. O kadar çok haykırasınız var ki bunun yerine öldürmeyen acı güçlendirir diyerek acınızı bile içinize gömüyorsunuz.”

“O evde bağırışın bu yüzden miydi?” Başımla onayladım onu.

“Zihnimi işgal eden kaygıları bastırmak için bağırmam gerekiyordu. Susarsam ve itaat edersem yalnız ben acı çekecektim. Onları da yanımda götürmeyi seçtim. Hakan bunu yapamayacak. Sen, Melih…Yapmayacaksınız. Çünkü düşmanlarınız ölü insanlar.”

“Düşmanlarımız yine kendimiziz. Biziz Yenge. İçimizde besleğimiz o karanlık…Ölü ve hissiz yanımız.” Ölü ve hissiz yanımız.

“Ölü olsanız acı çekmezsiniz.” Diye fısıldadım.

“Belki de ölüyoruzdur.”

“Ölmenizi istemiyorum ki.” Aniden ağlamaya başladığımda Douglas irkildi. “Bana Karan Hanım dediniz. Ölmemenizi emrediyorum, hepinize.” Neye ağladığımı bilmeden ağlıyordum. Herkes dağılıyorken tıpkı hapsolduğum o evdeki gibi yılmayan Kübra olmam gerektiğini biliyordum. Hakan’layken bunu başarıyordum, onun yanından ayrıldığım an dayanamıyordum.

“Seni ağlattığımı duyarlarsa beni öldürürler.”

“Bir yolu olmalı. Ali’nin yıkımını toparlamanın bir yolu olmalı. Hakan-”

“Bırak yıkılsın.” Sustuğumda kaşlarını yukarı kaldırdı. “Onun insan olduğunu gösterir. Ağlaması, kontrolünü kaybetmesi…Bırak acı çeksin. Acı insanı olgunlaştırır. Güçlendirir.”

“Güçlenmek için bu kadar kırılması mı gerekiyordu?” Başını salladı onaylarcasına. “Sen ne kadar kırıldın? Şu an olduğun adam olmak için ne kadar parçalandın?” Sorum dudaklarımdan döküldüğünde kaskatı kesildi.

“Saymadım Yenge. Bereketi kaçmasın.” Dudakları kıvrıldı, acı dolu buruk bir gülüştü. Hepsi paramparçaydı.

“O zaman ölmüyor oluşuna sevindim. Acı çekiyorsan ölmüyorsundur.” Onun bana söylediği metafor buydu. Başını sallarken derin bir soluk aldı. Sanırım gitmem gerekiyordu. Ayağı kalktığımda benim gibi ayaklandı.

“Bir şeye ihtiyacın olursa Faruk buralarda.” Başını sallayıp tek kelime etmedi. Bu yüzden geldiğim gibi eve doğru yönelirken kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. İçeri girip basamakları ikişer üçer çıkarak Hakan’ın dağıtılmış ofisine girdim. Burayı toplayabilirdim. Kafamı dağıtmış olurdum.

Uzun bir süre kategorize ettiğim eşyaları sıra sıra düzelttim. Garip bir şekilde rahatlamış, zihnimdeki düşüncelerden kısa süreliğine kurtulmuştum. “Pişt.” Başımı kaldırdığımda Faruk ofise girdi. “Ne yapıyorsun burada?”

“Temizlik.” Hakan’ın dağıttıklarını toparlıyordum. Ofisi yerle bir ettiği günden beri iki gün geçmiş, bu kata adımını atmamıştı. Zorunda kalmadıkça hiçbirimizle konuşmayacak kadar sessizliğe bürünmüştü.

“Yardım edeyim mi?” Başımı onaylarcasına salladım. Hakan ona hala kızgındı. Asya ve Douglas’ta onun saklamasına öfkeli olacaklar ki onunla konuşmuyorlardı. Neyi neden yaptığını artık anlayabiliyordum. Sanırım bu yüzden diğerlerinin aksine ona kızamıyordum. Sadece saklamışken Hakan’a söylemeden ömür boyu saklayıp bu sırrı mezara götürmediği için o gün kızmıştım ona. Şimdi saklama nedeni gözümün önündeydi. Mezara götürülecek sırrı Hakan’ı mezara götürmüşçesine yasa gömmüştü. Hakan, artık Ali’yle olan güzel anılarını da gömmek zorundaydı.

Faruk kapıyı aralık bırakırken yere oturdu ve dosyaları düzeltmeme yardımcı olmaya başladı. İki gündür onun da keyfi yoktu ve güldüğüne şahit olmamıştım. Gariptir ki çaydan kesilmişti.

“Bu dosyalar ne işe yarıyor?” Sorumla bakışlarını dosyalarda gezdirdi. “Hakan başta buraya girmemi istemediğine göre önemli olmalılar.” Dosyaların üzerinde ikişerli sayı grupları vardı. Tarih olduğunu düşünüyordum.

“Ali’nin bünyesindeki işletmelerin denetim kayıtlarının, anlaşmalarının kopyaları.” Bakışlarım ondan fazla olan dosyalarda gezindi. “Ali’den gizli parasal problemlerini takip ederdi Hakan. Onun haberi olmadan onun işlerini yoluna koyardı.” Ali’nin bundan haberinin olmadığını düşünmüyordum. Ali ağaçlar yeşil dese dahi buna inanmazdım. Acaba Hakan’ın onun parasal akışını takip ettiğini bilip ona göre mi harcama yapmıştı? Ona o kadar güvenmiyordum ki yaptığı her bir hareket bile isteye planlanmış gibi yaşamış gibi geliyordu.

“Hakan nasıl?” Faruk çekinerek sorduğunda arkamdaki kitaplığa yasladım sırtımı.

“Keyfi yok. Kızgın. Yalnız Ali’ye değil.” İç çekti. “Sen söylemeseydin, Özkan ona söyleyecekti zaten. O videoyu izledikten sonraki halini gördün. Sen söylemeseydin eğer, o videodan bile Ali’nin nefretini izleyecekti.” Boğazım düğümlenirken yavaşça yutkundum. Yıllarca nasıl Hakan’ın hayatının merkezi olabilmiş ve ardından planlar kurup hayatını mahvedecek o inadı kendinde nasıl bulabilmişti? On dört yıl, intikam için uzun bir zamandı.

Ali’nin hafızamı almasını öğrenmek bende hiçbir şeyi değiştirmemişti. Ali’nin hayatımda bir varlığı olmadığı için yabancı Ahmet, Mehmet gibi başkaları da çıkabilirdi. Hatta ailemden birinin beni bile isteye buraya hapsedip zehirlediği ihtimalinden kurtulduğum için rahatlamıştım.

“Suratıma bakmıyor.” Başımı aşağı yukarı salladım. Hakan’a kızmadığım için bana kızgın olduğunu söylese de iki gündür elimdeki pansumanı yenilediği zamanlar dışında benimle konuşmuyor, evden dışarı atıyordu kendini. Ali onun içindeki her şeyi yakmıştı.

“Bana da bakmıyor.” Faruk kaşlarını çatarak başını kaldırdı.

“Sen bir şey saklamadın ki. Ali’yi saklayan bendim.”

“Ali onun tüm sistemini çökertti Faruk. Bence sorun ne sensin ne ben. Ali’nin ihanetini göremediği için kendine sinirli. Ali…Onu mahvetti. Ölürken ayrı, ölmeden önce ayrı.” Başımı sağa sola sallarken bu aralar durduramadığım gözyaşlarım tekrar tekrar belirdi. “Hakan kanıyor ve yaralarına iyi gelemiyorum.” Bu yetersiz hissettiriyordu. Her şekilde bana her şey olmuş adama yardım edemiyordum.

“Hakan daima şefkatten önce öfkesiyle kendisini iyileştirdi Kübra.” İşte buna inanmıyordum. Bana anlattığı anılarda Ali krize girdiğinde annesi Ali’yi sakinleştirirmiş, babası öfkesini Hakan’a kusmuş olsa bile korkan Ali’yken Hakan, Ali’ye sarılan kolları alamadığı için öfkesiyle kendi başına savaşıp durmuştu. Karan ailesi korkunçtu. En masumundan gaddarına kadar hepsi berbatlardı.

Kocam hariç.

“Belki de ona kimse şefkat göstermediği içindir Faruk. O depoda ağladı. Senin yaralandığın zaman gözleri kızarmıştı ama ağlamamıştı. Canı yanmasa kolunu tutmazdı, yüzünü buruşturmaz yere çöküp yanan depoya, onu parçalamışlar gibi acıyla bakmazdı.” Hakan’la geçirdiğim ne kadar vakit varsa onu gözlemlemiştim daima. Bulunduğum ortamda bana yabancı geleni anlayıp tanıyana kadar inceleyip dururdum. Kimin bana zarar vereceğini veya yardım edeceğini anlamak içindi çabam. Hakan’ı incelemiştim, uzun uzun. Canı deli gibi yanıyordu ve o gözyaşları akıyordu çünkü yılların biriktirdiği duygusal o çöküntüyü yaşıyordu.

“Buraya geleli neredeyse dört ay olacak. Onu en son ne zaman ağladığını söyleyebilir misin?” Faruk duraksadığında başımı salladım. “Hatırlamıyorsun.”

“Hakan…Duygularını içinde yaşar. Öfkesi ve nefretini dışarı gösterir ve geri kalanı kendine saklar. Onu en son ağlarken ne zaman gördüm bilmiyorum. Babası onu dövdüğü zamanlar bile ağlamamıştı. Annesi ölünce ağlamışsa bile ben görmedim.”

“Ali öldüğünde?”

“Ağlamadı. İntikam yemini etti. Onun acısıyla savaşma yöntemi bu. İntikam ve nefret.” Depo patladıktan sonra ağladığına göre acısı sandığımdan daha büyüktü.

“Ali karşımda olsaydı suratına tükürürdüm.” Dosyaları rafa dizmek için dizlerimin üzerinde doğruldum. “Nasıl yapar bunu?” Dosyayı elimden alıp üst rafa dizdiğinde yerdeki dosyaları ona uzattım. “Ali’nin açığını nasıl bulduğunu ve Bekir’e bağlandığını hatırlıyor musun?”

“Ali’nin restoranla ilgili yaptığı harcamalar garipleşmeye başlamıştı.” Elimdeki dosyaları dizerken başını salladı. “Sürekli açık çıkıyor, batıyormuş gibi görünüyordu. Tabi Hakan sorgulamadan açıkları kapatıyordu. Hakan sorgulamazdı. Sorun ne, derdi ve o sorunu sorgulamadan çözerdi.” Duraksadığında bakışlarımız kesişti. “Hakan’dan gizli kendimce soruşturdum. Para akışı var, sözde bir kasapçıya verilen para gözüküyordu. Kasaba verilen para ile alınan etin fiyatı eşleşmiyordu. Kasap kimindi sence?”

“Kim?”

“Bekir. Tabi Bekir’in altında çalışan bir adamı var. Tekin bir tip değil, bir iki kere görmüştüm. Görür görmez işkillendim. Ali bu dünyadan uzak dururken niye Bekir’in altında çalışan adama para veriyordu? Bunu araştırdıkça ikisinin gizli görüşmelerine denk gelmeye başladım.” Başını sağa sola salladı. “Baya benle Hakan gibilerdi. Beraber gülüşmeler, içmeler…” Piçler.

“Hakan’ın haberi yoktu.”

“Ben bunu Hakan’a kanıtlayacağım zaman Asya’nın korumalarından cevap alamadım. Hakan, Capo’luğa ulaştı vs. Evde yok, adamlar infaz edilmiş. Hepsi. Bulduğum ilk uçakla gittim. Sonra olanları biliyorsun.” Asya için gitmişti ve Hakan saldırılara açık hale gelmişti.

“Bekir’in, Ali’yle çalıştığını nasıl öğrendin?”

“Bekir salağı telefonla konuşuyordu. Patlama sonrasında… ‘Ali’yi infaz ettiler, hedef Hakan’dı. Hakan’ın ölmesi gerekiyordu, Ali kendi kazdığı kuyuya düştü. Artık ben yokum.’ Kimle konuştuğunu bulamadım. Ankesörlü telefonla konuştuğu görünüyor. Kameraların net görüntülenmediği bir yerde olan telefondu. Kiminle konuştuğunun bir önemi yoktu zaten.” İç çekti.

“Ali’yi Hakan’a söyleyemedim.” Dudaklarını ıslattı. “Hastanede onu ziyaret ettiğim ilk an…Yemin ederim her şeyi söyleyecektim.”

“Niye söylemedin?”

“Bedeninin yarısı, ruhunun tamamı yanan bir adama kardeşin kalleşin tekiymiş, diyemedim.” Gözyaşım yanaklarımdan süzülmeden hızla sildim. Ruhunun tamamı yanan adam… Hakan’ın ruhunu yakıp küle çevirmişlerdi. Karan ailesinin her bir üyesi usulca mahvetmişlerdi onu.

“Bana kızacaksınız.” Kitaplığa sırtını yaslayıp karşımda olacak şekilde yere oturdu. “Yine olsa yine yapardım Kübra. Hastanede ikinci kez onu gördüğümde yaşamak istemeyen bir adama bakıyordum. Annesi öldüğünde Ali için yaşamaya devam etti. Onu bu hayata girmemesi için kollarını sıvadı. Onu da kaybedince…Yemin ederim ölmek isteyen o gözlerini görünce söyleyemedim.” Hakan hem annesini hem de kardeşini yanı başında kaybederek hastanede açmıştı gözlerini. Onlar için canını vermekten korkmayacak adam onların son nefeslerini verişlerine şahit olmuştu.

“Sende ona yaşamak için bir neden verdin. Kardeşinin intikamını.”

“Annesinde işe yaramıştı.” Sesindeki suçlulukla başını eğdi. Annesinin intikamı ve Ali’yi korumak için Karanbey olmuştu. Derin bir soluk aldım. Hakan’a yardım etmek için yapmış olsa da ona yalan söylediğinin farkındaydı.

“Annesini on dört yıldır bulamayan adama, kardeşinin katillerini asla bulamama şansı verdin yani.” Faruk başını kaldırdığında bakışlarımız kesişti. Yaptığından hem pişmandı hem de geçmişe gitse bir daha yapardı. Bu iki zıtlığı nasıl taşırdı insan?

“Faruk eğer öğrenmiş olsaydım, Ali’yi… Hakan’ın gözlerine bakıp bunu söyleyemezdim.” Kimse yıllardır koruduğu birinin ihanetini kolayca atlatamazdı. Hele ki bu denli kayıplarla büyümüş bir adam… “Ama ona yaşamak için yalandan bir intikamda vermezdim. Ya Bekir’i bulsaydı?”

“Bulamazdı.” Diye fısıldadı. Çenemi dikleştirdim. Bekir’e çıkan yolları kapatmış, Hakan’a verdiği yaşama hırsını sonuca ulaştırmadan döngüye girmesini sağlamıştı. Gözlerinde görüyordum bunu. “Ekibin sadece ikisi olduğunu sanıyordum.”

“İllaki yalanın çıkacaktı. Ben olmasam da.” Özkan, Hakan’ın hayatını mahvetmeye programlamıştı kendini. Hakan hayatını mutlu yaşasaydı bile bir gün çıkardı karşısına ve her şeyi anlatırdı. Faruk’un sakladığı gerçeği Hakan illaki öğrenecekti.

“Hakan’a zaman verebilir misin? Niyetin iyi de olsa onun canı yandı Faruk.”

“Biliyorum. Bu yüzden onun gözünün önüne çıkmıyorum.” Ali’nin ihaneti ondan iki kardeşi almıştı. Hakan için üzülürken bir yandan öfke dolu hissediyordum.

“Sen? Ali senin zihnini tahrip eden kişiymiş. Bunu sorun yapmayacak mısın?” Neyi sorun yapacaktım ki? Bir ölüden hesap soramazdım.

“Ali aynı karnı paylaştığı ikizine acımasız davranmışken bana yaptıklarını, sorun haline getirmek istemiyorum. Her şey yeterince boktan.” İç çektim. “Önemsediğim kişi Hakan ve onun üzerine konulmuş aptal yükler. Eğer onun canını yakacak herhangi başka bir sır varsa söyle. Onu daha fazla üzmenize izin vermeyeceğim.” Faruk’un bile isteye Hakan’ın canını yakmak için hareket etmediğini bilsem de koruma içgüdüm devreye girmişti.

“Başka sırrım yok Kübra.”

“İyi o zaman.” Son dosyayı da toparlarken başımı salladım. “Ali hayatı boyunca bir işe yaramış diyerek kendimi avutmak istiyorum. Kovanın dolu tarafından bakıyorum. Kocamla anlaşmamızın ana maddesi onun katillerini bulmaktı.” Sesim sonlara doğru alaylı bir tınıya bürünmüştü. O piçe minnettar falan olmayacaktım. Hakan’la o mezarda denk gelmemiz Melih’in oyunuydu. Ali olsa da olmasa da bizi denk getirecek bir yol illaki bulacaktı. O yüzden Ali’nin yaptığı hiçbir şey yoktu.

“Bardak.” Diye düzeltti. Neyim düzgündü ki Türkçem düzgün olsun? “Her neyse.” Diye iç çekti. “Hakan dün akşam, Ali’nin mezarına gitmiş.”

“Ne?” Oraya gitmeyi bıraktığını sanmıştım.

“Mezarı ateşe vermiş Kübra.” İçindeki yangını Ali’ye pay etmişti. “Uzun bir süre izlemiş. Mezarlıktaki bekçi gelince korumalar araya girmiş. Hakan izlemeyi bırakınca geri dönmüşler eve.” Bu yüzdendi dün is kokması. Psikolojik olarak is kokusu alıyorum sanmıştım.

“Keşke yaşasaymış da canlı canlı yakılsaymış.” Ali’ye öfkemi hiçbir şey silemeyecekti.

“Hakan, Ali’nin evini de restoranlarını da satışa çıkartmış.” Hakan, Ali’den kurtulmaya çalışıyordu. Bakışlarımı yerdeki dosyalar üzerinde gezdirirken omuz silktim. Kendini Ali’den hangi yöntemle kurtarırsa kurtarsın onunla olmaya devam edecektim.

Ali’nin canı cehennemeydi.

“Burası neresi?” Dosyanın içinden düşen bina fotoğrafını gösterdim. Eğilip baktı. “Ali’nin ölmeden önceki evi. Hakan eşyalara dokunmadan bıraktı öyle. Satmasını söyledim ama yapmadı. Satmaya karar vermesine sevindim.” Fotoğraftaki apartmanın önüne park edilmiş arabaya baktım. “Sorun ne?”

“Şu araba da Ali’nin mi?” Nerede gördüm ben bunu?

“Yok. Ali’nin arabası siyah değil, koyu kırmızıydı.” Plakası olmayan arabaya bakarken başımı sola yasladım.

“Bu fotoğrafı alacağım. Sorun olur mu?” Faruk elimdeki fotoğrafa şüpheyle bakarken sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. “Hakan fark etmeden dosyaya geri koyarım.” Yerden kalkarken odanın devamını daha sonra temizlemeye karar vermiştim bile.

“Ne bulduğunu söylemeden nereye?” Elimdeki fotoğrafı salladım.

“Bu arabayı bir yerde gördüğüme eminim. Araştırma yaptığım kişilerin dosyalarına tekrar bakacağım.” Belki de kadın olanı da bulacaktım. Ali için yapmıyordum bunu, Hakan’ın etrafındaki hainleri temizlemek içindi.

“Ben bununla ilgilenirken sen de çay mı içersin? Maraton mu koşarsın? Bilmiyorum Hakan’a kendini nasıl affettireceğini düşün. Kocamı mutsuz ve kanadı kırılmış görmekten hoşlanmıyorum.”

“Emredersin Karan Hanım.”

 

 

KARANBEY

“Erken başlamışsın.” Ferhat yanıma oturduğunda elimdeki viski dolu bardağı yudumladım. “Silahın yanında mı?”

“Sarhoş olup seni öldürmemden mi korkuyorsun?” Alnındaki pansumanda göz gezdirdim. Patlamada ölmemiş olmasından mutluydum. “Sarhoş olacak kadar içmem ben. Otur Ferhat.”

“İş ciddi. Yılmaz demedin bana.” Benim aksime o çok daha rahat görünüyordu. Özkan’ın infazını kendi elleriyle gerçekleştirmişti ve bundan etkilenmemiş görünüyordu.

“Sen iyi görünüyorsun.” Ferhat arkasına yaslanırken ellerini cebinden çıkartıp kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı. Özkan’ın ölümü onun için rahatlayışmış gibi duruyordu. Ali’nin yaptıklarını öğrenmek tüm kanlı düşüncelerimi bastıracak kadar şaşırtmıştı benim. Bana biri ihanet ettiyse sonu ölümdü, Ali zaten ölmüşken kime bedel ödetecektim ki?

“Özkan kuduz köpek gibiydi. Babam kendisi gibi biri olduğu için onu kolları altına aldı. Babamın favorisi olmasına asla anlam veremedim.” Kıskançlık aradım ama yoktu. Sıradan bir olay anlatıyor gibiydi. “Sorun çıkartıp başımızı belaya soktuğu için ondan pek hazzetmezdim. Onu öldürdüm çünkü beni de manipüle etmeye kalktı. Buna tekrar izin vermeyeceğim.”

“Tekrar?” Ferhat derin bir soluk alırken eğilip boş bardağa içki doldurdu ve ardından içti. “Biliyor musun Yılmaz, ikimizin de ailesi boktan. Anlatırsak bir şey kaybetmeyiz.”

“Sana anlatırsam seni bir Yılmaz olarak sayacağım.” Kaşlarım hafifçe yukarı kalktı.

“Beni evlat edinirsen sorun çıkarmam, söz.” Cümlem, iki gündür beni terk etmiş alaylı bir tonlamadaydı. Faruk’la konuşamayacak kadar öfkeliydim ona. Kübra’ya Ali’nin yaşattığı hüsranı anlatamayacak kadar utanç doluydum. Ne öfkem ne de utancım olmamış olsa bile Ali’yi anlatmak için hangi cümlelere tutunacağımı bilmediğimden yine anlatamazdım.

Kardeşim haindi.

İkizim benden nefret etmişti.

Onun ölümünden sonra her günüm bir öncekinden daha ruhsuz geçmiş ve onun için ölmeyi bile seçebilecekken o benim ölümümü planlamıştı. Yaptıklarını hazmetmeye çalışıyordum, olmuyordu. Babamın yıllarca yaptıklarından bile daha canımı yakıyordu.

“Karan soyadını bırakacak mısın? Ali yüzünden mi?” Sessiz kaldım. Artık derimin altına hatta ruhuma işlenmişlerdi. Kaçamayacağım kadar ben olduklarından istesem de Karan olmayı bırakamazdım.

“Sen anlat. Yılmaz mı Karan mı olduğumuzu sonra düşünürüz.” Ona baktım. “Bu işlere sen nasıl girdin? Hiç bana anlatmadın Ferhat.”

“Nedenlerim bana kalsın. Sonrasını anlatayım…Bu işlere neredeyse doğduğum andan beri girdim diyebilirim. Yani on sekiz olmadan otoritemi de bana yanlış yapılmaması gerektiğini de herkese öğretmiştim. Buna babam dahil.” Onun kendisinden yaşça büyük adamları aşağıladığı zamanları anımsadım. Çoğu masayı bırakmışlardı. O zamanlar masada lider bile değildi ve masanın üzerindeki etkileri daha yeni on sekizini geçmiş bir çocuktan beklenmeyecek kadar etkileyiciydi.

“Ağzın süt kokuyor derlerdi.” Güldü cümleme.

“Bunu diyenlerin ağzından kan akıp geberdiler Karanbey. Bilirsin, iş hiçbir zaman yaş değildi ki. Sen babanın otoritesine karşı çıktığında senin iki katın yaşa sahip olsa da seni zapt edebildi mi?” Edememişlerdi. Bardağımı biraz daha doldurup yudumladığımda bakışları temkinli bir ifadeyle beni süzdü.

“Söz bugün ne konuşurken konuşalım seni öldürmeyeceğim, Yılmaz.” Dudakları kıvrıldı.

“Liderini öldürmen hoş karşılanmaz biliyorsun. Seni düşündüğümden.” Başını sağa sola sallarken derin bir soluk aldı. “Özkan onu öldürmemden önce ‘Ailemizde bomba yapmayı bilen kimdi?’ diye sordu.” Her haltı anlattıktan sonra söyledikleri buydu. “Osman biliyor.”

“Osman burada değildi. Toplasan onu on kez bile görmemişimdir. Bana düşman besleyeceği bir olay yaşamadık, benim nişanım dışında mafya toplantılarına da katıldığını görmedim.” Ferhat duraksadı. “Ne? Ben kardeşimden gelen darbeyi göremeyecek kadar aptalım. Ailem dışında var olan her şeyi gözetlemeye devam ederim. Osman bomba yapıyorsa yapıyordur. Bizimle bir alakası hiç olmadı.” Ayrıca beş adamın hepsini de bulunmuştu. Kübra beş erkek bir kadın demişti ve fazlasının olması ihtimalini düşünmekle ilgilenmeyecek kadar yılmıştım.

“Ali için…Böyle bir durumda nasıl birine destek olunur bilmiyorum Karanbey.”

“Destek olunacak bir şey yok.” Bardağımdaki içkiyi tek dikişte bitirip doldurmak için hareketlendim. “Ali beni iyi kandırdı.” Bardaktaki sıvıyı sallarken zoraki bir gülüşle dudaklarımı kıvırdım. “İşin garibi ne biliyor musun? Yaşasaydı senin yaptığın gibi silahımı çekip onu yaptıkları yüzünden cezalandıramazdım. Öldüremezdim.” Çünkü ailem benim en büyük zayıflığımdı.

“Özkan yalan söylüyor olamaz mı?”

“Video var Yılmaz. Sana karımın Çetin evindeki hapsinden bahsettim. Onun hafızasını kaybettiğini de…Yıllar öncesine dair video tüm taşları yerli yerine oturttu. Kübra’nın hafızasına zarar vermek için ilaç getiren Ali. Hastanede olduğumdan bahsediyor Haldun. Ali kendime gelip ona anlattıklarımı benden önce zaten bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranmıştı. Üstüne Faruk, Bekir’i tehdit ettiğini söyledi. Depodaki patlamayı aylar öncesinde kimin yaptığını bilip saklanmasını sağlamış.” Ferhat’ın kaşları çatıldı. “Faruk, Özkan’ı veya Burhan’ı bilse benden saklamazdı. Evet Ali’yi benden sakladı.” Çünkü yıkılacağımı biliyordu. Bu yüzden ona hem sinirlenip hem affediyordum. Kendimi affedemiyordum.

“Niye içtiğini anladım.” Bardağından ufak bir yudum aldı. “Osman asker, Özkan’ın dediği gibi bomba yapıp bozmayı iyi bilir. Yine de Osman’ın bu dünyayla bağlantısı olamaz. Haklısın. Kardeşlerim o kadar çok beni hayal kırıklığına uğrattı ki şüphelenirken buluyorum kendini.” Bu boktan bir histi. Boğazını temizleyip elini salladı. “Osman arada beni ziyaret ettiği zamanlar da ne konuşuruz biliyor musun?” Başımı sağa sola salladım. “Kitap.”

“Hiç kitap okuyan birine benzemiyorsun Yılmaz.”

“Önyargılarını kendine sakla Karanbey. Ofisimdeki kitapların hepsini okudum ben.” Dudaklarım kıvrıldı. “Osman’da okuduklarını bana gönderirdi. O gelmeden okuyayım diye.”

“Osman’ın seni kültürlendiren biri olmasına şaşırmadım. Senden sonraki favori Yılmaz’ım olabilir.” Güldü.

“Yani demem o ki Osman bomba yapmaz çünkü o mafya dünyasına biat etmez. Ne senin ölümün ona bir şey katar ne de Özkan’la çalışmak ister. Osman’a yönelmemizi istiyor çünkü koruduğu başka biri.” Umurumda değildi.

“Artık bunun peşini bırakıyorum.” Ferhat kaşlarını tekrar çattı ve delirmişim gibi baktı yüzüme. “Kendi ikizim beni öldürmek istemişken diğerlerine neyin hesabını soracağım? Özkan ölmeden önce kimi koruyorsa bırak korusun. Sikimde bile değil.”

“Ya seni tekrar öldürmek için ekip toplarsa o kişi.”

“Artık ölmekle ilgilenmiyorum.” Annemi kaybettiğimde Ali ve diğerleri için ayağı kalkmam kolay olmuştu. Ali öldüğündeyse başkalarını değil intikamımı düşünmüştüm. Ali tekrar ölmüştü, bu sefer ölümle ilgilenmiyordum. İstediğim tek şey Kübra’ydı ve onun istediği şey benim yaşamaya devam etmemdi. Onun için yaşamak değil, kendim için yaşamamı istiyordu.

“Sen sana verdiğim mesajı Raskol’a ilettin mi?” Konuyu değiştirmemi anlayışla karşılayarak başını onaylarcasına salladı. İki amacım kalmıştı. Biri annemi bulup mezarını yapmak diğeri karımı yanımdan ayırmamaktı.

“Burhan’a söyle bir süre gözüme gözükmesin.” Beni orada korumak için var olsa da öfkemin hedefi olacak olandı. Öfkemin yerini mantığım alana kadar karşıma çıkmaması lazımdı. “Sana da tekrar söylüyorum Yılmaz. Beni dinlemiyorsun. O depoda içinde siz de varken patladı. Yalnız benim değil, sizin de ölmeniz isteniyor. Araştır.” Bardağımı bırakıp ayaklandığımda etraftaki adamlara baktım. Artık kimse güvenilir gelmiyordu.

“Sen eve mi?”

“Ümit Karan’la görüşmem var.” Diye mırıldandım. Haberi olmadığı için sürpriz görüşmeydi. Arabanın arka koltuğuna yerleştiğimde korumaya güzergahı söyledim. Telefonumu cebimden çıkartıp gelen mesajları okumak için ekranı kaydırmaya başladım. Kübra ses atmıştı.

“Selamlar, az önce Zenas bana hırladı. Eve dönünce muhtemelen beni şikâyet edebilir. Sen aldırma. Nazlanıyor. Bo şahit, tamamen piçliğine yapıyor. Affedersin, ağzım bozuldu.” Ekranı tekrar çevirdiğimde Bo’ya sarılarak kocaman gülümsemiş halini çekerek bana gönderdiğini gördüm. Arkasında Zenas öfkeyle ekrana bakıyordu. Derin bir soluk aldım.

“Zeliha, ıspanak yapacakmış. Kovalım onu.” Yazdığı mesajın sonuna parantez içinde ‘şaka yapıyorum’ yazmıştı. Mesajların hepsi üç aşağı beş yukarı benzerdi. Sanki her şey yolundaydı ve yaşananların hesabını sormak yerine gündelik olaylara takılıyordu.

Seni suçlamayacak Hakan. Artık dur.

Benim anlamadığım da buydu. Ali’nin yaptıkları, babamın onu hapsedişi yüzünden niye üzülüp bağırmıyordu ki? Sanki bağırıp çağırsa daha çok rahatlayacakmışım gibi hissediyordum. Beni suçlasa her şey yolunda gidecekmiş gibiydi.

Tıpkı Ali’nin sana yaptığı gibi değil mi?

İç sesim Kübra’nın sesiymiş gibi zihnimde yankılandığında gözlerimi kapattım. Normalde Ali’nin yargılayan sesini duyarken Kübra’nın sesi kalp atışlarımın ritmini yavaşlatarak beni rahatlatıyordu. Ruhumun en derin köşelerine sinmişti.

Kübra’nın geçmişte yaşananları umursamadan şu anda kalmasını takdir ederken bunu yapamayacağımı biliyordum. Daima canım yakılmıştı ve bunu ödetmeliymişim gibi hayatımın içine etmiştim ben. Şimdi bunu kime nasıl ödeteceğimi bilmeden atlatmaya çalışmak bilmediğim bir yoldu.

Gözlerimi aralarken gelen mesajlara baktım sessizce. Karım bana kızmak için bahanelerin ardına gizlenmiyordu. Telefonum tekrar titrerken sesli mesajını açtım.

“Kocam Bey, ben dışarı çıkacağım. Yanımda Faruk’u götürüyorum. Kolyemde bende. Tedbir için hem hançeri hem de silahı aldım. Kahvaltı bıçağımda yanımda.” Kıkırdadı. “Çatal bıçak takımlarımı kuşandım. Douglas sana söylemezsem evden çıkmama izin vermeyeceğini söyledi. Bu aralar o da çok huysuz. Hepinizin kafasını birbirine çarpacağım.” Dudaklarım aşina olduğum o gülüşle kıvrıldı.

“Bu bir tehdit değil Karanbey. Sadece bir neydi?... Ültimatör” Arkama yaslandım ve iç çektim. Türkçe konuşurken yaptığı hatalar bile rahatlatıyordu. “Ültimatom…Ben zaten biliyorum…Sensin cahil.” Bana attığı ses kaydında Faruk’a bağırıyordu. Manyak kadın.

“Tamam işte…Seni vurdurtacağım. Douglas, Faruk’u vur.” Faruk’un ona söylediği şeyi duyamasam da Kübra’nın gülüşleri kulaklarımı buldu. “Adamın aklını böyle alırlar işte.” Gülüşlerine ara verdi. “İşin bitince gelirsen ararsın. Öptüm.” Ses bitti.

Nereye gittiğini söylemedi Hakan. Ara sor. Ya çok uzağa giderse?

Telefondaki uygulamayı açtım, Kübra’nın konumunu görebilmek zihnimdeki kaygı dolu sesi bastırdı. Kübra beni bırakmazdı. Bırakmasına izin vermezdim.

Üzerime çöken karamsar duygularla telefonu iç cebime tıktım. Araba babamın galeri dükkanının önünde durduğunda bekleme yapmadan arabadan indim. Ceketimi çıkartıp arabanın içine attım. Arama faslından nefret ediyordum. Gömlekle kaldığım zamanlar geçip gitmem daha kolay oluyordu.

“Karanbey? Babanız şu an toplantıda.” Onu dinlemeden içeri girdim ve arka taraftaki ofise yöneldim. Araba satışı yapan adamları göstermelikti. O kadar korkuyordu ki korumalarını galeride satış elemanı pozisyonunda bile kullanıyordu.

Koridorun sonundaki kapıyı tıklatmadan içeri girdiğimde şakağıma yaslanan silahla adımlarım girişte durdu. Babam masada kireç gibi bir yüzle otururken bakışlarında öfke belirdi ve yanımda bana silah doğrultan her kimse ona sertçe bakmaya başladı. Masadaki adamın fotoğraflarını daha öncesinde görmüştüm. Demek ortaya çıkmaya karar vermişti.

Rafael Ruiz. Meksika kartellerinin başıydı.

“İndir silahını. Oğlum o benim.” Babamın İngilizce bağırışı şakağıma yaslanan silahın indirilmesine neden oldu. Başımı çevirip baktım. Tabi ki Rafael’in en güvendiği adamlardan birini almadan buraya gelmesi imkansızdı.

“Topraklarıma Meksikalılar girmeyecek demedim mi?” Bunu bile isteye İngilizce söylemiştim. İçeri girerken ellerimi cebime koyup masanın ortasına geçtim ve solumda babam sağımda Rafael olacak şekilde durdum. Rafael’in yanında oğlu vardı ve buradan olmaktan memnun olmadığı gözlerinden okunuyordu. Sandalyelerden birine otururken sol ayağımı sağ dizime yasladım.

“Karan-” Elimi kaldırdığımda Ümit Karan sustu.

“Türkiye’ye hoş geldiniz. Meksika’dan buraya gelmek için önemli bir sorununuz olması lazım.” Bakışlarım masada gezindikten sonra cık cıkladım. “Babam misafirperver biri değildir.” Korumalardan birine bakarken başımı salladım. “Çay, kahve bir şey getir.” Koruma çıktığında bakışlarım onlarda gezindi. “Gelmişken bir şeyler için. Bu yüzden onu gönderdim.” Diye açıkladım İngilizceyle.

“Sakın bir sorun çıkartma.” Babamın sesindeki sertliğe nazaran yüzü ifadesizdi. Bilerek Türkçe konuşmuştu. Ben ne zaman sorun çıkartmıştım ki? Ne kadar kötü niyetli bir yorumdu bu.

“Kalbimi kırıyorsun eski liderim.” Gözleri kısıldığında gülümsedim. Yavaş yavaş sıyırdığımın farkındaydım, umursamıyordum. Umursaması gerekenler onlardı. “Misafirlerine niye bir şey ikram etmedin? Kaba bir davranış bu.” Cık cıkladım.

“Toplantıya oğlunun geleceğini söylememiştin.” Rafael gelmemden rahatsızdı anlaşılan.

“Rahatsız mı oldunuz?” Parmaklarımı masada belirli ritimle hareket ettirirken başımı sağa yasladım. “O kadar yol gelen sizsiniz. Uyarılarıma rağmen sizin gelişine şaşırıyor muyum?” Cık cıkladım. O sıra içeri giren koruma onların önüne içecek ve yiyecek bir şeyler koymaya başladı. “Kafanıza sıkmak yerine çay ısmarlıyorum. Babam biraz cimridir, açlıktan ölüp giderdiniz.”

“Sevkiyatımı patlatan sendin.” Öne eğildiğinde gözlerindeki öfkeli bakış gülüşümün büyümesine neden oldu. Demek konuya direkt girmek istiyordu “Adamlarımın kemiklerini kırıp Meksika’ya da gönderende sendin.” Başımı onaylarcasına salladım.

“Topraklarıma girmek için izin almamanızın cezası. Beğendin mi?”

“Beğendim.” Başını ağır ağır salladı. Gözlerindeki parıltıyı söküp çıkartmak istiyordum. “Tırları patlatmanın karşılığını daha ödemedin, biliyorsun değil mi?” Beni tehdit etmek için buraya kadar mı gelmişti? Ne güzel bir hamleydi bu.

“Ceza kesmeye geldin.” Babama baktım. Huzursuzdu ve bakışları kendi adamlarından ziyade Meksikalı korumaları süzüyordu. Ben gelmeden ne konuşulmuşsa hoşuna gitmemişti anlaşılan.

“Seni öldürmeye geldim.” Bunu İtalyanca söylediğinde başımı ona çevirdim. İngilizce yerine İtalyanca konuştuğuna göre yalnızca beni delirtmekti amacı. Dizime yasladığım ayağımı yere indirirken dirseğimi masaya yasladım. Kapıdan girdiğimde bana silah doğrultan adamın eli beline gitti.

“Önce çayını iç, Rafael.” Başımı salladım. “Türkler misafirperverliğiyle bilinir. Çayımı içmeden gebermeni istemem.” Onun aksine İtalyanca konuşmak yerine herkesin anlaması için İngilizce konuşuyordum. Beni kışkırtıp ilk kanı akıtmamı bekliyordu ve avucunu yalardı.

“Ne söyledi?” Babamın bakışlarını üzerimde hissetsem de bakışlarım Rafael’den ayrılmıyordu. Elin Meksika’sından gelip racon kesebileceğini düşünmesini sağlayan kimdi? Babam mı? Yoksa beni küçümseyişi mi? Niye akıllanmıyorlardı ki?

“Beni öldürecekmiş.” Alaylı bakışlarım Rafael’den eli belinde olan korumasına kaydı.

“Artık gitmeniz gerekiyor.” Babam oturduğu yerden kalktığında kaşlarını çattı. Beni mi koruyorsun Ümit Karan? Kıyamam!

“Sevkiyatı oğlun patlattıysa tahsilatı sen değil o ödeyecek.”

“Papá, nos vas a matar. Ya basta.” Baba, bizi öldüreceksin. Yeter artık. Rafael oğluna döndüğünde susması için bakışlarını sertleştirdi.

Şaka yapmayı bırak Hakan.

“Reventaron el envío. Si no pagan el precio, ¿quién nos tomará en serio? Si ibas a tener miedo, me lo habrías dicho antes y no te habría traído conmigo.” Sevkiyatı patlattılar. Bedelini ödemezlerse bizi kim ciddiye alacak? Korkacağını baştan söyleseydin, seni yanıma getirmezdim.

“No tengo miedo. Estás actuando como un idiota. Termina con esto de una vez.” Korkmuyorum. Aptalca davranıyorsun. Şuna bir son ver artık. Babasından memnun olmayan bir oğul daha mı? Gözlerimi kısarak dikkatle onu incelemeye başladım. Onu da ekibime de katabilirdim.

“Por tu hijo, te perdono la vida y tu rudeza.” Oğlun için canını ve kabalığını bağışlıyorum. Rafael irkilirken bakışları beni buldu. İspanyolca bildiğimin bilgisi ona ulaşmamıştı sanırım. Ne üzücü. “La visita se acabó. Sal de mis tierras.” Ziyaret sona erdi. Topraklarımdan çık.

Rafael’in karşında dikilmek için ayaklandığımda onun korumaları her an bir şey olacakmış gibi tetiğe geçtiler. Bu kadar korkuyorlarsa niye Türkiye’ye geliyorlardı ki?

“Dik başlısın. Capo'ya mı güveniyorsun? Seni öldürdüğümde Capo'n gelecek mi yardımına?” Tekrar İngilizceye geçmişti.

“Meksika’dan racon kesmek için gelip ayak bastığın toprak benim. Elini uzatıp çalacağın ticarette benim. Bugüne kadar yapılanları Enrico duymadan ortadan kaldırdım. Çünkü senin Capo’num Rafael.” Rafael sandalyesini yere düşürürken masanın aramızdan çıkmasına neden olarak yakınlaştı.

“Şimdi değil. Şimdi değil Karanbey.” Babamın endişeli sesini umursamıyordum. Ölmekle ilgilenmediğimi niye anlamıyorlardı? Karanbey ölüm getirendi. Bugün niye kan dökmeme engel olmaya çalışmalıydım ki?

“Dik başlı olan sensin ve kibarlığımı görmezden gelirsen yaşanacak her şeyin sorumlusu olursun. Seni öldürür, kelleni oğlunla Meksika’ya postalarım.” Korumalar silahlarını çektiğinde gülüşüm tamamen silindi. Misafirleri hoş karşılamakla işim bitmişti.

“Silah doğrultanları indirmezseniz, işim bittiğinde hepinizi ben bizzat kendim geberteceğim.” Babamın korumalar silahları doğrulttuğunda Rafael’in oğlu ayaklanıp kendi tarafındaki adamları sakinleştirmek için bağırıp çağırmaya başladı.

“Adamlarını öldürmek başka, lideri öldür-”

“Siktiğimin korkaklığını bırak baba. Adamlar senin mekânında silahla girmişler, ağlayacaksan oynama.” Bir İngilizce bir Türkçe bir İspanyolca derken zihnim sabırsızca defolmak istiyordu buradan.

“Öncekilere yaptığım merhameti bekliyorsan çok beklersin.” Onunla burun buruna gelirken kulaklarımdaki o karanlık uğultuyu bastırmakla uğraşmadım. “Bu aralar fazlasıyla öfke doluyum.”

“İndirin dedim!”

“Fernando.” Bakışları beni bulduğunda başımı hafifçe sola eğdim. “Baban ölünce kartelleri iyi yönetmelisin. Sonun baban gibi olmasın.” Fernando’nun çenesi dikleşirken başını umursamazca salladı. Gözlerinde babasını öldürmemden asla rahatsız olmayacak o bakış vardı. “Sanırım nereli olduğumuz fark etmiyor. Baba olamamış adamlar hepimizin ortak problemi.”

“Bugün seni öldürmeden bu topraklardan ayrılmayacağım.” Rafael’i küçümsercesine birkaç saniye süzdüm. Beni şu ana kadar öldürebilirdi. Geç kalmıştı.

“Bunu adam gibi kendin mi yapacaksın? Yoksa köpeklerin mi yaptıracaksın?” Sinsi bir gülüş yüzünde belirdi.

“Köpeklerimi karına göndereceğim. Sana da uygun mu?” Gözümü kan bürürken silahımı arabada bıraktığım için kendime lanet okuyarak alnımı burnuna çarptım. Piç kurusu.

Sakin ol Hakan.

Onu öldür Karanbey.

Yumruğumu Rafael’in karnına geçirdiğim an yumruğunu suratıma attı.

Köpeklerimi karına göndereceğim.

Sikerler.

Siktir et kontrolünü Hakan.

Onu öldürmek için silaha ihtiyacım yoktu. Etraftaki adamlar birbirine silah doğrultmuşken babamın masanın altına daima gizlediği silahına uzandığını gördüm. Silahı bana değil, geldiğim zaman şakağıma silah yaslamış adama doğrulttu ve ateşledi.

Aferin peder, bir işe yara.

“Bana birini anımsatıyor, karın.” Dağılan dikkatimi Rafael’e verirken kıl payı boynuma savrulan bıçaktan geri çekildim. Boynumu kesecek kadar gözünü karartması tüm tereddütlerimi silip attı. Bileğini bükerken boynuna yumruğumu geçirdim. Geriledi ve elini boynuna yaslayıp hırıltılı bir soluk aldı.

“Devam et, yolsuz piç.” Fernando olduğu yerde kargaşayı sadece izliyordu. Babasını öldürmem gerçekten onu ilgilendirmiyor gibiydi. Ne kötü evlatlar vardı.

Savurduğu yumruğu engellerken karnına bir yumruk daha vurup masaya sırt üstü düşmesine neden oldum. Elindeki bıçağı alıp omzuna sapladım. Öne eğilirken cık cıkladım. “Aileyi masaya meze yaparsan o masaya kanını akıtılır Rafael.” Bıçağı bastırdığımda bağırışı odada yankılandı.

“Misafirliğini bilecektin. Siktirip gidecektin. Şimdi oğlun senin ölünle gidecek ve bir sürü problem yaşayacak. Nasıl bir babasın lan sen?” Göz ucuyla Fernando’ya baktığımda aynı şekilde dikilip babasına bakıyordu. Tepkisizdi. Sanırım yaşayacağı problemleri dert edinen bendim.

“Onun kime benzediğini buldum.” Yüzündeki acının yerini iğrenç bir ifade aldı. “Buraya gelmeden önce becerdiği-” Bıçağı çekip göğsünün tam ortasına bastırdığım titremeye başladı. Cümlesinin devamını getirmeden bile sinirimi bozmuştu ve onun nefes almasına bir saniye bile katlanabilecek sabırda değildim.

Piç kurusu. Piç kurusu. Piç kurusu.

“Beni hiç dinlemiyorsun Ümit Karan.” Az önce öldürdüğüm adamdan uzaklaşırken elimdeki kanı gösterdim. Bugün taşan sabrımın ana hedefi o olacaktı. Şans eseri Rafael olmuştu. “Sence böyle yaptığım için Meksikalılar bize savaş başlatır mı?” Bunu alaylı bir tonlamada sormuştum.

“Hiç sanmıyorum.” Aksanlı Türkçe sesi, kulaklarımı doldurduğunda bakışlarım Fernando’yu buldu. “Sadece babamın adamları Türk pazarını istiyordu. Geri kalanın da sesini keserim.” Yerdeki korumaları iğrençlermiş gibi süzdü. “Ne pislik ama. Burayı kim temizleyecek? Her yer kan.” Elleri titrerken rahatsızca etraftaki sıçramış kana baktı.

“Türkçe biliyorsun.” Başını salladı. Önemsiz bir detaymışçasına omuz silkti.

“Çok az. Artık gidebilir miyim? Paketlerimi alıp gitmem en az bir gün sürecek.” Gerçekten akıllısı beni bulmuyordu. Babama dönüp iç çektim.

“Defol git. Temizleteceğim ben.” Canıma minnetti. Arkamı dönüp kapıya yönelirken elimi Fernando’ya uzattım. Elimdeki kana tiksinerek baksa da uzattığım eli sıktı.

“Canını sıkan kartel üyelerini buralara yolla.” Dudakları kıvrıldı.

“Babam ölünce bir daha bu topraklara ayak basacaklarını hiç sanmıyorum.” Elimi çektim. “Aslında babamla gelmeyi kabul etme nedenim başka bir şeydi.” Devam etmesi için elimi salladım. Artık gitmek istiyordum. “Babam sen ve yeni lider için saldırı düzenlemiş.”

“Arabamı patlatmak mı?”

“Sorun orada. Biz uyuşturucu ticaretinden para aklamayı tercih ediyoruz. Silahlı saldırı yapacak kadar mühimmatımız var ama bomba bizlik değil. Babam ikinizin ortak deposuna aile sembolünü çizerek patlayıcı yerleştirdiğini itiraf etti ama diğerlerini yapan biz değildik. Arabana bomba konulan günle silahlı saldırı yapılan zaman şans eseri denk geldi. Biz bombayı umursamayız. Silah veya bıçakla öldürmek daha eğlencelidir.” Arabama ve Kübraların olduğu arabaya bomba koyan Meksikalılar değil miydi? Kaşlarım çatıldığında omzumun gerisinden Ümit Karan’a baktım.

“Rakiplerimin yavaş ölmesi tercihimdir evlat. Bomba aniden patlıyor…Ne anladım bu işten?” O bombayı başka biri koymuştu. Haftalar öncesinde Ferhat’ın ailesine bombalı bir saldırı daha yapılmışken bu kadarı tesadüf olamayacak kadar planlı görünüyordu.

Siktiğimin bombacısı kimdi?

 

 

KÜBRA

Zile basarken Asya yanımda dikiliyordu. Faruk huzursuzca aşağıda kalırken kapı aralandı karşımızda Buse belirdi. “Merhaba.” Buse’nin yüzü şaşkınlık dolu bir ifadeyle çevrelenirken bakışlarını ikimizin arasında götürüp getirdi. “İçeri girebilir miyiz?” Asya benim nazikliğimin aksine Buse’nin davet etmesine fırsat tanımadan yanındaki boşluktan içeri girdi.

Sabırsız Bolat ailesi.

“İçeri girebilir miyim?” diye tekrarladım cümlemi. Buse’nin yaptığı gibi eve dan diye girip pişkin pişkin sırıtmayacaktım. Buse eliyle içeriyi işaret ettiğinde eşiği geçip içeri girdim. Ayakkabımı çıkartırken Buse’nin o kendine güvenen ifadesi yerine kafası karışmış gibi bakışları hareketlerimi takip ediyordu.

“Kısa kalacağız.” Asya’nın gittiği oturma odasına yöneldiğimde Asya’nın peşime takılmasına -Faruk’un tedbiri- engel olamadığım için iyi hissetmiyordum. Asya çoktan koltuklardan birine oturmuştu ve kundaklanmış uyuyan bebeğe bakıyordu.

“Bebek kız mı erkek mi?” Asya bakışlarındaki sıcak, samimi, sevgi dolu ifadeyi Buse’ye çevirdi.

“Erkek.” Dedi Buse gergince.

“Adı ne?”

“Efe.” Bebekten en uzak olan koltuğa oturduğumda Asya işaret parmağıyla Efe’nin yanağını okşadı. “Adını çok beğendim.” Dedi sıcak ses tonuyla. Anlamını bilmiyordum. Kulağa iyi geliyordu.

“Anlamı ne?” Buse’ye merakla sordum. Bazıları için önemsiz olan bilgi ve detayları kafaya takabiliyordum. Bundan utanmayı veya çekinmeyi bırakalı çok olmuştu.

“Efe, cesur ve mert anlamına geliyor. Hem kendi geçmişiyle yüzleşip hem de gelecekte güçlü durmasını temsil etmesi için bu ismi verdim.” Geçmişle yüzleşip gelecekte güçlü durması için mi? Buse başını sağa sola sallayıp boğazını temizledi. “Ne içersiniz?”

“Kapalı şişe suyun var mı?” Asya’yı başıyla onayladığında bakışları beni buldu. “Aynısı.” Ona güvenmiyordum. Hakan’ın bana kazandırdığı özelliklerden biriydi. Karşımdakine güvenmediğim sürece ikram edileni yiyip içmek riskliydi. Zaten yaşadığım o hapiste yemeklerime katmışlardı ilaçlarını. Bu özelliği benimsemem bu yüzden kolay olmuştu.

“Biz niye Hakan abinin eski sevgilisinin evine geldik?” Asya meraklı bakışlarını bana çevirirken fısıldamıştı. Koridoru görebilen koltuğa oturduğum için Buse’nin bizi dinlemediğini görebilmenin rahatlığını yaşıyordum.

“Ben gelecektim. Abin gibi sende inatçısın ve peşime takılıyorsun.”

“Kavga ederseniz kamerayla çekmek için ve bizzat görmek için geldim. Yüzyıllık olayı kaçıramazdım.” Gözlerimi kıstım. Bunun için mi gelmişti?

“Kavga falan etmeyeceğim. Niye başkasının evine gelip sorun çıkartayım ki? Misafirim ben.” Gözlemlerimden biri de buydu. Hakan ve Faruk hatta Ferhat’ta da gördüğüm şeylerden biri buydu. Sinirli olsalar da birbirlerinin evine misafir olarak gittikleri zaman saygılı davranıyorlardı. Gerçi son misafirlikte Faruk, Burhan’ın üzerine atlamıştı. Bu olayı saymazsam gayet misafir olanlar olaysız bir şekilde oturup daha sonrasında evlerine geri dönüyorlardı. Ev onlar için sorun çıkarılmayacak bir mekandı. Bu yüzden buraya misafirliğimi bilerek gelmiştim.

“O zaman sıkıcı.” Tekrar Efe’ye bakıp kocaman güldü. “Sen çok tatlısın bunu sakın annene söyleme. O gelince çirkin olduğunu söyleyeceğim. Nazar değmesin diye annem bebeklere çirkin derdi. Ama sen çok güzelsin.” Buse koridorda belirirken elindeki iki şişe vardı.

“Teşekkürler.” Buse içeri girdiğinde elindeki şişeyi alıp kibarca konuşmuştum.

“Bebeğin çok çirkin.” Asya şişeyi alıp Buse’yi süzdü. “Annesine çekmiş.” Buse güzel bir kadındı ve onu sinir etmek için yalan söylüyordu. Buse omuz silkti.

“Kör olman benim sorunum değil.” Efe’yi kucağına alıp ters ters baktı Asya’ya. “Efe çok güzel bir bebek.” Oğlunu korurcasına sarıp alnına dudaklarını değdirdi. Bana gösterdiği tüm o sinir bozucu bakış ve gülüşlerinin aksine oğluna bakarken şefkat dolu sevgi dolu bir ifadeyle aydınlandı çehresi.

“Nazar değmesin diye çirkin dedi.” Nedensizce Buse’yi rahatlatmak istemiştim. Kucağında masum ve zararsız bir bebek vardı, onu korumak isteyen annesinin huzursuz olmasını istememiştim.

“Nazara inanmıyorum.” Buse karşımdaki koltuğa otururken Asya’ya baktı. “Bana da nazar değmesin diye çirkin dediğine göre beni güzel buluyorsun. Teşekkürler.” Asya suratını buruştururken Buse gülüşünü genişletti. “Çok kibarsın.”

“Görüşmeyeli hala kendini beğenen biri olarak kalmışsın.” Asya çocuk gibi kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı.

“Görüşmeyeli hala sivri dilli ve sinirli biri olarak kalmışsın Asya.” Buse’nin eve baskın yapıp karşımıza dikildiği zamankinin aksine daha rahat ve samimi gülüşlerini görmek şaşkın hissetmeme neden oluyordu. Bana küçümsercesine bakmıştı. Sanki varlığımdan rahatsız gibiydi. Şimdi Asya’yla konuşurken eskileri yad etmeye hevesli biri gibi duruyordu.

Sanırım varlığımız herkes için rahatsız edici bir durum Kübra.

Kocam için değildi. Bu yüzden eksik falan hissetmeyecektim. Benden rahatsız hissedenler beni rahatsız etmekten çekinmeyenler olduğu sürece onları rahatsız hissettirmekten asla geri adım atmayacaktım.

“Bugünkü sürpriz ziyaretinizi neye borçluyum?”

“Kapını çalıp içeri girmek için izin istedim. Pat diye girip koltuğa oturmamış olmam mı sürpriz ediciydi?” Buse birkaç saniye duraksadığında gülüşümü genişlettim. “Ben o kadar saygısız biri değilim.” Kaşları hafifçe yukarı hareketlendiğinde elimi salladım.

“Bana saygısız mı dedin?” Asya gözlerini kırpıştırdığında bakışlarımı ona çevirdim.

“Ev sahibinden izin almadan içeri girdin mi?” dediğimde başıyla onayladı. Ellerini iki yana açtı. “Ben bebekleri severim ve Buse’nin bebeği için acele ettim. Bu sayılmaz.” Ellerini Buse’ye uzattı. “Efe’yi alabilir miyim?” Hakan o kadar haklıydı ki. Herhangi bir Bolat’la konu daima dağılmaya mahkumdu.

“Bu aralar kusuyor. Çok sallamamaya çalış.” Buse dikkatle bebeği Asya’nın kucağına bırakırken endişeyle birkaç saniye her şey yolunda mı diye ikisini seyretti. Endişesi Asya’nın oğlunu kucaklamasından çok daha fazlası gibi görünüyordu. Saçları dağınık bir şekilde toplanmış yüzü yorgun ve solgun görünüyordu.

“Sen iyi misin?” Buse ona yönelttiğim sorudan emin olamadığı için birkaç saniye duraksasa da başıyla onayladı. Bize geldiği günden beri kilo vermiş görünüyordu. Bir şeyler yolunda değildi.

“Gerçekten niye buraya geldiniz?” Kalktığı yere otururken huzursuzluğu artıyordu.

“Buraya gelmeden önce Ali’nin evine gittim.” Bedeni kasılsa da yüzündeki ifadesi sabit kaldı. Faruk, Hakan’ın o eve Ali öldükten sonra girmediğini söylediğinde inanmamıştım. Evdeki her şey tozluydu ve Ali’nin sehpaya bıraktığı boş su bardağı bile kalmıştı. Hakan dahil kimse o eve aylardır girmemişti.

“Bundan bana ne?” Ali’nin evini karıştırdığım için muhtemelen Hakan kızacaktı. Kendimi tutamamıştım. Satılmadan önce merak ettiklerimi bulabilmek için girmiştim gizlice.

Burhan’ı arayıp sorduğumda ekipte kadın olmadığını söylemişti ve sadece birkaç kere Buse’nin geldiğinden bahsetmişti. Yine de Buse asla o toplantılara girmemiş, toplantı bitene kadar başka bir odada beklediğini söylemişti. Arabaya yürüdükleri zaman görmüştüm o ekibi. Odada kadının sesini hiç duymamıştım da. Bu yüzden Burhan’ın söylediğine ne doğru ne yanlış diyebiliyordum.

Kanıta ihtiyacım vardı.

Ali’nin evinin önünde gördüğüm araba Buse’nin çekilmiş bazı anlarında arkada park edilmişti. Bu yüzden Ali’nin evini araştırdıktan sonra soluğu Buse’nin evinde almıştım. Öğrendiklerimi, varsayımlarımı birleştirip Buse’yle konuşmak istiyordum.

“Asya, Efe’yle buradan çıksa sorun olur mu? Başka bir odaya gitseler ve seninle konuşsak, olur mu?”

“Merak etme Buse. Bir bebeğe ölsem kıyamam. Söz siz konuşurken onu güvende tutmak için içeride olacağım.” Buse başıyla onayladığında eliyle koridoru işaret etti. “Soldan ikinci kapı onun odası.” Asya kalkıp gittiğinde derin bir soluk aldım.

“Durduk yere niye Ali’den bahsediyorsun?” Sesindeki sertlik bakışlarına ulaşırken dudaklarımı ıslattım.

“Ali, Bekir’in evinde topladığı ekiple beraber Hakan’ın ölümünü planladı.” İrkilmesini bekledim. Yapmadı. Biliyor muydu? “Sen zaten bunu biliyorsun. O ekipteydin.” Kaşları çatılırken başını sağa sola salladı.

“Değildim.”

“Seni gördüm. Bekir’le yapılan toplantı sonrasında.” Bu blöftü. Kimi gördüğümden emin bile değildim.

“Yemin ederim ben değildim.”

“Sana niye inanayım ki?” Üzerine gittiğimin farkındaydım. Hakan dışında hiç kimseye merhamet göstermek istemiyordum.

“İnanman umurumda bile değil. Belki… Arabaya giderken görmüş olabilirsin. Bunun dışında yemin ederim Ali’nin işi bitene kadar misafir odasında kaldım.” Öne eğilirken onun gözlerinde söylediklerinin doğru olduğunu gösteren pişmanlık dolu bir ifade belirdi.

“Ali istediği için Bekir’in evine gittin yani. Niye Ali’nin dediğini yaptın ki?” Gözlerinde beliren öfkenin hedefi ben değildim. Ali’nin ismiydi, anılarıydı, yaptıklarıydı. “Ali’ye ihanet ettiler. Burhan, Asya’yı kurtarmaya gitti…Yani haberi yok. Geriye Özkan, babası ve Bekir kalıyor. Bekir, Ali’yle arkadaştı. Onun haberi olduğunu sanmıyorum. Özkan sana düşkün.”

“Ne demeye çalıştığını bilmiyorum.”

“Özkan senin her isteğini yapacak kadar sana takıntılı. Bunu kendi abisi söylemiş Hakan’a. Onun Hakan’ı değil de Ali’yi öldürmesini istemiş olabilir misin?” Hayır demesini bekledim. Sadece sustu ve kızaran gözlerine rağmen yüzünü ifadesiz tutmaya çalıştı.

“Özkan’a Ali’yi öldür demedim. O toplantılara zorla götürüldüğümü anladığında çok soru sordu.” Duraksadı. “O ekibin Hakan’ı öldüreceğini öğrendiğimde Özkan’a yapmaması için defalarca kez dil döktüm.”

“Niye Hakan’a anlatmadın? Anladıktan sonra.” Buse bakışlarımızı ayırırken derin bir nefes aldı.

“Beni yargılamak için onca yolu geldiysen defolabilirsin Kübra. Seninle uğraşamam.” Bıçaklarını çektiğine göre doğru yoldaydım.

“Ali sana ne yaptı Buse?” Buse’nin sulanan gözlerini sildiğini gördüğümde ellerimi kucağıma bırakıp konuşmasını beklemeye başladım.

“Ali bana ne yaptı?” İç çekti. Gözlerimiz kesiştiğinde Buse’nin tüm soğukkanlı tavırları dağıldı ve acısını görmeme izin verdi. “Biliyormuşsun gibi bakıyorsun Kübra. Neyi itiraf etmemi bekliyorsun?” Bilmiyordum. Varsayımlarım vardı. Bunların doğru olmamasını diliyordum.

“Ali’nin evinde Bekir’in odasındaki gibi parke altına sakladığı bazı belgeler ve USB’ler buldum.” Çantamı karıştırırken üzerinde Buse yazan USB ve ufak zarfı önümdeki sehpaya bıraktığımda Buse’nin bakışları onlara kaydı.

“Zarftaki fotoğrafları görünce USB’ye bakmanın iyi bir fikir olmadığına ikna oldum. Siz ikiniz…Daha doğrusu o sana…” Buse aniden ağlamaya başladığında sustum.

“Bir gece…Sarhoş olduğum gece…” Elini yüzünü gizlemek için kapatırken omuzları çöktü, hıçkırarak titremeye başladı. “Bunu kayıt altına almış.” Bakışlarım sehpadaki belgelere kayarken öfke dolu hissediyordum. Akacak olan gözyaşlarımı hızla sildim.

Ali umarım cayır cayır yanarsın.

“Hamile olduğumu öğrendiğimde o gece aklıma geldi ama yaşanmamış gibi düşünmek istedim. Bilmiyorum, kendimi kandırırsam var olmamış gibi düşünmem kolay bir seçenek gibi geldi.”

“Efe, Ali’nin mi?” Hıçkırırken gözlerime bakmaya başladı. Başını salladı.

“Başka biri olmadı ki. Hakan’ın oğlu olamaz çünkü o baba olamaz. Geriye Ali kalıyor. Hakan bana bunu söylediğinde ona inanmak istemediğimden test yaptım. Babası o değil.” Ali yerine Hakan’ın, Efe’nin babası olması onun için daha kolaymış gibi çaresizce fısıldamıştı son cümlesini.

“Bu yüzden mi Ali’nin ölümü için Özkan’a yardım ettin? Sana yaptıkları için mi?”

“Onun ölmesini istediğim için kötü olan ben değilim.” Başını kaldırıp ayaklandı ve işaret parmağıyla sehpadakileri gösterdi. “O piç yıllar önce gebermeliydi. Etrafındakileri o kadar güzel manipüle ediyordu ki daima yardıma ihtiyacı olan o şerefsiz oluyordu.” Elleri titrerken başını sağa sola salladı.

“Özkan’a her şeyi anlattığımda yalnızca Ali’ye zarar verecekti, Hakan çıktıktan sonra yapacaktı bunu. Depoyu patlatacağını beklemiyordum.” Hıçkırırken elinin tersini yanağına sürdü. “Hakan’ın değil o piçin ölmesi gerekiyordu. Özkan her kimi dinliyorsa gaza gelip Hakan’ı da öldürmeye çalışacak plan yapmış.” Özkan her kimi dinliyorsa mı? “Her şeye rağmen Hakan’ın hayatta kalmasından ve Ali’nin gebermiş oluşundan memnunum.”

“Ali öldükten sonra bile niye Hakan’a anlatmadın? Ekibi veya Ali’yi. Niye Buse?”

“Bekir…Burada kalırsam onu benden alacağını söyledi. Oğlumu benden almasına izin veremezdim. Ben…Korktum. Özkan’ın teklifini kabul edip buralardan gittim.” Kaçmıştı. Masum bir bebeği korumak için yapmıştı bunu. Bir yanım Hakan’ı bilinmezliklerden oluşan yalanlarla baş başa bıraktığı için ona kızarken diğer yanım bir annenin karnındaki bebeği korumak için çabalamasını takdir ediyordu.

“Neden sonra geri geldin? Bekir senden onu almadı.”

“Hakan’ın oğlu olduğunu söyledim. Birkaç kez Hakan’ın yanında gezinince Ümit Karan’ın yanında çalışınca Karan ailesinin kanatları altına girdiğimi düşünmüş olabilir.” Derin soluk aldı. “Onlara söyleyemezsin Kübra. Oğlumun Karan olduğunu anlarlarsa bırakmazlar. Hele ki Ümit. Hatta yeni varis olduğu anlarsa Hakan’ı gözden bile çıkarabilir. Onlara anlatamazsın. Ben oğlumla gideceğim.”

“Nasıl bakacaksın ona?” Hakan’a, Ali’nin yaptıklarını anlatmak içimden hiç gelmiyordu yine de Efe’yi de saklayamazdım.

“Geçen sefer gittiğim yere gideceğim. Özkan’ın bir işi var. Halledince beraber yurtdışına gideceğiz.” Özkan ölmüştü. Ölmemiş olsa bile psikolojik açıdan normal biri değildi, olmayacaktı da. Buse ne kadar çaresizdi ki oğlunu böyle bir adamla büyütmek istiyordu? Belki de Karan soyadına o kadar öfke dolu ve kırgındı ki onlarla büyümesini ve bu dünyaya heba olmasını istemiyordu.

“Üzgünüm bunu yapamayacaksın.” Kaşları çatıldı. “Özkan beni öldürmeye geldi ve yakalandı. Ali’nin katillerinden biri olduğunu itiraf etti ve öldürüldü.” Buse tekrar ağlamaya başlarken suratını buruşturdu. Yılmaz ailesi bile Özkan için ağlamamıştı ve Buse eski bir dostunu kaybetmişçesine ağlıyordu. Özkan’a değer veriyordu, dost gibiydi bu değer. Aşk değildi.

“Özkan normalde böyle biri değildir.” Hıçkırırken ellerini şakaklarından saçına kaydırdı. “Onu da zehirleyip manipüle ediyor.”

“Kim?”

“Bilmiyorum.” Elinin tersini burnuna sürdü. “Özkan, hak ettiğimi almama yardım eden bir ortağım var, derdi.” Hak ettiği masadaki liderlik miydi? Yoksa abilerinin birer birer ölüp asıl Yılmaz olması mıydı?

“Ortağı kim?” Aylarca vakit geçirmişlerdi ve belki de bunu bilebilirdi. “Hiç mi ipucu vermedi?” Başını sağa sola salladı. Yine başladığımız yere dönmüştüm. Fazladan biri daha mı vardı? Daha önce toplantıya hiç katılmamış, gizliden Özkan’ı ince ince işlemiş biri daha mı?

“Onu kim öldürdü? Karanbey mi?”

“Özkan’ı abisi Ferhat öldürdü.” Bunu Douglas anlatmıştı. “Bunu yapmasaydı bile, Özkan’ın tutulduğu depoyu patlattılar. O patlamayla ölecekti, muhtemelen.” Özkan’ın savrulduğu kenardaki yangını düşündüğüm zaman, kalıcı bir zarar alıp kurtulması bile imkansıza yakın olduğunun farkındaydım. Abisinin kurşunu olmasa o patlama onun canını alması muhtemel bir sondu.

“Şaşırmıyorum. Ferhat’tan o kadar nefret ederdi ki sorun çıkartırdı sürekli ona, bunun nedenini anlayamazdım. Osman ve Ferhat daima onun rakibiydiler. Onu öldürenin Ferhat olmasına hiç şaşırmadım.” Peki ya Sibel? Özkan onu, Yılmaz evinden kaçmadan önce öldürmeye çalışmamış mıydı? Ferhat’ta saldırıya uğramıştı.

Burhan, Özkan’a ihanet etmişti. Tıpkı Ferhat Yılmaz’ın Hakan’la çalışmasını ihanet olarak görmesi gibi. İkisini öldürmeye çalışmıştı. Peki ya Sibel? Faruk’la birlikte olduğu için mi haindi gözünde? Bu yüzden mi onu da öldürmeye çalışmıştı?

“Burhan? Sibel? Meriç?” Buse duraksadığında dudaklarımı ıslattım. “Onlardan da nefret eder miydi? Peş peşe onlarda saldırıya uğradılar.”

“Meriç’i yetersiz görürdü. Ailenin yüz karası derdi hep. Burhan’da…Asya’yı seviyor yıllardır. Özkan, Burhan için Asya’ya zarar gelmesin diye bana ihanet etti, diyordu.” Ağlama krizi geçmiş olacak ki ellerini yanağına sürdü ve derin bir nefes alıp verdi.

“Ama Sibel’i severdi. Onunla ilgili tek bir kötü cümle çıkmadı dudaklarından.” Sibel’i severdi. Ya Sibel? Özkan’ı sever miydi?

Kalp atışlarım hızlanırken zihnimdeki her bir senaryo kendiliğinden oluşuyordu. Buse doğru mu söylüyordu? Yalan mı? Doğruysa eğer Sibel niye Özkan’dan bahsetmek istemeyecek kadar ondan hazzetmiyor gibi davranmıştı?

“Sibel?”

“Ne?” Buse gözlerini kırpıştırdı. “Özkan’ı seviyor mu, diye soruyorsun?” Başımı onaylarcasına salladım. “Özkan’la buralardan kaçıp uzaklaştığımız zaman sık sık Özkan’ın ikinci telefonundan konuşurlardı.” Sibel eğer Özkan’a düşkünse onun yaptıklarını bilmez miydi? Yoksa Özkan ona yaptıklarını anlatmadan mı abi kardeş ilişkilerini sürdürmüşlerdi? Ama o zaman aylar öncesinde Özkan evden atılmadan önce Sibel dahil hepsine niye zarar vermişti ki?

“Özkan evden kaçışıyla ilgili sana ne anlattı?”

“Beni sorguluyor musun?” Elimle koridoru işaret edip kaşlarımı çattım.

“Özkan öldürüldü. Onunla aylardır kaçtığına göre benim bildiğimden fazlasına sahipsin. Anlat ki seni nasıl ve kimden korumam gerektiğini bileyim.” Sustu ve birkaç saniye gözlerime baktı. Niye ona yardım etmek istediğimi sorguluyordu, istediği kadar sorgulayabilirdi. Çünkü bende bilmiyordum.

Ali beni kısır bir döngüye hapsetmişti ve oradan çıkmamı sağlayan ilaçları almamı engelleyen Melih ve beni korumak için başından beri yanımdan ayrılmayan Hakan’dı. Ali’nin, Buse’nin sarhoş halinden faydalanıp onu batırdığı bu bataklıktan çıkartacak olan Özkan artık yoktu. Ne kadar battığını da kimlerin ona saldıracağını da düşünmeden edemiyordum. Küçücük masum bir bebek vardı hayatında ve onun annesiyle tüm bu pislikten uzakta yaşaması gerekiyordu.

“Özkan evden babasıyla kaçarken Burhan onları infaz etmeye çalışmış. Bana anlattığı bu. O sıra Sibel çıkmış, babası kanlar içinde ve abileri kavga ediyor. Ferhat’ı çağırmış, boğuşma sırasında mermilerden biri Sibel’e isabet edince Ferhat ikisini ayırmayı bırakıp kardeşine yönelmiş. Silahı kaptığı gibide Ferhat’ı vurmuş. Burhan onun üzerine atladığında zar zor kaçıp kurtarmış kendini.” Bu Burhan ve Ferhat’ın hikayesindeki ortak kısımları birleştirmişti.

“Özkan, Sibel’in vurulduğunu anlatırken ikide bir geri gitmekten bahsediyordu. Endişeliydi. Ferhat’ı ve Burhan’ı öldürmeye çalışan o değilmiş gibi Sibel için endişelenmişti.” Sibel’e sandığımdan daha düşkündü. Kendisini umursamayacak kadar hatta gittiği yerde Burhan tarafından infaz edileceğini bile bile geri dönmeyi istemişti.

“Özkan seni Sibel’e anlatıyor muydu?” Başıyla onayladı. “Nerede olduğunuzu biliyor muydu?” Tekrar başını salladı. Sibel bilmesine rağmen Ferhat’ın her yerde aradığı Özkan’ın yerini gizlemişti. Ferhat’ı öldürmek için evlerine kadar adam göndermişti Özkan ve Sibel yine de Ferhat’a diğer abisinin yerini söylememişti. Niye?

“Geçen Sibel geldi, bir buçuk hafta olmuştur. Benden Özkan’ın gizli eşyalarını nereye sakladığını bilip bilmediğimi öğrenmek istedi. Özkan gelirse veya eşyalarını bulursam onu aramam gerektiğini tembihleyip gitti.” Sibel’in aradığı neydi?

Zihnimde beliren düşünceyle kaşlarım yukarı doğru hareketlendi. Burhan’la konuşmalarında her şeyi kayıt altına aldığından bahsetmişti. Bu kayıtlarda Sibel’in görüntüleri de var olamaz mıydı? Tüm pislikleri ve konuşmaları hatta yapılanları kayıt altına almış olabilir miydi?

“Özkan’ın sakladığının yerini biliyor musun?” Sessizce gözlerime bakarken biliyor olduğunu gördüm. “Ne var sakladıklarının içinde bilmiyorum. Önemli olabilir.” Duraksadım. “Ya da boş ver. Gidelim anlat Ferhat’a her şeyi-”

“Hayır.” Aniden başını sağa sola salladı. “Özkan’ı öldürmüş adama tek kelime etmeyeceğim.” Bakışlarındaki netlikle susup bakmaktan başka bir şey yapamadım. Özkan’a hepimizin aksine değer veriyordu. Ferhat Yılmaz beni dinlemezdi, Sibel’in yanlış bir şey yapıp yapmadığının kanıtına da sahip değildim. Durduk yere Özkan’ın fikir anası Sibel mi diyecektim?

“Bence artık gitmelisin Kübra. Asya?” Buse koridora doğru bağırırken ayaklanıp yanında duracak kadar yakınlaştım. “Bu gece uçağım ve bu dünyadan kurtulup yeni bir hayat yaşayacağım. Hiçbirinizin ne yaptığıyla ilgilenmiyorum.”

“Sibel…Özkan’ı yöneten o kişi olabilir mi?” Kaşları iyice çatıldı. Bu ihtimali hiç düşünmemiş gibiydi. “Veya aklına başka bir isim geliyor mu?”

“Evimden çık, Kübra. Getirdiğin USB için teşekkürler. Yine de daha fazla ne Yılmaz ailesine ne de Karan ailesine dahil olup canımın yanmasına izin vereceğim.” Sesindeki netlik bir adım gerilememe neden oldu. Kendini korumak istemesini anlayabiliyordum.

Acaba Douglas’a söylesem Sibel’i, radarına alıp gözetler miydi?

“Numaranı ver.” Telefonu çıkardığımda bakışlarındaki öfke bir anlığına silinir gibi oldu. “Sen de benimkini al ve bir sorunda beni ara. Hatta bizimle gel.” Neye güvenerek konuştuğumu bilmiyordum. Sadece Ali’nin mağdurlarından biri oluyor olması onunla olan bağımı nedensizce güçlendirmişti. “Uçağa oradan güvenle geçmiş olursun.”

“Sizinle gelirsem ölürüm asıl. Bundan sonra elimi hiçbirinize uzatmayacağım. Herkes öldüğüne göre kimse oğluma yeni bir hayat vermeme engel olamayacak.” Asya koridorda belirdiğinde kucağında kıpırdanan bebeği Buse’nin kucağına bıraktı.

“Buse?” Bakışları bana döndüğünde omzuna elimi yaslayıp sıktım. “Teşekkür ederim ve yaşadıkların için üzgünüm.” Gözleri tekrar sulanırken başını salladı.

“Bende.”

🖤

“Karanbey?” Dar koridorda ilerlerken antrenman alanını es geçip yürümeye devam ettim. Hakan’ın burada olduğunu söylemişti Douglas. “Hakan Karan? Kocam Bey?” Bir kapı aralanırken Hakan’ın yüzünü görmek gerginliğimi dağıttı. “Yemek getirdim.” Yine sofraya oturmamıştı. Onun oturmadığı sofraya oturmayı boykot ediyordum.

“Şu an çalışıyorum.”

“Ara ver.” Elimdeki yemekleri paketleyip içine koyduğum sepeti işaret ettim.

“Diğerleriyle yemek ye. Ben aç değilim.” Huysuz.

“Nazlanma. Aç değilsen de ben açım. Yemelisin.” Gözleri kısılırken koridorda tam karşımda duracak kadar yaklaştığında kaşlarımı yukarı kaldırdım. “Seni görmek iştahımı arttırıyor. Lütfen benimle yemek yer misin?”

“O bakışlarınla bakma.” Gözleri kısıldığında onu ikna ederken takındığım o bakışları atmayı sürdürdüm. “Karım, beni etkilemekten vazgeç.”

“Tamam.” Aniden kabullenişime anlam verememişti. “Bende gidip kapıda dikilen…” Korumanın adını anımsamak için duraksadım. “Mustafa’yla yiyeceğim.”

“Mustafa kovuldu.” Az önce oradaydı.

“Ekin’le yerim.”

“Onu da kovdum.” Ekin sigara molası vermişti.

“Mecnun yemek mola-”

“Öldü.” Gözlerimi kıstım.

“İllaki benimle yemek yiyecek birini bulurum.”

“Olmaz dedim.” O zaman benimle sen yemelisin Hakan Karan.

“Hakan’la yerim.”

“Hakan piçini de kovuyorum.” Dedi öfkeli ses tonuyla. Kendine piç demişti durduk yere. Manyağın tekiydi bu adam.

“Karanbey, kocama küfretme. Bir dilden başlar.” Eskiden ona takıldığımda kullandığım o espriyi tekrarladığımda duraksadı.

“Şimdi izninle kocamı istiyorum. Sonra söz mafya işlerini canla başla yapacak.” Boştaki elimi uzatıp yakasını tuttum ve onu ardımdan çekiştirdim. Merdivene geldiğimizde yakasını bırakıp çıkmaya başladım, ardımdan geldiğini duyabiliyordum. Barakadan çıkıp derin bir soluk aldığımda yanımda durdu.

Bugün nereye gittiğini bilmiyor, onu tetikleyecek bir şey yaşandığını görebiliyordum. Delirmiş veya kaybolmuş ruh hali gitmiş tamamen bir hedefe odaklanmış gibiydi.

“Otur bakalım.” Barakadaki tek sandalye vardı. Ufacık masa gibi kullanılan sehpa boyutundaki dikdörtgen yüzeye sepeti bıraktığımda Hakan sandalyeye oturdu. “Bugün yemeklerin adını Zeliha’dan öğrendim. O yüzden hızla yemelisin, soru sormayacağım.” Son yemeğinde kapağını açıp sıkışık masaya koyduğumda belime kolunu sarıp kucağına oturmamı sağladı. Kalbim küt küt atarken birkaç saniye yüzünü boynuma gizledi.

“Bana sarılarak yemeğini yemekten kurtulamazsın.” Karnıma dolanmış ellerine sarılırken yüzüklerimiz birine sürtündü.

“Gerçekten aç değilim.” Sabah kahvaltı yapmamıştı. Dışarıda bir şey yiyemeyecek kadar kontrolcüydü. Aç değildi çünkü geçmişin ağırlığı midesine oturmuştu.

“Sen yemediğinde bende yemiyorum. Zayıf olduğumda iskelet olduğumla ilgili şaka yapıyorsun.” Bedeni altımda kaskatı kesildi.

“Yemek yemiyor musun?” Başımı onaylarcasına salladığımda boynumdaki yüzünü çekti, omzumun gerisinden baktım yüzüne.

“Kocamın aç kaldığı bir yerde karnımı doyurursam bu beni nasıl bir kadın yapar?” Onu keyifsiz görmek benim de iştahımı kapatıyordu.

“Şu ankinden daha az aptal.” Elini cimciklediğimde kulağımı ısırdı. Eğilip getirdiğim yemeklere göz gezdirip çatalı eline aldı.

“Kulağımı ısırdın.” Ciyakladığımda konuşmama engel olmak için ağzıma yemek tıktı. “Bana aptal dedin, pislik.” Gözlerimi kocaman açmamı ve ağzımdaki lokmayı çiğnememi umursamadan yemeklerden bir diğerini tekrar ağzıma tıktı. Beni yemekle boğacaktı manyak.

“Bir gram bile vermeyeceksin.” Kaşlarını çatıp ters ters bakıyordu. Elindeki çatala vurduğumda masaya düşürmeden aldım. Yarı yarıya ona dönerken ağzımdaki lokmaları ağır ağır çiğnedim.

Bizi susturacak yolları iyi biliyor Kübra, takdir etmeliyiz.

“Bana baksana Karanbey. Senin iştahın yoksa benim de yok.” Konuşmak için dudaklarını araladığında çatalı batırdığım eti ağzına tıktım. “Yemek yememi istiyorsan oturacaksın masaya, beraber yiyeceğiz.” Bu susturma taktiğine bayılmıştım.

“Faruk’u, Doug’u ve Asya’yı seviyorum ama onlar benim kocam değil.” Ağzındaki lokmayı ağır ağır çiğnerken onun konuşmasına engel olduğum için durumdan hoşnutsuzdu. Hafifçe gülümserken buldum kendimi. Böyle çocuk gibi görünüyordu. Huysuz ve bir parça da azarlanmaktan memnun olmayan… Yanağına öpücük kondurdum.

“Madem sustun, artık konuşmaya başlıyorum.”

“Sabahtan beri konuşan sensin.” Pilavı ağzına tıktığımda gözleri kısıldı.

“Huysuzluk yapma. Konuşmayı seviyorum.” Pilavdan bir kaşık da kendi ağzıma tıktığımda gözlerindeki ifade memnuniyetle yumuşadı. Yemekleri bir ona verip bir kendi ağzıma tıktığımda tüm huysuzluğu dağıldı ve ona gösterdiğim ilginin tadını çıkarttı.

“Bugün bir şey yaptım.” Devam etmem için baktığında boğazımı temizlerken salatayı uzatıp dudaklarını aralamasını bekledim. Çiğnediği lokmayı yuttuğunda konuşmasına izin vermeden ağzına salatayı tıktım. Bu manyakça hoşuma gidiyordu.

“Ofisini temizlemeye başladım.” Tepkisini seyredebilmek için duraksadığımda gözlerindeki ifade tıpkı o günkü gibi sertleşmeye başlayınca bakışlarımızı ayırdım. “Faruk biraz yardımcı oldu. Konuştuk…”

“Faruk’tan bahsetme.”

“Tamam.” Elimdeki kaşığı alıp salata doldurdu ve dudaklarıma yaklaştırdı. Ağzımı açıp salatayı yediğimden kendisine de doldurup yemeye devam etti.

Aynı kaşıktan yiyoruz Kübra. Aynı tabak ve bardaktan bile yememiz mucizeyken şimdi aynı kaşık çatalı kullanmayı sorun etmiyordu. Lokmamı çiğnerken gülümsediğimi fark ettiğinde gözlerini kıstı.

“Kocam Bey, Asya’nın abisini konuşmak istiyorum.” Aramızda oluşan inatçı bakışlar eşliğinde kucağına biraz daha rahatça yerleşip omzunu okşadım. “Kızmakta sonuna kadar haklısın.” Elimi göğsüne kaydırdığımda başını eğip ellerime baktı.

Şu an onun dikkatini dağıtmış görünsem de bedeni Faruk’tan bahsettiğim andan beri yine kasılmıştı. Ellerimi nazikçe bedenine sürmeye devam ederken yanaklarımızı birleştirip dudaklarımı kulağına yakınlaştırdım.

“Bence onunla yüzleşmelisin. Sakince.” Faruk’un neyi neden yaptığını az buçuk anlayabiliyordum. Hakan’a yaşaması için içi boş bir amaç vermişti ve bunu yaparken Hakan’ın tepkilerini bile isteye kabullenerek yapmıştı ne yaptıysa.

“Bana yalan söyledi. Aylarca.” Sesindeki kırgınlığı hissedebiliyordum. “İhanet etti.” Faruk, diğerlerinin yaptığı gibi ihanet etmek amacıyla hareket etmemişti. Ali’nin ihanetinin Hakan’daki etkisini görüyordum ve Faruk’un aylar önce pes etmek üzere olan kardeşini hayatta tutmak için söylediği yalanı anlıyordum. Hak vermiyordum, gerçeği saklamamalıydı ama yine de onu anlıyordum.

“Biliyorum. O da biliyor. Ona kızıp bağır. Konuşmalısınız. Dinlemelisin onu.”

“İstemiyorum.” Sesindeki inatçılığı kırmak için onun gibi direten biri olmam gerektiğinin farkındaydım.

“Onu görmezden gelip duymayacak mısın?” Geri çekildiğimde bakışlarındaki üzüntüyü silip atmak istiyordum. Söylediğim cümle onun hassas yanına denk gelmişti, farkındaydım. Yine de kayıplarla dolu bir hayat yaşamışken hayatta kalan dostunu bir kez olsun dinlemesi gerektiğini görmeliydi. Faruk’tan kaçmasının ne ona ne Faruk’a bir faydası olmuyordu.

“Kendini kötü hissetmenden hoşlanmıyorum Hakan. Bu yüzden diretiyorum. Kabul etsen de etmesen de Faruk senin ailenin bir parçası ve seni çok seviyor. İhanetin nedeni olmaz diyorsun, kabul. Haklısın.” Göğsünü şişiren bir nefes alıp verdiğinde yanaklarını avuçlarımın arasına hapsettim.

“Haklı olmak bir işime yaramıyor.” Gözlerindeki puslu ifadeyi ona katan Ali’den ve diğer herkesten nefret ediyordum.

“Biliyorum.” Onun yaralarına ve ihanet edenlerin bıraktığı kırgınlıklara nasıl iyi geleceğimi bilmiyordum. Sarılmalarım, destek oluşlarım iyi gelmiyordu. Ali’ye olan öfkesini ve kırgınlığını bağırıp çağırarak atlatamayacağından içine atmaktan başka yolu yoktu. Onun hesabını keseceği intikamları bile sonuçsuzdu. Omuzlarındaki yükü de ardından gelen intikamın kanlı gölgesini de kolayca benliğinden söküp atamazdı.

Geriye bir tek Faruk kalıyordu, konuşacağı ve hesap sorup bir nebze de olsa rahatlayacağı.

“Ne olursa olsun yanındayım.” Bakışlarındaki puslu ve yorgun ifade silinirken uzanıp yanağına dudağımı değdirdim. “Ne karar verirsen ver seninleyim.”

“Herkesi siktir edip seninle gitmek istiyorum.” Kalp atışlarım ritmini şaşırırken kocaman gülümsedim. “Geçmişi, bu dünyayı, her şeyi…”

“Kaçacak mıyız?” Heyecanıma engel olamadığımı görünce duraksadı. “Beni kaçır Hakan.”

“Dünden razısın. Nazlan biraz.” Cık cıkladığında yakalarını düzeltirmiş gibi gömleğiyle oynamaya başladım.

“Razıyım. Senin gibi adamı nerede bulacağım?” Dudaklarında bir süredir göremediğim o kendini beğenen gülüş belirdiğinde hafifçe omzumu salladım. “Kaçırılacağım zaman dolaptaki soldan üçüncü takımını giy. Onun iç yeleği de var ve sana çok yakışıyor.” Takımları koyu renkte ve çoğu zaman siyah olsa da bahsettiğim takım diğerlerinden çok daha ayrı yakışıyordu ona.

“Nişanda giydiğim takım mı?” Başımla onayladım. Unutmamıştı.

“Ayrıca nikahımızda. Suratsız huysuz olmana rağmen yakışıklıydın. O gün ne düşündüm biliyor musun?” Eli sırtımdan kalçama ve baldırıma kaydı.

“Anlat Karım.”

“Eve gelince nikah kıyacaktık ya.” Başını onaylarcasına salladı. Heyecanıma ara vermeden konuşmaya devam ettim. “Bana çiçek verdiğinde sana ahlaksız tekliflerde bulunmak istedim.” Başını geriye atıp kahkaha attığında kıkırdadım. “Ciddiyim. Herkese höt höt konuşuyorsun bana göz kırpmalar çiçekler… Daha ilk andan baştan çıkarıldığım için seni de yanımda sürüklemek istedim.”

“Sinsi kadın.” Yüzünü boynuma gizlerken gülmeye devam ediyordu. “Edepsiz olduğunu biliyordum.”

“Yalnızca kocama.” Birkaç saniye sessizce gülerken birbirimize sarılmaya devam ettik. Şu sıralar bu kadarına bile razıydım. Ördüğü duvarlara yalnız ben değil kendisi dahil herkes çarpıyordu.

“Yemeğini içeride yemek istemiyorsan söyle.” Geri çekildiğimde arkasındaki sandalyeye yayıldı. “Kocaman bahçen ve odaların var. Birinde illaki oturup yeriz.”

“İnat etmeye devam edeceksin, değil mi?” Aynen öyle, aç kalmasına da kendisini yiyip bitirmesine de izin vermeyecektim. Yanağından makas alıp göz kırptım ve getirdiklerimi sepete geri koyup eve götürmeye hazır hale getirdim.

“Faruk’u vurdurtacağını söylemiştin.” Kollarımı omzuna dolayıp ona baktığımda bunu yapmamış olmamdan memnun ifadesiyle ağır ağır yüzümü seyretmeye başladı.

“Asya’dan korktum. Her an beni vurabilir gibi baktı.” Yalandan korku dolu bir fısıldayışla öne eğildim. “Bu Bolat ailesi zır deli.” Hakan’ın dudakların köşesi kıvrılır gibi oldu. Hayal gördüğümü düşüneceğim kadar anlık yapılan bir hareket gibiydi.

“Öyleler.”

“Bende vazgeçtim. Douglas ciddi ciddi silahını çıkartınca iş şakadan çıktı.” Acaba şaka olduğunu söylemesem cidden Faruk’un bacağına sıkar mıydı? Güvenemiyordum. Yaparmış gibi geliyordu.

“Nereye çıktınız siz?”

“Asya’nın bir tanıdığına gittik.” Bu yalan sayılmazdı. Buse, Asya’nın tanıdığıydı sonuçta. “Sohbet muhabbet.” Sırlar ve şerefsiz Ali’nin piçlikleri. “Eve döndük sonrasında.”

“Bu tanıdığın bir ismi var mı? Asya’nın pek eski arkadaşı yok diye hatırlıyorum. Ki olsa da bu dünyadan biri olmalı. Buradan ayrıldığında çok büyük değildi ve çevresi sınırlıydı. Asya’nın tanıdığı biri mafya mı?”

“Sanmam.” Buse bir mafya ve herhangi birinin kızı değildi. O sayılmazdı. “Sen ne yaptın bugün?”

“İçtim, sonra babama gittim. Sorularıma doğru dürüst cevap ver ve konuyu değiştirmek gibi bir hamle yapayım deme.” Elini enseme kaydırıp sıkıca tuttuğunda gözlerimi kırpıştırdım.

“Konuyu değiştirerek bir şey sakladığımı mı ima ediyorsun?” Hafifçe sesimi yükselttiğimde kaşları yukarı doğru hareketlendi. “Sen bana yalancı mı diyorsun?”

Fazla belli ettik Kübra.

“Yalancı olduğunu söylememiş olmama rağmen yalancı olduğunu kabul mu ediyorsun?” dedi sakince. Asla öyle bir şeyi kabul etmiyordum.

“Yalancı olduğumu kabul etmiyor, yaptığın imalardan çıkarttığım sonucu dile getiriyorum.”

“İmalardan sonuç çıkartacak kadar yalan konuşmuş olmalısın ki algıların açılmış. Yapılan imaları saniyesinde fark ettin.” Bu taktik benimdi. Niye kafamı karıştıracak uzun cümleler kullanıyordu ki?

“Dile getirdiğim her şeyi imalarla yalanmış gibi-”

“Dile getirdiklerinin hepsinin beni ayakta uyutmak olduğunu bilecek kadar karımı iyi tanıyorum. Sen beni manipüle edemeyeceğini anlayamadın mı bir türlü? Şimdi sorularıma doğru ve net cevap istiyorum. Anlaşıldı mı?” Benim taktiğe bağışıklık kazanmıştı. Başka bir yol bulmamın zamanı gelmişti.

Öpelim Kübra. Ne konuştuğumuzu unutabilir.

“Sakın…” Elini boynuma kaydırıp hareket edeceğimi anlamış olacak ki ona yaklaşmayacağım şekilde durmam için tuttu. “Öpücükle dikkatimi dağıtma.” Başka taktiğim kalmamıştı. Omuzlarım çöktüğünde beni alt etmiş olduğundan emin olur olmaz dudakları küçükte olsa birkaç gündür göremediğim o gülüşle çevrelendi. Gülüşü için sürekli alt edilmeye razıydım.

“Buse’ye gittik. Efe’yi görmeye.”

“Efe kim?” Elimi omzundan göğsüne kaydırdım. Demek ki gittiğimi zaten biliyordu. Çünkü şaşırdığı Buse’ye gidişim değil Efe ismiydi.

“Oğlu. Adını Efe koymuş. Asya biraz onu sevdi. Biz de Buse ile konuştuk.”

“Niye?”

“Özkan’ın öldüğünü söylemek istedim.” Kaşları çatıldı. “Dostça Buse’ye yardım ediyormuş, Efe için.”

“Buse onunla mı çalışıyordu?” Sesi sertleşmişti. Boynumdaki eli uzaklaştı.

“Hayır ve evet.” Elimi bir kez daha omuzlarına sürdüm. Gergin kasları avucumun altında gevşiyordu. Ona Ali’nin yaptıklarını anlatırsam bunu bile kendi omuzlarına alacaktı. Anlatmasam onu kandıran olacaktım. Buse’nin yaşadığı şey ona aitti ve Hakan’ın Ali’nin yaptıklarını omuzlamasını istemiyordum.

“Düşünme. Ne konuştunuz?” Ona söylemesi kolaydı. Ondaki kırgınlığı da öfkeyi de ihanetten bitmiş tükenmişliğini de ben görüyordum. “Anlat bana. Neler konuşuldu orada?”

“Buse bilmeden dahil olmuş. O gördüğüm peruklu olan kadın o, evet. Ama hiç toplantıya girmemiş, onu odaya almamışlar. Toplantı bitene kadar başka bir oda da Ali’yi bekliyormuş. Buse’ye gitmeden önce Burhan’da bundan bahsetti. İkisi de aynı şeyi söyledi.”

“Ali’yi bekliyor muymuş? Son zamanlarda ikisi iyi anlaşamazdı ki.” Çünkü Ali onu istismar etmişti. Bunu ne Hakan’a anlatabilmiş ne de Ali’nin elindeki görüntüler yüzünden kaçıp gidebilmişti.

Onun özgür olduğunu düşünmüştüm ama değildi. Dışarıdaydı, hayatı akıyordu ve nereye isterse gitmişti. Yine de kırık bir kafese hapsolmuşçasına o görüntülere tutsak olmuştu. Kafesi aşıp dışarıda gezip tozarken bazı kararları Ali tarafından kısıtlanmış ve çıktığı o kafese geri girip durmuştu.

“Belki Ali’ye göz kulak olmak içindir. Zarar gelmesin diye.” Boğazımı temizlerken bakışlarımı çenesine indirdim.

“Yalanlara karnım tok, gözlerime bakarak konuşmanı istiyorum ve eğer gerçekleri söylemeyeceksen kalkıp Buse’nin evine gideceğim.” Kaşlarımı çatıp bakışlarımızı kesiştirdim.

“Hele bir git. Gör bak ben sana ne yapıyorum.” Tehdidim tehlikeli bir tavırla başını sallamasını sağladı. Bu hareketi kalp atışlarımı yerinden çıkarırcasına hızlandırırken dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Yeni taktiğin sevgi dolu bakışlarla bakmak mı? Kedi yavrusu gibi bakıyorsun.” Az önceki başını salladığı o harekete bayılmıştım.

“Senden bir parça etkilendim, o yüzdendir.”

Konumuz ciddi Kübra. Hemen mantığınla düşünür müsün?

“Sen alay ediyorsun demek.” Hakan ayağı kalktığında koala gibi sarıldım ona. “Gidelim bakalım Buse’ye.”

“Eski sevgilinin evine mi gideceksin? Boşarım seni.”

“Ben seni boşayacağım. Manyak kadın. Eksik bilgileri konuşmandan sıkıldım.”

“Saçmalama. Ben anlatacağım. Söz…Yani bir kısmını anlatabilirim. Kadınsal özel durumlar var.” Beni dinlemeden ormandan garaja doğru emin adımlarla ilerlemeye başladı. “İnatçı herif, söz verdim ya.”

“Bugün çok fazla yalana teşebbüs ettin. Sana güvenmiyorum.” Hakan bir anlığına beni omzuna attığında baş aşağı sarkanken buldum kendimi. Korkunun bedenimi ele geçirmesini bekledim ama olmadı. Normalde zihnimdeki tutsak anılar nefesimi kesmeliydi. Kapatıldığım odaya sürüklenirken bu şekilde götürüldüğüm için kaygılarım tavan olurken şu an hiçbir şey hissetmiyordum.

“Siktir.” Hakan beni tekrar düzeltirken endişeyle yüzüme baktı. Farkında olmadan beni omzuna atmış ve şu an hasarı kontrol ediyordu.

Bayıl Kübra.

Gözlerimi kapatıp başımı omzuna yasladım, adımları durdu. İnanması için birkaç saniyeye ihti- Kendimi tekrar baş aşağı buldum. “Yalancı kadın.” Popoma sert olmayacak şekilde vurduğunda çığlığı bastım.

“İndir beni. Terbiyesiz adam.” Sesim bahçede yankılanıyordu ve kime rezil olduğumu umursamayacak kadar rezildim. Popoma bir kez daha vurdu. “İki de bir vurma. Vahşi misin sen?”

“Hakan abi…Kübra iyi misin?” Asya’nın sesini duyduğumda doğrulmaya çalıştım, tekrar popoma vurdu. “Karını kimden ve neyden kaçırıyorsun?” Asya kıkırdadı. Komik mi?

Rezil olduk, baba.

“Seni Faruk’a şikâyet edeceğim. Faruk!”

“Sibel aradı. Abim çıktı.” Debelenmeye ara verdim. Geldiğim zaman yemeğe yetişmişti ve onunla acil konuşmamı yemekten sonraya ertelemek istemişti. Sibel’in yanına gitmişse onunla ilgili bazı yeni bilgileri bilmesi gerekmez miydi?

“Savaşmaya ara mı verdin?”

“Sen savaş görmedin. İndir beni Karanbey.” Çığlığı bastığımda kalçam araba koltuğuyla buluştu. Aniden ters döndüğüm için başım dönüyordu. Kafamı koltuğa yaslarken birkaç saniye gözlerimi kapattım. Hakan, şoför tarafına kadar baş dönmem hafifleyerek son buldu.

“Arabana kusacağım.”

“Faruk’un arabası.” Gözlerimi aralayıp ona baktığım dikkatle yüzümü inceledi. “İyi misin?” Az önce omzuna atan o değilmiş gibi nazikçe sormuştu.

“Az önce omzuna attın beni. Travma yaşıyorum.” Sesimdeki alay dolu tını, başını çevirmesine ve gülüşünü gizlemesine neden oldu.

“Öldürmeyen travma güçlendirir.” O acı değil miydi? Hakan’ın Türkçesi de benimki gibi yoktu.

“Ben sana her şeyi anlatacaktım. Niye Buse’ye gidiyoruz ki? Hem beni eski sevgilinin evine nasıl götürmeye kalkarsın. Kırılıyorum bak.” Yalandan kırgınlıkla konuştuğumda arabayı bahçe kapısından geçirip yola koyuldu.

“Buse’yle kanka olan sensin.”

“Değilim.” Kemerimi takarken Hakan’ı vazgeçiremeyeceğimi artık kabullenmiştim. Buse’nin uçağa binip gitmiş olmasını dilemekten başka şansım yoktu.

“Kapısına koruma bırakacak kadar endişeleneceğine göre kanka olduğunuzu düşünüyorum. Ne konuştunuz?” Hain Fatih. İlk fırsatta topuklarına sıktıracaktım. “Ali’yle bağlantıları ne?”

“Hakan bugün gitmeyelim. Hem ben sinirlendirdim Buse’yi. Beni görürse öldürebilir.”

“Kimse karıma dokunmaz.” Direksiyonu sola doğru hareketlendirdi. “Sen her şeyi anlatmıyorsun diye gidiyoruz.”

“Ben anlatırsam gitmez miyiz?” Başını ağır ağır salladığında birkaç saniye duraksadım. Bir şeyleri bilmemek de bilmek de onda aynı etkiyi yapıyordu. “Buse’nin gitmesine engel olmayacaksın o zaman.” Bunu yapmayacağını bilsem de içgüdüsel sormuştum.

“Buse’nin kalmasını isteyeceğim bir nedenim yok.” Göz ucuyla bana baktı. “Gidiyor mu?” Bunu merak ettiği için değil de anlamaya çalışıyormuş gibi sormuştu. Başımla onaylayıp öğrendiklerimi anlatmaya başladım. Anlattıkça kaşları çatıldı ve sonunda arabayı sağa çekip emniyet kemerini açıp bana döndü.

“Ali onu hangi konuda tehdit ediyordu?” Takıldığı yine Ali’nin yaptıklarıydı. “Ali’nin ölmesini isteyecek kadar ne yaşattı Buse’ye?”

“Ben bunu sana söyleyeceğim. Konuşmamız burada kalacak.” Buse’nin özeliydi, farkındaydım. Yine de Efe’yi anlatmak için Ali’nin şerefsizliğini konuşmalıydık.

“Tamam. Başka kime anlatacağım? Söyle.” Sabırsızdı.

“Efe…Ali’nin oğlu.” Hakan’ın nasıl tepki vereceğini kestiremeden aniden gülmeye başladı. Gülüşü gergindi ve her an sinirleneceğinin garantisiydi.

“Ali baba mı olmuş?” Elini yüzüne sürerken sorusunun ağırlığı altında kaldım ve nefesim kesildi. Hakan ailesi yüzünden asla baba olamayacaktı. Bu gerçeği yıllarca kendisine saklamıştı ve Ali bunu bile bilmeden Hakan’ın eski sevgilisini alçakça yollarla hamile bırakmıştı. Hakan’ın elde edemeyeceği şeylere sahip olup Hakan’dan nefret etmeye devam etmiş ve onu öldürmek istemişti.

“Bir oğlu var ve baba olmuş.” Diye tekrarladı. Gülüşü tamamen silindiğinde kapıyı açıp indi. Derin soluklar alırken göğsü hareketlenip duruyor, gökyüzüne bakıp sakinleşmeye çalışıyordu. Kemerimi açıp arabadan çıktığımda bakışları bana çevrildi.

“Her şeye sahipken bana niye öfke duydu o zaman?” Buna cevap verebilecek tek kişi Ali’nin kendisiydi. Cevabı bende yoktu. Bir insan tüm bu fedakarlığı yapmış ikizine karşı niye bu kadar nefret dolu olurdu bilmiyordum. “Restorancılık benim hayalimdi! Siktiğimin lüks hayatını ben ona verdim! Geçmişim, geleceğim…Hayatımın değdiği her bir noktayı işgal etmemiş gibi hala nasıl benden nefret edebildi?!” Sesi caddede yankılanırken derin bir soluk daha aldı.

“Buse’yi tehdit etti dedin. Bu yüzden mi onun ortadan kayboluşu? Çocukları olacağını bildiği için mi?”

“Buse’nin Ali’ye söylediğini hiç sanmıyorum. Hamile olduğunu öğrendiğinde Ali’nin yaptıklarını unutmak istediği için aklına hiç o gel-”

“Ali’nin yaptıkları mı?” Sustu. Bakışlarında gelişen farkındalıkla dudakları aralandı. “O kadar da değil.” Sesindeki inanç yavaş yavaş siliniyordu. “Ben…Annemin başına gelenlerin hepsini anlattım ona. Annesinin başına geleni başka bir kadına mı yaşattı?” Kaskatı kesildim. O depoda annesinin yaşadıklarını üstünkörü anlatmıştı. Boşlukları ben doldurmuştum. Karan ailesinin yaşadıkları ve yaşattıkları daima benim düşündüklerimden fazlasıydı.

“Ben tüm bunları nasıl görmedim? Nasıl fark etmedim?” Yüzündeki şaşkınlık dağılmış öfkeli ifadesi belirmişti. “Ben…Kardeşimi…” Suratını buruşturdu. “Buse benden niye yardım istemedi ki? Niye kimse bana Ali’yi anlatıp kurtulmayı denemedi ki? O piç at koşuştururken niye sustular? Ben…Ben onu durdurabilirdim. Yalnız benim değil, etrafımdakilerin de hayatını mahvetmemesi için bir yol bulurdum.” Yine her şeyi ve herkesi koruyacak güçteymiş gibi kendini suçlamaya başlamıştı.

“Ali. Kayıt altına almış.” Etraftaki kontrolsüz gezinen bakışları beni buldu. “Görüntülerle de tehdit etmiş.” Hakan elini kaldırdı susmam için. Yol kenarına yöneldi, elini arabaya yaslayıp kusmaya başladı. Ali’nin yaptıklarına mı yoksa annesiyle depodaki anılarının tetiklenişine mi kusuyordu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey Ali’nin yaptıkları ağır geliyordu.

Arkamızdan gelen araba mesafe bırakarak park ettiğinde kapıları açıldı. Elimle gelmemelerini işaret ettiğimde çıkmak yerine kapıyı kapattılar. Arabanın etrafını dolanıp onun oturduğu tarafın kapısını açtım, torpido da daima var olan kapalı cam şişe suyu alıp yanına gittim. Kapağını açıp ona verdiğimde ellerinde var olan o titreme hali geri dönmüştü. O ağzını çalkalarken telefonum cebimde titremeye başladı. Telefonun ekranına baktığımda Buse adı yanıp sönüyordu.

“Efendim.” Telefonu kulağıma yasladım. “Alo? Buse?” Hakan bakışlarını bana çevirdi. “Alo?” Telefonun diğer ucunda sessizlik vardı. Buse tedbir amaçlı numarasını istediğimde bile hoşnutsuz davranmış, beni hiç aramayacağını düşünmeme neden olmuştu. Şimdi aramıştı ama konuşmuyordu.

Bir sorun var Kübra.

“Alo? Kötü bir şey mi var? Konuşamıyor musun?” Artık sesim endişe doluydu. Hakan şişeyi kapatırken eliyle arabayı işaret etti. Kendi tarafıma geçip oturduğum sıra Hakan çoktan arabayı çalıştırıp yola koyulmuştu bile.

“Buse ben yoldayım…Yani yoldayız. Hakan’da benimle. İyi misin? Konuşabilir misin benimle?” Arama sonlandığında Buse’yi tekrar aradım, telefon kapalıydı.

“Niye bu kadar endişelendin?” Hakan göz ucuyla bana baktığında telefonu sıkıca avucuma hapsettim.

“Özkan’ın ortağı var demişti. Ona hem Ali’yi hem Hakan’ı öldürmelisin, emri veren biri daha vardı. Kim olduğunu bilmediğini söyledi Buse. Buralardan gidecekti, ne o ortak için kendini harcayacak ne de oğlunu bu dünyada büyütecekti. Gidecekti. Bugün gidecekti.” Söylediklerim kontrolsüz ve peş peşeydi. “Özkan her şeyi kayıt altına aldığını söylemişti. Sibel-” Duraksadım.

“Sibel ne?”

“Özkan’la görüşmeye devam ediyormuş. Buse onların çok yakın olduğunu ve…Özkan’ın kayıtları için Buse’nin yanına gittiğini söylemişti.” Hakan küfür savururken iç cebinden çıkarttığı telefonuna kısa bir bakış attı ve kulağına yasladı.

“Faruk’un haberi var mı?”

“Anlatmayı denedim, yemekten sonra konuşuruz deyip konuşmama izin vermedi.” Buse’nin oturduğu mahalleye park ettiğinde telefonu kulağından indirdi. Tekrar ekrana basıp kulağına yasladı.

“Telefonu açmayacaksanız ne sike yararsınız?” Arabadan inmesini fırsat bilip indiğimde bakışlarım ışıkları yanmayan eve çevrildi. Hakan’ın kimi aradığını daha sonra umursamayı düşünerek apartman girişine yöneldim. İkinci kata basamakları ikişer üçer çıkarken son basamakta duraksadım. Kapı aralıktı.

Hakan ardımdan merdiveni çıkıp benim aksime duraksamadan belindeki silahı çekti ve içeri girdi. Işıkları açıp koridorda sağa saptığında cesaretimi toplayıp içeri girdim ve onun aksi yönüne sola yöneldim. Oturma odasının ışıklarını yakıp etrafa baktım.

“Geçen Sibel geldi, bir buçuk hafta olmuştur. Benden Özkan’ın gizli eşyalarını nereye sakladığını bilip bilmediğimi öğrenmek istedi.”

Her şey yerdeydi. Evde aceleyle bir şey aranmış gibiydi.

“Özkan gelirse veya eşyalarını bulursam onu aramam gerektiğini tembihleyip gitti.”

Öğlen Buse’nin anlattıkları zihnimde yankılanırken nefes alışverişlerim hızlandı. Korumalardan birinin sesini duyduğumda bakışlarım koridora çevrildi. Koridorun sağı boydan boya kırmızı renkle boyanmış gibiydi. İzler Asya’nın Efe’yle girdiği o odaya kadar ilerliyordu.

“Yenge.” Beni engellemek için önüme geçen korumanın yanından geçerken kapının arkasındaki bavulu ve puseti gördüm. Puset boştu.

“Ambulansı ara.” Diyebildim. Yerdeki ıslak kırmızılığın, kan olduğunu bilmemek için aptal olmak gerekiyordu. Adımlarım kanın son bulduğu o odaya tereddütsüz ilerledi ve içeri girdim. Buse bayık gözlerle yerde yatıyordu. Hakan onun solunda yere oturmuş elini onun kanayan yarasına bastırmıştı.

“Özür dilerim.” Buse derin acı dolu bir nefes aldığında suratını buruşturdu. Yanındaki diğer boşluğa oturmadan önce bakışlarım beşikte göğsü hafifçe yükselip alçalan Efe’ye kaydı. “Onun yaptıkları…Sen yapmadın. Suçlu o. Suçlu hepimiziz.”

“Daha fazla konuşma.” Daha yakına yaklaştığım için Buse’nin karnındaki demir parçasını gördüm. “Hayatta kalmaya odaklan. Oğlunu annesiz bırakamazsın.” Bunu söylerken bakışlarını kaldırıp Efe’ye baktı, kaşları daha da çatılırken omzunun gerisinden kapıda dikilen korumaya baktı. “Ambulansı ara.”

“Aradım.”

“Fatih nerede?” Hakan’ın öfkeli sesi Efe’nin kıpırdanmasına neden oldu. “O nasıl fark etmedi birinin girdiğini?”

“Öldürmüşler.” Hakan’ın omuzları çökerken bakışlarımı tamamen Buse’ye çevirdim. Bana bakıyordu. Beni anlamaya çalışıyormuş gibi kalan son gücüyle beni izliyordu. Kanlı elini uzattığında elini tutmak için hareketlendim. Avucuma bıraktığı her neyse görmeme izin vermeden elimi sıktı.

“Teşekkürler.” Elimi bir kez daha sıktı.

“O muydu? Sibel?” Başını sallarken gözyaşı yanağından süzüldü. Hakan’ın arayarak ulaşamadığı Faruk aklıma gelince bakışlarım Hakan’ın korkuyla çevrelenmiş harelerini buldu. Buse bir kez daha elimi sıkıp elini uzaklaştırdığında başımı eğip avucuma bıraktığı şeye baktım.

Kanlı bir emzikti.

Bakışlarım şaşkınlıkla çevrelenirken kalp atışlarım ritmini şaşırdı. Titrek bir nefes almak boğazımdaki yumruya iyi gelmek yerine yumruyu daha kötü hale getirdi. “Efe.” Dedi Buse. Bakışlarım ona çevrildi, oğlunun beşiğine bakıyordu.

“Efe.” Oturduğum yerden kalkarken beşikte kıpırdanmaya başlayan bebeği Asya’nın tuttuğu gibi tutarak tekrar Buse’nin yanına çöktüm. Dudaklarında sevgi dolu bir gülüş belirdi, bebeği ona yaklaştırdığımda başını çevirip derin bir nefes onun kokusunu çekti.

“Kendi oğluna kendin bak.” Hakan’ın sert sesi Efe’nin aniden ağlamaya başlamasına neden olurken Buse gözlerini kapattı. “Biraz daha dayan. Buse!” Buse dudaklarını kıpırdatmaya çalıştı, yapamadı. Başı sağa doğru kayarken kucağımdaki bebek de ölecekmiş gibi korku her bir zerremi sardığından korurcasına sarmalarken buldum kendimi.

Elimdeki emziği sıkıca tutarken bakışlarım Hakan’ın geri döndürmek için kalp masajı yaptığı Buse’den ayrılmıyordu.

O tıpkı Melih’te olduğu gibi hayata geri dönmedi.

Buse ölmeden önce oğlunu bana emanet etti ve ellerimde kanlı bir emzik, kucağımda feryat eden bebekle olduğum yerde kalakaldım.

 

 

KARANBEY

Ölmüştü. Birinin daha ölümüne engel olamamıştım. Bugüne kadar döktüğüm kanların bedeli miydi? Hayatımda var olmuş insanlar gitmek için ölümden mi geçmeliydi?

“Yılmaz!” Arabadan inerken Kübra’yı eve korumalarla göndermiş olmanın rahatlığını yaşıyordum. Yanımda olmak yerine uzağımda ve güvende olması gerekiyordu.

Efe. O bebeğin ciyaklaması bana Ali piçini hatırlatıyordu.

“Abim evde değil.” Meriç tam dışarı çıkarken adımları duraksamış korkuyla karışık şaşkınlıkla bana bakıyordu. “Osman abimle çıktılar.”

“Faruk buraya geldi mi?”

“Evet. Sibel’le şuradaki patikada ilerlediler.” Bundan memnun olmayan ses tonu vardı. Bundan bende memnun değildim. Dediği patikaya yöneldiğimde adımlarımı hızlandırmaya başladım. Kalp atışlarım öfke yerine hayal kırıklığıyla dolup taşıyordu.

Sibel çocukluğundan beri hayatımdaydı, tıpkı Ali gibi. Faruk’u sevmişti ve Faruk’ta ona tapmıştı. Beni öldürmesine neyin neden olduğunu düşünürken aklımı kaçıracak gibi hissediyordum. O ikisini Ferhat ve kardeşlerine rağmen desteklemiştim.

Biliyorsun Karanbey. Ne için olduğunu biliyorsun.

Ali’nin de Sibel’in de ölümümü istemesi masadaki varlığımdan mıydı? Ali ben ölünce yıllarca elde ettiğim o koltuğa hiç zahmet göstermeden geçebilirdi. Haldun ölünce de Bekir onun yerine geçecekti. Ferhat defalarca kez öldürülmeye çalışılmıştı. Tüm bunlar aptal bir koltuk için miydi? Benden isteseler koltuğumu alabilirlerdi. Siktiğimin koltuğunda ömrüm boyunca kalmayı planlamıyordum ki.

Ellerimde kurumuş kana bakarken ormanda yankılanan silah sesi adımlarımın teklemesine neden oldu. Adımlarımı tekrar harekete geçiren ikinci kez ateşlenen silahın sesiydi. Belimdeki silahı çıkartırken koşmaya başladım.

Bir ölüm daha olmazdı.

Acı dolu bir inilti duyana kadar koştum. Gürültülü soluklarım arasında dururken başımı sağa sola çevirdiğim an onları gördüm. Faruk silahını doğrultmuştu. Yaşıyordu. Rahat bir nefes ciğerlerime çekerken silah tutan elimin tersini alnıma yasladım.

“Faruk.” Sibel’in sesi acıyla çevrelenmişti. Ne olduğunu anlamak için sessiz ve yavaş adımlarla ağaçlardan birinin ardına gizlendiğim zaman Sibel birkaç adımlık mesafe uzaklığında yerdeydi, elleri kanayan bacağındaydı ve kana bulanmıştı.

“Artık hatırlıyorum Sibel. Beni salak yerine koymaya son verebilirsin.”

“Sen neden bahsediyorsun?” Faruk’un yüzündeki acının kandırıldığım zaman yüzümde oluşana benzediğini fark etmek ona olan öfkemi ve kırgınlığımı hafifletti. İkimizde kandırılacak kadar aptaldık ve bu en yakınlarımızdan gelen darbeye kör oluşumuzun en büyük kanıtıydı.

“O gün telefonuna gelen mesajı hatırlıyorum. Kübra’nın o partide tuvalete gittiğinin mesaj attın.” Kameradaki görüntülerde Faruk’un saatine baktığını ve aniden başını Kübra’yı bıraktığım masaya çevirişini anımsıyordum. Elektrikler kesilmeden önce Sibel’in yanından ayrıldığı andan sonrasında onu kanlar içinde koridorda bulmuştuk, yanında kanlar içinde Kübra’yla beraber.

“Sen bilerek görmeme izin verdin, yanlış mıyım sevdam?” Faruk’un sesi titrese de gözleri sulansa da bakışları sertti. “O koridorda ölüme gitmemi istedin.”

“Öyle değil, yemin ederim sana zarar gelmemesi için çabaladım. Abimle anlaşmalarımı-”

“Sikerim abini de anlaşmanı da. İki kardeşimin de hayatını tehlikeye attın sen!” Sibel başını sağa sola salladı. “Önce Asya ve Hakan. Sonra masum olmasına rağmen göreceği zararı ve duygusal çöküntüyü hesaplamadığın Kübra.” Öfkeli bir soluk aldı. “Asya’ya nasıl dokunursun sen?!”

“Burhan abim nasıl öğrendi sanıyorsun? Özkan abimin yapacaklarını engellemesi için öğrenmesini sağladım. Asya’yı kurtarması bu yüzden.” O zamanlar hastanede olduğum için yaşananlara pek hâkim olamamıştım. Yalnızca Asya’nın iyi olması yetmişti. Sibel’in söylediği her bir cümle, Kübra’nın eve gitmeden önce söylediklerini kanıtlıyordu.

Oydu, demişti Kübra. Başından beri her şeyi yöneten ve herkesi kandıran oydu. Sibel hepimizi kandırdı. Buse’yi öldürdü. Kucağındaki Efe’ye bakarken ağlayıp durmuştu. Elinde sıkıca tuttuğu kanlı emzikle krize girmişçesine aynı cümleyi tekrarlayıp durmuştu.

Oydu. Sibel’di. Buse’yi öldüren de aylar öncesinde hayatımı mahveden o patlamayı planlayan da.

“Teşekkürler Sibel. O kadar iyisin ki kardeşim hayatta!”

“Faruk, beni tanıyorsun. Sevdiğin kadınım ben.” Silahı tutan elinin tersini alnına vurdu. Kendini kontrol etmeye çalışıyor, sevdiği kadının canına kastetmeden önce sakinleşmeye çalışıyordu.

“En çok da bu koyuyor. Ne yaptım lan sana? Kardeşlerime acı çektirecek ne yaptım sana?” Silahımı her zamanki yerine saklarken Faruk silah tutan elini tekrar kaldırdı. “O hastanede söylediklerin yüzünden mi? Yoksa güç için mi? Ne için ihanet ettin bana? Ne için kardeşimi öldürmeye kalktın?” Sibel sustukça Faruk’un yüzündeki ifade gitgide parçalanıyordu.

“Sevdiğim kadın olduğunu söylüyorsun sevdam. Benim sevdiğim kadın ne zaman bu denli arkadan iş çeviren biri oldu? Neydi sebebi?!” Bağırışı tekrar ormanda yankılandığında Sibel bakışlarını kaldırıp baktı ona.

“Ümit Karan’ın koltuğu, babamın hakkıydı.” Suratımı buruşturdum. Onu dünyalar kadar seven adamın sevgisine tercih ettiği o kanlı tahtı.

“Baban öldü.” Faruk öne eğildi. “Ölü biri için mi o koridora gönderdin beni? Ölü biri için mi kendi abin dahil herkesin hayatını tehlikeye attın? Yoksa baban için başladığın savaş hırsı, seni mi ele geçirdi? Az önce sevdiğim kadın olduğundan bahsediyordun. Sevdiğim kadın değil en büyük lanetimsin.”

“Bu ne demek?”

“Allah’undan bulasun.” Faruk’un bakışlarındaki kırgınlık ifadesizlikle çevrelenirken Sibel’e doğrulttuğu silahı titreyen eli yüzünden sabit durmuyordu. Onu öldürmek istiyordu, yapamazdı. Ona öfke dolu da olsa ihanetinden paramparça da olsa yapamazdı. Sevdiği birini öldüremezdi.

Ağacın arkasından çıkarken ayakkabımın bastığı dal çatırdadı. Faruk silahı refleksle bana doğrulturken bakışları utançla doldu. Utanması gereken o değildi, onlardı.

“Eğer sabretseydin…İsteseydin…Abin sana o koltuğu seve seve bırakırdı Sibel.” Faruk silahı indirirken bakışları yere çevrildi. Ali’yi benden sakladığını öğrendiğimden beri ona bakmasam da bana bakan kardeşim, şu an Sibel yüzünden başını eğmişti. Faruk gibi birini utandıracak tek kişi sevdiği kadındı.

İkimizde kandırılmıştık. Bizi kandıranlara yeteri kadar bağırıp kırılamıyorsak, bunu niye birbirimize yapıyorduk ki? Faruk’un Ali’yi saklaması artık umurumda değildi. Keşke Ali yaptıklarıyla beraber gömülseydi ve asla öğrenmeseydim. Keşke Buse, babasının koltuk sevdasının peşine düşmektense cesaretle o koltuğu almak için dürüst bir savaşa girseydi veya basitçe isteseydi.

“Buse’yi öldürdün.” Sibel’e yaklaşırken diz çöküp bakışlarımızı eşitledim.

“Ne? Ne yaptı?” Faruk’un sesindeki şaşkınlık endişe dolu bir tınıyla çevrelenmişti. Buse’yle son zamanlarda anlaşamamış olsa da liseden beri arkadaşıydı onun da.

“Ali’yi öldürdün. Beni öldürmeyi denedin. Abilerine hiç girmiyorum bile. Tüm planlarında başarılı olsaydın eğer ve Faruk bunu fark etmeseydi…Gerçekten onca kanla mutlu olacağını mı sandın?” Sibel’in bakışlarındaki meydan okuyan o parıltı belirdi.

“Sen gayet mutlusun. Her ölüme rağmen hayatına güzelce devam ediyorsun. Ben niye bunu yapamayayım?” Demek dışarıdan görünen buydu. Dört aydır her gece uyanıkken Ali’nin sesini duymadığım bir gün olmamış, uyuduktan sonraysa annemin rüyalarıma girişine engel olamadan kısır bir döngüde kendime eziyet çektirmiştim. Hatta bu dört ayın öncesinde de Ali’nin söylediği bir cümle beni defalarca kez uykularımdan etmişti.

Tüm ömrüm uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgideki huzurdan ibaretti. Ne derin uyuyabiliyor ne de uykusuzluğun çökerttiği bedenimi toparlayabiliyordum.

“Kendi abilerinin canına kıyarak mı elde edeceksin bu dediğin mutluluğu? Yoksa sevdiğini söylediğin adamın sevdiklerini öldürerek mi? Tüm bunları elde edeceğinden eminsen kendim dahil abilerini de öldürürüm. Kardeşim mutlu olacaksa canımı veririm Sibel. Ama o senin gibi bir kadınla asla mutlu olamaz.” Buse’nin ölmeden önce son nefesini Efe’nin kokusuna buladığı zamanı anımsadığımda Sibel’in canını yakma hissiyle dolup taşıyordum. Buse’yle bir ilişkimiz kalmamış olsa da geçmişte bana iyi arkadaş olmuştu. Geçmişin hatırı Sibel’e olan öfkemi arttırıyordu.

Bir çocuk daha annesiz kaldı Hakan. Bir bebek daha bu hayata kimsesiz bir sıfır geride başladı.

“Sen sana gösterilen tek bir sevgi kırıntısını bile hak etmiyorsun. Birkaç ay önce bir bebeği babasız, bugün de annesiz bıraktın.” Onu yapayalnız bırakmıştı ve gözlerinde en ufak pişmanlık yoktu.

“Sanırım gerçekten hamile olmayışına şükretmeliyiz.” Osman ağaçların birinin arkasından çıktığında elleri cebindeydi. “Testi değiştiren ve şu düşük yalanını söyleyen arkadaşın usulsüz davranışı yüzünden tutuklandı. Yalanların dökülüyor kötü tohum.” Faruk’un kendisini suçladığı zamanı anımsadım. Sibel’in düşük yapma ihtimalinden deli gibi korktuğunu…Bakışlarım ona çevrildiğinde yavaşça yutkundu.

“Ferhat abim, bir mesaj iletti. Normalde bir Yılmaz’a, ailemiz dışında kimsenin ceza kesmesine izin vermez. Ferhat abim onun bir Yılmaz olmadığını söyledi.” Yerden kalktım. Ferhat açıkça onu öldürmemizde sorun yaşamayacağını söylüyordu. Tüm kardeşlerinden bile çok sevebildiği kardeşinin infaz edileceğini görmezden gelecekti.

“Yalan söyleme!” Sibel’in çığlığından etkilenmemiş gibi Sibel’i küçümsercesine süzdü. “Sen bu ailenin bir üyesi bile değilsin. Söz hakkın yok.”

“İnan bana Sibel, aile sikimde bile değil. Umurumda olsaydı, soyadımı değiştirmek için çırpınıp dururdum. Ama değil. Ferhat abim istediği için onu ziyaret ediyorum. Ben ne ailenin ne de bu dünyanın bir parçasıyım. Artık sende değilsin.” Osman’ın hareleri beni buldu.

“Ferhat abim cezasını sana bıraktı. Ne yaparsan yap bu ormanda kalacağını ve konunun kapanacağını söyledi.” Yani kardeşim dediğim adamın sevdiği kadının katili olma şerefine mi nail olmuştum? Cık cıkladım.

“Diğer seçenek?” Bedeni Osman’ın karşısında duracak şekilde çevirdiğimde Osman birkaç saniye Sibel’e baktı. “Onu ben öldüreceğim.” Niye kardeş katili olmak için bu denli birbirlerine öfke doluydular?

“Sen askersin.”

“Yani?” diye kesti Sibel’in cümlesini.

“Canın sıkılınca birini öldüremezsin.” Sibel’in nefes alışverişi hızlanmış ve bakışları korkuyla çevrelendi. Osman’dan korkuyordu anlaşılan.

“Doğru…Yine de Yılmaz kanım kaynıyor. Beni kim burada görecek ki?” Sesindeki alayla ellerini cebinden çıkarttı. “Ama haklısın. Ben askerim, mafya değil.” Bakışları tekrar bana çevrildi.

“Ona ne yapacağınıza siz karar verin. Öldürmeyecekseniz tıkın içeri, haber salın. Ona cehennem etsinler hayatı. İçerideki hayat dışarıdakinden çok daha can yakıcı olur. Benden söylemesi.” Sibel itiraz etmek için dudaklarını aralasa da Faruk silahını kaldırıp onun alnına yasladı.

“Faruk.” Elini tuttum. Sibel çoktan gözlerini sıkıca kapatmıştı. Faruk’un bakışları beni buldu. O bunu kaldıramazdı. Sibel hain de olsa onu öldürürse bunu asla atlatamazdı. Ne kadar öfke dolu anlara tutulsa da günün sonunda bunu yaptığı anı anımsayıp duracaktı. Bu boktan bir işkenceydi.

“Merhametim falan kalmadı. Herkesin hayatının amına koymuşken onu aptal bir hapishanede çürüsün diye hapsetmeyeceğim. Bu onun için bir ödül!”

“Onu vurman senin için bir ceza!” Elindeki silahı aldığımda arkasını dönüp elini yüzüne sürdü. Sibel gözlerini araladığında bakışları umut dolu bir ifadeyle çevrelenirken yerden kalkar gibi elini bacağına yasladı.

“Abi.” Omzumun gerisinde beliren Ferhat’ı gördüm. Sibel’e tüm kardeşlerinden çok daha fazla düşkündü ve yüzündeki ifadesizliğe rağmen gözleri hayal kırıklığı doluydu. “Ben hata yaptım. Özkan abim beni kandırdı.” Başımı sağa sola sallarken Sibel’in tek ayak üzerinde kırk yalan söylemesine artık şaşıramıyordum.

“Özkan seni de kandırdı.” Sibel’in tam önünde durdu, yere diz çökerken başını sola yaslayıp öne eğildi. “Özkan ölmeden önce evdeki bomba yapan kişiden bahsettiğinde aklıma sen gelmedin. Ama sendin. Geçen yaz meraklı olduğun için babam sana öğretmişti. O kadar beceriksiz davranmıştın ki dersi bırakmıştın. Ya da biz öyle sanıyorduk.”

“Abi ben böyle-”

“Sözümü kesme!” Ferhat’ın bağırışı ormanda yankılandı. “Bugün arabana bağlanan bombayı ben bağladım. Osman’ın fikriydi.” Sibel’in rengi solarken Ferhat ağır ağır salladı başını. “Ali’nin öldürüldüğü o patlama da Özkan’la beraber ölmemiz için yapılan o saldırı da hatta arabalarımıza konulmuş o düzenleyiciler de hepsi aynı maddeler. Aynı kişi tarafından yapılmış aynı tarzda patlayıcılar.” Sibel’in çenesini tutup başını salladığında Sibel ağlamaya devam ediyordu.

“Senin arabana bağladığımız bomba aynı maddedendi Sibel.” Sibel şaşkınca baktı Osman’a. “Kendi başına imha ettiğin o bomba zaten aşina olduğun düzenekteydi.” Ferhat’ın içerken bomba muhabbeti yapma sebebi bu yüzden miydi? Ardımdan araştırma yapacak kadar kafaya takmışlardı belli ki.

“Özkan seni kandırmış Sibel. Haklısın.” Ferhat onun çenesini tutup başını sarsarken sesindeki alay dolu tonlama sonrası yüzünü buruşturdu. “Bari bir halt yiyorsun cesurca kabul et.” Yüzünü sertçe iterken ellerini yumruk yaprak toprak zemine bastırdı. Yüzündeki öfke kendini kontrol etmekte zorlanıyormuş gibiydi katlanarak büyüyordu.

“Buse’yi öldürmüş.” Osman kollarını göğsünün üzerinde çaprazlamış ve sırtını ağaca yaslamıştı. “Şu Özkan’ın takıntılı olduğu kadını.”

“Buse’yi öldürmek istemedim. Her şeyi…Kübra’ya anlattığı için öfkelendim.”

“Karımın adını ağzına alma.” Sesimdeki buz gibi tonlama duraksamasına neden oldu. “Sen bir bebeği annesiz bıraktın, burada ağlayarak bir sik başaramazsın. Gözyaşlarına artık kimse inanmıyor.” Kadınlara karşı kibar ol diyen annemin tavsiyesiyle şu an ilgilenmiyordum. Karşımdakinin cinsiyeti değil yaptıkları ve yaşattıklarıydı, ona verdiğim tepkileri belirleyen.

“Amacı koltukmuş Yılmaz. Her zaman amaçları koltuk oluyor.” Ferhat’ın dudakları aralanıp kapandı.

“İsteseydin o koltuğu sana verirdim.” Ferhat’ın sesi duyulmayacak kadar kısık sesliydi. Sibel’den iğreniyormuş gibi baktı. “Hepinizle ilgilenmemek için o koltuğu verirdim.” Başını sağa sola salladı. “Sana verdiğim eğitimlerle bile koltuğumu almak isteseydin verirdim!”

“Abi öyle değil.” Ferhat onu dinlemeden ayaklanıp bana döndü. “Abi beni dinle.”

“Polisler ormanın dışında bekliyor. Asya size ulaşamayınca beni aradı. Bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini düşünüp bebek odasına kamera koymuş. Polislere o kameradaki görüntüleri verdim. Sibel’in onu öldürdüğü görüntüler ellerinde. Onu öldürmeyecekseniz bırakın sürünsün.” Özkan’a yaptığı gibi büyük bir soğukkanlılıkla Sibel’i öldüremeyeceğini gözlerinden görebiliyordum. Sibel onun yetiştirdiği ve neredeyse en az kendisi kadar zeki olabilmesi için eğiterek koruduğu kardeşiydi. Onu kolayca öldüremeyecek kadar Özkan’dan daha çok seviyordu.

“Faruk öldürelim diyor. Ölenler işin içinden sıyrılırken yapılanın cezasını biz çekiyoruz.” Bakışlarım Sibel’i buldu. “Senin ölmen bir ödül.”

“O zaman biz yavaştan kaçalım.” Osman, Sibel’in kolunu tutup ayağı kaldırdığında Sibel bacağındaki kurşun yarasını tutup acıyla inledi. Faruk hala arkası dönük bir şekilde duruyordu.

“İçerideki cehennemine hoş geldin kötü tohum.”

🖤

“Patron?” İçeri girdiğimizde tüm bedenim yorgunluktan ağrıyordu. “Faruk?” Douglas ikimize endişe dolu bakışlar atarken Faruk evine gitmek için hareketlendi. Uzanıp kolunu tuttum.

“Gel.”

“Uykum var Hakan.” Uyumayacaktı. Başımla verandayı işaret ettim. Pes ederek oraya adımladığında Douglas bizi takip etmeye başladı. Sandalyelerden birine çöktüğünde Zeliha mutfaktan çaydanlıkla çıktı ve verandadaki bardakların yanına koydu.

“Çay mı demledin?” dedi Faruk gözlerini kısarak.

“Yenge yaptı.” Douglas masanın etrafını dolaşıp her zamanki yerine oturduğunda bakışlarım Faruk’la evin girişi arasında gidip geliyordu. “Geldiğinden beri durmadan kendine bir uğraş buldu.” En az benim kadar tanıdıklarını ölü görmekten etkileniyordu. Buse’nin ölümü onu nasıl etkilemişti?

“Zeliha, Kübra nerede?”

“Asya’yla bebeği uyutuyorlar.” Başımı onaylarcasına sallayıp masanın başına oturdum.

“Bebek burada mı?” Faruk şaşkınlıkla sorduğunda onaylayan bir ses çıkarttım. İyi bir baba olup olamayacağımı hiçbir zaman öğrenemesem de iyi bir amca olabilirdim. Bundan emindim. Onu sokağa atamazdım. Ali’nin yaptıklarının hesabını ona çektiremezdim. Belki iyi bir aile bulup bu dünyadan uzakta yetişmesini sağlardım. Bilmiyordum. Şu an endişelerim birbirine girmişken düşünmek istemiyordum.

“Annesi ölmüş bebeği sokağa mı atsaydım?” Sesimdeki sertliğe engel olamadım. O bebeği görmekten hoşlanmıyordum. Bana Buse’nin bana inanmayıp suçlayıcı bakışlar atıp beni yetersiz hissettirdiği yılları anımsatıyordu. Ali’nin ihanetini ve yıllarca kandırışını da. Yine de savunmasız bir bebeğe anne ve babalarının yaptıklarını yükleyemezdim.

Buse ölmüştü, tıpkı Ali gibi gitmişti. İkisi de ölmüştü ve beni yetersiz hissettirdikleri anlar dışında iyi hiçbir anıyı hatırlayamıyordum. Karanbey’in hırsını körükleyen ve daima daha az duygu dolu bir kanlı katil oluşumu hızlandıran bakışların hissettirdiği o boktan duyguları anımsamadan edemiyordum.

Ali, Buse’yi tehdit etmişti ve bunu iğrenç bir yolla yapmıştı. Bu konuda Buse’yi anlayıp sorununu çözememiş olamadığım için kızgındım. Yine de öncesinde bana hissettirdiği kötü yetersizliğin nedeni bu değildi. Ali de Buse de yıllarca omuzlarımdaki yüklerdi ve geçmişime dönüp baktığımda bana iyi gelmediklerini görüyordum.

Buse’nin ölmeden önce dilediği özrü kabul etmekten başka yolum yoktu. Birine daha öfke dolu olduğum düşüncelerle yaşamak istemiyordum. Ömrümün bir kısmı ikisinin elinde oyuncak olmuştu zaten.

“Bebeği sokağa atma tabi.” Faruk’un yüzünde beliren hüzün bakışlarını eğmesini sağladı.

“İkiniz de iyi misiniz?” Douglas öne doğru eğildi. Benim kötü olacağım bir şey yoktu. Ali’nin ihanetinden sonra artık hiçbir şey beni kırıp dökemezdi.

“Her şey yolunda.” Faruk’un kinaye dolu ses tonu bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. Yüzündeki ifade hüsran doluydu. Çayı doldururken çaydanlık tutan eli titriyordu. Hiçbir şey onun için yolunda değildi. Sevdiği kadın aptal bir intikam için Faruk’u harcamıştı.

“Niye bana engel oldun? Bizim gibi adamlar sıkıp dertlerinden kurtuluyorlar.” Ona engel olduğum için daha sonrasında bana teşekkür edecekti. Bu yüzden kızgınlığını sabırla karşıladım.

“Ali yaşasaydı ve yaptıklarını öğrenseydim…” Cümlem dikkatini çekmiş olacak ki yüzündeki ifade konuşmamın devamını bekliyormuş gibi meraklıydı. “Onu öldürmezdim. İçeri tıkardım veya buradan uzağa gönderirdim. Bir yolunu bulurdum. Öldüremezdim. Kabul etsek de etmesek de kanını akıttığımız herkes ruhumuza, zihnimize yapışıp bizimle yaşamaya devam ediyor. Hayatına devam etmeye karar verdiğin zaman Sibel’in hayalinin seni gölge gibi takip etmesini mi isterdin?”

“Sibel’i öldürürsem pişman olacağımı mı düşündün?”

“Sibel’i öldürürsen sevdiğin kadını öldüreceksin. Evet ihanet etti. Yine de ruhuna dokunmuş birini öldürmenin bedeli ruhun bedeninden ayrılmadıkça seninle yaşamaya devam etmesidir.” Ali’nin ihanetini öğrenmeden onun ölümüne neden olduğumu düşünerek onu görüyordum ve duyuyordum. Annemi öldürdüğüm için yıllardır kabuslarımda beni takip ediyordu.

“Hapiste çürümek ona nefes almaya devam etmesi için verdiğimiz bir şans.” Başını sağa sola salladı. “Bunu yediremiyorum. İçeride bebek var diyorsun. Buse’yi öldürdü.” Başını tekrar tekrar salladı. “Buse lan Buse. Liseden beri hayatımızda ve Sibel’e daima nazik davrandı. Sen daima naziktin, seni öldürmek istedi. Ben naziktim, sevgilisiydim, yıllardır onunlayım. Senin canını yakmak için beni bile öldüreceğine o kadar eminim ki.” Ona tersini söyleyemedim. Tüm dünya birleşmiş, benim canımı yakmak için önce etrafımdakilerin canını yakmayı hedeflemişlerdi.

“Oydu, lan. Benim o siktiğimin koridoruna gideceğimi bile bile planlar kuran oydu. Gelmedi mi buraya?” Sesi yükseldiğinde etrafına bakıp sakinleşmek için duraksadı. “Geldi buraya, iyi miyim diye baktı. Siktir o zaman belki de planı işliyor mu diye bakmak için geldi.” Buna ne cevap verilir ki? Evet desem gözümün önündeki gerçeği yalanlayacaktım. Hayır desem Faruk’u aptal bir gerçeğe inandıracaktım.

“Dönüp dolaşıp yine birbirimizi buluyoruz, Hakan. Bana en büyük yar sensin.” Sesinde yine o yalancı neşe vardı. “Oydu. Haftalardır hatırlamadığım oydu. Siktir… O kadar düşmanımız var ki herkes birbirine girmişken Sibel’i bu çerçevede düşünmemiştim.”

“Faruk-” Başını sağa sola sallarken bana baktı, gözlerinde pişmanlık vardı.

“Bana öfkelenmekte haklısın. Ali’yi saklamanın sende yapacağı yıkımı bile bile sakladım. Doğrusu buymuş gibi gelmişti. Sibel’le ilgili gerçeği bilmeden yaşadığımı düşünsene. Evlendiğimi…Siktiğimin gerçekleri insanın canını yaksa da öğrenmek daima en güvenlisi. Haklısın.” Burnunu çekerken sulanan gözlerini etrafta gezdirdi. Haklı falan olmak istemiyordum.

“Sibel için üzgünüm.”

“Ali için üzgünüm.” Dedi aynı kararlı tınıda. İhanet eden başkalarıydı ve daima yan yana canı yanan bizdik.

“Bilmeni isterim, Sibel’i saklar mıyım diye düşünüyordum birkaç gündür. Yani Ali yerine onu öğrenseydim, bunu senden gizler miydim?” Gözlerini ovuşturdu, gözyaşlarının akmamasını için yaptığı çaresiz bir hareketti.

“Sibel’i gizlemezdim. Bu itiraf bir işine yaramaz biliyorum. Sadece bilmeni istiyorum.” Sibel onun hayatının aydınlık tarafıydı ve ne dersem diyeyim onu teselli edemezdim.

“Biliyorum.” Ali’yi niye sakladığını artık anlayabiliyordum. Sanırım o zamanlar öğrenseydim şu an ki kadar güçlü karşılayamazdım bu gerçeği. Hayatımı adadığım ikizim benim hayatımı almak için çabalamıştı. Bu cümle bile o zamanlar pes etmemi sağlardı.

“Sibel bunları nasıl yapar?” Sesi titrerken doldurduğu çaya baktı. “Nasıl fark etmem? Bizim…Ne zamandır? Ona soracak sorularım var ama cevaplarını kaldıracağımdan emin değilim.” Dudaklarını birbirine bastırırken bakışlarını başka bir tarafa çevirdi. “Tek bir sorum…Başından beri…Yani.” Bana baktığında sustu. Başından beri onu gerçekten sevip sevmediğinin cevabını merak ediyordu. Bunca yılı gerçek bir sevgi miydi yoksa babası için bizden bilgi sızdırmak amacıyla mı ona yaklaşmıştı?

“Bence seviyordu.” Diye mırıldandım. Sibel’in Faruk’la yaşadıklarının yıllarca süren bir koltuk macerası olduğuna inanmak istemiyordum. Gerçeğin ne olduğu umurumda değildi. Kendisini bok gibi hissetmeyecekse eğer bir yalana daha inanabilirdik. Sibel onu sevmişti. Onun sevdiği kadar olmasa da sevmişti.

“Onunla görüş Faruk.” Bakışlarımızı ayırdım. Birine hesap soramadan ölmesinin nasıl hissettirdiğini biliyordum. Onun hesap soracağı kanlı ve canlı bir hedefi vardı. Zihninde tekrarlayan soruları yalnız başına sürekli cevaplamak zorunda değildi.

“Onu görmek istemiyorum.” Uzun bir sessizlik etrafımızı sararken Douglas oturduğu yerden kalkıp Faruk’un yanındaki sandalyeyi çekti. “Ne?” Faruk kaşlarını çattı. “Diğer gözüme sonra yumruk atarsın.”

“O yumruğu hak ettin.”

“Niye yanıma oturdun ki? Git öteye-” Douglas, Faruk’un omzunu sardığında elini onun sırtına vurdu. “Çekil.” Douglas çekilmedi. Faruk gözlerini kapattığında yanağından süzülen yaşları gördüm. Douglas kendisine dokunulmasına izin vermese de böyle beklenmedik anlarda ihtiyacımız olan o abi şefkatini vermekten çekinmezdi.

Buse, Ali, Sibel, Özkan… Her şey birleşmişken artık hissizce oturmaktan başka bir şey yapamıyordum. Kardeşime sarılması gereken bendim, bunu yapan Doug’dı. Benim gibi olduğu yerde durmak yerine harekete geçmesinden memnundum.

Son zamanlarda artık kendimi tanıyamıyordum. Kübra’nın yanında yaşadığım aşırı duyguları artık onun dışında kimseye yansıtamıyordum. Aslında Kübra yaka paça duygularımı benden alır gibi beni zorlamasa ona da yansıtamayacak kadar hissizleşmeye başladığımın farkındaydım. Sanki içimde bir yerlerde bir şeyler ölüyordu ve Kübra durmadan kalp masajı yapar gibi beni hayatta tutuyordu.

“Ben nasıl kandım?” Çünkü sevdiğinin hata yaptığını görmezdi insan. Onlara kör kalmıştık.

Yıllar önce babamla Yılmaz ailesinin babası arasındaki konuşmayı hatırlarken iç çektim. Sibel ile Ali’yi ileride evlendirmeyi konuşmuşlardı. O gün saçmalıktan öteye geçmemişti bu. İkisi daha reşit bile olmadan evlilikleri konuşuluyordu. Babam bu konuyu hiç dile getirmese de Ferhat’ın ağzımı aradığı zamanları anımsıyordum. Ali’nin aşk hayatını sorup dururdu ve onun birileriyle görüştüğünü duyunca rahatlardı. Arka planda Sibel’in Ali’yle olma ihtimalinin düşmesi onu rahatlatıyordu, şimdi daha iyi anlıyordum. Babalarımız biz işe dalmışken kardeşlerimizin evliliğinin planlarını döndürüyorlardı. Son yaşananlardan sonra Sibel’in Ali’ye layık olduğunu görebiliyordum. İkisi birbirinin aynısıydı. Ailelerini yok etmek pahasına hırslarına yenilmişler ve aileleri için hayal kırıklığı olmuşlardı.

Bakışlarım Faruk’un yıkılmış halini özümserken elimi çeneme sürdüm. İhanet edenler niye dibimizde güvendiklerimiz olmalıydı ki? Uzağımızda olan ve bizim düşmemizi bekleyen onlarca düşmanımız varken niye yanı başımızdakilerin ihanetini yaşamak zorundaydık ki?

“Salak bir aşıktın.” Dedi dürüstçe Douglas. “Aptal aptal sırıtmaktan başka bir halta yaramıyordun.”

“Siktir git. Hayatımda duyduğum en boktan destek bu.” Douglas’ın kollarından kurtulup ters ters baktı. Douglas arkasına yaslanırken gözlerinde yapmaya çalıştığı şeyi gizlemeyen o muziplik vardı.

“Aşık olduğunda cazzonun teki oluyorsun. Hiç çekilmiyorsun.”

“Moralimin içine daha da ettin Dog.” Faruk boş çay bardağına çay doldurup yavaşça yudumlamaya başladığında Douglas oturduğu yerden kalkıp kendi yerine oturdu.

“Sen gidince kardeşin başımın etini yedi.”

“Aferin ona.” Faruk’un ağlaması durmuş Douglas’la ağız dalaşına girdikleri zamanki gibi davranmaya başlamıştı. Douglas’ın yaptığı her neyse Faruk’un duygusallığı dağılmış eski haline dönebilmiş gibi çayını yudumlamaya başlamıştı.

Hayır Hakan. O da senin gibi. Yalnız kaldığı ilk an, yaşayacak acılarını.

“Patron senin de sarılışıma ihtiyacın var mı?”

“Bana sarılmak istediğini bilmiyordum Doug?” Dudakları kıvrılırken omuz silkti. Kübra verandaya çıktığında tüm dikkatim Doug’dan ona doğru çevrildi. Ağır ağır bize bakarken bakışları Faruk’un üzerinde durdu.

“Faruk?” Faruk başını kaldırdığında Kübra başıyla bahçeyi işaret etti. “Hakan ormanda ayı var dedi. Ben korkuyorum ama yürüyüşe ihtiyacım var. Benimle gelir misin?”

“Ormanda beni kesip doğrayacak mısın?” Faruk yine de ayaklanırken Kübra’nın bakışlarında sıcak duygular belirirken yürüyüşün bahane olduğunu bilecek kadar bakışları kendini belli ediyordu.

“Hayır ama Asya birazdan buraya gelecek. Seni kurtarıyorum.” Fısıldarmış gibi öne eğilip konuştuğunda Faruk kaçamak bakışlarını sürgülü camın gösterdiği oturma odasına çevirdi. “Sen gelene kadar bir sürü soru sordu.”

“Bugün cidden ona laf anlatacak gücüm yok.”

“O yüzden yürüyüşe gidiyoruz. Hadi.” Faruk’un koluna girip onu çekiştirirken bakışları beni buldu. İyi olduğumu anlayabilmesi için gözlerimi kapatıp açtım. Ali’nin darbesini yiyeli günler olmuştu. Faruk daha acısını yeni yaşamıştı. Onun kendisine getirilmeye ihtiyacı vardı. Benim kardeşim ölmüş soracağım hesabım kapanmıştı sonuçta.

“Durumlar nasıl?” Douglas’ın sesindeki tonlama her şeyi anlatmama neden olacak bir duygudaydı. “Yanında kaldığım süre boyunca kontrolü kaybettiğin zamanlarına denk geldiğim oldu. Bu seferki çabuk bitti.”

“Ne duymak istiyorsun?” Yeşil gözlerindeki şefkatli bakışla bakarken başını salladı.

“Kendini bastırınca içindeki canavarı beslediğini biliyorsun. Yıllar önce söylediğimin aynısı. Kontrollüsün ama dengeli değilsin Karanbey.”

“Acım falan yok benim. Ali’nin ihanetinin üzerine toprak attım ben. Ferhat, Özkan’ın kafasına sıktı ya.” Başımı salladım. “Bende o depoda Ali’nin kafasına sıktım sayın.”

“Başka bir şey var. Anlatmadığın.” Kaşlarımı çattığımda gözleri şüpheyle kısıldı. “Bunca derdine tuz biber olan neyse seni iyice yiyip bitiriyor. Tüm bu yaşananlar ve sakladığın sır…Her şey senin sistemini çökertiyor.”

“Şimdi değil Doug, zamanı gelince öğrenirsin.” Ona Pakhan ailesiyle ilgili karımın bağlantısı olduğunu anlatmaya hazır değildim. Douglas’ın bir numaralı düşmanı o aileden biriydi ve vereceği tepkilerden emin olamıyordum.

“Bana sorular soruyorsun.” Telefonumu iç cebimden çıkartıp ekrana birkaç kez bastım. “Zeliha’nın yaptıklarını bana bildirmemenin nedenini de ben sana sormuş olayım.” Telefonu ikimizin arasına bıraktığımda Douglas ekrana bakmayı reddetti. Başımla işaret ettiğimde pes edip bakışlarını çevirdi.

Zeliha, mutfaktaki gizli kamera olduğunu bilmiyordu. Son zamanlarda o kadar uyuyamıyordum ki kamera kayıtlarını seyretmeye başlamıştım. Bu görev Faruk veya Douglas arasında bölüşülmüş durumdaydı. Çok fazla kamera vardı ve ikiye bölmüşler, mutfak Douglas’ın payına düşmüştü.

Zeliha dikkatimi çektiği ilk anı, sürekli mutfak ekibine gelen kişilerin kovulmasıydı. Başta anlaşamadığı için veya düzgün birini bulamadığından problemler yaşanıyor sansam da kameraları seyrettiğimde emin olduğum gerçekler vardı.

“Yemeklere bir şeyler katıldığını anlayıp o yemekleri sofraya koymadan hemen önce döktüğünü gördüm. Hatta bazen yemekleri getirmeden hemen önce tüm ekibe tek tek yedirtti ki bize zarar veren herhangi bir ilacın olma ihtimalini en aza düşürmeye çalıştı. Yemekleri sofraya bizzat kendisinin getirmesinin de bir nedeni bu değil mi?”

“Ne demeye çalışıyorsun?”

“Onun senin için gönderilen o muhbirlerden biri olduğunu biliyorsun. Bana veya aileme zarar vermiyor, buna defalarca kez engel oldu. Çünkü hedefi biz değiliz, sensin.” Rahatsızca kıpırdanırken bakışlarını etrafta gezdirdi.

“Henüz beni öldürmeye çalışmadı.” Büyük bir soğukkanlılıkla konuştuğunda bakışlarında bundan memnun olmayan o ifadeyi seçebildim.

“Çünkü henüz senin kim olduğunu netleştiremedi. Ona yüzünü göstermemen bu yüzden.” Kübra’ya göstermişti. Zeliha, Kübra’dan daha uzun süreli şekilde burada onun güvenini sağlayacak kadar yaklaşmıştı ona. Ama daima Douglas maskesini çıkartıp Zeliha’ya yüzünü göstermemişti.

“Öğrenmeyecek de Patron.”

“O mu gönderdi dersin?” Omuz silkti. “Hala seni aramaya devam ediyor. Burada olduğunu anlarsa diye mi bu kadar gerginsin?” Benim ve Faruk kadar onun da düşmanları ve ayağının kaymasını isteyenler vardı.

“Açıkçası aradığının ben olduğumu düşünmüyorum.”

“Bu evde sana yaklaştı Doug.” Douglas gülümsedi.

“Ben yaklaştım Patron. Senin tüm çalışanlarından çok farklı farkındalığa sahip. Arkası dönükken yapılan bir yanlışı bile içgüdüsel hissedip görüyor gibi.” Sesindeki hayranlıkla bakışları kapalı sürgülü cama dokundu. “Onun kovduğu adamlardan biri benim bir arkadaştı. Arkası dönükken normalde kimsenin fark edemeyeceği bir şekilde zehirlemeleriyle meşhur olan arkadaşımın zehri koyduğunu anlayıp yemeğe yanlışlıkla çarpma süsü vererek yemeği döktüğünü görünce emin oldum.” Ve hala çok rahat ve umursamazdı.

“Onun gizli telefonunu buldum. Bence o ite çalışmıyor. Sanki yalnız çalışıyor gibi. Amacını bilmiyorum ama bir şeyi bekliyor.” Boğazını temizleyip kıpırdandı. “Hani Faruklar saldırıya uğradığı gece Melih’in de saldırıya uğradığını öğrenmiştik. Kimin saldırdığını bilmediğini ama bir kadının içinde olduğunu söylediğini hatırlıyor musun?” Başımı onaylarcasına salladım.

“O ekip onun muymuş?”

“Aynen. Ekip dediğime bakma. Altı, yedi kişiler. Çoğu Türk. Aslında biraz araştırma fırsatı buldum. Muhbir falan diyoruz ama görünen o ki öyle değil. Yıllardır yalnız çalışıyor, ta ki buraya gelene kadar.”

“Burada aradığı sensin işte.” Başını sağa sola salladı.

“Benden öncesinde çoktan Türkiye’deymiş. Aradığı ben değilim. Bu sonradan onun merakı olabilir veya verilen bir görev de olabilir. Ekibi dediğim kişiler de zamanında bir oradan bir buradan hapse girip çıkmış yasadışı tipler. Birinin dövüş kulübü diğerinin bilgisayar korsanı ve geri kalanında üç aşağı beş yukarı bu şekilde geçmişleri olduğunu varsayarsak pek de ajan grubu sayılmazlar.”

“Hepsinin kimliğini keşfettin mi?”

“Hayır. Takma isimleri var. Birkaç kez peşlerine düştüm, hızlı ve kurnazlar.” Sustuğu zaman paylaştığı bilgileri hazmetmeye çalıştım. Zeliha’nın eline onlarca fırsat geçmişken bizi zehirlenmekten kurtarması bize olan sadakatinin kanıtı olsa da gizlediği çokça şeyi vardı.

“Evimde sır istemiyorum Doug.” İrkildi. Bunun anlamını pekâlâ iyi biliyordu. Zeliha’nın sırları dökülmesi gerekiyordu. Oturduğum yerden kalktığımda kolumu tuttu. Bakışlarım sertleşirken ellerini çekmek yerine oturduğu yerden kalktı ve karşımda dikildi.

“Bir şey daha buldum.” Sanki bunu duymam kararımı etkileyecekmiş gibi bakıyordu. “Bir kolye.” Kolumu bırakırken elini iç cebine attı ve çıkarttığı kolyenin ucunu göreceğim şekilde hafifçe kaldırdı.

Raskol’un boynundaki dövmeyle Kübra’nın kağıda çizdiği sembolün tıpatıp aynısıydı. Raskol’a mı çalışıyordu?

“Raskol Nikolaeva’nın boynundaki dövmenin aynısı. Ona çalışıyor olabilir.” Tek nefeste konuşmaya devam ederken başını salladı. “Ne aradıklarını bilmiyorum. Raskol, Capo’yla dost ve durduk yere onun kuzeninin peşine düşmezler. Amaçlarını ben bulacağım ve sonra her şeyi önüne sere-” Elindeki kolyeyi çekip sürgülü camı açtım ve içeri girdim. Peşimden gelişini umursamadan mutfaktaki ada tezgahının üzerine kolyeyi büyük bir kuvvetle çarptığımda Zeliha başını bana çevirdi.

“Kime ve niye çalışıyorsun? Niye evimdesin?” Siktiğimin beklemelerinden sıkılmıştım. “Patron.” Elimi kaldırdığımda Douglas sustu.

“Cevap ver Zeliha.” Normalde kaçamak bakışlarla ve utançla bakan kadın çenesini dikleştirirken bakışları kendinden emin hale büründü. “Niye evimdesin?”

“Neden bahsettiğinizi-”

“Raskol’a mı çalışıyorsun?” Ada tezgâha sakince yaklaştı. Bakışları usulca kolye üzerinde gezinirken omuzları dikleşti.

“Onun kim olduğunu-”

“Kız kardeşini arıyor. Değil mi?” Tüm soğukkanlı ifadesi dağılırken bakışları merakla yüzüme baktı. Blöf yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyordu. “Cevap ver!” Elimi tezgâha çarptığımda dudakları aralandı.

“Sanırım gelince kendisine sormalısın.” Aynı anda Douglas’ın telsizi titredi. Kulaklığına basıp karşı tarafı dinlediğinde bakışları gergince beni buldu.

“Raskol Nikolaeva, içeri girmek istiyor.” Douglas’ın sesi uzaktan gelirken bahçeye bakan cama yaklaştım ve demir kapı ardındaki dört siyah arabaya şaşkınlık dolu kaygıyla baktım.

Çok erkendi. Çok çok erkendi. Her şey üst üste gelirken bir de Raskol’a katlanamazdım.

Onu götürecek miydi? Dostane tavırla mı yoksa düşmanca bir yaklaşımla mı gelmişti? Niye dört arabasıyla birden buradaydı? Gelmeden önce adresimi nasıl öğrenmişti?

Verandayı aşıp basamakları indiğimde başımı salladım. Demir kapıyı açtılar ve içeri arabalar sıra sıra giriş yapmaya başladı. İkinci aracın kapısı açılırken diğer araçlardaki adamlar çıktı ve ikinci arabanın etrafını sardı. Raskol içinden çıktığı an diğer kapı açıldı ve on sekizlerinde görünen bir kız arabanın etrafını dolanıp etrafına korkuyla karışık merakla bakarak Raskol’un koluna girdi.

Douglas yanıma gelirken bakışları şaşkınlıkla büyümüştü. Raskol’un gelişine şaşıracağını düşünmüyordum. Onu şaşırtanın ne olacağını anlamak için Raskol’a döndüğümde kız elleriyle belirli hareketler yapıp dudaklarını kıpırdatmaya çalıştı. Raskol başını salladığında kızın gülüşü genişledi ve bir anlığına zihnimde birine çok fazla benzetirken buldum kendimi.

Raskol bakışlarını bana çevirdiğinde kız da baktı ve o an yemyeşil gözleri bana garip bir şekilde Doug ve Enrico’yu anımsattı. Benzetiyorsun Hakan.

Douglas bir iki adım önüme geçerken ellerini anlamadığım şekillerde hareket ettirdiğinde kızın bakışları onu takip etti. Kız karşılık olarak hareket ettirdi ellerini ve dudaklarını kıvırdı.

“Patron.” Douglas bakışlarını bana çevirdi. “Enrico’yu sen mi ararsın ben mi arayayım?” Kıza bakarken buldum kendimi. “Nadia’nın döndüğünü duyunca buraya gelmek isteyecek.” Raskol kolunda Nadia’yla gelmişti. Kübra’nın nerede olduğunu hatırlamadığı Nadia başından beri Raskol’la mıydı?

Raskol beni öldürmek istercesine bakarken kaşları ağır ağır çatıldı. Bakışları etraftaki her bir yabancıda gezinirken daha da huysuzlaşıyor gibiydi. Aradığını bulamamış olacak ki kolundaki eli çekip aramızda birkaç adım mesafe kalacak kadar yaklaştı bana.

“Gde moya sestra?” Kız kardeşim nerede?

🖤

 

 

Bölüm nasıldı?

 

 

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 19.04.2025 22:24 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...