
🎵 Seksendört - Yorma🎵
Bölüme başlamadan önce emoji alabilir miyim?
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
25. BÖLÜM - YANAN KAFES 2
TUTULAN GÖZYAŞLARI
🖤
VALERİA
Karanlığa boyun eğmek, kötülüğü benimsemenin bir yolu değil miydi? Karanlığa boyun eğmektense kötülüğü kendimle beraber kökünden yok etmeyi tercih ederdim.
Tabi bunu başarabilirsem.
Bakışlarım doğan güneşle aydınlanmış gökyüzünde gezinirken derin bir soluk aldım. Yine malikanenin çatısındaydım ve bu sefer yine yabancı bir evinkiydi. Rüzgâr yüzümü yalayıp giderken kıpırdamadan soğuğu iliklerime kadar hissediyordum.
Hakan ve abim muhtemelen soğuğu iliklerine kadar hissettikleri bir depodaydı.
Buz kesmiş elimi kaldırıp dürbünle etraftaki malikaneleri tekrar tekrar kontrol etmeye başladım. Baktıkça bulamıyor, herkesten şüpheleniyordum. Herkes potansiyel suçluydu veya yardım eden hain.
Faruk’un yanında durduğum süre boyunca sinirden ağlamıştım. Bir süre sonra ağlamanın bana hiçbir katmayacağını anlayıp derin düşüncelere dalmıştım. Yapacak çok fazla işim vardı ve hepsi üzerime çullanınca başımdaki ağrı şiddetlenmişti.
Hayatım boyunca ilk kez kendi özgür irademle ağrı kesicilerden birini içmiştim. İşe yaramasından memnundum. Plan yapmak için uzun ve sessiz zamana ihtiyacım vardı. Hala planım yoktu. Yine de eskisi gibi histeri krizine girecek gibi hissetmiyordum.
Dürbünü son kez etraftaki malikanelere kaydırıp dikkatle baktıktan hemen sonra indirdim. Arkamı dönüp merdiven basamaklarını inerken Sergei merdivenin dibindeki ağaca yaslanmış, sigarasından derin bir soluk almıştı. Bakışları benimkileri bulduğunda dudaklarındaki dumanı serbest bıraktı.
“Etrafı gözetleme işiniz bitti mi?” Başımı sallamakla yetindim. Faruk’u kıpırdatıp taşımak riskliydi, onunla tanımadığım bu evde kalmayı seçmiştim. “Her yerde gözün olduğunu ima ederken dürbünle insanları gözetlediğini düşünmemiştim.”
“Peşinizde adamlar da var.” Dediğimde kaşları yukarı doğru kalktı. “Ama korkutmamak için dürbünle başlamak istedim.” Artem yaklaştığında elimin tersini acıyan gözüme sürdüm.
“Valeria.”
“Artem, Faruk’la kalması için birilerini ayarla.” Sergei sigarasını yere atıp ayakkabısıyla ezdi ve dudaklarındaki dumanı serbest bırakırken gözlerini kıstı. Sözlerimden hoşlanmamıştım.
“Kişisel algılama Sergei. Misafirlerim konusunda hassasım. Yaptıkların için minnettarım ama onun peşinden gelecek Türk mafyasıyla uğraşmak istemiyorum. O yüzden iyileşip ülkesine çabucak dönmeli.” Türk mafyası umurumda bile değildi. Bu yalanıma inanacaksa işime gelirdi.
“İstediğin adamı bırak. Pakhan nasıl? Ne zaman döner?” Tüm Bratva’nın, Pakhan’la ilgili kuşkuları artmadan abimleri bulmalıydım. En iyi ihtimaller dedem uyanmalıydı.
“Hala yaşlı ve huysuz.” Dudaklarımı kıvırdım. “Selamını ileteyim mi?”
“Uyandığında ilet.” Hiçbir yüz ifademi değiştirmeden ona bakmaya başladım. “Doktor, eniştem.” Biliyordu. Kaşlarım ağır ağır çatıldığında başını sola yatırdı. “Benim de gözüm her yerde Bayan Nikoloeva.”
“Güzel. Bunu birinden duyarsam,” Dudaklarına hayali bir fermuar çekti ve sırıttı.
“Sır tutan biriyimdir. Basit bir tavsiye vereceğim.” Bana yaklaşıp hafifçe öne eğildi ve yüzlerimizi aynı hizaya getirdi. Yakınlığı yüzünden birkaç adım geriledim. “Sıradaki sensin ve fazlasıyla açıktasın.” Bu beni korkutmuyordu. Dedemin sırtına isabet edilen o kurşunların, bana yöneltildiğini biliyordum zaten.
“Onlardan biri misin?” Boştaki elim onun yakalarını tutup sıkarken bakışları elime kaydı ve hafifçe güldü.
“Ben gece kulübü yöneten bir iş adamıyım Valeria. İnsanlar dedikodu yapar ve duyarım. Birinin ölmesiyle ilgilenmek benim görevim değil.” Faruk’un hayatını kurtarmış olması ona inanmak istememe neden olsa da bunu yapmadım. Gereksiz düşmanlık göstermek ne ona ne bana bir fayda sağlayacaktı. Hatta kıpırdatıp eve götüremeyeceğim Faruk’a zarar vermekten başka bir şeye yaramayacaktı. Ellerimi uzaklaştırıp bahçeye bakındım.
“Kimden duydun?”
“Onu söylemiyorum maalesef. Sadece dikkatli olun. Bratva cehennem derken haklıydınız.” O cehennem ateşinde yanacaksam benimle Bratva’yı da yakardım.
“Misafirini dilediğin zaman görmeye gelebilirsiniz.” Omzumun gerisinden evin girişine baktım. Faruk’u burada bırakmak istemiyordum. Ancak Raskol’la Hakan’a ulaşmanın bir yolunu bulmalıydım. Yardım alabileceğim ne deduşkam ne de Fedor vardı.
“Lütfen.”
“Ne lütfen?” Gözleri kısıldı.
“Ona iyi bak. Hayatta kalması önemli.” Başını salladığında yanından geçip Artem’in getirdiği arabaya doğru yürümeye başladım. “Abimlerle ilgili bir gelişme var mı?” Arabaya girdiğimde peşimden koltuğuna yerleşti.
“Hayır.”
“Yaroslov nasıl?”
“Hala bilinç kapalı.” İç çekip kollarımı göğsümün üzerinde çaprazladım. Nereden başlayacaktım? Bratva’nın Pakhan’ın ağır yaralandığını bilmemeleri gerektiği söylenmişti. Ya hiç uyanmazsa? O zaman Bratva’daki dengeler bozulmayacak mıydı? Tüm bunları görmezden gelemezdim. Tıpkı Hakan’la Raskol’un varlığını görmezden gelmeyeceğim gibi.
“Ekibi toparlar mısın?” Artem dikiz aynasından bana baktı. “Her gün aynı masaya oturduğumuz adamlardan bahsediyorum.”
“Ayarlarım. Plan yaptın mı?”
“Pakhan uyanana kadar Bratva’yı kandıracağım. O sıra bizimkileri bulacağım. Bir de Yaroslov ile Faruk var. Tıpkı Pakhan gibi korunup zarar görmemeleri için gözetlenmelerini istiyorum.” Artem’in dudaklarının kenarı kıvrılırken direksiyonu sola kırdı. “Niye gülüyorsun?”
“İpleri eline almaya mı karar verdin?” Geçici süreliğine mecburen yapmam gerekeni yapacaktım. “Bu dünyadan nefret ettiğini sanıyordum.”
“Öyle. Muhtemelen hazır ipler elimdeyken birilerini boğup içimdeki nefreti beslemeliyim.” Savaşmak yerine kabullenmek, en kolayıydı. Şu an yaptığım kabullenmekti, ancak benim çizdiğim sınırlar çerçevesinde yapılan bir hamleydi yalnızca.
Ağlamak rahatlatsa da şu an ailemin büyük bir kısmı saldırıya açıktı ve ağlamaya vaktim yoktu. Hızlı karar verip ne olduğunu çözdükten sonra elimden geleni yapmalıydım.
Ne bir Karanbey’dim ne de bir Enrico. Birilerini kesip karanlığa boyun eğmekle ilgilenmiyordum. İçimdeki her bir zerreye zarar vermiş o karanlığa itaat etmektense kısa bir süreliğine özgür irademle kabulleniyordum. Bu kabulleniş benim kontrolümdeydi.
İşler rayına girene kadar kabullenilmiş gibi duran o karanlıkla beraber sevdiklerimi hayatta tutmaktan başka bir amacım yoktu.
“Arabada bekle.” Açılmış demir kapıdan geçmeden arabayı durdurdu Artem. Bahçenin içinde park edilmiş büyük bir jeep vardı. Korumalar silahlarını doğrultmuş bekliyorlardı. Plakaya baktım. Buradaki sıradan araba plakaları gibi görünüyordu. Bratva’daki ailelerin sahip olduğu tüm araçların plakalarını ezberlediğimden yabancı biri olduğunu tahmin etmekten öteye gidemiyordum.
“Kim?” Artem telefonunu kulağına yasladı ve cevabı beklediği sıra arabanın önünden başını uzatıp bize doğru bakan aşina olduğum yüzle tüm gerginliğim dağıldı.
Gerardo Lorusso.
Douglas.
Arabanın kapısını açıp indiğimde bahçe kapısından geçtim. Douglas, güneş gözlüğünün ardından bana bakarken yüzünde maskesi olmaması bir anlığına endişelenmeme neden oldu. Yüzünü görenleri öldürdüğünü söylemişti ve şu an bahçedeki her bir adama ihtiyacım varken onları öldürmesi isteyeceğim en son şeydi.
Saçları hafifçe toplanacak kadar uzamış, ona ayrı bir hava katıyordu. Görüşmediğimiz aylar boyunca boyu uzamış ve daha da kaslanmış görünüyordu. Eldivenine kadar siyahtı ve paltosunun yakasında kartal şeklinde broş vardı.
“Valeria Nikoloeva.” Adımı söylerken dudaklarının kenarı kıvrılmış, gözlüğünü indirerek başını sola yaslamıştı. “Size denk gelmek ne büyük onur.” Onu özlemiştim. Buraya geldikten sonra iletişimim neredeyse yok denecek kadar azalmıştı.
Pakhan ve Capo ailesi anlaşmazdı. İçten içe Capo ile bağlantım anlaşılmasın diye benden uzak kaldığını biliyordum.
“Silahları indirin.” Adımlarım Douglas’a yönelirken korumalar kaşlarını çatmış dikkatle Douglas’ın en ufak yanlış hamlesini bekliyorlardı. “Silahı indirin, dedim.” Bu kez beni dinleyip silahları indirdiler.
“Fedor’a iletmek istediğim bir mesaj var.” Dedi başıyla arabayı işaret ederken. “Gelmişken sana da uğrayayım dedim.” Dedi Türkçe’ye geçerken. Tamamen ona yaklaştığımda kalçasını yasladığı kaputtan ayrıldı. Kollarımı omzuna sardığımda bedeni gerildi. “Kendini mi beni mi öldürmek istiyorsun Yenge?”
“Dostuma sarıldığım için olay çıkacaksa Bratva’nın tamamı cazzo.” Hafifçe attığı kahkaha kulaklarıma ulaştığı sırada kolları belime dolandı. “Hoş geldin Doug.” Ona daha rahat sarılmam için hafifçe eğildi. “Duydun mu?”
“Duydum. O yüzden buradayım.” Geri çekildim. Yüzündeki neşe dağılmış bakışları sertleşmişti. “Onları bulacaksın merak etme. Faruk nasıl? Faruk yine süzgeç olmuş.” Espri yapmasına rağmen sesinde en ufak bir alay yoktu.
“Böbreklerinden birini almaları gerekti. Kurtarılmayan tek parçası olmasına sevinmeliyim. En azından hayatta.” Sesim titrerken kaşlarım çatıldı. Umarım hayatta kalmaya devam ederdi.
“Onu da canlı canlı gömmüş. Ölüme terk etmişler. Düşünsene son nefesini almaya çalışırken toprağın altındaymış. Terk edilmiş ve çaresiz.” Derin bir soluk alırken ağlamayacağıma yemin etmiş olmama rağmen gözlerim aksi bir biçimde sulanmaya başlamıştı. “O Ümit’in ciğerlerini sökeceğim.”
“İzleyebilir miyim?” dedi Douglas. Bakışlarındaki dehşet ve kana susamışlık Faruk’a yapılanlar için hesap soracağının kanıtıydı. “Buradaki işimi halledeyim, Faruk’u görmeye gideceğim. Sonra tekrar geleceğim. Patron ve Raskol’u bulacağız.”
O bulacağımızı söylüyorsa bulacaktık. Ona sonuna kadar inanıyordum.
“Tamam.” Dedem, Capo’luğa ait herhangi birinin buraya gelişinden nefret ediyor olabilirdi ama ben memnundum. Douglas’ı görmek bile her şeyin düzeleceğine dair olan güvenimi tamamen yerine getirmişti. Douglas’a güvenme nedenim beni koruyacak olmasından değildi. O ne Hakan’a ne de Faruk’a zarar verenlerin yaptıklarını görmezden gelirdi.
Capo’luk dışında arkasını kolladığı yegâne ailesi bizdik.
Kanını taşıdığımız hayal kırıklıklarıyla dolu ailelerimiz vardı ve yanında olmaktan mutlu olduğumuz asıl ailemizin bize ihtiyacı vardı.
“Şimdi bana Fedor’u çağırır mısın?” dedi Rusça bir şekilde.
“Sorun çıkartacaksan, hiç iyi zaman değil.” Fedor’la aralarındaki düşmanlığı biliyordum ve şu an Fedor bununla uğraşamayacak kadar yıkılmış durumdaydı. Douglas başını salladı.
“Söz onu kışkırtmayacağım. Uslu duracağım. Burası benim bölgem değil ve Capo burada sorun çıkarttığımı öğrenirse canıma okur. Rahat duracağım.” Enrico’nun ne diyeceğini umursamadığını biliyordum.
“O nasıl?” Suratını buruşturdu. Sanırım Enrico’yu konuşmak istemiyordu. Telefonlarımı açsaydı Enrico’yla görüşmenin bir yolunu bulabilirdim. Buraya geldiğimden beri tabiri caizse görmezden geliniyordum. Birkaç kere mesajlarıma cevap vermişti, fazlası yoktu.
“Fedor’a ne söylememi istersin? Muhtemelen varlığının burada olması bile Fedor’u delirtebilirdi. Gerçi umursayacağını düşünmüyordum. Pakhan’ın yaralanmasına bile tepkisiz kalmıştı.
“La tua famiglia è viva.” Bunu muhtemelen ona söyleyemeyecektim. Duraksadığımı görünce eliyle bagajı işaret etti.
“Ona ailesinin evini yakanların ellerini kesip bagajımda getirdiğimi söylesen anlayacaktır.” Bunu söylerken gözlerinde oluşan o zevk dolu ifade birkaç adım ondan uzaklaşmama neden oldu. Arabasında birinin kesik eli mi vardı?
Onun Capo’luğun delisi olduğunu unuttun mu Valeria? Karanbey’in celladıydı.
“Fedor’u çağırın.” Korumalardan biri eve doğru yöneldi. Artem bana biraz daha yaklaşırken Douglas’ın gözlerine dikmişti gözlerini.
“Fedor pamuk ipliğine bağlı. Seni gebertmeden önce defol.” Dedi sertçe. Douglas rahat bir şekilde arabanın kaputuna kalçasını yasladı. “Yine aptal bir savaş başlatacaksınız.” Artem’e cevap vermeden gözlerine bakmaya devam etti.
“İrina nerede?” dedi umursamazlığına nazaran meraklı bir tonlamada. İrina, Zeliha’ydı. Artem, Douglas’ın üzerine yürüdüğünde Douglas gözlüğünü tekrar takıp etrafındaki adamlara baktı. “Benim tatlı casusuma iletmeni istediğin mesaj var.”
“Ben senin aptal postacın değilim.”
“Öylesin.” Dedi hafifçe gülerken. “İrina’nın nerede olduğunu biliyorsan mesajlarımı da ileten aptal postacım olmayı kabullenmiş oluyorsun. Şimdi…” Oturduğu yerden kalktı ve Artem’den uzun olduğu için başını eğip baktı ona.
“Ona, Gerardo seni bekliyor, de. Bekledikçe sabırsızlanan biri olduğumu ve o zaman hiç çekilmediğimi de ekle. Sabırsızlandıkça kan dökmeye meyilliyim.”
“Siktir git.” Artem öfkeli bir şekilde konuşmaya devam ederken Douglas’tan uzaklaştı. Sanki yanlış bir şey yapacakmış da kendini kontrol edemeyecekmiş gibiydi.
“Zeliha nerede?” Onu en son Türkiye’deyken görmüş, merak edip Artem’e sormuştum. Bilmediğini söylemişti. Şu an görüyordum ki bilmesine rağmen saklıyordu.
“Yakında yanımda olacak.” Dedi huysuz bir şekilde.
Onların arasındaki problemi soramadan evden çıkan Fedor dikkatimi dağıttı. Sarsak adımları yerine kendinden emin adımları Douglas’a doğru yönelmişken Douglas derin bir soluk aldı.
“Geri çekil.” Dediğini yapıp Douglas’tan uzaklaştığımda Fedor bunu beklemiş gibi Douglas’ın suratına yumruk geçirdi.
“Beni karşılayışını daima seviyorum.” Yere düşen gözlüğünü almakla uğraşmadan başını salladı. “Bagajdaki sürprizime-”
“Sürprizini al götüne sok. Hangi cesaretle topraklarıma gelirsin?!”
“Ailenin evini yakanları buldum.” Dediğinde Fedor duraksadı. “Kellelerini babana gönderdim. Elleri de bagajımda.” Fedor’un bakışlarındaki tatmin dolu ifade, Douglas’ın kıkırdamasına neden oldu. Aralarındaki ilişki düşmandan çok didişen huysuz iki arkadaş gibi görünüyordu.
“O elleri de götüne sok.” dedi Fedor ve bakışlarını etrafta gezdirdi. “Bir İtalyan’ı eve almaya hanginiz karar verdiniz? Ben ne dedim size?!”
“Onu atacaktık. Ama,” Koruma bana baktı. İspiyoncu pislik.
“Yalancı. Gayet adam arabayı park etmiş ve kaputta havalı pozlar vererek duruyordu.” Fedor’un sert bakışlarını üzerimde hissederken dudaklarımı birbirine bastırıp sustum. Ne yani? Benim suçum neydi?
“Fedor.” Dedi Douglas sakince. “Sırtından bıçaklayacak tonlarca düşmanın varken aileni arkanda bırakırsan, ilk onlar zarar görür.” Fedor o kadar hızla atladı ki Douglas’ın üzerine çığlığım dudaklarımdan sıyrıldı. Parmaklarını Douglas’ın boynuna dolayıp sıktı.
“Fedor!” Onun kolunu tutup Douglas’ın boynundaki elini çekmeye çalıştım. Kıpırdatamadım.
“La tua famiglia è viva.” Ailen yaşıyor. Douglas’ın bağırışı Fedor’u duraksattı. Bunu fırsat bilip boynundaki ellerden kurtuldu. Ne söylediğini bilmiyordum. Fedor’u şaşırtanın ne olduğunu anlayamadan Douglas elini boynuna sürüp sırtını dikleştirdi ve konuşmaya devam etti.
“La famiglia è sacra, ed è per questo che vivono.” Aile kutsaldır, bu yüzden yaşıyorlar. “Dovresti essere grato che ti ho sempre guardato.” Daima seni gözetlediğim için minnettar olmalısın.
“Yaşıyorlar mı?” Fedor’un sorduğu soruyla bakışlarım şaşkınlıkla Douglas’ı buldu.
“Ailen yaşıyor. Seni gözetlemek için peşine taktığım adamım aileni de gözetliyordu ve evet yaşıyorlar. Güvenli bir yerdeler. İstersen konuşabilirsin.” Fedor kıpırdamadan bakıyordu yalnızca. Yaşıyorlardı. Derin bir soluk alırken Douglas’a minnettar bir şekilde bakmaya başladım.
“Yaşıyorlar mı?” dedi bir kez daha.
“Yaşıyorlar.” Dedi Douglas sabırla. Aralarında geçenin ne olduğunu bilmesem de Douglas sanki Fedor’un ailesini ölmekten kurtarmış olması, Fedor’a vereceği en büyük dersmiş gibi bakıyordu.
“Yaşıyorlar.”
“Yaşıyorlar dedim ya. Aptal mısın? Anlasana.” Douuglas paltosunun yakalarını düzeltirken cık cıkladı. “Soğuk beyin hücrelerini mi dondurdu?”
“Yaşıyorlar mı?” dedi Fedor bir kez daha. Douglas sabır dilercesine yukarıya bakıp iç çekti. Fedor’un şoka girmesini umursamıyordu.
“Teşekküre gerek yok Fedor. Sadece burada kalana kadar beni rahatsız etmemelerini emredersin.” Bakışları ifadesizleşti ve ağır ağır etraftaki adamlarda gezindi. “Burada Capo’luktan biri olarak yokum. Ailemden bazılarının başı dertte diye geldim.”
Ailesi bizdik. Yanaklarını sıksam acaba bana kızar mıydı?
“Ailen burada ve numara bu.” Çıkarttığı kâğıdı Fedor’a uzattı. Kâğıdı kararsızca alırken Fedor’un şaşkınlığı yüzünden okunabiliyordu. “Ailemi kurtarmama yardım edersen ödeşeceğiz. Bana borçlu kalmana gerek kalmayacak.”
“Bunda da bir oyun varsa seni bu sefer öldürürüm.”
“Aynen. Ben bir Rus’un elinden ölecek bir adam değilim. Boşa konuşma. Yapamayacaklarını söylediğinde sana sinir bile olmuyorum.” İkisi didişirken bakışlarım onların yüzlerinde geziniyordu.
“Geçmişin görkemli Capo’su olacak adam, Türk mafyasının lideriyle Pakhan’ın torununu mu kurtaracak? Duysam inanmazdım.” Fedor bakışlarını bana çevirdiğinde Douglas umursamazca bakıyordu ona. “Sanırım hapsedilmesine rağmen eli kolu bir yerlere uzanan tek insan olabilirsin.”
“Kan bağım olanlar bir işe yaramayınca yardım eli uzatan dostlarıma elimi uzattım, diyelim.” Fedor kaşlarını çattığında başımla kâğıdı işaret ettim.
“Aileni gör. Sonra geri gel Fedor. Senin de yardımına ihtiyacım var.” Ailesinin hayatta olması rahatlatmış, umut etmemi sağlıyordu.
“Faruk’u görmeye gidecek misin?” Douglas başını salladı. “Seninle geliyorum. Öğleden sonra bir de evde toplantı için herkesi topla Artem.” Hoşnutsuz yüz ifadesiyle başını salladığında arabanın etrafını dolaşıp Douglas’ın arabasına girip yerleştim.
Faruk’u görmesini sağladıktan sonra ona ihtiyacım vardı. Tıpkı kaşlarını çatarak bana bakan biricik kuzenim Fedor’a ihtiyacım olduğu gibi. Ailesinin yaşıyor olması onun motivasyonu olacak gibi görünse de Douglas’a olan inadından bana yardım edeceğini görebiliyordum.
Bir Lorusso bile bana yardım edecekse o oturup buna seyirci kalmayacak, kendi topraklarındaki sorunu kendisi çözmek isteyecekti.
🖤
“Bratva’dan birkaç kişi beni aradı.” Fedor önündeki ekranlara bakmayı kesip bana döndü. “Acil Pakhan’la toplantı istiyorlar.” Gözlerimi devirirken öfkeli bir homurdanmayla arkama yaslandım.
Koyun kan derdindeydi kasap et.
Kan değil. Can, can.
“Pakhan şehir dışında dedik. Neyin inadı bu?”
“Raskol kaçırıldı. Pakhan’ın otoritesini sorguluyorlar. Gücünü kaybettiğini düşünüyorlar.” Tüm bunlar da tam da her saldırı peş peşe yaşandıktan sonra mı olmuştu?
“Kim?” Fedor masadaki dosyayı aldı ve içinden çıkarttığı üç fotoğrafı Artem’e verdi. Artem sırasıyla bakıp önüme bıraktı. Üç farklı yaşlı adam karşımdaydı. Muhtemelen dedemin ilk yıllarından beri masada olan yaşlı üyelerdi.
“Pakhan giderse yerine bunlar gelmez ki? Bir iki yıla geberecekler.” Gerardo’nun konuşmaya başlaması, hala varlığını kabullenmeyen Fedor’un gerginleşmesine neden oldu. “Raskol lider olmazsa ve Pakhan inerse zaten sırada Fedor var. Fedor gitti diyelim, sen varsın.” Bakışları beni buldu.
“Bratva’nın başına geçersem muhtemelen masadaki herkesi kendimle yakarım. Teşekkürler ve yarışmacı arkadaşlara başarılar.” Gerardo dudaklarını kıvırdı.
“Sen değil, kocan.” Gerardo rahat bir şekilde Fedor’a baktı. “Burada kan önemliydi değil mi? Nikoloeva’yla evlenen herhangi bir adam Bratva’yı yönetebilir. Yanlış mıyım?” Tekrar bana döndü. Sesindeki kışkırtıcı o tınıyı, Fedor’u delirtmek için kullandığını gizlemekle uğraşmadan sırıttı.
“Bratva’yı bir Türk yönetmeyecek.” Fedor öfkeli bakışlarla önce kendisini delirten Gerardo’ya sonra bana baktı.
“Karanbey sanki meraklısı Bratva’nın. Bratva’yı siz yönetin. Lütfen. Cehenneme zebani olmaya niyetim yok.” Bratva umurumda bile değildi.
Önümdeki fotoğraftaki adamlara baktım. Raskol’un benim için topladığı bilgilerin bir kısmını anımsıyordum. Üçünün ortak yanı amcamla iyi anlaşmalarıydı. Amcam içten içe kışkırttığı için mi bu kadar ısrarla toplantı talep ediyorlardı.
“Ümit Karan’dan öğrendiğim son şey neydi? Biliyor musunuz?” Başımı kaldırdım. “Birine saldırmadan önce sorunlarında boğulmasına izin verin ki tümünü çözmeye ne vakti ne zekâsı kalsın.” Hakan’a yıllarca yaptığı buydu. Şu an yapmaya çalıştığı da buydu. Sadece ona yardım eden ortağını, Bratva tarafından bastırıyordu. Ortağı devre dışı bırakıp Ümit’i yalnız bıraktırmalıydık.
“Pakhan’ın saldırısını gizlemeliyiz ve aynı zamanda saldırıya karışanları cezalandırmalıyız ki tekrar denemesinler.” Bir parmağımdan sonra diğerini kaldırdım. “Raskol’la Karanbey’i bulmalıyız. Canlı ve sağlıklı.” Bakışlarım üçü arasında gezindi.
“Fedor’un ailesini öldürmeye kalkanları cezalandırmalıyız. Burada Gerardo kısmen harekete geçti.” Fedor göz ucuyla düşmanına baktı. İkisinin birbirini gördükleri yerde saldırdığına şahit olduğum için şu an sakin olmaları benim için tatlı bir sürprizdi. Beraber çalışmanın bir yolunu keşfettiklerini varsayıyordum.
“Babam benim meselem.” Dedi sertçe Fedor.
“Hayır. Baban artık benim meselem.” Önümdeki üç fotoğrafı masaya doğru ittim. “Üçü de babanla ortak çalışıyor. Her şeyi bir tesadüf olarak mı görüyorsun? Gerardo söyledi. Raskol’dan sonra lider sensin. Ama sen aileni kaybettiğini düşündüğün an kafana sıkmak istedin. Seni durdurmamış olsaydık geriye Pakhan ve ben kalacaktım.” Garajı işaret ettim. Patlama dedem içindi. Benimle sohbet etmek için diretmemiş olsaydı o arabalardan biriyle havaya uçacaktı. Evde korumasız ve yalnız olan bende üç kurşunla ölecektim.
Geriye yalnızca Yegor kalacaktı. Koltuk ona geçecek, sürgünü bitecekti.
“Bu dediklerin varsayımdan öteye gitmiyor ve diğerleri de böyle düşünecek. Babamı suçlarsan kimse bize inanmaz.” Sana değil, bize demişti. Dudaklarımda sıcak bir tebessüm belirdiğinde gözlerini kıstı. Artık aynı tarafta olduğumuzu kabullenmesinden memnundum.
“Orası öyle.” Dedi Artem.
Karanbey’den öğrendiğim bir şey varsa o da direkt saldırmamaktı. Düşmanlarının kolu kanadını kırıp kendi kendilerine düşmelerini seyrediyordu. Yegor, Ümit’e yardım etmiyorsa bile ailemi öldürmeye kalkmıştı. Bundan emindim. Onun buradaki kolunu kanadını bağlarsam eğer, ortaya çıkacaktı. Onun gibi adamlar sonunda dayanamayıp kendi işlerini kendileri görürdü.
“Bende kimseyi suçlamadan ikna etmeyi önerecektim.” Oturduğum yerden kalktığımda üçü bakışlarını kaldırdı. Ortadaki fotoğrafı kaldırdım. Alexei Baranets.
“Karısını aldatıyor.” Tıpkı diğer Bratva erkekleri gibi. Ancak tek farkı Alexei, karısının babasından korkuyordu. Güçlü bir adamdı ve çoğu zaman onun işlerinin iyi gitmesini sağlayan kayınbabasıydı. Kızının aldatılmasına göz yummayacaktı.
“Onu tehdit et. Sesini kesmesi için. Veya direkt ifşala.” Fedor masaya attığım fotoğrafı aldı. Söylediklerimi düşünüyordu.
“Alexei’yi öldürür bu sefer. Kızının kocası olmasını umursamaz.” Artem kendi kendine konuşurken çenesine elini sürdü. Düşüncelere dalmış gibi bakışlarını Fedor’un baktığı fotoğrafa dikmişti.
“Aslında ondan kurtulmamız için iyi fikir. Son zamanlarda fazlasıyla memnuniyetsiz düşüncelerle diğer aileleri içten içe dolduruyordu.” Yegor ne zaman buralardan gitti, tam tarih olarak bilmiyordum. Bildiğim tek şey geri dönmek için çalışmalara çok önceleri başlamış olmasıydı.“Ailede olan ailede kalır. Aile meselelerine karışamayız. Kendileri çözer.” Dedi Fedor keyiflenirken.
“Karısını aldatan birinin nefes alması doğanın kanununa aykırı.” Bakışlarını kaldırıp gözlerimin içine baktı. “Diyelim bunu yaptım. Onu tehdit ettim veya gerçeklerin herkesin bilmesine izin verdim. Bundaki amacın ne?”
“Baban buraya dönmek istemiyor mu?” Başını onaylarcasına salladığında kocaman gülümsedim. “Gelmesi için maşalarını ortadan kaldıracağız. Aileme yardım ediyorum. Amcama. Cesareti varsa gelir ve o zama-”
“Onu öldüreceğim.” Fedor’un cümlesi masada derin bir sessizlik oluşmasına neden oldu.
“Ailede olan ailede kalır. O kısım benim ilgi alanım değil Fedor. Baba oğul ilişkisine karışmam doğru olmaz.” Tabiri caizse ne yapıyorsan yap umurumda değil diyordum. İsterse babasının derisini söküp atsın endişelenmiyordum.
“Onun karısını aldattığını nasıl biliyorsun?” Gerardo’nun sorusu odağımı Alexei’ye çevirdi.
“Gördüm. Yürüyüş yaparken ormanda gizli ilişkiler yaşayan adamlara denk gelmek ayrı bir komediydi. Hepsi sözde en güçlüleri-” Fedor’a diktim gözlerimi. “Ama cesaretle benim istediğim kadın bu diyemiyorlar.” Fedor’un ailesi yaşadığına göre artık eskisi gibi geriye adım atamazdı. Onları geride bırakmak yerine yanına almak zorundaydı.
İç çektim. Ailesine yeni kavuşmuşken onu suçlamaya devam edemezdim. O korkuyu zaten yaşamıştı ve muhtemelen aynı hatalarını tekrarlamayacaktı.
“Kanıtın var mı?” Fedor ona attığım lafı umursamadan sorduğunda başımı onaylarcasına salladım. Yaşadığım evde ve topraklarda birilerinin açığını aradığım için kendimi kötü hissetmiyordum. Bu dünyada her şeyin tehdit ve şiddetle çözüldüğünü yeteri kadar tecrübe etmiştim. “Alexei tamam.” Elindeki fotoğrafı diğer ikisinden uzağa attı.
“Keşke bir Lorusso olsaydın.” Dedi Gerardo. “Eğlenceli olurdu.” Göz ucuyla ona baktığımda öne eğildi ve fotoğraflardan ikincisini bana doğru masada itti. “Bunun suçu ne?” German Zorin.
“Pakhan’dan para çalıyor.” Fedor çenesine elini sürerken düşünür gibi gözlerini kısmıştı. “Her ay iki yüz bin dolar.” Bunu bildiğini fark etmemiştim. Abimin topladığı bilgiler sayesinde biliyordum bende. Yanına şüpheli diye not almıştı.
“Pakhan bunu fark etmiyor mu?” Gerardo kaşlarını çatmıştı. “İki yüz bin az para değil.”
“Kumarhaneye giren paralar manuel olarak deftere kaydediliyor. O sıra üç derse üç kazanılmış demektir. Hiç kazanç yok denilirse yoktur. Pakhan sürekli kazandığı için sorgulamakla uğraşmıyor. Raskol sorgular, yeteri kadar kanıtı yoktu. Yoksa çoktan onu infaz ettirmişti.” Artem başını sağa sola salladı. “Onu tehdit edemezsiniz. Kanıt yok.”
“Ben edebilirim.” Gerardo omuz silkti. “Onun bana borcu da var. Tahsil etmek için sıkıştırabilirim.”
“Capo ailesinden para mı aldı?” Fedor tükürürcesine konuştuğunda Gerardo sırıttı.
“Ne kadar?” dedi Artem aynı tiksinen ifadeyle.
“Dokuz milyon.” Gözlerini kıstı. “Dokuz milyon üç yüz elli iki bin yirmi yedi dolar.” Gerardo kendisine atılan bakışların keyfini çıkartıyordu. “Yirmi yedi doları taksi için istemişti.”
“O zaman German sende. Yani onu köşeye sıkıştıracak detayı hissetmesini sağlasak yeterli.” Konu dağılmasın diye boğazımı temizleyerek araya girdim. Son fotoğrafı kaldırıp üçünün göreceği şekilde sağa sola çevirip durdum.
“Lev Mirov.” Onunla ilgili bilgim yalnızca Yegor amcamla olan ortak geçmişleriydi. Aynı lise ve çevrede büyümüşlerdi. Bu kadardı.
“Babamla anlaşmazlar.” Gözlerimi kısarak baktım Fedor’a. Bunu söylerken ciddi görünüyordu. “Babamın dediğine göre anneme aşıkmış ama Pakhan, annemle oğlunun evlenmesini uygun görmüş.” Bunu o kadar sıradan bir şeymiş gibi anlatıyordu ki farkında olmadan normal bir durummuş gibi benimsemiştim. Pakhan’ın emirleri birilerini mutlaka mutsuz etmiş gibi görünüyordu.
“Ama içten içe Pakhan’ı sevmiyor.” Dedim soru sorarcasına. Kalktığım sandalyeye yerleştim tekrar. Cümlemi düzeltmediğine göre haklıydım.
“Pakhan’ın yaşlandığını düşünenlerden biriydi. Artık oğullarına bayrağı bırakmasını söyler dururdu.” Fedor fotoğraftaki bakışlarını bana kaydırdı. “Sarhoşken her şeyi konuşur.”
“Pakhan’ı istememesini ona karşı tehdit unsuru olarak kullanamayız.” Artem cümlemi sessizce dinlerken dikkatle bana bakıyordu.
“Sergei’nin gece kulübüne geçen yıllarda polis baskını oldu. Uyuşturucu bulundu. Sergei uyuşturucu satmaz. Babasının da satmasına izin vermez.” Bakışları Fedor’a kaydı. Fedor en az benimki gibi anlamsız bakışlar atıyordu. Artem gözlerini devirip Lev’i işaret etti.
“Uyuşturucuları sızdıran da polise ispiyonlayan da Lev’di. Sergei’nin kız kardeşini oğluna istedi ama Sergei babasının tamam demesine rağmen buna engel oldu. Bu yüzden onu ortadan kaldırmak istedi.”
“Sergei nasıl öğrenmedi?” Fedor ensesine elini sürdü. “Sergei böyle bir şeyi atlamaz. Onun kafasının arkasında bile gözü vardır. Nasıl anlamadı?”
“Raskol delilleri kararttı. O zamanlar Lev’in Pakhan’a ait büyük bir ticareti yönetiyordu ve ölmemesi lazımdı.” Sonrasını sormak istedim.
“Lev’in oğlu öldürüldü.” Dedi Gerardo öne eğilirken. Artem başını ağır ağır salladı. “Bununla ilgili değil o zaman.”
“Sergei içerideyken babası kardeşinin Lev’in oğluyla evlendirmesine onay verdi. Sergei delirdi tabi. Kız kardeşinin evliliğine engel olamadığı için kendisini affetmedi. Onu içeri tıkan adamı hala arıyor.” Lev’in fotoğrafını kaldırdı. “Lev onun bunu öğrenmesini istemez.”
“Kıza ne oldu?” Üç adamın da tehdit edileceği açığını bulduğumuz için merak etmiştim. Artem bakışlarını kaçırıp fotoğrafı masaya bıraktı.
“Kocasını öldürdükten sonra evliliğe onay vermiş babasını da öldürüp ortadan kayboldu.” Bunu beklemiyordum.
“Lev’in oğlunu öldüren o muydu?” Gerardo şaşkınlıkla konuştuğunda Artem başını salladı bir kez daha. Bu konuda konuşmak istemiyordu.
“Konudan sapıyoruz.” Artem oturduğu yerden kalktı. “Ben Raskol’u arayan ekiple konuşayım.” Arkasını dönüp sessizce çıktı kış bahçesinden.
“Lev’in kızı onun çocukluk aşkıydı.” Fedor umursamazca elini salladı. Gergin bir şekilde ilerleyen Artem’in gidişini seyretmeye başladım. Burada mutlu olabilen biri bile yoktu. Ya yarım kalmış aşkların ardında ya da kaybedilen ailenin yasının altında boğulup duruyorlardı.
“Başka bir şey yoksa yeni emirlerimi dinleyeyim.” Fedor oturduğu yerden kalktı. “Başka emriniz var mı Bayan Nikoloeva?”
“Yok. Gidebilirsin.” Dedim elimi abartılı bir şekilde sallarken. “Yeteri kadar yüzünü gördüm.” Sırıttı ve arkasını dönüp kış bahçesinden çıktı.
“Maskeni çıkarmana sevindim.” Bakışlarım Gerardo’ya kaydı.
“Gerekiyordu. İnsanlar yüzümü unutup hafife almaya başlamışlardı. Korkak olarak anılmaktansa canlı bir şekilde karnımın deşilmesini tercih ederim.” Parmakları masanın üzerinde Hakan’ın daima düşüncelere daldığı zaman yaptığı gibi belirli bir ritimle hareket ediyordu.
Hakan’ı özlüyordum.
“B planına ihtiyacım var.” Diye mırıldandım. “Ümit Karan ikisini seçtirmek yerine öldürebilir. Seçim bir bahane de olabilir.” Hakan babasının bir başarısızlığını başka bir planla toparladığından bahsetmişti. Abimle Hakan’ı aynı anda kaçırdıysa mutlaka birinden birini seçtirecekti bana.
Ama ya yapmazsa? Planı aniden değiştirebilirdi.
“Hatta birden fazla plana.” Masadaki kağıtlardan birini önüme çekip kalemin kapağını araladım ve yazmaya başladım. “Şimdi benden daha iyi tanıyorsun Ümit’i. Sen onun yerinde olsan ne yapardın?”
“İkisini ayrı depoya koyup ikisini de görebileceğin kamerayla sana gösterirdim. Ne yaparsan yap ikisinden birini bulup kurtaramayacak şekilde planlardım her şeyi.” Bunu bende düşünmüştüm. İkisi aynı yerde olursa onları bulmak daha kolay olurdu. Dediğini kağıda yazdım, seçenek birdi.
“Mezar kazmış.” Sergei’nin dediğini aktarırken tüylerim tekrar ürperiyordu. “Dört kişilik. Birine Faruk’u gömdü. Diğer üçü kime? Hakan, ben ve Raskol.” Hepimizi ortadan kaldıracaktı. Tabi Sergei ve adamları Faruk’u kurtardığı için ve Ümit’in adamları kaçtığından belki de bu planından vazgeçmiş olabilirdi.
Ümit Karan, başlı başına satranç tahtasındaki tüm taşlardı. Onun sahip olduğu kadar taşım olmalıydı.
“Sen burada kalırsın. Bizimkileri bulup güvenliğini sağlarım. Karanbey ve Raskol’u sahada ben bulurum. Bu seçenekteki planını da bozarız.” Sessizce ikinci seçeneğin üzerini çizdim. Yine de dediği gibi kenarda durmakla ilgilenmiyordum.
“Diğer seçenekler neler?” Derin bir soluk alıp aklıma gelenleri sıra sıra Gerardo ile paylaşmaya başladım. Beraber tüm planlara karşılık en az zararsız planları bulmaya çalışırken başımdaki şiddetli ağrıyı görmezden geliyordum.
“Plan T.” Dedim son kez kâğıda not düşerken. Kaçıncı kağıdımı almıştım, sayamadım. Gün bitmiş, karanlık çökmüştü bile.
“Sen biraz dinlen. Yarın zinde kalkarsın.” Başımı ağır ağır sallarken oturduğum yerden kalktım. Dünden beri hiç uyumamış neredeyse ikinci günü devirmek üzereydim.
“Bir haber bulursan telefonumun sesi açık. Lütfen beni ara.” Gerardo kalkarken kağıdımı aldı ve tüm planlara göz gezdirdikten sonra kış bahçesini ısıtan ufak şömine alanına yöneldi. Kağıdı ateşe attı.
“Burada kalmamı istersen kalırım.” Bakışlarımız buluştuğunda başımı sağa sola salladım. Burada kalmasındansa Faruk’un yanında kalması daha iyi hissettirecekti. Ben güvende olacaktım. Yastığımın altındaki hançeri daha önce kullanmamış olsam da kullanabilirdim.
“Faruk’un benden daha çok ihtiyacı var sana.” Başını ağır ağır salladı ve yanıma yaklaşıp karşımda durdu.
“Seni görmek güzel.”
“Seni de.” Rahat bir soluk aldığımda elini omzuma koyup sıktı.
“Her şey yoluna girecek.” Buna inanmak istiyordum. Bu yüzden tek kelime etmeden başımı salladım. Sessizliğimi kabullenip yanımdan ayrıldı.
Her şey yoluna girecek.
Sanırım bir süre bu gerçekleşene kadar kendi kendime tekrarlamam gerekiyordu.
Her şey yoluna girecek çünkü Ümit Karan, gözlerimin önünde ölmeden pes etmeyecektim.
HAKAN
Bakışlarımı Raskol’a odaklamaya çalışmak dünyanın en zor işiydi. Gözlerimi açamayacağım kadar şişmişlerdi. Aldığım darbeler bedenimin isyan bayrağı çekmesine neden olurken bile tek bir tepki gösterememiştim.
Babamın, beni döverken alacağı hazzı sikeyim.
“Bok gibi görünüyorsun.” Dedi Raskol. Beni hırpaladıkları gibi onu da hırpalamıyorlardı. Hedef bendim. Bunu anladığından beri Raskol onları kışkırtmaya çalışıyordu. Sanki işkence çekenin yalnız ben oluşumdan rahatsızdı. Yaptığı her şey işe yarıyordu, beni dövdükleri kadar onu da dövmeye başlamışlardı.
“Muhtemelen Valeria suratına bile bakmaz bu çirkinlikle.” En az onları kışkırttığı gibi beni de kışkırtıyordu. “Kardeşim daha yakışıklısına layık.”
Piç.
“Beynimi siktin Raskol.” Normalde bu kadar çok konuşan bir tip olmamasına rağmen durmadan benimle konuşmaya çalışıyordu. Sanki bilincim kapanacak diye endişeleniyormuşçasına beni kışkırtarak ona laf atacak şekilde sözleriyle dürtüp duruyordu.
“Kardeşimi kimle evlendirsem diye düşünüyorum. Malum şu an yapacak hiçbir işim yok.” Başımı kaldırıp ağrıyan her bir zerreme inat kaşlarımı çatıp ters ters ona baktım. Yüzündeki yorgunluğa nazaran ona attığım bakıştan memnun olan bir gülüş attı.
“Baban seni öldürecek mi?”
“Burada ikimiz olduğuna göre seni de öldürecek.” Cık cıkladı.
“Bana kıyamaz.” Dedi gülüşü hafif kahkahaya dönerken. “Ben bir Nikoloeva’yım.”
“Siktiğimin Nikoloeva’sı. Soyadın seni kurtarmayacak.” Kendi oğluna kıyan adam onun soyadını falan umursamayacaktı. Bunun farkında olmasına rağmen bu şekilde konuşup sinirlerimi hoplatıyordu.
“Kardeşimi Yaroslov’la evlendireyim. Onun ailesi ölüp gitti. Aniden ortaya çıkan düşman bir babası da yok.” Babamdan ilk Raskol’u öldürmesini isteyecektim. Gözlerimde her ne gördüyse hoşuna gitmiş gibi kafasını duvara yaslayıp gözlerini kapattı.
“Buradan çıkarsak eğer, onu ikna etsen de etmesen de yanında götür.” Ciddileşirken iç çekti. “Bratva onu kabullense bile kabullenmeyecek. Canı sürekli yanacak.”
“Bende onun canını yaktım Raskol.” Gözleri aralandı. Düşmanlık aradım ama yoktu.
“Burada canı daha çok yandı. Onu korumaya çalışsam da olmuyor. Baksana.” Hafifçe güldü. “Neredeyim? Kendi topraklarımda yabancı bir mafya liderinin tutsağıyım. Kendi toprağımda. Benim bunu yaşadığım topraklarda o asla dilediği hayatı elde edemeyecek.”
“Dilediği hayat mı?” Tüm bunlardan uzakta sakin bir hayat dilemişti. “Ona bunu veremedim Raskol. Vermek istemediğimden değil, sadece…Aptal önceliklerim intikamıma odaklanmıştı.” Bu da hızla bizim sonumuzu getirmişti.
“O istemese de seni izledim. Bir yıl boyunca. Seni daha önce Capo’nun toplantılarında kısa bir anlığına görmek dışında hiç merak etmemiş ve izlememiştim. Bir yıl boyunca Türk mafyasının tedirgin olduğu o adamın tam tersi bir şekilde zavallı bir adam gördüm.” Bakışlarımı ondan çekip etrafıma bakındım.
“Pişman ve kendinden emin olmayan…Onu geri almaya çalıştığın her an tekrar tekrar başarısız oldun. Yine de pes etmedin. Bunu arkadaşın dahil herkesten sakladın.” Denediğim her seferinde kendimi evimde bulduğum için çok öfkelenmiştim. Karıma giden her yolum kapanmıştı ve yeni yollar açmayı da başaramamıştım.
“Pes ettim. Onsuz geçen yedinci ayda. Ona ulaşamayacağımı kabullendiğimde Faruk geldi. Konuştu. Hep böyle olur. Pes etmeye başladığımda Faruk orada olur. Destek olur veya hakaret eder. Bende kendime gelirdim.” Faruk’u kaybettiğimi kabul etmeyi reddederek başımı tekrar sağa sola salladım.
“Sence o kadar kandan sonra hayatta mıdır?” Raskol’a umutla baksam da bakışlarında umutsuzluk vardı.
“Biz onu bulduğumuz da bile ölmek üzereydi.”
“O dayanıklıdır. Yani bence hayattadır.” Bunu dile getirmeme rağmen artık onun hayatta olduğunu düşünmenin bir hayalden ibaret olduğunu biliyordum. Onu bulduğumuzda gerçekten ölmek üzereydi. Başımı eğerken suratımı buruşturdum. Göğsümde yükselen o acıyı bastırmaya çalıştım.
“Hep benim yüzümden zarar gördü ve bunun için tek kelime etmedi. Yakınmadı. Bağırıp beni asla suçlamadı. Daima yanımda kalmaya devam etti.” Yanağımdan süzülen yaşın Raskol tarafından görünmesini umursamadım.
“Burası Rusya.” Dedi Raskol. Başımı çevirip yanağımdaki yaşı omzuma sürerek sildim. “Burada her şey mümkün. Yaşamaya odaklan.” Başımı kaldırdığımda bakışlarında anlayışlı bir ifade belirmişti.
“Kardeşim için yaşa ve buradan kurtulmanın bir yolunu bul. Onu bir kez daha bırakamazsın. O zaman ölsen de mezarını bulup yakarım.”
“Motivasyon konuşman için minnettarım.” Dedim burnumu çekerken. “Dua et Valeria babamın oyununa gelip gelmesin.” Raskol ne demek istediğimi anlamış olacak ki kaşlarını çatmıştı.
Gelme Karım. Ne olur gelme.
Zihnimden tekrarladığım tek şey buydu. Faruk’un öldürüldüğü gibi onun da öldürüldüğünü görmek istemiyordum.
“Artem ona izin vermez.”
“Kardeşin inatçı keçi. İzin almaz.” Başımı salladım. Onu gördüğüm ikinci seferi anımsadım. Hapsedildiği evden benim için kaçıp hayatımı kurtarmıştı. Kaşlarım çatıldı. Bu sefer bunu yapmamasını tercih ederdim.
“Öyle.” Dedi iç çekerken. “Türkiye’de yaralandığım ve bilincimin yerinde olmadığı zamanda baban eve saldırmıştı.” İrkildim. Her şey o günden sonra sarpa sarmıştı. O günü yaşamadan Valeria’yla çekip gitmeliydim.
“Artem beni çıkartmadan hemen önce kendime gelmiştim. Dışarı çıktığımda onun çığlığını duydum. Yanan eve girmeye çalışıyordu. Yanacağını umursamadan yeni bulduğu benim için girmek istiyordu.” Raskol’un gözlerinde beliren suçluluk duygusuyla gözlerimi kıstım. Kendini suçlayacak bir şey olmamıştı ki. Yetişemeyen bendim.
“Birkaç dakika daha erken bilincim yerine gelmiş olsaydı, bu kadar korkup kendini kaybetmezdi. O zaman da,” Sustu ve başını sağa sola salladı. “Boş ver.”
“Ne oldu?” Bakışlarımız kesiştiğinde kaşları çatıldı.
“Gerçekten anlamadın mı?” Neyi? O güne ait görüntüleri saniye saniye defalarca kez izlemiştim. Tıpkı hastane kayıtlarını kontrol ettiğim gibi. Bir şey yoktu ama çok şey vardı. O çok şeyi bulamıyordum.
“Neyi anlamadım?” dedim. Artık birilerinin anlayamadığımın ne olduğunu bana söylemesine ihtiyacım vardı. Bir yıldır o sorunu arayıp bulamamak aklımı kaçırmama neden oluyordu.
“Hamileydi.” Zihnimdeki düşünceler silinip giderken kaskatı kesildim. “Fazla stres ve korkudan düşük yaptı. Baban evi yakınca,” Raskol’un dudakları kıpırdasa da sesini duyamayacağım bir uğultu kulaklarımı doldurdu.
Hamileydi.
Raskol’un kaldığı hastane odasında dizlerini kendisine çekerek kollarını bacaklarına dolamış Valeria’yı anımsamak boğazımdaki yumruyu gitgide büyüttü. Bana bakmaktan kaçınan ve soluk görünen karım, ilaçlardan nefret etmesine rağmen kolundaki seruma ses çıkarmamıştı. Çıkaramamıştı.
Hamileydi. Geçmiş zaman.
“Neyin var?” diyerek uzattığım elimden kaçınmıştı. Ona dokunmamdan bile nefret etmişti. Çünkü bebeğimiz babamın saldırısında düşmüştü.
İyiyim, dediğinde bile bir sorun olduğunu hissetmiş gibi Faruk’a bakmıştım o zamanda. Bana ne olduğunu anlatmasını dilemiştim.
Bilmesine rağmen susmuştu. Biliyordu tabi. Her zamanki gibi biliyordu ve susmuştu.
O günkü saldırı sonrasında kaybına rağmen karım bana her şeyin yolunda olup olmadığını sormuştu. Hiçbir şey onun için yolunda gitmiyorken bile annemin iyi olup olmadığını merak etmişti. Kendisi iyi değilken bunu sormuştu.
“Tansiyonu düşmüş, dedi Faruk.” Diye mırıldandım. O zaman bile yalan olduğunu hissetmiş gibi Valeria’ya tekrar tekrar sormuştum. “Niye bu kadar kırgınsın? Bir yerin mi ağrıyor Karım?” diye sormuştum. Onun kırgınlığı gözlerinden ruhuma akmıştı.
“Artık ağrımıyor.” O günkü fısıltısı zihnimde yankılandı. Canı çok yandığı için mi çökmüştü yere? Bu yüzden mi yalnız olduğu her an elini karnına dolamıştı? Veranda da otururken gözleri, bu yüzden mi videodaki o çöktüğü yeşil alana dikilirdi?
“Sen bana annen ölüme giderken bile babana meydan okuyacak kadar hırsının esiri olduğundan bahsetmiştin. Senin yaptığında bu. Babana, intikamına, annene, on dört yılına…Önceliğin ve hırsların o kadar çok ki bana sıra gelene kadar canı yanan benim.”
Annemi bulmak için…Babamla savaşmak için…Ali’nin intikamı için…
Tüm bunların peşinden koşarken karımı yalnız bırakmıştım. Karım ve karnındaki canımızı.
Bana kırgınlığını, öfkesini, kaybını anlatmaya çalışmıştı. “Böyle hissettiğini bana anlatmalıydın Valeria.” Demiştim onca cümle ardından. Ben geçmişimin yüklerine öncelik verirken onun neler yaşadığını ve omuzlarına yüklediği yükleri görememiştim.
Hamileydi.
“Sanırım geç kaldın.” Bunu söylerken bakışlarındaki kırgınlık yüzüne yayılmıştı. Sanki onun istediği gibi vaktinde yetişemediğim için beni suçluyor gibi bakmıştı.
Babam onlara saldırırken bunu düşünemediğim için bebeğimiz mi ölmüştü?
“Hastanede.” Başımı kaldırdım. Kulaklarımdaki uğultu sonlanırken üzerime çöreklenen utanç ve vicdan azabı tokat gibi çarptı. Raskol başını salladı. “Ona söylemesini söyledim. Bu yükü yalnızca taşımasına gerek olmadığını da. Sonuçta suçlu o değil, babandı.” Suçlu bendim. Babam daima kötüydü ve bunu bile bile karımı daha çok korumalıydım. “Bana ne dedi? Biliyor musun?”
“Hayır.” Zar zor bulduğum sesimle fısıldamıştım.
“O baba olamaz Raskol. Etrafında herkes onu kandırıp yalanlar sıralıyorken baba olamayacak birine çocuğum düştü dersem bana nasıl bir kadın olarak bakacak? Tüm bunları söylediğinde seni gebertmek istedim.” Bunun tersini söylemek istedim. O zamanlar baba olmayacağımı bilen bir adamdım. Yine onu suçlar mıydım? Bu kadar berbat birine döner miydim?
“Baba olmanız imkânsıza yakın bir ihtimal. Aldığınız darbeler büyük ölçüde size zarar vermiş.” Demişti doktor. Gittiğim diğer doktorlarda benzer cümleleri söylemişti. O zaman ikna olmuştum.
İkna olduğum her şey birer birer yalan çıkmışken artık inandığım bir gerçek değildi bu. Adımın Hakan oluşuna bile inanamıyordum ki baba olmayışıma inanabileyim.
Babam inandığım her bir gerçeği birer birer yalan çıkartırken baba olmayacağıma nasıl inanabilirdim?
Buse’yle konuştuğumuz zamanları anımsadım. Benim çocuğum olamayacağını ve beni aldattığı adama gitmesini söylemiştim, kendimden emindim. Çocuğu olamayan bir adamdım ve eski sevgilim yalancının tekiydi.
Şimdi babamın saldırısı yüzünden canımızı kaybettiğini öğrenmek beni afallatmıştı. Baba olup olmadığımı önemsememiştim bile. Babamın parmağında oynattığı yıllarıma ağlarken baba olup olmayacağıma dair testlerimi tekrarlamamıştım. Umurumda olmamıştı. Karım gitmişken umursayacağım son gerçek bu olabilirdi.
“Ben onu asla suçlamazdım.” Böyle bir şey yapmazdım. Hayatımın her anlamı yalan olmuşken sorguladığım o değil, babam olurdu. Yine bir şekilde oyunlarla beni kandırıp baba olmadığıma beni inandırdığını düşünürdüm. Tıpkı şu an inandığım gibi.
Hiçbir test umurumda değildi. Karımın karnını tuttuğu sayısız anlara denk gelmiş, bir sorun olduğunu düşünüp durmuştum. Yine de hamile olacağını düşünememiştim. Düşünemezdim ki.
Baba olamamayı uzun bir süre kabullenmişken onca kayıp ve öfkenin ardından aklıma gelecek ilk seçenek değildi. Şimdi Raskol’un söyledikleri, aylardır dolduramadığım tüm boşlukları doldurmuştu.
Baba olacaktım ve bunu kaybetmiştim.
“Artık ağrımıyor.” Sesi zihnimde yankılandığında gözyaşlarım yanaklarından süzüldü. “Benim kocam sensin. Onlar değil.” Ben ne halt etmiştim?
“Ben hamile olduğunu anlamadım.” Onun ruh gibi gezdiği odaları anımsamak göğsümdeki sancıyı arttırıyordu. O sessizliğiyle bağırırdı ve ben kulaklarımı ona kapatmıştım. Ona inanmayacağımı düşünerek sakladığı bebeğin yasını yalnız başına tutmuştu.
“Onu hem bu cehenneme itip hem de yasında yalnız bıraktım.” Raskol’un gözlerine bakmak bile utandırıyordu beni.
“Kardeşim yalnız değildi. Onu yalnız bırakmadım.” Yanındaki insanlarla beraberken bile yalnız kalınabilirdi. Benim Valeria’nın üzerine attığım yalnızlık böyle bir şeydi.
Bana niye bağırıp çağırmamıştı? Tüm bunu niye anlatmamıştı ki? Gözlerimi sıkıca kapatıp suratımı buruşturdum.
“Bana inanmazdın kocam.” Sesi kulaklarıma ulaştığında başımı sağa sola salladım. “Buse’ye inanmamıştın. Bana da inanmazdın.”
“Sen benim karımsın. Bana dürüst olan tek insansın.” Diye mırıldanırken titrek nefes aldım. “Sana nasıl inanmam?” Gözlerimi araladım. Gitmişti işte.
Demir kapı gürültüyle açıldığında babam içeri girdi. Her ne söyleyecekse bakışları beni bulduğunda konuşamadı. Yıllarca ağlayıp sızlanmam için üzerime kurduğu onca baskıya rağmen ağlamamıştım. Annemin öldüğünü sandığım o depodan sonra babam beni bir daha ağlarken görmemişti.
Şimdi ağlıyordum. Kaybettiğim on dört yıldan daha acısı olan kayıplarıma ağlıyordum.
Karımı yalnız bırakışıma ağlıyordum.
Kaybettiğim baba olma ihtimaline ağlıyordum.
Tüm bunların yine ve yeniden kendi kanımdan olan insanlar yüzünden olmasına ağlıyordum.
Ben Hakan Karan. Karıma kör olup duymadığım o bir haftaya ağlıyordum.
“Artık ağrımıyor.” Demişti ruhsuz bakan gözleriyle beraber. Artık ağrımıyordu çünkü her şeye yine geç kalmıştım.
🖤
Bölüm sonrası dinlenme köşesi
Sonraki bölüm bir saat sonra 21:00
YANAN KAFES III - CEHENNEM ATEŞİ >>>>
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |