32. Bölüm

K25 - YANAN KAFES III (Cehennem Ateşi)

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

🎵 Şebnem Ferah - Çakıl Taşları 🎵

 

 

Bölüme başlamadan önce emoji alabilir miyim?

Kitap bu bölümde bitiyormuş bir de :D Şaka şaka.

 

İyi ki varsınız.

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

 

25. BÖLÜM - YANAN KAFES 3

 

 

CEHENNEM ATEŞİ

🖤

 

 

VALERİA

Alnımı masaya yaslayarak düşünüyordum. Dünden beri bir adım bile ilerleyememiş, onları bulamamıştık. Bratva’yı susturma konusunu Fedor ve Artem üstlendiği için o kısımla işim bitmişti. Geriye amcamın kendisini göstermesi kalmıştı.

Göğsümde filizlenen endişeyi bastırmaya çalışıyordum. Ya planlarım işe yaramazsa ve sonunda Ümit’e bir kaybeden de ben olursam? O zaman ne olacaktı?

Kaybetmeyeceksin Valeria. Bu sefer kaybetmediğinden emin olacaksın.

“Fedor konuştuktan sonra Bratva’da yükselen sesler kesildi.” Artem’in sesini duyar duymaz sakince başımı kaldırdım. Yanıma otururken masaya iki kupa kahve bırakıp esnedi. “Tüm gece sende mi uyumadın?”

“Yarım yamalak.” Kabusların zihnimi işgal ettiği zamanlardan arta kalan bir uyku geçirmiştim. Tatsız sonuçlanan onlarca planı tekrar tekrar yaşamıştım. En berbat kâbusum, ikisinin de alevlerin içinde kalması ve benim de dizlerimin üzerine çökerek yalnızca karnımı tutarak hiçbir şey yapmadığım o aptal rüyaydı.

“Yeni bir plana ihtiyacım var.”

“Berbat görünüyorsun. İç şu kahveni. Sonra konuşacağız.” Artem’e itiraz etmek istesem de önümdeki kahveden süzülen o keskin kokuya daha fazla engel olamadım. Uzandım ve usulca büyük bir yudumu mideme yuvarladım.

Sessiz kaldı. Buna minnettardım. Konuşmaya bile mecalim yoktu.

“Pakhan için iyi şeyler söylemedi doktor.” Sabah uğrayıp gitmişti. “Her şeye hazır olun dedi.” Duraksarken bakışlarım etraftaki korumalarda gezindi. Beni koruyanlar ve Pakhan’ın emrini yerine getirenler…Hepsi Fedor kadar beni de dinliyordu. Sanırım gerçekten Pakhan’a ve Raskol’a değer verdiğimi anlamışlardı.

Bir yılda anlamadıklarını, başları belaya girince anlıyorlardı. Manyaklar.

“O zaman elimizi çabuk tutmalıyız.” Başımı ağır ağır salladım. Çabuk olmaya çalıştıkça kaplumbağa hızında ilerliyormuşum gibi hissediyordum. “Az kaldı. Çoğu bölge kontrol edildi. Yakında bulacağız onları.”

“Türkiye’deyken Raskol’la sen evdeydiniz ve az kalsın yanarak ölecektiniz.” Ne demek istediğimi anlaması için birkaç saniye sustuğumda başını ağır ağır salladı.

“Onları sağlıklı bir şekilde bulacağız. Burası Rusya.” Kahvesini yudumladı. “Sokaklara haber saldık. En ufak bir haberi duyacağız.” Başımı sallamakla yetindim.

“Bahçede Pakhan’ı dinlemeyip benim tarafımda durduğun zaman dünyanın en havalı adamı oldun.” Yandan bana baktığında hafifçe güldüm. “Abimin senin ve Yaroslov gibi arkadaşları olmasından memnunum.”

“Raskol için yapmıyoruz tüm bunları. Sence Raskol için mi o gün yaralandı Yaroslov? Pakhan, Raskol için mi kurşunların önüne atladı?” Bakışlarımızı ayırıp bahçede gezen adamlara çevirdi.

“Hepsini sağlayan sensin, Valeria. Burayı kabullenmekte zorluk çekiyorsun. Görüyorum.” Bakışlarımızı tekrar kesiştirdi. Anlayışlı ve sıcak bir ifade belirmişti harelerinde.

“Bir şeyleri kabullenmediğim bir hayatım olmasını isterdim Artem. Öyle…Dümdüz…Kafa patlatıp stratejik hamleler yapmadığım dümdüz bir hayat.” Bratva’da bir şekilde hayatta kalmıştım, kalmaya da devam edebilirdim. Yine de istemiyordum.

“O zaman kabullenme. Şu an kabullenmekte zorluk çekmiyorsun. Çünkü uğruna savaşacak bir hedefin var.” Gözlerimi kıstığımda dudaklarını kıvırdı. “Burada hedefler hayatta tutar ve otomatik pilota bağlanmanı sağlar.”

“Ayda birkaç kere abimleri kaçırtıp onları ararım o zaman. Berbat bir fikir bu.” Gülüşünü gizlemek için kahvesini yudumladı. Esneyip çenemi avucuma yasladım. Gözlerim bir tonmuş gibi ağırlaşıyordu.

“Sen uyurken etrafı gezeceğiz. Dmitri senin kapında bekleyecek.” Ben uyumayacaktım. Öyle bir planım yoktu. Kahvesinin tamamını içip bardağı masaya bırakırken göz kırptı. İrkildim.

“Bana ilaç verdin.” Başımı kaldırıp ilacı görebilecekmişim gibi kahve kupasına baktım. Hain pislik.

“Sadece birkaç saat sızıp ayak bağı olmamanı istiyoruz.” Siz kimsiniz diye bağırmak isterken ters ters baktım ona. “Senin şu İtalyan dostunun fikriydi.”

“Onu vurdurtacağım.” Başımı masaya yaslarken gözlerimi kırpıştırdım. Uyku o kadar tatlı zehirdi ki gözlerimi kapattım. “Seni de…Fedor’u da. Hepinizi…” Yavaşça yutkunup sessiz kaldım. O da konuşmadı.

Gözlerimi açtığımda odamdaydım. Kaç saat uyuyakalmıştım? Yatakta doğrulurken kafamın içi bomboştu. Sanki bu uykuya ihtiyacım varmış gibi bedenimdeki gerginlik silinip gitmişti.

“Hain piçler.” Diye mırıldandım. Yataktan doğrulurken esnedim bir kez daha ve banyoya giderek hızlı bir duş sonrası odama geri döndüm.

Yatağın altındaki Hakan’ın verdiği o kutu, bana göz kırparken yere oturup kutuyu önüme çektim. Kapağını açıp mektupların olduğu zarfları es geçip USB’yi aldım. Bilgisayarımı alıp USB’yi taktım. USB’nin adı “Çay” olarak kaydedilmişti.

“Faruk.” Hafifçe tebessüm ederken çıkan ekrandaki şifrenin ne olacağını düşünmeye başladım. Hakan’ın mektuplarının arasında olan USB’nin Faruk’un gizlice koyduğuna adım kadar emindim.

“Şifre ne?” Çay yazdım ama açılmadı. Mektuplara göz gezdirirken Faruk’un çay dışında koyabileceği şifreleri düşünmeye çalışıyordum.

Bakıcı.

Şifre onaylanırken gülmeye başladım. Manyak herif.

İçindeki belgelere bakarken on iki klasör beni karşıladı. 1. Ay, 2. Ay, 3. Ay…. Sanırım olmadığım her aya bir klasör vardı. Rastgele birini açtığımda içinde basit başlıklarla adlandırılmış videolar gördüm.

Mafyadan Tarlaya

“Ben Faruk Bolat. Türkiye’nin karanlıkla çevrelenmiş o lanetli evinden sesleniyorum.” Elinde çay bardağı vardı ve büyük bir yudum içip başını sağa sola salladı. “Eskiden lanetli ev derdim. Şuna bak.” Kamerayı çevirdiğinde bahçenin her yanında açılmış lavantaları gördüm. O kadar güzel görünüyorlardı ki canlı bir şekilde görmek istedim.

Siyaha en çok pembe ve mor renklerinin hakim olduğu lavantalar yakışıyordu.

“Bana en çok sen yakışıyorsun Karım.” Aynadan yansımamıza baktığımız zamanlarda kulağıma fısıldadığı buydu. O ses tonunu bile özlemiştim.

“Düşmanlarımızın evi bastığını hayal etsene. Rezil olduk. Rezil. Pembe mi mor mu belli değil. Tüm fiyakamızı çiziyor.” Kamerayı tekrar kendine çevirdi.

“Mafyadan tarlaya yaşanan bu serüven içler acısı.” Sesindeki dramatik tını o kadar sempatikti ki gülmeye başladım.

“Rezil olduk babağ.” Elini alnına çarptığında video sonlandı.

Kapıcı Veysel Dedi

Açtığım diğer videoda Efe, Hakan’ın kucağındaydı ve kocaman gülüyordu. “Hadi söyle.” Hakan kaşlarını çatmış küçücük çocuğa bakıyordu. “Anlaşmıştık. Söylersen sana çikolata alacağım.” Küçücük çocukla anlaşma yapacak kadar manyaktı.

“Çikolata mı? Ona çikolata veremezsin Hakan abi.” Asya’nın bıkkın sesini duyduğumda Hakan’ın bakışları kameraya kaydı.

“Kaç aylık oldu? Hala adımızı söyleyemiyor.” Homurdandı. Tekrar Efe’ye döndüğünde Efe kıkırdadı. Sanki Hakan’ın kaşları çatık hali dünyanın en komik şeyiymiş gibi gülüyordu.

“Valeria dersen iki çikolata alacağım.” Kalp atışlarım yavaşlarken elimi göğsüme yasladım. “Hem sen seviyorsun onu. İsmini söylediğini öğrenirse geri gelir. O yüzden hadi söyle.”

Geri dönmem için küçücük bebeğe umut bağlaması, ona sıkıca sarılmak istememe neden oluyordu. Geri dönmemi sağlayacak yalnızca oydu. Ama sanırım o bile buna hakkı olmadığını düşünüyordu.

“Çocuk hizmetlerini arayacağım.” Faruk mutfaktan çıktığında elinde salladığı biberon vardı. “Valeria diye isim mi olur? Ali’nin oğlu bu. Kafası biraz-” Boştaki elini deli dercesine salladı. “Yani emin olamıyorum.”

“Yeğenime deli deme.”

“Delilik ailenizin genlerinde var.” Biberonu bir kez daha salladı. Mamanın koyu bir renkte görünmeyeceğinden emin olduğumdan ekrana eğildim. Neydi o biberondaki?

“Biberona çay mı koydun?” Asya’nın ciyaklamasıyla Faruk duraksadı.

“Bebeklikten kaliteli içeceklere alışmalı.” Elini uzattığında Efe kollarını kaldırdı. Hakan’ın itiraz etmesine fırsat vermeden Efe’yi kucağına alıp koltuğa yerleşti.

“Mamaları tatsız tuzsuz. Açlıktan öldüreceksiniz. Yarın ona mangal yapalım. Karnı doysun.”

“Siz çocuk bakmaktan ne anlarsınız?” Efe etraftaki konuşmaları umursamadan çayını içmeye başladığında Faruk sırıttı.

“Sen altı aylık bile değildin sana çay verdiğimde.” Göz kırptı. “Büyüdükten sonra İtalyan meraklısı oldun. Espresso aşağı espresso yukarı. Sanırsın baban İtalyan.” Cık cıkladı. “Verdiğim çaylar haram olsun.”

“Tövbe de.” Asya ekranı sabitlemiş olacak ki kadraja girdi.

“Çay mı espresso mu? Söyle. Ona göre geri alacağım.” Sanırım bu soruya cevabım çay olurdu. Kahve içmeye alışmış olsam da çayı Faruk yüzünden o kadar çok sevmiştim ki hiçbir içecek yerini doldurmuyordu.

“Kahvesiz yapamadığımı biliyorsun.” Asya öfkeli bir soluk aldı.

“Ananın karnında da kahve mi içtin? Özenti Batılaşma meraklısı seni. Çayı sevmeyen herkese lanet olsun.” Sesi yükseldiğinde Efe onun kucağında ağlamaya başladı.

Hakan huysuz bir şekilde oturduğu yerden kalkıp Efe’yi onun kucağından aldı ve boyun girintisine yüzünü yaslamasına izin verip odada bir ileri bir geri yürümeye başladı.

Elim karnıma kayarken dizlerimi kendime çekip karnımı korurcasına elimi gizledim.

Hakan iyi bir baba olurdu.

“Yüz kere çocuğun yanında kavga etmeyin demiyor muyum size?” Faruk ve Asya sessizce Hakan’ın hareketlerini takip ediyordu. Sanki benimle aynı şeyi düşünmüşler gibi birbirlerine baktılar.

“Bir daha çay verme.” Ters ters baktı Faruk’a. “Senin gibi olursa yeğenlikten reddederim.” Efe’yi kollarında geriye yatırıp yüzüne baktı. “Onun gibi olursan seni kapının önüne koyarım.”

“Onu da mı kovacaksın?” Asya o kadar hızlı söylemişti ki Hakan kaskatı kesildi. Faruk, Asya’nın ağzını kapatıp kollarını ona doladığında bile Hakan kıpırdamadı.

“Va…Va..” Efe, Hakan’ın burnunu sıkıca tuttu. “Va.” Hakan video başından beri ilk kez sıcak bir gülüşle dudaklarını kıvırdı.

“Valeria diyeceksin. Va va diye bir isim yok.”

“Va va.” Hakan uzanıp Efe’nin yanağını öptü.

“Valeria.” Diye diretti Hakan. Yanaklarımdan süzülen yaşların bir anlamı yoktu. Sadece Efe’yi özlemiştim.

Yalancı.

Efe inatla aynı şeyi tekrarlarken Faruk, Asya’yı bıraktı. “Valeria diyor.” Efe’yi işaret etti Hakan. Kesinlikle Valeria demiyordu.

“Vasabi demiştir kesin.” Dedi Asya.

“Valeria dedi, diyorum.” Hakan huysuzca Asya’ya bakarken Faruk gözlerini devirdi.

“Kapıcı Veysel, dedi.” İkisi aynı anda ona döndüğünde omuz silkti. “Valeria demediğini ikimizde biliyoruz. Ayrıca Vasabi de diyemez.” Kardeşini süzdü. “Cahilliğiniz gözlerimi değil, kulaklarımı kanatıyor.”

“Va.” Efe’nin konuşmasıyla başını sağa sola salladı.

“Kapıcı Veysel diye tanıdığımız yok velet.” Faruk sırttı. “Bakıcı demesi Valeria demesinden daha kolay. Baba kelimesinden öğretirdik.” Efe’yi Hakan’ın kucağından alıp arkasını döndü.

“Hadi çay de amcana.” Video burada sonlanıyordu.

Faruk kaçırdığım her anı kaydetmişti. Sanki olurda dönersem arayı kapatmak için bilmediğim ve yaşanan her bir anıyı benimle paylaşıyordu. Geri kalanı izlemek istedim ama yapamazdım. Hakan’ın ve abimin hayatı hala tehlikedeyken bunu yapmaya hakkım yoktu.

Bilgisayarı kapatıp USB’yi kutuya tıktıktan hemen sonra yatağın altındaki gizli yerine itekledim. Alnımı yatağın kenarına yaslarken derin bir soluk aldım. Faruk canıyla cebelleşirken geçmişi yad edemezdim.

“Hadi Valeria. Efe’nin amcalarına ihtiyacı var.” Yerden kalkıp elimi yüzümü yıkayıp saçımdaki havludan kurtuldum. Tekrar sıkı bir topuzla saçlarımı toplarken odamdan çıktım. Asansör yerine merdiven basamaklarını inerken planlarımı tekrar tekrar düşünmeye çalışıyordum.

“Uyanmışsın.” Fedor’un olduğu yöne döndüğümde dedemin ofisinin kapısında bekliyor olduğunu gördüm. “Gel.” İtiraz etmeden peşinden ofise ilerleyip girdiğimde kaskatı kesildim.

Yegor. Amcam.

“Valeria.” Fedor eliyle beni gösterdikten sonra amcamı işaret etti. Babası onun ailesini öldürmeye kalkmıştı ve gayet sakin bir şekilde tüm bunlar yaşanmamış gibi bizi birbirimize takdim ediyordu. “Babam. Yegor.”

“Biliyorum.” Sandığımdan erken gelmişti. Pakhan vurulalı neredeyse dört gün olmak üzereydi. Belki de çoktan buralardaydı.

“Beni gördüğüne hiç sevinmemiş gibisin.”

“Evet. Hiç sevinmedim.” Dedim dürüstçe. Plan G neydi Valeria? Yegor’a kendini sevdir miydi?

Siktir et.

“Niye geldin?” Fedor başını eğdiğinde gözlerimi kıstım. Ne oluyordu? Babasını öldüreceğini haykırmamış mıydı? Sanki babasından çekiniyormuş gibiydi.

“Önce selam ver tatlım. Karşında büyüğün duruyor.” Elini kaldırıp uzattı. Türklerdeki el öptürmeyi daha önce görmüştüm. Aslında mafya dünyasında saygı duyulduğunun göstergesi olarak da kullanılıyordu.

Ben amcama saygı falan duymuyordum. Bu yüzden elini öpmekle uğraşmadım.

“Büyüğüm olmasaydın sana siktir git derdim.” Ellerini indirirken gözleri hiddetle büyüdü. “Gerçi büyüğüm olmanda umurumda değil. Siktir git bu evden. Ailesine zarar veren piçlere tahammülüm yok.” Oturduğu yerden kalktığında Fedor onun gibi ayaklandı ve babasının karşısında durdu. Yegor benim sözlerimden çok Fedor’un karşısında durmasına delirdi.

“Babanın karşısında mı duruyorsun?” Öfkeyle Fedor’un üzerine yürüdüğünde Fedor ellerini belinde birleştirip başını salladı.

“Karşımda olan sensin. Evine dön…Pakhan. Burası senin evin değil.” Az önceki her şey yolundaymış gibi davranan adamın yerini babasını dikkatle uyaran Fedor’a bırakmıştı. Belindeki ellerini birbirine o kadar şiddetle kenetlemişti ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

“Ben evimdeyim. Yeteri kadar uzak kaldığım evimdeyim.” Bakışları bana çevrilirken düşmanlık saçıyordu. Korku ruhuma ince ince süzülürken nefesim kesildi.

Ne yaptın kıza?” Kulağıma uğuldayarak ulaşan sesin sahibi gözlerimin önünde belirdiğinde bir adım geriledim. Pakhan’ın doktoru.

“Kızın yerini söylemedi. İnat etti. Biraz hırpalayınca bayıldı.” Zihnime üşüşen görüntüler ve sesler birbirine karışırken bakışlarımı Yegor’dan ayırmadım. “Bu kötü oldu. Çok kötü oldu. O kızı bulmam lazım.”

Aniden amcama karşı hissettiğim o nefretin asıl nedenini daha iyi anladım. Bana nefret dolu attığı o bakış, geçmişi anımsatmıştı. Hayatımı hiçe sayıp beni Ümit’in önüne atan oydu. Buradan gitmeden önce beni tedavi edende dedemin arkadaşım dediği doktoruydu.

“Pakhan’ın ondan haberi bile yok. Bırakalım da hiç olmadan ortadan kaybolsun. Bu iş elime yüzüme bulaşmadan Orlando ve şu Türk mafyasındaki adamın üzerine kalsın, bana yeter.”

Orospu çocuğu.

“Valeria.” Fedor omzumu sarstığında bile amcama bakmaya devam ediyordum. Bakışları dikkatle üzerimdeydi.

Onu hatırlamıyormuş gibi yap Val. Şu an bununla uğraşacak vaktin yok.

“Neredeyim?” Bakışlarımı Fedor’a çevirirken yalandan bir afallayışla ona bakmaya başladım. “Ne oldu Fedor?” Omzumdaki ellerine baktım.

Böyle devam et, Valeria. Bir şeyleri anladığını fark etmemeli.

“Abim geldi mi toplantıdan?” Fedor kaşlarını çatarken elinin tersini alnıma yasladı. “Hep akşam yemeği olana kadar deduşkamla konuşuyorlar. Umarım bugünde toplantınız yoktur.” Fedor yanmış gibi elini uzaklaştırdı ve ensesine yasladı.

“Yine şu hafızanın gitmesi olayını mı yaşıyorsun?” Bunu ağzının içinde gevelerken telefonunu açtı ve birine bir şey yazmaya başladı. Fedor’u endişelendirmemeliydim belki de ama şu an Yegor’un beni aptal hafızasını kaybetmiş o kadın sanmasına ihtiyacım vardı.

“Toplantı odana mı daldım?” dedim Yegor’a dönerken. Başımı yalandan bir utançla eğdim. “Kusura bakmayın. Abimi ararken kabalık ettim.” Yegor başını sola yaslayıp dikkatle beni inceliyordu.

“Ne?” Artem içeri girdiğinde Yegor ve Fedor’u umursamadan karşımda durdu.

“Artem. Abimde geldi mi?” Gitmek için arkamı döndüğümde Artem kolumu tutup engel oldu. Şaşkınlıkla ona baktım.

“Sana verdiğim uyku ilacına da mı hassasiyetin var? Siktir. Sana verilen ilaçlara dikkat etmeliydim.” Birkaç adım gerileyip Fedor’a döndü. “Türkiye’deyken bundan bahsetmişlerdi. Nasıl dikkat etmedim?” Suratı neredeyse pişmanlıkla çevrelenmişti.

“Bir dakika.” Yegor elini kaldırdığında ona döndüm. “Hafıza problemlerin devam mı ediyor?” Problemin mi var değil, devam mı ediyor demişti.

“Hiç de bile. Ben her şeyi hatırlıyorum. Dün poker oynamayı öğretti abim bana.” Artem ve Fedor birbirlerine bakarken gözlerini kocaman açtılar.

Sanırım biraz fazla salladın Valeria.

“Bu üç ay öncesiydi. Raskol bizi gebertecek.” Artem bir dizi küfür savururken Yegor’un göz hapsindeydim. Yalancı gözyaşlarıyla gözlerim sulanırken önce Artem’e daha sonra Fedor’a baktım.

“Beni kandırmayın. Ben hatırlıyorum. Dün…Deduşka.” Aniden sustum. Hatırlamakta sorun yaşadığımı fark etmiş ve korkuyormuşum gibi çenemi titretmeye başladım. “Ben hatırlıyorum, Artem. Yemin ederim unutmadım.” Yalan bir yemin değildi. Her şeyi hatırlıyordum.

“Tamam. Sakinleş. Strese girdikçe daha da kötü olur dedi Raskol. Hadi bahçeye çıkalım.” Onun dediğini yapıp burnumu çeke çeke önünden ilerlemeye başladım.

Hafızamı kaybettiğim her günün ardından kayıplarımın yasını tuttuğum o on dört yılda alışkın olduğum bu anı, tekrardan yalandan bile olsa yaşıyormuş gibi davranmak bile gerçekten üzüyordu beni.

Bahçeye çıktığımızda oturma alanındaki koltuklardan birine oturduğumda Artem ceketindeki mendili uzatıp yanıma çöktü.

“Bu yalanı neden söylediğini anlat bana.” Peçeteye burnumu siliyormuş gibi yaparken göz ucuyla ona baktım. Nasıl anlamıştı?

“Öyle bakma. Gerçekten ağladığın zamanları biliyorum. Bir de sana zararsız olan uyku ilacı verdim. Yegor’a bağırırken aniden sustuğun için başta kriz yaşadığını düşünsem de krizlerin de hep aynı. Şimdi söyle. Niye öyle bir şeye ihtiyaç duydun?”

“Abim seni niye yanından ayırmıyor anladım. Dikkatlisin.”

“Evet. Öyleyim. Gökyüzüne bakıp içli içli ağlamalısın. Bahçede Yegor’un adamları var.” Dediğini yapıp başımı kaldırdım ve hıçkırıklara boğulan yalancı bir ağlama krizi geçirdim. Peçeteyle akan gözyaşlarımı silerken titrek bir soluk alıp sakinleşmeye çalışıyormuşum gibi rol yapmaya devam ettim.

“Beni Türkiye’ye gönderen oydu.” Artem’e döndüğümde yüzündeki ifadesizliğe nazaran bakışları sertleşti.

“Emin misin?” Başımı sallayıp elimle yüzümü kapatıp ağlamaya devam ettim.

“Doktorda işin içinde.”

“Yegor’un adamı ama Pakhan hala hayatta. Şimdiye kadar Maksim’i öldürecek yüzlerce fırsat geçti.” Niye yapmamıştı? Niye Pakhan hala hayattaydı?

İlaçlar, zehir…Başımı kaldırıp Artem’e baktığımda aynı şeyi düşünmüş olacak ki bakışlarındaki farkındalık büyüdü.

Daha önce Pakhan öldürülmemişti. Çünkü sağlıklıydı. Doktora ihtiyacı olmamıştı. Raskol, Pakhan’ın sağlıklı olduğundan bahsetmişti ama değildi. Geldiğim ilk zamanda fark etmiştim. Pakhan bunu fark etmiş miydi? Bu yüzden miydi panzehir saklaması?

İlaçlarını değiştirdiğini gördün Valeria. Doktorun verdiklerini değiştirirdi. Kimseye asla güvenmezdi.

“Belki de öldürecek kadar cesur değildi.” Bakışlarım etraftaki adamlarda gezindi. Pakhan’a yaklaştığı zamanlarda bile adamları onun yanında olurdu. Şu an bilinçsizce revirdeyken bile hem içeride hem de kapısının önünde adamları vardı.

“Belki de Yegor’u oyalıyordu.” Diye mırıldandım. Kafam karman çormandı. Pakhan ve Bratva sorunlarını Fedor’a bırakmak istesem de Yegor’la ilgili anımsadığım gerçek ona çekilmeme neden oluyordu.

Tam da Ümit’in istediği gibi aklımda çözülmeyi bekleyen o kadar sorun vardı ki birinden diğerine sürükleniyordum. Ana hedefimi kaçırıyordum.

“Doktoru konuştur Artem.” Yalandan sakinleşmişim gibi elimin tersini yanağıma sürüp derin bir nefes aldım. “Fedor’u bilgilendirmen gerekirse ona söyle.”

Benim tek sorunum Hakan ve Raskol’du.

“Ayrıca bana ilaç verdiğini abime söyleyeceğim.”

“Bence senin dinlenmeni sağladığım için beni takdir edecek.” Oturduğu yerden kalktı. “Benimle geliyorsun.”

“Nereye?”

“İşlerim var ve seni ardımda bırakmayacağım. Hadi.” Telefonu çıkartıp birine mesaj yazıp gönderdi.

“Varvara, Pakhan’ın yanında duracak. Onu öldürsen o ihtiyarın ölümüne izin vermez.” Varvara’nın mutfaktan elinde büyük bir silahla çıktığını camın ardındaki hareketlenmeden görebiliyordum. Revirin kapısından içeri girdi ve gözden kayboldu.

“Varvara biraz deli gibi.” Diye mırıldandım. Artem hafifçe gülerek başını salladı. Mutfakta o büyüklükte silahı sakladığını bile bilmiyordum.

“Biraz, hakaret sayılır. Her bir hücresi deli onun.” Bundan memnun ve mutluydu. Pakhan’ı kendi oğlundan koruyacaksa bende memnundum. Gerçeğe rağmen o ihtiyarı seviyordum.

HAKAN

“İyi dinlenebildiniz mi?” Babam ikimizin arasına yerleştirdiği sandalyeye çökmüş bizi izliyordu. Sinirlerim alınmış gibi sakince bakıyordum ona.

Ona öfkelenmeyecek kadar kendime öfkeliydim.

“Acı haberi vermediğim için kaba bir insanım.” Acı haber mi? Faruk’la ilgili söylediklerine zerre inanmadığımdan yine kışkırtmak için ne söylediğini umursamayacaktım.

“Fedor, ailesi varmış. Benim işim değil. Dürüst bir adam olacağım. Ama sanırım yakmışlar onları.” Raskol’un yediği dayaklardan bitkin düşmüş bedeni gerildi, başını kaldırıp şişmiş gözlerinin ardından babama baktı.

“Fedor buna izin vermez.”

“Orasını bilemem. Kendisine sıkmayı bile denemiş. Öyle duydum. Tabi Pakhan vurulunca mecburen Bratva’nın başına geçmeye karar vermiş. Konu koltuk olunca aile önemsizdir.” Bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarımı kıvırdım. Ailesini kollayacak kadar güçlü değilim diyemiyordu.

“Pakhan vurulunca mı?” Raskol kaşlarını çattı.

“Sanırım kardeşini öldürmek isteyen birileri var.” Kahkaha attı. “Bende öldürmek istiyorum ama gözünün önünde.” Bakışları ağır ağır yüzümü seyretmeye başladı. Onun yöntemi göstere göstere işkence çektirmekti.

Yine bir depoda elim kolum bağlıydı ve bunu yaşadığım ilk ve son seferde annemin başına olmayacak şeyler gelmiş, öldüğünü düşünerek yıllarımı heba etmiştim.

Yine bir depoda bağlıydım ve karıma dokunmasına izin vermeyecektim.

“Kardeşimi öldürmek isteyen birileri mi? Adam gibi anlat.” Bağlı olup olmadığını umursamadan bağırdığında babam odağını tamamen ona çevirdi.

“Sıkmışlar, Pakhan’da onu korurken yaralanmış.” Raskol gözlerini kapatıp başını eğdi ve sessiz kaldı. “Pakhan’ın kendinden başka birini sevmediğini sanıyordum.” Raskol’un sessizliğine ortak oldum.

“Şimdi muhtemelen onca sıkıntıyla sizi unutmuş olma ihtimaline karşılık kendimizi hatırlatalım diyorum.” Kaç saattir veya gündür buradaydık? Bilmiyordum. Zaman algımı tamamen kaybetmiştim. Babam elini salladığında adamlarından biri gözden kayboldu ve döndüğünde elinde pürmüz vardı.

Sikeyim.

“Daima zeki olmuşsundur.” Babam oturduğu yerden kalktığında kaşlarımı çattım. Yapacağını bildiğim işkenceyle yavaşça yutkunarak kendimi hazırlamaya çalıştım.

Beni yakacaktı.

“Bunu iyi kaydet. O küçük orospuya göndereceğim.”

“Karıma küfretme şerefsiz puşt.” Saçlarımı tutup başımı geriye çektiğinde saç diplerimdeki acı kafamın her bir yanına yayıldı.

“Senin yaptığın gibi dilini koparmalıyım. Ama sesindeki çaresizliği de acıyı da duymaya bayılıyorum evlat.” Pürmüzün yakıldığında dair o sesi duydum. Bedenimdeki her bir zerre gerilirken yüzümü ifadesiz tutmaya çalıştım.

“Tekrar dizlerinin üzerine çöküp af dilersen söz abisini öldürüp seni canlı bırakırım.” Metal çubuklardan birini pürmüzün mavi tonlardaki ateşinin önüne koyup ısıtmaya başladılar.

Bir kez yandın Karanbey. Dayanabilirsin.

Pürmüzü görmek boynumdan koluma ilerleyen yanık yaralarımı eskisi gibi sızlatırken umursamaz davranmak çok zordu.

“Rusya’dan çıkmana yardım ederim.” Raskol’un aksanlı İngilizcesi konuştuğumuz Türkçe cümlelerin arasına reklam gibi düştü. Babam onu dinlemeden ısıtılmış çubuğu aldı.

“Seni bulamamalarını sağlarım.” Raskol’un endişesi bana mıydı bilmiyordum. Babamın metali almasıyla olduğu yerden kalktığına dair metal şıngırtıları depoyu doldurdu.

“Ruslara kendini sevdirdin mi?” Göğsümde hissettiğim acı nefesimi keserken gözlerimi sıkıca yumdum ve dişlerimi kenetleyip en ufak acı dolu iniltimi bastırmaya çalıştım.

“Acını göster.” Saçlarıma asılsa da dediğini yapmadım. Göğsümü bastırdığı kızgın çubuğu çektiğinde derin bir soluk aldım. Gözlerimi açamıyordum. Açarsam acıdan yanmış gözlerimden süzülen o yaşların hazzını yaşayacaktı.

“Diğerini ver.” Pürmüzün uğursuz sesi hala depoda duyulurken kendimi bu işkencenin ne kadar süreceğini hesaplarken buldum. Hayatımı sikip atması yetmemişti.

“Durmam için yalvar!” Tenime değen sıcaklıktan kaçmak için kıpırdandığımda adamlardan biri omzumu tutup bastırdı. “Yalvar Hakan.”

“Adımı söyleme!” Bağırışım acı dolu haykırışa döndü. Bedenim zaten bir kez yanmışken aynı acıyı tekrar yaşamak mahvediyordu.

“Yalvar!” Tenime bastırdığı çubuğu uzaklaştırdığında yere çarpan çınlayışı duydum. Yerini bir başka kızgın çubuk aldığında bağırışım bir kez daha depoda yankılandı. “Diz çökmüşken yalvar!”

“Sana yalvarırsam yedi sülalemi siksinler!” Babam kahkaha atıp beni serbest bıraktı. Tenimdeki yangın devam ederken titrek bir soluk aldım. Gözlerimi aralamaya çalıştım görüşüm bulanıklaşmıştı.

Burnumu dolduran tenimin yanmasıyla oluşan o mide bulandırıcı kokuydu. Başımı eğip tenimdeki şerit halindeki kızarıklıktan çok daha kötü görünen yanıklara baktım. Piç kurusu.

“İyi misin?” Raskol’un İtalyanca konuşmasıyla başımı sallamakla yetindim. Başımı kaldırdığımda babamın telefon ekranına keyifle sırıtarak baktığını gördüm. Depodan çıkmak için hareketlendiğinde Raskol’la yalnız kaldık.

“Valeria’ya atacak. Kışkırtacak.” Onu manipüle edip gelmesini sağlayacaktı. Bileklerime bağlanan zincirleri çekiştirmeye çalıştım. Daha önceki denemelerim yüzünden bileklerimin etrafı derin kızarıklarla çevrelenmişti.

“O gelmeden buradan çıkmamız lazım.” Depoda bakışlarım gezindi. Ona burada zarar vereceklerdi. Anneme zarar verdiği gibi. Başımı hızla sağa sola salladım.

“Raskol.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde çatık kaşlarıyla tenimdeki kızarıklıklara bakıyor olduğunu gördüm. “O buraya gelirse onu çıkartacaksın.” Bakışları beni buldu.

“Ben bir yolunu bulacağım. Babamın derdi benimle. O benim acı çekmemi istiyor ve Valeria’ya zarar vererek benim canımı yakacak. Bu yüzden buradan kurtulmanın bir yolunu bulacağız.” Nefes alışverişlerim hızlanırken depodaki her bir alanı kaygı dolu bakışlarla tekrar tekrar incelemeye başladım.

“Bir yolu olmalı.” Diye mırıldanırken sesimdeki çaresizlikten nefret ediyordum.

“Bileğini daha fazla çekme.” Dedi sertçe. Göğsümdeki acı yüzünden bileğimdeki acıyı umursayamıyordum.

“Ona ölmekten beter şeyler yaşatacak! Bileğim sikimde bile değil.” Bileğimi bir kez daha çekiştirdim. Gözümün önünde beliren tatsız görüntülere dayanamayarak midemde ne varsa yanımdaki yere çıkartmaya başladım.

Sakinleş. Kaygılanınca bir halta yaramazsın Karanbey.

“Buradan çıkmalıyız.” Dedim. Midemdeki yanma tenimdekilere katıldı. Suratımı buruşturdum. Bileklerimi bir kez daha çekiştirdim.

Nafile bir çabaydı.

 

 

VALERİA

Elimdeki zippoyu üç kez çevirip yaktım. Kapatarak tekrar tekrar hareketi tekrarladım. İzlediğim görüntüler zihnime üşüşürken kan beynime sıçramıştı. Ağlama krizi geçirmek yerine öfkemi o piçin üzerine kusmak istiyordum.

“Evde kalmalıydın.” Artem’im umursamadan zippoyu çevirmeye devam ettim. Gerardo’dan bana almasını istemiştim. Üzerinde yılan sembolü vardı. “Valeria?”

“Cehenneme kadar yolun var Artem. Evde falan kalmamı istiyorsan ilaç verip uyumamı sağlamalıydın.” Zippoyu kapatıp başımı kaldırdım. Dikiz aynasından gözlerimiz kesişti.

“O şerefsiz gereğinden fazla topraklarımda nefes aldı. Yeter.” Çakmağı sıkıca avucumda tutarken zihnimden geçirdiğim tüm seçenekleri tekrar tekrar düşünmeye çalıştım.

Hakan’ın acı dolu bağırışlarını düşünmemek için aklıma gelen saçma sapan her türlü düşünceye tutunuyordum.

Gözlerim sulanmaya başlarken arabanın camını aralayıp derin bir soluk aldım.

Azra Karan, onun ruhunu yakmıştı. Ali ve babası da bedenini.

“Al.” Artem arkaya mendil dolu karton kutuyu uzattı. “Savaşa ağlayarak gidemezsin.” Kutuyu alıp kucağıma koydum. Savaşmayı seçen ben değildim ki.

“Ağlamıyorum. Gözüme rüzgâr kaçtı.” Artem gülmeye başladığında yanağımdan süzülen yaşları sildim. Sildiklerimin yerini yenileri alırken bakışlarımı geçip giden arabalara kaydırdım.

“Eğer bir sorun çıkarsa o ikisini buradan çıkartmanı istiyorum.”

“Bunu yapmayacağımı biliyorsun.” Dedi duraksamadan.

“İkisini de çıkartacaksın.” Dikiz aynasından kaşlarını çatarak bir anlığına bana baktı. Ümit gözünü karartmıştı. İkisinden birine verdiği zararı bile kabullenmiyordum. “İkisini de istiyorum.”

“Arabadan çıkmayacağına söz verirsen söz veririm.”

“Ümit beni istiyor.” Sessiz kaldı. “Siz girerseniz onları öldürür. Benim tek geldiğimden emin olmalı-”

“O kadar plan yaptın. Birini devreye koy. Sen ikisini istiyorsun. Ben üçünüzü de hayatta tutacağım.” İkimizde inatçıydık. Bu yüzden konuşmayı sürdürmenin bir anlamı yoktu.

“Gerardo gelecek mi?”

“Bize olan güvenin gözlerimi yaşartıyor.” İyice alıngan bir adama dönüyordu. Manyak. Sessiz kaldım.

Gerardo, kardeşi için bir yolunu bulurdu. Benim bulduğum yollardan farklı bir seçenek belirse bile büyük bir soğukkanlılıkla çözerdi.

“Burası mı?” Öndeki araçlar çoktan park edilmiş ve adamlar deponun etrafını saran duvarın dibinde yatan cesetlerin başında silahlarıyla duruyorlardı. Artem silahını kontrol edip beline taktıktan hemen sonra yan koltuktaki telsizlerden birini aldı ve diğerini bana uzattı.

“Dinlersin.” Başımı sallayıp telsizi aldım. Zippoyu pantolonumun cebine koydum.

“Ekip bir etrafı kolaçan ediyor.” Dmitri’nin konuşmasını duyduğumda derin bir soluk daha aldım. Artem arabadan inerken kapıyı kilitlememi işaret etti. Kilitlediğim aracın içinde Hakan’la Raskol’un kurtarılmasını dinlemeye başladım. “Etraf temiz.”

“İçeri giriyorum.” Dedi birisi ve diz çöken arkadaşının dizine basıp duvara tutundu. Kendini yukarı çektiği gibi geriye doğru düştü.

“Keskin nişancı var, geri çekilin.” Aniden tüm adamlar bulundukları yere diz çökerken arabanın dikiz aynasına yansıyan hareketlenme öne eğilip kornaya basmama neden oldu. Artem arkasını döndüğü gibi silahını kaldırıp ateşledi. Adamlar etrafa dağılırken koltuktan kayıp arabada gizlenebileceğim en mükemmel pozisyonda çöktüm.

“Kurşun geçirmez araba, bir şey olmayacak Val.” Dudaklarımı gergince ıslattım. Dışarıdaki bağırışlar, damarlarımda gezinen adrenalinin ana kaynağıydı. Başımı bir kez daha kaldırdım.

“Artem, diğer taraftan gelenler var.” Telsize konuştuğumda Artem yönünü değiştirdi ve giriş kapısına doğrulttu silahını. Çok kalabalıklardı.

Öldürdükleri yemdi.

Ekip bilmem kaç, ben kaçıncı ekiptim?” Telsizdeki Gerardo’nun sesini duyduğumda gülmeye başladım. “Tek başıma bir ekip olduğuma göre bir numaralı ekip ben olmalıydım. Neyse…Misafirliğimi bileceğim.”

“Neredesin?” Telsize konuşurken heyecandan nefes nefeseydim. Bakışlarım onu arıyordu.

“İçerideyim.”

“Oraya nasıl gittin?” Artem’in sesi öfkeliydi.

“Sırımı bir Rus’la paylaşamam. Keskin nişancıyı mı öldüreyim? Yoksa tutsakları mı kurtarayım?” Artem silahını indirirken bakışlarını kıstı.

“Duvardan dolayı görüş alanında değiliz. Yani tutsaklar daha önemli. Biz buradakileri halledene kadar içeridekileri halledebilecek misin?” Telsizi indiremeden cızırtılar artarken kaşları çatıldı. “Gerardo?” Karşı taraftan ses yoktu. Endişe midemi bulandırırken elimi kapının kulpuna attım.

Saçmalama Val. Gidemezsin.

Cızırtılar aniden kesildi.

“Yaroslov konuşuyor, Gerardo görüş alanımda. Ölmesini isteyenler hesabıma para gönderebilirsiniz.” Derin bir soluk alıp telsizi alnıma yasladım. Beni kalpten götüreceklerdi.

“Yatıyor olmalıydın.” Artem telsizi dudaklarına yaslayıp gözlerini kısarak konuştu. Yaroslov’un varlığına minnettardım. Artem’i öldürmek için silahını doğrultan adam geriye sarsılıp düştü. Birkaç adamın daha sonu hızlı bir şekilde yeri boylamaktan öteye gidemedi.

Yaroslov uyanır uyanmaz hepsini avlıyordu.

“Capo’luktan biri burada ve ben yatacak mıyım? Öldürsen belki.”

“Capo’nun da selamı var. Kendisi gelirse katliam yapacağını ve kendini durduramayacağını düşündü. Barış elçisi benim beyler. Şimdi çeneniz yerine silahlarınız konuşsun.”

“Emir verme. Bir İtalyan’dan emir almam.” Kısa bir süre sessizlik sonrası Yaroslov tekrar konuşmaya başladı. “Keskin nişancı tamam. Çıkabilirsiniz.” Artem saklandığı yerden duvara doğru koşarken adamlar onu korumak için silahlarını ateşlemeye başladı. Duvarı çevik hareketlerle tırmandı ve duvarın diğer tarafına atlayarak gözden kayboldu.

“Dio mio!” Tanrım. “Düzenek var. Kimse hiçbir kapıya veya pencereye dokunmasın.” Kaskatı kesildim. Bir diğer planı onları patlatmak mıydı? “Yaroslov?”

“Söyle İtalyan.”

“Beni korursan bankana yarın para transfer ederim. Buradan düzeneği değiştiremem. Çatıyı deneyeceğim.” Cızırtı sesi artarken bir süre çatışma seslerini dinlemeye devam ettim.

“Umarım zenginsindir.” Sonrası derin bir sessizlikti. Silah sesleri gecenin sessizliğini zehirlerken gözlerim etrafta yere yığılmış cesetlerdeydi.

“Ekip üç, Ümit kaçıyor.”

“Görüş alanımda değil. Ormana çoktan girdi.” Dedi Yaroslov. Başımı sağa sola çevirip Ümit’i görmeye çalıştım. Yine kaçış yolu buluyordu.

Yine kaçmasına izin verecek miyiz Val?

Olduğun yerde kal, denildi.

“Bırakın gitsin.” Telsize konuşan bendim. Önceliğim Hakan ve Raskol’du. Yine onun pis oyunlarına gelip her şeyi mahvetmesine izin vermeyecektim.

“Sabret.” Elimi karnıma sardım. “Onunla ilgili planlarım önceliklerimden sonra geliyor.” Kendi kendime mırıldanırken çenemi dikleştirdim.

Kaçıyorsa pes ettiği için miydi? Yoksa planı başka bir şey miydi? Belki de onun peşinden gideceğimi düşünüyordu. Kaçmasına izin vermeyeceğimi ve sonunda onun eline düşüp dilediğini gerçekleştireceğimi…

“İçerideyim.” Dedi Gerardo bir kez daha.

“Yaroslov, etrafı kontrol et.” Telsizi dudaklarıma yaslarken dışarı çıkan adamlara baktım. “Temiz.” Ümit’tin kaçışları bile plandan geçerdi.

“Bombayı çözene kadar kimse depoya yaklaşmasın.” Bir, iki, üç… Derin bir soluk aldım. Ya orada değillerse?

“Benim onları seçeceğimi biliyor.” Diye mırıldanırken etraftaki adamlara göz gezdirdim. Ya depo boşsa?

“Yaroslov, içeriyi görebiliyor musun?” Büyük ihtimalle göremeyecekti.

“Olumsuz. Pencereler tahtalarla kapatılmış. Aralarından ışık bile sızmıyor. Sorun ne?” Bakışlarım deponun kalın duvarlarının bağlandığı ormana kaydı. Onları çoktan çıkartmış olabilir miydi? Bu da bir ihtimaldi.

Düşün Valeria. Düşün. Buraya gelmek boşuna mıydı?

“Valeria.” Gerardo’nun sesi telsizden kulaklarıma ulaştı.

“Ben Ümit olsaydım, depoya odaklanmanızı sağlayıp onları öldürürdüm.” Telsizi indirirken duraksamadan ön koltuğa kaydım ve torpidoyu açıp içindeki yedek silahı çıkarttım. Şarjörü kontrol edip belime taktım.

“Olduğun yerde kal.” Gerardo yapacağım şeyi anlamış gibi telsize emirler yağdırırken kapının kilidini açtım ve dışarı çıktım.

“Burası sizde. Her ihtimali düşünmek zorundayım.” Çünkü onları sağlıklı ve nefes alır şekilde istiyordum.

“Ekip üç, Valeria’nın yanından ayrılmayın.” Artem’in sesi telsizden kulaklarıma ulaştı. “Ekip iki, giden ekibin yerini doldur.”

“Biriniz engel olun. Bu güvenli değil.” Gerardo bir kez daha bağırdığında ekip üç yanıma yetişmişti bile.

“O bir Rus, İtalyan. Bir şeyi yapmak istiyorsa elde edene kadar durmayacak.” Yaroslov’un cümlesi dudaklarımı kıvırmama neden oldu. Hapsolduğum evden kaçamayacağım bile bile yüzlerce kez denemiştim. Haklıydı.

“Gerardo’ya dikkat edin. Siz sevmeseniz de ben seviyorum. Ayrıca kendinize de dikkat edin ki Raskol döndüğünde zam isteyin.” Faruk daima zam isterdi. Bunu anımsamak adımlarımı hızlandırıp ormanın derinliklerine koşmama neden oldu.

Dolunayın aydınlattığı ormanda ilerlemek karanlıktakinden daha kolaydı.

“İkiniz sağa, ikiniz sola gidin.” Korumalardan ikisine döndüm. “Siz ikinizde benimle gel.” İtiraz etmelerini bekledim. Yapmadılar. Ne kadar geniş alanı ararsak ona o kadar çabuk ulaşırdık.

Ya Faruk’a yaptığı gibi çoktan onları gömdüyse, o zaman ne yapacaksın Valeria?

Adımlarım takılırken kaygımı bastırmak için derin bir soluk aldım. Öyle bir şey olmayacaktı.

“Orada.” Yanımdaki korumanın adımları hızlanırken birkaç metre ilerimizde koşan Ümit’i gördüm. Bize olan uzaklığının iki katı uzaklıkta yola bağlanan bir patika vardı. Yolda park edilmiş büyük bir siyah minibüs adımlarımı hızlandırdı.

Daha ufacıkken adamlarını peşime takıp beni yakalamaya çalışan adamı, etrafımdaki adamlarla yakalamaya çalışıyordum.

O benim hayatımı mahvetmek için yakalamak istemişti, başarmıştı da. Bense onun ölümü için yakalamak istiyordum.

Başarmaya niyetliydim.

“Yakınlaştığımız zaman arabanın lastiklerine sık.” Sağımdaki adam başını salladığında soldakine döndüm. “Sende Ümit’in bacağına.” Etrafta başka adamı yok muydu? “Dikkatli olun.”

Ümit yolu tırmanıp elini cebine attı ve anahtarı çıkarttı. Yanımdaki adamlar diz çöküp silahlarını ateşlediğinde minibüs sarsıldı ve Ümit bacağını tutup yere düştü.

Artık gidemezdi.

Ciğerlerimin yanmasına rağmen yola çıktığımda Ümit yerden kalkmadan başını kaldırdı. Beni görmesi keyfini yerine getirmişti.

“Gelin Hanım. Uzun zaman-” Suratına tekme attığımda konuşması yarıda kesildi. Konuşmasına bile tahammülüm yoktu.

“Mümkünse sonsuza kadar görüşmeyelim, piç kurusu.” Elini burnuna yaslarken gülmeye devam ediyordu. “Neredeler?”

“Bilmem. Neredeler?” Minibüse baktım. Buradan onlarla mı kaçacaktı? Minibüsün bagaj kısmını açmak için elimi kapıya uzatırken duraksadım.

Bu kadar kolay olamaz Val!

“Kapıyı sen aç.” Keyifli ifadesi yerle bir oldu. “Kalk, aç.” Tekmemi kurşun yarası olan baldırına vurduğumda acı dolu bir iniltiyle elini yarasına bastırdı. “Senin oyunlarına geleceğimi mi sanıyorsun?”

“Buraya kadar beni takip ettiğine göre planlarım işliyor demektir.” Ormandaki hışırtı sesiyle başımı yolun karşısındaki hareketlenmeye çevirdim. Tabi ki yalnız değildi.

Arabanın arkasına gizlendiğim anda kurşunlar üzerimize yağmaya başladı. Yanımdaki adamlara soluma ve sağıma yerleşirken ateş etmeye başladılar.

Ümit yerde uzanmaya devam ediyor, yandan bana bakıyordu. Beni gafil avladığını düşünerek keyifleniyordu.

“Birazdan öleceğim. Hakan ve Raskol nerede? Onu söyle bari.” Ses tonum yalvarırcasına çıkıyordu. Telsize basılı tutmuş onun görmeyeceği şekilde baldırımla avucumun arasında gizlemiştim.

“Önceliğin ben olduğundan peşime takıldın. Şimdide vicdan azabı mı çekiyorsun?” Yanılıyordu. Önceliğim olan adamları kurtaran onlarca planım vardı ve onların yanında bir ordu adam bırakmıştım.

“Aylar önce Hakan’ın sana yaptığı gibi.” Canımı yakmaya çalışıyordu. Artık onun sözleri canımı yakamazdı.

“Evet.” Diye mırıldanmakla yetindim. “Onlar neredeler?”

“Hala depoda. Ama kurtulamayacakları kadar patlayıcıyla bağlandılar. Rus işi. Senin topraklarında sizinkilerin yöntemini denemeye karar verdim.” Tek temennim tüm bunları duyan Gerardo’nun elini çabuk tutmasıydı.

“Zamanlayıcı mı var?”

“Hayır. Kapılarda ve pencerelerde düzeneği kurdum. İçeri girdikleri gibi etrafındaki her şeyi yerle bir edecek. Ağlıyorsun. Üzülme tatlım. Önceliğin ben olduğumu anlayamadan ölecek.” Boştaki elimle yanağımdaki yaşları sildim. Adi şerefsiz.

Ne olur onları patlayıcılardan kurtarabilsinler. Ne olur.

“Minibüste patlayıcı mı var? Aynı şekilde ölmem için yaptığın bir plan daha mı?” Başını salladı.

“Sandığımdan zekisin.”

“İltifatın için teşekkürler. Bende tam tersini senin için düşünüyorum. Sandığımdan çok daha aptalsın.” Silah sesleri kesildiğinde öne eğilip gülümsedim.

“Vaktin varken topraklarımdan kaçmalıydın.” Yerden kalkarken tüm öfkemle suratına tekme attığımda gözleri kapandı.

Ölmemişti ne yazık ki. Göğsü inip kalkıyordu.

“Valeria, öldünüz mü?” Sergei’nin sesini duyduğumda arabanın arkasından çıktım. “Geciktik. Kulüpte işler yoğundu.”

“Az kalsın kaçıp gidecekti.” Elimle Ümit’i gösterdim. “Minibüste patlayıcı var.” Açmak için uzanan Sergei’yi durdurmak için eline vurdum.

“Bana ormanda gezin diyen sendin. Orman ne kadar büyük haberin var mı?” Ona cevap vermekle uğraşmadan telsizi dudaklarıma yasladım.

“İyiler mi?”

“İkisini çıkarttık. Bilinçleri kapalı.” Artem’in sesiyle birkaç saniye sustum. “Zehir gibi görünüyor.” Her yolu deniyordu şerefsiz herif.

“Arabada getirdiğim kutuda panzehir var.” Pakhan’ın panzehirlerinden zamanında gizlice almış olmaktan pişman değildim. “Buldun mu?”

“Evet.” Artem’in konuşması sonrası cızırtılı ses yükseldi.

“Neredesin?” Gerardo’nun sert sesi telsizden kulaklarıma ulaştı.

“Benim ufak işim var. Geleceğim.”

“Panzehir verdiler. Nereye gideceksen bende geliyorum, bekle.” Gerardo görmese de başımı onaylarcasına salladım.

“Nereye?” dedi Sergei. Ümit’i kaldıran adamlara bakıyordu.

“Senin toprağını kazmışlardı değil mi?” Bakışlar ağır ağır bana döndü. “Dört mezar demiştin.” Kaşları çatıldı. “Fiyatları kaç? Satın alıyorum.”

“Toprağıma Türk mafyasına ait birini gömmeyeceksin.”

“Sana aileni mahveden adamı vereceğimi söyledim. Buna değmez mi?” Sessizce söylediklerimi düşünmeye başladı. Lev Mirov’a hiçbir sözüm yoktu ve bir kadını zorla bir evliliğe sürükleyen yabancı bir şerefsizdi.

“Oyun yaparsan senin Pakhan’ın torunu olmanı umursamam Valeria.” Başımı salladım.

“Bana yardım et, sana yardım edeyim.” Başıyla adamlarına işaret verdiğinde büyük bir minibüs geriden gelip durdu. Gerardo ormanda çıkarken etrafımdaki adamlara baktı.

“Hadi gidelim.”

🖤

Hayatım boyunca yaşadıklarım niye benim başıma geldi diye düşünüp durdum. Yıllar geçtikçe bunun benim için mantıksız onlarca nedeni çıktı. En büyük nedeni aptal bir koltuk hırsının kurbanı olan masumlardan biri olmamdan geçiyordu.

Babam cesaretle beni kolları arasına alsa nasıl olurdu?

Hakan’ın babası onun arkasında dursa nasıl olurdu?

Faruk’un babası itaat ettiği adamın kurbanı olan karısının ardından ölmeyi seçmeseydi onların hayatı nasıl olurdu? Belki de o adama hiç itaat etmeseydi ne olurdu?

“Geçenlerde ne duydum biliyor musun?” Gerardo başını çevirip bana baksa da benim bakışlarım yerde bilinçsizce yatmaya devam eden Ümit’teydi. Gözümü bir saniye ayırsam kaçıp gidecekmiş gibiydi.

“Pakhan beni biliyormuş. Yani uyanınca daha detaylı anlatır mutlaka ama varlığımdan haberdarmış. Burada güvendiğim ikinci adam oydu ve sanırım artık birilerine güvenmeyi bırakmalıyım.”

“Sanmıyorum. Yani Nadia’yı belki biliyordur. Enrico’nun yüzünü bilen oydu sonuçta. Kardeşlerini de biliyordur muhtemelen. Ama seni bildiğini düşünmüyorum.” Pakhan’ı mı koruyordu?

“Sonraları öğrenmiş.” Diye düzelttim. “Yine de bir şey yapmadı.”

“Boktan bir durum.”

“Öyle.” İç çekip Ümit’i ayakkabımla dürttüm. “Yine de her şeyin suçlusu olarak Ümit’i görüyorum. Amcamı, babanı.”

“Suçluların güçlü olduğu bir dünyadayız.” Bakışlarım sonunda onunkileri buldu.

“Sen gayet ponçik ve tatlısın.” Hafifçe güldü. “Gülme Gerardo. Bu dünyanın en centilmen erkeği sayılabilirsin.” Daha çok güldü.

“Sen bir de öldürdüğüm kişilere sor.”

“Teşekkürler. Ben almayayım.” Bakışlarım Ümit’te gezindi. Hafifçe kıpırdanıyordu. Tüm planlarını çöp edecek planlar yapmıştım ve sanırım başarmıştım. Raskol da Hakan da iyilerdi.

Onların yanına git, Valeria. Gecikme.

“Kalk.” Ayağımla dürtüp oturduğum yerden kalktım. “Bu kadar uyuman yeter.” Burnumu dolduran benzin kokusunu bir kez daha çektim.

“Hava buz gibi. Yerde yatarsan çocuğun olmaz, derler.” Ümit gözlerini araladığında kocaman gülümsedim. “Günaydın.” Öyle cırtlak sesle bağırdım ki Gerardo, kulaklarını kapattı.

Ümit başını tamamen kaldırıp bağlı ellerine baktı. Oturur pozisyona gelirken bir sonraki engel bağlı bacaklarıydı. Derin bir soluk aldı. Suratını buruştururken kaşları çatıldı.

“Benzin mi?”

“Hava soğuk.” Dedim başımı sağa yaslarken. “Üşümüyor musun?” Üzerinde yalnızca alt iç çamaşırıyla durduğuna göre soğuğu deli gibi hissediyor olmalıydı.

“Senin cezanı çok düşündüm. Senin gibi adamlar nasıl ölmeli?” Bakışlarındaki farkındalıkla göz kırptım. “Aynen öyle. Başkalarına cehennem olduysanız, öbür dünyadaki cehennemle kurtulmanız bize haksızlık.” Cebimdeki zippomu çıkarttığımda başını sağa sola salladı.

“Sende o yürek yok.”

“Ben deliyim babacığım. Deli bir gelinin var.” Omuz silktim. “Yine de haklısın, ben katil değilim.” Bakışlarım yangın tüplerinin olduğu kenara kaydı. “Seni orta pişmiş et kıvamındayken bırakabilirim.”

“Sigara?” Sergei kenarda dilini anlamadığı sohbeti sessizce takip ederken bir sigara yakmıştı. Uzattığı paketten bir dal sigara aldığımda gerileyip eski yerine gitti.

Sigarayı dudaklarıma yaslarken Ümit’in bakışları beni temkinli bir şekilde izliyordu. Zippoyu yaktığımda irkilse de tepki vermeden bana bakmaya devam ediyordu. Sigaradan derin bir soluk alırken zippoyu kapattım ve soluğumu serbest bıraktım.

“Normalde sigara içmem. Berbat bir alışkanlık. Ama Rusya’ya geldiğimden beri alıştım. Ara sıra. İster misin?” Sigaranın ucunu ona yaklaştırdığımda kalçasının yardımıyla benden uzaklaşmaya çalıştı.

Sürünmesini büyük neşeyle seyrederken geri çekildim.

“Yaptıklarını uzun uzun anlatıp pişman olmanı bekleyebilirim. Ama olmayacaksın. Benim de vaktim değerli zaten.” Sigarayı tekrar dudaklarıma yaslarken zippomu parmaklarımda çevirip açtım ve kapattım.

“Faruk’a dokundun. Hakan’ı yaktın. Abimi öldürmeye kalktın. İki kez.” Sigarayı söndürüp yere attığımda Gerardo kaşlarını çatarak eğildi ve sigara izmaritini aldı. Duraksadığımı görünce omuz silkti.

“Rusya’da da olsak yere çöp atmanı seyredemem. Etrafı kirletmeden ne yapacaksan yap.” Geri çekilip kendisine bakanlara ters ters baktı.

Tüm konsantrasyonumu bozuyordu. Başımı sağa sola salladım. Ayakkabımı sertçe Ümit’in kurşun yarasına bastırdığımda bağlı ellerine rağmen ayağımı tuttu.

“Acını göster.” Ağırlığımı ayağıma verirken saçlarını avuçlarıma hapsedip başını geriye çektim. “Yalvar Ümit.” Hakan’a söyledikleri kelimesi kelimesine bunlardı.

“Sürtüğün tekine yalvarmam.” Yarasına bastırdığım ayağımı çektiğimde hırıltılı bir soluk aldı.

“O sürtüğün önünde çökmüşken bence sessiz kalıp seni yakmamak için onu durdurmalısın.” Zippoyu yakıp göz kırptığımda rengi soldu.

“Bunu yapamayacağını ikimiz de biliyoruz. Katil değilsin.” Sanki bunu bana hatırlatarak vicdanıma ulaşmaya çalışıyordu. Katil değildim. Tamam. Peki o zaman bende öldürdüklerinin hesabını nasıl alacaktım? Bunun gibi adamlar iki cümle ve hakaretle yıkılmazdı.

Gamsız piç oğlu piçlerdi.

“Kayıplarım vicdanımdan daha ağır basıyor. Canımı yakışların durmadan artıyorken sana merhamet edeceğimi mi sanıyorsun?” Kaybettiğim bir bebek vardı. Onun yüzündendi.

“Kocamı diri diri yaktın. Bana arkadaş olmuş Faruk’u ölüme terk ettin.” Elimle boş mezarı işaret ettim. “Diri diri gömdün! Azra Karan kim bilir neler yaşadı. Sen herkese hayat borçlusun piç herif.”

“Bu dünya bunu gerektirir. Güçlü olmak için ailenden daha önce vermen gereken kararların vardır. Anlayamayacak kadar aptalsın.” Doğruldum.

“Bu dünya umurumda bile değil. Güçlü olmak için aileden daha önce gelen hiçbir sik yok. Aile daima öncedir.” Zippoyu yaktım. Elim, ben karar veremeden zippoyu ona doğru attı.

Zippo yere düştü.

Alevin nasıl yayıldığını izlerken, içimde bir şeylerin geri dönülmez şekilde kırıldığını hissettim. Sırtım ağaçlardan birine yaslanana kadar geriye adımladım.

Ümit’in bağırışı ormanda yankılanırken gözümü ayırmadan onun çırpınışını seyretmek bir ihtiyaçmış gibi damarlarımda geziniyordu.

Herkesin hayatını mahvetmiş adamın sonunu getirmek enerjimi o kadar çabuk sömürdü ki yere çöküp bacaklarımı kendime çektim.

Caniliğime bakıyorlardı. Bense bakışlarımı yanan Ümit’ten ayıramıyordum. Onun yanışı hiçbir şeyi geriye getirmeyecekti. Yine de yanına kalmayacaktı.

Asya ve Faruk’u öksüz bırakan oydu.

Hakan’ın omuzlarına taşıyamayacağı o yükleri yığan, üzerine devamlı basan ve onun hayatını berbat edendi.

Amcamla birleşip Enrico dahil herkesin hayatını mahvetmiş, Enrico’nun kardeşine bu kadar geç kavuşmasının nedeni olmuşlardı.

Elimi karnıma yaslarken çenemi dikleştirdim. Bebeğimi bir yangınla benden almıştı.

Hayatımız, o ve onun gibiler yüzünden mahvolmuştu ve zerre pişman değillerdi.

Alevler onu tutsak ederken içimdeki boşluk derinleşmekten öteye gidemedi. Onu öldürüyordum, tıpkı onlar gibi canice ve acımasızca yapıyordum bunu.

Öfkem silinirken aniden kendimden utandım. Midem bulanmaya başladı. Ben tıpkı onlar kadar acımasız ve karanlıktan haz alan zavallıydım.

“Ben onlar gibi acımasız oldum.” Yanan etinin kokusu burnumu doldururken nefesimi tuttum. “Ben onlar gibi oldum.” Kendi kendime mırıldanırken vicdanım ağır bastı yine.

Onlar gibi olmak istemiyordum.

Onlar ne kadar acımasız olursa olsun ben onlardan biri olmak istemiyordum.

Ümit, Hakan’ın tüm direnişlerine rağmen sonunda kendisi gibi karanlığa diz çökmüş bir adama çevirmemiş miydi? Ben kurbanken aniden cellat kesilmiş tam da Hakan’a yaptığının aynısı şekilde karanlığa boyun eğmiştim.

İntikam bu Valeria. Kaybettiklerine karşılık verebileceğin en büyük acıyı veriyorsun.

Ama ya ölürse? O zaman onun kanı ellerime mi bulaşacaktı?

Silah sesi yankılandığın da daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Ümit birkaç adım geriledi ve kazdığı o mezara düşüp gözlerimin önünden kayboldu. Başımı kaldırdığımda Gerardo’yu gördüm. Elindeki silahı indirirken başını sağa çevirdi.

“Üzerini kapatın.” Silahını beline yaslarken yere düşmüş zippoyu mendiline sardı. Ümit’i öldürmüştü.

“Bunu koleksiyonuma alabilir miyim?” Cevabımı beklemeden iç cebine atıp tam karşımda yere diz çöktü.

İç hesaplaşmamı duymuş ve çözümü bulmuştu.

“Onu ben öldürdüm. Sen intikamını almak için canını yaktın. Ölümü benim kurşunumla gerçekleşti.” Yeşil harelerine bakarken omuzlarım gevşedi.

“Ben tetikçiyim, Yenge. Karanbey’in yapacağı her türlü pis işi, ben yaparım. Niye biliyor musun? O daha karanlık bir yolun başında. Daha fazla karanlığa hapsolmaması için elini kirleten ben olurum.” Demişti ilk tanıştığımız zamanlarda.

Benim karanlığa hapsolmama engel oluyordu. Ümit gibi birisini öldürsem bile kaldıramayacağımı biliyordu.

“Doug.” Sesimdeki titreyişe engel olamadım. “Onu öldürmek istedim.”

“Ama başaramadın. Tüh. Karanbey babası için Capo’ya savaş açar mı dersin?” dedi muzip bir şekilde. Bakışlarım mezara toprak atan adamlara kaydı.

“Öldü.”

“Öldü.” Diye tekrarladı.

“Ben öldürmedim.” Ona baktığımda başını onaylarcasına salladı. “Ama onu yaktım.”

“Sigara içerken zippon elinden kaydı. Ben şahidim.” Bile isteye atmıştım. Yine de onun söylediklerine inanmak iyi geliyordu.

“Sigara içmek kötü demeleri bu yüzden sanırım.” Dedim yalanına ortak olurken. Başımı eğip yanaklarımdan süzülen yaşları gizlemeye çalıştım. “Gerçekten öldü mü?”

“Bitti Valeria.” Çenem titrerken Gerardo omzumu sardı ve başımı göğsüne yasladı. Kollarında ağlamama izin verdi. Tanıdık birinin kollarında ağlamaya o kadar ihtiyacım vardı ki.

“Artık bitti.” Diye mırıldandım. Hıçkırıklarım ormanda yankılanırken aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordum. “Ondan artık kurtulduk.” Bir ölüme rahatlamamalıydım.

Ümit Karan ölmüştü. Gözyaşlarım onun için değil, ondan kurtulduğum içindi. Artık hiç kimseye zarar veremezdi.

Ümit Karan, hayatını mahvettiği o kız çocuğuna yenilmişti.

Sanırım bu kaybettiği savaşın sonucunu o bile bekleyemezdi.

Ölmesine rahatladığım ikinci kişiydi. Hatta Bekir’den bile daha çok rahatlamama neden olan tek kişiydi.

Ümit Karan ölmüştü.

🖤

 

 

Bölüm sonu dedikodu köşesi

Favori kısmınız hangisiydi?

 

 

Favori bölümünüz hangisiydi?

 

 

Geç Kalan Sözler

 

 

Tutulan Gözyaşları

 

 

Cehennem Ateşi

 

Yeni bölüme görüşürüz <3<3<3

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 12.07.2025 20:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...