
🎵 Mansur Ark - Silinmez🎵
Selammmm
Nasılsınız ayol? İyi bayramlar, umarım eğlenceli bir bayram geçiriyorsunuzdur.
Bayram hediyesi gibi bir bölümle karşınızdayım (Geç bölüm atmayı görmezden gelmeniz için bol bol şirinlik serpiştiriyorum. )
Geçenlerde instagramda çok güzel soru cevap gerçekleştirdik. Aklına takılan sorusu olan buraya yazabilir. Görünce cevaplamak isterim <3
Hadi herkes bir emoji bıraksın buraya.
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
23. BÖLÜM - PİŞMANLIĞIN GÖLGESİ
VALERİA
Kulağıma çalınan tencerede kaynarken fokurdayan çorbayla soğan doğrayan Polina’nın çıkardığı bıçak sesleri, gariptir ki huzur veriyordu. Mutfakta iş yapmam yasaktı. Nedenini açıklamama gerek bile olduğunu düşünmesem de evi az kalsın yakacağımdan Varvara tarafından ikinci bir emre kadar yalnızca oturmak dışında mutfaktaki tüm aktivitelerime engel olunmuştu.
Önümdeki yemeğe iç çekerek baktığımda Varvara kepçeyle kafama vurdu. Huysuz, uyuz kadın. “Yemeğini bitirmeden çıkamazsın.” Ruh hastası manyak.
“Seni abime söyleyeceğim.”
“Git söyle, onu da döverim.” Bakışlarındaki uyuzluğa ses etmeden yemeğimden bir kaşık daha aldım. Kadın her gördüğü yerde ağzıma bir şeyler tıkıyordu. Buraya ilk geldiğim cılız halimin üzerine sekiz kilo daha eklenmişti. Kıvrımlarım belirginleşmiş ve aynadan yüzüme her baktığımda ölü biri yerine yanakları al al gezen tersimle karşılaşır olmuştum.
Her yıl sekiz kilo alırsam on yıla kalmaz davula dönerdim.
“Varvara.” Omzunun üzerinden bana baktı. “Senin yüzünden kilo alıyorum.”
“Amaç o. Çirkin olmaktan kurtarıyorum seni. Kadın dediğin yağlı olmalı.” Gözlerimi kısıp onun bedenini incelediğimde çenesini kaldırdı. “Aynen öyle. Ben kadınların hasıyım.” Kıkırdadığımda gülüşünü genişletti. Uyuzluk yapsa da onun deliliğini seviyordum.
“Bu yüzden mi evde kaldın Varvara?” Mutfak ekibinden birinin sesi, Varvara’nın kaşlarını yukarı kaldırarak ona dönmesine neden oldu. Kıkırdayışları umursamadan iç çekti.
“Bratva adamları benim ateşimde kavrulamayacak kadar prensesler. Suç benim mi şimdi?” Mutfaktaki gülüşler Varvara’nın bana göz kırpmasına neden oldu.
“Bir zamanlar prenses olan bir adam tanıdım.” Bunu niye söylediğimi bilemeden dudaklarımdan dökülmüştü. Dün geceki curcuna, onu görmenin şaşkınlığını silmiş olsa da burada var olması içten içe aklımı kurcalıyordu.
Niye Ferhat değil de o buradaydı? Lider Ferhat Yılmaz’dı ve onun yerine gelen geçici liderle dedem görüşmek istemezdi. Pakhan yalnız liderlerin lideriyle görüşürdü. Belki de bu yüzden Fedor gitmişti.
“Prensesler, prensler içindir. Kraliçelerde-“ Tekrar göz kırptı. “Kral olmayı beceren prensler içindir.” Eğildi. “O prensese söyle kral olamayacaksa, bir yatakta iki prenses olmaz.”
“Bu çok edepsizceydi.” Dediğimde kepçeyi bir kez daha kafama geçirdi. Çatlak kadın.
“Ben edepsiz bir kraliçeyim.” Arkasını dönüp mutfaktaki curcunaya katıldığında önümdeki yemeğime döndüm. Manyağın teki olsa da enerjisini seviyordum. Çoğu zaman bu gürültülü mutfağa kaçma nedenim buydu. Yalnız kalışlarıma ses oluyorlardı.
Bakışlarım Polina’ya kaydı. Ona baktığımı hissetmiş gibi kocaman gülümsediğinde buna karşılık dudaklarımı kıvırdım. Burada anlaştığım ve başından beri bana iyi davranan kişilerden biriydi. Arkadaş bulmaktan memnun bir şekilde daima boş anlarımda onun yanında oluyordum. O da işleri olmadığı zamanlarda bana eşlik edip yürüyüş yapmak için can atıyordu. Bakışları tekrar önündeki işe kaydı.
Tabağımı sessizce bitirdim. Pakhan’ın konuşmasındaki otorite mutfağa doğru ulaşırken gözlerimi kısarak oturduğum yerden ayaklandım ve mutfaktan çıktım. Oturma alanına yaklaştığımda takımlarını giymiş Fedor ve Pakhan ayaküstü konuşuyorlardı. Dün ölümden dönen bendim sanırım, bu umursamazlığın başka açıklaması olamazdı.
“Pardon?” İkisinin bakışları beni bulduğunda kaşlarımı çattım. “Biriniz vuruldu, diğeriniz öldürülmeye çalışıldı. Bugün evden çıkmanız yasak.” Pakhan kaşlarını çattığında gözlerine dik dik baktım. Adam bir emirle kafamı uçurabilecek güçteydi, yine de bunu umursamadan elimi belime yasladım.
“Huysuz bir ihtiyar gibi davranmak yerine sakince otur ve dinlen. Doktor birkaç gün sakin bir hayat sürmeni istedi.” Pakhan’dan Fedor’a kaydı bakışlarım. Teninin solgun oluşu daha dün vurulup kaybettiği kan yüzündendi ve bu yaşanmamışçasına işe gidemezlerdi.
“Korkunç görünüyorsun.” Gözleri kısıldı.
“Senin kadar değil.” Homurdanmasını umursamadan Pakhan’a baktım. İkisi ölümden dönmüşken sakince evden çıkamazlardı. Dinlenmeleri lazımdı. Hele ki Fedor’un yataktan kalkmaması gerekiyordu.
“Kimse bir yere gitmiyor. İkinizde dinleneceksiniz.” Karşımdaki adamlar emir almaktan nefret ederken emir vermek onları delirtmenin bir nedeni olsa da umurumda değildi. Bu ailede söz hakkına sahiptim.
“Patronu dinlemelisiniz. Çok konuşmaya başladığında ne olduğunu biliyorsunuz.” Raskol, jilet gibi takımıyla merdivende belirdiğinde sesindeki eğlenen o parçaları gizlemekle uğraşmadan gülümsüyordu. Dün gece eve bizden sonra geldiğinde suratı dağılmış dayak yemişçesine darmadağınık gelmişti.
Pakhan zehirletilmişti.
Fedor kurşunlanmıştı.
Raskol dövülmüştü.
Birileri Nikoloeva erkeklerine saldırıyordu. Onları saf dışı bırakmak istiyordu.
“Önümden çekil.” Pakhan huysuzluğu sesine ve yüzüne yansımıştı. Gözlerimin içine bakarken onu durdurmamdan hiç hoşlanmadığını göstermekten çekinmiyordu. İnatçılığımın ondan geldiğine artık emindim.
“Deduşka huysuz yaşlı adamlar gibi davranıyorsun. Bir gün gitmesen söz Bratva çökmeyecek. Hem ayaklarını uzat, keyfine bak. Raskol’a ver bir iş. O koştursun dursun.” Raskol’un da gitmesini istemiyordum. Onlara zarar veren her kimse bir şekilde an kollarken abim de burada kalmalıydı.
“Val. Gerçekten mi?” Omuz silkerek gülümsedim. Yine de ortamı yumuşatıp Pakhan’ın sert bakışlarını silebilmek adına abime laf atmak eğlenceli bir seçenekti.
“Boş boş gezme. Bratva boş gezenden hoşlanmaz. Git deduşkamla Fedor’un işlerine bak.” Raskol kaşlarını çatarak bana yaklaştığında Pakhan’ın arkasına saklandım.
“Deduşka!” Çığlığım evde yankılanırken Pakhan’ın beni gizlemek için hafifte olsa bedenini sola kaydırması kalbimin yumuşacık duygularla çevrelenmesine neden oldu. Bu yaşlı adamın kalbine girmek konusunda niye bu denli çabalar olduğumu bilmiyordum. Bir an vazgeçip diğer an onun kanatları altında olmak istiyordum. İçten içe babamın babasını, babammış gibi kabullenmek istiyordum. Daha önce sahip olup hatırlayamadığım o aileyi, onlarda arıyordum.
Herkesin korktuğu adamın kanatları altında olmak güvenliydi. Bir de sanırım bu ihtiyarın huysuzluğunu seviyordum. Bu evdeki kırgınlığıma rağmen Pakhan’ın kalbine girmek, bu aileye gerçekten ait olmakmış gibi hissettireceğinden olmasını dilediğim tek şeydi.
Ben bir Nikoloeva’ydım, evet. Sanki bunu tüm Bratva’ya değil de Pakhan’a kabullendirmeliymişim gibi geliyordu. Sanırım burası bana çocukluğumdaki kabullenilmeyişimi ve Raskol’un, Pakhan’a beni kabul ettireceğinden bahsettiği o geçmişi anımsatıyordu. Bu yüzden amacım babamın başaramadığı, abimin çabaladığı bu kabullenişe daha çabuk ulaşmaktı.
“Patronu duydun.” Az önce Raskol’un neşesine benzer bir neşeli tını Pakhan’ın sesine yansımıştı. Pakhan, neşenin ne olduğunu bilir miydi Val?
“Dinlenmeye hayır demem.” Fedor koltuğa çökerken suratını buruşturdu. “Bratva’nın da canı cehenneme. Ağrım var.” Küçük bir çocuk gibi mızmızlanırken bakışlarında acı belirmişti. Bratva’ya güçlü görüneceğim diye acılarını bastırmalarından hoşlanmamıştım.
“Varvara’dan sana çorba yapmasını istedim.” Fedor başını çevirip baktığında suratını buruşturdu. “Şu lahana çorbası mı? Artık kusacağım.”
“Hayır. Bir kere vurulunca bana bir çorba verilmişti.” Yanımdaki üç adam da gerildiğinde konuşmaya devam ettim. “Hasta çorbası, tavuklu havuçlu falan. Onu tarif edince Varvara yaptı.”
“Vurulunca mı?” Raskol’un sorusuyla boğazımı temizledim. Aferin Val.
“Evet. Sırtımdan.” Üçünün kaşları çatıldığında elimi boş ver gibilerinden salladım. “Çok öncesinde olan bir şeydi. Önemli bir yaralanma değildi.” Ağrı kesicilerin yetersiz olduğu cehennem gibi bir acıyla geçirdiğim günleri anımsamak, önce sırtımda çoktan kapanmış o kurşun yarasının, daha sonra kalbimin sızlamasına neden olmuştu. Yavaşça derin bir soluk alırken bu sızıların geçmesini beklemeden konuyu kapatmak için bakışlarımı Fedor’a çevirdim. “Çorbanı getirmelerini söyleyeceğim.”
“Kim vurdu?” Pakhan’ın derin sesindeki sorgulayan o tonlamayla birkaç saniye sessizce yüzüne baktım. Capo beni vurdu dersem kanı kaynayacaktı. Enrico adına bile katlanamayacak kadar nefret ediyordu. Melih’i hedef haline getirmek istemiyordum.
“Bekir Çetin, yaptı.” Diye mırıldandım. Ölen birini sorgulayıp cezasını kesemezlerdi sonuçta.
“Capo’nun ibret olsun diye toplantıda astığı Haldun’un oğlu.” Fedor, Pakhan’ın anlamsızca kendisine baktığını görünce boş kalan parçayı açıklamış, iyice arkasına yaslanmıştı. “Hani, Capo bunların arasına bir adam göndermiş. Onu vurunca Capo da Bekir’i astırmıştı.” Demek ki Melih’in yüzünü bilen Pakhan bu olayı öylesine duyup geçiştirmişti. Eğer irdeleyip inceleseydi, Capo’nun Türk mafyasında olduğunu anlayacaktı. Türk mafyasıyla Bratva arasında köprü görevi gören Fedor’la, Capo’nun yanı başlarında olduğunu fark edememeleri büyük bir şanstı.
“Capo bir işe yaramış.” Pakhan, evinde Capo denilmesine katlanamıyormuş gibi suratını buruşturdu. “Her delikten çıkan o.” Homurdanışıyla sessizliğime devam ettim. Melih’in kim olduğunu bilsem de onun Enrico olarak kimlerin canını yakıp yıktığını tam olarak tahmin edemiyordum. Bu yüzden Capo veya Pakhan arasındaki gerilimden uzak durmak en iyisiydi.
Konuyu uzaklaştırmalısın, yoksa yine Capo öfkesi açığa çıkacak ve ortalık karışacak.
“Deduşka,” Arkasında saklanmaktan kurtulup karşısına geçtim. “Varvara’nın başının etini yemek için bile evde kalmalısın. Söz yarın gitmene bir şey demeyeceğim. Bugün hepiniz kalmalısınız. İçimde kötü bir his var.” Uyandığımdan beri bu his büyüyordu ve gitmelerini istemiyordum.
“Acil aramalar dışında dışarıya çıkmamıza gerek olduğunu düşünmüyorum.” Dedi Raskol. “Dünkü saldırılardan sorumlu olanlar ölü bulundu Pakhan. Birileri bir şey denedi ve başarısız olunca da kanıtları yok etti.” Bu kulağa hiç hoş gelmiyordu. Birileri yakalanmaktan korkacak kadar yakınımızdaydı, bir yandan saldıracak kadar cesurdu.
“Hiçbir bağlantı yok. Dövme yok. Hat yok. Nakit verdilerse para akışını takip etmemenin asıl nedeni bu olabilir.” Fedor elini yarasının olduğu kenara yaslarken dişlerini birbirine kenetleyerek tıslar gibi bir ses çıkarttı.
“Bugün bunun üzerine evde çalışacağız.” Pakhan elini çenesine sürerken ters ters bana baktı. Sanki benim söylediğim seçeneği seçtiği için bu durum onu rahatsız etmişti.
Merhaba, ihtiyar. Ben senin torununum ve kanın damarlarımda gezinirken fazlasıyla huysuzluk etmeyi artık bırakmalısın.
“Sen istediğin için kalmıyoruz.” Dedi ters ters. Kalbi resmen katman katmandı ve içine girmek imkansıza yakın gibi taşlaşmıştı.
“Olsun. Önemli olan evde dinlenmeniz.” Raskol, gerginliğimi almak için saçımı karıştırmaya başladığı an az önce Varvara’nın vurduğu alana dokunduğu için kafamı ovuşturup elinden kurtuldum.
“Varvara kepçeyle kafama vurdu. Dadını seviyorum ama fazlaca şiddete meyilli.”
“Bir Nikoloeva’ya mı vurdu o?” Pakhan’ın sesindeki hiddetle irkildim. Tatlı şey seni. Hızla başımı sallayıp üzgün bir surat ifadesiyle Pakhan’a baktım.
“Evet, vurdu. Bence mutfağa, en zor yemeği yapmasını emretmelisin. Mutfak ekibi kafayı yiyince Varvara’da delirir.” Raskol başını sağa sola sallarken gülüşünü gizledi. Sinsilikse sinsilik, kalleşlikse kalleşlik.
“Tam bir Nikoloeva.” Fedor ağzının içinde gevelese de net bir şekilde duymuştum işte. Kocaman gülümsediğimde kaşlarını çattı. Kalbi gibi taş kafalı olan bir diğer Nikoloeva’da, Fedor’du.
Raskol koltuklardan birine yerleştiğinde, canı yanıyormuş gibi birkaç saniyeliğine bedeni gerilse de bunu hızla gizledi. Bana yaralarını göstermeden ortadan kaybolmuş, ardından odasına kapanmıştı. Bedenindeki yaralar, yüzündekilerin yarısı kadar bile kötüyse, onu fena halde dövmüşlerdi.
“Nyanya, seni gebertecek Val.” Ne yani Varvara, herkese laf atıp delirtiyorken sorun olmuyordu da bizim yapacağımız minik bir yemek değişikliği mi sorun olacaktı?
[Nyanya / nanya : dadı]
“Kulebyaka. En son ne zaman yemiştik?” Pakhan ağır ağır koltuğa çöktüğünde bakışlarımız onu buldu. “Varvara kulebyaka yapmaktan nefret ederdi, değil mi?” Raskol’a çevirdi bakışlarını.
Kulenyaka, buraya geldiğim ilk zamanlarda yapıldığı için ne olduğunu biliyordum. Kat kat dolgulu bir Rus böreği gibi görünse de içinde balık (genellikle somon), haşlanmış yumurta, pirinç, mantar, lahana gibi katmanları olduğundan Türkiye’de yediğim çoğu börekten çok daha yoğun bir lezzetle birlikte bir dilimi bile fazlasıyla doyurucu oluyordu. Aslında burada sevdiğim ilk yemeklerden biriydi.
“Benim buraya geldiğim ikinci ayda yemiştik.” Pakhan ağır ağır başını salladı. Varvara’yı sinir edecek bu yemeğin fikri bile bakışlarındaki sinsiliği arttırmıştı.
Kulebyaka lezzetli olsa da yapımı uğraştırıcıydı ve Varvara’nın nefret etmesine hak veriyordum. Her katmanın ayrı ayrı pişirilip hazırlanması ve hamurun içinde sıralı bir şekilde, düzenli olarak yerleştirilip dağılmadığından emin olması gerekiyordu. Dilimlendiğinde her kat tek tek belli olmalıydı.
Varvara bizden bir süre nefret edecekti.
Pakhan telefonunun ekranında parmaklarını gezdirdikten tam bir dakika sonra mutfakta bağıran Varvara’nın sesini duydum. Pakhan’dan sonra beni geren ikinci kişi olduğundan kendimi Raskol ve Fedor’un ortasındaki boşluğa atarak güvenli limanlarımın arasında masum bir şekilde o deli kadını beklemeye başladım.
“Kulebyaka mı?” Mutfaktan çıktığında bakışları dördümüz üzerinde gezindi. “Canı isteyen dışarıda yesin. Ne kadar zor yapılması? Bilmiyor musunuz?”
“Sana bunun için para veriyorum yaşlı cadı.” Dedi Pakhan. Varvara ona öfkeyle döndüğünde atışmaları gülmek istememe neden oluyordu. Raskol elini omzuma sarar gibi yapıp avucunu dudaklarımı kapatmak için kullandı.
“Eğer gülersen, Varvara’nın elinden seni, ben bile kurtaramam.” Sesinde her an o da gülecekmiş gibi titreyen neşe parçacıkları vardı.
“Yaşlı senin ihtiyar suratındır, muşmula.” Fedor başını önüne eğerken dudaklarını birbirine bastırdı. Varvara, Pakhan’a karşı bu kadar cesur konuşan tek kişi olabilirdi.
“Kulebyaka, yapamayacak kadar yaşlandın mı? Belki de kıçına tekmeyi vurmalıyım, yerine daha genç aşçı başı alırım.”
“Sonra da onu becerirsin, sik kafalı.” Raskol hızla koltuktan kalkarken Pakhan’ın ayaklanmasına izin vermeden Varvara’nın önüne geçti. Varvara sinirini atamamış olacak ki Raskol’un koluna vurdu. “Ben kavga ederken araya girme demiyor muyum sana?”
“Yine küfürlü konuşmaya başladın. Pakhan’a böyle davranmamanı söyledim.”
“Pakhan çalışanlarına mı sarkıyor?” Fısıldayarak Fedor’a sorduğumda gözlerini kısıp baktı. Sanki buna verecek cevabı varmış ama konuşursa dedikodu yapacağı için bundan rahatsız olacakmış gibi duruyordu. “Söz aramızda.”
“Nina halam.” Nina’yı merak ederken şu an güvende olmasını dilemekten başka bir yolum yoktu. Umarım kaçışı, bir amaca ulaşmıştı. “Nina’nın annesi eski çalışanlardan birinden.” Oha. Pakhan’a gözlerimi kısarak baktım. Hiç etik bir davranış değildi.
“Pakhan’mış. Yaşlı bunağın etrafında zil çalıp oynuyorsunuz. Kulebyaka’ymış.” Söylene söylene mutfağa gittiğinde Pakhan sert bakışlarını Raskol’a çevirdi.
“Sana bu kadını kovmak istediğimi kaç kere söyleyeceğim?” Raskol başını eğerken sessiz kaldı. Varvara’nın bu evdeki varlığının Raskol’un isteğiyle olduğunu görebiliyordum.
“Kendi evime gitmemi istemiyorsun Pakhan. Haliyle Varvara’da benimle burada kalıyor.” Yanıma gelip oturduğunda Pakhan huysuzca homurdandı.
“Buradayken bile tehdit ediliyorsunuz. Ayrılırsak tehlikeye gireceğiz. Beraber burada kalmalıyız.” Pakhan’ın yüzünde beliren endişenin kaynağı bize zarar gelme ihtimalinden miydi yoksa kontrol edemediği olayların yaşanmasından mıydı, bilmiyordum.
“Biliyorum Pakhan. O yüzden buradayız.” Raskol iç çekerken Fedor’a baktı. Kesinlikle burada kalmaktan hiçbiri memnun değildi. “Dün seni kurşunun önünden çeken olduğundan bahsetmiştin. Yaroslov muydu?”
“Hayır, o Valeria’yı koruyordu. Şu görüşmeye gittiğimiz Türk.” Fedor elini yarasına bastırdı. “Ben yere düşüp kafamı patlatmadan veya başka kurşun yemeden önce beni bir kolonun arkasına çekti.” Hakan’ın onu köşeye çekmesinden memnun ama bir o kadar mutsuz hisseden bir ses tonuyla söylemişti.
“Ona güvenemiyorum.” Pakhan elini çenesine sürerken iç çekti. “Raskol, Valeria’nın hayatını kurtardığından bahsetmiş olsa da Ümit, onu hapseden kişiyken oğlu nasıl bundan haberdar olmaz? Bu bile bizi kandırmak için yapılmış bir oyun gibi geliyor.”
“Değildi.” Pakhan bana çevirdi bakışlarını. Hakan’ı korumak pek akıllıca olmasa da en azından beni korumaya çalıştığı zamanlara da babasından nefret edişine de şahit olmuştum. Hiçbiri yalan değildi. Pakhan’ın, kayboluşum ve hapsedilişim üzerinden Hakan’ı suçlamasının mantıklı hiçbir yanı yoktu.
“Ben kaybolduğumda o da on yedisindeymiş. Benim başıma gelenler konusunda bir bilgisi yoktu.” Pakhan dikkatle yüzümü incelemeye başladığında duygularımı göstermeden umursamaz bir şekilde konuşmaya devam ettim. “Ama onun kardeşi, Ali Karan. Benim hafızamı etkileyen ilaçları veren kişi oydu. On yedisinde şeytan olan ve benim canımı yakmak için anılarıma saldırmaya cüret eden oydu. Karanbey ve yanında gelen Faruk’un benim hapsedilmem ve zarar görmemde hiçbir payı yok, Pakhan.”
“Val?” Raskol’un ağzının içinde geveleyerek adımı kullanmasının nedenini iyi biliyordum. Susmamı istiyordu.
“Bırak konuşsun. Nasıl emin olabilirsin ki?” Derin bir soluk alırken boğazımı temizledim. Pakhan en ufak yanlış kelimemi bile kendine göre yorumlayacaktı. Bu yüzden cümlelerimi doğru kelimelerle inşa edip dile getirmeliydim. Bir yıldır kaçtığımız sohbet açılmışken susmak istemiyordum.
“Ümit beni Türkiye’de hapseden kişiydi evet ama bunu sağ kolunun haberi bile olmadan ona yaptırttı. O kadar oyun içinde oyun kurmayı başaracak sinsilikteydi ki yaşananların sorumlusu değilmiş gibi rol yapmaya devam etti. On dört yıl benimle ilgili işkenceleri yapan onun sağ kolu, buna göz yumanda Ümit’ti.” Belli ki Bratva’dan birilerinin yardımıyla bu döngüde yaşamam gerekmişti.
Bir yıldır, herkesi gizli gizli incelerken kimin beni buradan götürmek için Orlando’ya verdiğini bulamamış, hatırlayamamıştım da.
“Her ne kadar ona katılmak istemesem de haklı Pakhan. Valeria’nın kaybolduğu yılla Ümit’in oğlunun komada kaldığı yıl örtüşüyor.” Fedor elini çenesine sürerken düşünmeye başlamıştı. “Hem sonrasında o ikisinin birbiriyle sürekli savaş içinde olduğunu ve asla aynı tarafa geçmediklerini tüm dünya biliyor Pakhan. Valeria haklı. O ikisi yalnızca Raskol’un anlattığı gibi Valeria’yı korumuş sanırım.” Fedor birkaç saniye yüzümü incelerken sanki bir şeyi biliyormuş da kendine saklıyormuş gibi bakıyordu gözlerime.
“Dün senin hayatını kurtardı, Valeria’yı da yabancısı olduğu topraklarda koruma altına aldı. Yine de onda beni rahatsız eden bir hırs var. Yıllardır oturmadığı o koltuğu reddederken şimdi üç ayda geçti tüm işlerin başına. Niye?”
“Yeni lider mi oldu?” Şaşkınlıkla soran bendim. Hakan’ın babasını devirip her şeyden kaçacağını düşünmüştüm. Vaz mı geçmişti? “Ferhat’ın yerine geldiğini sanmıştım.”
“Ferhat, gelemez.” Raskol, kendinden emin bir şekilde başını salladı. Nedenini sormak istesem de konu Ferhat değildi. Bunu ona başka bir zaman sormayı aklımın bir kenarına not ettim.
