
🎵 Billie Eilish - CHIHIRO🎵
Selammmm
Nasılsınız ayol? Umarım sınava girenlerin sınavı çok güzel geçmiştir ve yarın ki sınavda güzel geçer <3
Biraz dozu arttırıyoruz, hazır mısınız? Ayy heyecanlandım. Bölümde bol bol tepkilerinizi yazın lütfen :)
Hadi herkes bir emoji bıraksın buraya.
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
24. BÖLÜM - KARANLIK KAFES
VALERİA
“Nereye?” Odamdan çıktığımda dedem kendi kapısını aralamış ve eldivenlerini eline geçiriyordu. Bu yaşta bile bu denli karizma olmasını takdir ederken başını kaldırıp bana baktı.
“Bana hesap mı soruyorsun?” dedi hiç değişmeyen huysuzluğuyla.
“Asla. Pakhan’a hesap sormaya pek hevesli değilim. Sadece hava soğuk ve deduşkamın yaşlı bedeni hastalansın istemiyorum.” Gözlerini kıstı. Cidden ona yaşlı imalarının yapılmasından nefret ediyordu.
“Sabah sabah tadımı kaçırdın.” Siyah pardösüsünü düzeltirken baştan aşağı inceledi beni. “Sen nereye?” Onun yaptığı gibi tersleyesim gelse de yapmadım.
“Yürüyüşe. Hava almaya ihtiyacım var.” Ağır ağır başını sallayıp kapısını ardından kapattı. Bugün bastonunu almadığına göre ağrıları eskisi gibi değildi. “Bana eşlik eder misin?” Bakışlarında beliren şaşkınlıkla kolumu ona uzattım. “Hem bugün senin bastonun olurum.”
“Ben de yürüyüşe gideceğim zaten.” Yani benim için değil kendisi için geldiğinin altını çiziyordu. İnatçı yaşlı herif. Elini omzuma koyup asansöre yöneldiğinde kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Dudaklarımdaki gülüş genişlediğinde bile omzuma attığı kolunu çekmedi ve asansöre girmemizi sağladı.
“Deduşka.” Kapılar kapanırken elini uzaklaştırdı.
“Çok konuşma. Yaşlı bir adamım ben ve başımı ağrıtıyorsun.” Diyerek kesti konuşmamı. Yaşlı bir adam oluşuna laf atmak istesem de kendimi durdurdum. Onunla uğraşmama gerek yoktu. Zaten iyi bir ruh halindeydi.
“Yorulursan söyle. Dinleniriz deduşka.” Asansörden inerken omzunun gerisinden ters ters baktığında kıkırdadım. Koluna girip onunla ilerlediğimde tek bir kelime etmedi. Kolunu çekmedi. “Tamam susuyorum.” Sessizlik hiçbir zaman bugün olduğu gibi neşeli hissettirmemişti.
Bahçeye çıktığımızda Pakhan’ı gören selam verip başını eğiyordu. Yanlarından geçip gittiğimizde bakışlarını kaldırıyor, Pakhan’ın kolunda olmama şaşkınlıkla bakıyorlardı. Ormana girdiğimizde peşimizden gelen Pakhan’ın korumalarını umursamamaya çalışıyordum.
Kız Valeria, taktın koluna Pakhan’ı. Bir yıldır nazlanan ihtiyara ulaşabildik sonunda.
Soğuk orman havasını derince soluklanırken gülüşüm genişledi. Pakhan’ın güldüğümü görmesine rağmen sessizce etrafına bakınmaya devam etti. Orman beyaz bir örtüyle çevrelenmişti. Bu bana iki gün önce Hakan’ın benim için yağdırdığı pembe karları anımsatıyordu. Patikada botlarımızın karı ezerken çıkarttığı sesler huzurlu bir senfoni oluşturuyor, anımsadığım tatlı sürprizle beraber kalbimin sıcacık hissetmesini sağlıyordu.
“Sabah sabah hava almaya niye ihtiyacın var?” Uzun bir sessizlik sonrası konuştuğunda bakışlarımı ona çevirdim. Bakışları tedbir amaçlı etrafımızdaki ağaçlık alandan ayrılmıyor, dolaşıyordu.
“Bilmem. Biraz rahatladım.” Gözleri beni buldu. “Son zamanlarda yorulduğumun farkında değildim. Sanki sürekli savaşmam gerekiyormuş veya çabalamazsam ölüp gidecekmişim gibi geliyordu.” Kaşları çatıldığında kıkırdadım. “Çatma kaşını. Susarım bak.”
“Tamam. Tamam. Konuş.” Bakışlarımızı ayırsa da kaşlarını çatmaya devam etti.
“Artık birilerine ipleri bırakmaya karar verdim. Sonuçta ben bir Nikoloeva’yım ve abim Raskol. Kuzenim Fedor. Bir de deduşkam var.” Gözleri tekrar bana kaydığında göz kırptım. “Beni Bratva’dan siz koruyabilirsiniz.”
“Bratva’dan biri senin canını mı sıkıyor? Niye korunmaya ihtiyacın var?” Yaşlı dedem benim. Sessiz kaldığımda “Bana söylemeyeceksen de abine söyle. O halleder.” dedi homurdanarak. Ona değil de abime gideceğim için rahatsız olmuştu. Buraya geldiğimden beri sığındığım ve güvendiğim daima Raskol olmuştu. Bunun farkında olması iyiydi.
“Aslında abimden ziyade sana ihtiyacım var.” Adımları durdu ve tam karşıma geçti. Onu tanımasam ona söylediklerime sevindiğini düşünebilirdim. Bakışları dikkatle çehremde gezinirken merakla bekliyordu, niye onun yardımına ihtiyacım olduğunu.
“Sen Karanbey ve onun yardımcısını seyretmemi istemedin mi?” Başını onaylarcasına salladı. “Yaroslov birkaç gün önce beni uyardı.” Yaroslov’un adı yüzündeki her bir zerreyi öfkeyle çevreledi.
“Onun ne haddine? Bir Nikoloeva’yı uyarmak ona mı kaldı?” Söz konusu Yaroslov olduğunda patlamaya hazır bomba gibi geziyordu. Onu gerçekten sevmiyordu. Abimin adamı olduğu için görmezden geliyordu. İkisi de birbirine katlanmak zorundaymış gibi davranıyordu.
“O benim kişisel korumam deduşka. Tabi ki gördüğü bir tehditte beni uyarmalı.” Koluna tekrar girip yürümek için hareketlendiğimizde bana ayak uydurmaya başladı. “Bana dedi ki, ben Türk mafyasıyla görüştükçe Bratva bundan hazzetmeyip konuşmaya başlayacakmış. Koskoca Pakhan emretti desem de Bratva benden yine geldiğim zamanki gibi hain olarak bahsedecekmiş.”
“Bratva benim.” Dedi sertçe. “Emirlerimin dışına çıkamazlar.”
“Senin bunu emrettiğini bilmiyorlar ki. Bildikleri tek şey, Ümit Karan’la anlaşmaları aniden feshettiğin ve Türk mafyasının en az İtalyan mafyası gibi Bratva’nın düşmanı olması. Sen düşmanca davranırsan emirindeki adamların buna biat eder.” Tekrar duraksadığında kolundan çıktım ve yürümeye devam ettim. “Senin karar ve seçimlerin Bratva’nın görüşünü belirliyor.” Diye mırıldandım. Sessizce arkamdan gelen adım sesleriyle bir süre konuşmadan ilerledik. Söylediklerimi düşündüğünü biliyordum.
Pakhan’ın sessizliği, düşünceleriyle zihnindeki soruları kendi kendine cevaplamasındandı. Ona bir soru vermiştim ve cevabını bulmasını beklemeliydim.
Beni Bratva’ya karşı koruyacak mıydı? Yoksa Bratva’nın esnemez kuralları yüzünden Hakan’ı gözetlemesi için başka birini mi bulacaktı?
İlk seçeneği tercih ederdim.
“Fedor senin için etrafı gözetleyen sinsi bir yılan diyor.” Uzun bir sessizlik sonrası konuşması irkilmeme neden oldu. Adımlarımı yavaşlattığımda bana yetişti ve yanımda yürüdü. “Aile sembolümüz yılan. Tam bir yılan gibi davranıyorsun.”
“Deduşka bana hakaret ediyormuşsun gibi geliyor. Ayıp oluyor, yılan falan. Asıl yılan Fedor.” Hafifçe güldüğünde şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Bana mı gülmüştü o? Ruhumdan süzülen o kimsesizlik sanki yok olmuş gibi duygusallaştım. Birkaç adımda ona yaklaşırken kollarımı beline sarıp başımı göğsüne yasladım. Gülüşü kesildi.
“Birkaç dakika deduşka.” Sesim her an ağlayacakmışım gibi titremişti. Gözlerimi sıkıca kapatıp beni kendinden uzaklaştırmasını bekledim. Yapmadı. Birkaç saniye sonra ellerinden birini omzumda diğerini saçımda hissettim.
“Pakhan dokunulmazdır, yılan.” Sesinde hafif de olsa alay vardı.
“Bana yılan deme, Pakhan. Deduşkam hakaretlerden hoşlanmaz.” Gözlerimi açıp geri çekilmeye cesaretim yoktu. Burada olduğum süre boyunca bana duvar olmuş adamın, sarılışıma karşılık vermesi zihnimdeki her bir kaygıyı susturmuştu. Bir babaya asla sahip olmamıştım ve dedemin en ufak sıcak hamlesi bu yaraya merhem oluyordu.
Babamın fotoğrafları bana hiçbir şey hissettirmiyordu. Abim bana annemin ve dadımın fotoğraflarını da göstermişti. Hiçbiri bir anlam ifade etmiyordu. Yalnızca Raskol vardı. Sahip olduğum tek aile oydu ve Pakhan yani dedem, bana karşı bir türlü yumuşamamış taş kalbiyle hep o ailenin dışında kalmıştı.
Bugün farklıydı. Dedem bana gülmüş, şakalar yapıp bana laf atmıştı.
“Teşekkür ederim Maksim.” Diye mırıldandığımda kollarımı sardığım bedenindeki her bir zerre gerildi. “Teşekkür ederim Pakhan.”
“Ağlıyor musun?” Olumsuz bir ses çıkartırken iç çektim. Ona kaygılarımı anlatmak ve kollarına sığınmak istiyordum. Sığındığım kim varsa ya ölmüştü ya da beni öldürmüştü. Bu yüzden dedemle aramızdaki bu ilişkiden fazlasını istememeliydim. Ne onun ölmesini ne de beni kırıp öldürmesini seyredecek kadar güçlü değildim.
Onu kabul etmek aynı zamanda Bratva’yı da kabullenmek değil miydi?
Beni kabullenmeyen Bratva’yı nasıl kabullenip yuva sayacaktım ki?
“Titriyorsun. Üşüdüysen eve gidelim.” Dedi ne yapacağını bilemeden. Titriyor muydum? Bunun farkında olamayacak kadar kıpırtısız bir şekilde onun sarılışının tadını çıkartıyordum halbuki.
“Üşümüyorum.” Geri çekilip hızla akmak üzere hazır bekleyen gözyaşlarımı silip ona arkamı döndüm. “Ben biraz yalnız yürüyeceğim.” Yavaşça yutkunarak adımlarımı hızlandırdım. “Kahvaltıda görüşürüz.” Dedemden uzaklaştıkça göğsümde tarif edilemez o sancı kendini gösterdi.
Aile diye tutturduğum bana sunulan kırıntıdan ibaretti. Artık kırıntılara şükretmek istemiyordum. Fazlasını isteyecek kadar açgözlüydüm. Bana bunu verecek annem de babam da yoktu. Dedem duvarları olan bir adamdı ve geriye abim kalıyordu. Raskol en az benim kadar acı çekmişken ondan fazlasını istemek ona haksızlıkmış gibi geliyordu.
Bratva’da bana verilecek güvenli ve sıcak bir aile yoktu.
Omuzlarım çökerken titrek bir soluk aldım. Bu düşüncelerden de duygulardan da kurtulup yine rol yapmaya dönmeliydim. Olduğum yerde durup sakince etraftaki güzelliğe odaklanmaya çalıştım. Buradaki hayatın güzelliğine odaklanırsam daha çok severdim.
Ağaçları, kar yağmasını ve Pakhan’ın evindeki kalabalıklığı seviyordum. Her yerden bir insan fırlıyordu ve bu gözlemleyeceğim taze kan demekti. Düşünmek için az, görmek için fazla vaktim oluyordu.
“Şimdi her şey yolundaymış gibi çeneni dikleştir Val.” Çenemi dikleştirirken geldiğim yolu geri yürümeye başladım. “En azından Raskol seni seviyor ve deden de yumuşadı gibi. Artılara odaklan.” Ormandan çıktığımda masanın etrafına doluşmuş adamlara sessizce yaklaştım. Pakhan’ın bir sarılışıyla bu denli kaybolmayı beklemiyordum. Sandalyeme yerleştiğimde Pakhan elini kaldırıp yemeği başlattı.
Masada geçip giden sohbeti takip etmek içimden gelmediğimden sessizce önümdeki kahvaltıya odaklanmaya çalıştım. Ne yediğimin farkında olmadan ağzımı tıka basa dolduruyor, konuşmam istenirse diye bahane oluşturuyordum.
“Valeria.” Pakhan’ın sesiyle başımı kaldırdım. Şu an ağzımdaki büyük lokmadan dolayı yanaklarım şişik durduğuna yemin edebilirdim. Masadaki herkesin bana baktıktan hemen sonra gülüşlerini gizlemek için başlarını eğdiklerini gördüm.
Sana artık sincap falan derlerse hak ettin Val. Kıtlıktan mı çıktın? Nefesi bile zar zor alacak kadar ağzını tıkamak nedir?
Hakan’a döndüğümde dudaklarının kenarı kıvrılır gibi oldu. Bu o kadar hızlı olmuştu ki doğru görüp görmediğimden emin olamamıştım. Ağzımdaki lokma olmaktan uzak kahvaltımı çiğneyip yutana kadar Pakhan tek kelime etmedi.
“Evdeki tüm erzağı yiyen sen misin?” Fedor sadece benim duyacağım bir şekilde fısıldadığında elimi karnına vurdum. Elindeki kahve üzerine dökülmeden kendinden uzaklaştırdı. Bakışları beni bulduğunda suratımı buruşturdum. Şu an konuşamayacak kadar büyük lokma çiğniyordum.
Tüm erzağı mı yedin Val? Çiğne çiğne bitiremedin.
“Pakhan yarın akşam için davetten bahsediyordu.” Raskol boğazını temizleyip sessizliği böldü ve odağı kendi üzerine almış oldu. Ağzımdakileri sonunda güç bela yutup suyumu yudumladığımda derin bir soluk aldım. Peçeteyle dudaklarımı sildim ve Pakhan’a odaklandım.
“Davet mi?” dedim. Davetler benlik olmazdı. Geldiğim günden beri beni götürdükleri bir avuç davet dışında çok acil olmadığı sürece davetlerden kaçabilmiştim. Türk mafyasındayken davetler iyi bitmezdi. Buradaki davetlere önyargılı olma nedenim bundandı. Buradakiler eğlenceli geçse de fazlasıyla yabancı insan olurdu. Hepsinin hayatındaki detayları araştırıp okumak ve şüphelenmek üçlüsü arasında gidip gelirken asla eğlenemezdim.
Herkes potansiyel bir haindi. Aynı zamanda hepsi Pakhan’ın dostuydu.
Hiçbirinin bakışlarında en ufak bir yumuşama yoktu; gözleri hep sert, hep tetikteydi.
Kimse kimseye güvenmiyor, bunu göstermekten çekinmiyordu.
Tüm bunları takip etmek ve zihnimde kategorize etmek beni yoruyordu. Bu yüzden davetlere katılmak benim için başlı başına bir işti. Zihnim o kadar çok yoruluyordu ki eve geldiğimde delisiz uyuyabildiğin nadir zamanlar davet sonrası yaşanırdı.
“Senin gelişini hiç kutlamadık.” Dedi Pakhan. Kalp atışlarım yavaşladı ve nefesimi tuttum. Benim için mi bir davet verecekti?
“Kabul töreni gibi bir şey mi?” dedim şaşkınlıkla. Pakhan kaşlarını çatıp ters ters baktı.
“Ne kabulü? Sen zaten bir Nikoloeva’sın. Seni birinin kabul etmesi mi lazım?” Şapşal deduşkam ya. “Sofrada şu şekil sırıtma.” Dedi huysuz bir tınıda. Hızla gülüşümü sildim. Sanırım oturduğum yerden kalkıp ona sarılırsam topuklarıma sıkardı.
“Emredersin Pakhan.” Dedim sesimi hafifçe sertleştirirken. Pakhan’ın bakışlarında eğlenen bir parıltı belirse de gülümsemedi.
“Sofraya saygısızlık etmek istemem. Ama kalkabilir miyim?” Elini gitmem için salladığında hızla oturduğum yerden kalkıp masanın etrafını dolandım. “Teşekkürler.” Kolumu boynuna sarıp yanağına öpücük kondurdum. “Deduşka’m.” Tepki vermesine izin vermeden masadan uzaklaştığımda homurdandığını duyabiliyordum.
Mutfağa koşuşturup içeri girdiğimde yemek yiyen mutfak ekibine kocaman gülümsedim. “Polina nerede?” Varvara ağzındaki lokmayı çiğnerken eliyle mutfağı işaret etti. Bakışlarımı çevirdiğimde Polina tezgâhın arkasından başını kaldırdı. “Niye saklanıyorsun?” Adımlarımı ona yönelttiğimde yanakları hafifçe kızardı. Raskol’dan kaçıyor muydu yine?
“Yeri temizliyordum.” Elinin hareketlerini takip ettim. Burada kaldığım süre boyunca işaret dilini az buçuk öğrenebilmiştim. Raskol kadar iyi olmasam da Polina’yla gündelik sohbet edecek kadar öğrenmem rahatlatıcıydı.
“Yemeğini yedin mi?” Başını onaylarcasına salladı. “O zaman benimle yukarı gelir misin?” Bakışları Varvara’ya kaydı.
“Git git. Herkes yemekte zaten.” Polina kocaman gülümseyip yanıma geldiğinde asansörün olduğu koridora ilerlemek adına koluna girip çekiştirdim.
🖤
Polina, bana yardım ettiğinde aşağı inmişti. Yapacak işim olmadığından odamdan çıkmış, mutfaktan aldığım kahvemle kış bahçesine doğru yönelmiştim. Etraf sessizdi ve kış bahçesinde oturan Hakan’la Raskol’u görmek adımlarımı duraksatıyordu. Abimin kaşları çatıktı.
Onu delirip öldürür mü Val?
Adımlarımı hızlandırıp kış bahçesine girdiğimde ikisinin bakışları beni buldu. Sessizce abimin yanına oturup kahvemi yudumladım. Hakan iyi görünüyordu. Raskol ona bir şey yapmamıştı. Omuzlarımdaki gerginlik silinirken Raskol’a döndüm.
“O bakış ne? Daha ona bir şey yapmadığım için mutlu mu oldun sen?” Ters ters baktı Hakan’a. “Sivri sivri konuşuyor. Yine.” Hakan onun aksine rahattı ve kahvesini yudumlayarak dikkatle abime bakıyordu. “Delirtiyor beni.”
“Sakin ol R. Kahve içer misin?” Elimdeki kahveyi ona uzattım. Başını sağa sola salladı. Tekrar kahvemi yudumlarken başıyla Hakan’ı işaret etti.
“Pakhan onu etrafta gezdirmeni söyledi.” Gözlerimi kıstım. “Bratva’nın yavaş yavaş ona alışması içinmiş.” Ormandaki konuşmamızın ardından Pakhan’ın düşüncelerindeki ani değişim beni dinleyip anladığının göstergesiydi.
“Bu tehlikeli olmaz mı?” Hakan burada değilmiş gibi konuşmaya devam ediyorduk ve bunu pek umursamıyor görünüyordu. Bakışları bir Raskol’da bir bende gidip geliyordu.
“Olmaz. Yani bu kadar cüretkâr bir hamlenin Pakhan’ın sözü olduğunu düşünerek görmezden gelebilirler. Pakhan’ın kendi sınırlarında yıllar sonra çıkmış torunuyla zamanında ihanet etmiş mafyanın oğlu yan yana göründüğünde sorguladıkları şey siz olmayacaksınız. Pakhan’ın onu dost olarak gördüğünü ve seninle gezmesinde sorun olmadığını düşünecekler. Tabi bazıları yine tam zıttı düşünse de bir şey yapamaz.” Söyledikleri rahatlatırken derin bir soluk aldım ve Hakan’ın dikkatle bize bakmaya devam ediyordu. Bakışlarındaki rahat ifade yerini söylenenleri düşünen bir adamınkiler kadar dalgınlaşmıştı.
Rusça biliyor mudur Valeria?
“Size eşlik eden adamlar al yanına mutlaka. Sorun çıkarca çözecek korumalarda etrafınızda olsun.” Ayaklanırken yanağımı öptü. “Dikkatli ol ve çabucak git gel.” Başımı onaylarcasına salladığımda Hakan’a döndü ve İtalyanca bir şeyler söyledi. Karşılık beklemeden kış bahçesinden çıktığında iyice sırtımı koltuğa yasladım. Kahvemi yudumlarken Raskol’un gidişini sessizce bakışlarımla takip ettim.
Tüylerim ürperirken Hakan’ın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Abim kalktığından beri bakışlarının hedefiydim. Kalbim gümbürderken sakin ve umursamaz durmak zorlu bir sınavdı. Bakışları bedenimi ısıtıyor ve her bir saniye bu bakışların etkisiyle heyecanım bana dolanıyordu.
“Bana bakmayı keser misin?” Hakan’ın üzerimdeki bakışlarından kurtulmak için gözlerimi ona çevirdim. Pür dikkat beni seyrediyordu. Başını sola yaslayıp bir kez daha ağır ağır baştan aşağı beni seyretmeye başladı.
“Kahve içtiğini bilmiyordum.” Griye çalan hareleri benimkilerle kesişti. Bedenimdeki sıcaklık yanaklarıma ulaşırken derin bir soluk alarak kalbimi sakinleştirmeye çalıştım. Onunla aynı ortamda olmanın çekimini unutmuş olsam da bakışları bana bunu sert bir şekilde anımsatıyordu.
“Silahsız ve hançersiz hayatta kalacağını bende bilmiyordum.” Ondan aldığım bıçaklar hala odamdaydı ve silah olarak kullanacağı tek bir parçası bile yoktu. Pes edeceğini düşünmüştüm. Kendini savunacak en ufak parçası olmadan çekip gideceğini sanmıştım. Beklediğimden iyi dayanmıştı.
“İkimiz de kalıplarımızın dışına çıkmışız desene.” Hafifçe güldü. “Ensemde bıçak gizlediğimi nereden biliyordun? Sana asla bunu söylememiştim.” Bakışları hafifçe boynumda gezinmeye başladı. Saçlarım her zamanki gibi sıkı topuzdu ve kulağımdan boynuma sarkan küpelerim vardı.
“Seni iyi tanıdığımı düşündüğüm zamanlardaki gözlemlerimden biriydi.” Bakışları hızla benimkileri bulduğunda irkildi. “Beni unuttun mu Karanbey? Olduğum yeri gözetlediğimi ve dikkat kesildiğimi unuttun mu?”
“Asla.” Dedikten sonra derin bir soluk aldı. “Asla unutmam. Beni seyretmen daima hoşuma gidiyor.” Bir kez daha bakışları boynumda gezindiğimde boğazımı temizledim. Burada onunla oturmaya devam edersem bakışları bizi yakıp kül edecekti.
“Hadi kalk şu geziyi yapalım.” Oturduğum yerden kalkıp kahvemi yudumladım bir kez daha. Kahvemle gezebilirdim. Ardımdan ayaklanıp peşime takıldığında onu umursamadan demir kapıya yürümeye başladım.
“Valeria.” Dmitri başını eğip kaldırdı.
“Dmitri, kızın nasıl oldu? Hasta olduğunu söyledi Raskol.” Şaşkınlıkla bana baktığında gülümsedim. “İyi. Fazla endişelenmişiz. Her şey yolunda.” Bakışları arkamda beni takip eden adama kaydığında sertleşti.
“Pakhan, misafirimize etrafı göstermemi emretti. Boşta olan korumalardan birkaçını peşime takar mısın?” Başını sallayıp kulaklığına dokundu. “Teşekkürler Dmitri. Kızın için çok sevindim.” Hafifçe gülümseyip başını salladı. Onu daha fazla zor durumda bırakmamak için yanından geçip gittim. Kapıdaki adamlardan biri demir kapıyı araladığında teşekkür edip dışarı adımladım.
Pakhan’ın kurduğu kasaba büyüklüğündeki yerleşim yerinde gezmek asla güvenli hissettirmezdi. Hakan adımlarını benimkilere yetiştirdiğinde asfalt yolun sağına saptım. En düzgün ailelerden başlamak gerginliğimi silip atacaktı.
“Söylesene Valeria Hanım.” Bakışları etrafta geziniyordu. “Buradaki aileler de Türk mafyasındaki gibi mi?” Evlerden birinin önünden geçtiğimde sessizce kahvemi yudumladım. “Koltuk savaşları falandan bahsediyorum.”
“Sen düşmanlarımızdan birisisin Karanbey. Sana Bratva’yı anlatan köstebek olmamı mı istiyorsun?” Dudaklarında ufak bir gülüş belirdiğinde etrafa bakmaya kesip bana döndü. “Aileme ihanet etmeyeceğim. Ağzımdan laf almaya çalışma.”
“Ben düşman değilim.” Gözlerimi devirdiğimde cık cıkladı. “Hiç gözlerini devirme. İtalyan pazarındaydım. Rus pazarında bile olmadım hiç. Daha önce olmadığım bir ticarette nasıl kötü adam olabilirim?”
“Belki de Türk mafyasına bildiri falan göndermeliyiz. Bu kadar tecrübesizsen pazarı batırırsın diye düşünmeye başlıyorum.” Dişlerini gösterecek kadar gülüşü genişlediğinde dudaklarımı kıvırdığımı görmemesi için kahveyi yudumlar gibi yaptım.
“Bu acıttı. Becerilerim hakkında konuşursak yeteneklerimi en iyi sen bilirsin.” Sesindeki flörtöz tınıyla yandan ona baktım. Benimle flört edeceği zaman diliminde değildik. Göz kırptığında yaptığı imanın ne olduğunu geçte olsa anladığım için ona bakmayı kestim. Kalbim dört nala hızlanırken yanaklarımda hissettiğim sıcaklık, soğuk havaya inat kulaklarıma kadar ulaştı.
Bu görmeyeli iyice arsız bir adam olmuş Val.
“Özlemişim.” Dedi ellerini cebine koyarken. “Pembe karı bu yüzden mi seçtin acaba?” Cevap vermedim. Bana sürekli yanaklarımdaki utanç sonrası beliren pembelikten hoşlandığını söylemişti ve aklıma gelen ilk renk daima pembe oluyordu.
“Susar mısın? Konuşma ki etrafı anlatayım.” Sertçe ona baktığımda ufak bir tebessümle beni onayladı. “Buradaki aileler, Bratva’nın en önemli aileleri ve senin dost olduğunu anlarlarsa her şey daha iyi olacak. Babanın yaptıklarını bir kez daha omuzlarına yüklenmen gerekmeyecek.” Gülüşü silinirken yüzündeki her bir kas ciddileşti. Burada kalmaya devam edecekse bir şekilde yardımıma ihtiyacı vardı.
Ümit Karan, Pakhan’ı kandırmışken Pakhan kolay kolay Hakan’a güvenmeyecekti. Bugünkü konuşma yalnızca kendi güvenliğim ve adım için değildi. Söylediklerimi dikkate almasından memnundum. Onu Hakan’ın düşman olmadığına inandırdığım için de kendimi koruyacak tek yolu denemekten de pişman değildim.
Pakhan benim güvenliğim için endişe duyuyorsa önce yönettiği Bratva’ya beni kabullendiğini göstermesi gerekiyordu.
Pakhan, Hakan’ı gözetlemememi istiyorsa onun da dost olduğunu Bratva’ya kabullendirmesi gerekiyordu.
