23. Bölüm

K21 - KAYIP YILLAR ve ÖNCELİKLER I

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

 

 

🎵 Fatma Turgut - İkimizden Biri 🎵

Selammmmm. Ben geldim. Dayanamadım.

Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?

Umarım açıklamayı geçmeden okuyorsunuzdur. Çünkü bu bölümde bir duyurum olacak. Bölümün başlığına baktıysanız iki kısma ayıracağım kadar uzun bir bölüm yazdım demektir bu. O kadar çok olay yaşandı ve bitti ki bu bölümü ikiye bölmezsem her şey üzerinize yığılacak gibi geliyor. (Benim üzerime yığıldılar.)

Bölümü uzun bir süredir duraksaya duraksaya yazdığım için biraz her şeyin her şekilde yaşandığı bir bölüm oldu.

Karanbey II kitabının son bölümü Kayıp Yıllar I ve Kayıp Yıllar II olacak. Aslında kitabın sonunu getirmek ve daha fazla uzatıp bekletmemek adına bu bölüm, günah çıkartma gibi bir bölüm oldu doğrusu :D

Önceden uyarıyorum. Bu bölümü sindirdikten sonra 2. kısma geçiniz. Yarın 2. kısmı atacağım.

Çok konuştum. Sanırım bölüme geçme zamanı geldi.

İyi ki varsınız

 

 

Keyifli Okumalar <3

 

Not: Sindirerek ve bol bol dinlenerek okuyunuz <3 Yorumlamayı unutmayın <3<3

🖤

 

 

 

 

21. BÖLÜM - KAYIP YILLAR VE ÖNCELİKLER I

 

 

 

 

KÜBRA

14 yıl önce

RUSYA

Ormanın huzurlu olduğunu söylerlerdi. Doğayla bütünleşmek ve sessizliği kucaklamak…

Okuduğum kitaplarda Rusya’daki soğuk karlı ormanlardan çok daha güzellerinin dünyanın her bir yanında var olduğunu yazmışlardı. Hepsini merak ediyordum. Belki de büyüdüğüm zaman Rusya’dan ayrılıp dünyanın rastgele bir ülkesinde bile yaşayabilirdim. Anneme göre bu imkansızdı ama yine de her gece Rusya’dan başka bir ülkeye gitmeyi diliyordum.

Rusya’nın yalnızca bu orman ve evimden ibaret olmadığını bilsem de yıllardır gidebildiğim tek mekân bu ikisiydi. Bratva beni kabullenmeden önce buraya hapsedilmiştim. Annem bunun bir hapsolmadığını savunsa da öyleydi, biliyordum.

Babam yılda bir iki kez yanımıza kaçarak gelirdi ve abim kimsenin haberi olmadan bulduğu her fırsatta benim yanıma gelirdi. İkisi de birilerinden korkuyordu ve buraya gelişlerini gizlemek zorundalardı.

Ben Valeria Nikolaeva. Babamın kızıydım. Yine de abim gibi varlığımı kabullenmeyeceklerdi. Biliyordum bunu. Beni kandırıyorlardı. Ömrümün geri kalanında burada yapayalnız hapsedilip yaşayacaktım.

Raskol, abim. Annelerimiz ayrı da olsa Bratva’nın bir üyesi de olsa daima benim varlığımı koşulsuz kabullenen biriydi o. Babam buraya geldiğinde ürkerdi. Abim buraya geldiğindeyse benim için endişelenirdi. Biri peşine takılıp benim canımı yakar diye korkardı. Abimi çok seviyordum. Babamdan hatta annemden bile daha çok seviyordum.

“Val?” Başımı çevirdiğimde abim kaşları çatık bir şekilde bana yaklaşmaya başlamıştı.

“Bu hafta bir daha gelmeyecektin hani.” Koşarak onun beline kollarımı sardığımda iç çekip bana sıkıca sarıldı. “Dayanamadın mı?” Kıkırdarken onun bedeni de gevşedi ve gülüşleri kulağımı duydu.

“Şımarık Nikolaeva, bu aralar evden çıkınca dikkatli ol demedim mi ben?”

“Dedin. Ama sıkılıyorum R. Annem odasından çıkmıyor. Dadım beni gördüğü her yerde ders diye tutturuyor. Korumalar zaten beni görünce başlarını çeviriyor. Daha ne kadar burada kalacağım.” Geri çekilip ona baktım. Yüzünde yine o sıkıntılı ifade belirmişti.

“Bir süre daha sıkmalısın dişini. Amcamla babam birbirine girdi. Ortalık karışık. Pakhan çok sinirli.” Pakhan daima sinirliydi. Onunla ilgili daima yapılan açıklama buydu. Herkes ondan korkuyordu ve bense ona sinir oluyordum.

“Apar topar bu yüzden geldim. Amcam burayı ima eder gibi konuştu. Senden iki kat dikkat etmeni istiyorum. Yapabilir misin?” Duraksadım. Suçum neydi ki? Annelerimiz farklı diye bana niye kızıyorlardı? Babalarımız aynıydı ve bende bir Nikolaeva’ydım. Niye olmamı istemiyorlardı?

“Valeria?” Saçlarını şefkatle okşadı. “Yemin ederim seni kabullenmelerini sağlayacağım. Ama şimdi değil. Babamız başını belaya sokmuş, amcamın elinde bir koz var. Anlatmıyor…Biliyorum ben. Bunu çözene kadar-” Konuşmasının devamını getiremeyen şey uzakta duyulan silah sesleriydi. Abim normalde soğukkanlıyken gözlerinde beliren endişe dolu korkuyu görmek kaygılarımın tetiklenmesine neden oldu.

“Abi-” Omzumu tutup eğildi.

“Her zamanki ağaç kovuğunda gizlenir misin? Ben bir bakıp geleceğim ve kötü bir şey varsa seni alıp gideceğiz. Tamam.” Başımı sağa sola sallarken artan silah seslerinin hiç iyi olmayacağını bile bile onun gitmesine izin veremezdim.

“Gidersen vurulursun. Olmaz.”

“Volk?!” Omzumu sarstığında gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı bile. “Ben gelene kadar her zamanki o kovuktan çıkmak yok. Söz ver.” Başımı sağa sola salladığımda kaşlarını çattı. “Val!”

“Gelmezsen seni affetmem. Beni yalnız bırakırsan konuşmam seninle.”

“Geleceğim. Yemin ederim.” Başımı güç bela onaylarcasına salladığımda omuzlarımı serbest bıraktı. Arkamı dönüp ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladığımda bir süre sonra onun da arkasını dönüp gittiğini biliyordum.

Ne olur ona bir şey olmasın.

Ne olur ona zarar vermesinler.

Ne olur ölmesin.

Sonuncu dileğim adımlarımı güçsüzleştirirken omzumun gerisinden geldiğim ağaçlarla çevrili yola baktığımda yükselen dumanları seçebildim. Yakıyorlardı. Hapsolduğum bana yuva olan her şeyi küle çeviriyorlardı.

Geriye doğru yalpalarken ayağım kaydı ve fark edemediğim tepenin aşağısına yuvarlanmaya başladım. Sonunda durduğumda avuç içim ve kollarım yara bere içindeydi. Abimin dediğini yapmak için ayağı kalkmak için yaralarımı boş verdiğim sıra ağlayan birinin sesini duyduğum için kaskatı kesildim.

Ormanda dolaşan başka adım seslerini duyduğumda olduğum yerde duraksadım. Şehrin bu kısmında annem, dadım ve benim dışımda kimse olmazdı. Bazen etrafta adamlar olurdu. Yakınlarda bir yerde babamın ve amcamın depoları olurdu. Oraya giderlerdi ve asla eve yaklaşmazlardı. Korumalar izin vermezdi buna. Onlardan biri mi ağlıyordu?

Ağaçlardan birinin arkasına gizlendim. Abimle babam daima meraklı bir çocuk olduğumu söylerlerdi. Öyle olmamayı isterdim ama elimde değildi. Bir şeyleri gizlice izlemekten ve öğrenmekten hoşlanırdım. Büyüdüğüm bu arazi dışında yaşanan her şeyi merak etmekten başka bir yolum olamazdı.

Gizlendiğim yerde çalıların ardında ilerleyen iki maskeli adamı gördüm. Biri omzundaki kız çocuğunu ağacın dibine bıraktığında kız çocuğu korkuyla geriledi. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu ve bileklerindeki iplerden kızarmış tenini buradan görebiliyordum. Kaç yaşındaydı? Dört? Beş?

“Kızı getirdik.” İçlerinden biri telefonla konuşurken karşı tarafı dikkatle dinledi. “Orlando teslim etti.” O kimdi? “Tesiste bekliyor. Anlaşmanın ona düşen payını bekliyor. Kızı son kez görüp gidecek.” Kızı burada mı bırakacaktı? Korku dolu bakışları etrafta anlamsızca gezinirken ondan ne istiyorlardı ki?

“Riccardo, kızının ölüsünü görünce savaş başlatacak. Sende istediğini elde edeceksin.” İrkildim. Kızı öldürecekler miydi? “Pakhan, Capo’nun yerini sana verir belki. Onları savaş sonrası ticaretten meneder. Yerini alırsın.” Kahkahası yankılanırken bakışlarım ufak kız çocuğunu buldu. Omuzları çökmüştü ve ürkek bakışları konuşan adamın üzerindeydi. Duyduklarım beni bile dehşete düşürmüşken o kıpırdamadan oturup onun ölümünü rahatça konuşan adamı seyrediyordu.

Onu kaçırmışlardı. Abim burada olsa bizim topraklarımızdaki bu adamları durdurabilirdi, burada değildi. Silah seslerinin olduğu tarafa koşup saklanıp kaçmamı istemişti. Korkak gibi.

Kızın yeşil hareleri beni bulduğunda bakışlarında umut dolu bir ifade belirdi.

Abini dinle ve kaç Valeria. Saklan ve onu bekle.

Kaçarsam kızı öldüreceklerdi. Bunu istemiyordum. Zihnimde abimi dinlemek isteyen sese inat kalbim o kızı da kendimle saklamak istiyordu. Abim döndüğü zaman onu da beni koruyacağı gibi koruyamaz mıydı?

İşaret parmağımı dudaklarıma yasladığımda bakışlarını telefonla konuşan adama çevirdi. Geriye bir adım attığımda bastığım dalla adamlardan ikisi benim saklandığım kenara baktı.

Saklan.

Koş.

Kaç.

Taşlardan birini alıp soldaki patikaya doğru attığımda ağaçlardan birine çarptı, çıkan sesle bakışları o yöne döndü.

Kıpırdama. Kıpırdama.

Telefonla konuşan adam telefonu cebine koydu ve yanındakine işaret verip soldaki patikaya daldı. Yaprakların arasında uzaklaşan karaltıyı dikkatle takip ederken tuttuğum nefesi serbest bıraktım. Diğer adam kızın yanına gittiğinde kız korkuyla bakmaya başladı. Neden korkutuyorlardı onu?

Yerdeki taşlardan birini alırken hızla adamın kafasına attığımda acıyla bağırıp elini başına yasladı. Bir taş daha alıp attığımda bağırışı ormanda tekrar tekrar yankılandı. O giden adam duymuş muydu? Bilmiyordum. Ama kız oturduğu yerden kalktı. Kız benim olduğum tarafa koşarken göz ucuyla diğer adamın gittiği yöne baktım. Görünürde yoktu.

"Gel buraya!" Adam bağırıp başını kaldırdı ve maskesini ıslatan kanı gördüm. Kız onu dinlemeden çalıların arasından geçtiğinde arkama saklandı. Taşlardan birini daha attığımda adam yere düştü.

Onu öldürdüm mü? Kötü bir katil mi olmuştum? Babam ve abim gibi birilerini öldürmüş müydüm?

Gitmeniz lazım Valeria.

Bağlı bileklerini tutup kıza baktım. "Koşmalısın." Beni anlamıyormuş gibi baktığında bileğini sıkıca tutup düştüğüm o tepeye tırmanmaya başladım. Kız zorlansa da beni takip ediyordu. Güç bela yuvarlanmadan önceki konumuma geri döndüğümde yükselen dumanların simsiyah bir bulut oluşturuşu kalbimi tekletti.

Abim iyi miydi? Annem ve dadım yaşıyor muydu? Bu kızla ne yapacaktım ben?

“Aptal herif!” Uzaktan duyduğum sesle nefes nefese kalmış kıza döndüm. Sesi yakınlardan gelmişti ve ormanda git gide yaklaşıyordu. Bir anlığına tepenin altında maskeli adamı gördüğümde bakışları yanımdaki kızdan bana kaydı.

“Gitmeliyiz.” Eğildim ve kızın sırtıma atlaması için diz çöktüm. Adam tepeyi çıkmak için koşuştururken kızın kolları boynuma dolandı. Elimle poposunun altından tutup bacaklarını sarmasını bekledim. O çok hafifti. Sanki hiç ağırlığı yokmuşçasına onunla koşmaya başladığımda adamın arkamdan bağırdığını duydum.

Adamı atlat ve kovuğa saklan Valeria. O zaman Raskol gelmiş olacak.

O kadar alakasız yerlerde koştum ki arkama dönüp baktığımda bile adamı göremedim. Sonunda gizli ağaç kovuğumun içine kızı bıraktığımda nefes nefeseydim. Sessizce ormandaki en ufak sese kulak kabartırken kız parmaklarını kıpırdattı.

“Konuşamıyor musun?” dedim şaşkınlıkla. Abimin annesi konuşamadığı için işaret dili ile anlaştıklarından bahsetmişti ve birkaç hareket öğretmeye çalışsa da öğrenememiştim. Kız tekrar elini hızlı hareketlerle kıpırdatsa da hiçbir şey anlayamamıştım.

“Ne dediğini anlamıyorum?” Hareketlerine ara verdiğinde işaret dili anlamadığımı fark etmişti. Kulağını işaret edip başını sağa sola salladı. Duymuyor muydu? Ağzını işaret edip yine başını yine sağa sola salladı. Hem duymuyor hem konuşamıyor muydu? Ona zarar vermeye kıyamamışlar mıydı?

Bratva’nın acımasızlığından nefret ediyordum.

“Burada kalmalısın tamam mı?” Ormandaki çatırtı sesiyle dudaklarımı birbirine bastırıp etrafa bakındım. Kalp atışlarım göğsüme şiddetle çarparken nefesimi tutarken buldum kendimi.

Kızı bulurlarsa onu öldüreceklerdi.

Onu kaçırdığım için beni de öldüreceklerdi.

Abim buraya gelecekti, gelmek zorundaydı. Ya gelmezse? O zaman ne yapacaktım? Kızı koruyamazdım. Kaçıp onu bir başına da bırakamazdım.

Düşün Val. Düşün.

Boynumdaki kolyeyi çekip çıkarttığımda ucundaki madalyonun üzerinde, abimin bana çizmem için başımdan ayrılmadığı o sembol kazılmıştı. İçinde abim ve benim fotoğrafımız vardı. Onu kızın boynuna asıp çıkmaması için kovuğu işaret ettim. Korku dolu bakışlarını görmezden gelerek madalyonu açtım ve içindeki abimin fotoğrafını işaret edip baş parmağımı kaldırdım.

“Ona güvenebilirsin.” Beni duymayacağını bile bile mırıldandığımda bakışlarımızı kesiştirdi ve benim gibi işaret parmağını kaldırmaya çalıştı. Elleri titrediğinden başaramadı. Elimle son kez burada kalmasını işaret ettikten sonra ayağı kalktım.

Küçük bir kız çocuğundan daha çok endişeleneceğim bir abim vardı. Bu yüzden kızı geçici güvenli noktada bırakırken eve doğru koşmaya başladım. Abimin kızacağını biliyordum ama korkuyordum. Herkesin iyi olduğunu bilmeden kaçıp saklanmak istemiyordum.

Silah sesleri kesildiğinde adımlarım duraksadı. Bu hiç iyi değildi. Garaj ile evin arasında çokça ağaç vardı ve eve yaklaştıkça yerde yatan adamları gördüm.

Korkma.

Tekrarladığım kelime bir işe yaramadı çünkü babamın yerde boylu boyunca yattığı bedenini gördüm. Gözleri açıktı ve kıpırdamıyordu. Elimle dudakları kapattım. Babamın arkadaşı onun biraz ilerisindeydi ve gömleği kıpkırmızıydı. Göğsü inip kalkmıyordu. Bunun ölünce olduğunu söylemişti dadım.

“Baba!” Çığlığım bahçede yankılanırken koşarak yanında diz çöktüm. Etraftaki tanıdık olmayan yüzlerin hepsi bana çevrilmişti ve korktuğum tek şey babamın ölmüş olmasıydı.

“Baba…Kalk lütfen. Buradaki kimseyi bilmiyorum.” Bana güvenebilmem için korumaların isimlerini tek tek açıklamıştı ve okumayı öğrendikten sonra hepsinin dosyalarını vermesini istediğimde buna uymuştu. Şu an etraftaki canlı herkes bir yabancıydı.

“Kızı olduğu doğru muymuş?” Uzaktan işittiğim cümle umurumda bile değildi. Başımı kaldırdığımda alevlere teslim olmuş evin önündeki dadım ve annemin cansız bedenini görmek gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine neden oldu.

“Katiller!” Çığlığım yankılanırken hıçkırarak annemin yanına ulaştım. Kokusu artık kan kokusuna bulanmış çiçek gibiydi ve bundan nefret etmiştim. “Biz size ne yaptık?” Nefes nefese ağlarken başımı sola çevirdiğimde Raskol’u gördüm.

Nefesim kesildi.

Dünyam soldu.

Korku ve kaygı dolu düşüncelerim silindi ve yerini hissizliğe bıraktı.

Abim, yan bir şekilde uzandığı mermeri kana bulamış şekilde gözlerini kapatmıştı. Kanın kırmızılığı, sarı saçlarına bulaşmıştı. Kulaklarımdaki uğultu artarken dizlerimin üzerinde ona ulaştım. Yanına çöktüğümde tüm sinir sistemim uyuşmaya başladı. Hareketlerim ve tepkilerim otomatik pilota bağlanmış gibiydi.

Bu kan, acı, intikam... Hepsi bu dünyanın parçasıydı. Tek korkum olan bu dünyaya ait olma ihtimalimdi. Bu dünya yüzünden sevdiklerimi kaybetmekti.

Kaybediyordum.

Kaybetmiştim.

“Raskol, uyan.” Omzunu dürttüm ama gözlerini açmadı. “Evde çalışanlar vardı, annemle dadım gibi onlar da mı öldürüldüler?” Yanan eve baktım. “Onlar da öldüler, değil mi?” Ağlamaya başladım, bu ölümün arasında yalnız kalmaktan korkuyordum.

“Abi çok korkuyorum. Korkunca bana kızıyorsun, biliyorum. Ama çok korkuyorum.” Korku bu dünyada yaşamak için doğru bir seçim değildi. Başımı kaldırıp bir kez daha yabancı silahlı adamlara baktım. “Babamın verdiği dosyada onlar yoktu. Bu yabancıları tanımıyorum. Kalk abi.” Uyanmıyordu. Ölmüş müydü o da? Ölmemeliydi. Beni koruyacağını söylemişken ölmesi aptallıktı.

“Geleceğini söylemiştin. Ölürsen gelemezsin aptal. Kalk. Beni koruyacak kadar güçlü olduğunu söylemiştin. Yalancısın. Kalk.” Omzunu dürmem sırt üstü düşmesine neden oldu. Hıçkırıklarım bahçede yankılanırken suratımı buruşturup onun omuzlarını sarsmaya devam ettim.

“Yalvarırım uyan abi. Söz dediğini yapacağım. Uyan lütfen.”

~

“Ne yaptın kıza?” Kulağıma uğuldayarak ulaşan sesin sahibini bilmiyordum. Neredeydim? Niye zihnim bomboştu ve başımda büyük bir ağrı vardı.

“Kızın yerini söylemedi. İnat etti. Biraz hırpalayınca bayıldı.” Hangi kız? Burası neresiydi?

“Tüm ailesini katletmişsin. Üzerine dövdün mü?” Gözüme tutulan ışık uzaklaştığında karşımda beliren adam önlüklüydü. “Kendine geldiğinden beri tek kelime etmedi. Dünden beri yemek yemiyor, içmiyor.”

“Hasar ne?”

“Bilmiyorum. Ona ailesini sordum. Adını, yaşını…Hepsinin anlamını bilmiyormuş gibi şaşkınca bakmaya devam etti.” Öyle mi yapmıştım? Hatırlamıyordum. İnsan adını hatırlamaz mıydı?

Neredeyim ben?

“Bu kötü oldu. Çok kötü oldu. O kızı bulmam lazım.”

“Öldürmeyecek miydiniz zaten? Neyini arıyorsunuz?” Kimi öldüreceklerdi?

“Planlar değişti. Orlando aniden kızı öldü gösterip Türk mafyasına götüreceğini söylemiş. Muhtemelen Capo’luk kızın kaybıyla sarsılacak ama aslında yanı başlarında olacak.”

“Türk mafyası mı? İşlerine yaramaz ki? Capo’lukla aynı kulvarda bile değiller.” Konuştukları isimler ve planlar zihnimden yer edinmeden silinip gidiyorlardı. Bir cümle önce konuşulanları bile hatırlayamıyordum. “Pakhan çok kızacak.”

“Pakhan’ın ondan haberi bile yok. Bırakalım da hiç olmadan ortadan kaybolsun.” Kaybolmak istemiyordum. Hatırlamadığım evime gitmek istiyordum. Bir evim mutlaka olmalıydı. “Bu iş elime yüzüme bulaşmadan Orlando ve şu Türk mafyasındaki adamın üzerine kalsın, bana yeter.”

Elim boynuma gitti, hiçbir şey yoktu. Benim bir kolyem yok muydu? Düşürmüş müydüm? Yoksa hiç kolyem olmamış mıydı?

Neredeydim ben?

Günümüz

Faruk’un koluna girerek ormandan çıkarken konuşmak ona da bana da iyi gelmişti. Zihnimi dolduran onlarca sorundan biri bebekti. Annesi bana emanet etmiş olsa da kaderi bu karanlıkta pek parlak olmayacaktı. Toz pembe hayal kurmayı bırakalı çok oluyordu. Buradakilerin birbirinin canına kastı varken iyi düşünceler aptallıktan öteye geçmiyordu. En kötüsünü düşünüp ona hazırlanacak savaş boyalarını sürmeliydi insan.

Kan, acı, intikam... Hepsi bu dünyanın parçasıydı. Bunu kabulleniyor, en az zararla yaşayabilmek için elimden geleni yapmam gerekiyordu. Ben bu dünyaya aittim. Artık başka yolum yoktu. Benim yolum Hakan’dı ve dünyam onun çevresindeki bu karanlıktı. Bu dünya yüzünden sevdiklerini kaybetmişti ve artık kaybetmesine de ihanete uğramasına da izin vermeyecektim. Yaşananlar ve yaşanacaklar umurumda değildi.

Hakan Karan, benim tek ailemdi.

“Aileni hiç merak etmeyecek misin?” İki gündür o kadar zor şeyler yaşamış ve kayıplar vermiştik ki Faruk’un kırgınlığı, ifadesiz ses tonundan bile fark ediliyordu.

“Bir şey hatırladım.” Diye mırıldanırken iç çektim. “Kıyamet senaryosu olarak düşünebilirsin. Yerde yatan cesetler, çığlık atan bir çocuk, yanan bir ev…Şu son birkaç gündür yaşadıklarımızın bir illüzyonu da olabilir.” Hayal bile olsa aklıma geldikçe beni durmadan ağlatıyordu. Buse’yi kanlar içinde görmek daha önce gördüğüm birinin yasını hissetmeme neden olmuştu. Belki hayaldi belki de gerçek. Hiçbir şeyden yüzde yüz emin olamıyordum.

“Korkuyorum Faruk.” Bakışlarımız kesiştiğinde gözlerim tekrar sulanmaya başladı. Tüm sinir sistemim çöküyordu ve ağlamadan duramıyorum. Faruk’un sevdiği kadından yediği ihanet, Hakan’ın ikizi tarafından öldürülecek olduğunu öğrenmesi, Efe bebek…Onlar acı çekiyordu ve çekmeye devam edeceklerdi. Ağlayıp zırlamamın onlara bir faydası olmayacaktı, biliyordum.

Durduramıyordum.

Tüm bu ihanetler, acılar, kırgınlıklar, ölümler…Duygularımın kapını sonuna kadar açmıştı ve oturup hüngür hüngür ağlamaya ihtiyacım varsa bile benden önce dağılmak isteyecek adamlarla dolu bir evdeydim.

“Korku mu? Siktir et Bakıcı. Korkunun bir sike yaradığı yok.” Ona cevap vermeden ön bahçeye ilerlemeye devam ederken bakışlarım kalabalığı gördü. Hiçbiri tanıdık değiller ve çok kalabalıklardı. Hakan ve Douglas’ın verdiği dosyada onlar yoktu. Bu yabancıları tanımıyordum.

Hepsinin önünde duran adam dışında hiçbirini tanımıyordum.

Raskol Nikolaeva. Hakan günler önce onun fotoğrafını göstermişti. Beklediğimden daha uzun ve iri duruyordu bedeni. Hakan’dan birkaç santim daha uzundu. Boynundaki kurt sembolünü görecek kadar yaklaştığımda Hakan ile Douglas’ın arasında durdu adımlarım.

Raskol’un bakışları beni bulduğunda ağlama hissi tekrar beni sardı. Onu hatırlamıyordum. Bundan emindim. Sadece ona bakarken ağlamak istiyordum. Dudakları aralanıp kapandı. Bakışları, varlığımdan emin olmak için birkaç kez baştan aşağı beni incelerken bakışlarımı ondan ayırdım.

Ben onu hatırlamıyordum ve bakışlarındaki özlem canımı yakıyordu.

Bakışlarım adamlarında gezerken yanındaki kızda takılı kaldı. Başka kardeşi olduğu için mi beni bulması bu kadar uzun sürmüştü? Ona hissettiğim kırgınlık büyürken çenemi dikleştirip Hakan’a baktım. Pür dikkat benim tepkilerimi seyrediyormuş gibi gözlerini bana dikmişti.

“Valeria.” Ses tonu boğuk ve otoriter olan Raskol konuştuğunda ona göz ucuyla baktım. O kimdi? Aniden zihnimde çakan şimşekler irkilmeme neden oldu. O bendim.

Valeria benim adımdı.

Raskol bana uzanıp bileğimi tutacağı sırada boştaki elini beline attı. Hakan onun elini tutup iterken kafa atıp Raskol’un gerilemesine ve adamlarının silahları çıkarışına neden oldu. Beni döndürüp kollarıyla sararken arkamızdaki Faruk’un koruması altında kalmamı sağladıktan hemen sonra silahını çekti.

“Mia moglie mi appartiene. Nessuno può portarmela via.” Karım bana ait. Onu benden kimse alamaz. Hakan’ın İtalyanca konuşması Raskol’la tek ortak dilleri olmasındandı. Anlamını bilmesem de ses tonundaki sahiplenici ve baskın yanı hissetmemem imkansızdı.

“Faruk bırak.” Arkamı dönerken etraf tam bir kaos halindeydi. Herkes birbirine silah doğrultmuştu. Raskol’un silahı Hakan’ın şakağındayken Hakan’ınki Raskol’un çenesinin altındaydı ve dip dibeydiler.

“Lei è mia sorella, e non ti appartiene!” O benim kız kardeşim ve sana ait değil! Raskol’un bağırışı ve yüzündeki her bir kasın gerilişini görürken Hakan öfkeli bir soluk aldı. İkisinin gözlerindeki kana susamışlığı görebiliyordum. Birbirlerini öldüreceklerdi.

“Kocamı sakın öldüreyim deme!” Rusça bağırışım Raskol dahil beni anlayan herkesin bakışlarının hedefi olmama neden oldu. “İndir silahını!” Faruk’un eline dişlerimi geçirdiğimde beni serbest bıraktı. Sürekli kritik anlarda beni tutup durduruyordu. İlk fırsatta çaylarını yakacaktım.

Sakin ol Kübra.

“Silahımı mı indireyim?” Raskol’un delirmeye hazır ses tonu birkaç saniye duraksattı. “Kafayı mı yedin Valeria? Seni hapseden piçi mi koruyacaksın?”

“Douglas!” Douglas başını çevirip bana baktı. “Kocama bir daha hakaret ederse ne olursa olsun sık onun kafasına.” Sadece Hakan’ın bir tehdit olmadığını anlayabilmesi için yapmıştım bunu. Silahını indirmesi için gerekli olan tehlikeli bir blöftü. Çünkü Douglas emir aldığında gerçekleştirmeden durmazdı. Hakan’a tekrar küfretmemesini umuyordum. Douglas silahını Raskol’un şakağına doğrulttu.

“Emredersin Yenge.” Bunu Rusça söylediğinde Hakan başını çevirip ne konuştuğumuzu bilmediği için ters ters baktı ikimize. Douglas Türkçesini söylerken dudakları kıvrılır gibi olsa da hemen toparladı kendini. Raskol’sa afallamıştı. Burada hapsedildiğimi düşünerek gelmişti, burasının benim özgürlüğüm olduğunu bilmeden.

“Kocam mı?! Deli etme beni Valeria. On dört yıl!” Rusçası İtalyancasından çok daha tehditkar ve kabaydı.

“Non alzare la voce con mia moglie.” Karımın yanında sesini yükseltme.

Bakışları kendisine bağıran Hakan’a kaydığında sanki bir kabustaymış gibi öfkeli soluk alıp vermeye başlamıştı. Onlara yaklaştığımda Raskol’un odağı tamamen beni buldu. “Silahını indir. Onu öldürürsen yemin ederim önce seni sonra kendimi öldürürüm.” Bu bir blöf değildi, yaşanacak senaryoydu.

Hakan’sız olmazdı, onsuz yaşanmazdı.

Raskol silahını indirdiğinde birkaç saniye sonra Hakan’da onun çenesine yasladığı silahı indirdi. Raskol’un silahını beline taktığını gören adamları birer birer silahları indirince rahat bir soluk aldım.

“İçeri girecekseniz silahınızı ve bıçaklarınızı dışarıda bırakmalısınız. Korumalar da içeri giremez.” Cümleler dudaklarımdan sıyrılırken boğazımda büyüyen yumruyla yutkunmaya çalıştım, geçmek yerine daha da rahatsız edici hale büründü.

Onu ben çağırmıştım. Pakhan gelmeden önce Hakan’ın arkasında duracak biri daha olsun diye yapmıştım bunu. Ondan beni alıp götürmesinler diyeydi. Bencilce bir istekti, bunu biliyordum. Şu an bakışlarını görmek ve beklediği o karşılamayı verememenin utancını yaşarken buluyordum kendimi. Burada tutsak olduğumu varsayarak gelmiş olsa da artık değildim. Beni kurtarması için değil, Hakan’ı koruyacak yolum olduğu için gelmesini istemiştim.

Onu hatırlamıyordum. Hatırlayamıyordum. Ufak tefek anıları anımsamak yeterli olmuyordu. Karşımdaki adam hala bir yabancıydı benim için.

Eğer öyleyse kalbin niye kırgın ona Valeria?

Raskol birkaç saniye daha sessizce yüzümü seyrederken eli beline ulaştı ve silahını çıkartıp arkasındaki korumaya bakmadan uzattı. Geleceğini söylemiştin. Ölürsen gelemezsin aptal.

Zihnim ve kalbim birbirine girmişti. Kendine gel Kübra. Hayır. Hayır. Benim adım Kübra değil, Valeria.

“İçeri önce girip elini yüzünü yıkamak ister misin?” Hakan’ın sıcak nefesi kulağımı yalayıp geçerken Raskol, Hakan’a ters ters baktı. Raskol iyi bir hamle miydi? Hakan’a zarar verir miydi? Zihnimdeki soruları bastırıp bir adım gerileyip Hakan’ın elini sıkıca tutup ona döndüm.

“Sana arkamı dönüp gitmeyeceğim.” Ellerimi sıkıp dudağını şakağıma değdirdi. Raskol’la Rusça konuştuğum sıra Douglas ona olanları Türkçe bir şekilde açıkladığı için tekrar kendimi anlatmakla uğraşmadım. Konuşanları biliyordu.

“Biliyorum Valeria.” İsmimi söylemesi kalbimin yerinden çıkmasına neden olurken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Yüzümü göğsüne gömüp gizlerken kolları omzuma dolandı. Adımı sonunda biliyordum ve Hakan’ın söylüyor olması kalbimde derin bir sızı yaratıyordu.

“Böyle ağlarsan abin beni vurdurabilir.” Sesindeki gerginliğe nazaran alaylı bir tonlama vardı. Hızla geri çekilip gözyaşlarımı sildim ve derin bir soluk alıp Raskol’a döndüm. Bakışları afallamış gibiydi. Belki de yardım çığlıkları eşliğinde omuzlarına sarılmamı bekliyordu ve şu an sarıldığım adamın bana zarar verdiğini, hapsettiğini düşünmüştü. Tam tersini yaparak o adamın kollarındaydım ve şu an bana huzurla sakinlik veren tek kişiydi.

“İçeri geçebilirsiniz.” Rusça konuştuktan sonra hafifçe Hakan’ın yanına geçtim ve başımla içeriyi gösterdim. Raskol tereddüt etti. Ona yabancı biri gibi davrandığımı fark etmiş olacak ki bakışları Hakan’dan etraftaki diğer korumalarımızda gezindi. Baktıkça hayal kırıklığına uğrayan hareleri öfkeyle kısılıyordu. Pes edip yanındaki kızla beraber içeri girdiğinde adamları yerlerinde kaldı.

“Doug, sen burada kal.” Dedi Hakan otoriter bir ses tonlamasıyla. Doug başını onaylarcasına salladığında Hakan elini belime kaydırıp Raskol’un peşinden içeri girmemiz için bedenimi hareketlendirdi.

“Onunla Rusça konuşurken eğer çeviremezsem-”

“Onunla konuşmak istesem İtalyanca anlar beni. Sen ne demek istiyorsan dilediğince söyle, yalnızca seni tehdit ettiğinde bana söylesen yeter.” İrkildim. Ne yapacaktı ki? “Kimse karımı tehdit edemez, hele ki benim evimde ve yanımda. Gerekeni yapmam için söyle.”

“Ona zarar vermeni istemiyorum Hakan.” Fısıltım bakışlarını bana çevirmesine neden oldu. Yavaşça verandada ilerlerken yüzümü seyredip iç çekti. “Onu hatırlamadığın için kendine fazla yüklenme. Senin elinde olan bir şey değil. Biliyorsun.” Biliyordum. Haklıydı.

“Ona burada güvende olduğumu ve senin tehlikeli olmadığını anlatacağım.”

“Yalan söyleyeceksin kısmen. Tehlikeliyim kadın ben.” Göz kırptığında gerginliğim bir nebze de olsa dağılır gibi oldu. Dudaklarımda hafif bir gülüş belirirken bakışları dudaklarımda gezindi. Bugün boktan bir gündü ve her şey üst üste gelmiş, yaşanmıştı. Yine de birbirimize sahip oluşumuz bunun yarattığı etkileri hafifletiyordu. Bundan memnundum.

İçeri girince Hakan’ın yanında oturacak şekilde koltuğa yerleştiğimde Raskol tam karşımdaki tekli koltuğa oturdu ve bakışlarını üzerime dikti. Kaybettiği yılları yüzüme bakarak kapatabilecekmiş gibiydi, bakışları.

“Seni kaçıran bu piç mi?” Hakan’ın anlamsız bakışlarını umursamadan kaşlarımı çattım.

“Kocama piç dememeni bahçede söylemedim mi?”

“Kocan? Zorla mı evlendirdiler? Onun babasından da hazzetmedim hiç. Evlendiği kadını öldürdüğüne dair söylentiler var. Oğlu da seni mi zorla burada tutuyor?”

“Sence zorla tutulur gibi bir halim mi var?” Hakan’ın dibinde oluşuma rahatsız olurcasına bakıp işaret parmağını burnuna sürdü.

“Niye daha önce bana haber vermedin?” Çünkü hafızam yerinde değildi. Sesindeki huysuzluk bana Hakan’ı anımsatıyordu. Bu işlere girenler bir süre sonra otomatikman huysuzlaşıyor muydu? Onlara verilmiş bir özellik miydi bu?

“Sen daha önce niye gelmediysen bende o nedenle haber verememişimdir.” Duraksadığında bakışlarımı gözlerinden ayırmadım. Sanki kaçırılmak da kurtulamamak da benim seçimimmiş gibi tavır takınmasından rahatsız olmuştum. Aileme ulaşacak bir hafızam olsaydı binlerce kez ulaşmak için yol arardım. Evden kaçtığım o zamanlar bile kim için ne için kaçtığımı bilmeden kısır bir döngüye girerek attığım adımlardı. Kaçtıktan sonra gidecek bir evim yoktu. Beni arayan ve koruyacak ailem de yoktu. Yalnız ben vardım. Kaçtıktan sonra yakalanacağımı bile bile kaçan yalnızca Kübra’ydı.

“O kim?” Sesimdeki kıskanç tonlamaya engel olamadım. “Başka kız kardeşin de mi var?” Kızın Raskol’a bakışları minnettarlıktan öteye geçmediği için ilişkileri olduğunu düşünmüyordum ki Raskol’a baktığım zaman kardeşinden küçük biriyle çıkacak kadar midesiz görünmüyordu.

Yanındaki kızın bakışları sonunda beni bulduğunda onun aksine dudaklarında heyecanlı bir gülüş belirdi. Ona baktığımı görünce parmaklarını hızlıca anlamını bilmediğim şekilde kıpırdatmaya başladı. Konuşamıyor muydu?

“Ne diyor?” Raskol’a döndüm. “Sen işaret dili biliyorsun.” Cevabı beklemeden kaşlarım çatıldı. Onu anımsıyordum. İşaret dilini bildiğini içgüdüsel olarak dile getirmiştim. Onun dosyasında yazan bir bilgi değildi bu. Gerçi kızı, yanında getirdiğine göre bilmemesi absürt olurdu.

“Teşekkür ediyor.” Kızın hareketlerini takip edip “Onun hayatını kurtardığın ve güvende olmasını sağladığın için.” Diye açıkladı. Ben bu kızı ilk kez görüyordum. Hayatını falan kurtarmamıştım ki. Kaşlarım şaşkınlıkla yukarı doğru hareketlenirken kızı daha dikkatle incelemeye başladım. Yemyeşil gözlerindeki parıltı zihnimdeki çarkların dönmesine neden oldu.

Nadia Lorusso.

“Nasıl? Senin yanındaysa nasıl bulamadılar?” Her yere bakmıştı Melih. Kardeşi Raskol’laydı. Onunla çalışanları detaylı incelediğinden bahsederken kardeşinin Bratva’da olduğunu nasıl bulamamıştı ki? “Onu aradıklarını bile bile mi sakladın?” Neden bahsettiğimi anlamaması bekledim ama yapmadı. Farkındaydı. Yanındakinin Capo’nun kız kardeşi olduğunu biliyordu ve yıllarca susup saklamıştı. Eğer Capo’ya kardeşini verseydi, belki de benim yerimi de Melih ona söylerdi. Tabi Melih’in ailemin kim oluşunu bilmemesi bu ihtimalin düşük bir seçenek olacağının altını çizerdi.

“Sen ortadan kayboldun ve sana çıkarma dediğim o madalyonu onun boynuna taktın. Senin emanetine sahip çıktım ben.” On dört yıl kimsenin ailesinin uzakta olmasını ve saklanmasını istemezdim ki.

“Niye kaşlarını çatıyorsun? İstediğin bu değil miydi?” Öne eğildiğinde ters ters baktım Raskol’a. O zamanlar hangi amaçla Nadia’yı koruduğumu bilmesem de ailesinden uzakta kalmasını istemeyeceğimden emindim. Hiçbir çocuk ailesinden uzakta kalmamalıydı.

“Bir kızı ailesinden gizli saklı büyüteceğine kendi kız kardeşini aramalıydın.” Dilimin zehri cümlelerime akarken onun kaşları ağır ağır çatıldı. “Ailesinin ne kadar acı çektiğini biliyor musun sen? Ne olmuş boynuna kolye taktıysam?” Onu hayatta tutmasına minnettar olmakla ailesinden gizlemesine öfke duymak arasında gidip geliyordum. Benim için gelmemiş oluşu hayal kırıklığımı öfkeye yönlendiriyordu. “Ona kolyemi vermem, beni hapsettikleri gibi onu da hapsetmen anlamına mı geliyor?” Bağırışım odada yankılandığında Hakan’ın elini kolumda hissettim. Ne konuştuğumuzu anlamasa da yükselen ses tonlarımızın hayra alamet olmadığının farkındaydı.

Onun için sakin ol Kübra. Raskol’un desteğine ihtiyacın var. Hakan’ı, Pakhan’dan bu şekilde koruyabilirsin.

“Onu hapsetmek mi? Aklını mı kaçırdın Val? Onu bulduğumda ölümden döndüm ve kardeşim olması gereken her zamanki o saklanma yerinde yabancı bir kız çocuğu saklanıyordu. Seni bulamamak ne kadar öfkelendirdi beni, biliyor musun? Sana yerinde kal dememe rağmen yerine başka birini bırakıp var olmamışsın gibi kayboluşunla nasıl başa çıktığımı biliyor musun sen?!” Bağırışı Hakan’ın kaşlarını çatmasına ve sırtını dikleştirmesine neden oldu. “Orlando’yu konuşturamadan ölü bulmanın beni ne kadar delirttiğini bilmiyorsun. Pakhan’ın ittifak yaptığı liderlerden birini infaz ettiğimi düşünerek beni yok yere cezalandırmasının yarattığı öfkeyi bilmiyorsun.” Elini sakinleşmek için yüzüne sürdüğü zaman her bir parmak boğumunun üzerinde boynundaki dövmenin aynısı seçebildim. Boynundakiyle beraber on bir tane aynı dövmeyi mi yaptırmıştı?

“Bilmiyorum.” Bakışları beni bulduğunda gözyaşlarımın süzülüşüne engel olmadım. “Sende bilmiyorsun. Onu hapsetmedin diyelim, ben hapsoldum burada. Burada ne yaşadığımı ve…” Elimle camı işaret ettim. “Bu kadar adamın varken beni nasıl bulamadın?” Sesimdeki kırgınlığa ve çaresizliğe engel olamamıştım. Belki de onu suçlamamalıydım. Çetin ailesi dışarı çıkmama bir an olsun izin vermemişken varlığımı öğrenmemiş olması çok normaldi.

“Başka bir kız çocuğunu saklarken kardeşinin bulunmasını nasıl beklersin?! Onun hayatını kafeslemişken benim kırıp kaçtığım ve tekrar tekrar o kafese konulduğum tutsaklığın, esaretin sonlanmasını ve beni bulacağını nasıl düşünürsün?!” Öfkeliydim. Aklıma koskoca İtalyan Capo’su olmasına rağmen yıllarca kardeşini bulmak için benim yanımda emir alan biri gibi davranan Enrico geliyordu.

“Sen Capo’nun aradığını bile bile nasıl onun kardeşini saklayacak kadar bencil olursun? O nefret ettiğin Bratva’nın parçası olduktan sonra kardeşini kurban edip Capo’nun canını nasıl yakarım diye düşündüğünden mi aramadın beni?” Sonlara doğru sesim fısıldarcasına sıyrılmıştı dudaklarımdan. Kızgındım, kırgındım, hayal kırıklığına bulanmıştım.

“Valeria.” İç çekti. “Tanrı şahidim olsun seni aramaktan vazgeçmedim.”

“Nereye saklanırsam beni bulacağını söylemiştin.” Boğuk bir fısıldayışla konuştuğumda bakışları yumuşadı. “Yalancısın.” Söylemek istediği onlarca cümleyi gözlerindeki ifadeyle bile hissedebiliyordum. Benden vazgeçmeyişini de beni arayışını da…Hakan haklıydı, gözler daima her şeyi ele verirdi.

“Bana bir yabancıymışım gibi bakman bu yüzden mi? Kırgın mısın bana?” Hafızamı kaybettiğimi ve onunla ilgili anıları, neredeyse hiç hatırlayamadığımı bilmiyordu. Yine de ona olan kırgınlığım ve kızgınlığım anılarımdaki bana verdiği o sözlere olan koşulsuz güvenimden kaynaklanıyordu. İçten içe onu tanıyordu ruhum. Zihnimde yeri olmayan bu adama olan duygularım onu tanıyormuşçasına kalbimi parçalıyordu. “Seni her bulduğumda bana sarılırdın Valeria. Kızdığın için mi beni görünce sarılmadın?”

“Beni bulamadığın için sana sarılmadım. Seni bulan bendim.” Yavaşça yutkunurken elimin tersini yanağıma sürdüm. Bugün o kadar kırılgan bir gün geçirmiştim ki bu boşuna bir çabaydı. Sildiğim yaşların yerini bir diğeri alıyordu.

“Sana burada ne yaptılar?” Çenem titrerken Hakan’a baktım. Ne konuştuğumuzu anlamasa da bakışlarında yanımda olup destek vermekten vazgeçmeyecek o bakış vardı. Koltuktan kayıp iyice Hakan’a yaklaştım, hızla elini uzattı ve parmaklarımı parmaklarının arasına kaydırıp elini sıkıca tuttum.

“Bana ne yaptıklarını konuşmayacağım seninle. Hak etmiyorsun.” Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde Hakan’ın elimi tutuşu sıkılaştı. Yanımdaydı.

“Hak etmiyorum.” Dedi yüzündeki ifadenin aksi bir şekilde çaresizce. “Niye beni çağırdın o zaman?” Başlangıçta Hakan’ı korumak için bir seçeneğimiz olsa da gün geçtikçe yaşananlardan dolayı bir abi istemiştim. Asya’nın sahip olduğu gibi bir abi…Hatta Sibel’in kıymetini bilemediği, Ali’nin ihanet ettiği korumacı ve sorun bitiren bir abimin olmasını istemiştim. Ailem Hakan’dı, yine de kendi kanımdan birilerinin de varlığına ihtiyaç duymuştum. Hakan ve Faruk yıkılırken yıkılacağım buradan farklı biri olsun ve desteğini hissedeyim istemiştim.

Yine bencilce istekler olsa da buna ihtiyacım vardı. Hakan’la her şeyi konuşup çözümleyebilirdim ama ben onun Ali’si olmak istemiyordum. Ona sorun getirip çözdüren kişisi olmak yerine onunla paylaşmak istiyordum. Yeterince sorunu varken benimle de uğraşsın istemiyordum. Benimle uğraşan abim olmalıydı, Hakan’ı anlatıp yardım isteyeceğim bir dağım olsun istiyordum.

Bunu Hakan’la konuşmak zordu, benim her şeyim olmak istiyordu. Herkesin her şeyi olan bir adam kendisine eksikken nasıl bana her şey olması için hevesli olabilirdim ki?

Hakan’dan ailemi bulmamasını istemiş olsam da onların kim olduğunu bilmek rahatlatıcıydı. Hakan’ı terk etmekle hala ilgilenmiyordum, bu yüzden ailemi onun ittifakı olarak kullanmayı seçiyordum. Babasının yaptığı gibi Hakan’ın destekleyen duvarlarını arttırıyordum.

“Küçükken bana beni Bratva’ya kabul ettireceğini söylemiştin.” Raskol’un bakışları ifadesizleşirken Hakan’a baktı.

“Onu öldüreceğim Valeria. Tüm ailesini. Bratva’ya kabul edil-”

“Kes sesini.” Bakışları hızla bana kaydı. “Onu öldürürsen ne olacağını söyledim bahçede. Ona dokunmayacaksın. Ne sen ne o Bratva. Ona zarar gelse Bratva’yı başınıza yıkarım.” Hakan’a zarar verenler yeterince vermişken kendi eski ailemin de ona musallat olma ihtimalinden hoşlanmamıştım. Orada pek bir gücümün olmadığını bilsem de sözlerim, iliklerime işlercesine beni titretirken o gücü göğüs kafesime şiddetle çarpan yüreğimin tamamında hissedebiliyordum.

“Beni kaçıran o değildi. O beni kurtarandı. Bana özgürlük veren adamın ölümünü ne hakla dile getiriyorsun?” Bakışları ağır ağır kenetlenmiş ellerimizden yüzüklerimize kaydı. Kafası karışmış gibi görünüyordu. On dört yılın ardından bir yere hapsedilmiş halimi bulmayı bekliyordu anlaşılan. Birkaç ay önce gelseydi öyle bulunacaktım. “Senden tek bir şey istiyorum. Benim varlığımı Bratva öğrense de öğrenmese de burada onunla kalmak istiyorum.”

“On dört yılın ardından seni bulmuşken bırakacağımı mı sanıyorsun?” Tekrar yüz ifadesi ve sesi sertleşmişti. “Türk mafyasını yerle bir edip seni yanımda götürmeyeceğimi sana düşündüren ne?” Tehditkâr ses tonu bedenimin kaskatı kesilmesine neden oldu.

“Qualunque cosa tu le stia dicendo, basta così. Non starò a guardare mentre spaventi mia moglie.” Hakan’ın İtalyanca konuşması Raskol’un bakışlarının ona çevrilmesine neden oldu.

(Ne söylüyorsan ona yeter. Karımı korkutmana seyirci kalmayacağım.)

“Burada kalacağım.” Bakışları tekrar beni buldu. “Buna bir şey yapmayacaksın. O zaman seni affederim. On dört yıl gelmeyişlerini ve tüm kırgınlığımı silip seni affederim.” Yavaşça yutkundu. Beni buraya hapseden biriymiş gibi gelmiyordu, tersine en az benim kadar boğulmuş ve hasret çekmiş gibiydi.

“Pakhan’dan seni gizlememi istiyorsun.” Başımı aşağı yukarı salladım. “Tüm Bratva’dan…” Bakışları Hakan’ı tutan elime kayıp tekrar beni buldu. “Onu seviyorsun.” Elini çenesine sürdü. “Sen Bratva’ya aitsin Valeria. Kocan bir Türk olamaz.” Kaşlarım çatılırken başını tekrar tekrar sağa sola salladı. “İzin vermezler.” Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım, dediğini anımsıyordum. Kabullenmedikleri biri nasıl Bratva’ya ait olabilirdi ki?

“Ben kendime aitim. Ne Bratva’ya ne Pakhan’a ne de Türk mafyasına. Ben kendimim. Kurallarınız da caniliğinizde size kalsın. Ben aileme aitim.”

“Ailen benim.” Başımı tekrar sağa sola salladım. Acımasız davranıyordum ona. Farkındaydım. Bana yıllardır acımasız davranılmışken artık bencilce davranmak istiyordum.

“Ailem, Karanbey. Beni kurtaran ve kollarını açan adam. Senin ailen Bratva ve ben asla oraya ait olmayacağım.” Gözlerimin önünde beliren ceset dolu o bahçedeki anılarım netleşirken yavaşça yutkundum. Orası burasından çok daha acımasızdı, hissedebiliyordum.

“Seni burada bırakmamı istiyorsun.” Başımla onayladım. Uzun bir sessizlik aramızda gezinirken birkaç saniye sonra başını sağa sola salladı. Sessizliği bozan şey çalan telefonumun sesiydi. Pantolon cebimden çıkartırken çıkartıp ekrana baktım. Melih.

“Şuna cevap verip geliyorum.” Hakan’ın yanından kalkarken Raskol’a baktım. “Sakın ben gelene kadar kocama dokunayım deme.” Neye güvenerek onunla restleşiyordum bilmesem de garip bir şekilde korkutucu hissettirmiyordu. Sanki ona bağırıp çağırsam da Haldun veya Bekir gibi bana zarar verip konuşmayı bırakmam için şiddet uygulamazmış gibi geliyordu. Belki de o bir yabancıydı zihnime göre, kalbimse zihnimin aksine onu tanıyordu.

“Efendim.” Mutfağa girdiğimde yalnız ve oturma alnından uzaklaşmıştım, aynı zamanda kapı aralığından Hakan ve Raskol’u seyredip birbirlerini öldürmelerine engel olacak kadar yakındım da. İkisi konuşmaya başlamışlardı.

“Doğru mu?” Melih’in sert ses tonu birkaç saniye duraksamama neden oldu. Douglas mı haber vermişti? “Oraya geliyorum Kübra. O Rusların hepsini tek tek indirip Pakhan piçinin ayaklarına atmazsam bana da Enrico demesinler. Hepsini tek tek geberteceğim. Kocana söyle kimseye acımayacağım, ayağımın altında-”

“Bir sakinleş.” Sustuğunda başımı sağa sola salladım. “Derin nefes al. Buraya gelmeyeceksin. Hem sen İtalya’dan gelene kadar onlar gidecekler. Hem o iyi. Yemin ederim, çok iyi. Ona çok iyi bakmışlar.”

“Yalan söyleme Rus Kızı.” Sesinde yalan söylememi bekleyen o öfke kırıntıları akıyordu. Eğer yalan söylersem öfkesiyle her şeyi yakıp yıkarak rahatlayacaktı. Ama doğrusu buydu. Bakışlarım Raskol’un yanında rahat ve korkmadan oturmuş olan Nadia’da gezindi.

“Yemin ederim kardeşin iyi görünüyor. Gülümsüyor.” Bakışlarım telefondaki Melih’in görüntüsüne kaydı. Nadia’nın kötü olmayışı rahatlatıcı olsa da kalbim sızlıyordu. Kıyas yapmak doğru değil, farkındaydım. Yine de ben on dört yıl gülümsemenin ne demek olduğunu unutacağım bir evde cehennemi yaşamıştım.

Nadia’yı abine emanet ettin Valeria. Abin onu korudu. Bu yüzden o iyi ve zarar görmedi. Savunmasız bir kız çocuğunu koruduğun için kendinle gurur duymalısın. Kendine zalim olup geçmişin ağırlığı altında ezilip ah vah etmek yerine çeneni dikleştir ve kendini takdir et.

“Kardeşin dört yaşında kaçırılmamış mıydı? Raskol o kadar küçük birine neden zarar versin ki? Üstüne ben kaybolmuşken.” Onu benim yerime koymuş bile olabilirdi. “Ona zarar vermediklerinden emin misin?” diye sordu tekrar. Başımı onaylarcasına salladım. Melih'in duraksamasıyla dediklerimi düşünmeye başladığını anladım.

“Kardeşini görmek istemez misin? Belki iyi olduğunu görmen fikrini değiştirir.” Bakışları ekranda gezindiğinde maskesini indirdi. Baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıkıp başını salladı. “Bekle onu çağıracağım.” Melih'in hızla yürüyüp kapalı bir alana girdiğini gördüm. İçeri girdiğimde Raskol konuşmaya ara verdi.

“Ona abisiyle konuşacağını söyler misin?” Birkaç saniye duraksadı ve bakışları telefona kaydı. “Capo’yu bizzat tanıyor musun?” Sesindeki şaşkınlığı umursamadan yüzüne bakmaya devam ettim. Ona cevap vermeyeceğimi anladığı anda Nadia’ya döndü ve parmaklarını kıpırdatmaya başladı. Nadia’nın bakışları hareketleri takip ederken gülüşü kocaman oldu ve ayaklanıp bana yaklaşmaya başladı. Raskol onu hapsetse abisinin aradığını duyunca çabucak anlayıp mutlu olmazdı.

Acaba ona Capo’dan bahsetmiş miydi? On dört yıl Nadia’yı nasıl gizlemişti? Melih kardeşini ararken tüm düşmanlarını aradığını söylemişken Raskol’un yanı başındaki kız kardeşini nasıl öğrenememişti? Tüm bu soruların cevabını alması gereken Enrico’nun kendisiydi. Yine de merak etmeden duramıyordum.

Nadia’ya masayı işaret ettiğimde sandalyelerden birine oturdu. Telefonun arkasına sabit durması için bir şey yaslarken Melih’in aynı şekilde telefonu sabitliyor olduğunu gördüm. “Oturma odasındasın.” Melih başını sallayıp geriye çekildiğinde onları yalnız bırakmak için kameranın önünden çıktım. Melih’in elini hareket ettirmeye başlaması ve Nadia’nın çenesinin titreyişi peş peşe yaşanırken Nadia ellerini hareketlendirip ona cevap verdi. Geriye adımlayıp onlara özel alan bıraktığımda bakışlarım Raskol'a kaydı. Gözleri hızla hareket eden o işaretleri yakalıyordu.

"Başkalarının konuşmasını izlemek kibar bir davranış değil." Bakışlarını bana kaydırdı. Beni anlamaya çalışıyordu. “Capo kardeşini koruduğunu duyunca sevindi.” Buraya gelip seni ve adamlarını öldürecek kadar sevindi hatta.

“Capo’yla nasıl tanıştın? O mu tanıştırdı?” Başıyla Hakan’ı işaret etti. Hakan, Enrico ile bağlantım olduğunu söylemememi istemişti. Artık buna gerek kalmadığını görebiliyordum.

“Belki de kız kardeşi korunan yalnızca o değildir.” Bakışları donuklaşırken dudakları aralanıp kapandı. Bakışları Nadia ve benim aramda gidip gelirken kaşları çatılmaya başladı. “Evet. Eğer Nadia’nın kim olduğunu anladığın an onu abisine teslim etseydin, muhtemelen beni de erken bulurdun.” Melih benim ailemi aramıştı ve bulamamıştı. Çünkü kimliksizdim. Hiçbir soyada veya aileye bağım yoktu. Bratva beni kabul etsin diye gayrimeşru olan çocukluğumu saklamışlar ve soyadımı almama izin vermemişlerdi. Eğer Enrico, Nadia’yı gerçekten bulsaydı, bende on dört yıl tutsak kalmak yerine evime geri dönerdim. “Artık bunların bir önemi yok. Ben artık tutsak değilim ve bir ailem var.” Raskol’un bakışlarındaki acıyı görmek istemediğimden bakışlarımı Hakan’a çevirdim.

“Onlara kızgındım Volk.” Anılarımda da Volk dediğini anımsıyordum. Yine de niye bana kurt dediğini hatırlayamıyordum. “Bir gece tüm ailemi aldılar. Capo’nun adamları. Her şeyi yerle bir ettiler…Seni aldılar.” Ailesini kaybeden yalnız ben değildim, oydu da. Melih’in onlara saldırdığını düşünmüyordum. Eski Capo’dan mı bahsediyordu?

“Capo mu saldırdı?” Zihnime dolan o katliamın nedeni bu muydu? Kaçırılmadan önce saldırı ortasında mı kalmıştım? Dudakları aralanıp kapandı tekrar. “Hatırlamıyorsun.” Dedi fısıldarcasına. Bakışları masada abisiyle konuşan Nadia’ya kaydı. Belki de Nadia’nın abisini hatırlaması gibi onu hatırlamamı beklemişti. Nadia’yla aynı hapsoluşu yaşamamıştık.

“Capo öldü ve oğlu geriye kaldı. Onunla yine çalışmaya devam ettin. Kardeşini arayan Enrico’ya tek kelime etmedin. İntikamına devam etmeyi sürdürdün.” Başını salladı.

“Başta onun kimin kardeşi olduğunu bilmiyordum. Yeterince derdim varken o kızın suratına bakmadan güvende olmasını sağlamaktan başka bir şey yapmamıştım. Daha sonra yeni Capo, Enrico… Dedemi öldürmeye kalktı ve kardeşini aradığı söylentisi kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Suçladığı Pakhan’dı. Nadia benimleydi ve dedemin bile haberi yoktu Valeria. Ondan bile saklayacak bir yol buldum. Seni saklarken yıllarca tecrübe edinmişim sanırım.” Beni saklarken mi? Anılarımda var olan ev ve orman dışında bir mekan hatırlayamıyordum. Buradaki depoya kapatılışımı veya kaçışımı anımsasam da Rusya’ya dair başka mekân bilgimin olmayışının nedeni bu muydu? Beni büyürken saklamış olmaları mıydı?

Doğduğun andan beri tutsaksın Valeria. Doğduğun andan beri bir kafeste yaşamışsın.

“Niye?” Sorumun devamını anlamadığı için konuşmaya devam ettim. “Niye Enrico’nun acısına son vermedin? Kardeşini kaybetmişken niye başka birinin bu acıya hapsolmasına izin verdin?” Bakışlarında en ufak bir pişmanlık aradım. Yaptıkları için üzülmeliydi. Ama değildi. Bu dünyanın raconu neyse onu yapmaktan çekinmemiş, gelecekte de çekinmeyecekmiş gibiydi bakışları.

“Dediğim gibi başlangıçta kimin kardeşi olduğunu anlamadım. Daha sonra İtalyanlar bizim canımızı yakacak saldırılara devam edince onları araştırmaya başladım. O zaman anladım, onun kim olduğunu.” Bakışları tekrar Nadia’yı buldu, Melih’in bana baktığı gibi bakıyordu. Onun kim olduğunu anladığında onu kanatları arasına mı almıştı?

“Ne zaman anladın?” Bakışları beni buldu. Onu sorguluyordum çünkü onun gibi kardeşini arayıp bulamayan Melih vardı.

“Sen kaybolduğunda yaralıydım. Kendime gelene kadar onunla Artem ilgilenmiş.” Hakan’ın dosyada gösterdiği bir diğer isimdi. Raskol’un yıllardır sadık adamıydı. Douglas ve Faruk arasında biri olduğundan bahsettiğini anımsıyordum. “Artem’e senden bahsettiğim için başıma bir iş gelirse o eve gelmesi gerektiğini ve seni orada bulamazsa o ağaç kovuğunda saklanacağını defalarca kez söylediğim için seni almaya gelip Nadia’yı bulmuş.” Yine öfkeli bakışları beni buldu. Orada olmayışımdan dolayı yıllardır sinirlenmişti bana. Gözleri bunu ele veriyordu.

“Kendime geldikten hemen sonra babamı öldürmekle suçlandım. Oradaki bütün adamlarımızın üzerinden çıkan kurşunlar benim üzerime kayıtlı silahtı. Evi kundaklamak için atılan zippoda benim işaretim vardı. Her şeyi ben yapmışım gibi kanıtlar sunulduğunda hastaneden çıkalı saatler bile olmamıştı. Pakhan buna inanmasa da o evde sakladıklarımı öğrenmek istediği için ve ona seni anlatmak istemediğimden bir şey gizlediğimi anladı ve inanmış gibi yapıp cezamı çekmemi istedi.” Suçu olmadığını bile bile ona ceza mı kesmişti? Pakhan’ı görmeden bile sinirlerim bozulmuştu.

“Ne yaptı?”

“İki yıla yakın Rus hapishanesindeydim.” Melih, Rusya’daki hapishanelerin azılı suçlarla çevrili bir cehennem olduğundan ve bazı mafya üyelerinin çocuklarını güçlendirmek için oraya gönderip güçlendirilmeleri için bir başlarına bırakıldığından bahsetmişti. “Daha sonra cezamı çektiğimi anlamış olacak ki ev hapsine indirdi cezamı.” Hakan’ın bana anlattığı araştırmayla örtüşüyordu Raskol’un anlattıkları.

“Artem, Nadia’yı karşıma getirdiğinde senin kaybolmanın üzerinden tam üç yıl geçmişti bile.” Gözlerim kısıldı. İki yıl hapsedilmişken kaybedilen bir yıl neredeydi. Dudaklarım aralanırken başını salladı. “Hastanede bir yıl kalmışım. Uyandığımda bende şaşırmıştım.” Dudakları kıvrılır gibi olurken arkasına yaslandı. Ben buradayken o da Rusya’da hapsedilmiş, canı yakılmıştı. Ona karşı hissettiğim kırgınlık bir parça da olsa yok olurken çenemi dikleştirdim.

“Ne zaman anladın?” Başımla Nadia’yı işaret ettim.

“Uzun bir süre Rusya’daki işlerle ilgilenirken dünya mafyasında ne olduğunu umursamadım. Seni Rusya’da sanıyordum. Hatta Pakhan’ın sakladığını. Zaman geçtikçe ona yakınlaşıp güvenini kazandığım zaman bana daha fazla sorumluluk verdi. Elinin altındaki çoğu gizli belge, depo…Yıllarca bilmediğim gizli tesisler…Hiçbirinde sen yoktun. Bir gün, Fedor geldi adaya. Onu gördü.” Başıyla işaret etti Nadia’yı.

“O zaman emin oldum. Kaybolman, benim suçlanışım, Nadia…Her şey amcamla oğlu Fedor’a bağlanıyordu. Kanıt yoktu, bir histi sadece. Bu yüzden Rusya’ya değil dünya mafyasına açılmak istediğimi söylediğimde ilk olumsuz karşılık veren amcam ve Fedor’du. Pakhan’sa bana güveniyordu ve İtalya’yı verdi bana. Yıllar önce kardeşimin ortadan kaybolduğu o saldırıda babam dahil herkesi öldürdüler ve suçu üzerime attılar. Orlando, babamdan nefret ederdi. Capo'da." Eski Capo Melih'in de kaderini mahvetmişti anlaşılan. "Pakhan kanıtları gösterdi. Tüm öfkemle İtalyanları bastıracağımı düşündüğü için oradaki ara bulucu olmama izin verdi.” Hakan sessizce ikimizin arasındaki sohbeti anlamadan yanımızda oturmaya devam ediyordu. O kadar yeni bilgi öğrenmiştim ki tüm bunları düşünüp sakince yorumlamak istiyordum.

“On yıl.” Duraksadım. “On yıl geçtikten sonra ilk kez Capo’nun toplantısına katıldım. Maskenin ardından gördüğüm yeşil göz bana Nadia’yı hatırlatsa da bakabileceğim bir fotoğrafı yoktu. Yeni Capo tahta geçtiği gibi kendisi ve kardeşlerinin yüzünü sildirdi her yerden. Hiçbir fotoğraf yok, kanıt yok. İsimler var ama yüzler yok. Sadece isimleri ve Nadia ölü görünüyordu kayıtlarda.” Derin nefes aldı. Sanırım yıllardır içinde tuttukları bir oturuşta anlatmak istiyordu.

“Pakhan’ın gizli kasasında Capo’nun eski aile fotoğrafını bulunca anladım. O aileye ait.” Capo’nun yüzünü biliyor muydu? Kaşlarım çatıldı. Melih’in her Rusların geldiği zamanlarda hastalanıp yatağa düştüğü zamanları anımsadım. Pakhan geliyor demişlerdi ve Enrico’nun yüzünü bilen bir o kalmıştı. Saklandığından ve çoğu zaman fotoğraf çektirmekten nefret ettiğinden Haldun’un hayalet sağ kolu olmuştu. Bu yüzden onun yüzünü bilmelerine rağmen burada oluşunu fark edememişlerdi.

“Sonra sustum. İçimdeki şüpheyle susup zamanın geçmesini bekledim. Enrico’nun da benim gibi canının yandığını görmek istedim. Ailemi katleden ailenin kahrolmasını istedim.” İntikam istemişti. Bakışları masada ağlayarak abisiyle konuşan Nadia’ya kaydı. “Ona kötü davranmadım, yemin ederim. Yine de Enrico’ya merhamet göstermek içimden gelmedi.” Benim tanıdığım kişi Melih’ti. Enrico olduğu zamanlarda acımasızlığının varlığından Douglas’ta bahsetmişti. Birbirlerinden intikam alma hevesleri daima etrafındaki masumların canını yakmıştı. Ortak bir ticaret yönetseler de birbirlerini hiç sevmemişlerdi. Dediği gibi babamı katletmiş miydi? Anımsadığım o vahşet ve dökülmüş kanın sorumlusu Enrico muydu?

Pakhan’a güvenmek için çok erken Valeria.

“Buradaki bazı mafyalar da bunu düşündüğünden pek merhamet göstermediler bana da. Yine de buradayım. Buradasın. Şimdi ne olacak? Beni onlar gibi sürükleyip Rusya’da bir cehennemi yaşamama ortak mı olacaksın yoksa bana özgürlüğümü ve mutluluğu veren adamla kalmamın bir yolunu mu bulacaksın?” Bakışları Hakan'a kaydı ve göğsünü şişiren bir nefes aldı.

“Bilmiyorum Val. Seni bulmayı o kadar istiyordum ki, sonrasını planlamadım.” Birkaç saniye duraksayıp İtalyancayla Hakan’a bir şey söyledi. Hakan’ın kaşları çatılırken aynı sert tonlamada onunla konuşmaya başladı. İkisinin ne konuştuğunu bilmeden bakışlarım kim konuşuyorsa onun çehresini incelemeye başladı. Sanırım burada olduğumu unutmuşlardı.

Raskol geldiğinden beri Hakan’ın anlamadığı dilde konuşmalarınıza say.

Gözlerim Nadia’ya kaydığında ıslanmış yanaklarını silip kocaman güldüğünü gördüm. Melih'in kahkahasını duyduğumda gözlerimi kırpıştırdım. Nadir kahkaha atardı ve kardeşi bunu asla duyamazdı. İçim burkulurken Nadia bakışlarını bana çevirip gelmem için salladı. Hazır Hakan’la Raskol konuşurken bende ayaklanarak Nadia’ya adımladım. Telefonu bana uzattığında yanağıma öpücük kondurup gülümsedi. Raskol’un yanındaki yerine otururken kıpır kıpırdı.

Ben niye abimi hatırlayamıyordum ki?

Ekrandaki Melih'in kızarmış gözlerini kırpıştırıp yanaklarını sildiğini gördüm. Hızla burnunu çekip ciddileşirken çoktan mutfağa atmıştım kendimi. "Teşekkür ederim Rus kızı." Gözlerimi devirdiğimde güldü. "O aileden olmanı beklemiyordum doğrusu ama ne yazık ki onlardansın." Abim olan Raskol’un geç de olsa onun kardeşi olduğunu anlamasına rağmen susmuş olmasını ona söyleyemedim. O benim ailemi başından beri bilse aynı şekilde davranır mıydı diye düşünmeden edemiyordum. Buna net bir cevabım yoktu. İçinde oldukları kafese göre yaşıyorlardı hayatı, alıyorlardı kararları.

"Bu kadar kötü bir şeymiş gibi konuşma." Kabul ediyordum, kötü bir şeydi. Hatta kötü bir şeyden ziyade korkunçtu. Bu dünyadan nefret ederken bu dünyaya doğmuş şansızlardan biri olmayı beklemiyordum.

"Kötü bir şey. Pakhan, Fedor, hatta Raskol. Onlar tehlikeli adamlar. Haldun ve Bekir onların yanında melek kalır-"

"O adamlar kardeşini hayatta tutmuşlar. Raskol kardeşini korumuş daima." Başını salladı. “Ona bir damla bile zarar gelmiş olsa bu kadar parıldayarak gülümser miydi kardeşin?” Duraksadı ve ekrana sessizce bakmaya başladı. “Kendini kötü hissetmen için söylemedim.” Kızgındım, kime olduğumu bilmeden kırgın ve bunalmış hissediyordum. Bugün çok uzun bir gündü ve çokça kötü olay yaşanmıştı sadece.

“Haklısın. Seni o evde daha az zararla korumam lazımdı.” Omuz silktim. Kendini berbat hissetsin diye söylememiştim ki. “Sen pek memnun görünmüyorsun. Aileni buldun Rus Kızı.”

“Hatırlamıyorum ki, bulduğuma sevineyim.” Dürüstçe itiraf ederken ada tezgahının etrafındaki yüksek tabureye oturdum. Hala buradan salondaki adamları görebiliyordum. “Ben…Bugün zor bir gün geçiriyorum. Kafam allak bullak. Raskol beni götürürse Rusya’ya ve Hakan’ı yalnız bırakırsam kafayı yerim. Oraya gitmek istemiyorum.” Melih’in kaşları çatıldı.

“O zaman gitmezsin.”

“Öyle değil. Bratva Hakan’a musallat olursa onun canını yakacaklar. Sen anlattın. Pakhan düşmanı olunacak biri değil, dedin. Ondan saklanmak için kırk takla attın resmen. Pakhan, Hakan’a sorun çıkartırsa ne yapacağız? Hakan’ın başında onca sorun var ve bir de Bratva mı olacak? Engelleyecek tek bir gücüm yok ve onun canı yanacak.” Endişem Rusya’ya götürülmekten ziyade Hakan’ın canını yakma ihtimalleriydi. Bratva daima acımasızlıklarıyla bilinirdi.

“Madem böyle sorunların var niye bana söylemiyorsun ki?!” Bağırışıyla susup derin bir soluk aldım. Nefes almadan konuştuğum için çileden çıkmıştı. Ne zaman hızlı ve çok konuşsam siniri bozuluyordu. Elini şakaklarına sürüp sakinleşmek için duraksadığında bile ters ters bana bakıyordu.

“Raskol ikna olmazsa Douglas, bana haber verecek ve Antonio senin götürülmene engel olacak. Onu öldürseler seni götürmelerine izin vermez. Tamam mı?” Bakışlarım Hakan’la konuşmayı sürdüren abimde gezindi. “Tamam mı, diye sordum Rus Kızı.”

“Tamam.” Bakışlarım tekrar Melih’i buldu. Başını salladı ve bileğindeki saate baktı. “Nadia’nın orada olduğunu duyunca jeti ayarlamalarını söyledim. Birazdan uçuşa geçeceğim. Üç saati bulur oraya gelmem. Kardeşimi alacağım ve abin olacak o Rus’un kıçına tekmeyi vurup ülkesine postalayacağım. Daima bir Rus’u tekmelemekten hoşlanırım.” Kaygılarımı bastırıp onunla uğraştığım zaman kullandığım ses tonuna geçtim.

"Nefretini bir iki dakika görmezden gel ve minnettar ol. Raskol senin kardeşini korudu. Bunun anlamını biliyor musun?"

"Tanrıya şükürler olsun ki bende seni korudum ve ödeştik. Bir Rus'a borçlu olmaktan nefret ederim." Değişmeyeceklerdi. O yüzden omuz silkmekle yetindim. Onların birbirlerini sevmemelerini umursamamalıydım. Geçmişleri, öfkeyle yetiştirilmiş olmaları, intikam hırsları... Tüm bunlar onları bu hale getiriyordu. Buna bir çözümüm yoktu. Birbirlerine minnet duyarken nefret edecek potansiyelleri vardı.

"Oraya geleceğim. Kocana söyle. Winter is coming.” Ne? Dudaklarını kıvırdığını gördüm. “Bir şakaydı. Neyse. Gelince görüşürüz.” Arama sonlandığında telefonu indirip derin bir soluk eşliğinde tabureden indim ve bizimkilerin yanına geçtim.

“Kararını verdin mi?” Raskol gözlerini kıstı. "Yardım gerek, Raskol." Sanki bunu bekliyormuş gibi aniden omuzlarını dikleştirip soru sormadan onayladı beni.

"Daima. Ne istiyorsun? Kimi öldüreyim?" Gözlerimi kıstım. Niye birini öldürteyim ki?

Hakan’ın canını sıkan herkesi vurduralım Kübra. Hem krizi Ruslar başlatmış olur ve Hakan'a zarar gelmeden düşmanları elemiş oluruz.

"Birini öldürmeni istemiyorum. Sadece Pakhan’dan kocamı korumanı ve bize bulaşmamasını sağlamanı istiyorum.” Birkaç saniye düşünceli bir ifadeye büründüğünde sessizce onay vermesini bekledim.

"Türklere yardım etmemi mi istiyorsun?" Kaşlarını ağır ağır çattı. Bundan hoşlanmamıştı anlaşılan. "Bir Türk'e asla yardım etmem." Niye hayatıma giren her adam bir tutam ırkçı olmak zorundaydı ki? Melih ve Faruk Rus oluşuma, Faruk Douglas’ın İtalyan oluşuna… Hakan Meksikalıları sevmiyordu zaten. Liste uzayıp gidiyordu.

"Bana yardım edeceksin." dediğimde gülümsedi ve elini pantolonun cebine tıktı. "Bundan çıkarım ne?" Suratına bir yumruk ister misin Raskol?

“Huzur. Kocamın canı yanarsa veya beni yaka paça Rusya’ya götürürsen, orayı cidden başına yıkarım.” Çetin evinde burunlarından getirdiğim gibi Bratva’yı da illallah ettireceğimden hiç şüphem yoktu.

"Türk mafyasından birine yardım etmem." İtiraz etmek istediğimde elini kaldırıp susmam için salladı. "Yetiştiriliş tarzımıza ters bu. Senin ailem dediğin her kimse Bratva’nın size bulaşmamasını sağlarım. Kanın Rus ve yardım edeceğim sensin. Pakhan’ın veya Bratva’nın dikkatini çekerlerse onlara yardımcı olamam. Olmayacağım da. Rus'un, Rus'tan başka dostu olmaz."

"Hakan benim dostum değil, kocam-"

"Şu kelimeyi her kullandığında kafama sıkasım geliyor." Homurdanışıyla ters ters baktı. “Teknik olarak sen Valeria'sın ve evlenmiş sayılmazsın." Kaşlarımı çattığımda omuz silkti. "Yani kocam diye, diye kendini kandırma diye diyorum. O aileden falan değil. Evli olsaydınız hadi neyse ama değilsiniz."

"Biz evlendik. Nikah-"

"Kübra Çetin misin sen?" Dudaklarımı aralayıp kapattım. Değildim. O mahkumiyetimin kanıtıydı. Ben Valeria'ydım. Valeria evli değildi. Yaşadığım aydınlanmayla Hakan'a döndüm. Raskol, Hakan’a İtalyanca her ne dediyse Hakan kaşlarını çattı ve öfkeyle homurdandı.

Aile soyağacında Valeria diye biri yoktu sonuçta. Bu da Bratva’ya da ait olmadığımın kanıtıydı. Benim kimliğimin olmayışına bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi bile.

"'Siktir git puşt'un Rusçası ne Karım?" Bakışları Raskol'daydı. İsterse İtalyanca konuşup anlaşabilecekken Raskol’un kendi dilinde küfretmek istiyordu. Rusça, küfür anlamında Türkçedeki zenginliğe sahip değildi. Bunu nasıl çevirebilirdim ki? "Söyle ona ‘Biz evliyiz.’ Gider Rusya'da da bir nikah daha kıyarım. Yiyorsa engel olsun it." Tüm bunları Türkçe söylediği için Raskol kaşlarını çatarak Hakan'ı anlayamayacağını bilmesine rağmen anlamaya çalışıyordu. "Abin olan kısmı saymazsam tam bir piçin teki. Tabi ki evliyiz biz."

"Bana kötü şeyler söylüyor değil mi?" Raskol'un kalın ses tonundaki ciddiyetle gülmeye başladım. Gülmelerim kahkahaya döndüğünde elimi karnıma yaslayıp öne eğildim. Her genç kızın hayali, aynı dili konuşmalarına rağmen sinirlenince kendi ana dillerinde konuşarak karşı tarafı sinir eden abisi ve eşinin deliliğine şahit olmasıydı.

"Hakan bizim evlendiğimizi söylüyor. Senin kız kardeşim olduğum için ayrıyeten değer vereceğini söyledi. Rus kadınlarını severmiş." diye açıkladım. Çarpılacaksın Kübraaa.

"Valeria bekar bir kadın." dedi Raskol. "Evli olsaydı, düğününü yapardım, değil mi?" Raskol ve Hakan hala bakışlarını birbirinden ayırmamıştı. “Kardeşimin evlendiğini hiç sanmıyorum.” Elimdeki yüzük ne?

"Abim tekrar evlenmemizin her açıdan iyi olacağını söylüyor." Hakan'a dönüp konuştuğumda çatık kaşları düzelir gibi oldu. “Bir kimliğim yokmuş bu yüzden evli olmadığımı düşünmüş.”

"Şimdi bile konsolosluğa gider nikah kıyabiliriz." diye destekledi beni. “Hatta sana yeni kimlik bile çıkartırız. İstiyorsa Rusya’da da nikahıma alırım seni.” Kıkırdayarak Raskol’a döndüm.

"Kocam, ailelerimizin birleşmesinden onur duyarmış ve en kısa zamanda Rusça öğreneceğini dile getirdi." Raskol'un çatık kaşları eski haline döndüğünde konuşmaya devam ettim. “Hatta seninle tanıştığı için mutlu olmuş.”

“Tabi mutlu olacak. Yıllardır kardeşimi aramışım sonunda onun yanında bulmuşum. Dua etsin onu öldürmediğime.” Bu çok kabaydı. Burun kıvırıp Hakan’a döndüm.

“Senden başka damat istemezmiş. Buraya geldiğinde senin canını almayı istemiş ama çok yakışıklı olduğunu görünce vazgeçmiş. Bana senin gibisi yarışırmış, öyle dedi.” Hakan’ın bakışları sonunda bana kaydığında ifademi bozmadan bakmaya devam ettim. Ne yani gerginliğimi yalan çevirilerle atmaya çalıştıysam, adam mı öldürdüm canım?

“Ben sana yakışıklı olduğumu söyledim. Kibirli saydın beni. Söyle ona gidiyorsa gitsin. Misafirliği yetti. Onca adamıyla evimde olmasından hoşlanmıyorum.” Sanırım onunla aynı dili konuştuğunu unutmuştu bile.

“Seni burada ağırlamaktan memnun olduğunu ve istersen bu gece burada kalman gerektiğini söyledi. Türkler misafirperverliğiyle bilinirler.”

"Aferin ona. Ama burada kaldığım duyulursa Pakhan sorgular. Hiç gerek yok.” Yalandan cümleler çevirmek ne zordu ya.

"Abim izin almana gerek olmadığını, birbirimizi seviyorsak seve seve destek olacağını, senin gibi bir adamla evlendiğim için onur duyduğunu söyledi."

"Bu kadar uzun konuşmadı Karım. Sen dalga mı geçiyorsun?" Dudaklarımı birbirine bastırıp masum olan bir bakış attığımda Hakan cık cıkladı ve anlamadığım bir dilde bir şey söyledi. Raskol dudaklarını kıvırıp güler gibi oldu. Tamam bu rahatlatıcıydı.

Raskol ve Hakan bir süre daha İtalyanca konuştuktan sonra Raskol ayaklandı ve Nadia onun gibi hızla kalktı. Raskol elini iç cebine atarken Hakan’la bende ona ayak uydurmuştuk bile. Tam karşımda durdu ve bir kez daha yüzümü derin derin incelemeye başladı.

“Bratva’yı senden ayrı tutacağım. Ama dediğim gibi dikkat çekerseniz Pakhan’ın önünde ben bile duramam.” Avucunu açıp eski bir altın madalyonu uzattı. Sol bileğinde boynundakinin aynısı bir dövme daha vardı. Madalyonu alırken bakışlarımı kaldırdım.

“Kaç dövmen var? Boynundakinin aynısı olan.” Dudaklarında sıcak bir gülüş belirdi. “On dört. İki bilek, on parmak, bir boyun, biri de göğsümün tam ortasında.” Beni bulamadığı her yıla bir dövme mi yaptırmıştı?

“Bana kızgınlığın ve kırgınlığın geçtiği bir gün, anlat. On dört yılını. Bir de liste yap. Canını yakan kim varsa.” Dudaklarımı kıvırdım.

“Enrico hepsini halletti.” Raskol’un yüzünde bir anlığına utanç dolu bir ifade belirir gibi oldu, Nadia’yı yanında tutuşundan mıydı bu utanç? “Enrico’ya kardeşini yanında bile isteye tuttuğunu söyleme olur mu? Yıllarca bana dost olmuş ve abilik yapan birinin gerçek abimi öldürmesini istemem.” Raskol beni şaşırtan bir şey yaptı ve kolunu omzuma dolayıp bana sıkıca sarıldı. Aşina olduğum güven verici sarılışın tadını çıkarırken saçlarımı okşayıp geri çekildi. “Görüşürüz Valeria.

“Görüşürüz R.”

 

 

 

 

KARANBEY

Her şey korktuğumun aksine hızla eski haline döndü. Raskol geldiği araçlarla birlikte gitti ve tekrar eski huzurlu karanlığa bıraktı. Kübra ile Rusça ne konuştuklarını o an anlamasam da Kübra, Raskol gittikten sonra her şeyi özetlemiş ve güvende olduğumuzu düşünmeme neden olmuştu. Gariptir ki Raskol’la beraber dünün yaşanmışlıkları da silinip gitmişti. Efe bebek ağlamamış olsa onun varlığını bile unutmuştum. Kübra ortalıktan kaybolduğunda Efe bebeğin yanına gittiğini biliyordum. Faruk evine geçmiş, Asya onun peşinden gitmişti. Douglas’la karşılıklı otururken sigara içip olanları düşünüyorduk.

“Zaman hızlı geçiyor.” İç çekti Doug. Zeliha, müştemilattaki odasına çekilmişti. Raskol’un kız kardeşini aramak için getirtilmiş ama yanı başındaki Kübra’nın farkında bile olmadan haftalarını geçirmişti. Muhtemelen gözlediği kişi babamdı ve ona yardım ettiğimi sanarak benim yanımda işe başlamıştı. Daha sonra da hayalleri yıkılmış olmalıydı. “Ufacıktı. Kocaman olmuş.”

“Nadia mı?” Halamın kızı olsa da görmediğim biriyle bağ kurmamış olmama şaşırmıyordum. Halamı hatırladığım anlarım bile neredeyse yoklardı. Onun kızını benimseyememiştim.

“Evet. Gençken benim saçlarım uzundu. Belime kadar.” Gözlerimi kıstım. Douglas’a asla uzun saç yakışmazdı. “Neyin vardı?”

“Uzun saç…Havalıydı benim zamanımda.” Cık cıklarken başını sağa sola salladı. “Saçlarımı kesecektim aslında ama Nadia doğunca ve büyüdükçe saçlarımla oynamaya başladı.” Dudakları kıvrıldı. “Onun Barbie’siydim.” Kahkaha atmaya başladığımda gözümde pembeler içindeki uzun saçlı bir Douglas’ı getirmeye çalıştım.

“Zihnim artık seni pembe ve kocaman bir Barbie bebek olarak hatırlayacak.”

“Bunu Faruk’a anlatma Patron. Bir ömür bununla ilgili şaka yapıp durur.” Gülüşü kulaklarıma ulaştığında yavaşça kahkahamı azalttım. Gökyüzü aydınlanmaya başlıyordu ve dünden beri yaşadıklarımız sanki birkaç aylık yaşananlarmış gibi halsiz hissetmeme neden oluyordu. Douglas’ın anılarından bahsedişi ve gülmem kendimi kötü hissettirmişti.

Dün Buse öldürülmüştü, beraber büyüdüğümüz Sibel tarafından.

Dün gece Raskol gelmişti, garip bir şekilde sakince çekip gitmişti.

Dün Ali’yi gömmüştüm tamamen, duygularımı bile belirleyecek olan onun anıları değil, yalnızca bendim.

Dün kimsesiz bir bebek karıma emanet edilmişti, içeride onunlaydı.

“Enrico kardeşine kavuşsun da.” İç çektim. Yaşadıklarımızdan dolayı huzursuz hissedişim devam ediyordu. “Ben bir karar verdim Doug.”

“Ne kararı? Bratva’ya gelin mi gideceksin?” Zevzek. “Tamam bu gerçeği yumuşatmak istedim Patron.”

“Berbat bir espri yeteneğin var.” Derin bir soluk alırken korumalarda gezdirdim bakışlarımı. “Enrico, kardeşine kavuşunca Kübra’yı alıp gideceğim buralardan. Tüm bu karanlıktan, intikam hırsından, kandan uzakta neresi varsa oraya.”

“Annenden vaz mı geçiyorsun?” Başımı onaylarcasına salladım. Hayatta kalan ve nefes alan karımı intikamım uğruna kollarımda son nefesini vermesine de dayanamazdım. Bana nefes olmuş kadının nefesi için hayatımı değiştireceksem değiştirecektim, Kübra benim önceliğimdi. Yanımda güvendeydi ama bir o kadar güvensiz bir dünyadaydık.

“Annemin mezarı olsun diye kaç kişi daha kollarımda ölecek ve ben buna şahit olacağım? Annemi bulacağım ve intikamını alacağım diye kaç kişinin sırtımızdan bıçaklamasını bekleyeceğim. Ali, Buse, Sibel, Özkan, babam, Haldun…Bu işe girince insanın düşmanı olur biliyorum. Ama sırtımdan bıçaklanmaktan yoruldum.” İç çektim.

“Birilerinin bir şekilde zamanında arkamı dönüp gitmediğim için zarar görmesini de istemiyorum.” Elimle Faruk’un evini işaret ettim. “O siktirip gitseydi, şu an çoktan Sibel ile evli olurlardı ve Sibel bu işlere bulaşmazdı. İntikam diye yanımda sürükleniyor. Sırtından değil kalbinden bıçaklandı o. Bu yüzden gideceğim. O da kardeşiyle gitsin. Herkes bu amına koyduğum karanlığından defolup gitsin artık. Karanlıkta diğerlerinin boynuna dolansın.”

“Ceketini alıp ben gidiyorum diyemeyeceğini biliyorsun Patron.” Başımı onaylarcasına salladım. Bunun bilincindeydim. Bu karanlık mafya dünyası bir kafesti. Kübra bahsetmişti günler öncesinde. Kırık bir kafesin içinde hapsoluşumuzu dile getirmişti. Kafesin kırık uçları özgürlüğe her kanat çırpmak için kafesten çıktığımızda canımızı yaktığı için kaçıp gitmeye veya o kafesi parçalamaya cesaret edemediğimizi söylemişti. Sadece özgürce kanat çırpmaya çalışıp daha fazla yara bere içinde kanayıp duruyorduk. O siktiğimin kafesinden çıkmak istiyordum. O kafese kendimi kapatan bendim. Şimdi kırıp defolmak istiyordum.

“Koltuğun sahibi Ferhat, benimkini de verir birine. Babamın Pakhan’a ötmemesi için canını aldıktan sonra gideceğim. Kübra…Valeria daha iyi bir hayat hak ediyor. Raskol ayak üstü anlattı gitmeden önce. Kübra oradayken de tutsakmış. Bratva’nın haberi olana kadar on bir yıl boyunca ev ve yakındaki orman dışında bir yer görmemiş. Büyüdüğü topraklarda onun kafesiymiş.”

“Bratva’nın haberi yoksa bizim de onun kim olduğunu bulamamamız çok normalmiş.” Douglas başını sağa sola salladı. “Sizin bir sözünüz var. Her şerde bir hayır vardır. Belki de Enrico başından beri onun kim olduğunu bilseydi daha kanlı bir yöntem deneyecekti. Yengeyi kullanıp Pakhan’ı diz çöktürmeye bile çalışabilirdi.” Bu ihtimalin gerçekleşmeyecek olmasına rağmen duymak sinirlerimi bozmaya yetmişti bile.

“O zamanlar fevriydi yani.” İyi ki başından beri Kübra’nın ne kanı taşıdığını bilmeden ona bağlanmıştı. Kendi babasını bile öldüren birinin bir kız çocuğunun canını bağışlayacağını hiç sanmıyordum.

“Fevri ve kana susamış. Türkiye onu sakinleştirdi. Umalım da bu sakinlikte kalsın.” Bileğindeki saate baktı. “Enrico muhtemelen inmek üzeredir.” Sigaramı son kez çekip söndürdükten sonra ayaklandım.

“Onun delice bir şey yapmaması için buluşma yerini öğren. Gideceğim. Raskol’u vurmak gibi bir delilik yapmamalı.” Douglas onayladığında içeri girmek için hareketlendim. Kübra’nın olduğu odayı açtığımda loş ışıkta yatan bedenini seçebildim. Yatağın etrafını dolaşırken ortasında uyuyan bebekle duraksadım.

“Efe.” Başımı sağa sola salladım. Biri daha it babasının kurbanıydı. Öfkem hızla silinirken yatağın diğer tarafına kıvrıldım. Sırt üstü yuvarlanıp tavana bakmaya başladım. Bu bebekle ne halt edecektik ki?

🖤

Buse Korkmaz

Mezar taşını okurken Kübra yanımdaydı. Ali’nin kurbanlarından biri daha yitip gitmişti. Suçlu yanları olsa da suçsuzdu artık gözümde. Ali’nin yaptıklarından sonra diğer herkesin yaptıklarını affederken buluyordum kendimi. Hesaplaşmam gereken kimse hayatta değildi. Bu da benim cezamdı.

“Gidelim mi?” Kübra’ya döndüğümde mezar taşına yaklaşıp geldiğimizden beri avucunda sakladığı emziği çıkardı ve Buse’nin mezarının kenarındaki toprağı kazıp emziği oraya gömdü. “O öyle bir yetişecek ki bu dünyanın karanlığı üzerine düşmeyecek ve asla eline silah almayacak. Söz veriyorum.” Toprağı okşadıktan sonra eğildi ve fısıldayarak konuşmaya başladı.

“Ali’yi görürsen kıçına tekme at. Saçını başını da yolabilirsin.” Dudakları kıvrıldı. “Umarım orada karşılaşmazsınız ve cehennemde yanıyordur.” Geri çekilip toprağı bir kez daha okşayıp ayaklandı. Son kez mezara bakıp bana döndü. Ali’nin hatırası da Buse’yi gömdüğümüz gibi toprağın altında kalmıştı. Onun yaşattıklarını geri alamazdım. Canını yaktıklarını hayata geri de döndüremezdim. Sadece kabullenip hayatıma bakmaktan başka yolum yoktu.

Hiçbir şey yaşanmamış gibi silip atmak en kolayıydı. Daha az canım sıkılıyor ve yanıyordu. Sakin ve soğukkanlı oluşumun nedeni buydu. “Artık gidebiliriz.” Kolumu uzattığımda itiraz etmeden elini dirseğime bıraktı ve mezarlığın dışında yürümeye başladık. Bizden başka kimse kalmamıştı.

“Melih kardeşiyle buluşabildi mi?” Ona niye ısrarla Enrico demediğine anlam vermesem de başımı olumsuzca salladım. “Cenazeden sonra geçeceğim. Abini öldürmesin diye aracı olayım.” Kübra gözlerini kısarken bakışlarını bana çevirdi.

“Bende geliyorum. Bende aracı olup senin ölmemeni sağlarım.” Arabaya geçmesi için duraksadığımda inatçı bakışlarını dikmeyi sürdürdü. İnatçı kadın. Başımı onaylarcasına salladığımda yanağıma dudaklarını değdirip içeri girdi. Yanına oturup yerleştiğimde geçip giden yolu sessizce seyretmeye başladık. Başını omzuma yaslamıştı ve sanki gidecekmişim gibi elini göğsümün tam ortasına yerleştirmişti.

“Efe’yi şimdiden benimsedin mi?” Onaylayan bir mırıltı çıkarttı. “Geceleri benimle senin aramıza girmesinden hoşlanmıyorum, ona göre.” Başını kaldırıp gözlerini kırpıştırdığında şaşkınlıkla bakakaldı.

“Küçücük bebeği kıskanamazsın, Hakan.” Tabi ki yapabilirdim. Benim karım oydu. Ona cevap vermekle uğraşmadım. Kübra’nın kokusuyla uyuyordum ve onu kimseyle paylaşmakla ilgilenmeyecek kadar ona bağlıydım.

Küçücük bebeği kıskanamazsın Karanbey. Karımın kokusunu kimseyle paylaşmak zorunda değildim.

“Asya burada biraz daha kalmaya karar verdi. O yardım edecekmiş bana zaten.” Buralardan gidince yeğenimi yanımızda mı götürecektim yoksa daha güvenli bir başlangıç yapmasını mı sağlayacaktım, düşündüğüm şeylerden biriydi bu.

“Enrico kardeşine kavuşsun da sonrasını sonra düşünürüz.” Diye mırıldandığım sıra araba yakın olan buluşma yerine park etti. “Etrafı iyi kolaçan edin. Kimse yaklaşmasın.” Buralarda pek insan olmayacağını hatta arabanın bile az geçtiğinin bilincinde olsam da endişeliydim. Aynı alanda bir Türk mafyası, İtalyan Capo’su ve Bratva üyesi nadiren bulunurdu. Üzerine Kübra da gelmişti.

“Raskol’un arabası değil mi o?” Karşıdan gelen ve iki araba park ettiğinde kapıyı açıp indim. Kübra’ya arabada kal desem de kalmayacaktı. Bu yüzden bakışlarımı ondan ayırmamak en iyisiydi. Raskol koluna giren Nadia’yla bana doğru yaklaşırken gergindi. Bakışları yabancısı olduğu her bir toprak parçasını incelerken gerginliği artıyordu. Adamları yolun sağına ve soluna yerleşirken Raskol ve Nadia tam karşımızda durdular. Raskol’un bakışları Kübra’yı bulduğunda sevgi dolu bir ifade belirdi.

“Hoş geldiniz. Enrico birazdan burada olur.” Raskol’un bakışları beni bulduğunda yine o tehditkâr ifade belirmişti. Dünkü konuşmada bariz bir şekilde beni tehdit etmişti. Eğer Kübra bir daha o sembolle onu çağırırsa onu alıp gideceğini söylemişti. Kardeşi buradan gitmek isterse engel olmaya çalışırsam beni öldürecekmiş, çok da umurumdaydı. Zaten karım yanımdan giderse yaşamam imkansıza yakındı.

Raskol’un şimdiye boğazıma yapışması gerekse de kendini durdurmasının tek nedeni Kübra’ydı. Hayır. Valeria’ydı. Bu yüzden onunla pek uğraşmakla ilgilenmiyordum. Karımı benden ayırmadığı sürece onunla düzgün bir iletişimimiz olmaya devam edebilirdi.

“Geldiler.” Kübra ciyakladığında omzumun gerisinden arabamın sol çaprazına park eden siyah minibüsü gördüm. Kapısı aralandığında içinden Douglas’ın maskesine benzer maskesiyle Enrico indi. Üzerinde siyah bir gömlek ve kumaş bir pantolon vardı. Gömleği dirseklerine kadar katlanmıştı ve aceleyle gelmiş gibi dağınık görünüyordu. Belki de buluşma zamanı gelene kadar dağılmıştı.

Kübra’nın belini sarıp kendime çektim. Enrico o an kardeşini gördüğü için adımları durdu. Nadia ona hareket etmemişti, maskesinden abisini tanımıyor gibiydi. “Herkes arkasını dönsün.” Türkçe direktifimle Enrico bana döndü. “Herkes arkasını dönsün.” Bunu İtalyanca söylemiştim. Raskol kaşlarını çatarak son kez Enrico’nun maskesine bakıp iç çekti ve Rusça bir şey söyledi. Onun adamları Enrico’yu göremeyecek şekilde arkalarını döndüğünde benim adamlarımda Enrico’nun adamları da aynısını yaptı.

Enrico kardeşine döndüğünde Raskol arkasını döndü ve geriye Kübra ve ben kaldık. Enrico maskesini indirdiğinde Nadia’nın bakışlarındaki yabancılık dağıldı ve hızla elini kıpırdattı. Enrico’nun gülüşü genişlerken Nadia onun uzattığı eli tutmak için adımlarını hızlandırdı ve onun omzuna sıkıca sarıldı.

“Sen niye ağlıyorsun?” Kübra’ya baktığımda hızla gözyaşlarını sildi. Burnunu çekerken sessizce Enrico ve Nadia’ya bakmaya devam etti.

“Raskol’u böyle karşılamalıydım.” Omzunu sıkıca sarıp dudağımı şakağına değdirdim. “Onu hatırlamasam da kızgın da olsam ona sarılmalıydım.” Raskol gitmeden ona sıkıca sarılmıştı. Kübra o zaman bile küçülmüştü o kollarda. Raskol’un sarılması o geldiğinden beri ilk kez tamamen rahatlamasına neden olmuştu. Kübra hatırlamasa da hareketleri, bakışları, sesindeki titreyişi Raskol’u hatırlıyordu. Kübra, bunların farkında olamayacak kadar hatırlamadığına ikna etmişti kendini.

“Abin hala yaşıyor, istediğin zaman ona sarılabilirsin.” Başını çevirip arkası dönük olan Raskol’a baktı. Herkesin duygularını özümsemeyi bırakmanın bir yolunu bulmalıydı. Yanındakilerin mutluluğu için o kadar çırpınıyordu ki ona hiçbir şey kalmıyordu.

Son bir haftadır öğrendiklerim de yaşadıklarım da beni farklı düşünmeye sevk etmişti. Artık intikam hırsından bıkmıştım. Aile her şeydi. Karım her bir zerremdi, nefesimdi, mutluluk kaynağımdı. Bu yüzden onunla var olan her bir saniyem bile kıymetliydi.

Kübra’nın bedeni gerilirken bakışlarım onun baktığı yöne çevrildi. Gördüğüm ilk şey Haldun’du. Korumaların görüş açışında değildi ve ağaçlardan birinin arkasındaydı. Siktir. Yalnız değildi.

“Trappola!” Tuzak. Bağırışım herkesi harekete geçirdi. Kübra’yı kendime çekerken arabanın bedenini gizlemesi için sırtını yaslayıp gövdemle onun bedenine siper oldum. Silah sesleri art arda patlarken bakışlarımı omzumun gerisine çevirdim. Raskol yerdeydi. Silahı hemen yanındaydı, asfalttaki kan gölündeydi.

Bir saniye. Yalnız bir saniye her şeyin seyrini değiştirecek güçteydi.

Silah sesleri sustuğunda Raskol’un adamlarından biri onun yanına çöktü. Başımı diğer yöne çevirdiğimde Enrico’yu gördüm. Nadia kanlar içindeydi ve kollarındaydı. Bakışları Buse’nin ölmeden önce baktığı gibi bayıktı.

“İyi misin? Vuruldun mu Hakan?” Kübra yanaklarımı sarstıktan hemen sonra elini sırtıma kaydırdı. Yaralanmamıştım. Bunu anladığı an, bakışları omzumun gerisindeki kanlar içinde olan Raskol’u buldu ve donuklaştı. Krize girmeden hemen önce yaptığı gibi kıpırdamadan bakışları sabitlenmişti.

“Karım? Bana odaklan.” Yüzünü sarssam da bakışları abisindeydi. Ellerimi uzaklaştırıp yerden kalkmaya çalıştı. Hareketleri sarsak olsa da Raskol’a yöneldi. Onun yanında diz çökerken çenesi titremeye başladı.

“Non chiudere gli occhi, ti prego.” Kapatma gözlerini yalvarırım. Enrico’nun titreyen sesi dikkatimin ona çevrilmesine neden oldu. “Mia principessa.” Benim prensesim. Nadia’nın eli asfalttaydı ve gözleri kapalıydı. Göğsü kıpırdanmıyordu. Ölmüştü.

Enrico yıllarca aradığı kız kardeşini bulduğu gün kaybetmişti.

Bakışlarım asfalta dağılmış adamlara kaydı. Tam bir kaostu.

Rus Pakhan’ının torunu vurulmuştu. İtalyan Capo’sunun kız kardeşi kollarında ölmüştü. Kulaklarım bir anlığına uğuldarken derin bir soluk aldım. Haldun, iki bölgeyi de karşısına alacak aptalca bir hamlede bulunmuştu. Bunu karımın yanında yapmıştı. Orospu çocuğu.

“Raskol, prosnísʹ.” Raskol uyan. Kübra, krize girmişçesine Raskol’un yanında bağırıyordu. Ona ulaşırken hala alçalıp yükselen göğsünden nefes aldığından emin olduğum Raskol’un yarasına elimi bastırdım. Koruma Rusça bir şey söylediğinde ters ters baktım. Adamı öldüreceklerdi, beceriksizler.

“Kübra.” Ağlamaya devam ediyordu. Raskol’a baskı yapan elimi uzaklaştırıp korumanın elini bastırması için çekiştirip yaranın üzerine koydum. “Kübra!” Onun omzunu sarstığımda Rusça bir şey söyleyip duruyordu. “Valeria.” Bakışları bana ulaştığında anlayışlı bir ifadeyle omzunu sıktım. “Abin hayatta. Sakin ol.”

“Öldü.” Diye mırıldandı.

“Ölmedi. Yaşıyor. Bana yardımcı olmalısın, korumalara onu eve götürmemizi ve tedavi etmemiz gerektiğini söylemelisin.” Birkaç saniye soluk alıp verirken başını korumaya çevirdi ve Rusça bir şey söyledi. Koruma kaşlarını çatıp başını sağa sola salladığında Kübra beni şaşırtan bir şey yapıp onun yakasını tutup bağırdı. Adam bana bakarken etrafında sağ kalmış adamlara seslendi.

Yıllar sonra kavuşulan kardeşlerden birisi abisinin kollarında can vermiş diğeri ölmeden tedavi edilmeliydi. Bakışlarım son kez Enrico’ya kaydığında maskesini takıp Nadia’yı kucaklayarak geldiği arabaya yöneldi.

Siktiğimin savaşını babam değil onun yardakçısı Haldun başlatmıştı bile.

🖤

Üç Gün Sonra…

“Değerli izleyiciler, üç gündür peş peşe yaşanan patlamaların nedeni araştırılırken bugün bir deponun daha aynı şekillerde patlayıcılarla patlatıldığı haberini rejiden son dakika haberi olarak almaktayım. Deponun patlaması sonrası oluşan alevler çevre ilçelerden görüle-” Televizyonu kapatmak için kumandanın düğmesine bastığımda Ferhat elini çenesine sürdü.

“Enrico Haldun’un peşine düştü diye devletin dikkatini çekeceğiz. Depoların silah yerine uyuşturucu dolu olduğunu duydum. Kimden tedarik ettiyse hepsi Enrico’ya gidecek ve sorun kar topu gibi büyürken sonunda Pakhan girecek devreye.” Liderlerden biri konuşurken Ferhat felaket senaryosunu odada bir ileri bir geri giderken dinliyordu. Koltuklardaki liderler huzursuzlardı.

Enrico, Haldun çıkana kadar durmayacaktı. Kardeşinin kaybının intikamını almak istiyordu. Hakkıydı. Aynısını yapmıştım. Üstelik kardeşimle beraber büyümüştük, o ise kardeşine hasret büyümüş ve kavuştuğunu sandığı ilk anda kaybetmişti. Öfkesini hiçbirimiz durduramazdık.

Kübra onu aramıştı. Açmamıştı. Douglas, ben, Faruk, Ferhat…Hiçbirimizin telefonunu açmıyordu. Kalbi acıyla kavruluyorken onunla beraber yanacak insanlar istiyordu, onu sakinleştirip vazgeçirecek olanları değil.

“Raskol ne alemde?”

“Hala uyuyor.” Kübra onun başından ayrılmıyor, bizzat ilgileniyordu. Geçmiş anılarının bazılarını anımsadığı için ekstra üzerine titriyordu. Kaçırılmadan önce de Raskol’un öldüğünü görüp onu kaybettiğini sandığı anları tekrar yaşamak ona geçmişi hatırlatmıştı. Yanımdayken çaktırmamaya çalışsa da onu yalnız kaldığı zamanlarda gözlediğimde ağladığını görüyordum.

“Pakhan?” dedi içlerinden birisi. Odağım tekrar odadaki adamlarda gezinmeye başladı. Pakhan tüm bedenimi alarma geçirmişti.

“Şu anlık odağı biz değiliz.” Diye kestirip attım. Korumalarından biri Pakhan’a Raskol’un iyi olduğunu ve kaçamak yaptığından bahsetmiş olsa da buradaki biri ötmeye karar verdiği an bitecektik. Raskol’un korumalarının ona sadık olması işimize yarasa da burada var olan ve Pakhan’la iş yapan liderlerin haber uçurması an meselesiydi. Pakhan illaki duyacaktı ve asıl sorun bu değil, ne zaman gelmeye karar vereceklerini kestiremeyişimdi.

Günler önce kendi aramızdaki haini bulmak ve güç savaşlarıyla uğraşmakla ilgilenirken şu an problem aniden kan davası gibi uluslararası mafya savaşına dönmüştü. Yaşadıklarımızı sindiremeden yenileri çullanıyordu üzerimize.

Ferhat arkasını dönüp camdan dışarı bakarken diğerlerinden daha soğukkanlı davranıyordu. Onu en son kardeşini ormandan çıkartarak polislere teslim ederken görmüştüm. O günden beri denk gelememiş, dertlerimiz ayrı ayrı boyunlarımıza dolanmıştı. Ondan daha hızlı toparlandığımın farkındaydım, nedeni ihanet edenleri gömüp hayatıma bakmanın yolunu bulmuştum. Belki de yanımda Kübra olduğu için derdimle boğulmak yerine ayağı kalkıp onun yanında durma arzumdandı.

Ferhat yalnızdı. Sevdiği bir kadın yoktu. Osman tekrar gitmişti. Burhan duyduğuma göre onun karşısına çıkmamak için ortalardan kaybolup duruyordu. Meriç desen boş gezenin boş kalfasıydı. Ferhat tamamıyla kendi başınaydı. Hem aile meselesi hem de masanın yükü ondaydı.

“Ne diyorsun Karanbey?” Bakışlarını bana çevirirken kalçasını koltuğa yasladı.

“Enrico’yu tanıyorsun. Raskol’la arkadaş olan ben değil sensin ve ailesini benden daha iyi biliyorsun.” Yüzündeki soğukkanlılık yitip giderken elini çenesine sürdü. Dedemin öldürüldüğü ve babamın onun koltuğuna geçtiği zamanı anımsıyordum. Ölen çok fazla lider ve aile olmuştu. Kendi içimizdeki savaş bile bu denli kanlıyken bizden daha güçlüleri alt etmemiz olanaksızdı. “Haldun’u, Enrico’ya vermediğimiz sürece onun içi soğumayacak.” Diye mırıldandığımda birkaç liderin kaşları çatıldı.

“Oğlunun kan hakkını aldı.” Kaşlarımı alayla kaldırdım yukarı. “Adamını hain olarak içimize sızdırmış, Bekir en doğrusunu yaptı. İhanet edenin ve hainin hakkı ölümdür.” Ferhat başını sallarken tepki vermeme fırsat vermeden masadaki şişeyi pencere kenarındaki mermere vurup keskin yanını konuşan liderin boynuna yasladı ve bir eliyle onu omzundan bastırdı.

Ferhat bu aralar fazlasıyla gergin ve tahammülsüzdü.

“Liderliğe oturduğumdan beri garip bir şekilde senin hesaplarındaki açıklığı fark ettim Mustafa. Bu para nerede?” Kollarımı göğsümde çaprazlayıp arkama yaslandığımda keyifle seyrettim onu. Bu aralar en büyük hobim Ferhat’ın delirişlerini izlemekti. Bana gençliğimi hatırlatıyordu kerata.

“Yanlış hesaplamış- Tamam. Dur yapma.” Mustafa onun eline sarıldığında Ferhat eğildi. “Her ihanet edenin hakkı ölümdür, demiştin değil mi?” Keskin tarafı bastırdığında fışkıran kanı umursamadı. Kollarımı çözerken oturduğum yerden kalktım. Dehşete düşmüş liderler korkuyla Ferhat’a bakıyorlardı.

“Liderim sakin ol.” Omzunun gerisinden bana baktığında başımı sola yasladım. Hala ona dokunmamış olsam da kendi isteğiyle uzaklaştı kanıyla boğulan Mustafa’dan. Elimi uzattığımda kırık şişeyi avucuma bıraktı. “İyi misin sen?” İtalyanca sorduğumda başını sallayıp kenardaki bez mendili avucuna sarmaya başladı. Kesik onun elini de derin kesmişti.

“Herkes sorun çıkartan şarlatan.” Bunu bile isteye Türkçe söylemişti. Ofisin kapısı aynı anda duvara şiddetle çarparken içeri Hatice girdi. Gözlerinde öfkeli bir parıltı vardı. Elindeki kâğıdı Ferhat’a uzatırken Ferhat yavaşça alıp okudu. Kaşları ağır ağır çatıldı.

“Babamın yaptığının bedelini ben mi ödeyeceğim?” Ferhat kâğıdı bana uzattı. Kâğıdı elime aldığımda Hatice’nin bakışları beni buldu. Onu umursamadan kâğıda çevirdim bakışlarımı. İtalyanca yazılmış basit ve öz bir cümleydi.

 

 

 

 

Benimle evlen, babanı affedeyim ve savaşa son vereyim.

 

 

 

 

~ Enrico ~

Öfke dolu Enrico niye evlilik için yanıp tutuşurdu ki?

“O piçle evlenmeyeceğim!” Bağırışı kulaklarımı çınlatırken kâğıdı indirdim. “Beraber iş falan yapmıyor musunuz? Ona söyleyin siktirsin gitsin. Mesajımı sansürlemeden bizzat iletirsiniz.” Arkasını dönüp aynı hızda odayı terk ettiğinde Ferhat’la bakışlarımız kesişti. Enrico, Haldun’u falan asla affetmeyecekti. Nadia’nın kanını döktüğü için onu pişman edecekti.

İntikamı Haldun’un kızıyla evlenmesi miydi?

“Ben ararım.” Dedim içeriden çıkmadan hemen önce. Enrico’nun numarasına mesaj gönderdikten birkaç saniye sonra beni aramaya başladı.

“Yalnız mısın Karanbey?” Telefonu omzumla kulağım arasında sıkıştırıp tuvaletlerin olduğu koridora saparak korumalardan uzaklaştım. “Evet.”

“Güzel. Türkiye’den gitmeden önce seninle konuşmak istediklerim var. Buluşmamız gerek.” Sesi ruhsuz gibiydi. “Sahile gel. Hava soğuk olduğu için maskeni çıkarmanda gerekmez.”

“Olur. Konum at. Geliyorum.”

 

 

 

 

KÜBRA

Raskol uyanmıyordu. Kurşunları çıkartmışlardı ancak bedeni ilaçları reddediyordu. Bunun sebebini anlayamasam da sağ kolu var saydığım ve adının Artem Vasiliev olduğunu söyleyen adam bir an olsun onun yanından ayrılmamış, doktor Raskol’a zarar verecekmiş gibi pür dikkat ona odaklanmıştı. Raskol’ın ayağına iğne batsa bunun hesabını soracakmış gibiydi.

“Raskol, niye ilaçları reddediyor?” Oturduğum sandalyedeki bedenime baktı. Benden hazzetmiyor gibiydi.

“Bu konuda konuşmakla ilgili emir almadım.” Bakışları tekrar Raskol’u buldu. Yalnız Bratva değil, ona ait korumalarda beni sevmiyordu anlaşılan. Onunla konuşmak istiyordum ancak Artem hiç konuşulacak biri gibi davranmıyordu.

“Pakhan duyunca ne olacak?” Artem cevap vermeyeceğini düşüneceğim kadar uzun bir süre sustuğunda iç çektim. Ruslar cidden Melih’in anlattığı gibi buz gibiydiler.

“Dua edelim de duymasın.” Bağdaş kurduğum bacaklarımı çözdüm, ayaklarımı usulca yere yaslayıp ayaklandım.

“Bir şey içer misin?” Göz ucuyla baktı. Bakışları bana güvenmediğini gösteriyordu. “Kapalı şişede-” Zeliha içeri elinde tepsiyle girdiğinde Artem’in bakışları yumuşadı. Zeliha’nın beni bulmak için görevlendirildiğini öğrenmiştim Hakan’dan. Bir de gelmişken Capo ailesinin kaçak Capo’su için detaylar öğrenmek için var olduğunu. Yani Douglas’ın varlığını araştırıyordu. Acaba Douglas’ın kim olduğunu biliyor muydu? Yoksa araştırmak için geldiği toprakta ona mı aşık olmuştu? Zeliha’ya karşı ne hissedebileceğimden emin olmadığımdan başımla selam verip çıktım revirden. Hakan onu göndermediğine göre sorun etmiyordu. Zaten Ruslar onun dışında kimsenin yemeğini yemiyordu. Sanırım ona gerçekten güveniliyordu.

Oturma odasına girdiğimde Asya ağlayan Efe’yi kucaklamıştı. “Abimin evine geçiyoruz biz.” Yaklaşıp Efe’ye baktığımda gözleri aralanmıştı. Buse buralardan gittikten iki ay sonra erken doğumla dünyaya getirmişti onu. Doğum belgelerinde ve evinde bebeğine yazmaya başladığı o defterde yazan buydu. Yazdığı satırların tarihi Hakan’ın saldırıya uğramasından iki ay on gün sonrasıydı. Neredeyse beş buçuk altı aylıktı efe ve bakışlarımız her kesiştiğinde dudaklarım kendiliğinden kıvrılacak kadar gönlümde taht kurar olmuştu.

“Ne oldu?” Asya başıyla korumaların olduğu bahçeyi işaret etti.

“Bağırıp duruyorlar. Kaçtır yatırıyorum, uyandırıyorlar Efe’yi.” Şu Rus korumalardan da gına gelmişti. Başımı hafifçe salladım. “Görüşürüz. Onu getiririm sonra.” Onun peşinden verandaya çıkarken gidişini seyrettim dikkatle. Eve girdiği zaman basamaklara yöneldim.

“Yenge, Karanbey gelene kadar evden çıkmamanı istedi.” Sadullah verandanın merdivenlerinin dibinde dikiliyordu. Arkasındaki bahçede yabancı Rus korumalar vardı. Onlar Raskol’un adamları olsa da huzursuzluk yaratıyorlardı. Hakan’ın adamları bile etrafı kolaçan ederken bir yandan diplerindeki yabancı adamları zapt etmeye çalışıyor ve geriliyorlardı. Merdiven basamaklarını indim ve içlerinden en yakın olanın karşısında dikildim.

“Bugünkü mesainiz bitti.” Rusça konuşmam hepsinin bakışlarının hedefi haline gelmeme neden oldu. “Otelinize dönün.” Kabaydım. Kaba olmak umurumda bile değildi. Ailemi ve etrafımdaki herkesi huzursuz ediyorlardı. Bu yüzden gitmeliydiler.

“Senden emir almıyoruz.” İçlerinden birisi diğerlerini es geçip aramızda üç, dört adımlık mesafe kalana kadar tam karşımda durdu. Sadullah hareketleneceği zaman elimi kaldırıp onu durdurdum. Etraftaki korumalardan birkaçı elini beline attı. Sanki Rus korumanın beni öldürmemesi için tetikte bekliyorlardı.

Ya bu adamların hepsi ayrı ayrı çok tatlıydılar.

“Emirleri yerine getirseydiniz Raskol şu an içeri de değil tam karşınızda olurdu. Şimdi evimden çıkmanızı istiyorum. Özellikle de sen. Senden hiç hoşlanmadım.” Onda sevmediğim bir enerji vardı. Ondan hazzetmiyordum. Evimden defolmalıydı. Bana bir adım daha atacağı sıra Sadullah bir adım önüme geçip onunla burun buruna geldi.

“Bir kadın tarafından dayak yemeyeli uzun bir zaman geçmiş, Yaroslav. Misafiri olduğun evin sahibinin üzerine yürüdüğüne göre canın dayak istiyor.” Omzumun gerisinden baktığımda Zeliha merdivenin tepesinde duruyordu. Rusçası akıcıydı ve ana dili olduğunu belli ediyordu.

“Karışma Irina.”

“Pakhan…” diye başladım cümleme. Bratva’da ondan korkuyordu, değil mi? “Raskol’u dikkatsizliğiniz yüzünden yaraladığınızı öğrenince hanginizi sağ bırakacak.” Açık açık gitmezlerse Pakhan’a haber edeceğimi ima etmiştim. Yaroslav birkaç adım gerileyip arkadaşlarına baktı.

“Biz bir şey yapmadık.”

“Bende onu diyorum. Siz bir şey yapmadınız, bu yüzden içeride ve ölümden döndü. Pakhan bu bilgiyle size ne yapar acaba?” Blöfüm işe yaramıştı çünkü bakışlarındaki korkuyu görebiliyordum.

“Dönüşümlü olarak ekipler halinde kalabilirsiniz. Artem burada.” Zeliha sakince konuştuğunda adamlar kendi aralarında konuşmak için yakınlaştılar ve ardından ekibin dörtte üçü arabalara atlayıp giderken diğer paydakiler kaldı.

“Yenge içeri geç istersen.” Sadullah’a döndüğümde demir kapı kapanmadan tekrar açıldı ve içeri aşina olduğum araba girdi. Hakan, garaja park etme gereği duymadan gelişi güzel arabayı durdururken içeriden çıktı. Onu görmek bedenimdeki her bir kası gevşetirken derin bir soluk aldım.

“Diğerleri nerede?” Bakışları etraftaki korumalarda gezindi.

“Kovdum.” Hakan kaşlarını kaldırdı. “Herkesi geriyorlardı.” Birkaç korumanın bakışları bana çevrildi. Onları göndermemden memnun görünüyorlardı. “Senin gibi Rusları sevmiyorum sanırım.” Hakan geldiğinden beri ilk kez dudaklarını kıvırdığında Sadullah yanımdan ayrılıp Hakan’la beni yalnız bırakmıştı bile.

“Tüh. Ben de yeni yeni Ruslara ısınmaya başlamıştım. Karım bir Rus ve sıcak davranmaya karar vermiştim halbuki.” Belimi sarıp göğüslerimizi birleştirip hızlı bir öpücük bıraktı dudaklarıma. Geri çekilirken yüzümü seyretti sessizce.

“Abin uyandı mı?” Abim. İç çekip başımı sağa sola salladım.

“Sende her şey yolunda mı?” Pakhan geldi mi? Capo’ya ulaştın mı? Haldun’u bulan oldu mu? Hatice nasıldı? Tüm sorularım başkalarıyla ilgiliydi ve genel bir cümleyle sormak en kısa yoluydu. “Aslında değil.” İç çekti. “Düğün yapacağız.”

“Ne düğünü?”

“Enrico, savaşı bitirme karşılığında Hatice’yi istedi.” Ne? İtiraz etmek için dudaklarımı araladığımda avucuyla kapattı ağzımı. “Şart bu. Eğer biraz daha dikkat çekersek Pakhan bizzat gelecek. Bunu masadaki kimse istemiyor.” Hatice’yi kurban mı ediyorlardı? Kaşlarım çatıldığında cık cıkladı. “Hatice’yle konuştum. Gelmeden önce onun yanındaydım. Kabul etti.” Bu daha kötüydü. Hatice kurban olmayı bile isteye kabul etmezdi ki.

“Hatice kardeşinin kanını istiyor. Enrico kardeşinin intikamını istiyor. Daha önce de söyledi-” Elini uzaklaştırıp konuşmaya bağladığımda göğsünü şişiren bir soluk aldı. Cümlemin geri kalanlarını yavaşça yutarken birkaç saniye baktım sessizce. Bugüne kadar çektiği acıların ortak paydası başkasını düşündüğünden olmamış mıydı? Niye ben başkasının kararlarının sonucunda yaşanacakları bu kadar umursuyordum ki? Elime ne geçecekti? Ne onlar yapacaklarından vazgeçecek ne de ben mutlu olacaktım.

“Lafımı geri alıyorum.” Bakışları anlayışlı bir ifadeyle çevrelenirken dudağını yanağıma değdirip geri çekildi. Başkalarını düşünmemeyi seçtiğimiz için kimse bizi suçlayamazdı, değil mi?

“İkisi umurumda bile değil, Karım. Kendi seçimleri ve ne sen ne ben hiçbir şey yapmayacağız.” Sustuğumu görünce elinin tersiyle yanağımı okşadı. “Önceliğim olan bir ailem var. Başkasının problemlerini bu kapının ardında bırakıyorum. Sende bunu yapacaksın.”

“Yine de Melih’i görebilir miyim? Hatice için değil.” Nadia öldükten sonra Douglas onunla İtalya’ya gitmişti. Onu arasam da benim aramalarımı ikisi de açmamıştı. Melih’in durumunu merak ediyordum. Kardeşi kollarında can verirken Raskol için endişelenmekle meşgulken o yapayalnız kalmıştı.

“Ben konuştum. İyi görünüyordu.” Hakan’ın yalan söylediği her halinden belliydi. Bileğindeki saate baktı. “Uçağa yetişecek, İtalya’ya geri dönüyor.”

“Tekrar buraya mı geldi? Niye bana söylemedin Hakan? Uçağı kaçta? Onu görmek için yetişebilir miyim?” Duraksadığımda bakışları dikkatle beni seyretti. Melih, Hatice’yi istediyse ve Hatice onunla gidecekse birbirlerinin sonu olacaklardı. Melih’i bir daha ne zaman görebilirdim bilmiyordum.

“Tamam. Gel o zaman. Az bir zaman kaldı.” Elimi tutup geldiği arabaya yönlendirdi beni. İtiraz etmeyişinden memnundum. Arabaya girmeden önce omzumun gerisinden korumalara baktım. Sadullah’la gözlerimiz kesiştiğinde başını eğip güvence verircesine gözlerini kapatıp açtı. Arabaya girip yola çıkana kadar kaygım beni terk etmemiş, katlanarak büyümüştü.

Her şey yolunda düşünme artık hiç kimseyi.

“Valeria?” Hala adıma alışmaya çalışıyordum. Başımı çevirdiğimde Hakan göz ucuyla bana baktı. Konuşmaya devam etmesini bekledim, yapmadı.

“Ne?”

“İsmini söylüyorum. Hoşuma gidiyor.” Sessizce arabayı sürerken göz ucuyla baktı bir kez daha. “Valeria, güzel isim.” İsmim, dudaklarından döküldüğü için şiir gibi geliyordu her bir zerreme.

“İtalyanca kökenli olduğunu biliyor muydun?”

“Yarı İtalyan yarı Rus olman yok mu? İki tarafta kendi kanına takıntılı ve bam…Sen bir Türk’le evlisin.” Hafifçe güldü. “Capo’luğa ve Bratva’ya büyük şok. Darbe.” Hakan günler öncesindeki halinden sıyrılmış mıydı yoksa iliklerine kadar umursamaz mı olmuştu kestiremiyordum. Her ne olduysa iyi olmuş deyip geçiştirmek istiyordum. Sessizleştiğimi fark edince bakışlarını bana çevirdi bir anlığına. “Sorun mu var?” Başımı sağa sola salladım.

“Seni özledim.” Düşünmeden dile getirdiğim bir cümleydi. O kadar zor şeyler yaşanmıştı ki bunu söylemeyi özleyeceğim aklıma gelemezdi. Yanı başımdaydı ve yine de onu özlüyordum.

“Özlenmeyecek gibi bir adam değilim doğrusu.” Dudaklarım kıvrıldığında göz ucuyla bana bakıp kocaman gülümsedi. Egosunu bile özlemiştim. Onun kolunu kanadını kırdıkları andan beri hayatımızı yokuş aşağı gidiyordu ve akıp bitiyor gibi geliyordu.

“Birkaç gündür düşünüyorum.” Boğazımı temizlerken sabırla konuşmamı bekledi. “Sadece Raskol’a bel bağlayıp Pakhan’ın gelişini bekleyemeyiz.” Huzursuzca tepkilerini seyrederken kelimelerimi düzgünce seçmeye çalışıyordum. “Bizim de bir C planımız olması lazım.”

“Tam babamın gelinisin.” Bu hakaret miydi iltifat mı pek umursayamamıştım. “Onunda alfabetik planları olur. Anlat bakalım C planını.”

“A planı ailemi bulmadan kalmaktı. B planı Raskol’un Pakhan’dan bizi saklamasıydı. C planımsa kaçmak. Biliyorum şimdi kızacaksın bana ama burası sana zarar veriyor. Seni kabullenmediğimden değil Hakan. Buraya ilk geldiğim andan öncesinde bile Hakan’ı değil Karanbey’i merak ediyordum. Onu görmek, yardım etmesini düşünüyordum. Yolumuz bir şekilde kesişti ve ben özündeki seni görüyorum. Acı çekiyorsun ve sen soğukkanlı kalabilirsin ama ben senin acı çekmene de bu yaşananlara da katlanmak istemeni istemiyordum.” Onu Karanbey oluşundan değil bu hayatın ona bok gibi hissettirip sırtından bıçaklayışından kurtarmak istiyordum.

“Nereye kaçacağız?” Sesinde en ufak sinir parçası bile yoktu. Kızacağını düşünmüştüm. Ona bu dünyadan gitmeyi teklif ederken annesinin intikamını da ardında bırakması gerektiğini de söylemiş oluyordum. Babasını, Ali’yi, annesini, Yılmazları, masayı…Her şeyi bırakıp bencilce kaçmak istiyordum.

Onu bana beni ona emanet ederek Efe’yi de alıp yine kimsenin adımı bilmediği bir yerde yeniden hayata başlamak istiyordum.

Yalnız kendim için değil onun içinde aydınlık bir gelecek istiyordum.

“Ben bilmiyorum…Neresi güvenli olur veya sana zarar vermezler araştırdım. Türk mafyası çoğu mafyanın ortak merkezi gibi. Yüzünü biliyorlar ama bir yer buluruz.” Sadece bu aptal kırık kafesten kurtulup gökyüzünde özgürce aydınlığa uçmak istiyordum. “Sen bunu niye bu kadar sakin karşıladın ki?”

“Monako.” Ne? “Orası İtalya’ya da Fransa’ya da yakın. Enrico’dan yardım istedim.” Karanbey birinden yardım istemişti. Dudaklarımda beliren tebessüme engel olamadım. “Bunu bende düşünüyordum Valeria.” Güm. Güm. Güm. “Efe’yi düşündüğüm için biraz ağır ilerliyor planım.”

“Efe’nin nesi var?” Birkaç saniye sustuğunda dudaklarını yavaşça ıslattı. Onu bırakmayı mı düşünüyordu? Buse bana emanet etmişti o bebeği. Nasıl bırakmamızı isterdi?

“Ne olacak bize biliyor musun? Geleceğimiz belli değil, sana şu an sahibim sende bana. Efe bizim kendimizi bulmaya çalıştığımız ve hayatta kaldığımız bu anda savrulmak için çok küçük Karım. Gitmeli. Biliyorsun.” Sesindeki acımasızlıkla yavaşça yutkunup yola diktim bakışlarımı. O bebeği çok seviyordum ve haklı olduğunu da biliyordum.

“Onu terk etmemiz için çok küçük. Ya kötü birilerinin eline düşerse? Ya başına bir iş gelirse? Ya kötü yola düşüp hayatını mahvederse?” Kıyamet senaryoları zihnime üşüşürken nefes alamıyordum. O daha ufaktı.

“Onu tabi ki terk etmeyeceğim. Babamın hazır ondan haberi yokken tüm bu saçmalıktan uzakta bir ailede büyümesi daha güvenli değil mi?” Öyleydi. “Hem büyüdüğünde babasını ve annesini sorduğunda ne diyeceğiz? Yalanlardan nefret ediyorum ve o da nefret edecek. Doğrular da canını yakacak.” Ali’nin acımasızlığını öğrenemezdi. “En azından normal bir hayatı olacak. Denemeye değer.” Gözlerim sulanırken başımla onayladım onu. Mezarlıkta verdiğim sözü daha kolay tutardım böylelikle. O eline asla silah almadan kana bulanıp hayatını karanlığa mahkum etmeden bir hayat yaşamak için adım atabilirdi.

“Tamam.”

“O sesindeki kırgınlığı sevmedim.” Elimin tersini yanağıma sürdüm. “Onunla ilgili haber alabilir miyim? Arada.” Efe’ye iki üç günde alışmış olmamın mantıklı hiçbir açıklaması yoktu. Belki de ailesini kaybedişi yüzünden onunla empati kuruyordum. Annesizdi. Babasızdı. Kardeşi yoktu ve gözlerini açıp uyandığı yer birilerinin öldürülme ihtimali olan bu kafesti.

“Alabilirsin tabi.” Yol bitene kadar sustuk. Efe’nin ailesinin kim olacağını düşünürken yine kaygılarla boğuşmaya devam etmiştim. Araba yavaşlayıp durduğunda bile kaygılarım zihnimin içinde yankılanmaya devam ediyordu. Hakan kemerini çözüp nazikçe çenemi tuttuğunda bakışlarımı ona çevirdim.

“Bu aralar çok ağlıyorsun.” Bunu o gittikten sonra yapıyordum. Nasıl fark etmişti ki? “Söz veriyorum, daha fazla kayıp yaşamayacaksın. Ölüm görmeyeceksin. Her şeyi yoluna koyacağım ve bu dediğin kafes neyse parçalayıp çıkacağız. Gideceğiz. Tamam mı?” Başımla onayladım. “Şimdi Enrico’yu kaçırmadan gidelim.” Bu niye arabaya bindiğimi hatırlatan tek cümleydi. İnip hangar dediği yere girdiğimizde etraf fazlasıyla ıssız görünüyordu.

“Orada.” Sola başımı çevirdiğimde önce ilerleyen birkaç adamın ardında ilerleyen gerilerinde kalmış Melih vardı. Arkasındaki korumalar öndekilerden sayıca daha azdı ve sanki arkasından saldıracaklara karşı kaygısız ve umursamazdı. Hafifçe adımımı hızlandırıp Hakan’ın önüne geçtim.

“Gelince yanıma gelmedin. Gidince niye haber vermiyorsun?” Melih’in adımları duraksadığında korumalar dönüp baktılar bana. Sanki kim olduğumu biliyorlarmış gibi kenara çekildiklerinde rahat bir soluk aldım.

“Sakın bana beni durdurup Hatice için geldiğini söyleme.” Sesi buz gibiydi ve bedenini bana çevirdiğinde maskeli yüzünün ardından ölü bakan yeşil hareleri seçebildim. Adımlarım tam karşısında durduğunda gözlerim tekrar yanmaya başladı.

İyice oto boka ağlar oldun, bir dur artık Valeria.

“Yeterince aptal olsaydım Hatice’yi düşünürdüm.” Bakışları ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı. Başka birinin iyi olup olmayacağını düşündüğüm zamanlarda aptal olduğumu haykırırdı. Şimdi buraya gelirken düşündüğüm Hatice falan değildi, oydu.

“Enrico’ya sarılırsam adamları tehdit algılayıp beni öldürür mü dersin?” Melih’in ifadesiz bakışları acıyla çevrelenirken bile kıpırdamadı. “Özür dilerim. Erken hatırlamalıydım. Her şeyi…Kardeşin içinde üzgünüm. Ben…Ben özür dilerim işte.” Ağlamaklı çıkan sesime itaat eden gözyaşlarıma engel olamadım.

“Ağladığında çirkin olduğunu söylemiş miydim?” Başımı onaylarcasına salladığımda bakışlarını yukarı doğru kaldırıp derin bir soluk aldı. “Kurbağa benzediğimi de eklemiştin.” diye destekledim onu.

“Niye geldin?” Bakışlarını benimkilere çevirdiğinde pamuk ipliğine bağlı kızarmış gözlerini gördüm. “Seni görmek istesem gelirdim. Ne diye geliyorsun?” Yine dikenlerini çıkarmıştı.

“İyi olup olmadığından emin olmak için geldim.” Burnumu çektim.

“Yine aptallık yapıyorsun.” Çenemi dikleştirirken başımı salladım.

“Ailemi düşününce aptal olmakla ilgilenmiyorum.” Dudakları aralandı ve tek kelime çıkmadı. “Aileden olduğumu söylemedin mi? İnsan ailesini merak etmez mi?”

“Git Rus Kızı.” Geriye adım atamadım, onu yalnız bırakacağım üç gün geçirmişti zaten. Arkasını dönecekken kolunu tuttum. “İnatçı olduğun zaman seni öldürmeyi diliyorum.” Kolunu çekmedi ve sözlerinde ciddi olmadığı bilecek kadar tanımıştım onu.

“Gitmeden önce vedalaşma sarılışı yapar mıyız?” İtiraz etmesini bekledim. Bunun aksine kollarını bana sıkıca sardığında kollarımı beline doladım. “Üzgünüm Enrico.” Titrek bir nefes aldı. “Özür dilerim.”

“Senin suçun değildi.” Kardeşini daha erken ona veremediğim için beni suçlamıyordu. “Senin de değildi.” Diye fısıldadığımda kolları sıkılaştı. Çünkü onu daha erken bulamadığı için kendini suçluyordu. “Kardeşini buldun sen, sana sıkıca sarıldı, seninle konuştu.” Geri çekildiğimde bakışlarını kaçırarak etrafa bakındı.

“Yine de öldü.” Bakışlarımızı sonunda kesiştirdiğinde gözlerinde yanan o öfkeli yangına baktım birkaç saniye. Onun acısını da öfkesini de silip atmanın bir yolu yoktu. Bu acı onu yakacaktı, öfkesi de öldürecekti. Görebiliyordum.

“O zaman söyleyeceklerime kulak ver.” Derin bir soluk alıp bir iki adım geriye adımlayarak uzaklaştım ondan. “Hatice konusunu açma-”

“Hatice umurumda değil. Umurumda olan sensin. Onu tanıdığım kadar seni de tanıyorum. İkinizde inatçısınız ve ne dersem tersini yapacaksınız. O yüzden sizi, size bırakıyorum.” Derin bir soluk alırken ağlama hissi tamamen benden uzaklaşmıştı. “Kendini öldürtme. Bencil olmamı söylediğin için bencilce bir istekte bulunuyorum. Ne yapıyorsan yap kendini daha fazla yakma. O bir Çetin. Dikkatli ol.”

“Ondan korkmuyorum.” Başımı salladım.

“Korkmalısın. Senin sonunu ne Pakhan ne Ümit getirecek. Senin sonunu getirecek tek kişi o, biliyorsun. Bunu yapmasına izin verme.” Etrafımdaki adamlara bakıp iç çektim. “Kimse seni koruyamaz Melih. Rusların hilekâr oluşlarını dile getirip durdun, asıl hilekar Çetin’ler. Dikkatli ol.” Uyarımın ne kadarını kabulleneceğini bilmesem de dile getirmiştim. Hatice kötü biri değildi. Sadece kendisine yapılanı unutmazdı.

Enrico, evine onu alaşağı edeceği kadını götürecekti. Dikkatli olmalıydı.

“Söylediklerini dinleyeceğim Rus Kızı.” Bakışları arkamdaki Hakan’a kaydı. Çok uzaklaşmadan yakınımızda duruyordu. “Ona zarar gelirse oturduğun koltuğu bir tarafına sokarım Karanbey.”

“Siktir git ülkene. Karımı sizden daha çok önemsiyorum. Onu ağlatacağıma ölmeyi seçerim.” Hakan tamamen yanıma geldiğinde Melih güldü.

“Ölürsen zaten ağlar bu kurbağa suratlı.” Ha? Şaşkınlıkla ona baktığımda arkasını dönüp uzaklaşmaya başlamıştı bile.

“Sensin kurbağa surat. Capo olmuşsun ama adam olamamışsın. Kaba herif.” Ellerini cebine koyup çoktan otomatik kapıdan geçip jetine yönelmişti bile. Sağa sola bakarken birkaç saniye adımları yavaşlar gibi olsa da yürümeye devam etti.

“Umarım başını belaya daha fazla sokmazsın.” Diye mırıldanırken Hakan belime doladı kolunu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde başını eğip gözlerime üfledi, gözlerim kapanırken dudakları göz kapağıma tüy gibi dokunuşla değdi.

“O kendi çaresine bakacak biri, kaygılanma daha fazla.” Dudağı tekrar tekrar göz kapaklarıma değerken yanağımdan şakağıma kaydı. “Her şey yolunda ve herkes iyi olacak. Derin bir soluk al.”

“Her şey yolunda ve hepimiz iyi olacağız.” Diye mırıldandığımda gözlerimi usulca araladım. “Sana güveniyorum.” Ona güvendiğimi dile getirmem bakışlarının yumuşamasına ve gözlerinin sıcak duygularla çevrelenmesine neden oldu.

“Ben de sana güveniyorum, Valeria.” Parmak ucumda yükselip kollarımı omzuna sardığımda sıkıca sarılışıma karşılık verdi. Bana güvenmediğini dile getirdiği zamanlardan bugünlere gelebilmek hayal gibi hissettiriyordu.

Hayal değildi. Tek gerçeğim kollarımdaki bu adamın bana hissettirdiği güzel anlardı.

 

 

 

 

KARANBEY

“Erken başlamışsın.” Faruk’un evinden içeri girdiğimde burnumu dolduran alkol kokusu suratımı buruşturmama neden olacak kadar yoğundu. Asya’nın dünden beri bizde kalmak için kaçmasının nedenini daha iyi anlıyordum. “Leş gibi kokuyor.”

“Geldiğin kapıdan çıkabilirsin Karanbey.” Gözlerimi devirirken koltuğa yaklaştım. Ayağım yerdeki şişelere çarptığında odada sesleri yankılandı. “Yerde şişeler var dikkat et.” Dedi elindeki bardağı indirirken. “Mutfakta da ve odamda da var. Evimi istila ediyorlar.” Bakışlarım koridordan aralık odasına kaydı. Dediği gibi her yer şişelerle çevriliydi. Ne zamandan beridir içiyordu?

“Duşa gir ve kendine gel.” Başını sallayıp sehpadaki şişeye uzandı.

“Emredersin Karanbey.” Şişeyi ondan önce yakalayıp kaşlarımı çatarak duvara fırlattım. “Siktir git. Sen acı çekince seni yalnız bırakıyorum. Beni yalnız bırak.” Beni hiçbir zaman yalnız falan bırakmıyordu. Koltukta ona yaklaşıp tişörtünün sırt kısmından tutup koltuktan kaldırdığımda küfür savurdu. Sarhoştu ve sarhoş Faruk’un iki yanı vardı. Dibine kadar saçmalayan yanı ve aşırı sertçe dürüst olduğu yanı. Şu an saçmalayan yanı olmadığına göre birazdan bağırıp ortalığı dağıtacaktı.

“İzinliyim ben. Bırak lan.” Onu banyoya sürüklediğimde elimden kurtulup sendeledi. Yere düşmeden kolunun altına girip destek olduğumda Faruk başını eğdi. “Yaralıyım ben. İzinliyim.” Fiziksel yaralarından bahsetmiyor, ruhundaki yaraları dile getiriyordu.

Sibel en çok onu yaralamıştı. Buse’yi öldürmüş olabilir ama ilk kurbanı kesinlikle Faruk’tu.

“Duşunu al.” Duş kabinine girdiğinde suyu açıp kaçmaması için kabinin önünde dikildim. “Buz gibi…Siktir götüm dondu.” İtiraz etmesine rağmen kabinden çıkmakla uğraşmadı. Başını eğip duvara bakarken suyun başından aşağı akmasına izin verdi.

“Kardeşim.” Ona kırgınlığım devam ediyor olsa da hayatta olan ve yalnızca beni düşünen kardeşim o, olmuştu. Ona defalarca kez canımı da aklımı da borçluydum. Belki de içten içe Ali’nin bir gün bana ihanet edeceğini düşünmüş, bunu engellemek için bu denli bir çabaya girişmiştim. Geçmişe dönüp baktığımda zihnim puslu kanlı anlardan ibaret olanları anımsıyordu. Ali’nin ihaneti geçmişimi silip süpürmüş gibi zihnim boştu ve geçmişimde net hatırladığım kişi oydu, Faruk'tu.

“Fena çuvalladık Hakan.” Sırtını fayansa yaslayıp yere çökerken titrek bir soluk aldı. “Çok fena çuvalladık.” Yere oturduğum zaman Faruk suyu kapattı. Onu böyle görmekten hoşlanmıyordum. Daima şakalar yapan ve ayağa kalkan Faruk, iyice bana dönmüştü.

“Çuvalladıysak da beraber çuvalladık.” Dudaklarımın uçlarını kıvırdığımda güldü. “Kovanın dolu tarafına bak.” Gülüşü daha da büyüdü. “Eğer kendine gelmezsen Valeria’yı göndereceğim. Onun çenesiyle uğraşırsın.”

“Adı bu mu?” Suratını buruşturdu. “Victoria’lık bir tipi var.”

“Rus isimlerinden bildiğin tek isim bu.” Başını onaylarcasına sallarken gülüşü tamamen silindi.

“Onun gitmesine engel olamayacağız Hakan.” Bakışları yüzümde gezinirken tepkimi görmek istercesine kısılmıştı. Bildiğim gerçeği duymak istemiyordum. “Capo bile Pakhan’la ters düşmezken biz bir bok yapamayız.” İç çektim.

“Bir yolunu bulacağım.” Onu kaçırıp kendime saklamak gibi bir yol mesela.

“O yol kaçmak mı?” Beni iyi tanıyordu. Başımı salladığımda dizlerini karnına çekip kollarını etrafına doladı. “Biliyorsun Hakan.” Başımı olumsuzca salladım. “Bratva’dan kaçamazsınız. Biliyorsun. Baban mahalle takımı, onlar süper lig.”

“Karım giderse zaten öleceğim.” Durumumun özeti buydu. Onu bırakamayacağım kadar derimin altına hatta ruhumun en karanlık köşelerine bile sızmıştı. Hayatı siyahlıklarla dolu adamın hayatına pembelik getirmişti. Toz pembe umudunu ve hayallerini bana bulaştırmıştı. Mutlu olacağıma olan inancımı her bir hareketi ve bakışları beslemişti.

“Gerekirse…Babamdan yardım isterim.” Bunca derdi başıma açan adama yalvarmaya bile razıydım. Planı varsa mutlaka çözümü olan başka bir planı da olurdu.

“Saçmalama.” Faruk sertçe baktığında omuz silktim. Başka yolum kalmazsa o ihtiyara diz bile çökerdim. “Sarhoş olan ben miyim sen mi? Asla belli olmuyor.” Homurdandı.

“Bu son çarem-”

“Çarene sokayım. Seni Kübra’ya şikâyet edeceğim. O ite diz çökemezsin. Bir daha olmaz.” Ali iti için yaptığımı karım için yapmaktan asla çekinmezdim. Gocunmazdım da. Karıma yanımda ihtiyacım vardı. Varlığıyla hayat bulup yaşadığımı hissettiğim kadından uzakta kalamazdım. “Hem Kübra Douglas’a emretti. Sen bir daha onun önünde diz çökersen Douglas, Ümit'in bacaklarına sıkacak.”

“Varsayımı dile getiriyorum.” Varsayım falan değildi, son çaremdi. Bunu dile getirmek yerine yalan söylemek daha kolaydı.

Hani Karanbey yalandan hoşlanmazdı Hakan?

“Getirme amına koyayım. Salak mısın sen? Bir daha babana diz çökersen yemin ederim bir daha yanında kalmam. Piçe bak.” Öfkeyle ayaklandığında sendeledi. Suyu açtı. “Diz çökecekmiş. Bok çökersin.” Oturduğum yerden kalktım. Bakışları beni bulduğunda elimi omzuna vurdum. Bakışları yavaşça yumuşadı.

“Tekrar üzgünüm Faruk.” Sibel içindi üzüntüm. Ali yalnızca hain olarak kalabilirdi. Onun sevmekten vazgeçmediği geçmişi olan kadınla mutlu sona ulaşması gerekiyordu. Böylesi adaletsizdi. Benim yanımda durmadan destek olan adamın hayatı bu şekilde tepetaklak olmamalıydı.

“Onu öldürmeme izin vermediğin için teşekkürler. Ona sıkmamama rağmen gözümün önünde canlanıyor sahne. Bok gibi hissettiriyor.” Yüzünü suya doğru kaldırıp gözlerini kapattı.

“Onunla görüştün mü?” Bakışları tekrar beni buldu. Öncekinden daha az bayık bakıyordu. “Bir iki kere cezaevinden aradılar beni. Arayan oydu muhtemelen. Açmadım.” Kaşları çatılırken tekrar yüzünü duş başlığına çevirip gözlerini kapattı. İnat ettikçe onu arkasında bırakma ihtimali daha da azalıyordu.

“Konuş onunla.”

“Zor Karanbey. Ben senin gibi mantığıma diz çöktüremiyorum. Mantığım onunla konuşmamdan yana…Geriye kalan her bir zerrem bunu reddediyor. Yılmaz ailesinin ikna edici olduğunu biliyorsun.”

“Seni ikna etmesinden mi korkuyorsun?” Dudakları aralanıp kapandı. Korkuyordu.

“Bugüne kadar mantığımla hareket ettim de bir halt elde edemedim. Git konuş. İkna olacaksan da…” Bakışları benimkilerde gezindiğinde başımı salladım. “Dilediğini yap gitsin.” Hayatını bana adamışken hayatına bencilce bakacaksa bunu yapmasının önündeki engel ben olmak istemiyordum. Duygularımı görmezden gelmek bana yıllarca süren kandırılmayı vermişti.

“Asya’yı da tehlikeye attı. Yalnızca sen değilsin. Geriye kalan ailemin canını yaktı Hakan. Nasıl bu kadar kolay bunu sindirip yoluma bakmam için beni teşvik ediyorsun?”

“Yoruldum. Başkalarının yaptıkları için dertlenmekten çok yoruldum. Kim kime ne yapıyorsa yapsın, artık umurumda değil. Sen onun yaptıklarını bile bile onunla olacaksan eğer senin için mutlu olurum. Gönül koymam. Hakkım yok.” Sibel’le olması berbat bir fikirdi, bunu ona söylememe nedenim gözlerinde gördüğüm utançtandı. Sibel’in yaptığını üzerine almıştı ve bu konuda kendini suçluyordu. Eğer bunu umursamadığımı düşünürse kendini suçlayışı o kadar hızlı yok olurdu ve Sibel’i ardında bırakışı hızlanırdı. Çünkü şu an aşkıyla utancı arasında sıkışıp kalmıştı. Onu bundan kurtarıyordum.

Gerçekten Sibel’i seçmeyecekti. Onu çok sevse de Faruk asla kardeşinin canına kasteden birine dönmezdi. Benim mantığımla hareket ettiğimi söylese de asıl duygusal hareket eden bendim. Mantığım Karanbey’in aldığı kararlarda işlemişti. Hakan’ken, Ali’nin ikiziyken, annemin oğluyken daima duygularım beni yönetmişti. Mantığım daima babama ve masaya karşıydı.

Faruk benim aksime Sibel’i çok sevse de duygularını bastırıp şüphelerine kulak verip ondan uzaklaşmıştı. Bahanelerle görmezden gelmemiş, onu terk etmişti. Şüpheleri ve soruları yok olana kadar ondan kaçmıştı. Mantıklı olan Karanbey’di ve onun aldığı kararlardı. Geçmişe dönüp baktığımda daha bu işlere bulaşmadan öncesinde bile Faruk’tu mantığıyla duygularını aynı anda yaşayandı. Bense mantıklı davranmaya kendimi zorlayıp yalnız kaldığımda duygularımın altında boğulandım.

“Ne karar verirsen ver, yanındayım kardeşim.” Dedim bir kez daha. Hafif bir tebessüm dudaklarında belirdi. Alaylı değildi, tamda yıllar öncesinde hapsedildiğimiz o barakadaki gibi sıcacıktı.

“Eyvallah Hakan.” Derin bir soluk alıp duşu gösterdi. “Benimle duş alacakmışsın gibi bakıyorsun. Bundan korkmalı mıyım?” Şebek Faruk geri gelmişti anlaşılan.

“Seni bekliyorum evde. Duşunu al, gel. Kübra taze çay demledi.” Koluna bir kez daha vurduğumda gülüşü genişledi.

“Favori yengem o.” Arkamı dönüp banyodan çıkarken dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım. Evde hiç kullanmadığı mutfağa girdim. Çöp poşeti alırken önüme çıkan bütün şişeleri çöpe atıp evden çıktım.

“Sadullah.” Bakışları bana çevrilirken şişe dolu poşeti kenara koydum. “Kimse Faruk’a içki almasın. Diğerlerine de söyle. Faruk istediği zaman, Karanbey emretti, deyip onu umursamasınlar.” Başını sallarken etrafındaki adamlara sözlerimi anlatmak için uzaklaştı. Adımlarım yavaşça bahçede gezinirken Rus korumalara bakmaya başladım. Acaba ne zaman içlerinden biri Pakhan’a, Raskol’un durumunu anlatacaktı? Başımı sağa sola sallarken basamakları çıkıp mutfağa giren sürgülü camdan içeri girdim. Zeliha hala eskisi gibi işe devam ediyordu.

“İrina’ydı. Değil mi?” Adını Rus korumalar ona seslenirken öğrenmiştim. Bakışları beni bulurken elindeki işe ara verdi. “Söylesene İrina, niye Kübra’yı bulduğunu anlatmadın?” Kalçamı ada tezgahının önündeki yüksek tabureye yasladığımda Zeliha olduğu zamankinden çok daha farklı duran enerjisiyle bana bakan kadına odaklanmaya başladım. Onu hala niye burada tuttuğumu bilmiyordum.

“Onu bulduğumun farkında değildim ki. Onu gerçekten bir Çetin sanıyordum.” Kaşları çatıldı. “Ruslar hilekâr olandır. Hilekarlarla dolu bir geçmişe sahip olmama rağmen buradaki hileleri de entrikayı da oyunları da fark edemedim. Asıl hilekâr sizin kanınız.”

“Ben bu oyundan sıkıldım, İrina. Ruslar İtalyanları sevmez. İtalyanlar tüm dünyayı küçümser. Türkler hilekâr ve dramlardan hoşlanır. Bu böyle devam edecek. Hangi milletten olduğumuz hiç önemli olmadı. Biri diğerinden çok daha kötü veya iyi oldu yalnızca.” Konuşmamı düşünürken birkaç saniye sessiz kaldı. Hangi toprakta doğup büyüdüğümüzün bir önemi yoktu. Çünkü hepimizin elleri kanlıydı, karanlıktaydık ve karanlığı yaşatıyorduk. Aldığımız bir karar başkasını da yanımızda karanlığa boğmaktan başka bir şey yapmıyordu. Bu karanlığı nesilden nesle aktarıyorduk. Kimse bir diğerinden daha iyi değildi, daha kötüydü.

“Douglas, benim varlığımı daha öncesinde biliyor, değil mi? O mu söyledi?” Bakışlarında bir anlığına kırgınlık görür gibi oldum. Douglas’ın söylemesine fırsat tanımadan fark etmiştim onu. Aslında bize zarar vermemişti, yine de zarar vermesini beklemek istemiyordum.

“Senin yalanlar üzerine kurduğun hayatına sadık mı kalmalıydı?” Öne eğildim. “Kardeşlerimin canını sıkan kadınlardan çok sıkıldım. Raskol uyandığında evimden defol.” Aslında şu an işime yarıyordu. Ruslar ona güveniyor, bu yüzden sakinleşmişlerdi.

“Douglas’la konuşmak istiyorum.” Douglas’un, Enrico’ya yardım etmesi gerekiyordu. Onun dağılıp öfkesinin esiri olmasına izin vermemek için orada olmalıydı. “O bunların hiçbirinin parçası değil. Ben ne sana ne ona hiç zarar vermedim.” Çünkü araştırdığı kişi babamdı.

“Raskol, emretseydi ve Douglas dahil bu evdeki herkesi öldürmeni isteseydi, yapar mıydın?” Sustu. Ne bakışları ne de yüz ifadesi sorumun cevabını veremiyordu. “Onun kimliğini araştırıyorsun.” Ceketime koyduğum fotoğrafı çıkarttım ve ada tezgahına bıraktım. Bakışları fotoğrafa kaydı. “Araştırılan yalnız ben ve yakınlarım değil. Douglas’ta. Onu yanımda olduğu için mi yoksa başka özel nedenlerden mi araştırıyordun?” Heykelden farksız şekilde Douglas ve Enrico’nun maskeleriyle karşılıklı durdukları sahnenin çekildiği poza bakakalmıştı.

“Onu ormanda bulmamızı istedin. Onu Rusya’dan kurtarılmasını sağladın. Onun kim olduğunu biliyorsun.” Bakışları tekrar beni bulduğunda gözlerimi kıstım. “Onun canını koruyacak olan mısın yoksa celladı mı?”

“Buraya gelmeden önceki çalıştığım yer Fedor’un mutfak ekibinde gizlice onu gözetlemekti. Onun saplantılı bir şekilde-” Parmağını Douglas’ın maskeli halinin üzerine koydu. “-Aradığını biliyor musun? Bir odası Douglas…Pardon. Gerardo’nun fotoğraflarıyla dolu.” Douglas’ın kimliğini gerçekten biliyordu.

“Ben Türkiye’ye gelmeden önce bile Gerardo’nun yerini biliyordum.” Bakışlarındaki samimi ve sıcak ifade onun dürüst oluşunun kanıtı niteliğindeydi. “Raskol, babanı gözetlememi istediğinde koşulsuz kabul ettim. Burası Fedor’undur. Pakhan yönetir ama ayak işlerini yapan ve toplantılarda buluşan aracı Fedor’dur.”

“Raskol’un kız kardeşini bulma görevini niye kabul ettin?” İçimden bir ses onun Valeria’yı aramaktan ziyade Douglas’ın kıçını kurtarmak için bu görevi kabul ettiğini söylüyordu. “Fedor onun peşinde. Niye?” Omuz silkti.

“Bu sorunun cevabını bilmiyorum Karanbey. Fedor ve Gerardo arasındaki sorun her neyse ikisi de birbirini avlamaya yemin etmiş gibi. Garip bir oyun var ikisinin arasında. Birbirlerini öldürmek yerine zarar verip geri çekiliyorlar. Buraya gelmeyi seçtim hem Valeria’yı ararken hem de Gerardo’nun kendini öldürtecek eylemlerde bulunmasına engel olmak istedim.”

“Niye? Sen buraya gelene kadar Douglas seni tanımıyordu. Detaylı bir araştırmanı buldum. Doğduğun andan beri Rusya’dan çıkmamışsın. Douglas, Rusya’ya girdi desem-” Kaşlarım çatıldı. “Rusya’da mı tanıştınız?” Douglas, Zeliha ilk geldiği zaman onu tanımıyordu. Bu yalan söylemesi falan değildi. Baya baya tanımıyordu. Zeliha’ya uyum sağlaması bile aylar sürmüştü.

“Gerardo ile olan ilişkimi sana anlatmayacağım.” Kaşları çatılmış bıçaklarını çekmiş bakışları benimkini bulmuştu. Aralarındaki mazi burada tanıştıkları andan çok daha önce yaşanmış gibi görünse de kafam karışmıştı. “Raskol uyandığında buradan gideceğim.” Doğrama tahtasını alıp arkasını döndü ve lavaboya ilerledi.

“Zeliha…İrina.” Evdeki herkesin birden fazla ismi ve lakabı vardı. Bu durum kafamı allak bullak ediyordu. “Seni bana anlatan Doug değildi. Kendim keşfettim.” Omzunun gerisinden bakarken adımları durmuş ve bakışları şaşkınlıkla benimkileri bulmuştu. Kübra, Faruk’un saldırıya uğramasından sonra Douglas’ı sorguladığı zaman ipleri bazen kimseye söylemeden çekmem gerektiğini fark etmeme neden olmuştu. Özellikle Ali’nin ihaneti bunu hızlandırmış, kime ne iş verdiysem tekrar tekrar kontrol ederken bulmuştum kendimi. Buna Doug’a verdiğim görevlerde dahildi. Oturduğum yerden kalktığımda bir adım atsa da tekrar durdu.

“Eğer Raskol dediğin gibi emir verseydi, muhtemelen yapmazdım. Burada kaldığım süre boyunca bana öğrettiğiniz bir şey var.” Gözlerinde memnuniyet dolu bir ifade belirdi. “Bazı fedakarlıklara, değer. Bunun için eğer dediğiniz gibi bir emir alsaydım bazı fedakarlıkları yapmaktan çekinmezdim.” Yani ihanet etmezdi.

Bazı fedakarlıklara değer.

Aniden Zeliha, tıpkı aylardır yanımda çalışan diğer adamlarım kadar aileden hissettirmeye başlamıştı. Aile kavramım o kadar çok değişmişti ki net bir tabir bulamasam da o da buraya aitti. Bu dünyada en büyük kazığı kanın olan doğduğun aile atardı. Yıllarca benimsediğim gerçek son zamanlarda derinleşiyor ve hayat amacım haline geliyordu.

Aile olmak için kandan çok daha fazlasına ihtiyaç vardı.

Başka bir şey söylemeden mutfaktan çıkarken adımlarım karımı aramaya başlamıştı. Alt kattaki bütün odaları gezsem de hiçbir yerde bulamıyordum onu. Üst kata çıkan basamaklara bakarken iç çekip buna bir son vermeye karar verdim. Üst kata gitmeyeli günler olmuştu ve bunun Kübra için bir işkence olduğunun farkındaydım. Sürekli ben uyanmadan üst katta ihtiyacım olacak eşyaları aşağı indiriyordu.

“Burası amcanın odası, sevdin mi?” Kübra’nın sesi kulaklarımı doldururken yavaşça adımlarım durdu. “Benim odamdan daha güvenli burası, çünkü içinde amcan var.” Hafifçe başımı eğdim. Efe yatağa yatırılmıştı ve Kübra onun avuçlarına baş parmaklarını hapsetmişti. Dudaklarındaki sıcak gülümsemeye bakakalırken o Efe’ye odaklandığı için beni fark etmedi. “Bir de korkuyla uyanınca her yerden onu görebiliyorum. O yüzden bu odayı çok seviyorum.” Bana işkenceden farksız olan bu oda, ona nasıl güvenli bir liman gibi gelebilirdi? Varlığımın onu güvende hissettirmesi kalbimi sıcacık hissettiriyordu.

“Evde en sevdiğim ikinci yer. Diğerine birazdan gideriz. Teras. Orası da amcanın favorisi.” Favorim karıma sarıldığım her mekandı. Kollarımda olup sıcaklığını hissettiğim her an benim için yeterliydi.

“Annene söz verdim, biliyorum ama sanırım kendimi bile koruyamıyorken seni hayatımızda tutmak çok tehlikeli olacak.” Konudan konuya atlamasına o kadar alışmıştım ki sorgulamadım bile. “Nereye gidersen buradan çok daha iyi olacak. Söz veriyorum.” Efe’nin ellerinin üzerini öptü. “Sen ne kadar tatlısın ya. Şebek surat.” Hafifçe gülerken buldum kendimi. Şebek surat mı? Bakışları beni bulduğunda gözlerindeki parıltının nedeni bendim.

“Hoş geldin. Aslında yardıma ihtiyacım vardı.” Efe’yi kucağına alıp ayaklandığında yine yaygarayı koparmaya başladı. “Ona bakar mısın? Asya dışarı çıktı. Zeliha’ya, Efe’yi vermek istemedim. Sen onu tutar mısın?” Bu eve geldiğinden beri olabildiğince bu veletten uzak duruyordum. “Duş alıp geleceğim. Kısa sürecek.”

“Bebek nasıl tutulur bilmiyorum.” Kaşlarım çatıldığında Efe’nin bakışları beni buldu ve ağlayışı arttı. Sevimsiz velet.

“Ben buradayım. On dakika sadece. Karanbey bir bebeğe bakamayacak kadar güçsüz mü?” Cık cıkladığında gözlerimi kıstım. Güçlüydüm tabi. Koca bebeklerle uğraştığım bir ömür geçirmiştim. Ufacık veledi mi zapt edemeyecektim?

“Beni kışkırtıyorsun.” Elimi uzattığımda Efe’yi kucağıma bıraktı. Efe’nin başını omzuma koyup bir elim belinde diğeri sırtıyla kafasını kaplayacak şekilde sabitlediğimde ağlamayı kesti. “Beni sevdin mi velet? Omzumun sihirli olduğu söylenir.” Kübra’ya göz kırptığımda kıkırdayarak bakışlarını utançla kaçırdı. Yanakları yine pembeleşmişti. Bunu görmeyi özlediğimi fark ettim.

“Sen artık utanmıyorsun benden.” Diye mırıldandım.

“Sen bana arsız bir kadın mı diyorsun?” Efe’yi sabit tuttuğum için onu belinden tutup kendime çekemediğimden sinirlerim bozulmuş bir şekilde homurdandım. “Utanmaz mıyım ben?”

“Evet.” Baştan aşağı onu süzdüğümde gözleri kısıldı. “Arada yalandan utan. Yanaklarını falan kızart. Hoşuma gidiyor.” Elinin tersini yanaklarına değdirirken gözlerini kocaman açtı. “Ne?”

“Çocuktan utan.” Başını sağa sola sallayıp yanımdan geçip gitti. “Arsız arsız bakıyor edepsiz.” Ney?

“Dua et kucağım dolu, Karım.” Kahkaha attı. “Terbiyesiz adam.” Onun girmekten korktuğu odasına girmesini seyrederken yatağıma çöktüm. Demek ki korkularını aşıyordu. Başımı kaldırdım, aynadaki aksime bakarken kucağımdaki Efe’nin varlığı rahatsız etmemişti. Onu omzumdan ayırıp yüzünü göreceğim şekilde kucağımdan tuttuğumda bakışları beni buldu.

“Bir anlaşma yapmalıyız, Efe.” Küçücük bebekle anlaşacak kadar kafayı yediğimi kabul ediyordum. “Karım bana ait. Onu fazlasıyla meşgul ediyorsun. Bundan hoşlanmadım.” Onu göğsüme yaklaştırıp tek kolumla sardığım zaman bakışları dikkatle üzerimdeydi. İşaret parmağımın tersini yanağına sürerken Kübra’da hissettiğim huzurun bir benzerini hissederken buluyordum kendimi.

“Ne bakıyorsun? Yakışıklılığımı sende fark ettin değil mi? Biraz zor tabi. Herkesin dikkatini çekmek ve bir numara olmak.” Son zamanlarda hissettiğim tüm o berbat hisler silindi ve nedense bu veletle konuşmak iyi geldi. İşaret parmağımı avucuna hapsedip ondan beklemediğim güçte sıktığında gülüşüm küçüldü ve yutkunamadım.

“Babandan daha yakışıklıyım. Kabul et.” Ona baktıkça gördüğüm tek şey Ali’ydi. Bana yaşattığı kırgınlık ve öfke kalbimi sızlatırken Efe’nin dudaklarında gülüş belirdi. Ufak bir gülüştü. Mucize gibi hissettiren ve tüm dert tasayı silip atan gülüşünü seyrederken dudaklarım ona eşlik edip kıvrıldı.

“Sende ileride benim gibi yakışıklı olacaksın. Bebekleri sevmem ama senin tipin bir şeye benziyor.” Kulağa berbat bir iltifatmış gibi geliyordu.

“Kız halaya erkek dayıya benzer derler. Amca diye değiştirelim sözü.” Parmağımı ağzına götürdüğünde yataktan kalktım. Onu mamayla beslediklerine şahit olduğum için merdivene yönelerek basamakları dikkatle inmeye başladım.

“Bana tarif etmen lazım. Mamanı nasıl yapacağım?” Küçücük bebek seninle nasıl konuşsun Hakan? Mutfağa girdiğimde kimse yoktu. Dolaplara tek tek bakarken onun toz şeklindeki mamasını buldum. Üzerindeki direktifleri okurken Faruk mutfağa girdi. Adımları bir an duraksadı. Kucağımdaki bebek onu şaşırtmıştı. Benim gibi o da uzaktan Efe’yi seyretmeye devam etmişti. Buse’ye veya Ali’ye olan öfkesinden kırgınlığından değildi, Sibel’in ona söylediği yalandandı.

“Eline hiç yakışmıyor.” Gözlerimi kıstım. Bana her şey yakışıyordu.

“Mama yapmam lazım. Yardım et.”

“Rica et öküz.” Huysuz bir şekilde elimdeki mama kutusunu aldı. “Amcana benzeme sen. Bu eve bir Karan yeter.” Bunu alayla söylerken bir yandan kutuyu okumaya başladı. “Kaç ölçek içer bu?” Göz ucuyla baktı Efe’ye. “Çok aç mısın lan?”

“Çocukla lanlı lunlu konuşma. Biberonda en fazla kaç ölçek yapılıyorsa yap.” Başımla tezgâhta yıkanmış biberonu işaret ettim. Mama için sıcak su kaynatırken bana yaklaştı ve eğilip baktı Efe’ye.

“Şeytan tüyü var sende. Niye bu kadar tatlısın?” Efe elini uzattığında Faruk gözlerini kıstı. “Beni yumruklamak için çok küçüksün. Babası kılıklı.”

“Kucağına alacak mısın?” Geri çekilip kucağımdaki bebeği tutuşumu seyretti birkaç dakika. “Korkma. Isırmaz.”

“Az önce yeğenine hayvan muamelesi yaptığının farkında mısın?” Başımı salladığımda cık cıkladı. “Ne amcalar var.” Kucağımdan almak için elini uzattığında ona verdim. Belinden tutup bedeninden uzak tutar gibi Efe’yi kendinden uzaklaştırdı. Bebek değil de bomba tutuyormuş gibi tedirgindi bakışları.

“Bebek tutuyorsun, elinde bomba varmış gibi niye uzaklaştırdın kendinden. Ver.” Bebeği tekrar kucağıma aldığımda Faruk rahat bir soluk alıp arkasını döndü. Kesinlikle bebeklerden anlamıyordu.

“İyi misin?” Yüzünü görecek şekilde Efe’yi kucağımda tuttuğumda merakla bakışlarını yüzümde gezdirdi.

“İyiyim.” Faruk cevap verdiğinde dudaklarım kıvrıldı. Soruyu Efe’ye sormuştum ve üzerine almıştı.

“Karnın acıktı mı senin?”

“Yok lan. Midem bulanıyor.” Diye cevapladı tekrar sorumu. İç çektim. Efe’yi kucağımda sabitlerken başını göğsüme yaslayarak sandalyeye çöktüm. Mamayı hazırlarken göz ucuyla ocaktaki çaydanlığa baktı.

“Bilmeni isterim ki Kübra sen içersin diye her gün çay demliyor.” Omzunun gerisinden bana baktı. “Sen içmeyince çayını korumalara dağıtıyor.” Gözleri kısılırken hızla bedeninin tamamını bana çevirdi.

“Çayımı niye dağıtıyor? Hayır kurumu muyum ben?”

“İçmezsen başkaları içer.” Umursamazca konuşmam gözlerinin kocaman açılmasına neden oldu. Çaylarının olduğu kavanozun olduğu çekmeceyi açtı ve kaşlarını çattı. “Çayın altını aç, karşılıklı içelim.” Bakışları beni bulduğunda kavanozu yerine bıraktı ve dediğimi yaptı.

“Çayı benim için mi demliyordu?” Başımı ağır ağır salladığımda dudakları kıvrıldı. “İyi idare ediyor.” Başıyla koridora açılan kapıyı işaret etti. “Onun da karmaşık sorunları var ve bizim sorunları ortadan kaldırmak için yöntemler deniyor. Şu ana kadar iyi dayandı.” Sesindeki memnuniyet dolu ifade belirmişti. Kübra’nın dayanıklılığından memnundu.

“Yalnız olduğu zamanlar ağlıyor.”

“Yalnız olduğum zaman ağlıyorum. Bunda sorun yok Karanbey. Ağlamazsa rahatlayamaz.” Biberonu sallayıp içindeki mamanın sıcak suyla karışmasına izin verdi. Boştaki eliyle dolaptan çıkarttığı buzun üzerine su koyup biberonu içine koydu. Bunu birkaç kez Kübra’nın yaptığına da şahit olmuştum. Suyu soğutmak içindi sanırım.

“Ağlamak rahatlatıcı.” Diye mırıldandım. Deponun önünde ağlayıp içimi döktüğümde rahatlamıştım. Yıllardır tek gözyaşı dökmemişken bunu daha önce yapmadığım için kendime kızıyordum. Ağlamak güçsüzlük gibi gelmişti. Belki de erkek adam ağlamaz diye büyütüldüğüm içindi. Hatta benim yerime ağlayan annem ve Ali olduğu için ağlamayı unutmuştum.

“Al bakalım.” Faruk’un uzattığı biberonu aldığımı gören Efe dudaklarını araladı. Biberonu emmeye başladığında dudaklarımda beliren sıcak tebessüme engel olamadım.

“Aç köpek.” Dedi Faruk. Başımı kaldırdığımda ellerini iki yana açtım. “Sarhoşum ben.” Piç. Arkasını döndü ve çay yerine kendine kahve yapmaya başladı.

“Onu dinleme.” Efe’nin onu umursadığı söylenemezdi. İçtiği mamayla karnını doyurmaya çalışıyordu. Tüm maması bittiğinde ağlayacakmış gibi suratını astı.

“Ben geldim.” Asya içeri girdiğinde Efe feryat figan ağlamaya başladı. Etrafta bir kadın olduğunda hemen zırlıyordu. Şovcu pislik.

“Efe ne oldu?” Asya elindekileri bırakıp hızla ellerini yıkadıktan sonra geldi ve kucağımdan onu aldı. Elimdeki mamaya bakarken iç çekti. “Gazın mı var?” Başını boynuna yasladı ve sırtına vurmaya başladı.

“Yeğenimi dövme.” Dedim sertçe. Asya gözlerini devirip arkasını döndü ve oturma odasına adımladı. “Kardeşin küçücük bebeği dövüyor.” Ses tonum küçük bir çocuktan farksızdı.

“Karın gibi sende cahilsin. Bebeklerin gazı öyle çıkar.” Faruk kahvesini içerken küçümsercesine baktı. “Cahil.” Bebek nasıl tutulur bilmeyen adam bana cahil diyordu.

“Doğru konuş lan.” Oturduğum yerden ayaklanarak yeğenimi Bolat ailesinden kurtarmak adına oturma odasına girdim. Asya garip şekillerde yüz ifadesi yaparken Efe ona gülüyordu. Dayak yemiş gibi görünmüyordu.

Sakin ol Hakan. Kimse onu dövmeyecek.

Kalp atışlarım yavaşça sakinleşip eski ritmini bulurken Asya başını kaldırdı. “Ne kıymetli yeğenin varmış, Hakan abi. Korkma ona zarar vermem.” Bunu bilsem de bedenim alarma geçmişti. Şiddetin var olduğu evde büyümenin yan etkilerinden biri buydu. Efe masum ve kendini koruyamaz haldeydi ve onu koruyacak annesi bile yoktu. İki kat şanssızdı ve iki kat dikkat etmem gerekiyordu. Acilen ona daha güvenli ve sıcak aile ortamı bulmalıydım.

“Onu Faruk’a verme. Bomba tutuyormuş gibi tutuyor.” Asya başını sağa sola salladı. “Yanımda merak etme.” Etmemeliydim. Asya, Efe geldiğinden beri onun üzerine titremekten başka bir şey yapmamıştı. Başımı merdivenlere çevirirken adımlarım yavaşça basamağı çıkmaya başladı. Kübra’nın odasına girdiğimde hala su sesi geliyordu.

 

 

 

 

⚡⚡⚡ Bir sonraki sembole atlamak istemeyenler için başlangıç noktası ⚡⚡⚡

Kapıyı tıklatıp araladığımda içeri girdim ve ardımdan kapıyı kapattım. “Duş almam lazım.” Kübra’nın kabini aralayıp başını çıkarması onu görebileceğim manzarayı bana sunmasına neden olmuştu. Ağır ağır onu seyrederken bedenimdeki gerginlik gün yüzüne çıkmış, buraya geliş amacımı bana tekrar tekrar hatırlatmıştı. Amacım karımdı.

“İki dakikam kaldı.” İki dakikam vardı. Kıyafetimi çıkartmaya başladığımda kaşları yukarı doğru havalandı. “Orada durun Karanbey. Hem bebek nerede?” Son kıyafet parçasını da atarken bakışları acelesiz bir şekilde bedenimde gezinmeye başladı. Bakışlarındaki yangın benimkiler gibi büyürken dudaklarını birbirine bastırdı.

“Bakıcı buldum. Artık kucağım boş. Şimdi kay kenara-” İçeri girdiğimde suyun bedenimden akıp gitmesine izin verirken bedenimle onu fayansa hapsettim. Derin bir soluk aldı. “-Yıkanmam gerek Karım.”

“Ben yıkandım bile. Çıkayım, rahat rahat-” Elimi sırtından kalçasına kaydırdığımda yutkundu. Gözleri ona dokunmadan bile arzuyla çevrelenmişti. Elim baldırına kaydığında elleri omzumu buldu. “Hakan.” Sesindeki uyarırcasına çıkan o boğuk fısıltı, durmamı değil de devam etmemi istercesine ihtiyaç doluydu.

“Söyle Valeria.” Bakışlarımız kesiştiğinde bacağını kalçama dolamasını sağlayarak kendimi ona bastırdım. Bu temas bile zevkin omurgamdan aşağı yuvarlanmasına neden oldu.

Sikerler.

“Bir daha söyle.” Tırnağını omzuma geçirdi. İsmini öğrendiğinden beri ne zaman ona Valeria desem memnuniyet dolu o bakışları benimkilerle buluşuyordu.

“Neyi söyleyeyim?” Onunla uğraşmaktan delicesine bir zevk alıyordum. Omzumu tutup diğer bacağını kendi isteğiyle kalçama sardı, onu sıkıca tutarken göğüslerinin tatlı işkencesini hissedebilmek için bedenimi tamamen ona bastırdığımda nefesi kesildi.

“Söyle.”

“Valeria.” Omzumdaki eli saçlarıma kayarken dudaklarımızı sertçe birleştirdi. Tüm sabrımı sikip atan yalnızca bu hamlesiydi. Kendimi girişine hizaladığımda tereddüt etmeden sıcak cennetine kaymak tüm bedenimdeki hazzın amına koydu.

Onunla olmak bastırdığım her bir zerremi açığa çıkartıyordu. Başta rahatsız edici olan bu gerçek artık hoşuma gidiyordu. Günlerdir hissettiğim gerginlik yerini hazza bırakırken hareketlerimizdeki aceleciliğin tek nedeni rahatlamak için can atmamızdı.

“Valeria.” Dudaklarımız ayrıldığında omzuma tutunup başını boynuma gizledi. “Benim güzel Rus’um.” Başını geriye atarken gözleri zevkten kısılmıştı. Ellerinden biri yanağımı okşarken alınlarımızı birleştirdi. Yaprak gibi titriyor ve diğer eli beni sıkı sıkıya tutuyordu.

“Karanbey.” Sikeyim. Bunu bile isteye yapıyordu. Benim bile bazen nefret ettiğim Karanbey yanımı sevgi dolu dile getiren yalnız onun dudaklarıydı. Ne zaman Karanbey’e merhamet gösterse Hakan demesini diliyordum. Sanki karımı karanlık yanımdan bile kıskanıyordum.

“Doğrusunu söyle.” Hızım kontrolüm dışı arttığında başını geriye atıp iniltisini serbest bıraktı.

“Ne bud' takim seksual'nym, kogda zlish'sya, muzhenok.” Sinirlendiğinde bu kadar seksi olma, kocacığım. Yine Rusça konuşuyordu. Bu dili öğrenmek için çok sabırsızdım. Hareketlerim sonumuzun geleceğinin habercisi olarak bedenimi titretirken başımı geriye attım.

“Hakan.” Çığlığı banyoda yankılanırken gözlerimi kapatıp hazzın tadını çıkartmak için yere çökerken beraberimde onu da çektim. Kolları omzuma dolandı, nefes alışverişimizin sesi akan suyla senkron olurken gözlerimi araladım. “Karanbey’im.” Yanağıma dudaklarını değdirdi.

Herkesin korktuğu Karanbey’i koşulsuz seven ve ondan korkmayan tek kişi oydu, Valeria’mdı.

“Sanırım şimdi duş almamız lazım.” Diye mırıldanırken tatlı bir haz omurgamdan aşağı süzülüyordu. Onu tekrar istiyordum. Günlerdir bedenimde var olan gerginliği atmaktan ziyade yavaşça onu tekrar hissetmek istiyordum.

“Beni yıkaman lazım. Yorgunum.” Başını göğsüme yaslayıp nazlanırken dudaklarım kıvrıldı. İçinden çıkıp sırtını göğsüme yaslamadan hemen önce kullanacağım malzemeleri yanıma bıraktım. “Yıkanırken tadını çıkar Karım.” Kalçasını kaydırıp yavaşça içine kaydığımda başını omzuma yaslayıp iç çekti.

“Banyoda banyo yapılır. Bunun dışında fazlasıyla kullandık.” Sabunu life sürüp köpürtürken bedenini nazikçe ovalamaya başladım.

“Ben karımı yıkıyorum. Fazlasını yaptığımı kim söyledi?” Kalçasını kaldırıp indirdiğimde titrek bir soluk çekti ciğerlerine. Hassastı ve hala daha bir önceki zevkin kalıntısıyla titriyordu. “Sen arkana yaslan ve keyfini çıkar.”

 

 

 

 

⚡⚡⚡⚡⚡⚡

 

 

 

 

KÜBRA

Yorgunluk bedenimi ele geçirirken Hakan’ın boynuna yüzümü gizlemeye devam ettim. Banyodan çıktığımızdan beri üzerimize kıyafet giymek yerine bornozlarla yatağa kıvrılıp uyumuştuk. Güneş battığında oda karanlığa bürünmesin diye aralamıştım gözlerimi, başucundaki abajuru yaktığımdan beri tekrar uyuyamıyordum.

Aynalı odadaydık. Başımı kaldırdığımda Hakan, huzurla uyuyordu. İşaret parmağımı alnından burnunun ucuna kaydırdığımda iç çekip kollarını belime daha sıkı sardı. “Uyan, akşam oldu.” Dudakları uyku mahmurluğuyla kıvrılırken gözleri titreşerek aralandı.

“Normalde 'sabah oldu, uyan' denilir.” Bizim neyimiz normaldi ki bu sözü de normal kullanaydım?

“İyi de akşam oldu.” Hakan gözlerini kıstı ve komodindeki saate bakıp gözlerini kocaman açtı. “Evet Karanbey. Sabah on birden beri uyuyoruz.” Başını yastığa bırakırken iç çekti.

“Daha uyuyabilirmişim gibi hissediyorum.” Başını sola yaslayıp uykulu bakışlarını ağır ağır yüzümde gezdirdi. “Benden daha enerjik görünüyorsun.” Değildim. Ölüyordum yorgunluktan. Yine de bunu ona göstermek yerine dirseğimi yastığına bastırıp öne eğildim.

“Yoruldun mu prenses?” Gamzeleri belirecek şekilde gülüşü genişlediğinde kıkırdadım.

“Tüm işi bana yaptırırsan yorulurum tabi.” Başını sağa sola salladığında yüzümü göğsüne gömdüm. “Yalandan utanma, arsız. Kaldır başını.” Gülüşlerim üzerindeki bornozda kaybolurken sırt üstü yatağa düşmeme neden oldu.

“Asıl arsız sensin-” Beni gıdıkladığı o noktaya dokunduğunda kahkahama engel olamadım. “Yine başladın. Dur.” Elinden kurtulmama izin vermeden beni gıdıklamaya devam ediyordu.

Yetişin komşular gıdıklayarak öldürecek bu adam beni.

“Hakan…Dur. Söz bir daha sana prenses demeyeceğim.” Parmakları durduğunda nefes nefeseydim ve her an dokunma ihtimaline karşılık tetikteydim. “Vicdansız herif.” Elinden kaçıp sırtına atladığımda yatağa düşen oydu. Gıdıklayacağım herhangi bir tiki olmadığında dişimi koluna geçirdim. Beni durmak yerine gülüşünü silmeden onu alt etmeme izin veriyordu.

“Tamam teslim oluyorum, Karım.” Yalandan ellerini iki yana açtığında durdum. “Yeterince yoramamışım seni. Bu da benim ayıbım olsun.” Durduğumu görünce elini indirip buraya geldiğimden beri uzamış saçlarıma hafifçe dokundu. Neredeyse kürek kemiğime kadar ulaşmışlardı. Bu da uzattığım en uzun saçım olabilirdi. Artık tehdit olmadığına göre kestirmeme de gerek yoktu.

“Saçların uzuyor.” Bakışları dağılmış saçlarımda usulca gezindi. “Yazın buralardan gitmiş olacağız ve saçlarının özgürce rüzgârda savrulduğu bir yerde yaşayacağız.” Umutla bahsettiği gelecek bana ilk zamanlarımızda bana geleceğimi sorduğu zamanki gibi samimi ve gerçekleşebilecek bir ihtimalmiş gibi hissettirmişti.

“Senin her rengi giyebildiğin bir yer mi?” Duraksadı. Ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştı.

“Seninle her renge bulandığımız bir yer.” Diye mırıldandığında gülüşü yavaşça küçüldü. “Güvenli ve yalnız bana kalacağın.” Ellerimi göğsüne yaslayıp yanağına dudaklarımı değdirdim.

“Buna bayıldım.” Geri çekilirken elinin tersini yanağıma sürdü. Gözlerindeki ifade ruhuma işlerken iç çekti.

“Bende sana bayılıyorum, Karım.” Ağır ağır hayranlıkla yüzümü seyrederken küfür savurdu. “Ne zaman benliğime bu kadar işlendin ve bunu fark edemedim ben?” Sorusunun cevabını ne o biliyordu ne de ben. Neyin ne zaman başladığını da nasıl bu denli kontrolden çıktığını da.

“Aç mısın?” Karnımın guruldaması aramızdaki sessizliği bozduğunda utançla başımı aşağı yukarı salladım. Açlıktan ölüyordum resmen. “Aşağı inelim.” Onun üzerinden kalkmak için hareketlendiğimde bana izin verdiği için ayaklarımı sarkıtıp yavaşça ayaklandım. Bedenim hala daha hassastı ve bitkindi.

“Üzerimi değiştirene kadar giyin sende.” Odadan çıktığımda eski odama girip üzerimi değiştirdim. Bu oda artık eskisi gibi kaygılandırmıyordu. Artık çoğu şey beni kaygılandırmak yerine unuttuğum anlardan ibaret oluyordu. Özkan’ın burada beni öldürmeye çalışmasının üzerinden yıllar geçmiş gibi hissediyordum.

Saçlarımı topuz yapıp odadan çıktığımda Hakan rahat eşofman altının üzerine beyaz bir tişört giymiş şekilde çıktı odasından. Bakışlarımdaki şaşkınlığa engel olamamıştım.

Beyaz tişört giyiyordu.

Beyaz.

Beyaz gömlek giymesini istediğimde annesinin cenazesine bıraktığını söylemişti ve o günden sonra her zamanki koyu tondaki kıyafetlerini giymeye devam etmişti. Peki şimdi niye durduk yere beyaz giymişti ki?

“Hakan?”

“Söyle Karım.” Ona bir adım yaklaştığımda bakışlarım, tekrar tişörtüne kaydı. “Yakışıklılığımdan nutkun mu tutuldu yine?” Göz kırpıp elini iki yana açtı.

“Beyaz giyiyorsun.” Seninle her renge bulandığımız bir yer.

“Sende bordo giymişsin.” Bakışları üzerimde gezinirken ellerini cebine koyup kapının kenarına yaslandı. “Hoşuma gitti.” Belli ki bunu konuşmak istemiyordu ve konuyu bana getirip duruyordu. Kalbim sıkışıp nefesim kesilirken son kez üzerindeki tişörte baktım. Bunun anlamı intikamından ve annesini bulmaktan vazgeçmesi miydi? Gidelim derken annesini bulduktan sonra bunu yapacağımızı sanmıştım. Ondan tamamen vaz mı geçiyordu?

“Çok düşünme.” Kolunu omzuma dolayıp merdivenden inmem adına bizi yönlendirdi.

Annesinden vazgeçmişti. On dört yıllık kafesinden vazgeçiyordu. Douglas’ın dediği gibi onu bu hayata esir eden son prangasını da bırakıyordu. Hakan artık yalnızca bizi düşünüyordu.

Kalbinin sesini duyacak Kübra. Sakinleş.

Bu beni mutlu etmişti. Belki de annesini ardında bıraktığı için mutlu olmamalıydım ama olmuştum işte. Onun vazgeçişleri bizim kırık kafesten kaçışımız demekti. Ona iyice sokulduğumda şakağıma dudaklarını değdirdi.

“Beyaz çok yakışmış.”

“Biliyorum.” Dedi her zamanki kendini beğenen o tonlamada. Kıkırdayarak ondan uzaklaştım. Egosunu seviyordum. İlk tanıştığımız zamanlar çok fazla egosuna maruz kalıyorken şimdi neredeyse denk gelemiyordum. Sanırım onun özgüvenini paramparça eden gerçekler ve ihanetler silsilesindendi.

“Ne yersin?” Hakan’la mutfağa girdiğimizde dolabı açtım ve streçlenmiş tabakları gördüm. “Zeliha’ya güveniyor musun Hakan?” Tabakları çıkartıp ona gösterdiğimde ellerini cebine tıkmıştı.

“Zararlı ve yalancı mı? Evet. Bize bir zarar oldu mu? Hayır. Sonrasını sonra düşünürüz.” Ondaki bu umursamazlığa alışkın olmadığımdan birkaç saniye bocaladım. O sıra tabakları almış ve streçlerini çözmüştü bile. Isınmaları için mikrodalgaya sırasıyla koyarken rahat görünüyordu. Sürekli ipleri elinde tutmaya çalışan adamdan farklıydı.

“Dolaptan içecek bir şey çıkarsana.” Daldığım düşünleri öteleyerek dediğini yaptım. Kapalı şişelerden meyve sularından birini alırken o yemekleri ısıtırken geri kalan malzemeleri oturma odasındaki orta sehpaya taşımaya başladım. Tabaklarla peşimden geldiğinde dudaklarımda beliren gülüşe engel olamadım. Bana buralardan uzaklaştığımız o anı anımsatmıştı. Eteğimizdeki taşları döktüğümüz ve sadece ikimizin olduğu o zamandan sonra çok şey değişmişti. Biz bile aynı değildik.

“Ne düşünüyorsun?” Hakan, yanıma oturduğunda iç çektim. “Seni.”

“Yanındayken de mi?” Yüzündeki gülüş, çapkın bakışları eşliğinde genişlerken göz kırptı. Düşündüğüm o anlamda olmasa da bakışları yüzünden artık onu o şekilde düşünüyordum. Yukarıda yaşananlar zihnime üşüşürken bakışlarımı ondan ayırıp tabağımı kucağıma çektim. Dokunuşu nazikçe yanağımda gezindi. Garip bir şekilde onunla odadayken cesaretli olsam da bunu evin başka bir yerinde konuşmaya başladığımız zaman utanıyordum. Sanki cesaretimi veren yalnız kaldığımız o özel odamızdı.

“O anlamda demedim. Ayrıca hani yorgundun.”

“Geçti.” Gözlerim kocaman açılarak ona çevrildiğinde kahkaha attı. Bunu seviyordum. Gamzelerinin çıktığı gülüşünden bile daha çok seviyordum. Kahkahası ruhuma işleniyordu ve onu güldürmenin hazzını yaşıyordum.

“Ne demek geçti, Karanbey? Açım ben aç. İkinci bir emre kadar bana yaklaşman yasak.” Yalandan öfkeyle bakarken çatalı yemeğime bastırıp ağzıma tıktığımda Hakan’ın gülüşü silindi ve şaşkınca gözlerini kırpıştırdı. Ne diye öyle bakıyordu ki?

“Karım?”

“Ne?” Ağzımdaki lokmayı çiğnerken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bakışlarındaki memnuniyetin nedenini bilmiyordum. “Sen yorgun olmuyor olabilirsin ama ben-” Patatesi batırdığım çatalı dudaklarıma yaslamadan önce duraksadım. Ağzımdaki patatesin tadını hala hissedebiliyordum. “Az önce emir almadan kendi başıma yemeğimi mi yedim?”

“Sanırım onun gibi bir şey yaptın.” Gülüşü tekrar genişlediğin nefesim kesildi. Kendi başıma mı başarmıştım? Gerçekten komut almadan yapmış mıydım?

“Hakan bana, yemek ye, demedin. Değil mi?” Konuşma anında söylemiş olabilirdi. Bende unutmuş olabilirdim. Başını sağa sola salladı. “Ben yemeğimi kendim mi yedim?” Bakışlarım çataldaki patatese kaydı.

“Düşünmediğinde her şey kolaylaşıyor.” Diye mırıldandı. Haklıydı. Düşünmeden yemiştim, o sıra düşüncelerim özgürce Hakan’a laf yetiştirebilmek adına bir aradaydılar.

O zaman düşünme Valeria.

Çatalı kaldırıp dudaklarımı aralarken ellerim titremiyordu. Zihnimin Çetin evine olan tutsaklığı silinmiş gibiydi. Bilinçli bir şekilde çataldaki patatesi ağzıma tıktığımda elimle ağzımı kapatıp gülmeye başladım. Kendi başıma yemiştim işte.

“Kendi başıma yedim.” Kucağımdaki tabağı sehpaya bıraktığımda ağzımdaki lokmayı yutmuş ve ayaklanmıştım. “Kendi başıma yedim Hakan.” Kollarımı omzuna sardığımda koltuğa sırt üstü düşmemizi sağladı.

“Gördüm.” İç çekip şakağıma dudaklarını değdirdi. “İşte benim Rus’um.” Bunu söylemesinden hoşlandığım için kıkırdamaya başladım.

“Artık zihnim Çetinlere tutsak değil.” Gülüşlerim odada yankılanırken oturur pozisyona gelip ona sarılışıma karşılık verdi. “Sana söylemiştim.” Geri çekilirken gözlerimiz kesiştirdim. “Sende aynı şekilde bana iyi geliyorsun.”

“Senin de ilacın ben miyim Karım?”

“Sensin.” Dedim hafif cilveli bakışlarla onu süzerek. “Daima sensin.”

“Kucağımdan kalkmazsan eğer biraz daha aç kalacaksın.” Belimdeki eli kalçama kaydı ve beni kendisine bastırdı. Edepsiz herif. Üzerinden hızla kalktığımda çapkın gülüşü yüzünde belirdi. Heyecanım hala bedenimi usulca sarmıştı. Tabağımı kucağıma çektiğim zaman Hakan birkaç saniye benim yemek yiyişimi seyretmeye başladı. Sözlerle ifade etmese de gözlerinde görebiliyordum. Özgürce yiyebilmem benim kadar onu da mutlu etmişti. Tabağını kucağına alıp yemeğe başladı.

Her şey çok daha güzelleşiyordu.

“Uyandınız mı kaçaklar?” Faruk içeri elinde çaydanlıkla girdi. Ne ara mutfağa girip çay demlemiş olduğunu anlayamadan çaydanlığı bıraktı. “Hiç uyanmasaydınız. Yarın bekliyorduk sizi.” Mutfağa gidip bardak ve atıştırmalık dolu tepsiyi sehpaya bıraktı ve kucağımızdaki tabaklara baktı. “Ne cins bir çiftsiniz? Çay saatinde yemek mi?” Cık cıkladı.

“Sana ne lan? Efe nerede?” Faruk koltuğa yerleşti ve Hakan’ın tersleyişine gözlerini kısarak karşılık verdi.

“Bana ne lan? Senin yeğenin. Sen bil.” Dedi aynı tekdüze tonlamayla. Hakan’ın bakışlarına birkaç saniye dayandıktan sonra pes etti. “Geliyorlar.”

“Çayı içtin mi?” Faruk bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarımdaki gülüşü silmedim. “Bana öğrettiğin şekilde demledim. Nasıl olmuş?” Çaydanlığı eline alıp çayı doldururken bakışlarını kaçırdı. “Olmamış mı?” Çay içmiyordu ve bu endişe vericiydi. Hakan ondan daima, bir elinde çay bardağı diğer elinde silah olur, diye bahsederdi. Günlerdir çay içmemesi onun için endişelenmeme neden oluyordu.

“Olmuş. Ellerine sağlık. O demlik bitti. Bu yeni demlediğim.” Çay bardağını yudumladıktan hemen sonra söylemişti. Yemeğimi sessizce yerken Faruk bakışlarını bizden kaçırıyormuş gibi utançla çay bardağına bakıyordu.

“Çaylarını dağıttım korumalara.” Hakan sözlerimle dudaklarını kıvırırken başını sağa sola salladı. Faruk bakışlarını çevirdiğinde gülüşümü genişlettim. “Çayı beğendiler.”

“Tabi beğenirler. Özel çay bu.”

“Evet bende öyle söyledim onlara. Senin özel getirttiğini söyleyince daha çok içtiler.” Kaşları çatıldığında yarılanmış tabağımı sehpaya bırakıp arkama yaslandım. Kendini berbat hissedip Sibel’in yaptıklarını üzerine almasındansa sinirlenip çayı için deliren yanıyla konuşmasını tercih ederdim.

“Özel çayım olduğunu bile bile mi içtiler?” Başımla onayladım.

“Sadullah, Eren ve Eray üçer bardak içtiler.” Faruk’un bakışları öfkeyle kısılırken Hakan’ın hafifçe öne kayarak tabağını sehpaya bıraktığını gördüm.

“Kimler?” Duraksayarak Hakan’ın çatık kaşlarına bakarken Faruk “Sadullah, Eren ve Eray dedi.” diyerek ortalığı karıştıran bir imayla iç çekti.

“Çayı sen mi verdin?” Evet. Gerçi benim elimden almamışlar tepsiyi bırakıp uzaklaşana kadar da tepsiye yaklaşmamışlardı.

“Hayır.” Gözleri kısılırken bana doğru eğildi. Refleksle başımı iyice geriye yasladım. “Faruk aramızı bozmaya çalışıyor, canım kocam. İnanma ona.”

“Eray bu yüzden mi çayım lezzetli dedi? Kübra ona çay verdiği için mi?” Adi pislik. Bilerek yapıyordu ve işe yarıyordu da.

“Eray’ı kov.” Faruk’a hızla döndüğünde Faruk başını ağır ağır salladı.

“Eray, tamam. Ya Sadullah? Sürekli Kübra’nın etrafında dolanıyor.” Adamın görevi Ruslardan beni korumaktı. Ulan Faruk.

“Onu Hakan görevlendirmiş zaten. Adamın ne suçu var?” Faruk abartılı bir şekilde eliyle ağzını kapattı. “Elin korumasını niye koruyorsun-” Oturduğum yerden kalktığımda sustu, Hakan kolunu belime dolayıp beni kucağına çekti. Faruk hafifçe gülerek çayını yudumlarken iç çekti. “Özlemişim.” Benimle uğraşmayı mı espriler yapmayı mı özlemişti?

Ortalığı yine karıştırmaya çalıştı. Ona kızgın olacağız Valeria. Bize ne özlemesinden?

“Çayımı bir daha başkalarına verme.”

“Çöpe mi dökseydim? İsraf olurdu.” Birkaç saniye duraksadı. “Eğer içmeye gelmezsen bardakları doldura doldura dağıtacağım herkese. Çok biliyorsan gel kendin iç.”

“Sakin ol, Karım.” Bunlar el birliğiyle benim sinirlerimi hoplatıyordu. “Bir daha korumalarıma çay götürme.” Sesindeki kıskançlıkla koltuğa oturup ondan uzaklaştım. Cevap vermekle uğraşmadığımı fark edince kaşları daha da çatıldı.

“Faruk çaylarını içerse götürmem.” Hakan, ona döndü.

“Bundan sonra gelip çayını içip bitir.” Dudaklarım kıvrılırken hoplayan sinirim yok oldu ve Faruk’a döndüm. Şaşkınlıkla bir Hakan’a bir bana bakıyordu. Konu benden ona nasıl gelmişti anlam verememiş gibiydi.

Bizden korkulur Valeria.

“Ne manyak çiftsiniz lan…İçerim içmem. Size ne?”

“Bende çayını korumalara dağıtırım. Sana ne?” Faruk çay bardağını sehpaya bıraktı. Konuşmak için dudaklarını aralasa da Hakan ondan önce konuşmaya başladı. “Kimseye çay falan dağıtmıyorsun, dedim.”

“Bana ne?” diye döndüm Hakan’a. “Arkadaşın benim çayımı içmeye tenezzül etmiyorsa içen başka birilerini bulurum bende.” Konu Faruk’un tenezzül etmemesi değildi, yine de böyle söyleyerek konuyu dağıtıyordum.

“Niye karımın yaptığı çayı içmeye tenezzül etmiyorsun?” Hakan, sabrını taşırmama az kalmışçasına davranıyordu ve bundan müthiş keyif alıyordum.

“Niye karının yaptığı çayı içmek zorunda mıyım?”

“Evet.” Dedik Hakan’la aynı anda. Faruk bir ona bir bana baktı ve dudaklarını aralasa da konuşmaktan vazgeçip çaydanlığı eline aldı. Elinde olsa ikimizi de kaynar suyla haşlamak istercesine bakışlara eşliğinde çayını doldurdu.

“Manyaklar.”

“Bana çay yok mu?” dedim hafifçe kıkırdayarak. Boş bardaklara çayı doldururken sessizliğini korudu. “Ellerin dert görmesin Faruk.” Uzattığı bardağı alırken Hakan bir Faruk’a bir bana bakıyordu. Faruk’un ortalığı karıştırmasından hemen sonra ben aynısını yapmıştım ve kafası karışmış gibiydi.

“İkinizin de ağzını bantlayacağım.” Homurdanarak Faruk’un doldurduğu diğer bardağı aldı.

“Biz geldik.” Asya içeri girdiğinde Efe uyku mahmurluğuyla etrafa bakıyordu. “Anca uyandı.” Çok tatlıydı. Elimdeki çayı bıraktığımda Hakan kolunu belime sarıp beni kendine çekti. Asya Faruk’un yanına oturana kadar da bırakmadı.

Efe’yi almamı mı sabote etmişti?

“Utan. Koskoca adamsın. Kıskandığın bir bebek.” Fısıldadığımda bakışları beni buldu. “Kıskandığım bir bebek değil. Karım.” Bu hoşuma gitmemeliydi ama gitmişti işte. “Seni bir bebekle bile paylaşmayacağımı söyledim. O yüzden nefesini boşa harcama ve yanımdan ayrılayım deme.”

“Tehdit ediyorsun.”

“Evet. Karanbey’inin sözünü dinle.” Bey kısmını bilerek uzatarak söylemişti. “Tamam Bey.” Gamzeleri tekrar belirirken başımı sağa sola sallayıp çayımı tekrar elime alıp yanına iyice yerleşince elini belimden çekti ve rahatça çayı yudumlamama izin verdi.

Kıskanç ve manyağın teki bir adamla evlisin Valeria.

“Beyaz giymişsin. Geldiğimden beri hep siyah giyiniyordun. Rengini açmış Hakan abi.” Faruk bunu yeni fark ediyormuşçasına şaşkınca baktığında Hakan boğazını temizleyerek kumandaya uzandı.

“Bir şey izleyelim.” Konuyu kapatmak için televizyonu açtığında Faruk bakışlarını bana çevirdi. Sanki boşa çabalıyormuşuz da bunu dile getirmek istercesine bakıyordu. Onun annesi Azra teyze için çıkmıştı ve öldürülmüştü. Babası da kardeşiyle Faruk’un gözleri önünde eşinin yanında intihar etmişti. Hakan’ın annesinin bedenini aradığı bu intikam aslında onun annesiz kalışının intikamıydı da. Biz kaçarsak o da intikamını alamayacaktı.

“Harry Potter açsana. Karın tam bir cahil. Kültürlensin biraz.” Faruk daldığı düşüncelerden sıyrılırken başıyla televizyonu işaret etti ve omuzlarındaki gerginlik yok oldu. Rahatlamıştı. Kaçmamız onu rahatsız ediyordu, gözlerinden belliydi ama yine de bedeni gevşemişti. O da bu intikam döngüsünden sıkılmıştı.

“Bana cahil demekten vazgeç. En azından ben kitap okumaya başladım. Sen onu da yapmıyorsun.” Yine ağız dalaşına gireceğimiz o huysuzluğu hissederken Hakan dikkatle televizyona bakmak için öne eğildi.

“Dün gece karısını ve üç çocuğunu öldüren adam, kaçmak üzereyken ekipler tarafından yakalandı.” Sesini açtığı televizyona baktım. Ekranda yüzleri buğulanmış bir aile fotoğrafı vardı. Adamın yani katilin yüzü ve ismi ekrandaydı. “Sorgulanmak üzere emniyete götürülen Rıza Karaca’nın ifadesi alındıktan sonra adliyeye sevk edileceği bize ulaşan bilgiler arasında…”

Haberin devamını dinlemek yerine Hakan’a çevirdim bakışlarımı. Bakışlarında yerleşmiş farkındalık, öfke, kırgınlık…Tüm duygularını gözlerinden yüzüne yayılmıştı. Bir şey onu rahatsız etmişti ve bakışları bir an olsun haberden ayrılmıyordu.

“Bu Ümit amcanın adamlarından biri değil mi? Sürekli azarlayan, evden kaçtığımda babama şikâyet ediyordu. Yaşlanınca da meymenetsizin teki olmuş.” Asya’nın cümlesi Faruk’un kaşlarını çatmasına neden oldu. Aniden Hakan’a döndüğünde Hakan kıpırtısız ekrana bakıyordu.

“O kim ki?” Bunu çekinerek sormuştum. Hakan’ın bakışlarını ekrandan ayıran bu soru olmuştu. Bedeni buradaydı, ruhu çoktan düşüncelere savrulmuştu. Bitmiş haberin ardında reklamlar araya girmişti ve o adamın kim olduğunu anlayabilmek için Faruk’a çevirdim bakışlarımı.

“Hakan?” Faruk koltukta dikkatle kaydığında Hakan başını sağa sola salladı.

“Öldü. Gözlerimle gördüm.” Kim öldü? “Babam vurdu onu.” Tekrar televizyona baktı, adam artık yoktu. “Adı Rıza falan değil, Veysel Tunç!” Oturduğu yerden kalktığında bir televizyona bir Faruk’a bakıyordu.

“Veysel öldü. Babam onu o depoda öldürdü.” Neden bahsettiğini anladığımda şaşkınlıkla olduğum yerde kıpırdamadan kaldım. Onu çıkartmak için gelen korumadan mı bahsediyordu?

“Annem gibi o da o depoda öldü.” Hakan eliyle televizyonu işaret etti. Ümit Karan’ın, eşi vuruldu diye sorgusuz sualsiz infaz ettiği korumayı mı söylüyordu?

“Belki benziyordur.” Dedi Faruk ilk şaşkınlığını atar atmaz. Hakan duraksadığında Faruk konuşmaya devam etti. “Önce sakinleş. İnsan insana benzer. Ayrıca baban, annen öldüğü için sana takmadı mı?” Hakan merdivene yöneldiğinde Faruk onun peşinden birkaç adım attı.

“Ben gidiyorum. Bu kadar benzeyemez.” Merdiven basamaklarını çıkarken gözden kayboldu.

“Nereye?” Oturduğum yerden kalktığımı görünce Faruk bana döndü. Onun yanından geçip basamakları çıkarak odaya girdim. Hakan pantolonunu üzerine geçirirken yataktaki gömleğine uzanıp açtım. Duraksadı.

“Hadi, hazırlanman lazım.” Kollarını geçirdiğinde önüne geçip elini uzaklaştırdım ve yavaşça düğmeleri iliklemeye başladım. “Önce derin bir soluk al.” Başını sallayıp derin bir soluk aldığında düğmelerle işim bitmişti bile.

“O adam annem gibi ölmüştü o depoda.” Başımı onaylarcasına salladım.

“Gerçekleri öğrenmek için gidiyorsun. Sakin ol ve Karanbey’in kontrolünü eline al.” Bakışları yüzümde gezindiğinde yanaklarını avuçladım. “Soğukkanlı ve aynı zamanda tez canlı olacaksın. Karşındaki adam benzettiğin biri de olabilir, sandığın kişi de. O yüzden emin olmadan harekete geçmeyeceksin.” Belki de onu durdurmamı falan bekliyordu. Onun hiçbir zaman önündeki engel değil, yanında ve yöresindeki destekleyeni olacaktım.

“Telefonunu yanından ayırma.” Başımla onayladım onu, ceketine uzanıp giydiğinde duraksadı.

“Seni bekleyeceğim. Bu yüzden alacağın cevapları al. Sonrasını sonra düşünürüz.” Odadan çıkmadan önce gözlerinde sonrasını sonraya bırakmayacağını ve korktuğu şey gerçekse ortalığı yakıp yıkacağını görebiliyordum.

Ümit Karan, bu kadarını da yapmış mıdır dediğim her seferinde fazlasını yapmış oluyordu. Artık hiçbir şeye şaşıramıyordum. Eğer Azra Karan yaşıyorsa ve her şey bir yalansa Ümit Karan, Hakan'ın on dört yıllık vicdan azabının bedelini ne yaparsa yapsın ödeyemezdi. Her şeye rağmen Azra'nın yaşamasını dilerken buldum kendimi. Eğer o yaşarsa Hakan'da son kalan yükünden kurtulacaktı.

Eğer bugün umduğu gerçek hiç var olmamışsa Hakan annesinin ölümünü bir kez daha yaşayacak ve yaraları kanayarak vicdanının acımasızlığı altında boğulacaktı.

Hakan'ın annesini tekrar kaybetmeye tahammülü yoktu.

🖤

 

 

Part II gelene kadar dedikodu yapalım mı?

 

En üzüldüğünüz sahne neresiydi?

 

Enrico, Hakan, Raskol üçlüsünden birisinin yaşadıklarını yaşayacak olsanız bu hangisi olurdu?

 

Bu kitaptaki karakterlerle öp, evlen, öldür, süründür oynayalım. Sizin seçimleriniz neler? (Şu an yaşayanlardan)

 

( Benim seçimler : Ferhat Yılmaz evlen, Ümit süründür, Osman Yılmaz evlen :) , Sibel öldür)

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 02.05.2025 20:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...