“Benim bir tahminim var.” Fedor, Pakhan’a baktığında huzursuzluğum arttı. “Söylentiler var. Karısını arıyormuş.” İrkildim.
“O evli değil.” Raskol benden önce davranıp konuşmasını yarıda kestiğinde Fedor kaşlarını çatarak ona döndü. “Her söylenti doğrudur diye bir şey yok.”
“Ben duyduğumu söyledim. Gerçi bir düğün fotoğrafı, isim yok. Kadın kaçmış diyenler de var.” Kaçmadım kovuldum.
“Evlenseler fotoğraf olmaz mıydı?” diye sorduğumda Fedor dikkatle yüzüme baktı. “Birileri kadının izini silmiş. Var olmamış gibi.” Raskol istifini bozmadan yanımda oturmaya devam etmesi benim de sakinleşmeme neden oldu. Buraya geldiğim zaman tüm görüntülerimi sildirmişti. Bu yüzden Bratva benim Hakan’la evlendiğimi öğrenemezdi.
Evlenen Kübra Çetin’di, sen Valeria’sın unuttun mu?
“Konuyu fazla dağıtıyorsunuz.” Pakhan homurdanarak kaşlarını çattı. “Karısı burada ne arasın, Fedor? Ne yapalım onun karısını?” Mesela bir yıldır suratını asarak delirtebilirsin deduşka.
“Bilmiyorum. Türkleri anlayamıyorum, Pakhan. Varsayımları dile getiriyorum sadece. Babasını da istiyor ama babasının peşinden gitmek yerine buraya geldiğine göre yardımımıza ihtiyacı olmalı. Babası, karısını kaçırmış da olabilir. Belki o yüzden konunun babası olduğunu söyleyerek geldi buralara.” Hala intikamıydı önemli olan. İç çektim. Asla değişmeyecekti sanırım. Bir yanım pişman olup her şeyi düzeltmek için geldiğini düşünecek kadar aptaldı.
“Kalkabilir miyim?”
“Bekle.” Pakhan bir süre sessizce düşünürken Raskol’a döndüm. Bakışları sanki Pakhan’ın zihnini okuyabilecekmiş gibi dikkatle onun üzerindeydi. “Türklerin gelişiyle bize saldırılar arttı.”
“Deduşka yapma.” Gülerek ona baktım. “Bir yıldır saldırıya uğruyorum. Bence Türklerle bir ilgisi yok.” Artık saldırılar beni kaygılandırmıyor, garip bir soğukkanlılık kazanmama neden oluyordu. Her an bir kötülüğün geleceğini bilerek tetikte olmak bana on dört yıldır hapsedildiğim o evdeki anlarımı anımsatıyordu. Burada hapsedilmiyordum, yine de rahat bir şekilde yaşamıyordum da.
“O Türk, Capo’ya çalışıyor.” Dedi sertçe.
“Bizde çalışıyoruz Pakhan.” Dedi aynı sertlikle Raskol.
“Biz onları gözetlemek ve ne yaptıklarını anlamak için yapıyoruz. Kavgalar devam ederse piyasa çöker. Bunu istemiyoruz.” Raskol başını sallayıp öne kaydı. Dirseğini dizine yaslayıp ellerini birbirine kenetledi.
“Pakhan, Capo ile yaşadığın sorunlarının yükünü onlara yükleyemezsin. Adam kartları açık oynuyor, Capo’ya çalıştığını göstermekten çekinmiyor. Kabul etsek de etmesek de yalanı yok. Babası gibi değil.” Raskol’un, Hakan’ı koruması ve övmesi gözlerimi yaşartıyordu.
“Zaten onun hilekâr babasıyla çalışan ve kandırılan sendin. Pardon tüm Bratva’ydı.” Raskol başını bana çevirse de Pakhan’a bakmaya devam ettim. Bunu sesli dile getiren ben miydim? Bakışlar bana döndüğüne göre sanırım bendim.
“Anlamadım.” Dedi Pakhan. Bence ne dediğimi anlamıştı ve tekrar söyleyip söyleyemeyeceğimi görmek istiyordu.
“Dedim ki, Ümit Karan’ın planlarını göremeyip yıllarca ona güç üstüne güç veren sendin.” İnceldiği yerden kopsun. “Bir Nikoloeva’yı gözünün önünde kendi topraklarında öyle güzel sakladı ki haberin bile olmadı.” Varlığımı bilmediği için beni görse de tanımayacağını bilsem de sürekli başkasını suçlamasından gına gelmiş, gerçekleri tüm çıplaklığıyla görebilmesini istiyordum.
“Valeria, senden haberim olmadan seni nasıl bulacaktım?” Omuz silktim. Her haltı bilen adam beni de öğrenebilirdi. Gerçi burada babam ve abimin gizli kapaklı işleri devreye giriyordu.
“Geçmiş bitmiş şeyler.” Geçmişti, evet ama asla bitmemişti. “Sadece başkalarını kanıt olmadan suçlamak yerine onların amacını görmeye çalışmalısın. Yani koskoca Pakhan bile fevri kararlar alıp ortalığı dağıtacaksa eğer, Fedor’la Raskol’un sakinlik abidesi olup kontrollü davranmalarını bekleyemezsin.”
“Başladın yersiz konuşmalarına.” Pakhan’ın huysuzluğuna göz devirmek istesem de kendimi durdurup iç çektim.
“Haksız sayılmaz.” Fedor elini yarasının olduğu kısma sürdü. “Seni örnek alıyorum, deduş- Pakhan.” Pakhan’ın bakışları sertleşirken Fedor boğazını temizleyerek ona deduşka demekten vazgeçmişti.
Pakhan, bana kızıp çağırsa da hoşuna gitmediğini söylese de ona deduşka dememe izin veriyor, başkasının da cesaret görmesine engel oluyordu. Sanırım deduşkam olduğunu kabullendiğini itiraf etmeden gösteriyordu.
Tatlı ihtiyar deduşkam benim.
“Sende şöyle bakma.” Yüzümdeki sevgi dolu ifadeye homurdanarak oturma alanındaki eşyalarda göz gezdirmeye başladı.
“Sana izin varken bize niye izin yok?” Raskol fısıldadığında Fedor başını sağa sola salladı. “Deduşkamızın kız çocuğu ayırdığını görüyorum.” Fedor öne eğilerek konuştu. Hafifçe kıkırdadığımda üçünün bakışları bana çevrilmişti.
“Ne konuşuyorsunuz fısır fısır?” Pakhan’ın konuşması abim ve Fedor’un sırtını dikleştirirken bakışlarını ifadesizleştirdi.
“Beni onlardan ayırdığını söylüyorlar. Halbuki deduşka herkese aynı soğuk ve duygusuzlukta dedim. Dinlemediler.” Pakhan’ın bakışlarına hafif üzüntülü bir ifadeyle karşılık verdiğimde kaşları daha çok çatıldı.
“Ben soğuk bir adam değilim!”
“Sen ne dersen o, Pakhan.” Başımı eğdiğimde Fedor’un gülüşünü son anda bastırdığını duydum.
“Hepsini bozuyorsun.” Pakhan tekrar homurdanırken elindeki bastonu sabırsızca yere vurdu. Hepsine neşe getiriyordum. Huysuz ihtiyar.
“Karanbey ile Faruk’u ne yapacağız?” Fedor’un sorusu odada derin bir sessizliğin oluşmasına neden oldu. Pakhan söylediklerimle kendi kanlı düşüncelerinin arasında kalmışçasına derin düşüncelere dalmıştı. Ümit onu kandırmıştı ve aynısının bir daha yaşanmasını istemediğinden yargısız infazla Hakan’a zarar verebilirdi.
“İstersen onu gözetlerim.” Bakışları usulca beni bulduğunda bakışlarımı ifadesiz tutmak için kendimi zorladım. “Yani Karanbey ve arkadaşını gözetlerim. En ufak hatalarını sana bildirebilirim de.”
“Saçmalık.” Diye bağırdı Fedor.
“Bu ne demek?” Pakhan devam etmem için elini salladı.
“Türklerin arasında on dört yıl geçirdim. Artık onları iyi tanıdığımı düşünüyorum. Burada olduğu sürece onu gözetleyebilirim.” Bunu teklif eden ben miydim? Val? Hayırdır?
Kabul ediyordum. Onun niye burada olduğunu merak ediyordum. Amacına ne kadar çabuk ulaşırsa o kadar çabuk hayal kırıklığına uğramadan onun gitmesini sağlardım.
“Bir Nikoloeva kadını onun etrafında mı olacak?” Fedor, ona küfretmişim gibi suratını buruşturdu. “Bu fikirden nefret ettim, Pakhan.” Sesi huysuzdu ve Raskol beni kıskanıp korumacı davrandığı zamanki gibiydi.
“Ne yapıyorsun Val?” Raskol kulağımın dibinde fısıldadı. “Bir yıl onun yüzünden acı çekmişken onunla tekrar bir araya gelmeyi düşünmüyorsun, değil mi?”
“Hayır. Ailemi korumak için onu gözetleyip geldiği yere defolup gitmesini sağlamak istiyorum.” Çenemi dikleştirdim. Herkesin önceliği ailesi olmalıydı. Benimki de ailem olacaktı.
“Bratva bundan hoşlanmayacak.” Dedi Pakhan uzun bir sessizlik sonrası.
“Size daha önce de söyledim. Ben bir Nikoloeva’yım ama Bratva’nıza dahil olmakla ilgilenmiyorum.” Üçü kaşlarını çattı. Bratva resmen onlar için yuva demekti. Bir yıldır beni kabullenmeyen yuvayı, ben hiç kabullenmiyordum. “Ayrıca Bratva’nın kalbi olan sensin. Onların ne dediği umurumda bile değil.” Pakhan fikrimden hoşlanmakla karşı çıkmak arasında gidip geliyordu. Gözlerindeki kararsızlıkla önce Raskol’a sonra Fedor’a baktı.
“Gözetlemekte iyi falan değilsin.” Fedor, başını sağa sola salladı. “Bu berbat fikir Pakhan.”
“Her sabah yürüyüşe gitmek senin zihnini berraklaştırmıyor gibi görünüyor. Yürüyüş mü yetersiz geliyor yoksa ormanda yaptıkların mı?” İrkildiğinde bakışları şaşkınca bana çevrildi. “Dönüş yolunda takımı değiştirmek ne yaptığını gizleyebilir Fedor.” Ama benden gizleyemezdi.
“Sen.” Sustuğunda beni daha dikkatle incelemeye başladı. Onu gözetlemekle uğraşmama gerek kalmadan bile yaptıklarıyla kendini ele veriyordu.
“Ben, senin dikkatli kuzeninim, Fedor.” Göz kırptığımda kaşları çatıldı. Kesinlikle onu gözetlememden memnun değildi.
“Ormanda ne yapıyorsun?” dedi Pakhan merakla. Fedor, Pakhan’a bakarken sessizce ne yalan atacağını düşündü. Raskol ne olduğunu biliyormuş gibi bakışlarında sıfır merakla baktı ikisine.
“Çapkınlık yapıyor. Edepsiz bir torunun var.” Pakhan, cık cıklarken Fedor söylediğim yalanın aksini dile getirmeden kabullendi. “Ayrıca herkesin bir sırrı vardır Pakhan. Bratva’daki hepinizin bir sırrı varken lütfen Fedor’u rahat bırak.” Kocaman gülümsedim. “Bacağındaki ağrıların geçti mi?” İrkilen bu sefer Pakhan’dı. Ne sanıyordu? Buraya geldiğim ilk zamandan beri gözlerim en çok onun üzerindeydi.
“İlaçlar etkili olmuyorsa Varvara bir merhemden bahsetti. Onunla ovalayıp sarıp uyuyorsun ve sabaha ağrılar azalıyor.” Odası benimkinin yanındaydı ve her sabah dizlerine lanet okuduğunu duyuyordum. Ara sıra adımlarını kaçırması ve oturduğunda sürekli dizini okşaması parçaları birleştirmeme neden oluyordu. Son zamanlarda baston kullanmaya da başlamıştı. Havalı bir aksesuar gibi görünse de dizleri ona acı verdiğinde yaslandığı tek desteği o bastonuydu.
Bu evde gizemini çözemediğim iki kişi vardı. Yaroslov Perov ve Nina Nikoloeva’ydı. Yaroslov bana Douglas’ı anımsatıyordu, ona ne sorarsam kendi cevaplarıyla yeteri kadar tatmin edici cevaplar veriyor, cevaplamak istemediği sorulardan ustaca kaçıyordu. Bana, yalnızca onun istediği kadarını gösteriyordu.
Nina ise tam bir gizemdi. Buradan kaçışı, Pakhan’ın onun hala odasını bozmadan bırakacak kadar kızını sevmesini, buradan sonra nasıl bir hayatı olduğunu… Merak ediyordum ve cevabımı verecek olan kadın burada değildi. Şu an oturduğum adamlar bu gizemi aralamaya pek hevesli davranmıyorlardı.
“Tamam.” Dedi Pakhan. “Onun amacını öğren. Dikkatle izle. Burada kaldığı sürece gözün üzerinde olsun. Babasında yaptığım hataları tekrarlamayacağım.” Pakhan oturduğu yerden kalkarken saatine baktı. “Raskol benimle gel. İtalyanlarla ilgili konuşalım.” İkisi ofise yöneldiğinde Fedor’un bakışlarından rahatsız olup ona döndüm.
“Ne?”
“Beni ne zamandır gözetliyorsun?” Ayaklarımı kalçamın altında toplayıp ona doğru döndüm. “Geldiğim ilk andan beri Fedor.”
“Bu eğlendiriyor seni.” Kıkırdadım. Sesindeki hayret dolu o tınlama çok tatlıydı.
“Hapsedilirken kontrolümde olan tek şey buydu. Etrafımdakileri analiz etmek ve gözlemlemek. Seni rahatsız etmiş olabilirim ama üzgün değilim. Bu sizin silahlarınıza güvenmeniz gibi bir şey. Hayatta kalma içgüdüm.” Başını ağır ağır salladı.
“Burada hapsedilmiyorsun.” Bakışlarındaki inatçılık duraksamama neden oldu. “Yani senin de evin. Teknik olarak burası Pakhan’ın evi ve hepimiz misafiriz. Yine de bir yıldır hepimizin evi.” Kabul ediyordum. Başlangıçta Fedor’un burada bizim gibi belirli bir zorunluluk yüzünden kaldığını düşünmemiştim. Sanki Pakhan’ın yalakasıymış gibi gelmişti daima. Zaman geçtikçe onun da bazı zorunluluklarla boğulduğuna şahit olmuştum. Abim gibi kuralların altında ezildiği anlar yaşanmıştı.
“Sende burada olmaktan hoşlanmıyorsun.” Ufak bir duraksama sonrası başını salladı.
“Burada Pakhan’a itaat eden askeriz. Raskol’da öyle. Kendi evlerimizse bizim özgürlüğümüz. Bunu Pakhan’a söyleme. Huysuz ve alıngan bir yaşlı lidere döndü.” Dudaklarının kenarı hafifte olsa kıvrılsa da bu benim için geniş bir gülümsemeymiş gibi hissettirmişti. “Kendi evimi özlüyorum. O zamanlar hafta bir buraya gelmek yeterli gelirken şimdi her gün burada olmak işkenceden farksız.”
“Niye karşı çıkmıyorsunuz?” Raskol’da sevdiği kadın yerine başka bir kadınla evlenme ihtimalini kabullenmiş ve karşı çıkmayacağını belirtmişti. “Bratva daima haklı olamaz ki. Yanılabilir.”
“Bilmem ki. Bratva’ya karşı çıkan kim varsa cezalandırıldı. Sanırım çocukluğumuzdan beri buna şahit olmak Pakhan’la Bratva’ya itaatimizin asıl nedeni.” Kimler cezalandırılmıştı? Sorsam bana kızar mıydı? Bratva ve gizemleri konusunda fazlasıyla net, sertlerdi.
“Babam…Yani hatırlamıyorum.” Fedor’un bedeni gözle görülür biçimde gerildi. “Bratva’ya karşı çıktığı için mi cezalandırıldı?” Fedor’un kaşları çatıldı. Bu bir gerçekti. Benim gayrimeşru oluşum babamın bir sırrıydı ve sırrıyla ölmüştü.
“Babanı infaz ettiler Valeria. Bratva değil. Pakhan o gece fazlasıyla bedel ödeyip kayıplar yaşadı. Bu yüzden o günü konuşmayız. Tavsiyem onun yanında da bu konuyu açma.”
“Dedem seni affetmeyecek. Dedeme söyleyeceğim seni.”
Aylar önce bundan daha fazlasını anımsayamamıştım. Dedemin tanıdığı biriydi ve Bratva’da yüzlerce tanıdığı olması işimi hiç kolaylaştırmıyordu.
“Daldın.” Dedi Fedor. Ağır ağır başımı sallarken sessiz kaldım. Ona anılarımı anlatacak kadar yakınlaşmadığım için oturduğum yerden kalktım. “Çorbanı getireyim mi?” Başını salladığında arkamı döndüm.
“Fedor?” Omzumun gerisinden ona baktığımda gülümsedim. “Oğlun çok tatlı. Gayrimeşru olup olmaması önemli değil. Bratva’nın canı cehenneme. O bir Nikoloeva ve onun için savaşmalısın.” Ormanda gördüğüm Fedor’un herkesten sakladığı sevdiği kadın ve onun kucağındaki ufak bir erkek çocuğuydu.
“Pakhan, beni sıkıştırırsa eğer senin orada kadınlarla vakit geçiren bir sapık olduğunu söylemeye devam edeceğim.” Bilerek takımını değiştirmesi imasını bu yüzden yapmıştım. Onun ormanda yediği haltları umursamayacakları tek şey bu olabilirdi. “Bratva muhtemelen buna ses çıkartmayacağından kime ne yaptığını sorgulamayacaklar.” Mutfağa gidene kadar arkamdan bana sessizce attığı o bakışlarını hissedebiliyordum.
Bratva’da vakit geçirdikçe biraz biraz nefret etmeye başlıyordum. Babamın beni gizleyişinin nedenini daha iyi anlamak falan istemiyordum. Aptalca kuralları vardı ve hepsini bir taraflarına sokup susturmak istiyordum.
Fedor ailesini gizliyordu, tıpkı babam gibi.
Raskol istediği kadınla evlenemeyecekti, tıpkı dedem gibi.
Ben bir Nikoloeva sayılmayacaktım, tıpkı Fedor’un oğlu gibi.
HAKAN
“Kocam.” Elimi alnıma yaslayıp baş ağrımın geçmesi için parmaklarımla masaj yapmaya başladım. “Kocam Bey.” Onun sesi gerçek değildi ve gözlerimi açtığımda yitip gideceği için gözlerimi kapatmaya devam ediyordum. “Gözlerini aç ve gerçeklere bak Karanbey.”
“Gerçekler canımı sıkıyor Karım.” Diye mırıldandım.
“Senin eserin Hakan. Canını sıkması kimsenin umurunda değil. Hayatının çoğu kararları senin seçiminle yönlendi. Şu an buradasın ama yanımda olamayacaksın.” Gözlerimi araladığımda ses kesildi. Harika. Bir yıldır kendimi her berbat hissettiğimde onun sesi zihnimde beni yargılıyordu. Sesini benden almışken zihnim acımasızlığını onun sesiyle bana ulaştırıyordu. Ali’nin yargılayıcı sesine ve cümlelerine rağmen karımınkiler tamamen özlemimi ve aptallığımı yüzüme vuruyordu.
Yatakta doğrulurken camdan duvara baktım. Kar taneleri havada uçuşuyordu. Rusya buz gibiydi. En azından buradaki kar, ona yasak olduğu zamanların aksine sınırsızca onun erişebildiğiydi.
O artık benden geçip gitmişti.
“Sikeyim.” Öfkem kendimeydi. Elimi yüzüme sürerken yataktan ayaklanıp yağan karı seyretmek için cama yaklaştım. Gözlerimi kırpıştırırken zihnimde beliren anılar, başımdaki ağrıyı kısa süreliğine unutmama neden oluyordu.
Karı tutmak için ellerini gökyüzüne doğru uzatıp kocaman gülümseyip soğuktan titreyecek şekilde üşüyen bana bakmıştı. Alay dolu cümlelerinin hiçbirini umursamamıştım o zaman. Nedeni bakışlarındaki o korku dolu ifadelerin silinmesi ve eğlenen mutlu harelerle bana bakmasındandı. Benim olduğum ortamda mutlu olan birilerinin olmasını özlemiştim ve onun mutluluğunu seyretmek, onun karı seyretmesi kadar özgürleştirici hissettirmişti.
Karım benim özgürlüğümdü.
Alnımı soğuk cama yaslarken gözümün önünden gitmeyen kırgın bakışları, o neşeli anları silip attı. Zihnimdeki gürültü tekrar tekrar koca bir kaosa dönerken derin bir soluk aldım.
Ayıktım ve dün ellerindeki o yüzüğü anımsamak göğsüme yumruk yemiş gibi gerilememe neden oldu. Artık başkasının özgürlüğüydü ve ebediyen benden gitmişti. Odanın çıkışına adımlamadan önce hızlı bir duş alıp aklımı toparlamaya ihtiyacım vardı.
Su akıp giderken aklımda o vardı.
Banyodan çıkıp aynanın karşındaki yansımama baktığımda kalbimde yine o vardı.
Aynalardaki yansımama, yalnız o yakışıyordu. Şimdi karşımdaki adamın bakışları, beni bile ürkütecek kadar yoğun karanlık harelerden ibaretti. Kırgın ve öfkeli o hareler, karım olmadan neşeyle parlamayı unutmuştu.
“Hakan? Uyanmadın mı?” Faruk’un sesi daldığım düşünceleri dağıttı ve hızla üzerimi giyinerek dışarı çıkmama neden oldu. Avucumdaki sargıdan çoktan kurtulmuş ve su yüzünden tekrar kanamasına neden olmuştum.
Umurumda değildi.
Koltuğa çöküp elimi sararken Faruk saatine baktı. “Fedor aradı.” Elimi sarmaya ara verdiğimde Faruk karşımdaki koltuğa gergince oturdu. “Pakhan bizzat evinde ağırlamak istiyor bizi.” İtiraf etmeliyim ki Pakhan gözümü cidden korkutuyordu. Babamla yıllarca beraber pazarda kalmışlar, anlaşmışlardı. Şimdiyse kandırıldığı için benden şüphe duyma hakkını elde etmişti.
Şüpheli olan ben değil, oydu.
Pakhan’ın evine gidersem onu görecektim. Başkasının yüzüğünü takmasını da gülüşlerinin öznesi olmayışlarımı da tekrar tekrar görmek canımı yakıyordu. Onun mutlu olmasını dileyip defolmalıydım ama yapamıyordum. Bencil bir piçtim ve karımı istiyordum. “Sessizsin.”
Onu rahat bırakmalısın Hakan. Hayatına devam ettiği için mutlu olup dönmelisin.
Karmakarışıktı. Onu bencilce istemekle rahat bırakmak arasında sıkışıp kalmıştım. Bencilce davrandığımda üzülen ve kırılan daima o oluyordu. Faruk’a sessizce bakarken zihnimde dolaşan düşünceler birbirine girmişti.
Kalmak, onun beni affetmesi için çabalamak istemek bencilce isteklerimden biriydi. Ya onu daha fazla kırıp dökersem, o zaman ne olacaktı? Mutlu olmak için adım attıysa ve ben o adımı yerle bir edersem mutlu mu olacaktım?
“Türkiye’ye dönmeyi düşünüyorum.” Diye mırıldandığımda Faruk kaşlarını çatarak ters ters bakmaya başladı.
“Yine kaçıyorsun.”
“Onun buradaki mutluluğuna kara bir gölge olmak istemiyorum. Kalırsam bencilce bir istekle ona o yüzüğü vermiş adamı gebertip karımı omzuma atarak kaçıracağım.” Onu kaçırıp bir yerlere hapsedemezdim. Ama o piçi seve seve öldürebilirdim. “Yaroslov canımı sıktı.”
Yaroslov’la yollarımız birkaç kere kesişmiş ve hiç hoş hatırlardan oluşmayan anlar yaşanmıştı. Kendisinden hiç hazzetmezdim ve muhtemelen o da benim için aynı şeyi düşünüyordu.
“Yaroslov’ın yanındaki o kadın kimdi?” Elimi tamamen sarmayı bitirirken geçmiş anılarda takılı kalmıştı zihnim. “Şu İtalya’daki.” Kulağının hemen altında kesilmiş kızıl kadını anımsadım. Büyük bir gözlük taktığı için kim olduğundan, daha önce görüp görmediğimden emin olamıyordum.
“Üç yıl öncesi Hakan. Daha dün ne yediğimizi hatırlamıyorum.”
“Yaroslov, Capo’ya yakalanınca kadın kaçtı.” Yaroslov’un o sıra Pakhan’ın gönderdiği ve Enrico’yu öldürmeyi planladığı o adam sanmıştım. Sonradan Yaroslov’un başka bir amaçla ülke sınırlarına girdiği anlaşılmış ve duyduğuma göre Pakhan onu bir süre kendi yanından sürgün etmişti.
“Dosyasını bulabildin mi?” Onu sevmesem de Bratva’daki en güçlü adamlardan biri olduğunu görmezden gelmeyecektim. Raskol, Valeria’yı onunla evlendirmiş miydi? Bratva’da güvende olması için yapmış desem, oturmayan taşlar vardı.
“Bir şeyler yanlış.” Alkolün damarlarımda gezmediği, öfkemin beni ele geçirmediği bu sabahın ilk ışıklarında zihnim mantığını devreye koymuş, duygularımı bastırabilmiştim. “Valeria, hayatına devam etse bile…Başka birini hayatına alacak kadar cesaret edemez.” Çünkü bana kalbini açtığı zamanlarda bile kırılgan ve şüpheyle etrafındakilere güvenirken fazlasıyla mantığı, duygularının önüne geçmişti. Onu kırıp dökmem, savunma mekanizmalarını arttırmalıydı. Hayatına bir daha benim gibi adamları alamazdı.