Pakhan beni kabullenirse Bratva’da yapardı bunu. Hakan’ın dost olduğunu anlarlarsa Hakan, burada kaldığı sürece zarar görmezdi. Onunla göründüğüm zaman da dedikodularla hain ilan edilmezdim.
Bir taşla iki kurt vurmuştum.
“Pakhan’la konuşan sen miydin?” dediğinde omuz silktim.
“Her tavuk kendi çöplüğünde öter. Burası benim çöplüğüm Karanbey. Üzümünü ye bağını sorma.” Adımlarımı hızlandırdığımda güldüğünü duydum. Niye durduk yere gülüyor bu yine?
Tavuk değil horoz Valeria.
Buraya geldikten sonra o kadar çok deyimler ve atasözleri çalışmıştım ki bazen her şeyi birbirine nasıl karıştırdığıma anlam verememiştim. Sonuçta belliydi, netti. Söylerken sürekli yanlış yapmaktan bıkmıştım. Faruk bir yerlerden çıkıp cahil demesin diye çalıştığım sözler, zihnimde daha da karışmıştı.
Sanırım cidden cahilsin Val. Kabullenip böyle devam etmen lazım.
“Valeria.” Sokolov ailesinin üç numaralı çocuğu demir kapılarından geçip tam karşımda durduğunda yalancı bir tebessümle ona selam verdim.
“Sergei. Bu saate uyanık olur muydun?” Bileğimdeki saate baktım. Daha öğlen olmasına vardı ve Sergei gece kulübü yönettiği için sabahlara kadar uyanık kalıp öğlene kadar sızardı.
“Beni gözetlediğini varsayacağım.” Dedi kaşlarını yukarı kaldırdı. Kemiksi bir yüz ifadesi vardı ve ailenin çoğu üyesi sarışın olmasına rağmen onlara nazaran esmerdi. Yeşil hareleri daima dikkatli ve insanın ruhunu görecekmiş gibi bakardı. Kulübü ona insan sarrafı olma yeteneği katmıştı anlaşılan.
“Tabi ki. Herkesi gözetlerim ben.” Dedim şakayla karışık ciddiyetle. Elleri cebindeyken bakışları omzumun gerisindeki Hakan’a kaydı. “Misafirimize etrafı gezdiriyorum. Burada şaşırtıcı manzara var mı? Rusya’nın cennet olduğunu gösterip kıskandırmak istiyorum.”
“Rusya olsa olsa buzdan bir cennet olurdu.” Gülüşü Bratva’daki çoğu adamınkinin aksine güzeldi. “En güzel manzara Pakhan’ın evinden görünür.” Hepsini gözetlediğimi mi ima etmişti? Yoksa tesadüfen mi bunu söylemişti?
Hakan’a döndü bir kez daha. Baştan aşağı onu incelerken elini uzattı. “Sergei Sokolov.”
“Karanbey.” Dediğinde Hakan’a döndüm. Yüzündeki ifade hoşnutsuzdu ve gözleri öfkeliydi. İkisi ellerini çekmeden sıkarken Sergei gülümsemeye devam ediyordu.
“Bizim daha çok yolumuz var.” Geri adım atan Sergei oldu. Hakan bakışlarını bana çevirdiğinde başımla yolu işaret ettim. “Görüşürüz Sergei.”
“Görüşürüz.” Dedi Sergei.
“Görüşmeyeceksiniz.” Dedi Hakan uzaklaştığımız ilk fırsatta. “O herifin bakışlarını hiç sevmedim.” Onu umursamadan yürümeye devam ettiğimde kaşları daha çok çatıldı. “Bir şey söyledim.”
“Bende duydum ve umursamıyorum.” Baş ve işaret parmağıyla burnunu çekti. Sinirlenmeye mi başlıyordu?
Tamam.
“Kaşlarını çattıkça dikkati üzerimize çekeceksin. Ayrıca kiminle görüşüp görüşmeyeceğime sen karar veremezsin.” Homurdandığında bakışlarımı ona çevirdim. Öfkelenmişti ve nedeni Sergei’yle konuştuğumuz o kısacık an mıydı?
Hala seni kıskanıyor Val.
“Ben senin kocanım.” Dedi yüzündeki öfkeyi bastırsa da ses tonu tamamen öfkeye bulanmıştı.
“Ben evli bir kadın değilim.” Dediğimde hızla bana döndü.
“Benimle evlisin.” İnatçıydı. Sanırım unuttuğu bir gerçek vardı. Bende inatçıydım.
“Yo. Bek bekarım ben.” Ona bakarsam eğlenip gülecektim. Şu an gülüşüme değil ciddiyetime ihtiyacı vardı.
“Bekar falan değilsin.”
“Medeni durumum kimlikte bekar. Bekar olmam inandırıcı gelmiyor. Sende haklısın. Bunca yakışıklı Rus’un arasında bekar kalmak delilik.” Biraz da sen delir Karanbey.
Onu delirtmeyi özlemiştim.
“Bak bana geliyorlar yine sağdan sağdan.” Omuz silktim. Bu beni ilgilendirmiyordu.
“İstersen soldan soldan gelsinler ama gerçek bu. Bratva’da evlenilecek adam kalmamış. Hepsi höt höt.” Hiçbiri bana yaklaşmamıştı çok şükür.
“Evlenilecek adam kalmamış ne demek? Sana ne? Sen zaten benimle evlisin.” Tabi efendim.
“Bana ne mi? Ben bekarım.” Sessizce ağzının içinden bir şeyler derken öfkesini dizginliyor gibi derin soluklar alıp veriyordu.
Fazla ileri gitme Val. Tüm Bratva’daki bekarları yakar bu deli.
“Çok zenginim ben, biliyor musun? Senin dediğin gibi bir koca aradım. Ama hem yakışıklı hem hayatı düzgün hem de sevebildiğim bir adama denk gelmedim. İtalya’ya gideceğim. Sıcak bir ülke diye duydum.” Bakışları bana çevrildiğin sustum. Bana öyle bir bakıyordu ki her bir cümlemle deliriyor gibiydi. Güzel. Deliren biraz o olabilirdi.
“Karım!”
“Karını mı buldun? Nerede? Abim karını aramak için burada olduğunu söyledi.” Yalandan etrafa bakındım. “Kimse yok. Halüsinasyon mu görüyorsun? Doktor çağıralım mı?” Başımı hafifçe sallarken kaşlarımı yukarı kaldırdım. Anlamadığım bir şey homurdanıp adımlarını hızlandırdığında gülüşümü genişlettim.
“Bekle karını beraber bulalım. Burada yabancısın. Kaybolursun bak.” Gülüşümü gizlemeden kıkırdamaya başladım.
“Küfürlerimi kibarca sana iletiyorum Valeria.” Dedi omzunun gerisinden bakarken. Ona yetişmek için adımlarımı hızlandırırken peşimizden gelen korumaları umursamıyordum bile. Hakan’la uğraşmayı özlemiştim ve Türkçe bilmedikleri sürece bizi anlayamamaları rahat konuşmamı sağlıyordu.
“Elimdeki yüzüğün bir başkasına ait olduğunu düşündüğün zamanlarda da böyle kaçıyor muydun merak ettim.” Adımları durduğunda ona yetişip derin bir soluk aldım. Bakışları elimdeki yüzükten gözlerime kaydığında çenemi dikleştirdim.
“Kaçacaktım.” Dedi dürüstçe. “Sonra düşününce mantıksız geldi. Sen benimle tanıştığında yeteri kadar kırgındın ve ben daha çok kırdım seni. Bu kadar kırgınlıkla hayatına birini almaya cesaret edemezsin diye düşündüm.” Gülüşüm yavaş yavaş küçülürken başımı sallamaktan başka bir tepki veremedim. Farkında olup görmesi bile iyi hissettiriyordu.
“Ama o ite gülüp kızarıyorsun.” O it kim? “Yaroslov canımı sıkıyor.”
“Yaros, bir kadınla nasıl konuşacağını bilecek bir kibarlıkta. Buradakiler gibi soğuk ve ifadesiz davranırken aniden beni mutlu edecek bir şey diyor. Ben bir kadınım Hakan. Bilmeni isterim ki bugüne kadar hep dediğin gibi kırıldım ve aşağılandım. En ufak iltifat bile yanaklarımı kızartacak kadar beni utandırıyorsa suçlusu ben değilim. Hakaretle ölüm tehditleriyle kapatıldım ben. Bana tek güzel cümle söyleyen adamda acımasız davranıp beni kovdu. Şimdi niye birinin söylediği bir iltifat veya güzel cümle hoşuma gitmesin ki.” Ben güzel yaşanan her bir ana ve söylenen cümleye hasrettim. Bunun neresi yanlıştı? Yaroslov iyi bir dosttu ve insan bazen dostunun cümlesiyle bile utanıp kızarmaz mıydı?
“Özür dilerim.” Dedi, elini kaldırır gibi olsa da nerede olduğumuzun farkında olup indirdi. Daha fazla dikkat çekmemek için yanından ayrılıp yürümeye devam ettim. Özür dilemesi kırgınlığımı silip atamazdı. Yine de bir nebze de olsa yarama merhem oluyordu.
“Hadi Karanbey. Sana göstereceğim daha çok yer var.” Bir süre yanımda sessizce yürürken bakışları dikkatle etraftaki geçip giden evlerde geziniyordu.
“Ben yakışıklıyım.” Dedi aniden. Ellerini cebine koyup yandan bana baktı. Öyleydi. “Hayatım düzgün değil. Ama yapabilirim. Hem halam İtalyan biriyle evliydi. Ucundan da olsa İtalyan say beni. Hem onlardan daha sıcağımdır.” Hafifçe gülmeye başladığımda “Ben ciddiyim, alay etmeyiniz Valeria Hanım.” dedi.
“Bana kendini mi pazarlıyorsun şu an?” Onaylayan bir ses çıkarttı. Deli adam.
“Evet. Ben dulum. Kimlikteki medeni halimi evli diye değiştirmek ister misin?” Adımlarım dururken kahkaha atmaya başladım. Manyak herif ya. “İstesem romantik olabilirim de.” Hayatımda duyabileceğim en romantik olmayan teklifti bu.
“Beni güldürme.” Hakan’ın yüz ifadesi hala ciddiydi ve gülen yalnız bendim. Ona kızgın olmam lazımdı ama saçmalamasıyla olamıyordum. “Buradaki karizmamı çiziyorsun.” Bakışlarım ne konuştuğumuzu anlamayan korumalarıma kaydı. Hızla ciddileşmeye çalışıp boğazımı temizledim. “Hayır Karanbey. Evlenmek için çok küçüğüm ben.”
“Küçül de cebime gir. Gayet kocaman kadınsın.” Tekrar yürümeye başladığımızda didişmelerimizi bile özlediğimi fark ediyordum.
“Kocaman mı? Sen bana kilolu mu demeye çalışıyorsun?” dedim cık cıklarken.
“Öyle mi dedim ben şimdi?”
“Ne dedin?” Elimin tersini koluna çarpıp kaşlarımı çattım.
“Kocaman olduğunu söyledim.” Duraksadı. “Kulağa garip geliyor harbiden.” Başını sağa sola salladı. “Yaş olarak büyüksün anlamında söyledim.”
“Yani yaşlı mıyım? Bunu mu diyorsun?”
“Siktir et. Konuşmuyorum. Her söylediğimi yanlış anlıyorsun yine.” Dedi homurdanarak. Hafifçe kıkırdadım. Bakışları yavaşça bana doğru çevrilse de yürüdüğümüz yola odaklanmaya devam ettim. O bakarsam zihnimde anılarımız belirecek ve beni kırdığı her bir zerremi tekrar anımsayacaktım.
“Burada gerçekten mutlu musun?” diye sorduğunda tüm neşem silindi. Bu soruyu kendime sormamla birinin bana sorması arasında büyük bir fark vardı.
“Bazen.” En azından beni bir yerlere kapatıp canımı acıtmıyorlardı. Raskol bulduğu her fırsatta bana sarılıyordu. Yaroslov üzüldüğümü anladığında sinirimi bozuyordu ki ona laf yetiştirirken üzüntümü unutayım. Fedor, Hakan’ın Faruk’u gibiydi. Her bulduğu fırsatta laf atıyordu ve iletişimimiz didişmekten öteye geçmiyordu.
Burada mutsuzum demek geldiğim andan itibaren bana gülümseyen veya iyi gelen insanlara haksızlık olurdu. Yine de mutluyum diyemezdim.
“Sanırım burayı gözümde o kadar korkunç bir yer olarak belirlemişim ki psikolojik olarak hazırlıklı geldim diyelim. Bazı anlarda bu hazırlık bir işe yaramasa da çoğu zaman daha az zarar görmeme neden oldu. Sen?” Daha fazla kendimden konuşmak istemiyordum. “Mutlu musun?”
“Değilim.” Dedi duraksamadan. “Bunun benim eserim olduğunun da farkındayım.” Sessiz kaldım. “Eskiden yaşadığım hayat bir şekilde altında kalmadan devam ettiğim yüklerden ibaretti.” Onunla konuşmayı özlediğim ve gezecek başka mahallelerimiz olduğundan sessiz kalmak iyi bir seçenekti.
“Ya şimdi?” diye sormadan edemedim.
“Artık suçlusu olduğum bir cümlenin yükü altında eziliyorum.” Gözlerim sesindeki pişmanlıkla ona kaydı. Bana bakmayı kesmiş yola dikmişti bakışlarını. “Eskiden yüklerim, aynı kanı taşıdığım insanlar tarafından bana verilmiş cezayken şimdi,” Gözlerime baktı. “Kendi cezamı kendim kestim.” Kırgınlığım aramızdaki derin uçurumdu. O uçurumu kapatmak isterken yapmıyordum. Artık gücüm tükenmişti.
“O yükü ikimize pay ettin.” Diye düzelttim söylediklerini. Başını ağır ağır sallarken utançla öne eğdi. “Seni affetmek çok zor Hakan. Sebebi yalnızca bir cümleden ibaret değil.” Karnımdaki boşluk ağırlaşırken çenemi dikleştirdim.
“Bu ne demek?” dedi merakla. “Saçma sapan konuştuğum için gitmedin mi?”
“O tuzu biberi oldu. Aslında Türk mafyasından uzaklaşıp bir süre uzaklaşmak istediğimi kendime bile itiraf edemediğim bir zamandı. Buraya gelmek istemiyordum.” İç çekip etrafıma bakındım. Korktuğumdan çok daha fazla karanlıktı burası. Yine de bir yılda iyi idare etmiştim.
“Diğer neden ne? Başka bir neden daha var. O kamera kayıtlarını tekrar tekrar izledim. Bir şey oldu. Anlayamıyorum. Hissediyorum. Hastane kayıtlarına baktım. Raskol ve sende hiçbir sorun görünmüyor ama o günden sonra başladı her şey.” Bana bir adım yaklaştığında korumanın hareketlendiğini gördüm. Elimi kaldırdım durabilmesi için.
“Şu an tüm Bratva’nın dikkatini çekeceğimiz bir ortamdayız. Beni zor durumda bırakma.” Sesimdeki sertliğe engel olamadım. Onun da kendimin de en az zararla Bratva’da nefes almaya devam etmesini sağlamaya çalışıyordum. Bunun aksi bir hareket istemediğimiz şeyleri yaşatacaktı.
“Tamam.” dedi. Bakışları korumalara kayarken geriye adımlayıp derin bir soluk aldı.
“Annen nasıl?” Konuyu bizim ayrılığımızdan öteye götürmek istediğimden hızla değiştirmiştim. Bunu ne Faruk ne de o konuşmuştu. Tekrar yürümeye başladık. Hakan sessizce yürürken başını eğdi ve tek kelime etmedi. Soruyu yeniden sormak istedim. Zaten duymuştu; ama sanırım cevaplamak istemiyordu.
“O zaman bir iki evin önünden de geçelim.” Bu cümleden sonra tek kelime etmemiş, sessizliğini bana bulaştırmıştı. Faruk’a sorsam söyler miydi? Azra Karan’a ne olduğunu merak ediyordum ve bu konu hakkında Hakan’ın pek konuşası yoktu. Belki Faruk anlatırdı.
“Tüm Bratva’nın kalbi bu kadardı. Daha fazlası var ama en önemlileri burada.” Diye mırıldandım eve geri döndüğümüz yolda. Başını ağır ağır salladı. Keyfi kaçmış gibi durgunlaşmıştı.
“Yarın gelecek misin?” Demir kapıdan içeri girdiğimizde bakışlarını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Dedemin ilk resmi kabulü buydu ve benim için önemliydi. En dipte olduğum zamanları atlatmam için yanımda olmuş, beni rahatlatmıştı. Şimdi ailemin beni kabullenişinde orada olması gerekiyormuş gibi geliyordu.
“Pakhan isterse-”
“Ben istiyorum. Abime söyleyeceğim. Senin gelmen muhtemelen sorun olmayacak.” Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken titrek bir soluk aldı. “Misafirimiz olduğun için tabi ki.” Gülüşü yavaşça genişledi.
“Olur. Gelirim.” Arkasını dönüp yürümeye başlarken “Misafiriniz olduğum için tabi ki.” dedi keyifle.
HAKAN
Ceketimi giyerken kapı tıklatıldı ve içeri Faruk girip kapıyı ardından kapattı. Takımı jilet gibiydi. “Nasılım? Hoşuna gitti mi?” Başımı sağa sola sallayıp kol düğmelerini kontrol ettim. Fazlasıyla oyalanıyordum. Normalde silahlarımı kontrol etmem gerekirken şu an bunu yapamamanın huzursuzluğu üzerimdeydi.
“Odama bir paket bırakılmış.” Omzumun gerisinden ona baktığımda ceketinin iç cebine uzandı ve bıçakları çıkarttı. Geldiğim ilk gün Valeria tarafından alınan bıçaklarımdı. “Rusçam yok. Al.” Kağıdı alıp göz gezdirdim. Valeria gittikten sonra çok olmasa da Rusça öğrenebilmiştim. Daha çok yolum olsa da konuşulan ve yazılan çoğu şeyi anlayabiliyordum. Anlayamadıklarımı da tahmin ederek tamamlıyordum cümleleri
Rusça öğrendiğini gizlemek akıllıca Karanbey. Bıçaklarını da aynı hassasiyetle gizlersin umarım.
Altında kurt şeklinde bir sembol çizilmişti. Bunu aylar önce Raskol’a ulaşmak için karımın çizdiğini anımsıyordum. Raskol’un dövmelerinden tek farkı Valeria, kurttun ucuna farklı kıvrım çiziyordu.
Rusça anladığımı fark etmesi hoşuma gidiyordu. Beni dikkatle izlediğinin kanıtıydı. Hala gözleri üzerimdeydi.
“Karım sandığımdan daha çok beni düşünüyor.” Diye mırıldanıp bıçakları aldım. Huzursuzluğum silinirken dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım. Bıçakları gizleyerek takımın altına sakladığımda Faruk gözlerini kısarak beni seyrediyordu.
“Sen iyice bu eve içgüveysi olarak yerleşirsin. Ben sana söyleyeyim.” Başını sağa sola salladı. “Önce pembe kar yağdırmalar, şimdi aptal aptal sırıtışlar. Liseli ergen gibisin.” Cık cıkladı.
“Karımı tekrar kazanmaya çalışıyorum. Bu ergenlik mi?”
“Karını kaybetmek ergenlik.” Gülüşüm silindiğinde göz kırptı. “Yine de bir ömür pembe kar yüzünden sana sağlam laf atacağım. Hazır mısın? Yakında pembe takım da giyersin.” Faruk’un yüzündeki gülüş sinsi bir hale büründüğünde kaşlarımı çatıp omzuna vurdum.
“Sakın bu fikri ona verme. Öldürürüm seni.”
“Pembe senin rengin olabilir.” Parmaklarını birleştirip ucunu dudaklarına bastırdı ve açtı. “Mükemmel karizma olursun.” Bunu kesinlikle Valeria’ya söyleyecekti. Bıkkınlıkla soluk alıp verirken saatime baktım.
“Bugün Efe için aradım ama açan olmadı. Sen konuşabildin mi?” Telefonumu tekrar çıkartıp ekranda göz gezdirdim. Asya da Ferhat da bana geri dönmemişti.
“Merak etmemen için sana dönmemelerini söyledim.” Dediğinde bakışlarım onu buldu. Faruk, dudaklarını ıslatıp rahatsızca kıpırdandı. “Ben bu gece döneceğim.”
“Bir şey mi oldu?” Başını sallayıp elini çenesine sürdü. “Herkes iyi mi?”
“Yani Ferhat’ın evine saldırılmış bu sabah. Telefonlar izlenmesin diye de kapatıp güvenli eve geçeceklerini söyleyip iletişimi kestiler.” Endişe damarlarımda gezinmeye başlarken söyleyeceklerini pür dikkat dinlemeye devam ettim. “Ferhat her şey yolunda dedi. Herkes iyi. Yine içim rahat etmiyor. Partiden önce gideceğim. Senin için sorun olur mu?”
“Olmaz. Benim nerede kaldığım belli. Her şey yolunda gidecek endişelenme. Sana dedim git diye.” Telefondan Ferhat’ın numarasını tuşlayıp kulağıma yasladım. Kapalıydı. Asya, Burhan hatta orada çalışan adamlardan birkaçının numarasını aradım. Hepsi kapalıydı. Göğsümde beliren endişe zihnime usulca süzülürken Efe’yi düşündüm. Bu dünya için çok küçüktü. Savaşamazdı ve şu an yanımda değildi.
Onu koruyabilecekler miydi?
Buraya gelmek için erken mi davranmıştım?
Bir yıl Hakan. Gelmek için bir yıl çabaladın. Geç bile kaldın.
“Bir haber alır almaz beni ara.” Telefonlarımın açılmayışı zihnimdeki tehlike çanlarının sesini arttırırken bakışlarımı ona çevirdim. Başını ağır ağır sallayıp derin bir soluk aldı. “Ne?”
“Ne zaman gitsem başına bir iş geliyor. Dikkat et.” Benim için endişeleniyordu. Kardeşinden haber almamasına ve yanı başında olmama rağmen benim için kaygılanmasını anlayabiliyordum. Elini omzuma koydu. “Valeria’yla konuşacağım. Sana bir silah ayar-”
“Endişelenme. Her şey kontrol altında.” Pakhan fazlasıyla dost canlısı davranmaya başlamıştı. Bu garip bir tesadüf olarak varsayamayacağım kadar hızlı yaşanan bir değişiklikti. Dün ormandan geldiğinden beri dostane tavırlara başlamıştı ve şüphelenmeye hakkım vardı. Yine de Valeria’nın şüpheli davranışlarından anladığım kadarıyla Pakhan’la konuşan ve onun tavrını değiştiren oydu.
Hala senin arkanı kolluyor Karanbey.
“Öyle diyorsan öyle olsun.” Huzursuzca kıpırdandı. “İnince seni arayacağım. Her şeyin yolunda olduğunu anlayınca da arayacağım. Telefonunu yanından ayırmak yok.” Onun huzursuzluğu bana ulaşırken göz kırpıp omzunu sıktım.
“Endişelenme lan. İyi olacağım. Sen git.” Odanın çıkışına yöneldiğimde peşimden geldi. “Etrafta adamlar var demedin mi hem?”
“Buraya giremeyen basit adamlar. Benim gibi beş adamın olacaktı var ya.” Kendini övmesiyle eski ruh haline dönmüş oldu. Gülüşümü genişletip merdiven basamaklarını inmeye başladım. “Buradayken rüşvet falanla en güçlü adamları senin tarafına çekmeliydik.”
“Senin üç katı maaş alıyor Faruk. Onları satın alamayız.” Son basamağı indiğimde peşimden inip karşımda durdu. “Beleşe çalıştığımı biliyordum. Türkiye’ye döndüğünde zam istiyorum.” Derken başını ağır ağır sallıyordu.
“Fazla masraflısın. Sürekli hastanelik oluyorsun. Özel doktor maaşları ne kadar senin haberin var mı?” dedim abartılı bir iç çekiş sonrası. Başımı sağa sola salladım. “Bir operasyonda kaç kurşun harcıyorsun? Senin yüzünden batacağım.”
“Para sende bok gibi. Yalan söyleme lan. Babanın tüm hesaplarını da üzerine aldın. Bilmesem sana acıyıp para vereceğim. Cimri herif.”
“Ben cimri değilim. Tamam lan. Zam yapacağım sana.” Son iki yıldır beş kez zam yapmamışım gibi yine yapabilirdim. Zaten kazancımız ikimizin emeğiydi ve paraya ihtiyacı olmamasına rağmen zam zam diye ağlıyordu.
“Sen şimdi mi çıkacaksın?” Başını onayladığında kapıya kadar ardından ilerledim. “Bir sorun olursa ara beni.”
“Douglas’ı ararım. Sen ana amacına odaklan ve o deli bakıcıyı eve döndür yeter.” Bahçedeki bakışlar olmasa kafasına bir tane patlatmak istiyordum.
“Karıma deli deme.” Dişlerimin arasından konuşmam hoşuna gitmiş olacak ki sırıtışı genişledi.
“Karın mı? Karanbey.” Başını sağa sola salladı. “Pakhan’ın sana torununu vereceğini hiç sanmıyorum.”
“Ondan isteyen mi var?”
“Racon kesemeyeceğin bir yerdeyiz. Etrafına bak. Çok yolun var be Hakan.” Derin bir soluk alıp omzuma vurdu üç kez. “Yine de sağlam adım atıp eşeklik yapmaman gerektiğini anladığına göre bu yolu da geçip halledersin.”
“Bazen bana sövmek için an kolluyormuşsun gibi geliyor.”
“Tabi ki de. Arkadaşlık bunun içindir.” Sırıtıp hafifçe baştan aşağı beni süzdü. “Bakıcının aklını başından alacaksın. Orada olmalıydım.” Başını sağa sola sallarken bakışları arkamda takılı kaldı. “Ya da o senin aklını başından alacak.” Baktığı yere bakışlarımı çevirdiğimde bakışlarım onu buldu.
“Aklım zaten yerinde değildi.” Diye mırıldandım. Simsiyah askılı bir elbise giymiş, dirseğine kadar kollarını saran bir eldivenle hoş bir uyum yakalamıştı. Saçları gergin bir topuzdu ve küpesiyle kolyesi, boynundan dekoltesinin açığa çıkarttığı tenine doğru bakışların kaymasına neden olacak odak noktasıydı. Bakışlarım göğüslerini saran kıyafetinde gezinirken kalp atışlarım hızlandı. Fazlasıyla güzel olmuştu ve tüm Bratva’nın bunu görmesini istemiyordum.
Sikerler. Çok güzeldi.
“Val?” Raskol’un seslenmesiyle dışarı çıkmadan arkasını döndü ve Raskol onun omuzlarına eldivenine uygun bir örtü bıraktı. Faruk karnıma vurduğunda irkilip Valeria’ya bakmayı kestim. Ellerimi ona uzatıp belini sarmak ve bedenime yaslamak isterken buluyordum kendimi.
“Sanırım gece başlamadan çoktan sarhoş oldun, Karanbey.” Karıma bakmak beni sarhoş ediyordu. Bu yüzden Faruk’un alaylı cümlesine tepki veremedim. “Davette ona aval aval bakmazsın diye varsayacağım.” Tabi ki bakacaktım.
“Seninle havalimanına geleyim mi?”
“Yok yok. Sen git. Sarhoş birinin arabasına binmem.” Dedi alayla. İtiraz etmedim. Sarhoşmuş gibi hissediyordum.
🖤
Yaroslov bana eşlik ederken içeri girdiğim an üzerimde var olan o baskıyı etraftaki bakışlar sayesinde buram buram hissediyordum. Türk mafyasında bana bakılmasına alışkın olsam da buradakiler benden korkuyor gibi değildi. Tersine varlığımı yok etmek istiyorlardı.
Harika. Yine birilerinin isteklerinin bir numaralı üyesiydim. Bir numara olmayı bırakmalıydım. Başkalarına haksızlık oluyordu.
Dudaklarım kıvrıldığında kendi düşüncelerimle eğleniyordum. Yaroslov’un yandan bana bakmasını umursamadan gösterdiği masaya yöneldim. Masanın üzerinde Nikoloeva yazıyordu. Pakhan beni kendi masasında ağırlayacaktı demek ki. Sandalyelerden birini çekip yüzüm mekandaki masalara doğru olacak şekilde oturdum.
“Gülüşün onları kışkırtıyor.” Dedi Yaroslov tepemde dikilirken.
“Eğlenmem yasak mı?” Oturduğum sandalyeye iyice yayıldım ve başımı hafifçe geriye yasladım. Sert çehresi etrafta geziniyordu. “Türk mafyasındaki girişlerim de aynı şekilde oluyordu. Bunu anımsamak beni eğlendiriyor.”
“Türk mafyasında hangi nedenle sana baktıklarını bilmiyorum. Buradakiler seni öldürmek istiyor.” Listem gün geçmiyordu ki kalabalıklaşmasın. “Bunu umursamıyorsun.”
“Kısmen.” Bakışlarını bana kaydırdı ve kaşlarını çattı.
“Senden cidden hazzetmiyorum.” Dedi homurdanarak.
“Alışkınım Yaroslov. Ama ben senden hoşlanmaya karar verdim. Birbirimizi yakından tanımalıyız.” Sesimdeki neşeye engel olamıyordum. Yoksa aklım giden Faruk’a ve gittiği yerde onu neyin karşılayacağına kayacaktı.
“Tipim değilsin.” Hafifçe gülmeye başladım.
“Tipin şu Nina Nikoloeva mı?” Bakışları aniden beni bulduğunda göz kırptım. Onunla ilgili araştırdığım bilgiler nedensizce Nina’yla kesişiyordu ve tepkisi doğru noktaya parmak bastığımın kanıtıydı. “Sakin ol Yaroslov. Sır saklamakta iyiyimdir. Pakhan’a tek kelime etmeyeceğim.”
“Etmeyeceksin.” Dedi sertçe.
“Tek kelime etmeyeceğim dedim. Bir cümlede kaç kelime oluyordu? Tek kelime olmadığı sürece sanırım konuşabilirim. Sözümü çiğnememiş olurum. Değil mi?” Bedenini tamamen bana çevrildiğinde gülüşümü sildim.
“Ne söyleyeceksen açık açık söyle.”
“Peşime niye adam taktın? Dökül bakalım.” Dudakları alaylı bir gülüşle kıvrılsa da bakışlarında öfkeyle yanan ateşi görebiliyordum. Etrafta bu kadar görgü tanığı olmasaydı beni öldüreceğini tahmin etmek için müneccim olmama gerek yoktu.
Peşimde birileri geziyordu. Gözüme kestirdiğim adam o kadar profesyoneldi ki onu tesadüfen görmemiş olsam peşimde olduğunu fark etmezdim bile. Valeria’ya pembe kar yağdırdığım günden beri, nereye gidersem gideyim peşimdeydi. Daha sonra Yaroslov’la bir iki kez yan yana geldiklerini görüyordum. Çoğu zaman biz kış bahçesinde babamla ilgili stratejik hamleleri planlarken onlar dışarı görünmeyeceklerini düşündükleri çalıların yanında gizlice görüşüyordu.
Yaroslov beni gözetliyordu. Niye?
“Hadi Yaroslov. Pakhan gelmeden bu konuyu kapatmalıyız ki başın derde girmesin.” Bileğimdeki saate bakıp iç çektim. Bu hareketim onu delirtiyordu. İnsanları delirtmekten zevk aldığım için şu an tepkileri hoşuma gidiyordu. Daima bir şekilde olayların altından kalkardı ve köşeye sıkıştığı nadirdi. Köşeye sıkışan Yaroslov’u gördüğüm için keyfim yerindeydi.
“Valeria’yı üzdüğünü anladığım anda işini bitirmek için peşine adam taktım.” Dudaklarını kıvırdı. “Gözüm üzerinde Karanbey.”
“Sana ne Valeria’dan?” Oturduğum yerden kalktığımda gözlerindeki öfkeli parıltı yerini neşeye bıraktı. Kıskançlık damarlarımda gezinirken başını hafifçe sola yasladı.
“Etrafta görgü tanıkları var ve sen pek istenmeyen misafirken bu kadar fevri davranmamalısın. Yanlış anlaşılmalar yanlış hedef haline gelmene neden olabilir.” Göz ucuyla bizi seyreden masalara baktım.
Sakinleş Karanbey. Yaroslov zaten Valeria’yla bağlantılı değil. Yüzüğün ne anlama geldiğini çözdün. Sakinleş. Müttefik toplamaya geldin, düşmanlarını arttırmaya değil.
“Nina konusunu bir ara konuşalım.” Kalktığım yere yavaşça oturduğumda Yaroslov’un bakışları sertleşti. Sırıtışından daha iyiydi.
“Ne zaman gideceksin buradan?” Masadaki cam şişenin kapağını açıp gülümsedim. Varlığımdan hazzetmemesi işime gelirdi.
“Babamı ne zaman bulursam.” Bahanem olduğunun farkında gibi ters ters baktı. “Onu bulamıyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde ve Pakhan fazlasıyla bağlantıları var. Umarım bulunurken yanlışlıkla ölür.” Karşılık vermesini bekledim ama yapmadı. Bakışları girişe kaydı ve onun yaptığını yaptım. Nikoloeva ailesi içeri giriyordu. Yaroslov ceketini ilikleyip birkaç adım geriledi ve arkamdaki duvarın önünde durdu.
Pakhan öndeydi ve yaşlılığına rağmen tüm heybetiyle salonda ilerliyordu. Onun içeri girişiyle mekânın havasındaki gerilim ve otorite artmış, masalarında oturan aileler bile sırtlarını dikleştirip başlarını eğmişti.
Pakhan’ın hemen ardından Raskol ve onun koluna giren Valeria girdi. Mekânın aydınlatmaları onu daha dikkat çekici yapıyordu. Bakışlarındaki keskinlik en az Pakhan’ınkiler gibi dize getirecek ciddiyetteydi. Hareleri dikkatle etrafta gezinirken benimkileri buldu ve gözle görülür biçimde omuzlarının gerginliğinin azaldığını gördüm.
Manzaramın tadını çıkarırcasına iyice arkama yaslanıp göz kırptığımda bakışlarını benden ayırdı ve yanaklarının makyajına rağmen hafifçe pembeleştiğini gördüm.
Karım.
Kalbimin özlemi nefesimi keserken derin soluk aldım. Onun kokusunu hissedebileceğim bir yakınlıkta değildik.
Odaklan Hakan. Odaklan.
Bakışlarım etrafta gezinirken birer birer başını eğip kaldıran insanlara baktım. Pakhan burada imparatorluğunu kurmuş gibi görünüyordu.
Gözlerim garsonlardan birinde takılı kaldı. En köşede tepsiye cam şişeleri diziyordu ve yanında kimse olmamasına rağmen dudakları kıpırdıyordu.
“Yaroslov.” Bana döndüğünü yandan görebiliyordum. “Saat üç yönüne bak.” Garson başını ağır ağır salladı ve sonunda gergin bedenini dikleştirdi. Yaroslov adamı benim gibi şüpheli görmüş olacak ki yanımdan ayırıldı ve dikkat çekmeden hızlı adımlarla masaların etrafından adama doğru yöneldi.
“Bratva’nın asil aileleri.” Diye konuşmaya başlayan Pakhan’la bakışlarım tüm masaların odağı olan boş alana kaydı. Pakhan elindeki mikrofonla konuşurken bakışları etrafta geziyordu. Ardında sırasıyla Fedor, Valeria ve Raskol dizilmişti.
“Son zamanlarda bazı dedikoduların tatsızlığı canımı sıkmaya başladığından ne yapacağımı düşündüm bir süre.” Elini arkasına uzattığında Raskol nazikçe Valeria’nın beline dokundu ve ilerlemesi için itti. Yüzündeki ifadesizliğe tezat bir şekilde ellerinde beliren anlık titreyişi yakaladım. Çenesini dikleştirip Pakhan’ın yanında durana kadar adımladı.
“Torunum. Valeria Nikoloeva.” Elini Valeria’nın beline yaslayıp başıyla işaret etti. “Bir Nikoloeva. Umarım duyuyorsunuzdur ve söylediklerimin anlamının farkındasınızdır.” Sesindeki tehdit Raskol’un dudaklarını kıvırmasına neden oldu.
O bir Nikoloeva’ydı ve Bratva’ya üstü kapalı bir şekilde dokunulmazlığını duyuruyordu. Bratva’ya ait olduğunun altını çiziyordu.
Bratva kadınlarından uzak dur, demişti Gerardo ve karım artık Bratva’dandı.
Bratva’da olan Bratva’da kalır. Siktir.
Raskol’un bana baktığını hissettiğimde bakışlarım ona çevrildi. Keyifle sırıtıyordu piç. Benim kural tanımaz delinin teki olduğumu bilmediğini varsaydığımdan kurallarını da gülüşünü de umursamadan Valeria’ya baktım. Eldivenli ellerini birbirine kenetlemiş, titreyişlerini bastırmaya çalıştığını buradan bile görebiliyordum.
Bratva’ya ait olmaktan memnun değildi. Halbuki bana anlattığı anılarda bile abisiyle babasının onun kabul edilmesi için çalıştığından bahsetmişti. Şimdi bunu başarmak, mutluluk yerine ona korku vermiş gibi görünüyordu.
“Yeni dostlar,” Pakhan bakışlarını bana çevirdiğinde oturduğum yerde sırtımı dikleştirdim. “Yeni başlangıçlar,” Bakışları tekrar etrafta gezindi. “Yeni anlaşmalara.” Boştaki elindeki kadehi kaldırdığında masalara yerleşmiş aileler kadehlerini kaldırdı. Hepsi aynı anda içkileri kafaya dikti.
Pakhan’ın imparatorluktan fazlasını kurduğuna bizzat şahit oluyordum. Garip bir şekilde bunun büyüsüne kapılıyordum. Dedemin gücünü ve varlığını az buçuk hatırlasam da babamla daima kıyasladığım olmuştu. Şimdi Maksim’i görmek bana babamla dedemin karışımından ortaya çıkmış bir liderliğe şahit olmamı sağlıyordu.
Pakhan’ı takdir mi ediyorsun Karanbey?
Bazı açılardan gücüne şahit olmak, onu takdir edişime neden oluyordu. Bunca yıl elindeki gücü nasıl tutmuştu? Etrafındaki bu ailelerin bakışlarındaki saf sadakat için ne yapmıştı? Ne bedeller ödemişti?
“Normalde davetleri açan ilk dansı yapan kişi ben olurum. Biliyorsunuz. Son zamanlarda torunlarıma devrettim bunu.” Raskol dansı duyduğu zaman gülüşünü silip ifadesizlikle baktı Pakhan’a.
“Raskol’a da Fedor’a da eşlik eden hanımlar var. Valeria için partner bulmalıyız.” Bakışları masalarda gezindi. “Kimsenin hevesli olmadığını görebiliyorum. Korkunuz bana mı yoksa Raskol’a mı?” Raskol’un Valeria yaklaşan her bir adamı kaza süsüyle ondan uzaklaştırdığını öğrendiğime göre masadaki adamların çekincelerini net anlıyordum.
“O zaman ben seçmeliyim.” Valeria irkilirken Pakhan bakışlarını bana çevirdi. “Ben dostlarıma aileden biri gibi davranırım. Bratva’ya dostum olduğunuzu kanıtlayalım.” Eliyle sahneyi gösterdi. Tüm bakışlar yine beni bulduğunda Pakhan’a bakmaya devam ediyordum.
Seni seviyorum Maksim.
“Pakhan.” Dedi Raskol ve Fedor aynı anda.
“Eşlerinizi sahneye getirin beyler.” İkisi kısa bir bocalama sonrası Pakhan’a itiraz etmeden masaların arasında gözden kaybolurken Pakhan bir kez daha bana baktı. “Torunumu bekletme.” Emrini yerine getirmekte bir sorun görmüyordum. Bana karımla dans etmemi emrederse ona seve seve itaat edebilirdim.
Oturduğum yerden kalktığımda Valeria, Pakhan’a bir şey söyledi. Pakhan mikrofonu indirip ona cevap verdi. Sahne olabilecek açıklığa ilerlerken sırtımda hissettiğim bıçak kadar keskin bakışları umursamadım.
“Dans etmeyi biliyor musun?” dedi İngilizceyle. Pakhan’ın sorusunu başımla onaylarken Raskol’un elini uzatıp kaldırdığı kadına baktım. Sapsarı saçları vardı ve buradaki en cüretkar giyinen kadınlardan biri gibi görünüyordu. Fedor’un elini uzattığı kadında 50’lerinde görünen güzel bir kadındı.
“Bende ihtiyar ihtiyar içkimi içeyim.” Pakhan yanımızdan ayrılmasıyla bakışlarım Valeria’yı buldu. Bakışları çenemdeydi ve yüzü ifadesizdi.
“İyi misin?” Başını varla yok arası onaylarcasına salladı. Fedor ve Raskol dans pozisyonu aldığında elimi uzattım. Valeria, elini avucuma bırakırken boştaki elimi beline yasladım. “Her şey yolunda. Bana bak Valeria.”
“Bakamam. Anlarlar.” Diye mırıldandı ve elini omzuma koyup yaklaştı. “Sende dikkatli bakma.” Avucumdaki eli titriyordu. Nazikçe eldivenin üzerinden tenini hissedercesine baş parmağımı kıpırdatmaya başladım.
“Bakmam. Sakinleş.” Müzik başladığında ritme göre dönerken bir süre sonra bedeni gevşedi. “Çeneni dikleştir Valeria Nikoloeva. İfadesiz bakışlarla bakabilirsin.” Bakışlarım dans ortaklarıma kaydı. Hayatımda bu denli buz gibi hissettiren dans görmemiştim.
Fedor ve karşısındaki kadın sohbet ederek dans etse de Raskol ve dans eşi birbirlerine bakmadan sadece yapmaları gereken bir görevmiş gibi ritme göre etrafta dönüyorlardı.
“Raskol’un kolundaki kadın kim? Birbirlerinden hazzetmiyorlar gibi.” Valeria daima konuştukça rahatlardı. Bakışlarımı ona çevirdiğimde abisine bakıp hüzünlü bir ifadeyle bana döndü.
“Evleneceği kadın.” İkisinin arasındaki gerginlik tüm mekânı buz gibi yapıyordu neredeyse. Nasıl evleneceklerdi ki?
“Fedor’un yanındaki kadın kim peki? Kadın annesi yaşında.” diye merakla baktım. Raskol’un aksine Fedor’a bakarken dudakları kıvrıldı.
“Onlara dans öğreten kadın. Fedor her davette sırayla dul kalmış kadınları sahneye kaldırır. Yedi ay önce kocası öldü. Onu kimse dansa kaldıramaz diye bu günkü dans partneri seçmiş olmalı.” Fedor’a baktım bir kez daha. Bakışlarımı hissetmiş gibi başını çevirdiğinde kaşları çatıldı. Sanırım beni hiç sevmiyordu.
Zihnimde beliren anılarla Valeria’ya baktım. Bakışlarını kaldırdığı için gözlerimiz kesişti. Kalbim bakışlarıyla sıcacık hissederken belindeki elimi nazikçe kıpırdattım.
“İlk dansımızı hatırladın mı Moya Valeria?” Bakışları yavaşça yumuşarken omzumdaki elini sıktı. “O zaman da güzeldin. Kollarımdaydın. Bugün çok daha güzel görünüyorsun.”
“Teşekkürler.” Diye mırıldandı. Bakışları takımımda gezinirken dudağının bir kenarı kıvrılır gibi oldu. “Evlendiğimiz gün giydiğin takım bu.” Başımla onaylarken ondan uzaklaşıp etrafında döndürdüm. Tekrar bir araya geldiğimizde aramızdaki mesafeye dikkat ettim. Onu özledim derken hayatını tehlikeye atmaya niyetim yoktu.
“Sen sevdiğin için giydim. Yakışmış mı?” Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Daima bana yakışır biliyorum. Ama senin dudaklarından duymak istiyorum. Hala yakışıklı mıyım?”
“Eh işte.” Derken bakışlarını etrafta gezdirdi. Yalancı kadın. Daima yakışıklıydım.
“Eh işte mi? Kalbimi kırıyorsun.” Cık cıklarken bu kadar yakınımdayken ezberlediğim çehresini tekrar tekrar seyre dalıyordum. Onunla geçen her bir saniye bir ömre bedelken bu dans, bana verilmiş en büyük ödüldü.
“Daima-” Bakışlarımı kaldırdığımda cümlem yarıda kesildi. Yaroslov şüphelendiğimiz adamla dışarı çıkmış olmalıydı. İkisi de yoktu. Ama beni rahatsız eden bu değildi. Başkaları da vardı.
“Silahını yanına aldın mı?” Valeria irkilirken bakışlarını kaldırdı. Niye sorduğumu anlamamış olsa da başını onaylarcasına salladı. Elim yırtmacına kayarken kayışla baldırına bağladığı silahı çektim. Bana yaklaşıp bunun görülmesine engel oldu.
“Hakan.” dedi endişeyle. Silahı ikimizin arasında gizlerken çoktab ateşlenebilir halde olduğunu gördüm. Bakışlarım Pakhan’ın arkasındaki garsondan Fedor’un tarafındaki başka bir garsona kaydı. Bileklerini bir örtüyle gizlemişti ve az önce o örtünün altında silah gördüğüme yemin edebilirdim.
“Abinin arkasında birileri var mı?” Omzumun üzerinden bakabilmek için göğüslerimizi birleştirip bakışları bir anlığına arkamdaki dans eden Raskol’a kaydı. “Bileğinden eline doğru bir örtü olan ve tuhaf davranan garson veya daha başka biri. Var mı?”
“Var, Artem ona yakın.” Diye mırıldandı. Buradan ona yaklaşmam olanaksızdı. İkiye karşı bir can. Raskol, Valeria için daha önemliydi. Pakhan’la Fedor’u kurtarayım derken ona zarar gelirse üzülürdü.
Siktir. Seçim yapmaktan nefret ediyordum.
“Artem adama doğru bakmaya başladı.” Fedor’un arkasındaki koruma başını çevirdi ve bakışlarımız kesişti. Anladı. Birazdan onu öldüreceğimi fark etti. Örtüyü kaydırdığında düşünüp plan yapmak için yeterli vaktim olmadığını kabullendim.
“Sakın arkamdan çıkma.” Tek uyarım bu oldu. Onu hızla arkama çekip silahı kaldırdım. Fedor’un arkasındaki adamı alnından vururken patlayan silah sesiyle müzik kesildi.
“Artem dikkat.” Valeria, bağırdığında ardımdan gelen boğuşma sesine aldırış etmedim. Raskol’un kendi adamı onu korumak için oradayken Valeria’yı her açıdan gelebilecek kurşunlara karşı korumak için bedenimi önüne siper edip onu arkamda gizledim. Göz ucuyla Artem’in adamla boğuştuğunu ve Raskol’un dans eşini Valeria’ya yaptığım gibi arkasına çekip koruyor olduğunu gördüm.
İçerideki hareketlenmenin nedeni benim silahımı çıkartmam olduğunu biliyordum. Bunu umursamadan son Nikoloeva’ya döndüm. Adamları yeteri kadar dikkatli ve hızlı değildi. Silahı Pakhan’ın arkasındaki adama doğrulttum.
“Sidet'!” Otur! Pakhan sandalyesinden kalkmak için hareketlenirken bağırışımı dikkate alıp durdu. Onun arkasındaki garsonun elindeki silahı Pakhan’a doğrulttuğunda duraksamadan silahımı ateşledim ve onu omzundan vurdum.
Birkaç saniyede yaşanan bu olayla etraftaki dikkatsiz adamlar silahlarına davrandı. İndirdiğim adamları değil de beni tehdit görmüş olacaklar ki bana silahlarını doğrulttular. Asıl silah doğrultanları görmeyip liderlerini kurtardığım için beni mi vuracaklardı? Her yerde gerzek korumalar vardı.
“Hayır!” Valeria önüme geçip kaşlarını çattı. “İndir silahlarınızı. Pakhan’ın ailesini siz değil o korudu.” Birkaç adım ileriye attı. “İndirin dedim size!” Raskol, Valeria’yı silah hattından çekmek istedi ama başaramadı. Silahımı çoktan indirmiş yanlış kurşunların hedefi olmamak için ellerimi iki yana açmıştım.
Ben zararsız masum bir adamdım ve Bratva misafirlerine karşılık çok kabaydı. Ne yani iki üç adama sıktıysam. Adam mı öldürdüm canım?
Bakışlarım bir anlığına alnından vurduğum adama kaydı. Sanırım öldürdüm.
“Duymadınız mı emri?!” Raskol’un bağırışı mekanda yankılandı. “Bir Nikoloeva siz emrediyor!” Silahlar indiğinde Valeria korku dolu bakışlarını bana çevirdi. “Her şey yolunda.” Diye mırıldandığımda bakışları önce Fedor’a daha sonra Raskol’a saldıracak adamı etkisiz hale getiren Artem’e kaydı.
“Biri silahı alabilir mi? Misafirlerin silahlarının olmasını istemezsiniz.” Dedim İngilizceyle. Sesimdeki alay Raskol’un bakışlarının hedefi haline gelmeme neden oldu. Valeria herkesten önce bana yaklaşıp silahı elimden aldı. Titreyen eliyle yırtmacındaki kayışlara sabitleyip sırtını dikleştirdi.
“Etrafı temizleyin.” Dedi Raskol. “Ailenin yanına dön.” Dans ettiği kadına baktığında bakışlarım onu takip etti. Kadın tüm bunlardan etkilenmiyormuş gibi etrafa bakıyordu.
“Bana emir verme Volk.” Dedi öfkeli bir tınıda. Raskol’un öfkeli bakışlarını umursamadan kaşlarını kaldırdı. “Etrafındaki adamlarına emir ver. Az önce ailece geberiyordunuz.” Kadının hareleri beni bulduğunda küçümsercesine baktı. “Bratva’nıza ait olmayan bir lider sizi kurtardı.” Dedi küçümsercesine.
Aşk olsun. Bende insanların hayatını kurtarabilirdim. Bu ne tavırdı? Kalbim kırılıyordu burada.
“Liliya!” Raskol’un homurdanışıyla gözlerini devirdi ve onun yanından geçip ailesinin olduğu masaya doğru yürümeye başladı. O yürüdükçe korumalar ceketini ilikleyip onun yolundan çekildiler ve başlarını eğerek ona bakmaktan kaçındılar.
Bratva’nın Prensesi dedikleri Liliya Morozova bahsettikleri kadar soğuktu.
Valeria geriye adım atıp neredeyse sırtı göğsüme değecek kadar bana yaklaşıp önüme geçti. Dışarıdan biri bu hareketi umursamayabilirdi ama ben niye bunu yaptığını biliyordum. Pakhan oturduğu sandalyeden kalktığında benim onu koruduğum gibi refleksle önüme geçerek beni korumayı amaçlıyordu.
“Her şey yolunda karım. Sakinleş. Kimseye bir şey olmayacak.” Burnumu dolduran o lavanta kokusuyla çoktan sakinleştiricimi almış gibi gevşemiştim. Az önceki halimden eser kalmamıştı.
Pakhan kaşlarını çatarken bakışlarındaki şaşkınlıkla karışık öfkeyle yerdeki adamlara baktı. Fedor arkasında sinsice saldıracak olan garsonun yanında diz çöktü. Ceplerini ararken boynuna ve bileklerine de dikkatlice baktı. “Sırplar.” Dedi adamın bileğindeki dövmeye bakıp hemen başını Pakhan’a çevirirken.
Raskol yanımızdan ayrılıp Fedor’un gösterdiği dövmeye bakarken her bir zerresi gerginleşti. Sırplar genelde bizimle ilgilenmediğinden onların amacının ne olduğunu bilmiyordum. Capo ve Pakhan etrafında mekik dokuduklarını biliyordum yalnızca. Hangi taraf güçlendiyse ona destek olur karşısındakini ezip yerine geçmek için çabalardı. Tabi bunu hiç başaramamışlardı.
Pakhan ve ailesini öldürmeye hevesli olmaları onların bile üstlenemeyeceği bir operasyondu. Hele ki Rusya’nın göbeğinde tüm ipleri elinde olan Pakhan’ın topraklarında. Bu işte bir iş vardı.
Pakhan’ın adamlarından biri daha Sırplar dediğinde bakışlarını bana çevirdi. “Sanırım dost yapmanız gereken fazla düşmanınız var.” Dedim İngilizceyle. Başını ağır ağır salladı. Düşünceli bakışlarla Valeria’ya baktı.
“Yaroslov nerede?” dedi Raskol öfkeyle bağırırken. Onun nereye gittiğinin cevabını veremeden Yaroslov ana kapıdan içeri girdi. Elinin tersini kanayan burnuna sürdü ve yürürken eskisinden farklı yürüyüşüyle ilerledi.
Yaralıydı.
Bakışları ağır ağır etrafta gezinirken sırayla Nikoloeva ailesini kontrol etti. Omuzlarındaki gerginlik hafiflediğinde sendeledi. Raskol birkaç adımda ona ulaşmak için hareketlendiğinde Yaroslov yere düşüp gözlerini kapattı.
“Yaros.” Valeria’nın endişeli sesiyle Fedor harekete geçti ve onu durdurup bir şeyler söyledi.
“Fedor.” Hızla kendisine seslenen Pakhan’a döndü. “Valeria’yı eve gönder.” Daha sonra bana döndü. “Dostumuzu da öyle.” Elini uzattığında tereddüt etmeden elini sıktım. Bakışlarındaki bir anlığına beliren minnettarlık yalnızca onun hayatını kurtarmamdan kaynaklı değildi.
“Dönüşte görüşelim.” Dedikten sonra etrafındaki adamlara emirler yağdırmaya başladı.
“Ben bir yüzümü yıkayıp geliyorum.” Fedor başını onaylarcasına sallarken etrafındaki kargaşaya kaydırdı bakışlarını. Valeria’nın gidişini takip ederken çenesini dikleştirmiş olmasına rağmen neredeyse farkına varılmayacak şekilde bedeni titrediğini görebiliyordum.
Adımlarım onun peşinden ilerlerken koridorun sağındaki kapıyı açıp içeri girdi. İçimdeki huzursuzluğun nedenini biliyordum. O başkalarının yanında savaşçı davranıyorken yalnız kaldığında ağlardı.
Kadınlar tuvaletinin önüne geldiğimde duyduğum hıçkırık sesi kapıyı açıp içeri girmeme neden oldu. Ellerini lavaboya yaslamış başını eğerek ağlıyordu. Kapının sesiyle doğruldu ve hızlan gözyaşını silip aynadan ters ters bana baktı.
“Başımızı belaya sokmadan git.” Duvarlarını kalın kalın örerken titreyen çenesine rağmen dik dik baktı gözlerime.
“Başımız zaten beladan çıkmıyor Moya Valeria.” Suratını buruştururken gitmek için kapıya yöneldi.
“Bana öyle söyleme işte.” Sesindeki çatallaşmayla kollarımı omzuna dolayıp sırtımı kapıya yasladım. “Bırak. Bana sarılmanı istemiyorum.” Kolumdan çıkmak için elini karnıma bastırıp hareketlendiğinde başını göğsüme yaslayıp saçına dudağımı değdirdim. Kıpırdamayı kesti.
“Ben ikimiz yerine istiyorum. Olmaz mı?” Ceketimin kenarını sıkıca tutarken aynadaki yansımadan gözlerini kapatmış olduğunu gördüm. “Ben sana sarılıyorum. Sen istemiyorsun. Suçlu benim.” Ördüğü duvarların ardından beni istemediğini söylerken kalbinin beni istediğini görebiliyordum. Kollarım bedenindeki gerginlik silinirken titrek bir nefes aldı.
“Niye bunu yapıyorsun?” Hıçkırırken suratını buruşturdu. “Ben senin desteğini falan istemiyorum. Niye dibimde bitiyorsun?”
“Sen asla bir şey istemezsin. Bu yüzden ben istediğim için sarılacağım. Tamam mı? Suçlu benim.” Ellerimden birini sıkı topuzuna dokundurduğumda ağlamaya başladı. Dokunuşumu ensesine kaydırdığımda yüzünü göğsüme gömdü. “Anlat bana ne olduğunu?”
“Sorun sensin. Hepinizsiniz. Ben yapabilirim sandım. Yapamıyorum.” Tekrar tekrar hıçkırdı. “Ben böyle bir hayat istemiyorum.” Diye mırıldanırken kollarımdan çıkmak için hareketlendi. “Yapabilirim sanıp kendimi kandırmaktan yoruldum.”
Onu hapseden bu dünyaya ait adamlardı.
Onu kurtarıp kırıp döken ben de bu dünyaya aittim.
Yıllardır aradığı ailesini bulmuşken yine bu dünyanın karanlığında boğuluyordu. Hayal kırıklıkları gün geçtikçe azalmak yerine durmadan artıyordu.
“Ben endişelenmediğim bir hayat isterken evren benimle dalga geçer gibi daha kötüsünü veriyor bana.” Derin bir soluk alıp birkaç adım uzaklaştı benden. Kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Ona vadettiğim hayat buradan aşağı kalır bir karanlıkta değildi. Gideceğiz derken acele etmeyip yine olduğum yerde kalmış ve onu bu karanlığa mahkûm etmiştim. Sonunda karanlık ikimizi de yutmuştu.
“Ben her gün kim öldürülür diye kaygılanmaktan yoruldum. Çetin evinde sadece kendi hayatım için endişelenmek daha kolaydı. Şimdi endişeleneceğim o kadar insan var ki…” Elinin tersini yanağına sürdü. Varlığım onun omuzlarına bir yüktü. Pakhan’ın dostane tavrı onun sayesindeydi ve koruyucu kanatlarını Bratva’da kaldığım sürece üzerimden çekmeyecekti.
Onu kırmana rağmen seni hayatta tutmaya çalışıyor Karanbey.
Onun omuzlarındaki yüklerden biriydim.
“Ben stratejiler üstüne kurduğum bir hayat istemiyorum. Normal yaşamak benim de hakkım. Buna cesaret bile edemiyorum. Niye? Çünkü bu aptal karanlığa yıllarca o kadar maruz kaldım ki benden çıkmıyor. Rahatlayamıyorum. Aldığım nefeslerim sürekli temkinli. Biri gelip zarar verecek diye arkamı kolluyorum. Abime çok yaklaşırsam ve ona zarar gelirse diye düşünmekten yeteri kadar yaklaşamıyorum. Buradan nefret ediyorum.” Nefes almadan tek seferde konuştu. Derin bir soluk almak için soluklandığında onun gözlerindeki yorgunluğu görmeme izin verdi. Yorgundu. Ona adımlayıp gözyaşlarını silmek için hareketlendiğimde geriledi.
On dört yıl içinde bulduğu savaşın üzerine tekrar tekrar savaşıyordu. Bu savaşın yıkımı onun ruhunu yaralamaya devam ediyordu. Savaşlarını kazanıp kaybedemeden başka cephelerde yeni savaşlara bulanıp duruyordu.
“Burayı sevmeye zorluyorum kendimi. Çok zor. Her şey hala çok zor ve ben korkmaktan, endişelenmekten bıktım usandım.” Titrek bir soluk aldı.
“Bir yıldır Pakhan’a ulaşmaya çalışıyorum. Beni sevmesini istiyorum. Ama neden biliyor musun? Ölmemek için. Dedem beni korkutuyor. Hala korkarak yaşadığım bir evdeyim. Yastığımın altındaki hançerle uyuyorum. Tüm bunlardan nefret ediyordum.” Söyleyecekleri biter bitmez sustu.
Kollarımda yatarken güvende olurdu. Çetin evindeki alışkanlığına ara vermiş kollarıma sığınmıştı. Yanımdayken güvende olan kadın, bir yıldır diken üzerindeymiş gibi tetikte uyuyordu.
“Seni buna ben ittim.” Diye mırıldandığımda çenesi tekrar titremeye başladı. Titrek bir soluk alıp hıçkırığını bastırdı. Bir cümleyle onu kırıp parçalanmasına neden olmuştum. Burada o parçaları bir arada tutmaya çalışırken savaşmıştı.
Yapayalnız.
Benim açtığım yaralar burada daha da derinleşmiş ve büyümüştü. Sandığımdan çok daha kırılgandı. Oluk oluk kanayan yaralarına rağmen hala karşımdaydı.
Benim karım hepimize rağmen güçlüydü.
“Tüm bunları senden nasıl alabilirim?” Ona yaklaşıp yanağını avuçladığımda suratını buruşturdu tekrar ağlamaya başladı. “Söyle Valeria’m.”
“Bilmiyorum. Buradan gidemem. Kalamam. Seninle gelemem. Sensiz de yaşamak acı veriyor. Seni affetmek istiyorum. Hiçbir şey yaşanmamış olsun istiyorum. Ama yaşandı. Bu yüzden seni nasıl affedeceğimi bilmiyorum.” Gözlerini kapattığında önce sol sonra sağ göz kapağına dudaklarımı değdirdim. “Bilmiyorum Hakan.” dedi tekrar tekrar.
“Konuş.” Alnına dudaklarımı değdirdim ve geri çekilip aralanmış gözlerine baktım. “Sen sessiz olduğunda dünya boktan bir yer oluyor. Anlat bana. Anlayayım seni. Affetmeyi çok sonra denersin. Olur mu? Önce konuş.” Baş parmağımı göz altına sürdüm. “Unuttun mu?”
“Neyi?” dediğinde gülümsedim.
“Susan ben, konuşan sensin. Yine benden rol çalıyorsun. Susma Moya Valeria.” Onun sessizliği benim zihnimdeki gürültüleri arttırıyordu. Cümlelerin onun dudaklarından dökülmesi zihnimin antidepresanıydı.
“Çok yorgunum.”
“Bana yaslanabilirsin.” Başını sağa sola sallayıp yüzündeki elimi uzaklaştırdı.
“Artık kimseye yaslanmayacağım. Sonra kaybedince üzülen olan ben oluyorum.” Yanımdan geçip peçetelerin olduğu kenara yaklaştı. Aldığı peçeteyle akan makyajını temizledi.
“Yokluğumuzu fark etmiş olabilirler. Bu mekânın arka kapısı var. Oradan çıkar mısın? Zaten eve beraber döneceğiz.”
“Tamam.” Bakışlarını kaldırıp gözlerime baktığında dudaklarımı kıvırdım. “Yakışıklılığımın tadını mı çıkartıyorsun Moya Valeria?” Dudakları hafifçe kıvrıldı, tek kelime etmeden kapıyı açıp çıkıp gitti.
“Bence yakışıklılığıma bakıyordu.” Dedim aynadaki yansımama bakarken. Dudaklarımdaki gülüş yavaş yavaş silinirken onun peşinden çıktım.
Onu geri götürmeye ikna etmek için gelmiştim. Ama sanırım geri götürmek bir cehennemden başka bir cehenneme götürmek demekti. Geri dönmekten fazlasına ihtiyacı vardı.
Onu o yaşadığımız kırık kafese tekrar hapsetmek, ona yapabileceğim en kötü şey olurdu.
VALERİA
“Şu an iyi mi? Uyandı mı?” Dünkü saldırı sonrası apar topar eve gelmiş, Yaroslov’un durumunun ne olduğunu öğrenememiştim. Abim ben beklerken gelmiş ve uyumaya gitmişti. Bu yüzden geldiğini görmediğim için bunca zaman meraktan kendi kendimi yemiştim.
“Uyanmadı. Kafasına sağlam vurmuşlar. 48 saat müşahede altında kalacak. Yaroslov kalın kafalı ona bir şey olmaz. Başımı döndürdün otur.” Dün şüpheli davranan bir adamı dışarı çıkarttığını kameralardan görmüşlerdi. Aniden onunla beraber dışarı çıkan koruma da Yaroslov da köşeye sıkıştırılmıştı. Abimin geçtiği özet buydu.
“Bir şey olur mu?” dedim onun yanına otururken.
“Olmaz. Dedim ya. O taş kafalı. Bir şey olmaz.” Yüzündeki ifadesizliğe nazaran gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. O da endişeleniyordu. “Konuyu kapatalım Val.” Konu kapansa da içten içe bizi yiyecek korkularımıza tutsaktık.
“Tamam.” Elimi kucağıma bırakıp parmaklarımla oynamaya başladım. “Dün Hakan olmasaydı hepiniz ölüydünüz.” Raskol’a yandan baktığımda gözlerini devirdi. “Ne?”
“Beni Artem kurtardı.” Dedi huysuz bir ses tonuyla. “Ona bir can borcum daha yok.”
“Huysuzluk yapma.”
“Ben huysuz değilim.”
“Babam huysuz o zaman.” Dediğimde gözlerini kıstı.
“Babamız huysuzdu zaten.” Omuz silkti. “Ben değilim.”
“Pahkan babama benzediğini söylemişti.” Diye direttiğimde ona engel olmadan alnıma bir fiske vurdu.
“Çok konuşma.” Elini uzaklaştırmasına izin vermeden dişlerimi geçirdiğimde güldü. “Çek dişlerini. Vahşi.” Kulağımı çektiğinde dişlerimi gevşettim. Eline tokat attığımda kulağımı serbest bıraktı. “O herif sen onun kollarındayken silahla adam vurdu.”
“Kurşunlardan birinin size gelmesini bekleyip beni güvenli bir yere mi alacaktı?” Başını aşağı yukarı salladı. “Ailemi kurtardı.” Diye direttim.
“Fedor’dan kurtulmama engel oldu. İlk onu kurtardı.” Bu söylediklerinde ciddi olmadığını biliyordum. Gözlerinde alaylı davrandığı zaman olan o parıltı vardı.
“Ne?” Fedor’un sesiyle didişmeyi kestik. Koltuklardan en uzağına oturup ayağını orta sehpaya uzattı. “Kalbimi kırıyorsun Raskol.”
“Kemiklerini kırmadığıma dua et.” İkisinin arasında yeni olan ve benim bilmediğim bir olay geçmişti. Aralarındaki gerginlik bunu bas bas bağırıyordu. Sorsam da anlatmazdı.
“Sen bilmiyorsun. Değil mi?” Fedor bana baktığında sırıttı.
“Tek kelime etme.” Raskol’un bağırışıyla irkildim. Fedor’un gülüşü hafif kahkahaya döndü. “Gülme.”
“Çok tatlısın Volk.” Dedi başını sola yaslarken. Bakışlarım ikisi arasında gidip geliyordu. Sorunun ne olduğunu anlayamayacak kadar kafamın için gürültülü ve karmakarışıktı.
“Karanbey.” Fedor elini salladığında bakışlarım baktığı yöne çevrildi. Dün Hakan’la eve gelmiştik ama sabah onu hiçbir yerde görememiştim. Şimdi geldiği arabadan inerken iyi mi diye baştan aşağı onu incelemeye başladım.
“Niye topallıyor o?” diye mırıldanırken endişe göğsümden her bir zerreme sinsice süzüldü. Hakan umursamaz bir şekilde görünse de hafifçe topallıyor gibiydi ve ellerinden biri sarılmıştı.
“Merdivenden yuvarlanmıştır.” Dedi Raskol. Bundan memnunmuşçasına neşeli bir tınıda konuşmuştu. Hakan içeri girmeden oturduğumuz oturma alanının yanından geçerken duraksadı. Yüzündeki ifadesizliğe nazaran yürürken dişlerini sıktığına göre canı yanıyordu.
“Ne oldu?” Bakışlarını kaldırıp üçümüze baktı tek tek. Türkçe konuşmadığımı birkaç saniye sonra fark edebildim. Türkçesini söylemek için dudaklarımı araladığımda Hakan benden önce konuşmaya başladı.
“Merdivenden yuvarlandım.” Dedi bozuk Rusçasıyla. Konuşmamızın devamını beklemeden yürümeye devam etti.
“Merdiven mi? Bu aralar merdivenlerde sorun var.” Raskol onun ardından bağırdıktan sonra ayak bileğini dizine yasladı. “Herkes bir kez olsun yuvarlanmıştır.” Bakışlarım Raskol’un sinsi bakışlarında gezindi.
Hayır.
“Raskol.” Bağırışım bahçede yankılandığında sakince bana döndü. Bana dokunan veya görüşmeye kalkan her bir adamın kazalar geçirdiğini ve bu kazaların sebebinin o olduğunu biliyordum. Dün Hakan’la dans etmiştik. Sıradaki kaza geçirenin o olması tesadüf değildi.
“Efendim Valeria.” Başını sola yaslayıp yumuşak bir tınıda konuştu. Bunu yaptığında ona kızamadığımı biliyordu. Sinsi Nikoloeva.
“Seninle ne konuştum ben?”
“Benimle ne konuştun sen?” dedi kaşlarını kaldırırken.
“Raskol!”
“Valeria.” Gülüşünü genişlettiğinde kolunu cimcikledim. “Başladın yine.”
“Başlatma o zaman. Ben sana ne dedim Raskol?”
“Ben de onu soruyorum. Ne dedin? Çok konuşuyorsun. Hangi birini hatırlayayım.” Pislik.
“Ona zarar verme demedim mi?”
“Kime zarar vermeyeyim?” Beni delirtiyordu. Bu taktiği kimden aldığım belliydi.
“Hakan’a zarar verme demedim mi?” dedim bir kez daha. Sabrım taşıyordu ve Fedor’un kıs kıs gülmesi iyice sinirimi bozuyordu.
“Hakan’a ben mi zarar vermişim?” Omzunun gerisinden Hakan’ın gidip gözden kaybolduğu sürgülü cama baktı. “Sakarlığından düşmüş.” Bana döndüğünde masumane bir tavırla baktı. “Beni mi suçluyorsun? Kalbimi kırıyorsun.”
“Dram yapma. Yemezler.”
“Ne yemezler? Yemek mi yaptılar?” dediğinde kendimi tutamayıp üzerine atladım. Yastıklardan birini yüzüne bastırdım.
“Beni delirtme!” Muhtemelen beni zaten deli gördükleri için hiçbir koruma gelip bizi ayırmadı.
“Ben cinayete şahit olmak istemiyorum.” Dedi Fedor. Hareketlendiğini görünce odağım ona kaydı. Sır verir gibi öne eğildi. “Daha kuvvetli bastır. Hiç nefes almazsa kesin ölür.” Raskol yastığı çekip beni omzuna attı.
“Delilere yapılan bir işkencemiz var. Daha önce göstermedim. Ne kadar kötü bir abiyim.” Yalandan üzüntüyle konuşurken bir yandan yürüyordu.
“Raskol, indir beni.” Beni dinlemedi ve adımlarının gittiği yönü fark ettiğimde sırtına vurdum. “Havuza atarsan yaygarayı kopar-” Beni omzundan indirdiğinde etrafımı saran buz gibi su, konuşmak için araladığım dudaklarımdan içeri süzüldü. Genzim yanarken suyun üstüne çıkıp ağzımdaki suyu öksürüp elleri cebinde dikilen Raskol’a baktım.
“Pardon. Yine bir kaza yaşandı.”
“Bu bir savaş ilanıdır.” Cümlem onu keyiflendirirken olduğu yerde çömeldi, başını sağa yasladı. “Arkanı kolla Raskol.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Aynen öyle. Gece gece boğmaya geleceğim seni.” Su buz gibiydi ve dişlerim birbirine çarpıp takırdarken dik durmak imkansızdı. Havuzun kenarına yüzerken elimi uzattım. “Senin yüzünden hasta olacağım.”
“Olmazsın.” Uzattığım elimi tuttu ve çıkmam için yardımcı olmaya çalıştı. “Kazalar bazen insanın ders çıkar-” Boştaki elimle havuzun kenarını tutup ayağımı duvara yasladım ve onu kendime çektim. Dengesini kaybederken suya yuvarlandı.
İntikam soğuk içilen bir içecektir.
Öyle değildi Valeria. Mümkünse atasözü, deyim falan kullanma sen.
“Val!” Kenardan destek alıp havuzdan çıkıp kenardaki suyu suratına attım. Duraksadığında bunu fırsat bilip eve doğru koşmaya başladım.
“Sen başlattın.” Havuzdan çıktığında elini yüzüne sürdü. “Fedor. Kurtar beni.” Denize düşen Fedor’a sarılabilirdi.
“Hiç bana bulaşma.” Fedor’un sigarasını içerken küçümsercesine ikimize bakıyor olduğunu gördüm. “Aniden evdeki çocuk sayısını arttırdın.”
“Sen kendini yalnız hissedersin diye düşündüm.” Göz kırpıp içeri girdiğimde ardımdan homurdandığını duydum. Şu an hayatta kalmak için kaçmam gerektiğinden tepkisini pek umursayamadım.
Raskol’u suya atmışken boğmalıydık Val.
“Valeria.” Dedi Varvara şaşkınlıkla. “Evi su içinde bıraktın.” Dışarıdan eve doğru ilerleyen çamurlu adımlarla duraksadım.
“Varvara. Raskol beni havuza attı.” Varvara’nın kaşları çatıldığı sıra Raskol peşimden içeri girmişti.
“Valeria beni havuza attı.” dedi sertçe. Varvara ikimizin arasında bakışlarını götürüp getirirken kulağımı tutup çekti. Suçlu Raskol’du ama.
“Kardeşimin kulağını bırak.” Sanki az önce beni şikayet eden kendisi değildi. Raskol beni kurtarmaya geldiğinde Varvara onun da kulağını yakaladı.
Tam bir çocuk muamelesi görüyorduk. Kıkırdamaya başladığımda Raskol hoşnutsuz bir bakışlar dadısına baktı.
“Kaç kere size rahat durun dedim?!” Kulağımı çektiğinde acıyla ciyakladım.
“Bir Nikoloeva’ya zarar verem-” Düşmanının canını yakar gibi çekiyordu öfkeyle. Canım yandığı için debelenmeyi de konuşmayı da kestim.
“Babuşka, Pakhan görse yine tartışacaksınız. Tansiyonun fırlayacak.” Artem içeri girdiğinde bıkkınlıkla baktı. “Yine ne yaptınız?”
“Raskol beni suya attı.” Diye bağırdım. “Sinirlenip onu suya çektim.”
“İtiraf etti işte. Bak gördün mü?” Raskol benimleyken cidden çocuklaşıyordu ve bu çok eğlenceliydi.
“Suya çekmişken seni boğmalıydım. Pislik.” Varvara beni serbest bıraktığında kulağıma elimi sürdüm. “Vicdansız kadın. Nerde kadın birliği? Deduşkama diyeceğim seni kovsun.” Raskol, Varvara’nın arkasında kulağını okşayarak sırıtıyordu.
“Git şikâyet et. Korkuyor muyum o ihtiyardan?” Hiç kimseden korkmuyordu.
“Dua et sende yaşlısın. Sana bir şey yapmıyorum. Sen deliysen ben de deliyim.” Dediğimde ellerini belinin iki yanına yasladı. Onun taklidini yaptığımda kaşlarını yukarı kaldırdı.
Valeria kepçeyle kafana vuran kadın oklavayla benzetir. Kaçalım.
“Dua et yukarıda işim var.” Geriye adım atmadan onun bana yaptığı gibi baştan aşağı onu süzdüm. Tehdidim hiç umurunda değildi.
“Sana söyledim bana benziyor diye. Seni bezdirecek.”
“Birdiniz iki oldunuz. Çıkın yukarı. Evi kirlettiniz.” Diye bağırdığında Raskol onun yanağından makas aldı ve benden önce merdivenlere yöneldi. Varvara tepki vermeden yanağını öptüm.
“Seni de seviyorum yaşlı kraliçe.” Yüzü yumuşadığında arkamı dönüp basamakları tırmandım. Raskol’un varlığı beni güvende hissettiriyor, her şeyi unutmamamı sağlıyordu.
🖤
“Herkes nerede?” Fedor’un yanına yerleştiğimde telefonuna odaklanarak bir şeyler yazıyor olduğunu gördüm. Kaşları çatılmış omuzları gerilmişti.
Sabahki havuz macerasından sonra biraz kestirmiştim ve saat neredeyse öğleden sonra dört olmak üzereydi. Etraf sessizdi.
“Bilmiyorum. Karanbey aniden çıktı. Raskol peşine takıldı.” Bakışlarım etrafta gezinirken Artem’i buldu. “Gideli bir saatten fazla oluyor.” Artem’e nereye gittiklerini sormak için ayaklandığımda bakışlarım gökyüzüne süzülen dumanda takılı kaldı.
“Fedor.” Dedim endişeyle. Başımı çevirip ona baktığımda hala telefonuna bakıyordu.
“Şu an işim var Valeria. Bana bulaşma-” Başını kaldırıp gözlerime bakacağı sıra bakışları, arkamdaki ormandan süzülen dumana kaydı. Elindeki telefona düştüğünde ayağa kalktı.
Ailesi ormanın içindeki güzelce gizleyebildiği bir evde yaşıyordu. Ormandaki yangın belki de onlarla ilgili değildi ama yine de kontrol etmesi gerekiyordu. Siyah dumanlar gökyüzüne ulaşırken uğursuz hissettiriyordu.
“Yangın söndürme tüplerini alın!” Bağırışıyla korumalar bize doğru baktı. Fedor bakışları umursamadan ormana doğru koşmaya başladı. Peşinden hareketlendiğimde elimi salladım.
“Orman yanıyor.” Artem, yanından geçen Fedor’un peşinden ormana girdiğimde adımlarımı hızlandırdım. Çok yakın değillerdi ve koşarak bile dakikalar sürecekti.
Nefes nefese peşlerinden ilerlerken burnumu dolduran is kokusunun yoğunluğu artıyor, nefes almayı zorlaştırıyordu. Genzimin yanmasını umursamadan açıklığa ulaştığımda kolumu burnuma yasladım. Dumanlar alevlerin arasından süzülerek zehrini saçarken geriledim.
“Fedor hayır!” Yanan eve girmek için hareketlenen Fedor’u tutup yere devirdi Artem. Fedor onun suratına yumruğunu geçirdiğinde onlara doğru koştum. Evin girişi alevlere teslim olmuştu.
“Fedor.” Onu durdurmaya çalıştığımda kolumdan kurtulup beni itti. Yere düşerken Fedor bir kez daha içeri girmeye çalıştı. Artem yerden kalkamadan büyük bir patlama Fedor’un bedenini savurdu, sırt üstü yere düştü. İki katlı ahşaptan ev çöktü.
Hayır. Hayır. Hayır.
“Hayır!” Fedor’un feryadı ormanda yankılanırken yerden kalkmaya çalıştı. “Hayır.” Korumalar ellerindeki tüpleri sıkmaya başladı. Fedor dehşete düşmüş ifadesiyle bir kez daha eve yaklaştığında girecek herhangi bir giriş olmadığı için yaşarmış gözlerle baktı.
O da ailesini kaybetmişti.
Kulaklarımdaki çınlama artarken temiz hava için yerden kalktım. Bir yangın daha bir ailenin kaderini belirlemişti.
Annem böyle öldürülmüştü.
Elimi ağaca yaslarken Fedor’a baktım. Ellerini dizine yaslamış ateşlerin arasında sevdiği kadını ve oğlunu görebilecekmiş gibi dikkatle bakıyordu. Sanki onları görse kurtarmak için canını hiçe sayacakmış gibiydi.
Babam o gün vurulmuştu. Gözleri açık gitmişti. Annem için mi gelmişti? Bizim için miydi ölümü? Sırtımı ağaca yaslarken yere oturdum. Gözlerimi kırpıştırdıkça önümde yatan babamın bedeni beliriyordu. Gözlerimi sıkıca kapattım.
“Seni görmek istemiyorum.” Mırıldanırken başımı sağa sola salladım. Şimdi krizin sırası değildi. Alevlerin sardığı her bir parça çatırdarken gözlerimi açmaya cesaretim yoktu.
“Baba!” Çığlığım bahçede yankılanırken koşarak yanında diz çöktüm. Etraftaki tanıdık olmayan yüzlerin hepsi bana çevrilmişti ve korktuğum tek şey babamın ölmüş olmasıydı. “Baba…Kalk lütfen. Buradaki kimseyi bilmiyorum.”
“Katiller!” Çığlığım yankılanırken hıçkırarak annemin yanına ulaştım. Kokusu artık kan kokusuna bulanmış çiçek gibiydi ve bundan nefret etmiştim. “Biz size ne yaptık?”
Ağlayışlarım tazeymişçesine kulaklarıma ulaşırken gözlerimi araladım. Kalbimdeki kayıpları da unutmak isterdim. O zaman geçmişin esiri olmazdım.
Bakışlarım benim gibi ailesini kaybetmiş Fedor’a kaydı. Elini beline attığında silahını çıkarttı. Çınlamam son buldu. Korkuyla elimi yere yaslarken Fedor silahı ucunu şakağına yasladı.
“Hayır! Fedor.” Bağırışım herkesin işini bırakıp Fedor’a dönmesine neden oldu. Yerden kalkmak için hareketlendiğimde Artem benden hızlı davrandı ve başındaki silahı çekti.
“Bırak!” Fedor’un suratına kafa atıp eline dizini vurdu. Silah yere düştüğünde Fedor öfkeyle Artem’in üzerine saldırdı. “Sana ne ?!” Artem’le yerde yuvarlanırken Artem bir şekilde onu yüz üstü çevirip sırtına dizini bastırdı.
“Sakinleş.”
“Öldüler.” Fedor debelenmeyi keserken gözlerini kapattı ve suratını buruşturdu. “Öldürüldüler.” Dedi öncekinden çok daha öfkeyle. Bakışlarım söndürülse bile içinden canlı birinin çıkmayacağı o çökmüş evde gezindi.
Fedor, arkasında duramadığı ailesini bir yangınla kaybetmişti.
Babam, cesurca söyleyemediği beni bir saldırıda kaybetmiş, on dört yılıma neden olmuştu.
İkisi de korkularına yenilmiş ve adım atamadan kaybetmişlerdi.
İki koruma Artem’in yerini alıp Fedor’u yerde tutarken Artem cebindeki telefonu çıkartıp ekranda gezdirdi gözlerini.
“Türkçe okuyabiliyor musun? Raskol, Türkçe mesaj atmış.” İrkildim. Raskol Türkçe mesaj falan atamazdı. Türkçe bilmiyordu. Başımı hafifçe sallarken bana uzattığı telefonu elinden alıp ekrana baktım. Mesaj cidden Raskol’dandı.
“Tekrar bir oyuna var mısın? Bu sefer hakem olup seyretmeyeceksin söz. Bu sefer seçim yapan sensin.”
Zihnimde beliren anlar tatsız yaşanmışlıklardan ibaretti.
“Son bir oyun daha oynayacağız. Bu sefer oyun kurucusu ben değil sen olacaksın. Karar veren sen…Vazgeçtim, karar veren oğlum olsun. Oyunu kimin kazandığını belli eden hakem sen olacaksın.”
Zihnimde yankılanan cümlelerle bakışlarımı kaldırıp Artem’e baktım.
“Ne yazıyor?” Yüzümdeki endişe kaşlarını daha da çatmasına neden oldu.
“Ümit Karan bir oyun daha oynayacakmış.” Diye mırıldandım. Telefon tekrar titrerken ikimizin bakışları aynı anda ekrandaki görüntülü mesaja kaydı.
Raskol ve Hakan sırt sırta oturtulup bağlanmışlardı. İkisinin de başı öne eğilmiş, gözleri kapalıydı. Hırpalandıklarını buradan bile görebiliyordum.
“Kurallarımı bekle.”
🖤
Bölüm sonu sohbet köşesi
Bu aralar sona yaklaştığımızdan mı bilinmez yazdıkça çok fazla duygusallaşıyorum. Daha yolumuz olsa da her kırgın sahne beni de kırıyor, her gülümsediklerinde onlarla bende gülüyorum. Sanırım onlara alıştım.
Hadi kitabı 515438435 bölüm yazayım sldkjaskfjdads
Şaka yaptım :D
~~
Hakan'a kırgın olanlar var. Baya sürünsün köpek demişsiniz. Alındım gücendim. (Ara sıra bende diyorum yalan yok.) Hakan'ı 10 üzerinden kaç affettiniz?
Ben 10 üzerinden 7,5 - 8
Yeni bölümde görüşürüz pembe kar tanelerim <3
(Bence tatlı bir lakaptı. Sadece çok uzun :D )
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |