24. Bölüm

K21 - KAYIP YILLAR ve ÖNCELİKLER II

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

 

 

🎵 Model - Ağlamam Zaman Aldı🎵

Bu bölümle ilgili bölüm sonunda buluşalım ve tartışalım lütfen. Bölüm sonunda mutlaka uğrayın.

Not: Bu bölümü yazdığım süre boyunca bir iki kez baş ağrısı birkaç kez da gözyaşı eksikliği yaşadım. Üzgünüm

🖤

 

 

 

 

21. BÖLÜM - KAYIP YILLAR VE ÖNCELİKLER II

 

 

 

 

KARANBEY

“Silahın var mı?” Emniyette sevk edilmeden karakolda olan adama yetişmiştim.

“Yok memur bey.” desem de içlerinden biri üzerimi aramaya başladı. “İş adamıyım ben. Ne silahı?” Benim kim olduğum muhtemelen biliniyordu.

“Sen onu benim külahıma anlat.” Aradığını bulamadığı için geri çekildi. Karakola silahımla veya hançerle gelecek kadar delirmemiştim.

“Ben silahtan çok korkarım.” Faruk ellerini iki yana açmış korku dolu bakışlarını üzerini arayan polis memuruna dikmişti. “En son sünnet törenimde bizim cahil akrabalar havaya ateş etmek için getirmişler. O günden beri korkarım amirim.” Onu arayan memur başını kaldırıp ters ters baktı. “Komiser. Amir değilim ben. Amirim yukarıda.”

“Özür dilerim komiserim.” Faruk’un çenesi bizi içeri tıkacak kadar gevşek olduğu için boğazımı temizledim. Bakışlar bana döndüğünde elimle koridoru işaret ettim.

“Amirin odasını göstersin biri.” İçlerinden biri koridora girdiğinde peşine takıldık.

“Çenenle bizi tutuklatacaksın.” Homurdanışım Faruk’un bakışlarını bana çevirmesine neden oldu.

“Ortamı yumuşatmak istedim.” Gözlerini kırpıştırıp omuz silkti. Sünnet hikayesiyle mi ortamı yumuşatacaktı? Ona cevap vermekle uğraşmadan etrafımı kolaçan etmeye başladım. Babama çalışan çürük yumurtaları arıyordum. Tüm kirli işlerini gizleyebilmek için para verdiği yolsuzlar sistemin içindeydi. Hepsinin kim olduğunu ezberlemiştim ve burada onlardan yoktu.

“Amirim, Hakan Karan ve Faruk Bolat sizi görmeye geldiler.” Geçmemiz için kapıyı araladığında içeri geçtim. Direkt Veysel’in yanına gitmek istesem de buradaki kurallar benimkilerle örtüşmüyordu. İtin teki için karakolda olay çıkartmak istemiyordum.

Karşındaki adam benzettiğin biri de olabilir, sandığın kişi de. O yüzden emin olmadan harekete geçmeyeceksin.

Kübra’nın cümleleri zihnimde yankılanırken derin bir soluk alıp içeri girdim. Karşımdaki adamın kim olduğunu biliyordum. Babamın ipini pazara çıkarmak için yıllarını vermiş ve babamın tanıdıkları yüzünden rastgele bir karakola sürülmüş başarılı polislerden biriydi. Beni görünce bakışları sertleşirken elimi cebimden çıkartıp uzattım.

“Merhaba amirim.” Sırf babamın oğlu olduğum için bile benden nefret ediyordu. Ona zararım dokunmamıştı. “İyisiniz inşallah.” Bana ters cevap vermek için dudaklarını aralarken bakışları ona uzattığım elime kaydı, USB’yi gördüğünde kaşları daha çok çatıldı.

“O ne?” Başıyla USB’yi işaret etti.

“Babamın ortaklarını almak istersiniz diye düşündüm.” Bakışlarım etrafta gezinirken dudaklarımı kıvırdım. “Burası biraz küçük gelecek. Onunla bağlantılı herkesi ağırlayamazsınız.” Faruk başını çevirdiğinde ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Amir elimi sıktığında USB’yi avucuna bırakıp elimi çektim. “Yakaladığınız Rıza, babamın eski dostlarından Veysel Tunç.” Başımla USB’yi işaret ettim. “Kanıtlar ve bağlantılar.”

“Bunu neden yapıyorsun? Niye durduk yere babanla ilgili bilgiler veriyorsun?”

“Babamla ilgili değil, babamla bağlantılı olan ağı çökertiyorum. İkisi ayrı şey amirim. Tek bir ricam var. Rıza denen itle görüşmek istiyorum.” Bakışlarımdaki netliğe bakarken birkaç saniye dikkatle inceledi beni.

“Seni soruşturulacak bir suçluyla görüştürmemi mi istiyorsun?”

“Rica ediyorum.” Diye düzelttim. Elimdeki bilgilere karşılık birkaç dakikalık konuşmanın onlara bir zarar vereceğini düşünmüyordum. “İzlemenizde hiçbir sorun yok. Bizzat konuşmayı seyredebilirsiniz.” Yeter ki sorularımın cevabını almak için önümdeki engellerden biri olmasınlar.

“Emredersin.” Bunu öfkeli bir alayla söylese de masasının etrafını dolaşıp USB’yi bilgisayara takıp içindeki dosyaları incelemeye başladı. İnceledikçe bakışlarındaki memnuniyet artıyordu. Onun buraya sürülmesine neden olan savcının da mafyayla iş birliği yaptığı o kanıtlar da içindeydi. Veysel ölü gözükmeden hemen önce yaptığı son işti.

“Amirim.” Bakışları beni buldu. İşim acildi ve o dosyaları sabaha kadar inceleyip bitiremezdi. Hala kapıda olan memura başıyla işaret verdi. “Rıza’yı sorgu odasına getirsinler,” Bakışları yavaşça beni süzerken elini çenesine sürdü. “Sorgu odasının kamerasını kapattır.” Bu jesti hafifçe gülüşümü genişletmeme neden oldu.

“Bende seyredebilir miyim?” Faruk’un heyecanlı ses tonu yine ortamdaki gerginliği hafifletmek adına atılmış en mantıksız hamleydi. “İzlemekten hoşlanırım.” Amir sessizce süzdü Faruk’u ve ona laf anlatmaktan vazgeçmiş gibi bakışlarını ikimizin arasında götürüp getirdi.

“Adama zarar verirseniz ikinizi kimse elimden kurtaramaz.”

“Polise daima saygımız var amirim.” Dedim başımı sallayarak. Genelde onlara yakalanmamak için kaçıp durduğum için gözlerine batacak bir adım atmayacağımdan emindim. Sorun Faruk’tu. Birazdan çay istermiş gibi rahat davranıyordu.

Koridordan sorgu odasına girene kadar yanılmış olmayı diliyordum. Annem yaşasın isterken bir yanım onca yılımın boşa geçtiğini öğrenince kontrolden çıkacağımı bas bas bağırıyordu.

Gerçekleri öğrenmek için gidiyorsun. Sakin ol ve Karanbey’in kontrolünü eline al.

O haklıydı. Sakin olup etraflıca düşünüp harekete geçmeliydim. Bunu kendime tekrar tekrar hatırlatırken sorgu odasından içeri girdim. Memurlardan biri içeride kapının yanında durup kapıyı kapattı. Sanırım ona zarar vermemden korkuyorlardı. Ben öyle bir adam mıydım?

“Avukatım gelmeden konu-” Bakışları beni bulduğunda gözleri onu ele verdi. Oydu. Veysel itiydi. Dudaklarım kıvrıldı. “Avukatın da olurum Veysel.” Omzumun gerisinden memura baktı. Sanki orada polisin olması onu öldürme ihtimalimi azaltıyormuş gibi rahatlamasına neden oldu.

“Benim kendi avukatım var. Siz kimsiniz?”

“Benim kim olduğumu biliyorsun ve tanışma faslını geçelim. Asıl konuya geleli-” Oturduğu yerden kalktığında elimi omzuna bastırıp oturmasını sağladım. “Nasıl hayattasın Veysel?”

“Benim ismim Rıza. Biriyle karıştırıyorsunuz.”

“Benim ismimde Hakan. Eminim kimseyle karıştırmadan ne yapacağımı biliyorsundur.” Hafifçe güldüm. Karşısındaki sandalyeye çöktüğümde aynalı cama baktı. Onu kurtaracak kimse yoktu. “Bana bak Veysel. Oyun bitti.” Bakışları beni buldu. “Tek bir soru soracağım ve hayatını kurtaracak cevabı vereceksin bana.”

“Bana burada bir şey yapamazsın. Kameralar var. Görgü tanığı var.” Bunların beni durduracak nedenler olduğunu mu sanıyordu? Memur telefonuna baktıktan hemen sonra başını çevirip aynaya baktı. Başını sallayarak odadan çıktı. “Avukatımı istiyorum.” Diye bağırdı korkuyla.

“Pişt.” Bakışları beni buldu. Elleri masaya kelepçelenmişti. Az önceki ayaklanmanın gereksiz bir hamle olduğunu hatırlatacak sıkılıktaydı. “On dört yıl önce, her şey oyun muydu?”

“Neden bahsettiğinizi-”

“Beni durduracaklarını mı sanıyorsun? İstesem onlar kafama silah dayamadan canını alırım senin. Konuş! Siktirme belanı.” Bağırışım odada yankılansa da arkama yaslanarak sakince durmaya devam ediyordum. Ona bir kez yaklaşsam ellerim boynunu saracaktı. Kendimi durduramayacak kadar hayal kırıklığı ve öfke hissediyordum.

“O depoda yaşananlar…Sen ölmüştün. Oyun muydu?” Sustu. Bakışları etrafta geziniyordu ve ısrarla gözlerine bakmama izin vermiyordu. Gözler yalanı ele verirdi. “Gözlerime bak Veysel. On yedi yaşındaki halimden çok uzaktayım ve sizin gibi biri olduğum için sabrım pamuk ipliğine bağlı. Sorularıma cevap ver, gideceğim.” Sabrım taşıyordu. Kapı aniden açıldığında içeri takım giymiş aşina olduğum bir çehreye sahip avukat girdi. Babamın da avukatıydı ve kaybettiği hiçbir dava olmamıştı. Tabi mafyanın avukatı olması, en büyük nedeniydi.

“Müvekkilim tek kelim-” Oturduğum yerden kalktığımda içeri polisler girdi. Amir kelepçeyi avukat fark etmeden bileklerine taktığında şaşkınca baktı. “Ne yapıyorsunuz? Bir avukatı alıkoyamazsınız.”

“Adam kaçırma, şantaj, kara para aklama…Bunlar seninle ilgili açılacak dosyaların bir kısmı. Daha geri kalan kanıtları incelemedim ki eminim daha fazlası da vardır. Tutuklusun ve avukat tutma hakkına sahipsin.”

“Ne kanıtından bahsediyorsunuz? Bu düpedüz alıkoymak.” Boğazımı temizlediğimde avukat bana döndü. Hayatım boyunca onu hiç sevmemiştim. Bakışlarına yerleşen farkındalıkla söyleyecek kelimelerini yutup gözlerini kırpıştırdı. Buraya gelince babama yumurtlayacak birileri çıkacaktı ve o da Rıza’yı, pardon Veysel’i konuşmaması adına avukatla korumaya alacaktı. Veysel asla, babanla oyun oynadık demeyecekti. Sadık bir itti. Bu yüzden avukatı gönderirse Veysel’in bana anlatacaklarını dinlememe gerek kalmayacaktı.

Babam oyunuma gelmiş ve şüphelerimi kanıtlamıştı.

“İzninizle amirim.” Başımla selam verip odadan çıktığımda Faruk koridorda beni bekliyordu.

“Adam konuşmadı. Nereye gidiyoruz?” Çıkışa adımlarken peşimden geliyordu. “Bir şey söylemedi adam. Niye geldik o zaman?”

“Babamın bir insan olduğunu unutuyorum her seferinde. Düşmanını küçümseme diyorum ama babamı fazlasıyla küçümsüyorum. O aptal bir adam değil. Her hareketi bir önceki açıklarını kapatacak şekilde planlı.” Karakoldan çıktığımda korumalarıma başımı salladım. Arabalara koşuştururken Faruk’a döndüm. “Babam, yıllarca Pakhan’ın burnunun dibinde torununu sakladı ve bunu biz bile fark etmedik. Annem yaşıyorsa hem burnumuzun dibinde hem de fark etmeyeceğimiz şekilde saklıyordur.”

“Bu ne demek?”

“Avukatını gönderdiyse ona yaklaştığımı biliyor. Endişeli ve ilk hatası buydu.” Arabaya girip koltuğa yerleştim. Faruk tam karşıma oturduğunda araba karakoldan uzaklaşmaya başladı. “İkinci hatası annemi kaçırmak veya kontrol edip yaklaşmama engel olmak adına aldığı kararlar olacak.” Veysel’in yaşadığını öğrendiğimi biliyorsa annemi bulmamam için başka planlar kuracaktı ve kıramadan onu enseleyecektim.

“Nereye gidiyoruz?” Faruk hala kafası karışmış gibi bakıyordu.

“Malikaneye.” Çocukluğumuzun geçtiği o eve. Araba yolda ilerlerken babamın annemi saklayacağı yerleri düşünmeye çalıştım. “Ya annen gerçekten öldüyse?” diye sordu çekinerek.

“O zaman bugün babamda ölür. Annemin ölüsü ondan ebediyen kurtulmuş olur. Onu bulamasam da babamın ona gitmesine engel olurum bende.” Sesim duygudan uzaktı, çünkü babamdan bıkmıştım. Onu öldürmekten zerre pişmanlık duymayacaktım.

“O USB…Duyulursa hiç hoş olmaz. Polislerle çalışmayız biliyorsun.”

“Polisle çalışmayacağım Faruk. Babamla bağlantılı ağın tedirgin olmasını sağlasam yeter. Hepsi kendi kirli çamaşırını ortaya dökecek zaten. Korku insana hata yaptırır ve hata yapacaklar.” Nedensizce babama dokunan herkesin canını yakmak istiyordum. “On dört yıl bizi boşa oyaladıysa o da arkasındakiler de birer birer inecek. Gözümü kırpmaya niyetim yok.”

“Ya masa?”

“Bu benim aile meselem.” Dudaklarımı kıvırırken haftalardır ilk kez kendimi canlı ve acıya susamış hissediyordum. “Kimse bir sik yapamaz. Buna masa da dahil.”

“Hakan.” Bakışlarındaki kararsızlıkla duraksadım. “Babanı sen mi öldüreceksin?” Yıllardır yanımdaydı ve sadece yanımda olmak için değil, ailesinin kanını almak için gün saydığını biliyordum. Benim annem gözlerimin önünde öldürülmüştü. Onun babası annesinin ölüsünü gördükten sonra pişmanlıktan gözlerinin önünde sıkmıştı kafasına. Babama yıllarca zarar vermiştim ama bir kez olsun onu öldürmek için elime silahımı alamamıştım. Onun beni öldüremediği gibi bende garip bir şekilde onun kanını dökemiyordum. Zeliha’nın Doug ve Fedor için söylediklerini anımsadım. İkisinin birbirini öldürmeden hayatlarını mahvetmek için an kolladıklarından bahsetmişti. Sanırım babamla bizde böyle bir ilişkideydik.

“Onu sana bırakmak istedim.” Omuzları gevşedi ve rahat bir soluk aldı. Benim intikamımı bile kendi intikamından önce düşünüyordu. Babamın canını alabilecek cesaretteydi o. Annem yaşasa da yaşamasa da babam artık bir ölüydü. “Ama bir söz vermelisin Faruk.”

“Ne?” dedi, sanki ne söyleyeceğimi tahmin etmiş gibi huysuz bir tınıyla.

“Ben karımla gideceğim. Sende kendi hayatın için gideceksin. Burada kalmayacaksın.” Eskiden onun çekip gideceğini söylerdim. Artık görebildiğim canı yanan bir adamdı ve öfkesini kusacağı şiddetle çevrelenmiş karanlık bir dünyanın içindeydik. Kalamazdı. Sonu bana dönecek ve boşa geçip giden yıllarla kalakalacaktı.

“Burada kalacağımı nasıl anladın?” Gözleri onu ele veriyordu.

“Sözünü ver. O zaman babam senindir.” Önüme gelen herkese anlaşma teklif etmek artık rutine binmişti. Garip bir zevk alıyordum.

“Belki benim de senin koltuğunda gözüm vardır.” Dudaklarımı kıvırdığımda gülüşü genişledi.

“Benim adımı söyledikleri için adamları korkutmam gibi çay içmeyenleri vurdurursun sen.” Kaşlarını yukarı kaldırıp omuz silkti. “Sözünü ver.”

“Söz. Annemin kan hakkını alınca burada kalmayacağım. Belki sizinle gelirim. Beni evlat edinsenize.” Kulağımı çekip yalandan cama vurduğunda gözlerini kocaman açtı. Bir Bolat’ı evlat edineceğime baba olmam daha iyiydi.

“Niye lan? Askerliğimi bile yaptım ben. Daha ne istiyorsun? Evlenme çağında kazık kadar adamım.”

“Sorun da o. Senin azgınlıklarınla uğraşamam. Başımı belaya sokarsın sen.” Eliyle ağzını kapattı. “Kuru iftira.” Ona cevap veremeden araba durdu. Önümüzdeki araba trafiğini umursamadan sürgülü dolaba benzeyen saklama alanındaki silahımı aldım. Arabadan inerken Faruk peşimden geldi.

“Bunlar kim lan?” Arabaların önünden sakince ilerlerken yanımda endişeden deliriyordu.

“Yılmaz ve adamları.” Faruk duraksar gibi olsa da peşimden demir kapıdan geçti. Etrafta babamın tüm adamları etkisiz bir şekilde yerdeydiler ve elleri arkadan bağlanmış, her iki adamın başına birer adam çift silahla duruyordu.

“Babam avukatı aradığı an sinyali alan bizimkiler operasyonun tuşuna basacaklardı. Karakola girmeden önce yazdığım liderimiz şansıma hızlı harekete geçmişti.” Etrafa bakındım, bazı camlar paramparçaydı. Yanan ışıktan oturma odasındaki adamları seçebiliyordum.

“Bunu ne ara düşündün?” dedi Faruk şaşkınlıkla.

“Karım sakin olup kontrolü almam gerektiğini söyledi. Bende öyle yaptım.” Ayrıca yardım almıştım. Bu evde annemle Ali’ye olan saygım yüzünden kan dökmem diyordum, bana gerek kalmamıştı ve Ferhat herkesi etkisiz hale getirmişti.

“Yılmaz!” İçeri girdiğimde kalçasını koltuğun kenarına yaslamış Ferhat’ı gördüm. Babam dizleri üstünde yereydi ve Burhan onun kafasına silah yaslamıştı.

“Karanbey!” dedi aynı çoşkulu sesle. “Tam da sıkılmaya başlıyordum.” Başımla içki köşesini işaret ettim.

“İçip rahatlasaydınız, çok beklettim mi?” Ferhat gösterdiğim köşeye bakıp burun kıvırdı.

“Görev başındaki bir lidere içki mi teklif ediyorsun?” Cık cıkladı. Bakışlarımı ondan ayırıp babama çevirdim. Toz toprak içindeydi ve takımı kirliydi. Ona baktığımı hissetmiş gibi başını kaldırdı. Yakalanmış birinin siniri, şaşkınlığı veya utancı yerine beni alt etmiş gibi keyifli bir parıltıyla bakıyordu.

“Artık yalnız adam olmaktan vazgeçip çocuk gibi yardım mı aldın?” Piç kurusu. Ona yaklaştığımda tam karşısında durdum. Önümde diz çöküyordu, tam on dört yıl önce benim çöktüğüm gibi.

“Artık beni yalnız adam olarak şartlamandan sıkıldım.” Birinden yardım almayı güçsüzlük olarak görebilmem için düşüncelerimi resmen ince ince işlemişti.

Ağlamak güçsüzlüktü.

Yardım almak güçsüzlüktü.

Birini sevmek ve korumak için tavizler vermek güçsüzlüktü.

Sikeyim güç kavramını onun gibi aşağılan herkesi. Güç, güçtü işte. Eline alanı karanlığa mahkûm edip etrafında kim varsa en çok onların canını yakardı. Bizim ailemiz onun gücünün kurbanıydı.

“Annem nerede?” Laf oyunlarından da sıkılmıştım.

“Öldü.” Çenesini tutup öfkemin beni değil onu yakması için parmaklarımı sıktım. “O depoda öldü ya. Karın gibi sen de mi unuttun?”

“Karımdan bahsetme! Doğruları anlat. Veysel’de o depoda öldü. Ama yaşıyor. Annem nerede?!” Bağırışım evde yankılandığında inatçı bakışlarını silmeden bakmaya devam ediyordu. Onun son zamanlarıydı ve hala savaşıyordu.

Keyfim kaçarken huzursuzluğum büyümeye başladı. Niye kaybetmiş gibi bakmıyordu? Niye zafer kazanmışçasına meydan okuyordu gözleri?

“Yeterince hızlı değilsin, olamayacaksın da. Daima kaybedeceksin. Babanın sözlerine kulak ver. Kazandığını sandığın zaman bile kaybetmeni sağlayacağım.” Piç. Kendime engel olamadan silahın kabzasını yüzüne geçirip geri çekildiğimde eliyle burnunu tuttu ve avuçlarından sızan kırmızılık ellerinde şeritler halinde iz bırakarak akmaya başladı. Tırnaklarının arasındaki siyahlıkla gerileyip tamamen onu incelemeye başladım.

“Onu nasıl buldunuz?” Niye kir içindeydi?

“Kaçarken yakaladık. Direnince biraz yerde yuvarlandı.” Burhan cevap verse de bakışlarım hala babamdaydı. Babam kaçmazdı. Ya plan yapmış olurdu ve gelenler onu bulamadan çoktan gitmiş olurdu ya da olduğu yerde içkisini yudumlayıp beklerdi. Onun evinin içindeki ikinci ekip daima onu kurtarırdı. Yerde sürünecek biri değildi.

İkinci ekip neredeydi?

“Bahçedeki ekip dışında evin içindeki ekip nerede?” Ferhat’a döndüm. Etrafına bakındı. “Başka bir ekip yoktu. Herkes bahçedeydi.” Kaşlarım iyice çatılırken babama döndüm. Kalp atışlarım hızlanırken boştaki elimi cebime attım, telefonum yoktu.

“Faruk evi ara.” Babamın gözlerindeki keyifli parıltıyı silmek istesem de evdekiler tehlikedeydiler. O ekip öldürmek üzere yetiştirilmiş özel ekipti. Korumak kadar öldürmekte de iyiydiler. “Açmıyorlar.” Dedi Faruk.

Kazandığını sandığın zaman bile kaybetmeni sağlayacağım.

Annemi aradığımı biliyordu ve bulabilirdim. Ama onu bulana kadar evdekilerin başına gelecekleri kontrol edemeyecektim. Kulaklarımdaki uğultu artarken nefesim kesildi. Odaklan Hakan.

“Hakan siktir ben gidiyorum.” Faruk’un sesi düşüncelerimin arasına süzülürken bedenimi hareket ettiremedim. Annem hayattaydı, babam onu yıllarca saklamıştı ve gidersem ona bu kadar yaklaşmışken onu kaybedebilirdim. Babam annemin ölüsü için kendisini bu denli tehlikeye atmazdı.

Evdekiler tehlike!

“Burhan, sende git.” Ferhat’ın uzaktaki sesi ana odaklanmak yerine düşüncelerimde daha çok boğulmama neden oluyordu. Eve gidersem annem, anneme gidersem evi kaybedecektim. İkisini aynı anda kazanamazdım.

“Annem nerede?” dedim tedirginliğimi bastırmak için. Evdekiler tehlike! Zihnim sürekli aynı cümleyi tekrarlarken bedenim kıpırdamadan gerçekleri duymak için bekliyordu. Sıkışıp kalmıştım.

“Anneni mi seçtin?” Babamın yüzündeki pişkinlik kaşlarımı çatmama neden oldu.

“Bu senin oyun oynayıp keyfini sürdüğün o zaman değil. Annem yaşıyor mu? Bunca yıl yaşattıkların aptal planlarından biri miydi? Nerede annem?”

“Tek tek sor, yaşlı bir adamım ben. Nasıl tüm soruları hatırlayıp tek tek-” Suratına yumruğumu geçirdiğimde sırt üstü düştü. Küfür savururken acı dolu iniltisi kulaklarıma ulaştı.

Eve git Hakan.

Annene yaklaştın Karanbey, babanı konuştur. Faruk halleder.

“Adamı öldürürsen konuşturamazsın.” Ferhat beni çekiştirdiğinde ayaklarım birbirine dolandı ve yere düştüm. Silahım parkede kayarken doğrulup yerden kalkıp almak için uzandım. Montların asıldığı askının dibinde kirli olan kürek ve kazmayla gözlerim kısıldı.

“Karanbey?” Yerden kalkıp Ferhat’ı umursamadan askılığın önüne diz çöktüm. Üzerindeki toprak kalıntıları hala ıslaktı. Siyahlardı, babamın tırnaklarındaki kalıntılar gibi siyahtı. Kulağımdaki uğultu aniden kesilirken olduğum yerden kalkıp babama döndüm.

“Annem nerede?” Endişe her bir hücremin buz kesmesine neden oldu. Üzerindeki toprak nefesimi keserken ona yöneldim. Silahımı güç bela Ferhat’a verip babamın üzerine atladım. Karım tehlikede olabilirdi. Annem yaşamıyor da olabilirdi. “Konuş artık orospu çocuğu.” Suratına yumruğumu geçirdim.

Ümit Karan asla kaçmazdı.

Ümit Karan bir tek annemden kalan o ağaçla uğraşırken kirlenirdi.

Ümit Karan sürekli oyunlar oynardı.

“Sana söyledim.” Bir yumruk daha attığımda ağzındaki kanı tükürdü parkeye. “Tıpkı benim gibisin.”

“Yanılıyorsun.” Ferhat’a elimi uzattığımda ona verdiğim silahımı geri aldım. Tereddüt etmeden silahına doğrultup ateşledim. “Senden çok daha deliyim ben.” Suratını buruşturdu. Silahın ucunu kurşun yarasına bastırdığımda tuttuğu iniltisini serbest bırakıp benden kurtulmaya çalıştı. “Annem nerede?!”

“En sevdiği yerde!” diye bağırdığında yarasına bastırmaya ara verdim. En sevdiği yer. Onun üzerinden kalkarken silahımın düşmesine engel olamadan arkamı döndüm. Kürekler hala oradaydı.

Annemin en sevdiği yer, bahçesiydi.

Dışarı çıkarken bahçe aydınlatmalarının izin verdiği kadarıyla sağa sola baktım. Her yer aynıydı. Etrafımda dönerken annemin uğruna savaştığı o ağacı gördüm. Eskisi gibi etrafında çiçek yoktu. Sadece dağınık toprak vardı.

Annemin en sevdiği yer, o ağacın etrafıydı.

Ağacın önüne gelirken diz çöküp toprağı ellerimle kazmaya başladım. Aldığım nefesler kontrolümden çıkmıştı. Düşünebildiğim tek şey toprağı kazmaktı. Birinin yanıma çöküp kazmaya başlamasını umursamadan kazmaya devam ettim.

Annemin elinin en çok değdiği yer burasıydı.

Elim tahtaya çarptığında bedenim titremeye başladı. Bu kadar zalim olamazdı. Sevdiği kadını…Annemi… Gömmüş olamazdı, değil mi?

Toprağı kazdıkça açılan tahtayı aralamak için geri kalan toprağı da atmak için çöken adamları göremeyecek kadar gözlerim bulanıklaşmıştı.

Annemi gömmüştü.

Zihnimdeki ses tekrar tekrar aynı şeyi söylerken tahtayı kaldırmak için çektiğimde gücüm yetmedi. Tıpkı onu kurtarmak için on dört yıl gücümün yetemediği gibi.

“Bir daha.” Ferhat’ın sesi kulaklarımı bulduğunda tekrar çekiştirdim, bu sefer yardım alarak. Tahta kenara kaydığında annemi gördüm. On dört yıl önceki genç halinden çok daha yaşlı görünen çehresine elimi yasladığımda buz gibiydi.

“Annem.” Sesimdeki çaresizlik boğazımı düğümlüyordu. Nabzına bak Karanbey. Ellerim titrediği için boynuna yaslamak bir işe yaramadı. Derin bir soluk alıp titreyişleri bastırıp tekrar denedim.

Titremeyi kes Karanbey!

“Bırak bana.” Ferhat elimi itip nabzına baktığında başını kaldırdı. “Arabayı getirin!” Ferhat bağırdığında bahçede hareketlenme oldu. “Yaşıyor.”

“Yaşıyor.” Diye mırıldandım. Yaşıyordu. Onu kutudan çıkartırken toprağa yatırdım. Annem yaşıyordu. Üzerimdeki ceketi çıkartırken onun üzerine bıraktım. “Yaşıyor.” Aynı şeyi tekrarlarken ne yapacağımı bilmez şekilde olduğum yerde dikiliyordum. Elimi annemin eline sürdüm. Buz gibiydi.

“Karanbey.” Başımı kaldırdığımda Ferhat titreyen ellerime baktı. “Toparlan.”

“Yaşıyor.” Dedim bir kez daha. Bu her gün gördüğüm rüyalardan biriyse çok gerçekçiydi ve uyanmak istemiyordum.

“Yaşıyor.” Dedikten hemen sonra eğilip annemi yerden kaldırdı. Kaşlarımı çattığımı görünce başıyla arabayı işaret etti. “Hastaneye gitmeli. Ne kadar kaldı orada bilmiyorsun.” İtiraz etmezdim ki. Yeter ki nefes alıp yaşasın, sesimi çıkartmazdım.

Annem hastaneye gitmeliydi.

Babamı öldürmeliydim.

Zihnimdeki savaşı bastırıp gelen arabaya girdim, annemin başını kucağıma alırken arabanın kapısı kapandı. Ferhat direktifler dağıtırken araba çoktan bahçeden çıkmış ve yolda ilerlemeye başlamıştı.

Annemin yaşlanmış solgun tenine bakarken çenem titremeye başladı. Yaşıyordu. Bunca yıl vicdan azabından kavrulurken annem onun elindeydi ve hapsedilmişti. Saçlarının griliğine bulaşmış toprakları temizlemek istedim. Ellerim toprak olmuştu ve saçları daha fazla kirlendi.

“Özür dilerim anne. Ölümünle o kadar acı çekiyordum ki hayatta olma ihtimalini hiç düşünemedim. Seni daha erken bulamadığım için özür dilerim.” Gözyaşım alnına damladığında elimin tersini yanağıma sürdüm.

On dört yıl. Babamın kurbanı yalnızca ben değildim. Hatta asıl kurbanı annemdi.

 

 

 

 

KÜBRA

Şakağıma dayanan namlunun soğukluğunu hissettiğim an, zaman dondu. Kucağımda Efe, yanımda Asya…Maskeli bir adamın yönlendirmesiyle oturma odasına adımlamıştım. Zeliha ağlayarak tekli koltuğa sinmişti ve gözlerindeki yaşlara rağmen saldırmaya hazırlanan bakışlarını etrafımızdaki adamlarda gezdirip durmuştu. Beş silahlı adamı indiremezdi. Bu yüzden sessizce çaresiz bir kadın rolü oynamaya devam etmişti.

Artem ve Raskol’u bulmak yerine bize odaklandıklarına göre asıl geliş amacı bizdik veya başka bir nedenle umursamıyorlardı. Zeliha revire giden kapıyı kilitlediğini söylemişse de huzursuzdum. Bu adamlar Rus muydu? Türk mü? Karteller mi? Yoksa hepsinden daha kötü biri mi? Kimin adamları olduğunu bilmemek kaygı dolu hissettiriyordu.

İçlerinden biri televizyonla uğraşıp geri çekildiği zaman ekranda Ümit Karan’ın videosu belirmişti. Jilet gibi bir takımı vardı üzerinde ve her zamanki gibi temiz görünüyordu. Adamlar onun adamıydı. Kartellerden ve Bratva’dan daha korkutan bir gerçekti bu. Beni hapseden adam oydu ve Hakan yoktu. Endişem büyürken dudaklarımı dişleyerek sakinleşmeye çalıştım.

Hakan iyi miydi? Başına bir şey gelmiş miydi? Güvende miydi?

“Ümit amcanın adamları mı?” Asya tedirgince baktı etrafına. Kaygıdan elleri titriyordu. Kucağımdaki Efe’yi ona uzattığımda sorgulamadan alıp sıkıca sardı onu. Ellerimi kucağıma bırakıp omuzlarımı dikleştirdim.

“Her şey yolunda. Bir şey olmayacak.” Eğer bende korkarsam Asya iyice tetiklenecekti. Bu yüzden soğukkanlılığımı toparlayıp sırtına elimi sürdüm.

“Ümit amca acımasız. Adamlarını göndermiş. Bizi öldürecekler mi? Annemi öldürdükleri gibi bizim de canımızı alacaklar.” Nefes nefese kaygı dolu sesi titriyordu.

“Efe kucağında, onu da sakinleştirmemiz lazım. Sen korkarsan o da korkar.” Asya gözlerini kırpıştırıp Efe’ye baktı. “Her şey yolunda Efe.” Diye mırıldanıp sessizce adamlara bakmaya başladı. Buraya ilk geldiği zaman adamları dövmüş olan cesaretli kadının yerini ürkek bir kız çocuğu almıştı.

“Bebek var. Silahlarınızı indirir misiniz?” Zeliha tedirgince konuştuğunda koruma ona döndü. “Bebek kimin?” Sesindeki ölümün o tehlikeli tınısını hissedebilmiştim. “Soru sordum.”

“Benim.” Zeliha, tekli koltuktan kalkarken Asya ve bebeğin önüne geçercesine bedeniyle onları gizledi. “Benim oğlum.” Adam umursamazca bakışlarını ayırdığında Zeliha’yla bakışlarımız kesişti. Asya’yı korumak için kaldırdığı eliyle elimi tuttu. “Yarım saatte bir korumalar birbirine haber gönderir. Ruslar tam yirmi iki dakika sonra sorunu anlayacaklar.” Yirmi iki dakika sonra öldürülebilirdik. Nutkum tutulurken dudaklarımı ıslattım.

Buradan da kurtulacaksın Valeria. Sakin ol.

“Kendi aranızda konuşmayın. İzleyin.” Zeliha koltuğun ucunda tetikte beklerken korumalar onu dinleyip silahları görmeyeceğimiz şekilde arkalarında tutmaya başladılar. Video başladığı zaman bakışlarım televizyona kaydı.

Umarım Hakan iyidir ve her şey yolundadır.

“Nasılsın gelin?” Muşmula suratlı. “Beni soruyorsan, bomba gibiyim.” Gülüşünü genişletti. “Oğlum benden bahsetti mi bilmiyorum. Ben oyunları severim. Özellikle oyun kurucuysam…” İç çektim. “Yönettiğim oyunların işe yaradığını görmek benim en büyük motivasyonum olabilir. Ben mafya değil, siyasetçi olmalıydım.” Kahkaha attı. Bunun neresi komikti?

“Şimdi bunca prodüksiyon neden diye düşünüyorsundur.” Umurumda bile değildi. “Son bir oyun daha oynayacağız. Bu sefer oyun kurucusu ben değil sen olacaksın.” Gözlerim kısıldı. “Karar veren sen…” Duraksadı. “Vazgeçtim, karar veren oğlum olsun.” Hakan neredeydi? Ona bir şey mi yapmıştı? Ona ne türlü bir oyun oynayacaktı ki?

“Oyunu kimin kazandığını belli eden hakem sen olacaksın.” Endişemi bastırmak giderek zorlu bir hale bürünüyordu. “Kadınlarla ilgili öğrendiğim bir gerçek ne biliyor musun?” Ümit Karan gözlerimin içine bakarcasına konuşuyordu. Söyledikleri çok umurumdaymış gibi büyük bir özgüvenle video çekmişti. Salak.

“Hayatlarındaki erkekler için çırpınırlar. Çareleri olup her yaralarını sarıp sarmalarlar…Biz erkekler ne yaparız biliyor musun? Umursamayız. Önceliklerimiz daima başka biridir, bir şeydir, olaydır.” Arkasına yaslandı. Buraya gelip bana meydan okuduğu zamanki gibiydi bakışları

“Biliyorsun değil mi? Onun hiçbir zaman önceliği değilsin.” Yavaşça yutkundum. “Sana değer veriyor, evet ama önceliği değilsin.” Öne eğildi. “Listedesin ama daima senden önce birileri olacak.”

“Patronunuz video seyretmem için bunca aksiyona boşa girişmiş. Söyledikleri umurumda değil.” Bana silah doğrultulunca sustum. Adamlardan biri başıyla televizyonu işaret ettiğinde istemeye istemeye bakışlarım ekrana kaydı.

Hakan’ın canını yakmış mıydı? Annesini aradığını fark etmiş miydi? Hakan güvende miydi?

“Konuştuğumuz zamanı umarım anımsıyorsundur. Hani şu çaresiz kalıp birbirinize çare olma konuşması.” Kelimesi kelimesine hatırlıyordum. “Birbirinize çare olsanız da öncelikleriniz daima farklı olacak.” Beni düşünceleriyle zehirlemeye çalışıyordu. Söylediklerine inanmıyordum.

“Söylesene, ölen annesi ve senin aranda bir seçim yapsa kimi seçerdi?” Onu dinleme Kübra. Yine seni zihnine tutsak etmeye çalışıyorlar. Tıpkı Haldun gibi zehirlemeye çalışıyor.

Annesini aramaktan vazgeçmişti. Bunu o beyaz rengi giyerek kanıtlamıştı. Sadece haberde gördüğü o adamın nasıl hayatta kaldığını merak ettiği için gitmişti. Belki bir ihtimal annesi yaşıyorsa diye o adamla konuşmak istemişti. Hakan’ın seçim yapmasına gerek yoktu ki. Biz gidecektik buralardan.

“Asla seni seçmeyecek. İddia girelim mi?” Kaşlarım çatıldı. Sesindeki tonlamadan hoşlanmamıştım. Oyunbazın teki gibi herkesin hayatını yönetiyordu ve bundan zevk alıyordu. “Hakem sensin. Bakalım düşündüğümün aksine seni seçecek mi?” Göz kırptı. “Bence sonucu ikimizde biliyoruz.” Video sonlandığında adamlardan biri telefona bastı. Ekranda belirli görüntüler akmaya başladı.

Aniden evi basan silahlı adamların içinde Ferhat ve Burhan’ı tanıyordum. Burhan, Ümit Karan’ı yaka paça eve getirip yere oturmasını sağladığı zaman onun kafasının arkasına silahını yasladığı an Ferhat içeri girip etrafı kolaçan ettikten sonra koltuklardan birine kalçasını yaslayıp Ümit’le konuşmaya başladı. Sesleri algılayamayacak kadar görüntülere odaklanmıştım.

Ne zamana aitti bu?

Hakan bahçeden girerken görüntü onun gelişini takip edercesine kamera değiştiriyordu. Sonunda babasını bulduğunda pür dikkat seyretmeye devam ettim. Ne zamana aitti? Neden bunu seyretmek zorundaydık? Endişeyle koltukta öne kayarken gözlerim bir an olsun ekrandan ayrılmıyordu.

Babasını gördükten sonra birkaç konuşma sonrası etrafına bakındı ve kaşları iyice çatıldı. Sorun her neyse elini ceplerinin üzerinde gezdirirken omuzları çöktü, Faruk’a bakmadan evi aramasını söylediğinde aynı anda telefonumuz sıra sıra çalmaya başladı.

Canlıydı. Hakan şu an babasının yanındaydı.

Telefonlarımız sıra sıra sessizliğe gömüldüğünde Faruk tedirgince telefonunu indirip Hakan’a bakıp açamadığımızı söyledi. Hakan bir şey yapmadan dikildi öylece. Babasına bakıyordu ve tek kelime etmiyordu. Faruk endişeyle bir adım atıp Hakan’ın tepki vermesini beklerken pes edip arkasını döndü ve koşarak evden ayrıldı.

Hakan kıpırdamadı.

Ferhat, Burhan’a gitmesini söyledi ve tıpkı Faruk gibi koşarak gitti.

Hakan kıpırdamadı.

“Annem nerede?” dedi, kıpırdamadığı o lanet görüntüde. Ümit güldüğünde “Anneni mi seçtin?” diye sordu. Hakan, olduğu yerde dikilirken annesini sormaya devam ediyordu. Ekranı seyrederken omuzlarım çöktü. Babasının gönderdiği silahlı adamlarla çevrelenmiştik ve o hala babasına sorular mı soruyordu? Yavaşça yutkunurken kendimi sakinleştirmeye çalıştım, gözlerim bastırdığım duygularla yanıyordu.

Birbirinize çare olsanız da öncelikleriniz daima farklı kişiler için değişecek.

Önceliği neydi? Burada eli silahlı adamlar her an canımızı alacakken orada niye duruyordu?

“Annem nerede?” Hakan, babasının üzerine atladığında oturduğum yere iyice sindim. Annesini aramasında hiçbir sorunum yoktu. Onun annesiydi sonuçta. Bir mezarı olmayı hak ediyordu veya yaşıyorsa kurtulmayı. O zaman niye kalbim bu kadar çok ağrıyordu?

Söylesene, ölen annesi ve senin aranda bir seçim yapsa kimi seçerdi?

Bu bir seçim değil Valeria.

Çenemi dikleştirirken derin bir soluk alıp boğazımda var olan o yumruğu silip atmaya çalıştım. Tersine kalbimdeki yıkımla birleşerek daha da büyüdü. Hayal kırıklığı hissedebileceğim bir zaman değildi. Yine de hissediyordum.

Hayal kırıklıklarım kalbimi kanatırken yapabileceğim tek şey akıp giden görüntüleri takip etmekti.

Annesini seçmesinde bir sorunum yoktu. Efe bebek vardı burada. Abim, Zeliha, Asya…Ben vardım. Adamlar buradaydı. Silahlarıyla güvende olduğumuz evimize girmişlerdi. Artık güvende değildik ve her an ölebilirdik. Buna rağmen orada kalması kalbimi parçalıyordu.

Başımda silahlı adamlar varken bile onun iyi olmasını ummuştum. Kendimi değil, önce onun iyi oluşunu umursamıştım. Çünkü Hakan Karan, kendimden bile önce gelen tek şeydi.

Belki annesi yaşıyordur. Onu bulur ve on dört yıllık vicdan azabına bir son verirdi. On dört yıldır aradığı kadını seçmesinde hiçbir sorun yoktu. Onun annesiydi. Tabi ki önceliği o, olacaktı. Başka kim olacaktı ki? Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken çenemi dik tutmaya devam ediyordum.

Televizyonu aniden kapattılar ve kabloları topladılar. Düşüncelerimle boğulurken daha fazlasını seyretmek istemiyordum zaten. “Kübra.” Asya’nın çekinerek konuşmasıyla elimi yüzüme sürerek derin bir soluk aldım, her şey yolundaymış gibi ona çevirdim bakışlarımı.

“Her şey yolunda Asya. Buradan zarar görmeden çıkacağız.” Bunu ona değil kendime hatırlatıyordum. Beş adam nasıl dışarıdakileri etkisiz hale getirip eve kadar girmişti? Buradan nasıl kurtulacaktık?

“Bahçeye.” Silahları tekrar doğrulttuklarında hepsinden önce ayağı kalkıp aralık olan sürgülü camdan dışarı çıktım. Verandaya adım attığımda bahçede boylu boyunca yatan adamları gördüm. Hepsi bilinçsiz bir şekilde yatıyordu, buna Rus korumalar dahildi.

Hiçbir kurtuluşumuz yoktu. Ne yapacaklardı bize? Öldürmeleri en iyi ihtimaldi. Daima ölümden çok daha kötüsü olurdu. Kötüsünü düşünmek kaygımı arttıracağından düşünmek bile istemiyordum.

“Merdiveni dikkatle in.” Asya’ya bakarken Efe’yi sıkıca tutup basamaklara bakarak indi. Zeliha şaşkınca bahçeye bakarken gözlerindeki tedirginliği seçebildim. Biz yalnızdık. Bunu o da fark etmişti.

“Geçin şöyle.” İçlerinden birisi silahını salladığında gösterdiği yere geçtik, adamla Asya’nın arasında durduğumda başıyla yeri işaret etti. “Usluca oturun.”

“Ne yapacaksınız?” Bedenimle Asya ve Efe’yi tamamen gizledim. “Niye buradasınız?” Benim birilerinin beni kurtarmaya gelmesini beklemeye mecalim kalmamıştı. Kimsenin kurtarmaya geldiği bir öncelik olamıyorsam kendimi kurtaran ben olurdum.

“Otur dedim.” Geriye kalan üç kişi içeriden çıktığında içlerinden birisi elindeki içkiyi verandaya döktü. Basamakları indiklerinde içlerinden diğeri zipposunu yaktı. Evi yakacaklardı.

“Olmaz.” Karşımdaki adamın yanından geçmek için hareketlendiğimde zippoyu verandaya attılar. Ateş değdiği alanı tutuştururken çığlığım bahçede yankılandı. Basamaklara ulaşmadan belimi sarıp çektiler. Abim içerideydi.

Kulaklarım uğuldarken beni tutan kollardan kurtulmaya çalıştım. Onlar güçlüydüler ve yine bir ölümü durdurmak için yeteri kadar güçlü olamıyordum.

Aptal Kübra.

Güçsüz Kübra.

Ateş evi ele geçirip yangınına hapsettiğinde yanan yalnız ev değildi. Kırgın parçalarımın arasına sızan acı dilimi lal ederken hıçkırıklarım dudaklarımdan sıyrıldı. “Abim içeride. Ne olur, onu çıkartayım.” Zihnimi dolduran acı dolu anlarla başımı sağa sola salladım. Kaç kere onun ölüme ramak kalışını seyredecektim? Kaç kere kaybeden yalnız ben olacaktım?

“Türkçe konuş.”

“Abim içeride.” Kalbimden karnıma sızan acıyla dizlerimin üzerinde çökerek yanan evi seyretmeye başladım. Hakan’ı Bratva’dan korumak için onu çağıran bendim ve şimdi ölüyordu. Beni arayan ve bulamadığı için hayal kırıklığına uğrayan adamı, Hakan’ı korusun diye hamlem olarak düşünmüştüm. Bratva’nın Hakan’a vereceği zarara o kadar odaklanmıştım ki onun kendi babasının Raskol’a vereceği zararı düşünmemiştim. Hakan annesini ararken ben belki de kalan tek ailemi kaybediyordum.

“Abim içeride kaldı.” Çığlığım tekrar tekrar bahçede yankılanırken koruma beni toprak zemine attı. Yerden kalkıp eve gitmek için hareketlendiğim an karnımdaki acı nefesimi kesti. Ağrı kasıklarıma ulaşırken kesik bir nefes alarak elimi toprağa bastırdım. Hıçkırıklarım kesilirken acıyla inledim. Gözlerimi sıkıca yumarken nefesimi tuttum. Kollarımı karnıma sararken toprağa uzanıp cenin pozisyonuna geldim.

“Kübra iyi misin?” Asya’nın endişeli sesini varla yok arası duydum. Cevap vermek için dudaklarımı araladım, ağrı katlanarak büyüdüğü için tek kelime edemedim. Yerden doğrulup oturur pozisyona gelmeye çalışırken başım dönüyordu.

“Valeria. Sorun ne?” Zeliha’ya odaklanmak birkaç saniyemi aldı. Karnımdaki yangın katlanarak büyüdüğü için konuşmak bile canımı yakıyordu.

“Türkçe konuşun dedim siz-” Silah sesi kulaklarıma ulaştığında başkası için endişelenemeyecek kadar acı içerisindeydim. Ne Hakan’ın önceliği olmamanın verdiği hayal kırıklığını ne de yanan evdeki abim…Şu an tek düşünebildiğim karnımın parçalanacakmış gibi ağrıya bulanışıydı. Etrafımızdaki silahlı adamlar birer birer yere düşerken kurtulduğumuza bile sevinemeyeceğim bir acı dalgasıydı bu.

“Valeria.” Başımı sola çevirdiğimde Raskol’u gördüm. Ellerinden birinde silah vardı. Diğeri karnına yaslıydı. Bahçe aydınlatmasının izin verdiği kadarıyla giydiği beyaz tişörttün bir kısmı kırmızıydı.

Yaşıyordu.

“Raskol.” Dedim bağırmaktan kısılmış sesimle. Yanıma çöktüğünde suratını buruşturdu. “R.” Canım o kadar yanıyordu ki karnıma doladığım kollarımı çözüp yaşadığı için ona sarılamıyordum bile. “Yaşıyorsun.” Silahı yanına bırakıp göz ucuyla beni inceledi.

“Neren ağrıyor? Vuruldun mu? Volk? Konuşsana.”

“Seni öldürecekler sandım.” Bakışları donuklaştı. Tıpkı hatırladığım o geçmiş anılarda olduğu gibi. Nasıl kurtulmuştu? O saldırıdan nasıl sağ çıkmıştı? Yanan evden nasıl çıkabilmişti? “Seni yakacaklar sandım.” Görüşüm bulanıklaşırken başımı eğip karnıma saplanan ağrıyla dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Volk, kollarını çek. Karnından mı vuruldun?”

“Vurulmadım.” Diye mırıldanırken ağrının geçmesi için birkaç saniye derin soluk alıp verdim. Geçmedi. Yerden kalkmak son kez güç toplarken Raskol benimle ayaklanıp düşecekmişim gibi duraksadı. Yaralı olan oydu, her an düşecek olan oydu.

“Artem!” Raskol’un endişeli bağırışıyla bakışlarımı kaldırdım. Endişeli bakışları karnımdan bacaklarıma kaymıştı. “Kübra.” Asya’nın sesindeki aynı endişeli tonlama bakışlarımı bacaklarıma çevirmeme neden oldu. Bacaklarımdaki kırmızılık kan değildi, değil mi? Vurulmuş muydum? Bunu fark edemeyecek kadar aptal mıydım?

“Ben vurulmadım.” Diye mırıldandım. Bana silah doğrultmuşlardı ama ateşlememişlerdi. Nasıl yaralanabilirdim ki? Karnımdaki yangın kasıklarıma ulaştığında acıyla inleyip öne eğildim. Ayaklarım yerden kesilirken Artem’in ceketini sıkıca tutup suratımı buruşturdum.

Vurulmadan canım bu kadar niye ağrıyordu ki? Yaralanmamıştım. Bundan emindim. “Ben iyiyim. Sadece karnım ağrıyor.” Sürekli tekrarladığım cümlem buydu.

Ben iyi falan değildim. Karnım o kadar ağrıyordu ki kalbimin kırgınlığını bile bastırıyordu.

Arabaya gireceğimiz sıra bir araba hızla bahçeye girdi. İçinden Faruk çıkarken endişeli bakışları, yanan evden bana çevrildi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ne olduğunu anlayamazdı. Bende bilmiyordum.

O kadar çok kırılmıştım ki karnım buna karşılık parçalanmıştı işte. Görüşüm bulanıklaşırken başımı Artem’in omzuna yasladım. “Volk!” Raskol’un sesi git gide uzaklaşırken karanlık her zaman olduğu gibi beni içine hapsetti.

 

 

 

 

KARANBEY

Yaşıyordu.

Annem yaşıyordu.

Cümle zihnimde yankılanırken oturduğum sandalyede doktorun açıklama yapması için sallanıp duruyordum. Toprağın altında ne kadar kaldığını bilmiyordum? On dört yıl boyunca babamın ona ne yaptığını bilmiyordum? Hiçbir şey bilmiyordum. Oturmuş bekliyordum yalnızca.

Geri dönüp babamı öldürmeliydim.

Geri dönüp onun canını yakmalıydım.

Annemi öldü göstererek tam on dört yıl oyunlar üstüne oyun oynamıştı. Hayatımızı mahvetmişken kenardan benim vicdanımda boğulmamı seyretmişti. Bunu o kadar sinsice planlamıştı ki onu izlediğim onca yıl açık vermemişti.

Elimi yüzüme sürterken doktor içeriden çıktı. Hızla ayaklandığımda kapıyı usulca kapattı. “Bugün burada kalmalı. Vücudu direncini kaybetmiş. Ciğerlerinden bahsetmiyorum bile. Tüm gün oksijen verip durumunu izleyeceğiz.”

“Hayati tehlikesi var mı?” Başını sağa sola salladı.

“Sadece tedbir için kalması gerekiyor. Zamanında yetişmişsiniz. Biraz daha geç kalsaydınız oksijen yetersizliğinden muhtemelen başka durumları konuşacaktık.” Biraz daha geç kalsam annem ölecekti. Rahat bir soluk alırken zihnimdeki karmaşa bedenimdeki gerginliğin tuzu biberiydi ve iyi haber almak tüm bunları kısa süreliğine bastırmıştı. Doktor eliyle odayı işaret etti.

“Şu an uyuyor. İsterseniz içeri girebilirsiniz. Geçmiş olsun.” Doktor yanımdan uzaklaştığında kapının önünde birkaç saniye dikilirken buldum kendimi. Pes ederken kapıyı aralayıp usulca içeri girdim. Uyuyordu ve çok savunmasız görünüyordu. Sandalyeyi yatağa yaklaştırıp oturduğumda bir süre bunun bir rüya olacağını düşünerek sessizce onu seyretmeye başladım.

O yaşıyordu, ölmemişti. Her şey boktan bir oyunun parçasıydı ve oyun kurucusu babamın ta kendisiydi. Elimi yüzüme sürerken başımı eğdim. Bundan fazlasıyla yorulmuştum. Babamın bir şekilde adımlarının benden önde olması fazlasıyla canımı sıkıyordu.

“Babam sana ne yaptı peki? Ben ondan uzakta savaşıyorken sen nasıl onun yanında hayatta kaldın anne?” Annem kıpırdanana kadar düşüncelerim onu nasıl bulamadığım üzerine yoğunlaşmıştı. Babam on dört yıl boyunca her bir detayıyla incelediğim biriyken nasıl beni alt etmişti? Bunu nasıl fark etmemiştim?

Annem, gözlerini araladığında endişeyle etrafına bakındı. “Her şey yolunda.” Oturduğum yerden kalkamadan başını bana çevirdi ve yavaşça yatakta oturur pozisyona geldi. Hala rüya gibi geliyordu. O yaşıyordu.

“Ağrın var mı?” Boş gözlerle bana baktı, oksijen maskesini indirirken dudaklarında ufak bir gülüş belirdi. “Teşekkürler, ağrım yok. Beni kurtaran sizdiniz, değil mi?” Kaskatı kesildim.

“Beni hatırlamıyor musun?” Bu aptal bir şaka olmalıydı. “Ben…Nasıl? Anne.” Cümlemin devamını getirmemiştim. Kalbim kulaklarımda atarken nefes alışverişim gürültülü bir hale büründü.

“Ben anneniz değilim. Sanırım odaları karıştırdınız.” Oksijen maskesini takarken beni dikkatle incelemeye başladı. Hayır. Bakışlarım gri saçlarında gezindi. Yüzündeki kırışıklıklar ve saçlarının rengi dışında annemdi işte.

“Anne.” Boğuk bir şekilde çaresizce çıkmıştı sesim. Bakışları hala yabancıymışım gibi bakıyordu. “Sen benim annemsin.” Dikkatle gözlerime bakarken başını sağa sola salladı. Hatırlamıyordu.

Azra Karan, değildi o. Bakışlarında tereddüt vardı, kafası karışmış, endişelenmeye başlamıştı. Benim annem tereddüt etmezdi. Babam ona her ne yaptıysa artık o eski Azra Karan gibi görünmüyordu. Maskesini indirip derin bir soluk aldı.

“Benim oğlumu babası öldürdü. O depoda. Ben senin annen olamam ki.” Baba ne bok yedin sen? Hırıltılı bir soluk alırken oksijen maskesini tekrar takmaya çalıştım, başını hızla sağa sola sallayarak elimden kurtuldu. “Hakan’ım öldü.” Ben onun ölüsünü ararken o da babamın oyunuyla beni ölü mü sanmıştı? Kaç taraflı bir oyundu bu?

“Maskeni tak.” Tekrar uzandığımda parmakları bileğime dolandı ve yaşlanmış gözleriyle bana baktı.

“Benim yüzümden öldürdü onu. Yanlış yaptım. Onu dinlemeliydim ve gitmeliydik. Oğlumu dinlemedim, babası onu öldürdü. Ümit.” Kaşları çatıldı. “Ümit oğlumu benden aldı.” Nefes almadan konuşurken bakışları korku doluydu. “Oğlumu öldürdü.”

“Oğlun yaşıyor.” Başını sağa sola salladı.

“Öldürdü.” Yaşıyordum, yanındaydım. Niye beni görmüyordu? Beni nasıl unuturdu? “Oğlumun yanına gitmek istedim. Bu yüzden…Ben.” Kafası karışmış gibi sağa sola çevirdi bakışlarını. Üzerimdeki topraktan kirlenmiş cekete baktı. “Beni toprağa gömdü. Oğluma gitmek için kabul ettim.” Maskesini taktığımda derin soluk alıp sakinleşmeye çalıştı. Bana ulaşmak için diri diri gömülmeye gönüllü mü olmuştu? Hissettiğim duyguları tanımlayamayacak kadar birbirine girmişti her şey.

Annemi bulduğuma sevinirken bir yanım kandırıldığım yıllar yüzünden öfke doluydu. Annemin nefes alması önemli olması gerekirken beni hatırlamayışı hayal kırıklığı hissetmeme neden oluyordu. Annemin benim için hala savaşıp gerekirse ölmek için gönüllü oluşu kendimi bok gibi hissetmemi sağlarken onun için hiçbir şey yapamayıp ömrünü babama tutsak geçirmesine engel olamadığımdan dolayı kendimden nefret ederken buluyordum kendimi.

“Ümit seni de kandırdı. Oğlun yaşıyor.” Bakışları sakince beni buldu. Derin soluklar alırken onu rahatlatan bir bakışla bakmaya çalıştım, olmadı. “Yemin ederim yaşıyor.” Yaşıyordum. Maskesini usulca indirirken şüpheyle süzdü beni.

“Oğlumu gördün mü? Yaşıyor mu gerçekten?” Sesindeki umut omuzlarımın çökmesine neden oldu. “Seni o mu gönderdi? Hakan’ım yaşıyor mu?” Başımı onaylarcasına salladım.Annemi arayıp bulmak isterken hiçbir zaman böyle bir şeyi beklememiştim. Onu bulmuştum ama artık o, annem değildi. Hayal kırıklığım katlanarak büyürken gözlerimi kırpıştırdım.

“Beni oğlun gönderdi.” Kocaman gülümsedi. Gülüşünü özlemiştim. Geçmişteki kadar ışıl ışıl olmasa da gülüyordu işte. Yaşıyordu. “Annemi kurtar dedi.”

“Yaşıyor mu gerçekten? Nerede? Ne yapıyor? Babasından nasıl kurtuldu?” Gözlerim sulanırken derin bir soluk aldım. Kalktığım sandalyeye çökmek eskisinden daha kolay oldu.

“Kardeşini alıp buralardan kaçtı. Ümit onu bulamadı.” Yalan söylemek umurumda değildi. Her şeyini kaybetmiş bir kadına babamın kopyası olduğumu söylemek içimden gelmiyordu. Diğer oğlunun bana ihanet ederek ölümümü planladığından da bahsedemezdim.

“Kaçtı mı? Onun gibi olmadı o zaman.” Ondan çok daha kötüsü oldu, diyemedim. Başımı onaylarcasına salladığımda rahat bir soluk aldı. “O zaman Ümit istediğine ulaşamadı. Kaybetti.” Hafızası bölük pörçüktü. Ama yine de babamla savaşını düşünüyordu. On dört yıl ona ne yapmıştı bilmesem de onda neyi değiştirmemişti iyi biliyordum. Babamla savaşı her zaman onun önceliğiydi. Hafızası yerinde değilken bile ilk hatırladığı babamdı ve ona karşı hissettiği bitmek bilmez o savaşıydı.

Adaletsizdi. Bu kadarı çok fazlaydı. Nasıl bir anne oğlundan önce intikamını düşünürdü? Nasıl önceliği intikamı olurdu?

“Oğlum ondan çok daha güçlü oldu hep. Babası gibi olmayacak kadar güçlüydü.” Niye babamla savaşmalıydım ki? Niye ondan daha güçlü olmalıydım? Neden annem buna bu kadar seviniyordu? Hayal kırıklığı her bir zerreme bulanırken suratımı buruşturdum.

Siktiğimin on dört yılı…Annemi bulmak ve kardeşimi korumak için yaptığım fedakarlıklar, acımasızlıklar, ihanetler…Her şey boşaydı. Baştan sona her şey babamın beni kendisine benzetmek adına attığı bir yemdi. Yemi yutmuş ve hayatımı yönlendirdiği o diğer yemler için onun peşinde yüzüp durmuştum.

Siktir. Babam benimle iyi oynamıştı.

Başımı eğip sessizce ağlamaya başladığımda annem kendi kendine konuşmaya devam ediyordu. Onu bulmak beni mutlu etmeliydi. Etmemişti. Hayal kırıklığımı büyütmüştü yalnızca.

“Sana ne yaptı?” Başımı kaldırdığımda bakışları yanağımdaki yaşlara dokundu. Ona ne yapmıştı da bu hale gelmişti? İnsan oğlunu hatırlamayıp intikamını nasıl hatırlardı? “Ümit Karan sana ne yaptı da beni hatırlayamıyorsun?”

“Seni hatırlamam mı gerekiyordu? Aslında yüzün… Çok tanıdık… Ama çıkaramıyorum…Hakan’ın liseden arkadaşlarından biri misin?” Ben Hakan’ın ta kendisiydim. Bir an bakışlarında parıltı görür gibi oldum. Dudakları aralanırken şaşkınlığı büyüdü. Derin bir soluk alırken gözyaşları boncuklar halinde yanağından süzüldü.

“Hakan.” Dedi fısıldayarak. “Oğlum.” Babamla savaşından sonra beni hatırlaması şaşırtıcı değildi. “Hakan’sın sen.” Sesindeki tonlama asla unutmadığım o sevgi dolu ifadeyle çevrelenmişti. Bakışları gözlerimdeydi. Babamın gri harelerinin kopyası olan gözlerimden mi tanımıştı beni? Suratımı buruşturdum.

“Annesin sen.” Çenem titrerken yavaşça yutkundum. “On dört yıl çok uzun.” Uzun bir zaman geçti; onun yasını tuttum, babamla savaştım ve Ali’nin ihanetlerini fark edemedim. Boşa geçmiş on dört yılım vardı. Ellerini kaldırdığında başımı sağ sola salladım. Ona sarılmak istemiyordum.

“Yalan söyledim.” derken elimle kendimi işaret ettim. “Onun kopyasıyım. Yalnızca sen değil, bende kaybettim. Onunla olan savaşını, hepimiz kaybettik.” Onu suçlamamalıydım ama kendime engel olamıyordum. “On dört yıl, yasını tuttum senin. Bulduğum zaman babam yerine beni hatırlayamaz mıydın?” Ona bağırıp çağırsam da bir işe yaramayacaktı.

“Hakan…Buradasın. Ne kadar büyümüşsün.”

“Otuz bir yaşındayım.” Annem duraksarken kaşları çatılır gibi oldu.

“Ama sen…Sen on yedisin. Otuz yedi olan benim. Sen on yedisin.” Elini bana uzattığında şaşkınca bakıyordu yüzüme. “Ölmüştün, videoyu gösterdi… Seni dövdükleri ve öylece bıraktıkları… Senin mezar taşını gösterdi… Ali’ninkini...” Cümleleri arasında kafası karışmış gibi duraksayıp duruyordu. “Sizi öldürmüştü.”

“Seni de öldürmüştü.” Derin bir soluk aldım. Oturduğum yerden kalkarken annemin çenesi titredi. “Beni de mi öldürdü?” Kendi kendine mırıldanıyordu. Ona yüklenmek hataydı. O artık eski Azra Karan değildi. Yaşlanmıştı, zihni tahrip olmuştu. Geçmişten kalan ufak bir parçası dışında hiçbir anısı yoktu.

“Senin canını çok yaktı mı?” Yatağın kenarına oturduğumda bakışları beni buldu. Eve gidip babamın canını yakmalıydım.

“Kim?” Bakışları yüzümde gezindi. “Kim canımı yaktı mı?” Üzerimdeki kirli cekete elini sürerken iç çekti. “Kavga mı ettin? Baban görmesin.” Yine kopmuştu. Suratımı buruşturdum. Babam her şeyi mahvetmişti.

“Ne zaman geldin? Aç mısın? Elini yüzünü yıka. Baban görmeden halledeyim ceketini. Kızar sonra biliyorsun.” Kollarımı ona dolayıp sıkıca sarıldığımda saçlarını nazikçe okşadım.

“Geç kaldım anne.” Hayata, toptan geç kalmış bir yalanla ömrümü heba etmiştim.

“Baban daha gelmedi Ali. Geç kalmadın merak etme. O gelene kadar Hakan yardım eder sana.” Gözlerimi sıkıca kapatırken onun konuşmalarını artık dinlemek istemiyordum. Niye unutup sildiği ilk kişi bendim ki? Niye yüzüme bakarken bile bende Ali’yi veya babamın intikamını görüyordu ki?

“Hakan artık kimseye yardım edemez.” Diye fısıldadım. Artık yorulmuş ve bitmiştim. Kapı tıklatıldığında annemden ayrılıp oksijen maskesini taktım. Elimi yanağıma sürerken ayaklandım. İçeri Ferhat girdiğinde bakışları beni buldu. “Geçmiş olsun.”

“Sağ ol.” Ferhat garip bir gerginlikle içeri adımladı. O an Faruk ve Burhan’ın eve gittiğini anımsadığımda endişe her bir zerremi sardı. Annem konusunda o kadar endişelenmiştim ki evdekileri unutmuştum. “Evdekiler iyi mi?”

“Buradalar.” Başıyla koridoru işaret etti ve çıktı. Peşinden gidip annemi odada yalnız bırakırken kapıyı kapattım. “Ben yeni geldim. Babanın evini toparlamak uzun sürdü. Cezası için seni bekliyorlar.” Baban şu an umurumda bile değildi. Bakışlarım koridorda gezindi, bizden kimse yoktu.

“Neredeler?”

“Beş saattir onlar da hastaneymiş. Raskol’un dikişleri patlamış sanırım. Acile gelmişler.” Ferhat rahatsızca kıpırdandı. Raskol yattığı yerden dikişlerini nasıl patlatmış olabilirdi ki? “Burhan aradı. Birkaç saat olmuştur gerçi. Sizin evdeki yangına müdahale edilmiş ve hasar çok fazla yok dedi.” Nefesim kesildi. Ne yangını? İyiler miydi? Birine bir şey olmuş muydu?

“Beş saattir hastanedeler ne demek?” Annemi bulup yanında kalmamın üzerinden bu kadar zaman mı geçmişti? Zamanın bu kadar hızlı geçtiğinin farkında bile değildim. “Beş saatte pansuman mı değiştirilir?!” Bağırışım koridorda yankılandı. “Neredeler?” Telefonum yanımda değildi ve buna lanet okuyordum.

“Sekizinci kat, 865.” Arkamı dönerken duraksadım. “Ben sen gelene kadar buradayım. Git.” Annemin tekrar ortadan kaybolma ihtimalini göze alamıyordum. “Eyvallah Yılmaz.” Koridorda sağa sapıp asansör yerine merdiveni ikişer üçer çıkarken nefes nefese kalmıştım. Odanın olduğu koridora saptığımda sağa sola dağılmış Rus korumaları gördüm. Benim adamlarım yoktu.

“Karanbey.” Burhan oturduğu sandalyeden kalktığında yanında oturan Asya, kaşlarını çattı. Bakışlarını kucağındaki Efe’ye kaydırırken dağılmış hali ve yüzü endişemi arttırdı. Kapıya yönelip açtığımda Raskol yataktaydı ve bandajları yenilenmiş, serum bağlanmıştı. Bilinci açıktı. Varlığımdan nefret ediyormuş gibi bakıyordu.

Gözlerim onun yanındaki çift kişilik koltukta dizlerini kendisine çekip kollarını karnına sarmış Kübra’ya kaydı. Ayak ucunda Faruk oturuyordu. “Karım?” Bana bakmadı. Kollarındaki serum endişemi arttırırken yanına gittim ve yere diz çöktüm. Yüzü solgundu ve gözleri hissizce koluna takılmış serumun kablosunda geziniyordu. Kübra ilaçları sevmezdi.

“Neyin var?” Yanağını avuçlamak istediğimde başını çekti.

“İyiyim.” Bakışları benimkilerden kaçıyordu. Sesi kısılmış ve bitkin görünüyordu. “Her şey yolunda mı?” Her zaman sorduğu soruydu bu. Başımı onaylarcasına salladım ancak bakışları bende olmadığından göremedi. Göz ucuyla Faruk’a baktığımda geldiğim zamandan beri yaptığı gibi dikkatle Kübra’yı inceliyordu.

Ne oluyor?

“Annen iyi mi?” Bunu sorarken cevabı hiç merak etmiyormuş gibi umursamaz sormuştu.

“Evet.” Ne olduğunu ve aramızda örülmüş duvarları nasıl aşacağımı bilmiyordum. “Ne oldu?” Tekrar Faruk’a baktım.

“Evi basıp yakmışlar.” Kübra başını hızla Faruk’a çevirdiğinde Faruk sustu. Ne olduğunu bilmesem de bakışarak anlaşmış olacaklar ki Faruk derin bir soluk alıp bana baktı. “Raskol içerideyken evi yakmışlar. Kübra da sinir krizi geçirmiş. Bayılınca Raskol’la beraber kontrol ettiler.” Kübra’ya baktı. “Tansiyonu düşmüş.” Kübra başını eğip titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. Tansiyon bu denli kırgın olmasına neden olur muydu?

“Başka bir şey oldu mu? Canını yaktılar mı?” Endişeyle sorduğumda başını sağa sola salladı.

“Evi basan silahlı adamlar çok kibardı.” Alaycı bir gülüşle dudaklarını kıvırdı. “Nazik İstanbul beyefendisiydiler. Endişelenme. Her şey yolunda.” Hiçbir şey yolunda değilmiş gibi hissettiriyordu. Ona tekrar uzandığımda bana engel olmadı, yanağını okşadığımda çenesinin titreyişi arttı.

“Niye bu kadar kırgınsın? Bir yerin mi ağrıyor Karım?”

“Artık ağrımıyor.” Fısıltısı kulaklarımı buldu. “Abim ölecek sandığım için fazla endişelendim. Toparlanacağım.” Başka bir şey vardı. Garip bir önseziydi hissettiğim. Karnına doladığı koluna baktım. Karnı mı ağrıyordu?

“Abimle yalnız kalmak istiyorum. İkiniz de çıkar mısınız?” Bakışları Faruk’a çevrildikten hemen sonra beni buldu. Gözlerindeki öfkeyle karışmış kırgınlık nefesimi kesti. Onu kıran neydi? Bilmiyordum. Sebep olan kimse onu yok etmek istiyordum. O hapsolduğu evden kurtulmak için çırpındığı zamanlarda bile gözlerindeki ifade hiçbir zaman bu denli kırgın ve acı dolu olmamıştı.

“Anlat bana ne oldu?”

“Önemli değil, boş ver.” Sözlerinin aksine olan her neyse önemliydi. Hissedebiliyordum ama aramıza ördüğü duvarlar ona ulaşmama engel olacak kadar yüksekti. Duvarları olan daima benken şimdi bilmediğim nedenden rollerimiz değişmişti.

“Hakan çıkalım.” Faruk ayağı kalkarken hafifçe kolumdan çekiştirdi. “Abi kardeş yalnız kalsınlar.” Kübra gitmemi umursamadan bakışlarımızı ayırıp yüzünü elimden kurtardı. Çöktüğüm yerden kalkıp kapıya adımlarken bir kez olsun dönüp bakmadı.

 

 

 

 

KÜBRA

Hakan odadan çıktığında ruhum bedenimi terk etmişçesine buz gibi duygusuzlukla ardından kapıya çevirmiştim bakışlarımı. “Volk?” Çenem titrerken Raskol’a bakmak yerine başımı koltuğun kenarına yaslayıp serumun bitmesini sessizce beklemeye başladım.

Sessizlik güzeldi. Konuşup kimseye laf anlatmaya gerek kalmıyordu. Hakan’ın ısrarla niye sessizliği konuşmalara seçtiğini daha iyi anlıyordum.

“Ona söyle.”

“O baba olamaz Raskol. Etrafında herkes onu kandırıp yalanlar sıralıyorken baba olamayacak birine çocuğum düştü dersem bana nasıl bir kadın olarak bakacak?” Raskol sessizce beni dinliyordu. Korkum midemdeki safranın yükselmesine neden oldu. Kolumu karnıma dolarken gözlerimi sıkıca kapattım. İnanmayacaktı. Hamile oluşuma ben bile inanamamıştım, o nasıl inanacaktı?

“Belki de gitmesi daha iyidir... Bu dünyada anne babası kendini koruyamıyorken o nasıl koruyacaktı ki?” Sözlerimdeki soğukkanlılığa rağmen ruhum paramparçaydı. Onu geç keşfetmiş olsam da nefes alıp benimle kalmaya devam etmesini isterdim. Onu kaybedişimin asıl nedeni kendi duygularımı kontrol edemeyişimdi. Biraz sakin olsam benimle kalması kolay olurdu.

Korkuyordun Valeria. Korkman senin suçun değil.

Evi yaktılar diye niye o kadar bağırmıştım ki? Şimdi ben yanarken bağıran kim vardı?

“Hem gitmiş bir şeyi bilmesine gerek yok.” Kırgınlığım kaybımla harmanlanmış yerini buz gibi bir soğukluğa bırakmıştı. Onun ilgilenmesi gereken sorunları ve ailesi vardı. Karnımdan yitip giden o cana karşı hiçbir sorumluluğu kalmamıştı.

Sahi varlığını öğrenmek ve yitirmemin ardından kaç saniye geçmişti?

Bahçedeyken hissettiğim o acının karnımdaki bir canın yitip gitmesi olduğunu fark edememiştim. Sol gözümden akan bir damla yaş, yanağımdan süzüldü. On dört yılım hiçbir şeye sahip olmadığım günlerime eşitti. Sahip olduğum tek şey oydu. Hakan bile bana ait değildi ve karnımda varlığını bile bilmediğim bebek koşulsuz bana bağlı tek şeydi. Onunla bağ kuracak zamanım olmasa da kaybetmek boğazımı düğümlüyordu. Onu kaybetmiş olduktan sonra kurduğum o boşluklar çevrili bağ ise beni yok ediyordu.

“Benim canım yanıyor.” Fiziki bir acı değildi bu. Kalbim o kadar ağrıyordu ki karnımdaki kaybı hatırlatıyordu. Hakan’a olan kırgınlığımı hissettiren bir acıydı bu. Onun bir suçu yoktu, zihnim bunu söylese de kalbim tersine paramparçaydı.

“Doktor çağırayım mı?” Gözlerimi aralayıp ona baktım. Hasta olan oydu. Ben iyiydim. Yataktan kalkıp elini karnına bastırarak yanımda yere oturmuştu. “Rengin çok soluk Val. Acı çekiyorsun.”

“İyiyim.” Artık bunu söylemeye o kadar alışmıştım ki, kötüyken bile dilimden dökülüyordu. Çünkü eğer kötüyüm dersem, Hakan’ın hayatında bir yük daha olacaktım sanki. Kendimi öyle bastırmıştım ki... Yeterince tekrarlarsam gerçek olacaktı sanmıştım. Olmamıştı.

İyi falan değildim.

“Val. İyi görünmüyorsun.” Dedi bir kez daha. İç çekti. “Eğer fikrini değiştirirsen bana söyle. Seni götürürüm. Ona da zarar gelmemesi için Bratva’yı da hallederim. Uzaklaşmak istersen söyle. Hallederiz.” Beni şaşırtan bir şekilde saçlarımı okşamaya başladı. Çenem titrerken bakışları ağır ağır yüzümde gezindi.

“Sıkışmış hissetme. Artık ben buradayım Valeria.” Onun burada olması o kadar rahatlatıcıydı ki zihnim onu parça parça hatırlasa da kalbim abimin şefkatini iliklerime kadar hissetmemi sağlayacak şekilde ona sevgiyle çarpıyordu.

“Özür dilerim. Seni buraya çağırırken duygularını düşünmemiştim.” İç çekti. “Sen bir Nikolaeva’sın. Bizim kanımız duyguları düşünmemekten geçer. Sorun yok Valeria.” Bu kulağa fazlasıyla acımasızca geliyordu. Onu kullanmış gibi hissediyordum ve o hala sevgi dolu bakışlarla bakmaya devam ediyordu. Bana kırılmamış olmasından memnundum.

“Ben ne yapacağım R.? Her şey yolundaymış gibi davranamam ki. Hiçbir şey yolundaymış gibi hissettirmiyor.” Yanağımdan süzülecek olan yaşı elinin tersiyle sildi.

“Her şeyi yoluna koyarım. Bunun için endişelenme.” Bakışları ağır ağır kolumu sarmaktan vazgeçmediğim karnıma kaydı. “Sağlığına dikkat et. Önceliğin bu.” Öncelikler… Kalbimin acıyla kasılmasıyla çenem titremeye başladı. “Val? Karnın yine mi ağrıyor?”

Ağrıyan tek yer, kalbimdi.

“Artık ağrımıyor.” Karnıma doladığım kolun bir anlamı yoktu, artık orada yaşam yoktu. Kendime gelir gelmez Raskol’un yanında olmak istemiştim, yalnız kalırsam düşüncelerim beni ele geçirecekti ve onun yasını tutmak için kendimi boğacaktım. Bu yüzden buradaydım. Abime yaslanarak duygusal olarak destek alıyordum. Hakan’ın ailesiyle ilgilenmesini beklemek yerine kendi yöntemimle kendime yetmenin bir yolunu böyle bulmuştum.

“Bana kızmadığın için teşekkür ederim.” Sesim çocuksu bir mahcubiyet barındırıyordu. Saçlarımla oynayışı beni gevşetirken gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerim ağırlaşırken ilacın beni rahatlatmasına izin verdim. En azından düşünmek yerine karanlıkta savrulmak daha az canımı yakıyordu.

🖤

Efe’nin huzursuzca kıpırdanmasıyla gözlerimi araladım. Yatakta uyuyakalmıştım. Hastaneden çıkalı bir hafta oluyordu ve bana sorulan sorular dışında pek konuştuğum söylenemezdi. Efe’yle ilgilenmek beni rahatlatan tek şeydi. Efe’nin yanağına elimin tersini sürerken karnımın tekrar sızladığını hissedebiliyordum. Efe’ye ne zaman şefkat versem aklıma kaybım geliyordu. Gözlerimiz kesiştiğinde de o sızı yok oluyordu.

“Günaydın.” Efe’nin gözleri beni bulduğunda dudaklarımı kıvırdım. “Aşağı inelim mi?” Bana cevap vermeyeceğini bile bile soru sorulmadan konuştuğum tek kişi oydu. Yataktan yavaşça kalkarken onu dikkatle kucağıma aldım. Odadan çıkarken evin bu kadar hızlı temizlenip toparlanmasından memnundum. Yangın büyümeden müdahale edilmişti. Nasıl olduğunu bilmediğim hızda mobilyalar yenilenmiş ve duvarlar boyanıp kurumuştu bile. Sanki o gün yaşananlar yaşanmamış gibi her şey yenilenmiş gibiydi.

Artık evim gibi hissetmemesi bu yüzden miydi? Yeni boya ve eşyalar mıydı neden?

Bahçeye çıkıp yenilenmiş verandaya çöktüğümde bakışlarımı korumalarda gezdirmeye başladım. Hepsi hayattaydı. Nasıl yaptıklarını bilmediğimiz şekilde bayıltıcıyla aynı anda hepsini etkisiz hale getirmişlerdi. Belki de içtikleri veya yediklerine katılmıştı. Artık pek umursadığım söylenemezdi.

“Her şey eskisi gibi oldu. Ne dersin Efe?” Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ne kadar çabalarsam çabalıyım eskisi gibi hissedemiyordum. Hakan’da bana pek yaklaşmıyordu. Sessizliğe gömüldüğünde onun sesi olmaya çalıştığım zamanları anımsadığımda bu canımı yakıyor olsa da umursamamaya çalıştım. Onun ilgilenmesi gereken on dört yıl sonra dirilmiş annesi vardı.

Artem yanıma oturduğunda irkildim. Douglas’tan farkı maskesiz ve sarışın oluşuydu. Tıpkı onun gibi hayaletmişçesine aniden beliriyordu.“Raskol telefonlarını açmanı söylememi istedi.” Başımı ağır ağır salladığımda bana baktı dikkatle. “İrina, senin yemek yemediğini söyledi. Geldiğin ilk zamanlardan bahsediyorum. Bu aralar da yemiyorsun. Raskol yemek yemeni hatırlatmamı söyledi.” Derin bir soluk aldım. Yemek yiyordum. Sadece eskisi kadar iştahla yapamıyordum bunu. “Niye yemek yemiyorsun?”

“Bunları konuşmak istemiyorum.” Kucağımdaki Efe’yi sabitlerken bakışlarım çığlık atarak diz çökmüş olduğum alanda gezindi. “Sen ne zaman gideceksin?” Ona döndüğümde gözlerini kıstı.

“Berbat bir ev sahibisin.” Bu ev artık benim değildi.

“Raskol, Pakhan’ın bir şey olmadığına emin olması için erken ayrıldı. Yoksa burada güvende olduğunu anlayana kadar kalacaktı.” Artık hiçbir yer güvenli değildi. Ona cevap vermek yerine sessizce etrafıma bakmayı sürdürdüm.

“Buraya geldiğim ilk zaman sessiz kalan bendim ve çenesi düşük olan sendin. Rolleri mi değiştiriyoruz Valeria?” Ses tonu hala duygusuzdu. Duvarla konuşuyormuş gibi ifadesizliğinin nedeni bendim sanıyordum ama değildi. Raskol’la konuşurken de buz gibi en ufak bir tepki vermeden konuşuyordu. Bir tek Zeliha’yı görünce bakışları yumuşamış, ses tonu yine aynı soğuklukta kalmıştı.

“Senin kafana silah dayanmış gibi zorla konuşuyorsun, Artem. Ben yorgunum ve seni konuşturmak hiç içimden gelmiyor.” Efe kıpırdanırken iç çekerek ona baktım. Sırtını göğsüme yaslayıp bahçeyi seyretmesi için oturttuğumda merakla etrafa bakmaya başladı.

“Raskol seni ararken düşünebildiği her kötü sahneyi düşündü. Bu kadar parçalanmış olmanı beklemediğine eminim. İçten içe savaştığını ve birilerinin hayatını can sıkıcı hale getirdiğini düşünüyordu.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde ifadesiz bakışlarla beni seyrediyor olduğunu gördüm.

“Ben savaştım.” Diye mırıldandım.

“Niye bu kadar paramparçasın o zaman?” Savaşınca da parçalanırdı insan.

“Çünkü savaşmayı bırakıp benim yerime savaşacak birine el uzattım. O da benimle kendi savaşı arasında kaybolup durdu. Onun da insan olduğunu unuttum.” Artem bakışlarımızı ayırırken ne demek istediğimi anlamış olacak ki susmuştu.

“O gün bana yardım ettiğin için teşekkür edememiştim.” Beklemediğim yerden gelen bir yardımdı. “Teşekkürler.” Bakışlarını ağır ağır sallarken başını sağa çevirdi, ayaklanırken basamakları indi. Baktığı yönde çevirdim bakışlarımı. Hakan, annesiyle arka bahçeden geliyordu. Başını kaldırdığında gözlerimiz kesişti. Boğazımda büyüyen yumruya engel olamadan çenemi dikleştirdim.

Onun bir suçu yok Valeria, biliyorsun.

Mantığım bunu söylese de kalbim kırgınlığına devam ediyordu. Annesini canlı canlı gömülmekten kurtarmıştı. Buna asla bir şey diyemezdim. On dört yıllık tutsaklığını bitirmiş ve annesine kavuşmuştu. Bunu başardığı için onunla gurur duymalıydım. Tüm intikamları bitmişti. Artık sorun yoktu.

Azra Karan’a çevirdim bakışlarımı. Acaba yine bana saldıracak mıydı? Evde beni gördükçe ters ters bakıp saldırıyordu. Oğlunun başını belaya bulaştıracak biri olarak kodlamıştı zihni ve gözlerimin içine bakıp bas bas bağırdığı zamanlar canım sıkılıyordu. Bazen benimle sohbet ederken bazense evden kovmak istercesine deliriyordu. On dört yılda Ümit Karan onun zihnini delirtmişti. Deliliğinin hedefi bendim sanırım.

“Hoş geldiniz.” Nazik davrandığına göre şimdilik güvendeydim. Bakışları beni bulduğunda gülümsedi. “Hakan bu kadın kim? Arkadaşın mı?” Rutine binmiş sohbetlerimizden biriydi. Cevap vermeye bile gücüm kalmadığından Efe’ye sarılıp başımı diz çöktüğüm o alana çevirmiştim. Korkudan delirdiğim ve kaybettiğim o anı anımsamak tekrar tekrar karnımın kasılmasına neden oluyordu. İyiydim, iyi olmasam doktor eve göndermezdi. Yine de zihnim yaralanmıştı ve bazı anlarda kaybımı hatırlatan ağrılar yaşıyordum.

“Karım, anne.”

“Evlendin mi? Beni niye düğününe çağırmadın? Babandan gizli mi evlendin?” Daha fazla onları duymak istemiyordum. Oturduğum basamaktan ayrılırken Faruk’un evine doğru yürümeye başladım. Artem, yine benim yanımda bana eşlik ediyordu. Raskol gittiğinden beri bir diğer rutinim buydu. Bahçeye çıktığım her an daima yanımdaydı. Yalnız kalmama izin vermiyordu, kalmak istediğim de söylenemezdi.

“Asya teyzeye gidelim.” Efe’yi rahatlatmak için sırtını okşarken Artem önüme geçip kapıyı çaldı, usulca kenara çekildi. Kapı aralanırken Asya kocaman gülümsedi. “Efe paşası, minik padişah.” Kıkırdayarak onu kucağına aldığında geçmem için kenara çekildi. İçeri geçerken gerginliğim biraz da olsa azalmıştı. Bolat ailesinin yanında iyi hissediyordum.

Hakan’a bebeği kaybettiğimi söyleyememek ve bu yükü yalnız taşımak bunaltıyordu. Ona yalan söylemek sandığımdan daha yorucuydu. Bunu öğrenirse üzerine bir yük daha alacaktı. Hatta belki de suçlayacağı ben olacaktım. Ben o gün sakin kalmalıydım ve benim suçumdu.

Kendini suçlamayı kes Valeria.

O baba olamıyorsa ben nasıl hamile kalıp kaybedebilmiştim ki? Onun sahip olamayacağı o gerçeği ben nasıl pat diye değiştirecektim ki? Hakan’a bunu söylediğimde bana inanacak mıydı? Hayatındaki herkes onu aldatıyorken benim aldatmadığımı nasıl düşünecekti?

“Yenge, hoş geldin.” Faruk içtiği çay bardağını sehpaya bırakırken ayaklandı. Hastanedeki işlemleri halleden oydu ve belgelerin el atından düzenlenmesini sağlamıştı. Hakan’ın tepkisini kestiremediğim kaybımı, kendime saklayacak kadar korkaktım işte.

“Ne zamandan beri yengen oldum Faruk? Bana cahil deyip duruyordun.” Kollarını omzuma sardığında birkaç saniye kıpırdamadan öylece kaldık. Biliyordu. Sırrım sırrıydı. Hakan’dan yine bir şeyler sakladığı için kırılıp döküleceklerdi, yine de buna rağmen benim acımı paylaşıp sessiz kalmıştı. Faruk Bolat’ın dostluğunun ne demek olduğunu artık daha iyi anlayabiliyordum.

“Ağrın var mı?” Artık yoktu. Geri çekilip sıcak bir şekilde gülümsediğimde endişeyle inceledi yüzümü. “Yemek yedin mi?” İştahım pek yoktu.

“Yedim.” Diye yalan söyledim. “Çay varsa içerim.” Faruk ayıp ediyorsun dercesine bakıp mutfağa gitti. Koltuğa oturduğumda Asya’nın Efe’yle oynayışını seyretmeye başladım. Faruk elindeki tepsiyle belirene kadar bakışlarım dalgınlaşmıştı.

İçimde kırılan ve toparlayamadığım o parçanın ne olduğunu kestiremiyordum. Artık ben bile kendime yabancılaşmış, aynadaki halimi tanıyamaz olmuştum. Yalandan her şey yolundaymış gibi gülücükler saçmaya da son vermiştim. Hiçbir şey yolunda değildi.

“Aç değilim dedim, Faruk.” Tepsiyi kucağıma bırakıp sehpayı çekti ve üzerindeki çayla getirdiği sandviçi bırakıp tepsiyi aldı.

“Sen onu külahıma anlat. Yüzün çökmüş. Sandviçin bitmeden evden çıkamazsın.” Otoriter özelliği açılmıştı. “Abinin gelip bizi vurdurmasını mı istiyorsun? En az senin kadar manyak delinin teki.” Raskol’un uyanır uyanmaz dışarı çıkmanın bir yolunu bulup hayatımı kurtardığı zamanı anımsamak ona olan buzlarımı eritiyordu. Onu yüzde yüz hatırlayamadan bile benimserken buluyordum kendimi.

“Raskol kızmasın diye mi sandviç yaptın?” Bakışlarını kaçırıp çayını yudumladı. Raskol için değildi, görebiliyordum.

“Yalnız abin mi? Sen Pakhan’ın torunusun. Başına bir iş gelse…” Cık cıkladı. Minnettar dolu bakışlarla ona baktığımı görünce duraksadı. “Zehir koyduğumu mu düşünüyorsun Bakıcı? Ben bakıcılarımı öldürmem.” Sesindeki alay dolu o tını gülümsememe neden olmuştu. Onunla çocukça kavga etmeye bile enerjim olmasa da bana sataşması iyi gelmişti.

“Ellerine sağlık. Yine de benimle paylaşmalısın. Hepsini yiyemem.” Ekmeği ikiye ayırırken büyük parçasını ona uzattım. “Bu kadar yesem yeter.” Elimden aldı ve kendime ayırdığım parçadan büyük bir lokma kopararak ağzıma tıktım. Hakan’la olan gelişmeleri merak edercesine baksa da sormadı. Ben de ona Sibel’le olan gelişmeleri sormadım. İkimiz de sessizce acılarımızda boğuluşumuza saygı duyduk.

“Azra teyze nasıl? Hala dengesiz mi?” Asya şüpheyle kısılmış bakışlarını bana çevirdi. Onun geldiği bu halin sorumlusu Ümit Karan’dı ve Azra Karan’a kızmaya hakkım yoktu. O da benim gibi onun kurbanıydı işte.

“İyi, sağlıklı ve yaşıyor.” Çayı yavaşça yudumlarken ortam sessizliğe büründü. Sessizliği bölen kapının çalışıydı. Kimin geldiğini bilmek etmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Asya, kapıyı açmaya gittiğinde bir süre sonra Hakan’la beraber salona girdiler.

Yanı başımdayken bile onunla aramızda kilometreler varmış gibi hissediyordum. Bu sefer aramızdaki mesafeyi koşarak kapatmakla uğraşan ben olmak istemiyordum. Onun da kapatmaya pek acelesi yoktu.

Hakan yanımdaki boşluğa oturduğunda ekmeğimin kalan kısmını ona uzattım. O da doğru dürüst yemiyordu, biten sigara paketlerinden ve sürekli çalışan kahve makinesinden anlayabiliyordum. Elimdeki ekmeği alıp ısırdığında ona bakmaya ara verdim ve çayımı sessizce yudumladım.

“Zeliha gitmese iyiydi. Açlıktan düştünüz elime.” Faruk alaylı ses tonu bile gergin oluşunun altını çiziyordu. Zeliha, Raskol’la beraber Rusya’ya dönmüştü. Yeni aşçı gelmiş olsa da sofrada oturup beraber yenilen yemekler artık işkenceden farksızdı. İki farklı gecede Azra Karan aniden bana saldırdığı için üç gündür onlarla aynı sofraya oturmak istemiyordum. İştahım olmadığından işime gelmişti bu durum.

Kalbimdeki kırgınlık büyüyordu ve acım beni kırgın olmaya iteklerken sessizliğimi koruyup kenara çekilmeyi tercih ediyordum. Elim refleksle karnıma kaysa da hızla kucağıma geri bıraktım.

O gün o kadar bağırmasan ve sakin dursan onu kaybetmezdin. Suçlusu sensin Kübra.

Onu koruyamayacak kadar güçsüzdüm.

Onu koruyamayacak kadar birilerinin korunmasına ihtiyaç duyuyordum.

Onu koruyamayacak kadar duygularımı kontrol edemiyordum.

Kendini suçlama Valeria. Bilmiyordun.

“Annen nasıl?” Faruk, durgunluğumuzu fark etmiş olacak ki başka bir soru yöneltmişti.

“Farklı.” Hakan’a bebeği söylesem bana inanır mıydı? Yoksa beni başka bir şekilde suçlar mıydı? Peki ya onu korumadığım için bana kızar mıydı? Belki de burada bizim yanımızda olmadığı için onu koruyamadığını düşünerek kendini suçlardı. Hangisi daha kötüydü bilmiyordum. Beni suçlaması mı kendisini suçlaması mı yoksa bana inanmaması mı?

“Karnın ağrıyor mu yine?” Kolumu karnımı sardığımı fark etmemiştim. İçgüdüsel bir hareketti. Hakan’ın kaşları çatılmıştı ve bir haftadır beni gözetlediği o meraklı bakışların, tekrar hedefi bendim. Onun gibi değildim. Bağırıp etrafı dağıtmazdım, sessizce acımı yaşardım. İkimizi birbirinden ayıran temel fark buydu.

O yakıp yıkardı, ben sessizce yakılan ve yıkılanı toparlayıp ayağı kalkardım.

“Efe’yi tutmaktan alışkanlık edindim sanırım.” Dengem tamamen şaşmıştı. Eskiden dengesiz biri olduğumu söylemekten çekinmezdim ancak şimdi asıl dengesizliğin ne olduğunu tanımlayabiliyordum. Hakan’a sıkıca sarılmak istiyordum ama bir yandan onu görmek bile istemiyordum. Ona destek olup annesini bulduktan sonra neler yaşadığını uzun uzun dinlemek isterken bir yandan onunla sonsuza kadar sessizliğe bürünmek istiyordum. Ona her şeyi ve tüm kırgınlığımı açıklayabilirdim, aynı zamanda ona kızıp bağırabilirdim de. Artık neyi ne zaman yapacağımı kestiremiyordum.

Ben paramparçaydım ve parçalarımı yalnız ben toplayabilirdim. Yine de bunu başaracak gücü artık hissedemiyordum. Sessizlik bu yüzden rahatlatıcıydı.

“Ne zamana kadar bu böyle devam edecek?” Hakan’ın sesindeki hiddetle irkildim. Artık sabrını kaçırmıştım. Ona olan sonsuz sabrımı düşününce onun sabırsızlığını görmek…Kırgınlığım artık kontrolden çıktı. “Annem bu eve geldiğinden beri iyi değilsin. Görebiliyorum.” Annesi bu eve gelse de gelmese de iyi olmayacaktım zaten.

“Şu an farkındaysan evde değiliz ve aramızdakileri arkadaşlarının yanında konuşmayalım.” Sinirden patlamak için an kollarken beni zorlaması ikimiz adına hiç iyi olmayacaktı. Alttan almaya gücüm yoktu.

“Karım yalnız kaldığımızda konuşmuyorsun.” Çünkü onu da kendimi daha fazla kırmak istemiyordum. “Sorununu söyle.” Sorunum mu? Onun babasının adamları evi basarak bizi rehin almıştı. O bahçeye yalnızca evi yakmak için çıkarılmadığımızı pekâlâ biliyordum. O evi yaktıkları zaman abimin öleceğini düşünerek korkudan karnımdaki bebeği kaybetmiştim. Tüm bu sorunlar yalnızca benim olamazdı.

Konuş Valeria!

“Sorununu söyle mi?” Asya benden önce davranıp koltuktan düşmemesi adına Efe’yi tutarken öfkeyle baktı Hakan’a. “Sen anneni ararken ölümden dönen bizdik. Açtırma ağzımı Hakan abi.”

“Asya.” Asya bana baktı ve başını sağa sola salladı.

“Sen ona camdan bebek gibi davranabilirsin ama değil. Senin baban yüzünden ölüyorduk! Bu sorunların ilk ve en büyüğü. Sorunun ne olduğunu duymak istediğin için söylüyorum.”

“Bunu nasıl geriye alacağım? Bu yüzden mi sessiz kalışın?” Bu yüzden mi derken o kadar basit bir problemden bahsedilmiş gibi küçümsercesine söylemişti ki kendimi tutamayıp bardağı sertçe sehpaya bıraktım. Yıllardır yaşadığı hayatın babasının oyunlarından biriyle çevrelenmesi ve annesinin aniden dirilmesi onun da sinirlerini yıpratmıştı. Ben onu anlıyorken onun kırılma anında bu denli umursamaz olup kendine odaklanması parçalıyordu beni.

Bende kırılabilirdim. Kırılmıştım.

“Bu senin için basit bir sebep mi, Hakan?” dedim şaşkınlıkla. Kaşlarını çattı, anlamamış gibiydi. “Öyle mi söyledim ben?” İç çekip elini çenesine sürdü. “Babamın yaptıklarının sonucunu bana yükleyebilirsiniz. Yapacak bir şeyim yok. Geriye nasıl alacağım? Geçmişe dönemem, yaşananları geri alamam. Hiçbir şeyi değiştiremem. Bir noktada bazı şeyleri sindirip devam etmeliyiz.” Kulağa mantıklı bir seçenek gibi gelse de artık mantığım beni yönetmiyordu. “Geri alamam yaşananları.”

“Senden bir şeyi geri al diyen mi var?” Umursamaz davranışlarının yaratıcısı bendim. Ne yaşanırsa yaşansın canımı yakan ailesinin yaptıklarının, önemsiz olduğunu ve onun bile umursamamasını o kadar fazla dile getirmiştim ki umursamıyordu. Umursamazlığı kalbimi yakıyordu.

“O zaman sorun ne?” Bağırdığında ayaklandı. Sabrı taşmıştı. Sabrını taşıran o kadar çok kişi vardı ki benim bir şey söylememe bile gerek kalmamıştı. Faruk oturduğu yerden kalkarken onunla benim arama girecekmiş gibi tetikte bekledi. Buraya ilk geldiğim zaman Douglas’ın, Karanbey’in öfkesinden beni korumak istemesine benzer bir hareketti bu. Hakan’ın kontrolden çıkacağından korkuyordu.

Bana karşı kontrolden çıkar mı, merak ediyordum. Ali’nin onun canını sözleriyle yıllarca yakmasına rağmen gözlerini buna yumup hala Ali’ye destek ve sevgi veren adam benim ilk kırgınlığımda öfkeye sığınması iyi hissettirmiyordu.

“Sorunun ne olduğunu anlamıyorsan sana niye kelimelerimi boşa harcayayım ki?” Ses tonumdaki acıyı bastıramamıştım. Hakan Karan, bana karşı bu kadar sabırsız mıydı?

“Ben bu oyundan sıkıldım. Sorun vardır ya da yoktur. Konuşmazsan nasıl anlayacağım? Söyle. Konuş.” Kalbimdeki kırgınlık karnımdaki sızıyı hissettirircesine büyürken Hakan’ın gri hareleri gözlerimden ayrılmamıştı. Oturduğum yerden kalktım. Sabırsızca iç çekti. Bana karşı ne zaman bu denli sabırsız olduğunu bilmediğim için sessizce ona bakmaya başladım.

Onun hayatı tepetaklak oldu Valeria. Bildiği her şey yalan ve yılları boşa geçti. Kafasını toparlamak için zamana ihtiyacı var.

Ben kırgınlığım, kızgınlığım ve öfkeme rağmen onun yaşadıklarına hak vererek onu anlayabiliyorken, o niye bana karşı bunu yapamıyordu?

“Sanırım biraz fazla etkilendim. Evi basmalarından ve abimin ölme ihtimalinden. Bunu atlatmaya çalışıyorum. Bu kadar.” Ümit Karan onun ayarlarını etkilemiş ve bozmuştu. Hakan’la konuşmak bu yüzden bir işe yaramayacaktı.

“Emin misin?” Başımı yalandan onaylarcasına salladığım Hakan elini yüzüne sürüp birkaç saniye sustu. “Çözmem gereken yeteri kadar sorunum var. Biraz anlayış istiyorum.”
Son cümleyi kurarken sesi titremedi ama gözlerinde o yorgun, bitap ifade asılı kaldı. Babası, destekçileri tarafından ortadan kaybolmuştu ve Hakan’ın sorunları asla bitmiyordu. Hakan babasını ararken bir yandan diğer işlerinin dengesini kurmaya çalışıyordu. Bir de annesi vardı.

Ben yine onun hayatındaki fazlalıktım.

“Tamam.” Dedim bakışlarımı ondan ayırdım. Kibarca yeteri kadar sorununa bir sorun daha katmamamı söylüyordu. “Senin için sorun çıkarmayacağım.” Bakışları duraksadığında gözlerimizi ayırdım.

“Söyle, çekinmesene.” Asya konuştuğunda ters ters baktım. Artık susmalıydı. “Sen anneni seçerken burada adamların önünde çaresiz kalan oydu.” Başıyla beni işaret etti. “Raskol ve Artem içeriden çıkmanın yolunu bulmamış olsalardı muhtemelen onun ailesi de ölecekti. Onlar içeriden çıkıp bizi kurtarmasaydı, bizim kaderimiz de aynı şekilde sonlanacaktı. Sen anneni seçtiğin için biz ölüyorduk.”

“Annemi seçerken mi?” Hakan öfkeyle ona döndüğünde Asya yastığı Efe’nin önüne koyup ayaklandı. “Canlı canlı gömülen annemin yanına gitmem mi sorunun?” Bana şaşkınlıkla karışık öfkeyle baktı. “Ben seçim yapmadım. Faruk’la Burhan geldiler ve annemi-”

Dayanamadım.

“Faruk, intikamını siktir edip buraya gelirken, Ferhat Yılmaz kardeşini tehlikeli olmasına rağmen yardım için gönderirken sen neredeydin Hakan? Onlar gelmese kıpırdayıp buraya koşarak gelir miydin? Merak ettiğim şey bu.” Acımasızcaydı. “Benim kocam sensin.” Diye mırıldandığımda afalladı. “Onlar değil.”

Neden daima onun intikamının ve ailesinden arta kalan zamanın payına düşeni yaşamak zorundaydım? Şımarık mıyım, değil miyim; umurumda bile değildi. Bu düşüncelerde boğulmak ne şımarıklık ne de bencillikti. Bir aileye sahip olduğumu sandığım tek gerçek şey, aslında koca bir hayal kırıklığından ibaretti.

“Anneni kurtardığın için seni suçlamıyorum. Ama yoruldum Hakan. Senin sorunlarına koşulsuz el uzatırken senin bu umursamazlığından yoruldum. Babanın yaptıklarından sorumlu değilsin, evet. Ama babanın evine baskın yapmayı düşünürken ardında beni…Bizi bıraktığını düşünmeyecek kadar hırsına yenildiğin için kırgınım sana.”

“Babamın buraya saldıracağını düşünemedim.” Dudaklarımı kıvırıp sulanan gözlerime engel olamadım. Sorun da buydu. Her şeyi düşünen adam, babasının evini basmak için yardım isterken bize zarar gelme ihtimaline karşılık yardım almakla bile uğraşmamıştı.

“Sen bana annen ölüme giderken bile babana meydan okuyacak kadar hırsının esiri olduğundan bahsetmiştin. Senin yaptığında bu. Babana, intikamına, annene, on dört yılına…Önceliğin ve hırsların o kadar çok ki bana sıra gelene kadar canı yanan benim.” Elimin tersini yanağıma sürüp derin bir soluk aldım.

Onu hiçbir zaman Ali’nin ve babasının yaptıkları yüzünden suçlamamıştım. Kaçırılmam bile halasının kızını saklamamdan değil miydi? Karan soyadının kanlı hırslarının ucu daima canımı yakmıştı. Onların aile sırları ve hırslarının kurbanı olurken gıkım çıkmamış, sineye çekmiştim. Tüm bunları kendi isteğimle yapmış olmak kendime verdiğim en büyük değersizliktendi.

“Annenin hayatta olmasından memnunum. Senin önceliğinin daima intikamların ve ailen. Bunu başından beri biliyordum. Sadece bir anlığına tersi olduğuna inanmıştım. Bu yüzden suçlamıyorum seni.” Bana doğru bir adım yaklaştı.

“Böyle hissettiğini bana anlatmalıydın Valeria.”

“Sen anlatmasan da seni anlıyorken benim sana kendimi anlatmamı nasıl beklersin?” Titrek bir soluk alırken başımı sağa sola salladım. “Ben senin içtiğin sigara sayısından omuzlarının gerginliğine kadar her yaşadığın çelişkiyi de duygularını da anlıyorken sen sustuğum an benimle susup bunu kabulleniyorsun. Niye?”

“Bu sefer sana nasıl ulaşacağımı bilemedim.” Sesinde suçlu bir tonlama vardı. “Buraya gelemediğim için bana kızgınlığını nasıl geçireceğimi bilemedim. Ne yapacağımı, nasıl yaklaşacağımı…Bakışlarındaki kırgınlığı silecek bir yol bulamadım, Karım.” Karım deyişi eskisi gibi iyi hissettirmiyordu.

“Sanırım geç kaldın.” Herkes bir şekilde bana geç kalıyordu. Ben bile kendime geç kalmıştım. Bana geç kalan herkese-buna kendimde dahil- kırgındım.

“Babana hak veriyorum.” Acımasız olmak artık umurumda değildi. Canım acırken onun canının yanışını umursamak istemiyordum.

“Bu ne demek?”

“Çaresiz olan iki kişi birbirine çare olur. Ben esaretimin çaresizliğiyle sana tutundum, sense sana yüklenen yüklerin çaresizliğiyle bana. Sana yük olmamak için…” Çenemi dikleştirdim. “Pardon. Sorun çıkarmamak için acınla var oldum. Sessizliğine ses, acını akıttığın limanın oldum.”

Başlangıçta beni kanatlarının arasına alışına minnettardım. Ama geriye dönüp baktığımda, hep onun yaralarını sarmaya uzanan el benimkiydi. Beni destekleyerek korumuştu, evet. Ama ben ona güçlü olduğumu göstermeye o kadar şartladım ki kendimi, buna artık inanıyordu. Yaralandığımda hızla ayağa kalkmama ve sorunları göz ardı edişime o kadar alışmıştı ki…Bugün içimde kanayanlara kör kalışı bundandı.

“Tüm bunlar benim seçimim. Artık seçimlerimden yoruldum. Ben.” Duraksarken derin bir soluk daha aldım. “Ben…Ben tehlike anında bile senin iyi olup olmadığını düşünürken… Kendimden bile önce seni düşünürken sen nasıl unutursun?” Sesimin sonlara doğru çatırdamasına engel olamadım.

“Ben başıma silah dayandığında bile senin için endişelenirken sen nasıl beni unutup saatler sonra gelirsin.” Bağırışım odada yankılandığında Efe’nin ağlamaya başladığını duydum. Asya onu susturmak için odadan çıktığında bile Hakan’a bakmaya devam ediyordum.

“Annemi öyle bulunca aklım durdu. Yemin ederim iyi olduğundan emin olana kadar zamanın nasıl geçtiğini…” Açıklaması ona da boktan gelmiş olacak ki sustu. Söz konusu ailesi olunca her seferinde beni itmesinden de unutmasından da sıkılmıştım.

“Hastanede canım yanarken.” Bebeği kaybederken… “Başına bir şey geldiğini düşündüm. Faruk seni en son babanın yanında görmüştü. Telefonunu açmıyordun. Ben canım yanarken ve ölümden dönmüşken bile seni düşündüm. Saatler sonra gelip nasılsın diye sormana ihtiyacım mı vardı sanıyorsun?!” Artık bağırmalarımı kontrol edemediğim o patlama anındaydım. Sakin olup alttan almaktan çok yorulmuştum.

“On dört yıl boktan şeyler yaşayan bir tek sen değilsin. On dört yıl sonra kavuştuğum abimin olduğu evi yaktılar! Baban yaptı, o, bu, şu… Kimin niye yaptığı umurumda değil! Tüm bunlar yaşandıktan sonra neredeydin sen?!” Annesini bulduktan sonra yaşadığı yıkımı anlamak istemiyordum. Onu, o kadar çok anlamaya çalışmıştım ki kendime yabancılaşmıştım.

İçimde tuttuğum ne varsa ona haykırmak göğsümdeki baskıyı hafifletirken soluklarımı hızlandırmıştı.

“Ben.” Ne diyeceğini bilmiyormuş gibi bocaladığında başımı salladım. Kendisini açıklayacak kelimeleri bulamıyorken ben nasıl onu anlayacak kelimeler bulacaktım ki?

Ona söyle. Bunu bilmek onun hakkı.

Ona söylersem sanki bağırıp çağırmışken canını daha çok yakmak için son ana kadar saklamış gibi olacaktım. Bir sorunu daha ona yük etmek yerine tüm yükü kendi üzerime alıyordum. Bu ona yaptığım son desteğimdi.

Ümit Karan baştan sona haklıydı. Birbirine çare olan iki çaresizdik. Şimdi ne olacaktı? Bu kadar kırılmışken onunla nasıl kalacaktım? Artık kendime çare olmak istiyordum. Kendi çaresini kendi başına bulmalıydı.

“Niye öyle bakıyorsun?” dedi düşüncelerimi okuyormuş gibi endişeli ses tonuyla.

“Nasıl bakıyorum?” Yavaşça yutkundum. Anlardı. Hakan daima gözlerime bakarak ne düşündüğümü anladığını söylerdi. Bir haftadır ondan kaçırdığım bakışlarımı ilk defa uzunca gözlerine diktiğimde dudakları aralanıp kapandı. “Gözler her şeyi anlatır, demiştin. Nasıl bakıyorum şu an?”

“Gidecekmiş gibi.” Gitmek ikimiz için en güvenli ve sağlıklı olandı. Ben Çetin evinde bile bu denli kırgın ve çaresiz hissetmemiştim. Basit bir sarılma ve iki güzel cümleyle geçecek gibi görünmüyordu.

“Seni bir sorunundan kurtarmak istiyorum.” Başını sağa sola sallarken bana yaklaştı. Yüzümü avuçlamasına izin vermeden geriye adımladım.

“Benim sorunum değilsin. Karım, bana bak.” Az önce söylediği şey buydu. Artık gözyaşım akmıyordu, kırgınlığım sözlerimle akıp ona ulaşmıştı. Bakışlarım usulca korku dolu bakan harelerini buldu. “Gitmene izin vermem.”

“Beni hapsedecek misin?” İrkildi. “Bunu yapabilirsin. Gücün var. Yap.” Yaparsa her şey biterdi. Bana özgürlük olmuş adamın esaretimi emreden cellat olmasını affetmezdim.

“Gidemezsin.” Giderdim. Bir haftadır düşünebildiğim tek gerçek buydu. Bunu dile getirmek o kadar zor gelmişti ki sessizliğe sığınmak kolay bir kaçış gibi gelmişti. Raskol’un aramalarını açmak istemememin nedeni de buydu. Beni alması için ona yalvaracak kadar sınırımdaydım.

“Gidersen seni affetmem.” Dedi son bir çabayla.

“Kalırsam ikimizde birbirimizi affetmeyeceğimiz kadar kıracağız. Seni kıranlardan biri daha olmayacağım.” Ellerini tekrar uzattığında bu sefer kaçmadım. Yanaklarımı avuçları arasına hapsettiğinde gözlerimi sıkıca kapattım. Dudağı nikahtaki gibi alnıma değdiğinde ellerimi iki yanımda yumruk yapıp ağlama hissimi bastırmaya çalıştım.

“Sensiz olmaz Karım.” Onun bensiz kalmaya ihtiyacı vardı. Alacağı intikam her neyse onu alıp hayatını yoluna koyması için benden önce kendisine ihtiyacı vardı. Onun gibi benim de bunu yapmaya ihtiyacım vardı.

Ona Hakan olma fırsatı vermemişlerdi, Karanbey olmak onun kaçış yoluydu.

Bana Valeria olma fırsatı verilmemişti. Doğduğum andan itibaren hapsedilmiş bir hayatım olmuştu. Kübra Karan olmak benim geçmişimden ve ailemden kaçış yolumdu.

Peki ya sonrası? İkimizde kaçıyorduk. Aslında savaşmamız gereken kendimizken yapıyorduk bunu. Kendimizden kaçarken bize zarar veren geçmişin yükleri karşısında nasıl dikilecektik? Ardımızda kendi kanımızdan olanların yükü ve sorumlulukları gelirken ve biz daha kendi kendimize bir olmamışken nasıl beraber bir olacaktık?

Dudağı önce sağ sonra sol göz kapağıma değdi. “Sensiz olmaz Karım.” Onsuz da olmazdı. “Gitme. Söz gözüne gözükmeyeceğim.” Çenem titrerken ondan uzaklaşıp gözlerimi araladım. Kalırsam biz diye bir şey kalmayacaktı. Hakan’ın bakışlarının aksine yüz ifadesi sertleşti.

“İkiniz de sakinleşin. Yanlış bir şey söylemeden önce biraz daha düşünün.” Faruk araya girdiğinde Hakan geri çekilip titreyen elini yüzüne sürdü. Kontrolünü kaybedeceği zaman elleri titrerdi.

“Asya siz, eve geçin.” Asya, Efe’yi sakinleştirmiş şekilde odanın girişinde bekliyordu. Hakan bakışlarını bana çevirdi. Gözleri Ali’nin ihanetini öğrendiği zaman ofisini dağıttığı o öfke ve kırgınlıkla çevrelenmişti. “Hadi, Hakan’la konuşalım biz.”

“Bu yüzden mi çağırdın Raskol’u? Başından gitmek istediğin için mi?” İrkildim. Ne? “Başından beri anlaşmamız aileni bulman ve gitmen üzerine değil miydi?” Tek kelime etmeden şaşkınlık ona bakarken Faruk araya girmek için onun önüne geçti.

“Pişman olacağın şeyleri söyleme Hakan.” Sesi fısıltıyı andıracak kadar kısıktı.

“Pişman mı olacağım?! Defolup gitmek isteyen o. Başından beri gitmek isteyen hep oydu.” Dakikalardır konuştuğum her şeyi silip atmış suçlayıcı bakışlarına eşlik eden sözleriyle beni sorguluyordu.

“Sen.” Cümlemin devamını getiremedim. Hakan Karan, canı yandığında Karanbey’in acımasızlığıyla etrafındakileri yakardı. Gri harelerindeki savaşı banaydı.

“Ben ne? Bir bahane buldun gidiyorsun işte.” Ona anlattığım kırgınlığı bahane olarak görüyordu. Nefesimi boşa harcamış gibi hissederken başımı sağa sola salladım. Koltuğun etrafını dolaştığımda arkasını dönüp önüme geçti.

“Çekil önümden.”

“Git diye mi?” Bağırıp duruyordu. “Beni bahane edip abini çağırdıysan onunla gitseydin. Niye kaldın ki?” Nutkum tutulurken birkaç adım geriledim. “Artem bu yüzden burada değil mi? Aileni bulacak basamağından kurtulunca seni Rusya’ya götürmek için değil mi?!” Onu kullandığımı mı düşünüyordu?

Aileme ulaşmak için aptal bir basamak olduğunu mu varsayıyordu?

Yıllardır beni arayan Raskol’a bizi bulmamış gibi davranmasını söylememişim gibi mi davranacaktı?

“Saçmaladığının farkında mısın? Artem burada çünkü kocam intikam safsatasıyla giderken daha fazla zarar görmemem için tedbir. Senin ilk fırsatta beni gözden çıkartma ihtimaline karşılık beni korumak için burada.” Gerileyen taraf oydu. “Raskol…Ben abimi bile senin için çağırdım. Bratva’dan kurtulacak bir yol için…”

“Benim için çağırdın. Buna niye inanayım ki? Defolup gitmek istiyorsan abinle gitmeliydin.” Kalbim buz keserken irkilemedim bile. “Seni bulamayan ailene dönmek için bu kadar hevesli olduğunu bilseydim, Raskol’la gitmene izin-” Onun susmasına neden olan şey yanağına attığım tokattı. O öfkelendiğinde canımı yakıyorsa onun canının yanışı umurumda bile değildi.

“Kendinle gurur duy Karanbey. Canımı bile isteye yakmaya hevesli babandan da Çetin ailesinden de bir farkın kalmadı. Sana benim ailem sensin dediğim için o kadar pişmanım ki.” Bakışlarını çevirdiğinde gözleri kızarmıştı. “En büyük pişmanlığımsın.” Suratımı buruşturduğumda onu omzundan itip önümden çekilmesini sağlarken odadan çıktım. Evden çıkarken ayakkabılarımı bile gitmekle uğraşmadan bahçe kapısına yöneldim.

Canı yanınca canımı yakmaktan çekinmiyordu. Benim zaten yandığımı görmüyordu.

“Kapıyı aç.”

“Yenge.” Koruma ayakkabı giymediğim için delirmişim gibi önce ayağıma sonra yüzüme baktı.

“Kapıyı aç, dedim!” Bakışları omzumun gerisine çevrilirken onu itip kapıyı açmaya çalıştım. Açılmadı. Hakan’ın eli bileklerimi dolanıp beni çekiştirip uzaklaştığında kapıyı açamayacağımı kabul edip elinden kurtuldum.

“Açtır kapıyı!” Hakan onun dokunuşu lanetliymiş gibi ellerini iki yana açtı. “Açtır kapıyı! Defolup gideceğim.” Onunla kalmak istemiyordum.

Burada yaşamaya devam etmek istemiyordum.

“Karı-”

“Sakın!” İşaret parmağımı ona doğrulttum. “Senin hiçbir şeyin değilim ben. O kelime yasak sana.” Ellerim titrerken başımı sağa sola çevirirken yardım edecek birini arıyordum. Hakan ne sözlerimi duyuyor ne gözlerimi görüyordu. Birileri ona acı çektiğimi söylemeliydi, belki o birini dinlerdi.

“Artem!” Etrafıma bakındım. Buralardaydı. Nereye gitmişti?

“Valeria.” Hakan bana adımladığında geriye adımlayıp aramızdaki mesafeyi kapatmasına engel oldum. Yüzündeki pişmanlık umurumda bile değildi. Bastırdığım tüm duygular onun acımasızlığıyla patlayan bir bomba gibiydi. Artık kendimden başkasına merhamet göstermek istemiyordum.

Kalbimin kırıklıkları o kadar çoktu ki nefes aldıkça ruhumu kanatıyorlardı.

“Ben öfke-”

“Senin tek kelime edişini bile dinlemeyeceğim. On dört yılımı ailen çaldı. Baban, kardeşin, hatta annen bile. Sana gözünü kapatmış kadın, Ümit’in yaptıklarını sessizce kabullenmiş olan annende suçlu. Ben gözümü kapatmayacağım. Canımı yakmana izin vermeyeceğim.” Arka bahçeden Artem yaklaşırken hıçkırıklarıma engel olamadım.

“Rusya’da beni bekleyen cehennemden korktuğumu bilmene rağmen seni kullanıp nasıl cennetim olmuş senden gitmek için can attığımı düşünürsün? Senin canını yakmış kendi kanına bile koşuştururken beni ilk fırsatta gözden nasıl çıkartırsın?” Yanaklarımdan süzülen yaşların sebebi ilk kez oydu. Ne Bekir ne Ümit ne Haldun…Benim sığındığım adamdı.

“Sınırımı aştım. Gitme düşüncenle kontrolümü kaybettirdi.” Bu umurumda değildi.

“Ben…Ben kontrolüme sahip çıkarken senin kontrolünü kaybedecek neyin var?” Elimle dışarı çıkmış Faruk ve Asya’yı gösterdim. “Anneleri senin babanın oyununun kurbanı, onlar kontrolü kaybedip senin üzerine yürüdüler mi?! Ben senin ailenin kurbanıyım, ben ne zaman seni suçlayıp kontrolümü kaybettim?!” Titrek nefes aldığımda Hakan’ın suratındaki acı acımı dindirmiyordu. Burada kalırsam onun çok daha fazla yakacaktım ve bu ben değildim.

Hakan’ın canını yakamazdım ben. Beni yakmasına da izin veremezdim.

“Valeria.” Artem önüme ayakkabılarımı bıraktığında eğilip ayaklarıma geçirdim. Elimi yanağıma sürerken Hakan kaskatı kesilmiş bir şekilde bana bakıyordu. “Gitmek istiyorum.” Artem başını onaylarcasına salladığında ceketinin iç cebinden telefonu çıkarttı. Ekranda bir şeyler yazmaya başladığında bakışlarımı Hakan’a çevirmeden kapının yanındaki korumaya döndüm. “Kapıyı aç.”

“Hayır.” Hakan kolumu tutup beni kendine çekti. “Gidemezsin!” Kollarımı hızla çektiğimde ondan uzaklaştım.

“Bana defolmamı söyleyen sendin.” Önüme tekrar geçtiğinde çekilmesini bekledim. Çekilmedi. Bana verdiği ve güvenliğimi için içerisinde takip cihazı olan o kolyeyi çıkarttığımda kaşları çatıldı. “Tak onu.”

“Bana emir verme. Çekil önümden dedim sana.”

“Tak kolyeni.” Yanından tekrar geçtiğimde kolumdan çekti ve burun buruna geldik. Kolumu çektim ama kurtulmama izin vermedi. Nefes alışverişim hızlanırken kulaklarım uğuldamaya başladı.

O seni hapsetmeyecek Valeria, o kadarını da yapmaz.

“Kolumu bırak.” Krizin beni ele geçirmesine izin vermemek için derin bir soluk aldım.

“Gitmene izin vermiyorum.” Başımı sağa sola sallarken bedenim titremeye başladı. Beni hapsedemezdi. Bunu kaldıramazdım.

Sakinleş Valeria. Bunu yapmayacak. Sadece öfkeli. Hakan o. Sevdiğin adam seni hapseden piçlerden biri olmayacak.

“Sence…Baban anneni ilk ne zaman alıkoymaya karar vermiştir?”

“Ne?” Anlamsızca baktığında kolumu işaret ettim. Bakışları kolumu tutan eline kaydı. Ne yaptığını kontrol edemiyormuş gibi hızla elini uzaklaştırıp gözlerime pişmanlıkla baktı. Canımın yanışını ve korkularımı bastırmak için soluk alırken ondan birkaç adım uzaklaştım.

Hakan’a bakarken hissettiklerim saliselik değişirken avucumdaki kolyeye baktım. “Onu tak.” Başımı sağa sola sallayıp çenemi dikleştirdim.

“Beni kovup emirler yağdıramazsın Karanbey.”

“Seni kovmadım.”

“Seni bulamayan ailene dönmek için bu kadar hevesli olduğunu bilseydim, Raskol’la gitmene izin verirdim. Böyle diyecektin Karanbey. Bratva’nın beni kabul etmediğini bile bile dedin bunu. Benim tek ailem senken söyledin bunu.” Yavaşça yutkunurken son kez inceledim yüzünü. On dört yılım bana saygı duymayan ve acımı hesaplayanlarla geçmişti. O bunu yapamazdı. Bana özgürlük olmuş adam onlar gibi davranamazdı.

“Senin ailenin sana nasıl hissettirdiğini artık daha iyi anlıyorum, çünkü senin bugün bana yaptığın buydu.” Parmağımdaki yüzüğe uzandığımda gözlerindeki telaşı umursamadan çıkarttım ve uzanıp elini tutup kolyeyle beraber avucuna bıraktım.

Bir anlık yapılan hata can alırken bir anlık söylenen sözler de geri dönülmez yollara sürüklerdi.

“Bugün tam bir Karan gibi davrandın. Acın için başkasını suçlamak ve onun acısını görmezden gelmek. Ben böyle bir Karan olacağıma Bratva’nın cehennemine giderim daha iyi.” Ona ilk yaptığım zaman olduğu gibi elimi omzuna yaslayıp parmak ucumda yükseldim ve yanağına dudaklarımı değdirdim.

“Karım.”

“Artık karın yok.” Geri çekildiğimde Hakan’ın sol gözünden akan yaş kalbimdeki sızıyı arttırırken uzanıp yanağını sildim. “Benim duygularımı ve yaptıklarımı suçlayan bir adamla geçirecek bir dakikam bile yok. Ne istediğini sen bile bilmiyorsun. Seni o kadar acıtmışlar ki senin normalin bu. Alışmışsın. Bunu ancak sen çözebilirsin.” Beni yakmasını reddetmek yapabileceğim ilk bencilliğimdi. Pişman olsam da olsak da bir on dört yıl daha hapsolmak istemiyordum.

Verandadaki Azra Karan’a kaydı gözlerim. O da sevdiği adam onu kırarken onunla kalmamış mıydı? Karşımda en büyük örneği varken niye kendimi kurban etmeye can atmalıydım ki?

“Araba geldi.” Artem’in sesi beni kendime getirirken Hakan’ın yanından geçip Asya ve Faruk’a baktım. Hakan’ı terk edişimden dolayı bana kızmalarını beklesem de ikisinin bakışları beni anladıklarını gösteriyordu.

“Kapıyı açın.” Dedi Hakan çatallaşmış ses tonuyla. Ona bakmak istesem de bunu yapmadım. Ensemdeki tüyler ürperirken bana baktığını hissedebiliyordum.

“Bırakın gitsin.” Ondan duyduğum son söz buydu.

🖤

Öncelikle nasılsınız?

Her şeyin tepetaklak olduğunun farkındayım ama olmasaydı Ümit haklı çıkardı. Birinin çaresi olmak bir yere kadar insanı iyi hissettirse de sonunda görünmez olur insan. Bu konuda tartışalım istiyorum ve neden böyle olduklarını daha iyi anlayacaksınız biliyorum.

Kübra, Hakan'ın acılarına her denk geldiğinde kendi acılarını bastırdı. Bunda Hakan'ın bir suçu yok, bunu kendine yapan Kübra'nın kendisiydi. Hakan acılarının sarılışına aşina olmadığından aslında Kübra'nın iyileştirici yanına bağlılık beslemeye başladı. Acı çektiğinde Kübra'nın yanına koşuşturması bu yüzdendi. Eğer ilişkileri bu şekilde devam ederse çok sağlıksız ve aşk dediğimiz şey asla gerçekleşmemiş olacaktı.

Kübra'nın bir iki bölümdür kendini kapatıp yalnız başına duygularını yaşadıktan sonra herkese iyi gelmeye çalışmasını hepiniz fark etmişsinizdir. Peki ya asıl iyi gelmesi gereken kişi olan kendisine niye bu kadar gecikti?

Öncelikler...

Bu bölüm ikisi için dönüm noktası. Kırılma anları ve gelecekte sağlıklı bir ilişki yaşayabilmeleri için iki yönlü yaşamaları gereken bir yolculuk. İki yaralı ve çaresiz kalbin önce kendilerine yetmesi ve sonra bir olmaları gerekir. Yoksa kaderleri Ümit ve Azra Karan gibi olurdu.

Şu an kırgınsınız ve anlıyorum. Yazarken bende kırgındım. Ama bazı kayıpların insanı güçlendirdiğine ve kendine getirdiğine inan biriyim. Onların birbirini kaybetmesi her şeyi çok daha güzel hale getirecek. Bana inanın.

Buraya kadar geldiyseniz, Karanbey II'yi bitirmişsiniz demektir. Karanbey III, sonumuz. Hesaplamalarım doğruysa eğer 30. bölümde final vermiş olacağız.

Unutmayın, kimse sizden değerli değil.

Sonraki bölümde görüşürüz <3

 

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 03.05.2025 17:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...