Senden daha iyilerini alabilirim. Güvenilir ve ilk fırsatta bana geç kalan bir adam yerine, önceliği olduğum, beni daima kaybetmekten korkan birini bulabilirim. Senden daha fazlasını.
“Yanımda olmadığı zamanlarda bile zihnimde mantıklı konuşuyorsun.” Diye mırıldanırken elimi çeneme sürdüm.
“Senin içini rahat ettirmekle sürünüşünü seyretmek arasındaki o ince çizgideyim.” Faruk, dirseklerini dizine yaslayıp öne eğildi. “İlk seçeneği seçeceğim. Valeria dün beni arayan kişiydi.” İrkildim. Odama gitmeden önce Faruk’un telefon konuşmak için uzaklaştığını anımsadım. Niye bana daha önce söylememişti?
“Kötü bir şey mi var?” Endişe, merak, özlem…Her şey birbirine girdi.
“Genel konuştu. İyi miyiz, dikkatli olmalıyız, Bratva tehlikeli bir yer…Bir sürü şey söyledi.” Başını sağa sola salladı. “Gitmemizi istedi. Ortalık karışmadan hemen önce kendi güvenilir topraklarımıza dönmemizi söyledi.”
“Asla.” Artık onun burada iyi olduğundan emin olmadan veya onu almadan hiçbir yere gitmiyordum. Bu isteği bir anlam ifade etmiyordu. “Hem dediği gibi tehlikeli bir yerse onu burada bırakmayacağım.” Az önce onu bırakıp mutluluğuna engel olmamaktan bahsederken şimdi onun git demesine öfkeyle yaklaşıyordum. Dengesizliğim artık beni bile şaşırtamıyordu.
“Geleceğini sanmıyorum. Eğer burada kalırsak bize yardım etmeyecek ve karşı taraftan sessizce seyredecekmiş.” Başımı ağır ağır salladım. Aynı tarafta olmayacak şekilde onu kırdığımı biliyordum. Yine de ona ulaşmak ve geçmişin yaralarını sarmak için adım atması gereken o değildi, bendim.
“Dün saldıran sence kim? Biz geldiğimiz an saldırıların artması tesadüf mü? Yoksa babam mı?” Dün onun Meksika sınırlarına ilerlediğinden bahsetmişti Fedor. Hayır. Babam Meksika’da değildi. Fernando’ya haftalar öncesinde bununla ilgili emir vermiştim. Babamın yıllardır biriktirdiği o kanlı parayı bilgi için dağıtmaya karar vermiştim ve Fernando dışında bilgi taşıyan adamlar da babamı görmemişti.
Babam, Meksika’da değildi.
“Yani bana sorarsan buraya geldiğimiz gibi Pakhan ve ailesi saldırıya uğradıysa ben olsam bizden şüphelenirdim.” Faruk arkasına yaslandı. “Bizi yem olarak kullanmaya çalışıyorlar.” Babam hangi delikte saklanıyorsa oradan bile oyunlarına devam ediyordu. Bunu Bratva’da bir ortağı olmadan yapamayacağını biliyordum.
“Burada ne kadar kalırsak, dibe daha hızlı batıyoruz değil mi?” Faruk soruma karşılık başını aşağı yukarı onaylarcasına salladı. “O zaman elimizi çabuk tutmalıyız.”
“Valeria, bizimle gelmek istemezse ne olacak?” Bu bir diğer seçenekti. Burada kaldıkça hedef tahtası olan bendim. Bunu bile bile kalıp karımı geri almanın bir yolunu bulana kadar gidemezdim.
O artık senin değil, Hakan.
Umurumda bile değil.
“Pakhan’ı bizim tarafımıza geçirmeliyiz.” Elimi bir kez daha çeneme sürdüm. Onun inatçı karakterini babamdan duyduğum kadarıyla biliyordum. Babamın tarafında olması bile yıllar sürmüştü. O kadar vaktim yoktu.
“Burası farklı bir diyar gibi Hakan. Tüm güç onda ve biz buradaki piyonuz.” Başımı sağa sola salladım. Piyon olmakla ilgilenmiyordum. Her güçlü olanın etrafında leş yiyiciler olurdu. İçimden bir ses Pakhan’ın etrafındaki o leş yiyicinin, Pakhan’ın düşüşü için an kollayarak beklediğini söylüyordu.
“Buradayken dost görünmek zorundayız. Babam yıllarca Pakhan’ın gözüne baka baka nasıl şeytanlığını gizleyip desteğini aldıysa, aynı sinsilikle gerekirse daha hızlı bir şekilde Pakhan’ın güvenini kazanacağız.”
“Bir süre daha burada mıyız?” Başımı onaylarcasına salladığımda homurdandı. “Çayım yok.”
“Bunu söyleyeceğini biliyordum.” Oturduğum yerden kalkarken odama yöneldim ve burada uzun kalırsak diye düşünerek yanıma aldığım iki kilo dem dolu paketle onun yanına döndüğümde gözleri parıldadı.
“Ulan Karanbey.” Oturduğu yerden ayaklanıp paketleri elimden kaptı. “Gönlümde her seferinde taht kuruyorsun.” Dudaklarımda yorgun bir gülüş belirdi. Burada mutfak yoktu ve muhtemelen çayı demlemek için elektrikli çaycıya ihtiyacımız vardı. “Yaroslov’la ilgili bilgiler laptopta.” Koltuğa tekrar oturduğumda orta sehpadaki laptopu kucağıma bıraktım.
“Hızlıca bakalım, sonra çıkarız.” Oteldeki yemekler de içecekler de güvenilir gelmiyordu. Kurtların inindeydik, bizi sevmeyenler sevenlerin kat be kat fazlasıydı. Tedbiri elden bırakamazdık.
Yaroslov Belov.
Dosyasında yazanları okurken Nina Nikoloeva ile aynı okula gitmiş olduğu görünüyordu. Liseye geçtiği sene okulu bırakmıştı. O dönem babası Pakhan’ın en has adamlarındanmış ve onun kariyer planı da babasının yoluyla kesişmişti.
“Yaroslov bir dönem Nina’nın korumalığını yapmış.” Diye mırıldandım. Çok kısa sürmüştü. Başka işlere yöneldiği yazıyordu. Zaten tam bir buçuk yıl sonra Nina kaybolmuştu. İçimi kaynatan şüpheyi bastırıp detayları üç kere baştan sona okudum.
Yaroslov Belov’un karımın beline doladığı eli kırmak isteyecek kadar çok aklımı kurcalamasına izin verdim. Ona katlanamayacağımı anladığım anda ona dair belgeleri silip laptopu kapattım, yavaşça sehpaya bıraktım.
“Gidelim.” Faruk başını sallarken önemli eşyaları kasaya kilitleyip geri kalanları yanımıza alarak çıktık süitten. “Sen istersen Türkiye’ye dön. Burada işlerim uzun sürerse Asya daha fazla Yılmaz evinde kalır.”
“Bunu söyleyecektim sana. İçim rahat değil.” Bakışlarım onun gergin yüzünde gezindi. “O piç Burhan, huzursuz hissettiriyor. Resmen denize düşerken o piç yılana sarıldık.” Kuşkulanmakta yerden göğe kadar haklıydı. Burhan, Asya’ya farklı bakıyordu ve Asya baştaki o sert ifadesine son vererek onunla arkadaş olmaya karar vermişti. “Yılmazlara ben gelin olacakken kardeşim gelin oluyor.”
“Gelin mi?” Hafifçe güldüğümde başını sağa sola salladı. “Damat yani. Her neyse. Burhan kardeşime farklı bakıyor ve gözlerini çıkartasım var.”
“Sen dön. Kardeşinle ol.” Benimle gelmişti, işimizin kısa süreceğini varsaydığı için şu an her şey ayağımıza dolanıyorken burada kalacağımız süreyi kontrol edememek onun kaygılarını arttırıyordu.
“Gitmeden önce onunla konuşmak istiyorum.” Asansöre bindiğimizde bakışlarını bana çevirdi. “Zaten Ferhat söz verdi. Kardeşini uzat tutacak kardeşimden. Ona da söyledim. Burhan yanlış bir şey yaparsa gebertirim onu.”
“Yani…Bu bana Ferhat’ı hatırlatıyor. Kardeşine yaklaşan bir mafya. Şu an Ferhat arada duruyor, aylar önce benim yaptığım gibi. Ben engel olamadığıma göre onun engel olacağını düşünmen fazlasıyla iyimser bir düşünce.” İrkildi.
“Engellemez mi?”
“Yani Yılmaz, söz verdiyse benden çok daha sert davranır. Beni deli etsen de seni engelleyemeyecek kadar mutlu olmanı istiyordum. Yılmaz’sa acımasızlığına engel olmaz ve Burhan kendini çatıdan da atsa ona izin vermez.” Bu konudaki duruşu her zaman takdir ettiğim bir özelliğiydi. Kuralları asla çiğnemezdi.
“Tamam bu beni rahatlattı.” Lobiye geçtiğimizde bizimle gelen korumalar etrafımızı sardı. Hiçbirinin burada bir işe yaramayacağını bilecek kadar söylenti ulaşmıştı kulaklarıma.
“Kahvaltı yapalım, Pakhan’a geçeriz.” Onu görmek zihnimi berraklaştırmış, uzun zaman sonra ilk defa açlığımı hissedecek kadar bedenime karşı farkındalığımı arttırmıştı. Sanki varlığı, tekrar nefes bulup yaşadığımı hissetmemin temel kaynağıydı.
🖤
Pakhan’ın yaşadığı yerin beni korkutmadığını söylesem büyük bir yalancının teki olurdum. Adam resmen kendine ilçe kurmuştu. Bratva’nın kalbine gireli dakikalar oluyordu. Geçip gittiğimiz evlerin hepsi yoldan yukarıda kocaman kasvetli köşklermişçesine bahçe duvarlarının arkasında gizleniyordu.
“Adam kendine minik şehir mi kurmuş?” Faruk’un şakınca benim gibi dışarıda geçip giden Bratva’nın kalbine bakıyordu. Pakhan’ın gücü tabi ki etrafındaki ailelerden gelmiyordu. Yine de hepsini gözünün önünde ve yakınında tutarak hatalarını daha erken gözlemleme fırsatı buluyordu. Bu yaptığı stratejik hamleyi takdir ediyordum.
“Pakhan’ın aşireti desek daha doğru olur.” Sesimdeki alay, tekrar büyük bir demir kapıdan geçince silindi. İşte Bratva’nın kalbine sonunda vardık. Bahçe kocamandı ve her bir noktası adamlarla çeviriliydi. Pakhan ve ailesini koruyan gözcü ekipti.
Etrafta odaklanıp zihnime kazınmasını istediğim o kadar çok detay vardı ki hiçbirine yetişemiyormuşum gibi hissediyordum. Kaç adam vardı? Hangileri hızlı ve saldırgandı? Rutinleri neydi? Buraya girdiğimiz kadar gitmemize izin verilmezse hangi açıklardan kaçabilirdik?
“Zamanında Rus mafyasını görmezden geldiğime lanet okuyorum.” Diye mırıldandım. Onlar hakkında hala bilmediğim onlarca bilgi vardı. Bilmediğim her detay beni deli ediyordu. Benim hayatımdaki gri noktaydılar. Ne dostum ne düşmanımdı. Bu belirsizlik tehlikeliydi.
“Faruk.” Bakışları bana çevrildiğinde derin bir soluk aldım. “Göze batmayalım. Pakhan ne babam gibi ne de diğer adamlara benzeyecek.” Tedbirli davranmakta fayda vardı.
“Bana değil, kendine söyle. Aptallık yapıp Valeria’yla göz teması bile kurma. Yemektekinin onda birini yaparsan çeker vururlar seni. Bratva kadınlarına bakılmaz. Buraya gelmeden önce Douglas’la görüştüm. Ne olursa olsun Valeria’yla birebir görüşmememizi veya konuşmaya cesaret etmememizi söyledi.” Onun yanında olmama rağmen ona bakmayacak mıydım? Adaletine soktuğumun Bratva’sı.
“Sık dişini diyorsun yani.” Başını onaylarcasına salladı.
Pakhan’ın sana güvenmesini sağlamaya geldin Hakan. İllaki ona ulaşacağın ve konuşacağın zaman olacak.
“O zaman gidelim.” Araba durduğunda açılan kapıdan indim. Soğuk hala burada alışamadığım bir gerçekti. Adımlarım ilerlerken bakışlarım benim varlığımdan hoşlanmayan korumalarda gezindi. Bazılarını Raskol evime geldiği zamandan anımsıyordum. Geri kalanı tamamen Pakhan’ın adamlarıydı.
“Üzerinizi arayacağım.” Yaroslov, tam karşımda durduğunda meydan okuyan bakışları ağır ağır yüzümü inceledi.
“Silahım yok.” Arabada bırakmış olsam da ellerimi iki yana açtım. Hızla silahımın olup olmadığını kontrol etmeye başladığında bakışlarım onun arkasındaki kalabalıkta gezindi.
O neredeydi?
Yaroslov geri çekilip Faruk’un üzerini ararken arka bahçeden çıkan ikiliye gözüm kaydı. Raskol ve Valeria. Üzerinde renkli bir takım vardı. Etraftaki siyah takımlara inat giyilmiş bordo takımına eşlik eden kırmızı rujunu buradan bile seçebiliyordum. Saçları yine topuzdu. Raskol her ne anlatıyorsa onu güldürüyordu.
Göğsümdeki anlamsız kıskançlığı bastırmaya çalışarak Yaroslov’a döndüm. Abisinden bile kıskanmak saçmalık olsa da onun gülüşlerini sadece kendime isteyecek kadar bencil bir istekle dolup taşıyordum.
“Temiz.” Yaroslov etrafındaki adamlara duyurduğunda bakışlarını gözümün üzerine dikti. “Onu zor durumda bırakma.” Bahsettiği kişinin karım olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü.
“Bana tavsiye verme.”
“Tavsiye değil. Tehdit. Onu zor durumda bırakma. Bratva’dan çıkamadan ölürsün.” Ölmekten korktuğumu falan mı sanıyordu? Ona bir adım yaklaştığımda Faruk elini göğsüme yaslayıp sırtıma birkaç kez vurdu.
“Saçmalama.” Geriye adım atmamı sağlayan Faruk’un cümlesi veya beni geriye çekmesi değildi. Yaroslov’un arkasında beliren Raskol ve Valeria’ydı.
“Bir sorun mu var?” Raskol’un otoritesiyle Yaroslov sağa kayıp hafifçe başını eğdi. “Silahları var mı diye kontrol ediyorduk Volk.” Yaroslov’un itaati kaşlarımı çatmama neden oldu. Pakhan’ın damadı olsaydı, beni kapıda karşılayıp üzerimi aramazdı. Raskol’a itaat eder gibi başını da sallamazdı.
Ya değilse?
Kalp atışlarım farkına vardığım gerçekle ritmini şaşırırken bakışlarım bir kez daha Valeria’nın elindeki yüzüğe kaydı. O yüzükten nefret ediyordum.
“Silah yok.” Dedi Yaroslov. Bakışlarımı kaldırdığım sıra Raskol başını salladı. Dudaklarını aralasa da konuşamadan bakışları Valeria’ya kaydı. Raskol’un kolundan çıkıp bana yaklaştığında bakışları çenemdeydi. Burnuma özlemini çektiğim o lavanta kokusu gelecek kadar yaklaştığında bile bakışlarımız kesişmedi. Elini uzattığında parmak ucu enseme sürtündü.
“Kar-”
“Ne govori.” Konuşma. Sert ses tonu söyleyeceklerimi yutmama neden oldu. Gömleğin yakasından içeri elini kaydırıp hançerim kadar etkili olmasa da kullandığım ve gizleyebildiğim iki bıçağa ulaştı. Bakışlarını kaldırdığında gözlerimiz kesişti.
“Ailemin evine bıçaklar dahil, hiçbir silahla giremezsin.” Yavaşça yutkunduğumda sakladığım son silahımı çekip benden uzaklaştı ve çenesini dikleştirdi. Gözlerindeki meydan okuyuş netti.
Ailem.
Onun ailesi bendim, benim ailem de oydu.
Ailem.
“Dobró požálovat’.” Hoş geldiniz. Eliyle masanın olduğu kısmı gösterip Yaroslov’un yanına geçti. Buranın altını üstünü getirip onu yanımda götürme arzum gittikçe büyürken Faruk boğazını temizledi.
“Gidelim. Dikkat çekiyoruz.” Toparlan Hakan.
Toparlan Karanbey.
Tamamen silahsız bir şekilde Pakhan’ın inine girmekten hoşlanmıyordum. Yine de bakışlarımı Raskol’a çevirip başımı salladım ve her şey yolundaymışçasına masaya ilerlemeye başladım.
Siktiğimin hiçbir şeyi yolunda değildi.
Onun bakışları aramızda kilometreler varmış gibi yabancıydı. Ona nasıl ulaşacağımı da buradaki dünyanın karmaşıklığını da bilmiyordum. Pakhan’ın tam karşısında durana kadar zihnimdeki düşünceleri ölçüp tartmaya çalışıyordum.
“Hoş geldiniz.” Dedi İngilizceyle. Hiç hoş gelmediğimi adamlarının yüzünde görebiliyordum. Yine de kibarca karşılık vermekten geri durmadım. “Babanın senden bahsettiği gibi duruyorsun.” Bu iyi miydi yoksa kötü mü?
“Babam benden iyi bahsetmeyeceğini varsayarsam cümlenizi kötü bir şekilde yorumlayacağım.” Gösterdiği sandalyeye oturduğumda Pakhan kendi yerine yerleşip şüpheyle beni seyretmeye başladı.
“Sen babanın bahsettiği gibi misin?” diye sordu.
“Babamın sizi kandırmak için benimle ilgili ne söylediğini bilmeden ne bir şekilde bu sorunuza cevap vermem. Babam bana adımın Karanbey olduğunu söylese muhtemelen bunu bile sorgulardım.” Gözlerindeki memnuniyet dolu ifadeyi etraftaki adamlarına çevirdi. Bunu fırsat bilip karşımda oturan kadına baktım. Yaroslov masadan fazla uzaklaşmadan ayakta dikilmeye devam ederken Valeria’nın bir yanında Raskol, diğer yanında Fedor vardı.
Yaroslov, onun hayatını paylaşmaya karar verdiği adam değildi. Olsaydı bu masada oturan olurdu. Omuzlarım gevşerken derin bir soluk alıp rahatladım. Bakışlarım yüzüğüne kaydı tekrar tekrar. Niye yüzüğü vardı o zaman?
“Misafirlerimiz geldiğine göre yemeğe başlayabiliriz.” Pakhan elini kaldırdığında bakışlarımı önümdeki çorbaya kaydırdım. Kesinlikle Faruk’un çorbasına göre rengi farklıydı.
“Çorba sevmez misin?” Raskol’un cümlesiyle bakışlarımı ona doğru çevirdim. Gözlerinde sinsi bir parıltı vardı. “Varvara, misafirler için özel çorbasından yaptı.” Çorbayı içmezsem kafama sıkmaya hazırlanırmış gibi görünüyordu.
“Ukha. Bu çorbayı bir kez içsem de bunun kadar lezzetli değildi.” Faruk’un cümlesiyle gözlerimi kıstım. Ne? Bakışları beni bulduğunda “Cahil.” Diye mırıldandı Türkçesiyle. “Balık çorbası gibi bir şey.” Bana cahil dediği zaman Valeria’nın hafif kıkırdayışı kulaklarımı buldu.
“Daha önce nerede içtin?” Pakhan’ın merakıyla Faruk öne eğildi.
“Benim deli bir ninem vardı. Rus mutfağına aşıktı. Bizim mutfağımızdaki yemeklere uyarlayıp dururdu.” Harbiden ninesi delinin tekiydi. Tatsız çocukluk anılarını umursamamak için çorbadan bir kaşık içtiğimde öksürmeye başladım. Acı, ağzımdan mideme doğru beni yakıp kavururken suya uzansam da Raskol bardağı önümden aldı.
“Buranın adetlerine göre çorba içene kadar su içilmez.” Yalancı piç. Sesindeki eğlence ve sinsilikle ters ters ona baktım. Umursamadan göz kırpıp çorbasını yudumladı. Fedor eğilip Valeria’ya bir şeyle söylediğinde şaşkınca Raskol’a döndü.
“Bizim öyle bir adetimiz yok ki.” Raskol, onu umursamadan çorbasını içerken başıyla önümdeki çorbayı işaret etti. Ağzımın her bir yanı acıyla yansa da meydan okuyuşunu kabul edip çorbayı içmeye devam ettim. Valeria’nın bakışları çorbama kaydığında kaşları ağır ağır çatıldı. “Çorbasına acı mı koydurdun?” Acı, mideme ilerleyen yangını harlarken son kaşığı yudumlayıp Faruk’un suyuna uzandım.
“Raskol şakaları sever.” Dedi Pakhan. Şakasına Raskol’un kafasına sıkmak beni de şakacı biri yapabilirdi. Dudaklarım hissizleşirken midem ağrıyordu. Önümdeki boş kâsenin yerini adını bilmediğim yemeklerle doldurulmuş servis tabağı aldı. Yemekten ziyade suya ihtiyacım vardı.
“Acı sevmez misin?” Raskol hafifçe gülerek başını sağa yasladığında suratına yumruk atmak istiyordum. Dudaklarım acıdan hissizleşmiş, gözlerim yaşarıp duruyordu.
“Acı severim.” Normalde acı eşiği, yüksek biriydim. Çorbaya koyduğu acıyı daha önce yemediğime emindim. Vicdansız ne koyduysa yakmıştı beni.
“Acı sevdiğini duymuştum. Bu yüzden daha önce Türkiye’de bulamadığın bir acıyı bulmakta zorlandım.” Piç. “Acıyı umarım sevmişsindir.”
Raskol’u dövmek istemiyorsun Hakan.
Raskol’u öldürmek istemiyorsun Hakan.
Pakhan elini salladığında Raskol’un neşesi dağıldı ve sustu. Yemek Pakhan’ın sessizliğiyle sürerken karnımdaki ağrıyla bu masada oturmaya devam etmek işkenceden farksız olmaya başladı.
“İyi misin lan?” Faruk fısıldayarak kulağıma yaklaştığında başımı sağa sola salladım. Karnımdaki yangını durdurabilecekmişim gibi elimi yasladım. Son zamanlarda o kadar çok alkol tüketip midemi mahvetmiştim ki Raskol’un bulduğu acı her şeyi daha da tatsızlaştırıyordu.
Üzerimde hissettiğim bakışla ifadesiz kalıp her şey yolundaymış gibi durmak zorlu bir savaştı. Valeria yemek boyunca her an ayılıp bayılacakmışım gibi ara ara beni kaçamak bakışlarla seyrediyordu.
“Biz kalkalım artık.” dedim artık dayanamadığımı hissettiğim o noktada. Yemek masası toplanmış, kahve servisi başlamıştı.
“Gitmenize gerek yok.” Pakhan arkasına yaslanırken şüpheyle yüzümü inceledi. “Burada misafirimiz olarak kalabilirsiniz.” Pakhan kendi evini Türk mafyasından gelen iki kişiye mi açıyordu? Bu hiç inandırıcı gelmiyordu.
“Beni gözetlemek için yanı başınızda olmama mı ihtiyacınız var?” Onun gibi arkama yaslanıp midemdeki yangını bir anlığına unutarak kıpırdamadan baktım ona.
“Açık sözlüsün.”
“Sizin de aynı şekilde açık sözlü olmanızı isterim.” Kaşları hafifçe yukarı hareketlendi. “Yanlış anlamayın. Buradayım ve size sorun çıkarmaya gelmedim.”
“Karını aradığını duydum. Karını niye topraklarımda arıyorsun?” Bu detayı ondan saklamaları çok normaldi. Raskol gelip Valeria’yla evli olmadığımızı söylerken Bratva’nın kurallarından bahsetmişti. Bratva’ya ait olan Bratva’yla evlenirdi. Düşünceleri ve kuralları pek umurumda olmasa da Valeria saklamak istediyse buna uymaktan başka çarem yoktu.
“Babam yüzünden karım kayboldu. Onun yüzünden kaçırdım.” Valeria’nın adını vermek onun içinde tehlikeli olacaktı. Burada nasıl bir hayatı olduğundan emin değildim. Pakhan’ın güvenini kazanmadan ve Valeria’yı ikna etmeden acele hareket etmeye niyetim yoktu.
Karım bana aitti ve zamanı gelince bunu dile getirecektim.
“Onu kaçırdıysan, bu babanın değil senin sorununmuş gibi geliyor.” Raskol’un cümlesiyle irkildim. Kaşlarım hafifçe çatıldığında bakışlarımı ona çevirdim. Elinde olsa beni öldürecekmiş gibi bakıyordu. “Karını ne diye burada arıyorsun?” Varlığımdan rahatsızdı. Burada olmaktan rahatsız hissediyordum. Bakışlarım bir anlığına Valeria’ya kaydı. Rahatsızlığım silinirken boğazımı temizledim ve Pakhan’a döndüm.
“Karımın burada olduğundan eminim. Babam ortadan kaybolmadan önce söyledi.” Artık yalanları menfaatim için kullandığımda yanlış hissettirmiyordu. Dürüst savaşmam bana bir şey katmamıştı.
“Burada karını aramana izin vereceğim ama gözümün önünde olacaksın.”
“Burada kalmam niye bu kadar önemli? Zaten merkezdeki otelde kalıyorum ve eminim ki oranın sahibi de size çalışıyor.” Pakhan’ın elinin uzandığı otellerden birini seçmek bir kumar olsa da onun dikkatini çekecek önemli bir adımdı. Aslında onun bağlantılı olduğu otelde kalışım bile meydan okumaktı. Onun yüzde yüz kontrolünün olduğu bir alanda uyuyabilmek ondan korkmadığımı ve çekinmediğimin kanıtıydı.
“İki torunumun hayatını sana borçluyum.” Elini iç cebine atıp telefonunu çıkardı ve ekrana bastıktan hemen sonra masanın üzerine bıraktı. “Garip bir tesadüf veya bile isteye yapılmış plan…Siz geldikten sonra saldırılarımız arttı.” Bakışlarım oynatılan videoya kaydı. Öne kayıp kaşlarımı tamamen çattım.
“Odamıza kamera mı koydurdun?” Sesim kendiliğinden yükseldiğinde masadaki tüm adamlarının ters bakışlarının hedefi haline geldim. Sikimde bile değildi.
“Dediğin gibi oranın sahibini tanıyorum. Ben yaşlı bir adamım ve kuruntularım var.” Dirseklerini masaya yaslayıp öne eğildi. “Kuruntularımın üzerine gitmezsem yanlış kararlarla birilerini öldürmeye meyilliyim. Ama sana can borcumuz varken bunu yapmak bana yakışmayacağını düşündüm.”
“Senin topraklarına, senin izninle varız. Neyin kuruntusu? Geliş nedenim belli ve-” Elini kaldırıp susmam için salladı.
“Baban beni kandırdı. Senin beni kandırmayacağını nereden bileceğim? Tüm bunların bir plan olmadığını…Gözüme girmeye mi çalışıyorsun? Yaşlı bir adamım ama kör değilim.”
“Kör olduğunuzu düşünseydim, babam gibi sizi iş bahaneleriyle kandırırdım. Sizde kanardınız.” Kesinlikle artık benden nefret ediyordu. “Ben babam değilim Pakhan. Sizi kandırmakla ilgilenmiyorum.”
“Seninle ilgili duyduklarımdan biri de buydu. Sivri dilin ve ölmeyeceğini varsayarak cesurca konuşmaktan vazgeçmeyişin…Baban bununla ilgili daima yakınırdı.” Elini ağır ağır çenesine sürerken bakışları avından ayrılmayan bir kurt gibi benimkilerden ayrılmadı.
“Ölmeyeceğimi varsaymıyorum. Hepimiz bir gün öleceğiz ve şu an ölmeyeceğim. Diğer meseleye gelirsek,” Başımı ağır ağır salladım. “Evet, gözünüze girmeye çalışıyorum. Babam sizi kandırdı. Beni de kandırdı.” Sessizce yüzüne bakmaya başladığımda niyetimi yavaş yavaş fark ediyor olduğunu gördüm.
“Babanı bulmamı istiyorsun.” Başımı ağır ağır salladım. “Niye sen bulmuyorsun?”
“Daha önemli bir işim var. Karımı bulmam ve ona ulaşmam lazım.” Bana gelmesini ve ömür boyunca bende kalmasını sağlamanın, beni affetmesinin bir yolunu bulmak babamı bulmaktan çok daha önemliydi. “Babam sizi kandırdığına göre ona öfkeli hissediyor olmalısınız. Cezasını ben değil sizin kesmeniz daha iyi olur.”
“Babanı öldürdüğümde kan hakkı için kapımda belirmeyeceğini nereden bilebilirim?” Ben karıma ulaşırken Pakhan’ı oyalayacak bir intikama ihtiyacım vardı. Eğer babamın peşine düşerse torunu için geldiğime odaklanamayacaktı.
“Çünkü artık babamla ilgilenmiyorum. Sözüme güvenin. Onun kanın bir damlası için bile hesap sormayacağım.” Pakhan elini tekrar iç cebine atarken sessiz kaldı. Bakışları benim yüzümden ayrılmadan söylediklerimi zihninden tartmaya çalıştığını görebiliyordum. Cebinden çıkarttığı metal kutuyu açarken avucuna ilaçlarını boşalttı. Boştaki eli suya uzandığı sıra sandalyenin çekildiğine dair o gıcırtı duyuldu.
“Dur.” Pakhan, Valeria’ya dönünce bakışlarım ona kaydı. Oturduğu yerden ayaklanmış ve endişeli bakışlarla Pakhan’ın avucundaki ilaçlara bakıyordu. Masanın etrafını dolaşıp Pakhan’ın yanında durdu.
“Bunlar senin ilacın değil.” Pakhan dikkatle avucundaki ilaca bakarken kafası karışmış gibiydi. “Deduşka, ilaçlarını kim hazırladı?” Endişesini buradan hissedebiliyordum.
“Bunun sarısı biraz soluktu. Bunun da her zamankinden daha büyük olduğunu görmüyor musun?” Bakışlarını etrafta gezdirdi. “İlacı kim hazırladı?” Bağırışı bahçede yankılanırken kaşları çatılmıştı. Raskol oturduğu yerden kalkıp içeri girdiğinde bir süre sonra elinde ilaç kutularıyla geri döndü. Kutulardaki ilaçları sıra sıra kontrol etmeye başladıklarında Valeria’nın neyi kastettiğini daha iyi gördüm.
Gelmeden önce Faruk’un gerçekleşen saldırılardan haberdar edişini anımsadım. Raskol’un aniden etrafının sarılıp dövülmesi, gözümüzün önünde Fedor ve Valeria’nın olduğu restoranın taranması ve Pakhan’ın zehirlenmesi. Pakhan’ın elindeki ilaçların ne işe yaradığını bilmesem de tahmin etmesi zor değildi.
Bakışlarım sıra sıra etraftaki insanlarda gezindi. Biri Nikoloeva ailesini hedef alıyordu ve tüm bunlar gerçekten biz geldikten sonra başlamıştı. Faruk’a döndüğümde düşüncelere dalmış bakışları beni buldu. İkimizin de aklına aynı isim gelse de onun Bratva’ya uzanacak kadar eli kolu uzun olmadığını biliyorduk ve Pakhan’ın torunlarıyla beraber ölmesi ona hiçbir şey katmayacaktı.
Ümit Karan, kendisine katkısı olmayan hiçbir adımı atmazdı.
Pakhan oturduğu sandalyeden kalkıp silahını çektiğinde Valeria korkuyla geriye çekildi. Oturduğum yerden ayaklanıp onun önüne geçme hissiyle dolup taşarken Faruk, sertçe kolumu tuttu ve durmam için sıktı. “Bu onların aile meselesi. Sakın Hakan.”
Pakhan silahını Valeria’nın arkasına kalan korumaya doğrulttu ve sıktı. Diz üstü yere düştüğünde acı dolu iniltisi bahçede yankılandı. “Kim istedi?!” Pakhan ona yönelirken Valeria arkasına bakmadan Pakhan’ın sandalyesine bakmaya devam ediyordu.
“Yaroslov.” Raskol’un seslenişiyle Yaroslov, Valeria’nın yanına gelip omzunu sardı ve onu içeri yönlendirdiğinde Raskol adımlarını Pakhan’ın yanına yönlendirdi. Oturduğum yerden kalkıp Valeria’nın peşinden gitmek istesem de yapamadım. Bu evde siktiğimin kontrolü bende değildi.
“Kim?!” Pakhan silahın kabzasıyla korumanın çenesine vurduğunda başımı sağa yasladım. Öldürülmekten korkmayan bir adam olduğunu bilmesem ölümden korkuyor ve bu korku onu için için yiyor diyebilirdim.
“Siktir et. Seni burada yalnız bırakmıyorum.” Faruk fısıldadı. Pakhan vurduğu korumayı götürmeleri için başını salladığında Artem yaklaşıp adamı yerden kaldırdı ve gözden kaybolana kadar onu tek başına rahatlıkla taşıdı.
Raskol, Pakhan ve Fedor onları duyamayacağım uzaklıkta konuşurken Pakhan bakışlarını bana çevirdi. Ne? Yine ben mi suçluyum? Bu çok can sıkıcıydı.
“Karanbey,” Raskol yanıma yaklaşırken gergin yüz ifadesini silmemişti. “Odanızı göstersinler. Bir süre misafirimiz olun.” Bu bir rica değildi, emirdi. Ayağı kalkıp Raskol’un tam karşısında durduğumda bakışlarında meydan okuyan o ifade belirdi.
“İlaçlarla bir ilgim yok.”
“Biliyoruz. Rus topraklarındasın ve burada güvende değilsin.” Pakhan’ın masaya bıraktığı telefonun ekranını açıp görebileceğim şekilde bana çevirdi. Sinirden devamını seyredemediğim video oynatılırken Raskol konuşmaya devam etti.
“Dün gece.” Sarhoş olup Valeria’nın evlendiği fikriyle acı çekip sızdığım odamdaki kameraydı. Video ikiye bölünmüştü ve Faruk’un uyuduğu oda yerine benimkindeki hareketlilikle kaşlarım hafifçe çatıldı. Kar maskeli, gölgeler içinden çıkan biri yatağa yaklaşıp sprey gibi bir şey sıktığında bakışlarımı Raskol’a çevirdim.
“Pakhan senin burada kalmanı istiyor, çünkü onun bile güvende olmadığı toprakta misafirinin güvenliğinden endişe ediyor.” Videodaki adam hançerini çekip bana saplayacağı anda arkasında beliren başka bir maskeli adam tarafından etkisiz hale getiriliyordu. Sabah uyandığımda odada en ufak boğuşma izi yoktu. Yine de dün gece uyurken üzerimde olan takım ve sargılı elimi görmek söylediklerini kanıtlayan detaylardı.
Dün odaya biri girmiş ve beni öldürmek istemişti. Bu gerçek burada ciddi anlamda güvende olmadığımı ve öldürülmek için gölge gibi takip edildiğimin altını kalın çizgilerle çiziyordu.
Biri benim bu topraklarda ölmemi istiyordu.
“Bu evde Pakhan, güvende değilken misafirleri nasıl güvende olacak?” İma ettiğim düşünce basitti. Onlara saldırılıyordu ve en az benim kadar güvende değillerdi. Niye kendilerini bile koruyamadıkları bir zamanda benim güvenliğimden endişe ediyorlardı? “Bu işte babam var, değil mi?”
“Bu işte hepimiz varız.” Diye düzeltti. “Özellikle de o.” O derken kimi kastettiğini biliyordum. “Burada kal.”
“Ne demek özellikle o?” Valeria tehlikede miydi?
“Fazlasını öğrenmek istiyorsan kal.” Hızla yanımdan ayrıldı ve bakışlarını etrafta gezindi. Masadaki adamlar çoktan etrafa dağılmış Pakhan içeri girmişti. Fedor, Faruk, Raskol ve ben kalmıştık.
“Ne istiyor?”
“Kalmamı. Dün gece beni öldürmeye biri girmiş.” Faruk kaşlarını hafifçe çattı. “Sprey sıkılmış.”
“Bu yüzünden otelden çıktığımızdan beri takip ediliyorduk. Bratva’nın kalbine girince takip edenin Pakhan olduğunu düşünmüştüm.” Bunu ben niye fark etmemiştim ki? Buraya gelmeye o kadar odaklanmıştım ki bunu gözden kaçırmıştım.
“Bu video da bir yalan olabilir. Yani oyunla kahramanlık oynuyor olabilirler.” Faruk başını sağa sola salladı. Hiç kimseye güvenmiyordu ve haksızda sayılmazdı.
“Elime bak. Odama giderken götürdüğüm viski şişesi de baş ucumda. Dün birileri odaya gerçekten girdi Faruk.” Ve ruhumuz bile duymadı. “Otelde uzakta kalıp bir şeylerin olmasını beklemek yerine Pakhan’ın evinde kalmayı tercih ederim.”
Bu işte hepimiz varız. Özellikle de o.
“Sen Asya’nın yanına dön. Ben-”
“Siktir git. Bok giderim. Bensiz arkandan şişlerler seni.” Bakışları etrafta gezinirken kocaman gülümsedi. “Nerede uyuyacağız biz? Bu seferki kamerasız oda olsun, lütfen.” Fedor, Faruk’a ters ters bakarken Raskol ağır ağır başını salladı.
“Eşyalarınızı alana kadar hazırlıkları yaptırırım.” Bizim de hazırlanmamız için vaktimizin olduğu anlamına geliyordu bu.
“Hadi Faruk.”
VALERİA
“Niye bizimle kalmak zorundalar ki? Dönsünler ülkelerine.” Raskol beni umursamadan bardağına adını bilmediğim içkiyi boşalttı. “Raskol.”
“Bir şeyler dönüyor Valeria. Onlar gitmeyecek, işleri var. Otelde de birileri onları öldürecek.” Bu da ne demekti? Sormama fırsat vermeden konuşmaya devam etti. “Geldiğin ilk zamanlar sana zarar verenleri tek tek öldürdüm.” Bakışlarındaki netlik beni bulduğunda uzanıp yanağımı sıktı. “Burada güvende olurlar. Onları da korurum.” Önce kendini korumasını söylemek istesem de sustum. Yüzündeki morluklar hiç iç açıcı görünmüyordu. Bratva gittikçe tehlikeli bir yere dönüyordu.
“Pakhan her şeyi anlar.” Hakan bakışlarını kaçırsa da bana nasıl baktığını görebiliyordum. Pakhan kesinlikle aptal bir adam değildi. Her şey ortaya çıkarsa ona yapılacakları durduramazdım.
“O dönmeyecek. Kabullen. Burada kalması onun için de zor. Yine de otelde kalacağına burada kalacak. Bir şeyler değişiyor Volk. Bu saldırılar tesadüf falan değil. Biri, birbirimizi suçlayıp savaş başlatmamızı istiyor.” Bu savaştan kimse kazançlı çıkmazdı. Kim niye durduk yere savaş başlatmak için uğraşırdı ki? Pakhan güçlüydü ve yıllardır Bratva’yı öyle güzel yönetmişti ki herkesin kazancı ikişer üçer kat artmıştı. Böyle bir durumda Bratva’dan birisi çıkıp o tahtı istemezdi. Koltuğa oturmadan bile zengin ve mutlulardı.
Hakan’da Türk mafyasında başarılıydı, Valeria. Onu da savaşa sürükleyen kişiler elindeki o yılların gücünü isteyenler değil miydi? Yalnız babası değildi bunu yapan. Kendi ikizi, Sibel, Özkan…
Pakhan’ın tahtını kim isterdi ki? Bakışlarım aile resmine kaydı. Pakhan ve iki oğlu yan yana tüm ciddiyetiyle duruyorlardı. Yıllar öncesine aitti, dedem burada daha genç görünüyordu. Babam öldürülmüştü. Nina halam kayıptı. Amcam, Amerika’daki Bratva’nın başındaydı. Amcam ve Nina halam baş şüphelilerdi.
“Nina halam nerede?” Dikkatle bakışlarımız kesişti.
“Bilmiyorum.” Dedi Raskol umursamaz ses tonuyla. “Evden kaçtı ve bir daha ortaya çıkmadı.”
“Niye kaçtı?” Ağır ağır bakışlarını çevirdi. “Nina halamı konuşmaktan niye kaçınıyorsun?”
“Çünkü bilmiyorum. Halamız cıvıl cıvıldı ve hiçbir düşüncesini net bir şekilde göstermezdi. O ağlarken aslında içten içe sinsice gülerdi. Güldüğü zaman aslında göstermediği bir yarasını korumak için içine içine ağlardı. Tek bildiğim buradan nefret ettiğiydi.” Bratva’yı yok edecek kadar nefret edebilir miydi peki?
“Amcam niye Rusya’ya gelmiyor?” Konuyu aniden Yegor amcama getirmem hiç hoşuna gitmemiş olacak ki suratını buruşturdu.
“Amcam mı? Konudan konuya atlamana hala alışamadım.” Diye homurdandı Raskol. Bakışlarımdaki kuşku dolu ifadeyle ona bakmamdan rahatsızca kıpırdandı. “Ne?”
“Nadia’yı buraya getiren kendi amcasıydı. Peki onu isteyen kimdi? Bundan hiç bahsetmedin. Buldunuz mu?” Kaşları ağır ağır çatılırken Fedor içeri girdi. Raskol’un söylediklerini anımsadım. Fedor’un, Nadia’yı görünce beti benzi atmış olduğunu söylemişti. Kaşlarım iyice çatıldı.
“Fedor, sana sormak istediklerim var.” Aniden sorgu yargıcına dönmüştüm. Aylardır buradaydım ve sürekli sorularımın cevabını alamadan konunun kapatıldığına şahit oluyordum. Bugün eksik parçaları öğrenmek için sonuna kadar gidecektim.
“Bakışlarından hoşlanmadım. Ruhumu görüp parçalayacakmışsın gibi bakmayı kes.” Fedor homurdanarak koltuğa çöktü. Eli yarasının olduğu kısma kayarken acı dolu bir soluk serbest bıraktı. Raskol odanın kapısını kapattığında Fedor’un önündeki sehpaya oturdum.
“Nadia’yı nereden tanıyorsun?” Elini kucağına indirip doğruldu. Bakışlarındaki eğlenceli parıltıyla önce bana sonra Raskol’a baktı.
“Dadından sonra kardeşinin arkasına mı gizleniyo-” Elimi göğsündeki yarasına bastırıp arkasına yaslanmasını sağladığımda cümlesinin devamını getiremedi.
“Ailemin bir parçası mısın? Yoksa karşısındaki bir tehdit misin?” Eli bileğime sarıldı, yarasına yasladığım elimi çekmedim. “Abimle aranızdakiler umurumda değil. İkiniz biraz gergin tiplersiniz. Görebiliyorum. Sizin aksinize ben gergin biri değilim Fedor. Deliyim.”
“Ailedeki tek deli sen misin?” Acısına rağmen gülüşünü genişletti. “Derimi canlı canlı yüzsen bile ben istemediğim sürece beni konuşturamazsın.” Dudaklarımı kıvırıp kıkırdadığımda elimi daha çok bastırdım.
“Gerardo aynısını söylemişti.” Bakışlarındaki neşe aniden yerini buz gibi bir karanlığa bırakırken bileğimi sıkıp elimi yarasından uzaklaştırdı. “Kim dedin?”
“Gerardo.” Dedim bir kez daha. “Selamını bizzat iletmemi rica etti. Aklımdan kaçtı sanırım.” Fedor bileğimi bırakmadan doğrulduğunda Raskol’un hareketlendiğini gördüm.
“O itin adını yanımda söylemeye nasıl cüret edersin?” Kontrollü davranmasından sıkılmıştım. Onun kontrolünü yerle bir eden tek bir isim vardı. Douglas’la aralarındaki problem umurumda değildi. Ona soru sorduğumda pişkin pişkin sırıtıp sakin kalmasından bıkmıştım. Bratva’daki herkes biraz biraz deliydi ve Fedor’un deliliği kesinlikle Doug’tan geçiyordu.
“İkiniz kesin şunu.” Raskol, bileğimi tutan Fedor’un elini çekmeye çalışsa da inatla daha çok sıktı.
“Kardeşin Türk mafyasından biriyle evlenmesini gizlemeni anlarım da o piçe mi çalışıyor?!” Bağırışını umursamadan bileğimi tutan eline dişlerimi geçirdim, küfür savurarak beni serbest bıraktığında Raskol’un kolunu tutmaya çalışmasına izin vermeden avucumu tekrar Fedor’un yarasına bastırdım.
“Beni kaçırdılar Fedor.” Yaraya daha da bastırırken deliliğimi gizleyemeden gülümsedim. “Türkiye’de oyun oynamıyordum.” Evliliği bilmesine rağmen kendisine saklamasından memnun olsam da artık onu konuşturmak için devam etmem gerekiyordu.
“Gerardo’yu nasıl tanıyorsun o zaman?” Öfkeyle homurdandığında kaşlarımı hafifçe yukarı kaldırdım.
“Babası beni Türk mafyasına götürdü. Nadia’yı burada birine teslim edip gidecekken onların işine çomak soktum. Buradan biri, Bratva’dan gitmeme neden oldu. Gerardo da yabancısı olduğum topraklarda, Capo’luğun bir baskını sırasında beni kurtardı.”
“O bir Rus’a günahını bile vermez.” Elimi itip ayağı kalktığında suratını buruşturup elimi bastırdığım yarasını ovuşturdu. Aralarındaki sorunun nedenini bilmeden oturduğum yerden kalkıp onun karşısına geçtim.
“Nadia’yı nereden tanıyordun?” Raskol kıpırdamadan olduğu yerde durarak Fedor’un cevabını bekliyordu. “Sakladığın ne varsa dökül.”
“Yoksa ne?” Çenemi dikleştirdim. Bu dünyada iyi ve kötü diye ayrım yoktu. Herkes kötüydü ve bazıları daha kötüydü. Onlarla savaşmak için kötü olmam gerekiyordu.
“Beni kötü biri olmaya zorlama Fedor. Olmaktan çekinmem. Ne biliyorsan anlatacaksın. Seni tehdit etmeyeceğim.” Kötü biri olmak istemiyordum. Ama zorlarlarsa onların zaaflarını kullanacak kadar berbat bir insana dönebilirdim.
İyi şakaydı Val, sen bile isteye birini incitemezsin.
“Nadia’yı niye bu kadar umursuyorsun? Öldü işte.”
“Ölene gözünü kaparsan yaşayanları koruyamazsın. Anlat.” Samimi bir ses tonu kullanmamdan rahatsızdı. Kesinlikle bu adamlar nezaket ve samimiyetle yumuşamaktan endişe duydukları için bu denli sert kabuklarıyla yaşıyorlardı. Bunları konuşmaktan nefret edercesine öfkeli bir soluk aldı.
“Seni kimin Türkiye’ye götürdüğünü bilmiyorum.” Uzun bir sessizlik sonrası bakışları beni buldu. “Ama Nadia’nın kim tarafından buraya gelmesinin sağlandığını biliyorum. Babam ve amcam.” İrkildim.
“Sakın babamı buna dahil edeyim deme.” Raskol odanın diğer ucundan Fedor’a yaklaştığında Fedor derin bir nefes aldı. Babam bu kadar adi biri miydi? Bir kız çocuğunu kaçırıp topraklarında hangi amaçla tutacaktı?
“Sorunlu babası olan bir ben değilim. Bunu kabullen artık. Kanımız bozuk.” Elini çenesine sürdü. “Bana inanıp inanmamanız umurumda değil. İkisini duydum. Bir deneyden bahsediyorlardı. Orlando, Gerardo’yu getirmeliydi ama onun yerine Nadia’yı getirdi.” Oğlu yerine yeğenini mi ateşe atmıştı?
“Ne deneyi?”
“Yıllar önce denenmiş bir araştırmayı tekrar üretmek için bir laboratuvarları vardı.” Fedor bakışlarını Raskol’a çevirdi. “Deneylerin detayını benden daha iyi bilirsin.” Raskol ağır ağır başını sallarken elini çenesine sürdü.
“Ne deneyi?” dedim bir kez daha.
“Yıllar önce, Rusya’da önemli bir aile vardı. Onların yaptığı bir deney başarılı oldu. Zihnin düşünmesini bastırarak komutlarla hareket eden canlı bir silah gibi düşün. Sözünü dinleyen ve sorgulamayan ordun olduğunu hayal et. Ne istersen yapıp sonraki emrini bekleyen komutla çalışan gerçek insanlar. Deney bunu vadediyordu.” Raskol bakışlarını kaldırdı. “Babamız ölünce ve ne yaptıklarını anladığımda tüm laboratuvarları yok ettim. Deneyleri yapanlar öldü.”
“Babanın istediği Gerardo muydu?”
“Babalarımızın asıl istediği…İtalyan Capo’luğuna diz çöktürmek ve pazarda tek söz hakkına sahip olan aile olmaktı. Gerardo bir sonraki nesil Capo olacaktı. Bu yüzden onu bastırıp kontrol etmek istediler.” Fedor hafifçe güldü. “Aç gözlü itler.” Babamla ilgili anımsadığım yalnızca birkaç kere yanıma geldiği zamanlar için yaramazlık yapmadan beklediğim yalnız günlerdi. Onun fotoğrafına bakmak bile hiçbir anılarımı bana geri getirmemişti. Onunla gülüp eğlendiğim, omuzlarında nazlanıp ağladığım, çocukça oyunlar oynadığım hiçbir anım yoktu.
Benim hiçbir zaman bir babam olmamıştı.
“Nadia’nın, Raskol’la olduğunu biliyordu babam. Umursamadı. O sıralar zor zamanlar geçiriyorduk. Capo’yu deviren Enrico onun yerine geçtiğinde tüm sistemi değiştirdi ve aslında Bratva’ya köstebeklik yapan herkes infaz edildi. Babamın kurduğu sistem çökünce zaten hata üstüne hata yapmaya başladı. Raskol gidip son laboratuvarları da patlatınca artık her amacı tükendi. Pakhan’da onu sürgüne gönderdi.” Sürgün mü? Anlamsız bakışlarla ona baktığımda Raskol’a döndü. “Aile tarihimizle ilgili bir şeyler anlat. Kardeşinin dünyadan haberi yok.”
“Senin anlatmanı istiyordum Fedor. Boşuna mı yarana bastırdım sanıyorsun?” Fedor’un dudakları sinsi bir gülüşle kıvrılırken elini yarasının olduğu kısma sürdü. “Nadia’yı niye anlatmadın? Raskol’da görünce mesela.”
“Raskol, onun İtalyanlara ait olduğunu nasıl öğrendi sanıyorsun?” Kibirli bir gülüşle Raskol’a baktı. “Daima aileme yardım ederim.”
“Evime gönderilen o dosyaları sen mi gönderdin?” Fedor omuz silkip elini salladı. “Niye söylemiyorsun piç?”
“Küfretme. Aile terbiyene ne oldu senin? Çok ayıp.” Fedor’un çileden çıkartan ses tonu Raskol’u hareketlendirirken gülüşünü genişletti. “Babam beni sürgündeyken bile gözetliyor. Bilmeni isterim ki yaptıklarımı ona ileten birileri varken seninle görünemezdim. Bundan sonrası içinde aynısı olacak. İkiniz benimle daha az samimi olun. Mezarınızın başına gelip kendimi suçlamak istemiyorum.” Kapıyı açtığında önüne geçtim bir kez daha. Onun kötünün iyisi olduğunu gözlemlesem de bu ailedeki yerini bir türlü anlayamıyordum. Pakhan olmakla ilgilenmiyordu. Bratva’ya arkasını dönüp kendi hayatına bakmak ister gibi bir hali de yoktu.
“İyice can sıkıcı olmaya başladınız.” Sabırsızca Raskol’a döndü. “Al şunu başımdan.” Bu kaba bir tabir olsa da umursamadım. Adamın canını bile isteye yakmıştım sonuçta. Hangimizin daha kaba olduğunu tartışmaya hiç gerek yoktu.
“Yarana bastırdığım için özür dilerim.” Birkaç saniye sessizce baktı gözlerime. “Sana soru sorduğum zaman ukala ukala konuşup aşağılamandan sıkıldım.” Kapıyı kapatıp bana yaklaştı.
“Senin varlığın hala beni rahatsız ediyor Valeria. Nikoloeva olduğun için değil. Gözlerin etrafta o kadar sinsice geziniyor ki şu an herkesin bir açığını arar gibisin. Babam gibi. Bazı yönden ona benziyorsun ve bundan nefret ediyorum.”
“Abime de söyledim. Güvende olmak için olduğum ortamı daha iyi bilmeliyim.” Kendi babasından nefretle bahsederken beni ona benzetmesi hakaretmiş gibi geliyordu. “Arkanızdan kuyunuzu kazmak için değil, güvenliğim için. Beni düşman olarak görmeye ara ver Fedor. Bratva’da yeteri kadar düşmanın var.”
“Hatırlattığın iyi oldu. Gerardo’yla bir daha konuşursan seni deduşkana şikâyet ederim.” Gözlerimi kıstığımda alnıma bir fiske vurdu. Eline vurduğumda tekrar alnıma vurdu. “Beni dinle.”
“Abi bu beni dövüyor.” Alnıma vurduğu şekilde sol kulak kepçeme de bir fiske attığında ciyakladım. Raskol’a yardım istercesine baktım. Elindeki bardaktaki içkisini yudumlarken ayağını sehpaya uzatmıştı.
“Kadınlara vurmam ben. İftira atma.” Sağ kulağıma vurduğunda elini yakalayıp ısırdım. “Vahşi kurt, bırak.” Topuzumu tutup kafamı sağa sola çekiştirdiğinde Raskol’un kahkahasını duydum.
Kardeşini dövüyorlar vicdansız herif.
“Dua et vuruldun.” Elinden kurtulduğumda Fedor geldiğim günden beri ilk kez sıcak bir sırıtışla bana bakıyordu. “Yoksa biliyorum sana yapacağımı.”
“Az önce konuşayım diye işkence yapan kimdi?” Adam fazlasıyla haklı konuşuyordu. “Çekil önümden.” Kapının önünden çekilmem için koltuğa ittiğinde dengem bozuldu ve koltuğa doğru düştüm.
Dramatik davranma. Bir de bayıl istersen Valeria.
“Fedor!” Kapıyı açacakken durup bana baktı.
“Pakhan, bana onun karısıyla ilgili sorular sordu.” Aniden ciddileşirken oturduğum yerde sırtımı dikleştirdim. “En ufak şüphede seni Bratva’daki biriyle evlendirip onun kafasına sıkar. Adımlarını düzgün at.” Kapıyı açıp çıktı ve kapattı. Ne demek kafasına sıkar?
Korkuyla Raskol’a döndüm. Pakhan’ın bu gece onu öldürmeye teşebbüs etmiş bir adamını tereddüt etmeden vurmuştu. Onu kandırdığımızı anlarsa Hakan’ı da vurabilirdi.
“Endişelenme. Pakhan’ın aklını kurcalayan başka şeyler varken bu ihtimali düşünmeyecek bile.” Ayaklarını sehpadan indirip bardağındaki son sıvıyı da midesine yuvarladı. “Yine de Fedor haklı. Pakhan’ın her şeyi yapacakmış gibi tedbiri elden bırakmamak lazım.” Ben dikkat ederdim de o bakışlarıyla belli edecekti.
“Acaba Hakan’ın topuklarına mı sıksan?” O zaman Pakhan, Hakan’ın bu evde tehlikede olduğunu düşünüp başka bir evde güvenle kalmasını isteyebilirdi.
İyi fikir Val, sıktıralım ayaklarına.
“Olur.” İnsan bir nedenini sorar veya itiraz ederdi. Hemen niye kabul ediyordu ki?
Sende ne istediğini bilmiyorsun Valeria.
“Ya Raskol.” Ayaklandı, sehpanın etrafını dolaştı. “Sıkma istemiyorum. Niye her şiddetli fikrimi hemen kabul ediyorsun? Bir sorgula.”
“Sana güveniyorum. Yeteri kadar sorgulamışsındır.” Fedor’un dağıttığı saçlarımı nazikçe düzeltti. “Endişelenme. Onun artısı var. İkimizin hayatını kurtardığı için Pakhan daha az şüphelenecek. Zaten onu izleyen ben olacağım. Pakhan diğer sorunlarını çözene kadar gözleri uzakta olacak.” Bu rahatlatıcıydı. Onu gönderene kadar rahat etmeyecektim.
Gitmesini gerçekten istiyor musun Val?
“Teknik olarak senin gözetlemen de güven vermiyor.” Diye mırıldandığımda Fedor’un yaptığı gibi alnıma bir fiske vurdu. “Ya, bir daha vurursanız-” Alnıma bir fiske daha attı. “Çığlık atarım.”
“Yapamazsın.”
“Dene gör.” Gözlerini kısıp inatla alnıma bir fiske vurduğunda çığlık atmaya başladım. Benim deli olduğumu hala öğrenememiş olacak ki şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp eliyle ağzımı kapattı.
“Sus, deli. Sus dedim.” Aniden odayı silahlı korumalar bastığında Raskol başını kaldırdı. Artem silahını doğrultarak girmişken duraksadı. Çığlığımı kestim.
Aferin deli, tüm Bratva’yı ayağı kaldır.
“Sonunda onu öldürmeye mi karar verdin? İyi fikir.” Adi pislik. Abimin elini ısırıp koltuktan kalkıp onun üzerine yürüdüğümde Raskol belimi sarıp beni durdurdu.
“Ne demek iyi bir fikir?” Artem silahını indirip etrafına baktı ve elini salladı. Korumalar geldiği gibi gittiler. “Abi Artem’in topuklarına sık.”
“Ben ne yaptım yine?” Artem silahını beline koydu. “Ortalığı ayağı kaldıran sensin.”
“Artem sen git.” Hakan’a sık dediğimde hemen kabullenip Artem’de niye kabullenmiyordu bu adam? “Ben bu deliyle ilgilenirim.” Neyle? Abilikten reddedeceğim bu herifi.
“Buna adam ayırmak denir. Yazıklar olsun Raskol.” Cık cıkladığımda Fedor’un yaptığı gibi topuzumdan tutup başımı sağa sola salladı. “Bıraksana! Çığlık atarım yine bak.” Topuzumu bıraktı. He şöyle. Sözümü dinle.
“Hadi sana geldiler yine.” Alnıma bir fiske vurdu. “Sakın çığlık atma.” Başımı sakince salladığımda durdu. Durmasını fırsat bilip onun kulağına bir fiske vurduğumda afalladı. Hızla yanından kaçıp merdivene koşuşturdum. “Volk!”
“İyi geceler R.” Basamakları ikişer üçer çıkarken gülüşlerime engel olmadım. Ardımdan gelen adımlarını umursamadan halamın odasına girip kapıyı ardımdan kapattım. Odasına girdiğine dair kapı sesi gelene kadar da kapının ardında bekledim.
“Dua et tersine denk gelmedin Val.” Rahat bir soluk alırken bakışlarım hala bana ait hissettirmeyen odada gezindi. Tüm bastırdığım ve görmezden geldiğim düşünceler zihnimi doldururken hızla üzerimdekileri değiştirip yatağa çöktüm. Saçımı yaptığım ve bozulmak üzere olan topuzumu açarak saç diplerime masaj yapmaya başladım.
“Nina hala. Ben ne yapacağım? Ya Bratva fark ederse? Ben kendimi bile zar zor koruyorum burada. Abim onu korumaz, sevmiyor. Onu nasıl kovacağım?” Kalbimde derin bir korku gittikçe büyüyordu. Zihnimde yaşanacak senaryolar beliriyordu ve her biri ölümle bitiyordu.
Gitmeliydi.
Gelmesi hataydı. Saçmalıktı.
Gitmeliydi.
“Onu kovmanın bir yolu olması lazım.” En çaresiz kaldığım anlarda bile aklıma gelen bir fikir olurken şu an zihnim çözüm üretmiyordu.
“Pakhan, onu öldürür mü?” Sesimdeki titreyişe engel olamadım. “Pakhan beni seviyor gibi. Onu durdurur mu bu?” Bakışlarımı halamın fotoğrafına kaydırdım. Kaygı yine beni ele geçiriyordu. “Onu düşünmeyeceğim. Gelmesin diye her şeyi yaptım.” Omuzlarım çökerken soluklarım kesik kesikti.
Kurtuluşum yoktu.
“Basit bir ailenin kızı olamaz mıydım? Burası kadar yorulmayacağım bir evim olsaydı keşke.” Bir süre halamın portresine sessizce bakarken yine geldiğim ilk zamanki gibi güvende hissedemiyordum. Onun gelişi tüm rol yaparak elde ettiğim anları darmaduman etmiş gerçeği gözler önüne sermişti.
Türk mafyasından biriyle evlendiğim anlaşılırsa Hakan’ı öldürürlerdi. Onun ölümünü asla kaldıramazdım. Göğsümdeki baskı artarken nefesim kesilmeye başladı. Yataktan çıktım ve balkona temiz hava almak için kapısını araladım.
Hakan’ın evinden çıktığımda Rusya’ya gelmek yerine kimsenin beni bulamayacağı bir şehirde veya ülkede yaşamak istemiştim. Bu denli karanlığa batmadığım ve kurallarını kendimin belirlediği bir hayatta nefes almaya devam ettiğim bir hayat istemiştim. Dönüp dolaşıp tekrar tekrar hapsedildiğim aynı karanlık kafesten çıkmayı bekliyordum.
“Sadece basitçe yaşamak istedim hala.” Gecenin soğukluğu odamı doldururken balkona çıkıp derin bir soluk aldım. Burnumu dolduran sigara kokusuyla suratımı buruştururken sağımdaki balkona çevirdim bakışlarımı.
Abim uyuyordu.
Sağa sola bakarken onu gördüm. Abimin alt katındaki odanın balkonuna çıkmış Hakan, sigarasını içerken bir yandan görüntülü konuşuyordu. Ekrandaki Asya kamerayı çevirdiğinde uyuyan Efe’yi gösterdi. Kocaman olmuştu.
Gözlerim yanmaya başlarken balkonda yere oturup elimi karnıma doladım. O evden gittiğimde yalnız sevdiğim adamı değil, geri kalanları da bırakmıştım ve özlemim tek bir kişiye değil kocaman aileyeydi.
“Dün ateşi çıktı. Yine de sabah kendine geldi. Ferhat abi, doktor arkadaşını buraya getirdi.” Asya’nın sesi kulaklarıma ulaşırken onun kısa da sürse arkadaşlık yaptığı anları anımsamak kalbimdeki sızıyı derinleştirdi.
“Buradaki işlerimiz uzun sürecek gibi. Faruk’u senin yanına göndereceğim.” Hakan’ın sesindeki sevgi dolu o tını anılarımın zihnimde gezinmesine neden oluyordu.
“Babamı bulup geleceğim.” Dediği an irkildim. Çenem titrerken neye ağladığımı bile bilmeden gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. “Buradakiler bana yardımcı olacak. Kendi başıma bir şey yapmayacağım. Merak etme Asya. Babamdan tamamen kurtulunca geleceğim.” Babası için gelmişti.
Kendi kendine gelin güvey olan sensin Valeria. Senin için gelmesini mi bekliyordun?
Konuşmanın devamını dinlemeden odama girip yavaşça kapımı kapattım. “Benim için gelmesini istemedim zaten hala. Evinden kovduğu kadının peşinden mi gelecekti? Bu kadarını benim gibi biri bile hayal edemez.” Benim gibi çaresiz ilk anında gördüğü ve sığındığı adama aşık olan biri için bile fazlaydı bu. Beni kıran adama hala aşık olmak bile canımı yeteri kadar yakıyorken hala onun intikamı için gelmiş olması yaralarımı tekrar tekrar kanatıyordu.
Hala önceliği babasına duyduğu öfke ve intikamdı.
“Benim evime intikamı için gelmiş.” Çenem titrerken yatağa girdim ve örtülerin altına sığındım. “O her şeyden önce babasıyla savaşını düşünüyordu zaten. Niye şaşırıyorum ki?” Düşüncelerimi sesli dile getirmek hıçkırıklarımın dudaklarımdan sıyrılmasına engel oluyordu.
“Onu unutmak isterdim, hala. Geçmişimi yeteri kadar anımsamıyorken niye onunla olan her bir saniyeyi dün gibi hatırlıyorum? Bu işkenceden farksız.” Yüzümü yastığa gömerken bastırdığım hıçkırıklarımı, daha fazla durduramadım.
Ağlıyordum, hayal kırıklıklarım canımı yakıyordu.
Ağlıyordum, çünkü o hala aynı ve önceliği babasına duyduğu intikam arzusuydu.
Ağlıyordum, hala onu sevebilecek kadar çaresiz bir aptal aşıktım.
HAKAN
Başımdaki şiddetli ağrının nedeni uykusuz geçen koca bir geceydi. Bu evin kasveti ve ağırlığı bana doğup büyüdüğüm evi anımsatıyordu. Güvende hissettirmiyordu. Etrafıma baktım. Bomboş ruhsuz bir odadaydım. Üzerimi değiştirip odadan çıktığımda merdiveni hızlıca indim. Üzerimde gezinen kuşkulu gözler eşliğinde bahçede ilerlemeye başladım.
Burada hapsedilmemiş olsam da sanki duvarların ardına bir daha gidemeyecekmişim gibi üzerime çöken korku alışık olmadığım duyguydu. Babam ceza için ufak barakaya beni kilitlediği zamanlarda bile hapsedilmiş hissetmemişken şimdi misafiri olduğum bu koca malikanede, sanki kilit altına alınmışım gibi baskı altındaydım.
On dört yıl hapsedilen kadın, bir yıldır bu evde hapsine nasıl katlanıyordu?
Ağaçlık alana yönelirken daha fazla gözetlenmek istemediğimden kaçıyordum. Onlar için düşmandım ve misafirde olsam tedbiri bırakmadan her yaptığımı görüp not etmeliydiler. Ormanda ilerlemeye başlarken bu bakışları umursamadan özgürce dolaşabilmek istiyordum. Buz gibi hava, iliklerime kadar titretiyordu ve başımın ağrısı hafifleyen kadar yürümek bana iyi gelecekti.
Gökyüzünden süzülen karla adımlarımı durdurup başımı kaldırdım. Kar bile bana onu hatırlatıyordu. Her bir zerreme o kadar işlenmişti ki hayatın olağan akışında gerçekleşen en ufak bir olay, ona olan özlemimin dayanılmaz noktalarda gezinmesine neden oluyordu.
Gökyüzünden beyaz tüy kadar hafif kar taneleri yağmaya başladığında heyecanlı bir çığlık attı. Sanki bunu kaçıramazmış gibi elini cebinden çıkartıp avuçlarını gökyüzüne açmıştı. Sanki hayatı boyunca ilk defa kara ulaşmış gibi huzurlu bir bakış vardı yüzünde. Sonunda bakışlarını bana çevirdiğinde baştan aşağı beni incelemeye başladı. Üzerimdeki pardösü kardan beyaza bulanmış ve bu onu eğlendirir gibi gözlerinde neşeli bir parıltı belirmişti. Yüzündeki huzura eşlik eden o neşeli parıltının bir parçası olmak beni mutlu etmemeliydi. “Hasta olacaksın.” Burnu gibi kulakları da kızarmıştı. Hasta olmayı umursamadan derin bir soluk alıp gülümsedi. “Kar çok severim.”
"Yine de hasta olacaksın." Saçları rüzgârda savrulurken gözlerine bakmak, kalbimde daha önce aşina olmadığım bir sızıyı açığa çıkartıyordu. Yanımdaydı ve yine de yokmuş gibi yetersizlikle çevreleniyordum. "Olmam." Derken bakışları kalbimdeki sızıyı arttıran o duygularla çevrelenmişken etrafımızı saran kara minnettardım. Ona bu kadar uzun bakmak, benim gibi bir adamın bile cesaret edemeyeceği bir mutluluktu. Kar ona bakmak için kullandığım en büyük bahanemdi.
Anılardan uzaklaşırken iç çektim. “Buradan git.” Onun sert sesini duyduğumda bakışlarımı gökyüzünden çektim ve ileride kar tanelerine bulanmış Valeria’yı gördüm. Yavaşça bana adımlarken saçları yine sıkı bir topuzdu. Niye saçları hep aynı şekilde sıkı bir topuzdu?
“Günaydın.” Diye mırıldandım. Gözleri kırmızı olsa da yüzü en az hava kadar buz gibi donuktu. “Seni-” Sustum. Onu özlemeye hakkım var mıydı? Bakışlarım eldivenli eline kaydı. Yüzüğünü sormak istedim. Zihnimi durmadan kemiren o düşünceden kurtulacak bir somut kanıta ihtiyacım vardı. Kalbim beni bırakmayacağını söylese de mantığım onu kırdığım için beni tamamen bırakabileceğini haykırıyordu.
“Git dedim. Kendi mahvolan ailenin intikamını aileme bulaştırmadan defol git.” Sözleri, keskin bir bıçağı kalbime saplamasından daha acı vericiydi. Yavaşça yutkundum. Ona yaklaştığımda çenesini dikleştirdi.
Benim asıl ailem oydu.
“Valeria.” Aramızda birkaç adım kalacak şekilde durduğumda özlemini çektiğim yüzünü seyretmeye başladım. Bana artık hiçbir duygusunu göstermiyordu. “Sana gelmeme izin vermeliydin.”
“Gelmeni istemedim.” Artık gözlerini okuyamıyordum. Önce sesi ve varlığı gitmişti. Şimdi gözlerinde ben yoktum. Parmağındaki yüzük, kalbindeki varlığımın da silinip gittiğinin kanıtı mıydı? Ondan gerçekten gitmiş miydim? Yoksa aptal kuruntularımdan biri miydi?
“Yine de geldim.” Dudaklarında acı bir gülüş belirdi.
“Keşke gelmeseydin.” Söyleyecek cümlelerini yutuyormuş gibi duraksarken bakışlarımızı ayırdı. “Git Hakan. Seni görmek istemiyorum.”
“Artık buradayım, Valeria.” Seni almadan gitmek istemiyorum. “Uzun bir zaman burada olmaya devam edeceğim.” Başını ağır ağır salladı. Bakışları hayal kırıklığıyla doluydu.
“Seni umursamayan ailenin intikamı için bu kadar hevesli olduğunu bilseydim, buraya gelmene engel olmazdım.” Bir adım gerilerken nefesim kesildi. Yanımdan geçip giderken olduğum yerde dikilmeye devam ettim.
Seni umursamayan ailenin intikamı için…
Siktir. Bu sağlam acıtmıştı.
VALERİA
Söylememeliydim. Söylememeliydim. Söylememeliydim.
Buraya babası için gelmesine o kadar sinirlenip öfkelenmiştim ki onun canını yakacak o cümleyi kurmuştum. “Bunu niye yaptın?” Kış bahçesinde bir ileri bir geri giderken onu düşünmeden edemiyordum. Hala ormanda mıydı? Yanına gidip söylediklerim için özür dilemeli miydim?
“Hayır.” Başımı sağa sola sallayıp durdum. “Söylediklerim yalan değildi sonuçta. Aynısını bana söylememiş miydi? Dürüst davrandığım için bana kızamaz.” Olduğum yerde elimi yüzüme kapatıp öfke dolu bir çığlık attım.
Ben onlar kadar acımasız olmak istemiyordum ki. Benim canımı yakıp acımasızlaştırıyorlardı.
“Kafayı mı yiyorsun?” Elimi yüzümden çektiğimde Faruk kapının önündeydi ve kollarını göğsünün üzerinde çaprazlayarak omzunu kapı pervazına yaslamıştı. “Ona göre geri döneceğim.”
“Faruk.” Sesimdeki kırılganlığı buradaki herkesten gizlerken Faruk’a yansıtmaktan çekinmedim.
“Ne bu bakış? Özledin mi beni?” Bakışlarını camın dışındaki korumalarda gezdirdi. “Özlenmeyecek gibi bir adam değilim.” Hala aynı şapşallıktaydı. Ona sarılmak istesem de izleniyorduk.
“Sana sarılırsam öldürülürsün. Gel sarılayım.” Yalandan ona doğru bir adım attığımda şaşkınca geriledi.
“Ne demek sarılayım? Canıma kastın mı var?” Cık cıklarken elini göğsüne yasladı. Onu gerçekten özlemiştim. Hakan’la ormandaki karşılaşmamızla ilgili anılarım silikleşirken Faruk’un neşeli ruh hali ilaç gibi gelmişti.
“Evet. Gel kocaman sarılacağım.” Hafifçe kıkırdamaya başladığımda başını sağa sola salladı.
“Defol git ya. Evde bekleyen kardeşim var. Ne demek sarılayım? Vicdansız.” Kıkırdayışım gülüşü dönerken korumaların kör noktası olan tekli koltuğa oturup başımla oturmasını işaret ettim. Sol çaprazda benden en uzak koltuğa yerleşti.
“Korkuyor musun Faruk?”
“Tabi ki korkuyorum. Ne sandın? Bende insanım.” Söylediklerinin aksine oturduğu koltuğa iyice yerleşti. Sağ ayak bileğini sol dizine yaslayıp bakışlarını camın ardındaki adamlarda gezdirdi. “Sen?” Ben ne? Bakışları beni buldu. “Burada korkuyor musun?”
“Bilmem. Ama sanırım biraz benden korkuyorlar.” Gözlerini kısıp sözlerimi tartarcasına dikkatle yüzüme baktı. “Buradakiler ne şakalarımdan ne ani gülüşlerimden bir şey anlıyorlar. Gülünce ödleri kopuyor.”
“Geldiğimizden beri güldüğünü görüyorum.” Başımı sallarken arkama yaslandım. “Buradaki silahın bu mu?”
“Deli olduğumu düşünüyorlar, yani kısmen evet. Bir kere ayağım kaydı, başımı çarpıp havuza düştüm. Tabi beni çıkarttılar falan. Kendime gelince gülme krizine girdim.” O gün benim kesinlikle deli olduğumu düşünmeye başlamışlardı. Tüm korumaların temkinli bakışlarının hedefi deliliğimdi. İlk geldiğim zaman Türk mafyasının manipüle ettiği biri gibi görülürken artık zır deliydim.
“Daha da delirdin yani. Harika.”
“Ne? Çok kabasın Faruk.” Alıngan ses tonuyla konuşurken yalandan beni kırmış gibi suratımı astım. “Aylardır seni görmüyorum. Bana dediğine bak.”
“Hala sana kanmıyorum. Yalancı.” Cık cıkladı. “Aylardır beni görmüyorsun ama hala kandırmak istiyorsun. Rus değil misin? Hepiniz aynısınız.” Sanırım haklı olduğu noktalar vardı. Bratva tanıdığım kişilerden bazıları gerçekten yalanı güzelce kullanıyordu.
“Asya, Ferhat Yılmaz’ın evinde mi?”
“Nereden biliyorsun?” Elimi boş ver anlamında salladım. Ona Hakan’ın konuşmasını duyduğumdan bahsetmek istemiyordum. “Mecburen. Hakan’ı yalnız bırakmadım. Ferhat’a da güveniyorum, diyelim.” İntikam işlerinden vazgeçtiklerini varsaydığımı söylemek istesem de söyleyemedim.
“Sen bizi bırak da anlat. Burada hayatın nasıl? Elindeki yüzüğün anlamı ne?” Elimdeki yüzüğün bir anlamı mı olmalıydı? Yüzüğe bakarken gözlerimi kıstım. Hakan’ın bana verdiği yüzüğün yeri o kadar boş kalmış ve canımı sıkmıştı ki kendime büyük bir yüzük alıp o boşluğu kapatmak istemiştim.
“Anlamı mı olması gerekiyor?” dedim bakışlarımı ona çevirirken. Kaşları çatıldı ve bir kez daha yüzüğüme baktı.
“Yaroslov mu verdi?”
“Yaroslov niye bana yüzük versin? Bana çikolatalı pasta almak dışında takı almaz ki?” Duraksadı. “Ne? Niye garip davranıyorsun? Yüzüğüm çirkin mi?” Tekrar aldığım yüzüğümü incelemeye başladım. Basit bir pırlantaydı işte.
“O yüzüğü bir adam almadı mı sana?” Niye bir adam bana yüzük alsın ki? Kafamı karıştırıyordu. Kaşlarım çatılırken bakışlarımı ona çevirdim. “Yani sen biriyle nişanlı veya evli değil misin?” Neyim?
“Pardon?”
“Ona demiştim.” Faruk başını sallarken iç çekti. “Senin biriyle nişanlanıp evlenemeyeceğini söylemiştim.” Kendi kendine konuşurken duyduklarıma inanamıyordum. Benim birine gideceğimi mi düşünmüşlerdi? Bu yüzden mi sürekli elime bakıp durmuştu? Elimi yüzüme kapatırken öfkeli bir ses çıkarttım.
“Onu vurdurtacağım.” Beni delirtiyordu. “İntikamı için beni harcadığı yetmiyor. O intikamı için ta buralara kadar gelen oyken benim başkasının kollarına atladığımı mı düşünüyor bir de? Ondan gideceğimi nasıl düşünür? Keşke bırakabilsem, o zaman daha az acı çekebilirdim. Gidip onu odunla dövmelerini istemeliyim.” Bağırışımla Faruk olduğu yere sinerek şaşkınlıkla bana bakıyordu.
“İntikam için mi? Buraya bu yüzden-” O kadar sinirlendim ki konuşmasına izin vermeden konuşmaya devam ettim.
“Bu beni evden kovmadı mı? Onun yerine yeni koca bulmalıydım. Aptal kafam.” Konuşmak için doğrulup dudaklarını araladığında elimdeki yüzüğü gösterdim. “Yüzüğümü de kendim aldım. Koca alacak paramda var. Aptal Karanbey.” Yaroslov içeri girdiğinde ayaklanmış bir şekilde Faruk’a bağırıyordum. Bahçedeki birkaç korumanın bakışları kış bahçesine kaymış olması dışında hiçbir sorun yoktu.
“Sorun ne?” Yaroslov’un eli belindeydi, önce bana bakıp sonrasında Faruk’a döndü. Sanki beni sinirlendiren her neyse ortadan kaldırmaya hazırdı. Hakan’ı vurdurtmalıyım. Manyakça düşüncelerine ara vermesi için topuklarına sıktırmalıydım.
Sakinleş Valeria.
“Ne diye havalı havalı giriş yapıyorsun?” Faruk dizine yasladığı ayağını yere yaslayıp dirseklerini dizine yasladı. “Şu girişi denemeliyim. Karizmatik bir hava katıyor.”
“Rusça konuş.” Yaroslov, Faruk’u şüpheyle süzdü.
“Ne dediğini anlamıyorum. Türkçe konuş. İnsan eve gelen misafirin dilini öğrenir.” dedi Faruk büyük bir özgüvenle. Başını sağa sola sallayıp kınayan bakışlar eşliğinde cık cıkladı.
“Valeria. Sorun yaratıyor mu?” Faruk’u umursamadan bana baktı. “Sabahta diğeri seni rahatsız etmiş. Pakhan’a ya da Raskol’a iletmeden bile işlerini bitirebilirim.” Hayır bunu istemiyordum. Korkuyla kolunu tuttuğumda hızla başımı sağa sola salladım.
“Sabah ormanda karşılaştık. Faruk’la da bizzat konuşmak istedim. Sorun yok Yaroslov. Lütfen kimseye bir şey söyleme. Yalnızca konuştuğumuzu iletip ağızlarını aradığımı söylesen yeter.”
“Hakan’la onun arasında bazı sorunlar var.” Faruk konuşurken ayağı kalktı. “Bu yüzden ona gülümseyip sıcak davranınca, bir de elinde yüzük olunca onu bıraktığını düşündü. Seni o kadar kırmış ki sen de ondan vazgeçtin sanıyor.” Yavaşça yutkundum. Ondan vazgeçmeyi denemiştim, bir adamla değil yalnız başıma denemenin bir yolunu aramıştım. Bir başkasını yara bandı olarak kullanacak kadar aşağılık biri değildim ve kendi başıma kırgınlıklarıma rağmen onu unutamamıştım.
“Hala ona olan sevgimi mi sorguluyor?” Faruk başını sağa sola salladı.
“Senin kırgınlıklarının sevgini alt etmesinden korkuyor.” O zaman niye babasının intikamı için gelmişti ki? Babasıyla savaştıkça kaybediyor ve yakıp yıkıyordu. Artık onunla intikam savaşına son vermeliydi. Buraya benim için gelmesini istemek şımarıklık olsa bile istiyordum. On dört yılını hiç etmiş adam için hala savaşmasını kabullenemiyordum.
“Bilmeni isterim ki Yaroslov’la Hakan’ı aldatmıyorum.” Yaroslov adını duyunca dikkatle baktı yüzüme. “Seni aldatıyorum. Yaroslov iyi bir arkadaş ve doğrusunu istersen senin gibi bir parça zorbalıyor beni.” Sanırım ben cidden ruh hastasıydım, bunu eğlenceli buluyordum.
“Beni mi aldattın? Yerime onu mu koydun? Yazıklar olsun.”
“Bir yıl sıkıntıdan patlayayım mı?” Bana onu kandırıp çocuklarıyla ortada bırakmışım gibi bakıyordu.
“Verdiğim tüm çaylara yazıklar olsun.” Başını sağa sola sallarken Yaroslov’a baktı. “Ben de Türkiye’de havalı ve yakışıklıyım.” Hafifçe gülmeye başladım. Deli. “Ama neşeli olmak konusunda dünya markasıyım.”
“Bana küfrediyorsa sıkacağım.” Yaroslov homurdanırken kaşlarını çattı.
“Onu, seninle aldattığımı öğrendi. Anlayışlı ol Yaros. Türkiye’de başımı belaya soktuğumda genelde ortağım o, olurdu.” Birbirimizin sırlarını sakladığımız anılar zihnime dolduğunda tekrar ona sarılmak istedim.
“Sana katlanmaya zorlanan biri daha mı?” Bu kırıcıydı. Bugün beni kırmalara doyamıyorlardı.
“Çok kabasın.” Derken kaşlarımı çatıp elimi belime yasladım. “Vazgeçtim Faruk. Senin gibisi yok.” Faruk, bakışlarını benimkilerden ayırıp cevap vermedi.
“Bir kez daha söyle.”
“Seni vurdurturum. Burası benim çöplüğüm.” Göz kırptığımda cık cıkladı. “Gel sarılayım sana.” Elimi yalandan kaldırdığımda geriledi.
“Uzak dur be. Ölmemi mi istiyorsun? Ne şiddette meyilli bir kadın oldun sen?” Gülüşüm kahkahaya döndüğünde Yaroslov’un koluna vurdum.
“Her şey yolunda.” Derken gülmeye devam ediyordum. Bilerek Yaroslov’a bakıyordum ki izleyiciler Faruk’a güldüğümü anlamamalıydı. “Niye ürkütücü şekilde gülüyorsun?” Yaroslov gözlerini kıstı. “Gülme.” Benim de kalbim vardı yahu. Resmen parça pinçik ediyorlardı.
İkisini umursamadan arkamı döndüğümde sertçe birine çarptım. Geriye sendelerken belime dolanan dokunuşla başımı kaldırdığımda Hakan’ı gördüm. Yüzü ifadesizdi ve onu görmek ormanda ona söylediklerimden tekrar pişman olmama neden oluyordu.
O da sana söyledi aynılarını. Acımak yok Val.
Geriye adımlayıp onun dokunuşundan uzaklaşırken yanındaki boşluktan geçip kış bahçesinden çıktım.
HAKAN
Sonraki birkaç saat nasıl geçti anlamadım. Zihnimde sürekli Valeria’nın söyledikleri yankılanırken kimin ne yaptığını umursamakla ilgilenmiyordum. Kış bahçesine otururken karanlık çökmüş ve herkes odasına dağılmışken bana ikram edilen alkolü bardağıma boşaltmakla meşguldüm.
“Seni umursamayan ailenin intikamı için bu kadar hevesli olduğunu bilseydim, buraya gelmene engel olmazdım.” Söyledikleri buydu. Tıpkı onun gitmeden öncesinde söylediklerime benziyordu.
“Seni bulamayan ailene dönmek için bu kadar hevesli olduğunu bilseydim, Raskol’la gitmene izin-” Cümlemin devamını getirmemiştim o gün. Yine de bir tokattan fazlasını hak ettiğimi biliyordum.
Aylardır ona söylediklerimin pişmanlığını yaşarken bugün bana söylediği o benzer cümle, ondaki kırgınlığın boyutunu daha net görebilmemi sağlamıştı. Basit bir tokat bu kırgınlığın bedeli olamazdı ki. Öfke anında onun canını yakmıştım. Burada oluşuma sinirlendiği için de o benim canımı yakmıştı.
Ödeşmek yerine onu istiyordum.
“Belki de siktirip gitmeliydim. Hiç gelmemeli ve hayatına devam etmesi için onu yalnız bırakmalıydım.” Elimi yüzüme sürerken iç çektim. Bir yıldır onsuzdum ve o, bensiz her şeyi yoluna koymuş görünüyordu.
“Sarhoş olduğunda çenesi düşük biri olmadığını varsayıyorum.” Raskol’un sesiyle irkilerek tetiğe geçtim. Silahım yoktu ve savunmasızlığımdan nefret ediyordum. Çaresiz hissettiriyordu. “Masraflı bir misafirsin.” İçtiğim şişeyi kaldırıp dibinde kalan sıvıyı salladı.
“Sende öyleydin.” Korumalara yüzünü dönecek şekilde sağ çaprazımdaki koltuğa oturdu. Başını salladığında onunla gelen korumalar kış bahçesinden çıkıp bahçeye dağıldı.
“Bir yıldır, kardeşimi kendine getirmeye çalışıyorum.” Konuya pat diye girdiği için sessizce ona bakmaya devam ettim. “Buraya geldiği zaman sana emanet ettiğimden çok daha parçalanmış halde geldi ve nedeni sendin. Kaç kere seni öldürmek istedim, biliyor musun?”
“Niye yapmadın o zaman?” Omuz silktim. “Ölüm, onsuz yaşamanın yanında hiçbir şey Raskol. Beni öldürseydin, muhtemelen acıma ve pişmanlığıma son vermiş olurdun.”
“Seni öldürmek, onun hayatını daha çok mahvederdi Karanbey.” Başını ağır ağır salladı. “Kardeşim senin ölümünü kaldıramazdı. Niye seni öldürmediğimi sorduğun için soruna cevap veriyorum. Sensiz yaşamayı öğrenince sıkacağım sana.”
Senin ölümünü kaldıramazdı.
“Bunu ne zaman yapar, hiç bilmiyorum. Rol yapmakta çok iyi. Kendini tutup umursamaz davranmakta da her şey yolundaymış gibi gülümsemekte de iyi.”
“Biliyorum.” Onun sessizliği daima zihnindeki gürültüleri ve karmaşayı kendine saklamak isteyişindendi. On dört yıl, ona kulaklarını kapatmış insanlarla dolu bir evde hapsolmuştu ve sessizliği onun savunma mekanizmasıydı.
“Dün kardeşim aylar sonra tekrar ağladı. Odası benimkinin yanında ve onun kendini bastırsa da ağlayışlarını duyabiliyorum.” Onu ağlatmak istemiyordum ki. “Sadece gelmen onu ağlatmaya yetiyorken sen burada oturup içmeye devam edemezsin.”
“Benim gitmemi istiyor. Onsuz gitmek istemiyorum.” Raskol kaşlarını ağır ağır çatıp iç çekti. “Burada kalmam konusunda ısrar eden Pakhan ve sendin. Beni zorlamasaydınız uzaktan uzağa ona ulaşacaktım. Beni görmeyi istediğinde ona yaklaşacaktım.” Raskol’dan asıl amacımı saklamama gerek yoktu. Karımın kim olduğunu ve onun için geldiğimi biliyordu.
“Eğer ölürsen Valeria bir daha kendine gelemez ve sen bu topraklarda hedefsin. Onun seni görüp ağlamasıyla öldüğüne şahit olup parçalanması arasında yaptığım seçim yüzünden buradasın.” Beni öldürmek istemesine rağmen kardeşinin hatırına, korumayı seçiyordu.
“Burada da hedefim. Biliyorsun. Çoğu üyeniz benden hoşlanmıyor.” Ellerinde olsa beni bir kaşık suda boğacaklarmış gibi bakıyorlardı. Onları anlayabiliyordum. Benim topraklarıma da başka bir mafya ailesi geldiğinde aynı şekilde davranırdım. Sadece bir fark vardı, o da babamın oğlu olmamın getirdiği olumsuz düşüncelere de sahip bir şekilde benden hazzetmiyorlardı. Yani sorun ben değil, babamın yanlışlarının omuzlarıma yüklendiği aptal bir düzendi.
“Bratva, kendi kanı dışında kimseden hoşlanmaz.” Dedi Raskol umursamaz ses tonuyla. “Baştan oturup konuşalım. Burada boşa kürek çekeceksin. Onu seninle bıraktığım zamanı iyi değerlendirmeliydin. Şimdi benim bile kontrol edemediğim sistemde onun için savaşmaya geldiğini söylüyorsun.”
“Bratva’da olan Bratva’da kalır.” Diye mırıldandım. “Onu kabullenmediklerini söylemiştin. Bir yıl içinde Bratva’ya ait olmasına mı karar verdiler?” Raskol dudaklarını kıvırdı.
“O daima buraya aitti. Ama doğrusunu istersen o bir yıl içinde tırnaklarıyla kendini Bratva’ya kazıdı. Sana verdiğim şansı mahvetmeseydin, Bratva ondan asla haberdar olmazdı ve dilediği kişiyle ömrünün sonuna kadar mutlu kalırdı.” Ses tonu sonlara doğru mutsuzlukla çevrelenmişti. Sanki bana verilmiş o şansa asla sahip olamayacağı için çaresizmiş gibiydi.
“Bir yolunu bulacağım.” Derken bakışlarım etrafta gezindi. Burası Çetin evi değildi. Manipüle edemeyeceğim kadar sinsi ve benden çok daha manipülatif insanların olduğu bir kale gibiydi.
“Onu kazanmama yardımcı olmazsın diye tahmin ediyorum.” Raskol cümlemle bakışlarını sertleştirdi. “Kardeşini seviyorum Raskol. Kafama sıkabilirsin. Mezarımı kazabilirsin. Umurumda bile değil. Onu seviyorum. Bunu hiçbiriniz değiştiremez, engel olamazsınız.”
“Sevdiğin kadını evden kovdun.” Cebinden çıkarttığı sigara paketinden bir dalı çıkarttı, dudaklarına yaslayıp paketi cebine tıktı. Sigarasını yakarken derince ciğerlerine çekti. “Bu nasıl bir sevgi? Anlat bana.”
“Söylediklerim ve yaptıklarım için mantıklı tek bir nedenim yok. Ben acı çekerken o da acı çekiyordu. Sadece-”
“Korktun.” Arkasına yaslanıp iç çekti. “Korku insana hata yaptırır. Hatanı ona yaptın. Adice.” Şişede kalan içkiyi bardağa boşaltıp yudumladığımda dikkatle beni incelemeye başlamıştı. “Kardeşimi kazanman için sana yardım etmeyeceğim. Senden hiç hazzetmiyorum.” Tekrar tekrar söylemekten zevk alıyor gibiydi.
“Kardeşinle ayrı kaldığın yıllar yüzünden beni suçlamayı bırak Raskol. Sorumlusu ben değilim. Ama doğrusunu istersen onu kendime saklamayı planlıyorum.” Raskol’un veya Bratva’daki her bir adamın beni sevmemesi umurumda değildi. Beni sevmesini ve kabullenmesini istediğim tek Rus, benim karımdı.
“Dikkatli olmanda fayda var.” Sigarasını içerken duraksayıp gülümsedi. “Valeria, buraya geldiği zaman Pakhan ondan kurtulmak için anlaşmaları bahane ederek ona görücü usulü evlilikler ayarladı.” Parmağındaki yüzük gözlerimin önünde belirirken bardağımdan büyük bir yudum daha içtim.
“Onu zorla mı evlendirdiniz?” Kaşları çatılırken bardağımı sertçe bıraktım. “Onu zorladınız mı?” Benden vazgeçmeyi siktir et. Kendisinden vazgeçmesine mi neden olmuşlardı?
“Ben hayatta olduğum sürece, kimse onu bir şeye zorlayamaz.” Sesindeki tehditle duraksadım. Raskol’un, kardeşinin hayatını mahvetmek için bir nedeni yoktu. Herkes bir Ali değildi ki.
“Niye parmağında yüzük var? O mu buldu birini?” Burada kalalı fazla bir zaman geçmemişti. Valeria evli olsaydı kocası yanında olurdu. Evli değildi. Nişanlı mıydı yoksa? Yüzünde alay dolu bir ifade belirdiğinde hafifçe güldü.
“Evinden kovduğun kadının, parmağına takmayı tercih ettiği yüzüğünü sorgulamak sana düşmez.” Haklıydı. Sonuna kadar haklıydı ve bu beni delirtmekten başka bir işe yaramıyordu.
“Anladık. Eşeklik ettim. Kabullendim. Sürekli bunu hatırlatmak zorunda mısın? Kardeşini kırdım ve bundan deli gibi pişmanım. Hatamı telafi etmeye geldim.” Burada kaldıkça ona ulaşmanın hiçbir yolu yokmuş gibi hissediyordum. Söylediğimi geriye alamayacağıma göre unutturmak için bir yol bulmalıydım.
“O yüzüğü kendisi aldı.” Dedi homurdanarak. “Sen onu kovunca,” dedi iğnelerini bana batırmaktan zevk alan imalı bir tonlamayla. “Orada yüzüğünü unutmuş. Bu yüzden eski yüzüğünün yerine başka bir yüzük istedi.” Boynumdaydı onun yüzüğü. Gitmeden hemen önce parmağından çıkarttığı o yüzük, gün geçtikçe boynuma dolanmış bir urgan gibi beni takip ediyordu.
“Yani hayatında biri yok.” Omuzlarım çökerken rahat bir soluk aldım. O hala benim karımdı, hala bir şansım vardı.
“Onun hayatına girecek adamları öldüreceğini söylemişsin. Sen öldürürsen Türk-Rus pazarında savaş başlayacaktı. Tanrıya şükür adamlar durduk yere vazgeçtiler.” Sigarasını son kez çekip sehpadaki küllüğe bastırdı.
“Vaz mı geçtiler? Yoksa vazgeçmelerini mi sağladın?” Dudakları tehlikeli bir gülüşle kıvrılırken ayağı kalktı.
“Kardeşime kimsenin yaklaşmasını ve zarar vermesini istemedim. Şansa onunla evlenmeyi kabul edenler kaza geçirip incindiler.” Kazaların ve incinişlerin sorumlusu oymuş gibi kaşlarını yukarı kaldırıp imayla gülümsedi. “Umarım Rusya’da kaza geçirip incinmezsin. Yazık olur.” Elini cebine koyup çıkışa yöneldiğinde sesindeki tehditkâr tınının hedefi bendim. Valeria’ya yaklaşırsam canımı yakacağını söylüyordu. Bir yandan da burada zarar görmemem için kendi evlerindeki misafir olmama izin veriyordu.
Karımın dengesiz ruh hali kesinlikle abisinden geliyordu.
“Acı yemek bir başlangıç mıydı?” diye sordum. Önceki gece çorbama boca ettiği o acıyı anımsamak, midemi tekrar sızlatıyordu. Kapının girişinde durup omzunun üzerinden baktı.
“Kardeşim bir daha senin yüzünden ağlarsa sana yaşatacağım acıların minik bir fragmanıydı Karanbey. Onun bir göz yaşı için senin bin gözyaşını akıtmaktan çekinmeyeceğime inan ve buna göre davran. Yoksa onun sana olan sevgisini bile umursamam. Yapacaklarımı o zaman görürsün.” Kış bahçesinden tamamen çıktığında söyledikleri üzerime kasvetiyle çöktü.
“Sanırım bunun anlamı ona ulaşmama yardım etmeyeceksin.” Gitmişti ve beni duyamazdı. Onun tehditlerini umursamıyordum. Çünkü buraya Valeria’yı geri almaya gelmiştim. Onsuzluktan ve söylediklerimden pişmandım. Pişmanlıklarımı silip atıp kendimi affettirmek ne kadar zor olursa olsun bunu başarmanın bir yolunu bulacaktım.
Valeria, beni affetsin diye her şeyi yapmaya hazırdım.
Karım, bana dönsün diye her türlü tehdide de razıydım.
Önümdeki şişeye bakarken ellerimi başımın iki yanına yasladım. En azından yüzük konusunda rahatlamıştım. Dudaklarımda beliren gülüş kahkahaya dönerken arkama yaslandım.
Valeria Nikoloeva.
Bakışlarım bahçedeki adamlarda gezindi. Sanırım Bratva’ya kendini kabullendirmesi gereken yalnızca o değildi.
VALERİA
“Girebilir miyim?” Kapı tıklatıldıktan hemen sonra aralanmış, Raskol’un sesi odayı doldurmuştu. Onaylayan bir ses çıkarttığımda içeri süzüldü ve ardından kapıyı kapattı. “Ne yapıyorsun?”
“Kızmayacaksın. Söz ver?” Gözlerini kısarak elini cebine attı ve dikkatle yerdeki karışıklığa baktı. “Söz ver abi.”
“Tamam söz. Kızmayacağım. Ne yapıyorsun?” Aklımı Hakan’dan uzaklaştırmak için halamın orantısız ve karışık duran kitaplığını düzeltmeye başlamıştım. Kafamı kurcalayacak kadar zor bir işti. Çünkü renklere göre dizdiğimde boyutları bir büyük bir küçük olurken boyutlara göre dizince de renkleri düzgün olmuyordu.
“Halamın kitaplığına dokundum. Yani düzeltmek ve kafamı dağıtmak için. Eski halinin fotoğrafını çektim. Deduşka görmeden eskisi gibi düzelteceğim.” Raskol ağır ağır kitap yığınının üzerinden atlayıp ceketini çıkarttı. Yatağın üzerine atıp bağdaş kurarak karşıma oturduğunda etrafımdaki dağınıklığa suratını buruşturarak baktı.
“O kitaplık daima beni deli ediyordu. İyi düşünmüşsün.” Kol düğmelerini çıkartıp pantolon cebine tıkarken bileklerini kıvırmaya başladı. “Halam yazarına göre ayırdığını söylerdi.” Renk renk ayrılmış kitaplara bakıp başını sağa sola salladı. “Seninki estetik dursa da bir kitabın devamı için başka bir rafa gitmek hiç kullanışlı olmaz.” Haklıydı.
“Yazar ve renklerine göre ayıramam. Aynı yazarın farklı renkte serileri var.” Söylediklerimi düşünürken gömleğinin ilk iki düğmesini açar açmaz bir yığını kucağına çekti. “Bana yardım mı edeceksin?”
“Daima. Sana daima yardım edeceğim.” Dudakları kıvrıldığında kaygılarım silinip gitti. Güvende hissettim, her şey yolundaymış gibi cesaretim geri geldi. “Yazar ve boyut olarak sıralarsak daha düzgün olur. Her rafı da bir kategoriye ayırırsan tamamdır. Bir rafı kendi içinde boyuta göre sıralarsın. Tamam mıdır?” Raskol’u bulmamda bana yardımcı olduğu için Hakan’a sonsuza kadar minnettar kalacaktım. Ailem veya Bratva değil, yalnızca Raskol önemliydi benim için.
“Fikrini sevdim.” Diye onaylarken yazarlara göre yığını kategorize etmeye başladık. “Okumadığım bir sürü yazar var. Halam özellikle çizgi roman ve webtoon aşığıymış.” Resimli kitapları görünce şaşırdığımı itiraf etmeliydim. Araştırdığımda en az yazılı satırlar kadar resimli sayfalarda çok okunuyordu. Okurken film izlemek veya birinin bir şey anlatması gibi hissettirseler de ben daha çok satırları olan kitapları seviyordum.
“Delidoluydu. Çocuk gibi neşesi hiç bitmezdi.”
“Ondan hep geçmiş zamanda bahsediyorsun. Gerçekten nerede olduğunu bilmiyor musun?” Raskol başını kaldırdı. “Sorgulamıyorum. Merak ediyorum. Beni bulamadınız. Nina’yı bulamıyorsunuz. Pakhan tüm dünyaya diz çöktüren biri değil mi? Niye aradığınız bir şeyi bulamıyorsunuz?” Onunla bunu aşmış olsak da ne zaman konusu açılsa aynı şekilde suratı asılıyordu. Bana yıllarca ulaşamayışından dolayı utandığını görebiliyordum.
“Sana bir şey söylemiyorum Raskol.” Uzanıp elini tuttum. “Yemin ederim seni suçlamıyorum. Beni aramaktan vazgeçmediğini biliyorum.” Tuttuğum ellerinde ve boynunda kurt sembolü varken asla onu suçlayıp kırılamazdım. Hala bana ben yokken neler yaşadığını üstünkörü anlatmış, detaylara girmemişti. Yine de biliyordum. Benim kadar onun da yalnız ve zorlu bir hayatı olmuştu. “Deduşka Nina’yı neden bulamıyor? Anlamıyorum. Sadece konuştuğum şey buydu.”
“Pakhan her şeyi ve herkesi kontrol edemez. Nina bunlardan biriydi. Pakhan’ın sevgisini verdiği tek çocuğu olduğunu söylesem bana inanır mısın? Oğullarından bile daha çok severdi. Oğullarına kalkan eller, Nina’nın saçlarını okşamak için kalkardı. Bu yüzden ne amcam ne de babamız onu asla sevmezdi.” Elimi kucağıma indirdim ve omzumun gerisinde fotoğrafı asılı olan Nina’ya baktım.
Kardeşleri onu sevmemiş miydi? Etrafında bu yüzden mi çok kitabı vardı? Bu yüzden mi bu kadar renkliydi? Pakhan’ın odasının yanındaki odada korunaklı olması ve sevilmesi ona kendi kanından iki düşman mı kazandırmıştı?
“Babam kötü biri mi?” Bakışlarımı abime çevirdiğimde sorunun cevabıyla beni kırmaktan çekinircesine sessizce baktı. Fedor’un anlattıklarını da yapmış mıydı? Neyi sorguluyordum ki? Ne bekliyordum? Mutlu, sevgi dolu, sıcacık bir aile mi? Her geçen gün öğrendiklerim bu düşüncemi imkansızlaştırıyordu.
Her geçen gün, hapsedildiğim günlerde hayalini kurduğum o aile kavramının içini boşaltıyorlardı. Aile olmak veya buna sahip olmak…Artık iyice imkansızlaşıyordu.
“Nina halam, iyi midir?” diye fısıldadım.
“Endişelenme. O Pakhan’ın kanını taşıyor ve görüp görebileceğim en güçlü kadınlardan biri. Her neredeyse buradakinden çok daha mutludur.” Söylediklerini düşünürken o tekrar kitaplara odaklanmıştı. Omzumun gerisinden bir kez daha baktım. Umarım mutluluğun bir yolunu bulmuştur.
“Hadi tüm işi bana yaptırma.” Dediğinde derin bir soluk alıp en yakınımdaki yığını ayırmaya başladım. “Bugün fazlasıyla durgunsun. Nedeni o herif mi?” O herif derken ses tonu küfreder gibi çıkmıştı.
“Ne alakası var? Ben durgun falan değilim.” Bakışlarını kaldırdı ve şüpheyle yüzümü seyretti. “Ne? Bakma öyle. Durgun değilim. Hayatım gayet güzel gidiyor.” Beni kovan kocam babasının intikamı için gelmiş ve başka biriyle olduğumu düşünüyordu. Muhteşem bir hayata sahipken niye durgun olmalıydım ki? Başıma kitapla vurduğunda şaşkınlıkla baktım ona.
“Yalan konuşma. Bir Nikoloeva’nın yalancı olması normaldir. Sen beceremiyorsun. Çabuk öğren.” Ben Türkiye’de gayet iyi yalanlar atabiliyordum. Raskol, cin gibiydi ve anlıyordu. İtiraz etmek için dudağımı araladığımda bir kez daha vurdu kafama. Sert vurmadığı için canım yanmasa da yalandan ciyakladım.
“Kitap okunmak için. Ne diye kafama vuruyorsun?”
“Sus. Ciyaklama. O herif seni rahatsız ediyorsa söyle. Sıkacağım.” Niye sürekli Hakan’ı öldürmek ister gibi davranıyordu? Çünkü Hakan’ı öldürmek istiyor Valeria.
“Hayır dedim ya. Ne Hakan’ı ne de Faruk’u öldüremezsin. Onlar senin ve benim hayatımı kurtardı. Hatta seni bulmama neden oldular. Unuttun mu?” Gözlerini devirdi.
“Onu vurup ölmesine izin vermeden hayatını kurtaracağım. Böylece can borcumu ödemiş olurum.” Bu nasıl bir mantıktır? Tüylerimi ürpertiyordu. Bakışlarımdan hoşlanmamış olacak ki suratını buruşturdu bir kez daha. “Gayet mantıklı. Öyle bakmayı kes.” Dedi kendinden emin bir ses tonuyla.
“Beni kaçıran adamların evinden kurtardı. Onu kaçırıp on dört yıl hapset. Sonra kurtarıp ailesine verirsin.” Duraksadı. Bunu cidden düşünüyor muydu? Kitaplardan biriyle kafasına vurduğumda irkildi. “Mantıksız fikrine bir mantıksızlık daha ekledim. Saçmalama Raskol.”
“Kafama mı vurdun sen?” dedi elimdeki kitaba bakarken.
“Elim çarptı. Yanlışlıkla.” Bile isteyeydi ama bunu bilmesine hiç gerek yoktu. Kitabı sessizce yerine bıraktığımda bile bana ters bakmaya devam ediyordu. “Sen bilerek vurdun. İki kez. Ben yanlışlıkla.”
“Yalancı Nikoloeva.” Başını sağa sola sallayıp yığınları ayırmaya devam etti. “Pakhan olunca bana el kaldırdığın için seni cezalandırmalarını emredeceğim.”
“Kız kardeşini mi cezalandıracaksın?” Suratımı asıp başımı eğdim. “Bir sen kalmış-Ah.” Kulağımı çekti. Eline vurduğumda uzanıp diğer kulağımı çekiştirip başımı sağa sola salladı.
“Beynin sulanmış senin. Böyle kafan sallanınca kendine geleceksin. Yalancı kurt seni.”
“Bıraksana be! Yine çığlık atarım bak. İmdat diye bağırırsam görür-” Odamın kapısı aniden açıldığında Raskol durdu. Aynı anda bakışlarımızı kapıya çevirdiğimizde Pakhan durmuş delirmişiz gibi bize bakıyordu.
“Deduşka, Raskol tüm kitapları yere atmış baksana.” Raskol elini çektiğinde yerden kalkmak için hareketlendim. Üst üste dizdiğim bir yığına çarpıp yere yapıştığımda Raskol’un kahkahası ardımda yankılandı. Bu iyice sinir bozucu biri haline geliyordu.
“Kitapları eski haline getirin.” Dedi Pakhan. Uzattığı elini tutup yerden kalktığımda dikkatle bir yerimi incitip incitmediğimi anlamaya çalışır gibi bakmaya başladı. “Bu yaşına kadar bu sakarlıkla nasıl hayatta kaldın?”
“Bilmem. Kaldım bir şekilde. Yerden kalkmama yardım ettiğin için teşekkürler deduşka.” Reverans yapar gibi hareketlendiğimde ayağım bir yığına daha çarptı ve kitaplar yere düştü.
Bu sakarlıkla cidden Çetin evinde nasıl hayatta kaldın Valeria? Bir kez daha seni takdir ettim.
“Raskol kitapları sen topla. Yarın bunu doktora götürelim. Sakarlığı yüzünden ya kendini ya bizi öldürecek.” Bu çok kabaydı. Deduşka arkasını döndüğü gibi kapıya çarptığında kahkahama engel olamadım.
“Deduşka, sana çektiğim için mi doktora gitmeliyim?” Pakhan bana döndüğünde kahkahamı bastırıp kıkırdamaya devam ediyordum. “Gülmüyorum. Kaşlarını çatma öyle.” Bildiğin adamın suratına suratına gülüyordum.
“Kitapları topla ve gürültü yapmayın. Gece yarısı olmak üzere. Uyuyacağım.” Arkasını döndü bir kez daha kapıya çarpar gibi olsa da hızla kendini sola kaydırıp bundan kurtuldu. Ardından kapıyı kapattığında Raskol’a döndüm. Elini geriye yaslayıp kocaman gülümsüyordu.
“Ben yalan söylerken deduşka gibi miyim?”
“Kısmen. Kapının ardından seni duyup gelecek şimdi. Hadi şuraları toplayalım.” Kıkırdayışlarımı bastırmaya çalıştığım süre boyunca dediğini yapıp kitapları önceki düzeniyle rafına dizmeye başladım. Kitapların tamamını tekrar yerleştirmek sandığımdan daha hızlı bitmişti. Sanırım Raskol yardım ettiği içindi.
“Şimdi şuraya otur.” Hala yerdeydi ve gösterdiği yere çöküp bağdaş kurdum. “Seninle konuşmak için geldim aslında. Kitaplar benim de dikkatimi dağıttı.” Dağınıklık onun daima dikkatini dağıtırdı.
“Ne hakkında konuşacaksın?” Kıvırdığı gömleğini düzeltirken konuşacağı her neyse bundan rahatsızlık duyuyormuş gibi görünüyordu. “Bu kadar geç bir saati seçtiğine göre kimsenin duymasını istemiyor musun?” dedim fısıldayarak. Dedem çoktan uyumuş olsa da nedensizce fısıldamak istemiştim.
“Normalde bunu sana söylemezdim ama seni görüyorum.” Parmağımdaki yüzüğe baktı. “Ona yardım etmiyorum. O piçe hala öfkeliyim.” Homurdanırken camdan dışarısını görebilecekmiş gibi başını çevirdi.
“Karanbey’den mi bahsediyorsun?” Öne eğilerek aynı kısık ses tonuyla konuştum. Pakhan kapı dinlemezdi ama her ihtimale karşılık yüksek sesle onun hakkında konuşmaya cesaret edemiyordum.
“Evet. Ondan bahsediyorum.”
“Artık konuş Raskol.” Sabırsızca söyleyeceklerini bekliyordum. Ne kadar çabuk konuşursa merakım, o kadar çabuk sönecekti.
“Buraya babası için gelmedi.” Sessizce gözlerime bakarken nefesimi tuttum. Ne için gelmişti o zaman? Benim için mi gelmişti? Kalbim dörtnala koşmuşçasına hızlanırken umursamaz görünmeye çalışarak başımı salladım.
Bizim için gelmiş Val.
“Babası için geldiğini duydum. Telefon konuşmasına da denk geldim.” Kaşları hafifçe çatılırken elini çenesine sürdü. “Başka kim için gelecek ki?” Benim için.
“Babası için gelişi bir kılıf. Onun buraya gelen tüm yollarını kapattın. Pakhan ve babası onun son yolu. Sözde ona yardım etmeyeceğimi söyledim.” Sonlara doğru homurdandı. Hakan’ın buraya gelmesini, başlangıçta kırıldığımdan istememiştim. Sonraları onun güvenliği içindi. Yine de çabalarıma rağmen benim için gelecek bir yol mu bulmuştu?
Benim için.
“Niye ağlamaya başladın?” Çenem titrerken yanağımdan süzülen yaşları hızla silip başımı sağa sola salladım. Ona hala kırgın olduğumdan eminken kalbimin pır pır edişine niye engel olamıyordum? Düne kadar gelişi acı verirken bugün niye umut dolu bir mutluluğa boğuyordu beni?
“Babası için gelmiştir Raskol. Beni aptal bir şeye inandırma. Sonra kırılan ben oluyorum.” Raskol’un bakışlarındaki ifade yalan söylemediğini gösteriyordu. Asya’yla konuşurken Ümit Karan için geldiğini söylemişti. Gerçi dün bizimkilerle oturup konuştuğumuzda karısı için geldiğini de söylemişlerdi. Kime ve neye inanacağıma emin olamıyordum.
“Hayatımda görüp görebileceğim en sinirlerimi bozan kişi olabilir. Muhtemelen burada kaldığı sürece onun hayatını kaydıracağım. Bu yüzden onu sevmediğine ve gitmesine karar verdiğin an gönderirim.” Son cümlesi tehlikeli bir tehditle çevrelenmişti. “Bugün, yarın veya başka gün. Eğer onunla konuşmak istiyorsan git konuş. En azından senin için Pakhan’a cesaretle karşı duracak biri.” Raskol, Hakan’a kızgın olmasına rağmen beni konuşmam için teşvik ediyordu.
Pakhan’a cesaretle karşı duracak biri. Hakan Bratva’ya ait değilken Bratva kurallarına uymayacağını biliyordu. Kendisi Polina için bunu yapamayacaktı. Bratva’nın ondan beklentilerine boyun eğecekti.
“Kırgınlıklara rağmen mi?”
“Kırgınlıklara rağmen Volk. Git konuş. Zamanın varken konuşmalısın. Onu istemiyorsan bana söylersin. Vururum söz.” Niye sürekli Hakan’ı vurmaya bu denli istekliydi?
“Sende.” Uzanıp omzuna elimi yasladım. “Abi, bana verdiğin aklı kullan. Bratva’ya diz çökmek zorunda değilsin.”
“Açma o konuyu.” Oturduğu yerden kalkıp saçıma dudaklarını değdirdi. “Ona söyle.” Geri çekilirken gözlerimizi kesiştirdi. “Tek başına yüklendiğin acıyı anlat ona.” Ceketini alıp telefonunda birkaç yere bastı. “Kameralar kısa süreliğine devre dışı kalacak.”
“Şimdi mi?” Onunla ne konuşacaktım ki? Daha kendimi hazırlamadan konuşursam ne diyeceğimi kontrol edemezdim ki. “Sonr-”
“Tam bir saatin var. Odana gelip seni kontrol edeceğim. Geç kalırsan kameraları açarım. Pakhan’a haber uçar.” Şaşkınlık dolu bir nefes aldığımda telefonunu cebine koydu. “Hadi.”
“Abi, acele ayak üstü konuşulacak konu yok aramızda.”
“Uzun uzun gece boyunca mı konuşmayı planlıyorsun?” Sesindeki imayla gözlerimi kocaman açtım.“Bir saatin var. Git gel. Bir saati geçerse evi ayağa kaldırırım.” Arkasını dönüp odadan çıktı.
“Raskol sen iyice kafayı yedin.” Ben sohbetten bahsediyordum. Başımı sağa sola salladım. Onunla oturup konuşmak için çok kısa süreydi. Benim için geldiğini bile daha yeni öğrenmiştim. Düne kadar babası için burada olduğunu düşünüp ona çemkirmiştim. Şimdi ne yapacaktım? Benim için, geldi diye boynuna mı atlayacaktım?
Hayır.
“Bana öyle bakma hala. Seviyor olabilirim ama onun ayağına gitmeye niyetim hiç yok-” Odamın kapısı aralandığında Hakan başını içeri uzattı. Bu kata girilmesi yasaktı ve nasıl yakalanmadan çıkmıştı? Kameralar kısa süreliğine devre dışı kalacak, demişti Raskol. Bu yüzden miydi? Odamı nasıl tek seferde bulmuştu?
“Kafayı mı yedin?” Fısıldayarak ona adımladım ve hızla içeri çekip kapıyı kapattım. Kilide elimi uzatsam da kapıyı kilitleyemeden öylece kaldım. Hala kapıların kilitlenmesini atlatamıyordum.
“Seninle konuşmak istiyorum.” Burada konuşmamızın imkânı yoktu. Pakhan uykusundan kalkardı. Onu burada görürse kesin öldürürdü.
“Burası olmaz. Niye çıktın-” Kollarını bana dolarken sırtımı göğsüne yaslayıp yanaklarımızı birleştirdi. Ellerimden biri kapıdayken diğeri ellerini çözmek için uzandığında parmağındaki alyansı hissetmek birkaç saniye zamanı durdurmuştu. Başımı eğerek hissettiğim alyansı görmek için bakışlarımı eline kaydırdım. Hala parmağından çıkartmamış mıydı?
O evden çıkarken benimkini ona vermiştim ve en büyük pişmanlığım oydu. O yüzüğü gerçekten sevmiştim. On dört yıllık esaretimden özgürlüğüme ulaştıran o yüzüktü. Şimdi parmağımda rastgele aldığım yerini doldurmayan başka bir yüzük vardı.
Gözlerim tekrar yaşarırken sıkıca kapattım. Ağlama hissinden uzaklaşmaya çalışmak her geçen saniye biraz daha zorlaşıyordu. Şimdi ağlayamazdım. Onun yanında ağlarsam beni teselli edecekti ve onu daha kolay affederken bulacaktım kendimi. Ona artık sığınmak istemiyordum.
“Karım, bana hala kırgınsın biliyorum.” Başımı kaldırdığımda makyaj masasındaki aynada özlemini çektiğim o yansımamızı gördüm. Aylar sonra hala bana en çok yakışan oydu. Kollarından çıkmalıydım. Yine de sarılışına gerçekten ihtiyacım vardı.
Beni kıran oydu.
Kollarında güvende olduğum yine oydu.
Karanbey tüm duygu karmaşamın merkezindeki kaynağıydı.
“Kırgınım.” Bakışlarını benim yaptığım gibi aynaya kaydırdı. Rahat bir soluk alırken bakışları baştan aşağı bizi seyretmeye başladı. Sanki benim gibi özlemini çektiği şey bizim yan yana olan yansımamızdı. Bakışlarındaki o özlem nefesimi kesiyordu.
“Seni kırdım.” Diye kabul etti. “Bunu yapacak kadar eşek olduğum için af dilemeye geldim.” Çenem titrerken meydan okurcasına çenemi dikleştirdim. Ağlamayacaktım işte. O gidene kadar tek bir damla gözyaşı akıtmayacaktım.
“Seni affetmek istemiyorum.” Onu nasıl affedeceğimi bilmiyordum. Faruk beni kırdığında sevdiği tatlı yapıp onun mutluluğuyla affettiğim zamanlar olmuştu. Ama Hakan’da bunu yapamayacak kadar kırgındım. Onu mutlu görsem bile affetmeme yetmiyordu. Çünkü artık kendimi mutlu görmek istiyordum. Artık affetmek için bile benim çabalamadığım zamanın gelmesini, başkalarının hatalarını alttan almayı, canım yanarken her şey yolundaymış gibi davranmayı…Hiçbirini istemiyordum. Artık yalnızca çabasız mutlu olmak istiyordum. Hayal kırıklıklarında boğulmak yerine hayal kurmak ve onları gerçekleştirmek niye bu kadar zordu?
“Beni affetmen için bir yol bulacağım.” Elinin üzerindeki elime boştaki elini yaslayıp sarılışını sıkılaştırdı. “Önce kırgınlıklarını sileceğim. Sonra kendimi affettireceğim.” Bunu yapmasını isterken bir yandan çabalamadan gitmesini istiyordum. Bendeki dengesiz ruh hali yetmezmiş gibi beni baştan aşağı dengesizleştiriyordu.
“Gitmeni istiyorum. Niye gitmiyorsun ki?” Diye mırıldandım. O beni kovduğunda gitmiştim. Ormanda ona söylediklerime rağmen o burada kalmıştı. Aynılarını bana söylediğinde gitmekten başka yolum kalmamışken niye hala buradaydı? Niye bana özlemimi çektiğim şekilde sarılıyordu?
“Çünkü benim cehennemim sensizlik. Bir yıldır cehennemi yaşarken cennetimi bulmak için geldim. Cehennemime dönmek istemiyorum. Sensiz bir hayata katlanamıyorum.” Benim için geldiğini dile getiriyordu ve bu beni daha çok kırılganlaştırıyordu.
Rusya’da beni bekleyen cehennemden korktuğumu bilmene rağmen seni kullanıp nasıl cennetim olmuş senden gitmek için can attığımı düşünürsün?
O cenneti yerle bir eden onun beni de kendisi gibi yakması değil miydi? Kollarından çıkmak için hareketlendiğimde bana izin verdi. Ondan uzaklaşıp yüzümü ona çevirdim.
“Niye bunu yapıyorsun?” Bakışlarım onun bakışlarından yüzündeki sakallarına kaydı. Daha önce bu kadar uzun sakal bıraktığını görmemiştim. Daima belirli bir uzunlukta bırakırdı. Parmaklarım ona dokunmak için karıncalanıyor olsa da kendimi durdurdum.
“Beni evden kovan sendin. Niye şimdi beni zor durumda bırakıyorsun? Burada bir hayat kurdum ben.” Berbat ve güvende hissetmeyen bir hayat. Daima saldırıya uğradığım ve beni kabullensinler diye çırpındığım, çırpınacağım bir cehennemim vardı. Kendimi sürekli kandırdığımın farkında olsam da buna her uyandığım sabah tekrar tekrar inanıyordum.
Pakhan hala beni korkutuyordu, yanlış bir hareketimde beni cezalandıracaktı. Fedor hala beni sevmiyordu, güvenmiyordu. Daima ihanet edecekmişim gibi tetikteydi. Etraftaki adamlar bana saygı duymuyordu. Hala bakışları şüpheliydi. Burada hapsedildiğim evdekinden çok daha derin bir karanlıktaydım. Orada her şey netti.
Çetin evindeki kimsenin merhameti yoktu ve orası benim yuvam değildi. Burası ise yuvam olsun diye çırpındığım ama sürekli yuvam olmadığını hatırlatan bir karanlıktı. Hakan bana öyle güzel yuva olmuştu ki onun yerine kimse ne yuva hissettiriyordu ne de güven veriyordu. Beni yuvamdan kovduğu için değil, yaşayacağım en güzel yuvayı darmaduman ettiği için kırgındım. Bir daha orada hissettiğim güveni ve sevgiyi hissedemeyeceğimi bildiğim ve bunu benden aldığı için kırgındım.
Benim için gelişi neyi değiştirecekti? Artık dibine kadar Bratva’ya batmışken arkamı dönüp kovulduğum yere mi dönecektim? Sonra ne olacaktı? Hakan’ın dengesini bozan başka bir intikamının ortaya çıkmasını mı bekleyecektim? Beni yine kovmasını, intikamı için beni kırıp dökmesini veya ilk gözden çıkarttığı olmak için tetikte mi yaşayacaktım? Başka neyi kaybedecektim?
“O cenneti yok eden sendin. Şimdi niye tekrar sahip olasın ki?” Elim karnıma kayarken başımı sağa sola salladım. Benim için gelmesinin bir anlamı olmamalıydı. “Ya seni hiç affetmezsem? Hiç bu ihtimali düşündün mü?” Bana bir adım yaklaştığında geriye adımladım.
“Kendimi affettireceğim. Burada kalıp beni affedene kadar seninle kalırım.” Dedi elinin tersini yanağıma sürerken. “Sana ulaşmanın bir yolunu bulurum, Karım.” Elini itip başımı sağa sola salladım.
“Ben senin karın değilim. Bunu söyleme.” Kalp atışlarım hızlanırken yavaşça yutkundum. Karım deyişini bile özlemiştim. Aptal kalbim. Kendine gel.
“Saçların niye sürekli topuz?” Bakışları topuz yaptığım saçımda gezinirken onu tersleyişimi umursamadı. Saçıma uzansa da elleri havada kaldı. “Burada saçını çeken biri mi var?” Bakışları dikkatle gözlerime kaydı.
“Bu seni ilgilendirmiyor.” Neyi neden yaptığımı anlayacak kadar beni iyi tanırken nasıl beni bu denli kırmayı başarmıştı?
“Seninle ilgili her bir detay beni ilgilendiriyor. Beni affetsen de affetmesen de. Seni burada da incitiyorlar, değil mi?”
“Kimse senin beni incittiğin kadar incitmedi Karanbey.” Suratı üzüntüyle çevrelenirken yanağımdan süzülen inatçı gözyaşıma engel olamadım. Tıpkı bana uzanıp o damlayı silmesine engel olamadığım gibi.
“Özür dilerim. Sende yıkık döktüklerim için beni şu an affetme, Karım. Bu kadar çabuk değil. Beni süründür. Yemin ederim bir yolunu bulacağım. Kırgın bakmadığın,” Yanağımı bir kez daha okşadı. “Gözlerinin sürekli yaşarmadığı bir geleceğin yolunu bulacağım.”
“Artık sana inanmıyorum.” Diye fısıldadığımda eli hareketsizleşti. “Artık yapabileceklerine güvenmiyorum.” Elini indirdiğinde yüzündeki ifade hüsrana uğramış gibiydi.
“Artık bana güvenmiyorsun.” Başımla onayladım. Ona bir daha güvenirsem beni kırardı. Artık kırılacak hiçbir parçam kalmamıştı. Bu yüzden güvendiğim ve inandığım artık yalnızca kendimdi. “Hakkındır.” Yavaşça yutkundu. “Yine de vazgeçmiyorum. Bu sefer çabalayan ben olurum.”
“Hakan.” Elini iç cebine atıp çıkarttığı kutuyu makyaj masamın üzerine bıraktı. O kutu ceketinin iç cebine nasıl sığmıştı?
“O gün söylediklerimi geri alamam. Gerçekten elimde olsa çoktan geriye almış olurdum. Ben…Psikoloğumla görüşmeye başladım. Senle tanıştıktan sonra bırakmıştım. Sen gidince başladım tekrar.” Geriye adımladı. “Fazlasıyla yanlışımı gösterdi ve seni gerçekten kovmak istemesem de kaygım, hayal kırıklığım…Her neyse. Daha buradayım. Senin için burada kalmaya devam edeceğim. Bir gün beni affedeceksin. İnatçıyım, biliyorsun.”
“Git Hakan.” Yoksa anlayıp seni de öldüreceklerdi. Buna da engel olamayacaktım. Seni de kaybedecektim. “Hiçbir yolumuz yok. Seni anca gökyüzünden pembe kar yağarsa affederim. Bu yüzden git.” Onu affetmem için imkânsız nedenler sıralarsam giderdi. Gitmeliydi.
“Yağarsa affeder misin?” Ne? “Affetmeye çalışır mısın?” Pembe kar diye bir şey yoktu ki.
“Affetmeye çalışırım.” En azından böyle bir şeyin olmayacağını görünce çabuk vazgeçerdi. Ağır ağır başını salladığında kaşları çatılmıştı. Bakışları karanlık gecede seçilen beyaz kar tanelerinin göründüğü cama kaydı.
“Pembe kar diye bir şey yok Hakan. Evine dön.” Hakan dudaklarını kıvırıp bana baktı. “Ben evimdeyim. Evim senin yanın Karım. Unutma. Söz verdin.” Cevabımı beklemeden kapıyı açıp gitti. Acaba son bir yılda bu kafayı iyice yemiş miydi? Delirmişti de bana mı söylemiyorlardı?
“Bence zır deli oldu bu.” Bakışlarımı halamın fotoğrafının asılı olduğu duvara çevirdim. Hakan’ın aniden pembe kar merakı beni o kadar afallatmıştı ki ağlama hissim tuzla buz olmuştu. Gariptir ki onunla konuştuktan sonra yatağımda ağlayıp tüm gece uyuyamam sanmıştım. Tersine ufakta olsa rahatlamıştım.
“Biliyorum, ona söylemeliyim. Belki de ona söylediğimde daha çabuk gider. Sonuçta ondan bir şey saklanmasından hoşlanmıyor.” Yatağa yavaşça uzanırken kollarımı kendime sarıp cenin pozisyonunda kıvrıldım. Ona bunu söylemeye cesaretim yoktu. Yaşanacak iki seçenekten de hoşlanmıyordum.
Ben evimdeyim. Evim senin yanın Karım. Unutma.
Parmağımdaki yüzüğüme baktım. “Ona kanmıyorum hala. Benim kendi yüzüğüm var. Bana karım deyişini özlemedim ayrıca.” Fotoğraftan beni yargılayacak en ufak cümle ve tepki gelmese de kendi benliğime bulanmış geçmişteki o ağlayan kadın kızıyordu.
“Bana sarıldığı için suratına patlatacaktım ayrıca. Dikkatim dağıldı.” Ona bir daha tokat atmak istemiyordum. Onun canını yakmak hiç benlik değildi. İç çekip makyaj masama bıraktığı kutuya takıldı gözüm. Uzandığım yerden kalkarken kutunun içindekiler merakı arttırıyordu.
Kutunun kapağını açıp yatağa bağdaş kurarak oturdum. Lastikle birbirine bağlanmış zarflar dışında bir de USB vardı. USB’yi boş verip üsteki zarfı çektim. Üzerinde 368 yazıyordu. Altındaki zarflar sıra sıra farklı sayılardan oluşurken kenarında “Моя Валерия” yazıyordu.
“Benim Valeria’m.” Zarfları açmaya cesaretim yoktu. Çünkü her birinin ayrı kaldığımız her bir güne ait numaralandırıldığını biliyordum.
368 boyunca görmemiştik birbirimizi.
368 adet mektubum vardı.
368 gün bensizliğin onda ne gibi etkileri olduğunu okumak istemiyordum. Çünkü bir o kadar yalnız geçirdiğim günlerim olmuştu. Artık onun duygularına uzanmak istemiyordum. Yani en azından şimdi bunu yapmakla ilgilenmiyordum. Zarfları kutuya geri atarken USB’ye göz ucuyla baktım.
“Bakmayacağım işte.” Kutuyu kapatıp yatağımın altına saklayıp odadaki ışığımı kısarak yatağa girdim. “Ne yaptığını hiç merak etmiyorum.” Gözlerimi sıkıca kapatıp uyumaya çalıştım.
Onu merak ediyorsun Val. Sen gittikten sonra ne olduğunu merak etmen kötü bir şey değil.
Bir yıl geçip bitmişti ve hala onun kollarında rahatlayıp bensiz yaşadıklarını merak ediyordum. O kutudaki bir parçaya bile dokunursam pamuk ipliğine bağlı savunmam yerle bir olacaktı.
Bakmayacağım.
🖤
Verandadaki merdiven basamaklarını inerken kış bahçesine yöneldim. Pakhan sabah sabah toplantı yapmaya bayılırdı. Kahvaltı yapmadan toplantıya oturmuş, dünyayı kurtaracaklarmış gibi pür dikkat konuşuyorlardı. Camın ardındaki adamlara göz gezdirdim. Bu sefer Hakan’da onlarlaydı. Faruk yoktu.
Evden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı.
Pakhan başını kaldırdığında Raskol omzunun gerisinden bana baktı. İçeri girmeden bile toplantıyı bölmüş olmak kesinlikle benim suçum değildi. Raskol bir şey söyleyip masadan kalkarken Pakhan tekrar konuşmaya başladı ve adamların dikkati ona kaydı.
“Nereye? Hazırlanmışsın.” Kapıyı ardından kapatırken Raskol dikkatle baştan aşağı beni inceledi. Kaşları çatılırken Hakan’ın olduğu kısma baktı. Sanki Hakan içeride değilmiş de dışarıda onunla buluşacakmışım gibi bakışları şüpheliydi.
“Alışverişe gideceğim. Bratva’dan uzaklaşmak istiyorum. Muhtemelen Moskova’ya geçerim.” Buraya çok yakın olduğu için çoğu zaman dışarı çıkacaksam oraya gidiyordum.
“Onunla mı?” Kaşlarımı çatıp başımı sağa sola salladım. “Akıllıca. Telefonun yanında mı?” Cebimden telefonumu çıkarttıktan hemen sonra çantamdaki silahı görmesi için fermuarı açı ona doğru gösterdim. “İşini çabuk hallet.”
“Ben zenginim.” Dedim görgüsüz bir şekilde. “Harcayacak çok param ve vaktim var.” Raskol alnıma bir fiske atıp başını gitmem için salladı.
“Para zehirlenmesi yaşıyorsun. Defol git.” Hafifçe gülümserken bakışlarım bir anlığına Hakan’a kaydı. Pakhan’ın gösterdiği her neyse ona odaklanmıştı. Gülüşümü silip bakışlarımı ondan çektim.
“Sen toplantına dön. Deduşka sonra huysuzlaşıyor.” Arkamı dönüp ilerlerken Yaroslov, arabanın kapısını açtı. Başımı sallayıp selam verdikten hemen sonra arabaya girdim. Peşimden arka tarafa binip kapıyı kapattı.
“Seni bugün neşeli gördüm.” Araba harekete geçip demir kapıların ardına geçtiğinde başını sola yaslayıp dikkatle yüzümü inceledi.
“Tersine bugün Bratva dahil tüm dünyaya küfrederek uyandım.” Duraksayıp düşünür gibi baktım ona. “Küfretmem neşemi yerine getirmiş olabilir aslında. Rahatlatıcı bir terapiydi.”
“Hiç sanmıyorum. Muhtemelen gece vakti Karanbey’le konuşman neşeni arttırmıştır.” Gözlerimi şüpheyle kısarken elini salladı. “Raskol kameraları devre dışı bırakmamı söyledi. İzlemememi değil.” Neyse ki yalnızca koridorda kameralar vardı.
“Seni abime söyleyeceğim.” Yaroslov, Pakhan’a ve abime çalışıyor olsa da bana Melih’i anımsatıyordu. Hatta Douglas’ı. Onlarda birilerinin sağ kolu olmalarına rağmen fırsatları olsa emirlerini dinledikleri adamların koltuklarını yönetecek kadar emirleri kendilerine göre yorumlayacak kadar umursamazlardı. “Gözün Pakhan’ın koltuğunda mı?”
“Asla.” Dedi duraksamadan. “Dikkatsizsiniz. Ormanda, kış bahçesinde görüldüğün adamlar Türk mafyasına ait. İçlerinden birisinin odana girdiği duyulsa sana ne yaparlar? Pardon. Kimse bir Nikoloeva’ya dokunamaz. Sorumu değiştireceğim. Ona ne yaparlar?” Beni niye durduk yere korkutuyordu ki? Zaten bunları düşünüyordum. “Raskol sen mutlu ol diye kuralları esnetmeye çalışıyor ama Bratva esnemez. Esnediğini düşündüğün anda kırılır ve parçaları seni yaralar.”
“Sabah motivasyon konuşman için teşekkürler.” Homurdanırken geçip giden yola çevirdim bakışlarımı. Artık neşeli hissetmiyor, kaygılarımda boğuluyordum. “Raskol kameraları kapattım dedi. Zaten o geldi odama.”
“Sandığımdan daha aptalmış o zaman.”
“Ona aptal deme.” Ters ters baktığımda birkaç saniye sessizce gözlerime baktı. “Bratva’nın aptal kurallarının da farkındayım. Bana hatırlatmana gerek yok. Esnetmekle de ilgilenmiyorum. Bratva’daki kuralları da onlara uymamı bekleyen herkesi de-”
“Küfretme.” Diye kesti konuşmamı. Ferhat Yılmaz’ın Rus hali gibiydi.
“İster ederim ister etmem.” Bazen bilmişliği beni deli ediyordu. “Ayrıca küfretmeyecektim. Devamında, Bratva’daki kuralları da onlara uymamı bekleyen herkesi de öldürmek istiyorum, diyecektim.” Kesinlikle küfredecektim. Canıma tak etmişti. En ufak insanı ve normal denileni bile kendilerine göre şekillendirip buna kural demelerinden nefret ediyordum. Doğduğun andan beri o kuralları, urgan gibi doluyorlardı boyunlarına.
O kuralların Hakan’ın boynuna dolanmasını istemiyordum.
“Onu izlemesi için birilerini ayarlar mısın? Sadece senin güveneceğin ve Raskol’un dahil duymayacağı birini.” Olumsuz bir ses çıkarttı. “Rica etmiyorum Yaros.”
“Adımı öyle söyleme demedim mi?” Omuz silkip dik dik baktım. İnatçı bakışlarımla öfkeli bir soluk alıp verdi. “Bratva’daki hiçbir adam onu korumaz.”
“Korusun demedim, izlesin dedim. O kendini korur. Türk mafyasının başı olan adam kendini koruyacak kadar güçlü olmasa Pakhan’la görüşmeye gelir miydi? Birileri onu gözetlesin yeter.”
“Endişelendiğin bir şey mi var?” Başımı onaylarcasına salladım.
“Şu geçen gelenler, Sokolov ailesi. Fazlaca misafirleri yok mu sence de?” Odam o ailenin evini görebilmem için muhteşem açıdaydı. Dürbünle sapık gibi evin etrafını seyrettiğim gecelerde gördüğüm tek şey o eve sürekli misafirlerin gelip gittiğiydi. Tesadüf buydu ki Türk mafyasının liderinin geldiğine dair haberi duyduğum günden sonra misafirleri kesilmişti.
Sadece kuruntu Valeria.
“Onlar Bratva’nın en zararsız ailesi.” Çenemi dikleştirirken iyice arkama yaslandım. Bratva’da zararsız aile diye bir şey yoktu. Kötü ve kötünün en kötüsü vardı yalnızca. “Misafir konusuna gelirsek, ana kapıdan geçen kişilerin hepsinin adı ve sanı belli. Nerede yaşadıkları, kimlerle akraba olup görüştükleri de…Bu kadar şüpheye girmenin nedeni ne?” Hala beni Orlando’ya vereni bulamamak beni gün geçtikçe herkesten şüphelenen bir ruh haline sürüklüyordu. Biri benim on dört yıllık esaretimin baş rolüydü.
“Sorun yok. Öylesine alışkanlık.” Bakışlarımı arabanın dışına çevirip derin bir soluk aldım. Eğer hafızamın o kısımları tamamen gelmezse, bu benim daima tehlikede ve tetikte olarak yaşayacağım anlamına geliyordu. Aylardır sürekli ufak tefek kazaların ve saldırıların arkasındaki her bir kişiyi cezalandırmışlardı. Yine de bu yeterli gelmiyordu. Beni öldürmek isteyen biri vardı ve maşasıyla yönettiği adamları üzerime salıyordu. Maşayı o kadar iyi kullanıyordu ki onun varlığından bile haberdar olduklarını düşünmüyordum.
Ben Çetin evinde Bekir’in ansızın saldırılarını bekleyerek on dört yıl geçirmiştim ve birinin Bekir gibi beni öldürmeye an kolladığından adım kadar emindim. Sadece bir kuruntu Valeria. Güvendesin. Abin yanında.
“Endişelenme, onu izlemesi için birini bulacağım.” Endişelendiğim bu değildi. Bunu ona söyleyemeden araba yavaşça kaldırımın kenarına park edildi.
Hakan kendini korurdu. Onun düşmanları belliydi ve savaşacağı cepheleri önceden planlardı. Benim cephem de düşmanım da belli değildi ve birinin beni korumasından önce kendimi düşmanımdan korumanın bir yolunu bulmalıydım. Tabi düşmanımın kim olduğunu bilmediğim için stratejisine karşılık bir stratejimde yoktu. Tüm bu bilinmezlikler beni tedirgin ediyordu.
“İnmeyecek misin?” Uzun sessizlik sonrası Yaroslov sabırsızca sormuştu. Sorusunu cevaplandırmak yerine kapıyı açıp indim. Alışveriş bahaneydi. Rastgele bir mağazaya yöneldiğimde aklımdaki kaygıları kısa bir anlığına silip attım.
Gördüğüm ilk mağazaya adımladım. Bu sefer yanımda o yoktu. Özgürce alışveriş yaptığım her anda anılarıyla varlığı benimleydi. Tıpkı şu an olduğu gibi. Kıyafetlere bakarak anımsadığım anıya dalgınca tutundum.
~
“Niye buraya geldik?” Şaşkınlıkla baktım Hakan’a. Elleri cebinde umursamazca mağazada göz gezdiriyordu.
“Kendi kıyafetlerini alman için.” Gözlerimi kıstım. Tonlarca kıyafetim varken yeni kıyafete ihtiyacım yoktu ki. “Önceden aldıklarım benim seçtiğim. Özgürlüğüm deyip duruyorsun. Özgürce seçtiğin tek bir kıyafetin yok. Hadi al.” Kalp atışlarım hızlanırken yavaşça etrafıma bakındım. Özgürce kendi kıyafetimi seçebilmem için mi gelmiştik?
“Hakan.” Sesimdeki yumuşak ve sevgi dolu ifadeyle bakışları sonunda beni buldu. Bazen olmadık anlarda yaptığı bir hareket veya söylediği bir cümle ona olan duygularımı yoğunlaştırıyordu. Bir gün ona hissettiğim yoğun duyguların beni yerle bir etmesinden korkuyordum.
“Bana defile yapman lazım. Arkama yaslanıp keyifle seni seyredeceğim.” Bakışlarındaki parıltıyla beni süzerken yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum. Elinin tersini yanağıma sürerken gülüşü sinsileşti. “Arsızlaşma Karım. Kıyafetli halinden bahsediyorum. Kıyafetlerini görmek için bir defile.” Gülüşü ve bakışıyla aklımı başka yönlere çekip sonra beni sapık ilan ediyordu. Manipülatör sapık.
“Yok sana defile.” Onun yanından ayrılıp mağazanın içinde gözden kayboldum. Peşimden geldiğini sağlı sollu aynalardan görebiliyordum.
“Soyunma kabinine girerim.” Diye bağırdığında adımlarım durdu. Mağazadaki görevlilerden biri bize doğru baktı. “Defile yapmazsan seni orada se-” Hızla arkama döndüm. Elimi dudaklarına bastırmak için koşuşturduğumda kahkaha attı.
“Sussana be.” Elimi yakalamasına izin vermeden dudaklarını kapattım. Sırtını aynaya yaslayıp boyumuzu eşitlemek için parmak ucumda yükseldiğimde muzip bakışlarla bana baktı. “Niye bağırıyorsun?” Elimi çekiştirip göğsünün üzerine yasladı.
“Bence beni aniden aynaya yasladığında senin sapık bir kadın olduğundan tamamen emin oldular.” Şaşkınlıkla olduğumuz durumun dışarıdan nasıl görüneceğini fark ettiğim an ondan uzaklaştım. Mağazadaki bakışların hepsinin odağı bizdik. Hakan’ın sıcak nefesi kulağımı yalayıp geçerken hafifçe güldüğünü duydum.
“Yanlış anlama, bana dilediğin gibi dokunabilirsin. Yine de-” Geri çekildi ve nazilce çenemi tutup ona bakmamı sağladı. “Yalnız ve evdeyken yapalım bunu Karım. Senin yüzünden arsız bir adam olmak istemem. Ben gayet edepli ve ahlaklı bir adamım. Beni yoldan çıkarma. Ayıp.” Elini çenemden çektiğimde gülüşünü genişletti.
“Sana ayıp asıl. Senin yüzünden bize bakıyorlar.” Bize bakanlara arkamı dönsem de aynadaki yansımadan görebiliyordum. “Rezil ettin bizi Hakan.”
“Utanma Karım. İnsanlar bizi anlayacaktık.” Niye bağırıyordu, anlam veremiyordum. Bilerek yapıyordu resmen. “Siz karımın kusuruna bakmayın. Yeni evlendik biz.” Hayır yeni falan evlenmemiştik. Yalancı. Aniden kollarını bana doladı. “Balayındayız da. Üzerime atlamadan duramıyor.” Terbiyesiz herif.
Hayır, onu öldürmek istemiyorsun.
“Hakan.” Utançla yüzümü göğsüne gizlediğimde kolları daha sıkı sardı beni. Bir daha insan içine çıkamayacaktım. “Seninle konuşmayacağım.” Beni o kadar utandırıyordu ki şu an yer yarılsa seve seve içine girebilirdim.
“Her bulduğun fırsatta bana asılmalarına say. Nasıl oluyormuş?” diye fısıldadı. Berbattı.
“Ben sana evde asılıyorum. Ulu orta asılmıyorum. Yalancı.” Yüzüm göğsüne gizlendiği için sesim boğuk çıkmıştı. “Utançtan öleceğim. Konuşmayacağım seninle.” Sesimdeki mızıkaya engel olamadım.
Mızıkçılığa olacak o. Mızıka değil.
“Tamam. Susuyorum.” Kollarını gevşetse de ondan uzaklaşmadım. Utançtan etraftaki kimseye bakamazdım. Hazır değildim. “Kıyafet alacak mısın? Yani böyle bir amacın varsa iki soldaki mağazaya gidelim. Karımın utanmasına daha fazla izin veremem.”
“Senin yüzünden utanıyorum zaten. Cidden konuşmayacağım. Görürsün sen.” Kolundan çıkıp çıkışa koşuşturduğumda çantaların dizildiği standa çarptım. Stant sallanıp üzerindeki çantalarla beraber yerle bir olurken olduğum yerde kalakaldı.
Rezil rüsva oldum. Yerin dibine falan değil direkt uzaya falan gitmeliyim.
Standı toplamak için eğildiğimde montum duvara monte edilmiş askıdaki kıyafetlerden birine takıldı ve askılık yerinden çıkıp asılı olan kıyafetler, peşimden yere döküldü.
“Beni utandırdığında elim ayağıma giriyor, senin yüzünden sakarım.” Gözlerimi sıkıca kapattım. Kıpırdadıkça daha da rezil oluyordum. Bu yüzden asla hareket etmeyecektim.
“Kusurumuza bakmayım. Karım hem arsız hem de sakar.” Pislik Karanbey.
~
Mağazadaki kıyafetlere göz gezdirirken zihnime dolmuş anıları silebilmek çok zordu. Burası gittiğimiz mağaza gibi tıkış tıkış ve rengarenk kıyafetlerle çevrelenmemiş olsa da üzerime çöken anıların kaynağıydı.
Bir süre ihtiyacım olmayan ve almayacağım kıyafetlerin arasında sessizce gezindim. Özgürce satın alacağım kadar param ve imkânım vardı. Yine de mağazadan tek bir parça almadan dışarı çıktım. Korumalar beni takip ederken gökyüzünden yağan karı hissedebilmek adına adımlarımı yavaşlattım.
Özgürlüğüm için çırpındığım günleri düşündükçe, şimdi sahip olduğum özgürlük; esaretimdeki kadar karanlık ve kaygılarla doluydu. Hayalimdeki özgürlük kesinlikle bu değildi. Hakan’ın varlığı bu gerçeği görmezden gelişime engel oluyordu. O gelmeden önce kendimi kandırmak çok daha kolaydı.
“Bir şeyler yiyebileceğimiz bir yer var mı?” Soruyu Yaroslov’a sorsam da bakışlarım ondan önce etraftaki binalarda gezinmeye başladı. Kahvaltı yapmadan evden çıktığım için açtım ve açlık beni daha duygusallaştırıyordu. Caddenin karşısındaki kafe dikkatimi çektiğinde adımlarımı mağaza yerine oraya yönlendirdim.
Benden önce girip güvenliğinden emin olan ekibi umursamadan cam kenarındaki masalardan birine oturmuştum bile. “Benimle otur, Yaros.” Yalnız yemekten nefret ediyordum. Yemek yerken etrafımda birilerinin olması dışında benimle birilerinin yemesine ihtiyaç duyuyordum. Çoğu zaman mutfakta atıştırmamın nedeni buydu.
“Burası güvenli, Pakhan’ın koruması altında.” Bunun anlamı, Pakhan’a belirli bir para akışı sağlıyorlardı ve karşılığında devletin radarına girmeden kara para aklamak için Pakhan’ın gölgesi altında güvende oluyorlardı. “Ne yemek istersin?”
“Pankek, çikolata ve bal da istiyorum.” Hakan’ın evinde özgür kaldığımı düşündüğüm ilk sabah bana verdiği kahvaltı oydu. Bu yüzden tekrar yemek istiyordum. “Bir de filtre kahve.” Çay yoktu. Alışmıştım buna. Tıpkı o evde kaldığım zamanlarda Faruk’un çaya alıştırdığı hızda vazgeçmiştim. Buraya geldiğim andan itibaren elde ettiklerimden çok daha fazlasını kaybetmiştim.
Pankeklerim önüme bırakılana kadar düşüncelerime yığılan anılarda boğulup durdum. Pankeke getirdikleri çikolatayı sürerken Hakan’ın şekerli bir yiyecek yediği zamanlarda yüzünde beliren o sıkıntılı ifade gözümün önünde belirdi. Pankekten büyük bir ısırık alırken özlemim üzerime çullandı yine.
“İstediğin zaman eve dönebiliriz.” Dedi Yaroslov. Kendine kapalı şişe su söylemişti yalnızca ve bitirdiğini yeni fark ediyordum. “Yemeğinden sonra eve döneriz.”
“Benim evim yok ki.” Burası geçici bir sığınağımdı. Asla yuvam olmayacaktı. “O gelmeden önce kendimi kandırmam daha kolaydı.” Diye mırıldanırken sesimi kendim bile zor duyabilmiştim.
“Rusça konuş, Valeria. Türkçe bilmiyorum.” Türkçe konuştuğumun farkında değildim. Türkiye’deyken sinirlendiğim zaman, duygularımı açıklamak istediğimde, içinden çıkılmaz hissettiğim anlarda Rusça konuşurken şimdi Rusya’dayken bunun tersini yapıyordum. Sanki artık beni kötü hissettiren duyguları, Rusçada açıklamak zor geliyordu.
“Farkında değilim. Önemli bir şey söylemedim.” Sessizce önümdeki pankekleri yerken telefonum cebimde titredi. Çıkartıp ekrana baktım. Yabancı bir numaradandı.
Dışarı çık.
Emredersin. Umursamadan telefonu masaya bırakıp kahvemi yudumladım. Telefonum tekrar titrerken elime almakla uğraşmadım. Şu an yemeğim önemli olandı.
“Artık bak istersen.” Dedi Yaroslov. Pankekim biter bitmez başıyla telefonumu işaret etti. Başımı ağır ağır sallayıp oturduğum sandalyeden kalktım.
“Doydum. Kalkalım.” Telefonumu ve çantamı aldım. Bakışlarım ekrana kaydı tekrar. Yaroslov ödemeyi yaparken çıkışa yavaşça yürümeye başladım.
Mesaj atan numaradan cevapsız çağrı vardı. Numarayı ararken önümdeki koruma kapıyı açıp önden ilerlemeye başladı. Peşinden dışarı çıkıp telefonu kulağıma yasladım. Omzumun gerisinden Yaroslov’un gelip gelmediğini kontrol ederken aradığım numara telefonu açtı.
“Çikolatalı mı ballı mı yedin?” Hakan’ın sesiyle duraksadım. Burada mıydı? “İkisini karıştırırsan berbat derecede şekerli olur. Daha önce denedik gerçi.”
“Burada mısın?” İç çektiğini duydum.
“Geciktiğim için üzgünüm.” Sesindeki pişmanlıkla birkaç saniye sessizce yağan kar tanelerine odaklandım. Beyaz kar tanelerinin arasında, farklı bir renkte süzülen taneciklerin hayal gücüm mü yoksa gerçek mi olduğundan emin olamıyordum. Altında durduğum binadan birkaç adım uzaklaşırken bakışlarım gökyüzünden akan pembe ve beyaz kar tanelerinde gezinmeye başladı.
İmkansızdı.
“Hiçbir yolumuz yok. Seni anca gökyüzünden pembe kar yağarsa affederim. Bu yüzden git.” Demiştim ve gökyüzünde pembe tanecikler uçuşuyordu.
İmkansızdı.
Heyecan her bir zerremi sararken gözlerim hissettiğim tüm o güzel hislerle yanmaya başladı. Benim için çabalaması niye bu kadar kırılgan hissettiriyordu? Kalbimdeki buzlar, bana attığı en ufak adımla niye bu kadar çabuk eriyip bitiyordu? Mantığım yaşananları haykırırken kalbim niye kendi özgürlüğünde yaşayıp onun için atmaktan vazgeçmiyordu?
“Gökyüzünde pembe kar yağıyor, Karım. Evren bile bizim kavuşmamızı istiyor.” Dedi yumuşak ses tonuyla. Titrek bir nefes alırken etrafımdaki imkansızlığa bakmaktan ona cevap bile veremiyordum.
Pembe kar yağıyordu. Benim için. Onu affetmem için.
“Söz verdin. Unutma.” Dedi telefonun ucundaki sesi. Elimi uzattığımda kar tanelerinin iki farkı rengi eldivenime kondu. “Kendimi affettireceğim Karım.” Seyrediliyormuş gibi hissettiğim için başımı çevirdiğimde arabaların arasında şapkasıyla kamufle olmuş onu gördüm. Yüzündeki maskesine rağmen gözlerinden tanıyordum onu. Gri harelerindeki sevgiyi nerede görsem tanırdım. Unutmam imkansızdı.
Ne çok yakındı ne de çok uzak. Buradaydı; kendinden emin hareleriyle beni seyrediyordu.
“Ya çabalarına rağmen seni affetmezsem? O zaman ne olacak?” Bu ihtimali hiç düşünmüyordu. Elimi indirirken etraftaki yağan kar onunla aramıza girercesine şiddetlendi. Pembe tanecikler, beyazların arasında neredeyse görünmeyecek şekilde azaldı.
“O zaman başka bir renk kar dilersin. Onu da sana getiririm ve baştan başlarız. Kendimi affettirecek illaki bir yol bulacağım. Hazırlan Valeria.” Neye hazırlanacağımı sormak istemiyordum. Hakan daima beklenmedik biriydi.
“Bu sefer çabalayan benim. Arkana yaslan Karım. Bu sefer sana ulaşmama sen bile engel olamazsın.” Buraya gelmemesi için aylarca onu engellemiştim. Şimdi bir yolunu bularak buraya gelmişti.
Benim için.
“Seni kendi topraklarında fethedeceğim, Moya Valeria.” Benim Valeria’m.
🖤
Bratva'dan favori karakteriniz var mı?
Hakan ve Valeria arasındakiler hakkında düşünceleriniz neler?
Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi hahahahah Seviyorum sizi. Yeni bölümde görüşürüz pembe kar tanelerim <3
(Bence tatlı bir lakaptı. Sadece çok uzun :D )
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |