

🎵 Göksel - Denize Bıraksam🎵
Ayyyy, merhabalar. Nasılsınız?
Bu sefer sizi direkt bölümle yalnız bırakıyorum. Bol bol yorumlamayı unutmayın beni.
Adettendir, bir emoji alabilir miyim?
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
26. BÖLÜM - KONUŞAMAYANLAR 1
KIRIK SESSİZLİK
🖤
Mektup 44
Karım,
Mektup yazmakta pek iyi olmadığımı düşünmüştüm. Yazdıkça alıştım sanırım. Bugün sensiz geçen 44. gün. 44. mektubum. Her gün yazmam da evren denen illetle bir anlaşma. Seni bulmamın veya bana geri dönmenin her yolunu deniyorum. Sen gelene kadar yazmaya devam edişim bu yüzden. Senden en ufak haber alana kadar kaç mektup olacağını bilmiyorum.
Rusya’dasın. Ama ya orada değilsen. Raskol seni başka bir yerde Bratva’dan uzak tutuyorsa, o zaman neredesin? Ya Artem’le giderken birileri seni kaçırdıysa? Aklıma sayısız ihtimal geliyor ve bazılarının çözümü yok.
Neredesin Karım?
Yanımda değilsin. Kokun beni terk edeli günler oluyor. Artık evim bana bile yabancılaştı. İçinde ne sen varsın ne de kokun. Odandaki her bir eşyaya bakarken senden kalan anılara tutunmaktan başka yolum yok. Anıları gölgeleyen gidişin bana hiç yardımcı olmuyorken seni anımsamaya devam ediyordum.
Benim evim, ruhum, tüm benliğim sensin. Şimdi verandada oturmuş etrafımı saran kasvete boyun eğiyordum. Sen geldiğinden beri yok olan o kötü duygular üzerime çullandı ve onları yok etmeye çalışmak, seni özleminle yaşamak kadar zor geliyor.
Ruhsuz, evsiz ve sensizim.
Faruk ve Asya’yı soracak olursan sanırım onlar da seni özlüyor. Asya biraz fazla özlüyor olacak ki senin gitmene engel olmadığım için daima beni attığı laflarıyla yaralamaya gönüllü oluyor. Şikâyet etmiyorum. Birilerinin bana hatalarımı hatırlatmasına ihtiyacım var. Unutmamak için değil, sana söylediğimi asla unutmam. Sadece seni bulmak için acele etmem için.
Seni özlüyorum karım. Şu an dünyanın hangi karasındasın? Rusya’da abinle olmanı diliyorum durmadan. O, korktuğun cehennemden seni korur.
Umarım koruyabilir.
Hakan (Karalandı)
Kocan
Mektup 102
Karım,
Neredesin? Üç aydan daha fazlası oldu. Dünyanın hiçbir yanında seni bulamadım. Rusya’dasın. Değil mi? Oraya girmek niye bu kadar zor? Daha önce hiçbir sorun yaşamazken sen gittiğinden beri Rusya’da mı arkasını döndü bana? O da mı istemiyor beni?
Aklımı kaçıracak gibi hissettiğim bir sabaha daha uyandım bugün. Yanımda sen yoksun. Yine yoksun. Niye yoksun?
İtiraf etmeliyim, dün gece uyumadan önce senin hayalini görmeye başladım.
Hayır. Kesinlikle delirmiyorum. Sadece seni o kadar özledim ki bunaldığımda veya aklımı kaçıracağımı düşündüğüm o anda çıkageldin. Bunu Faruk’a söylemedim. Söylersem Ali’yi görmeye başladığım zamanlarda olduğu gibi delirmeye başlayacağımı düşünerek endişelenecekti. Sürekli gözü üzerimde olacaktı. İstemiyorum.
Seni istiyorum, Rus’um. Seni bulana kadar hayaline tutunmak istiyorum.
Giremediğim o topraklarda iyi olup olmadığını, bana hala kızgın hatta kırgın olmaya devam edip etmediğini, sana gelemediğim için senden vazgeçtiğimi düşünüp düşünmediğini öğrenmek istiyorum.
Sanki hiç var olmamışsın gibi yok oldun.
Gittin.
Hala abine kızgınım. Tüm telefon ve bilgisayardaki senle olan fotoğraflarım silinmiş. Sen sanki hiç var olmamışsın gibi silinip gittin hayatımdan. Seninle olan fotoğraflarımı basmalıydım. Elimdeki fotoğrafı alamazdı o zaman.
Sen yalnızca zihnimdesin karım. Bazen gerçekten var mıydın emin olamıyorum. Seni hayal mi ettim?
Seni bulamadığım her saniye, gerçek olmadığını kabulleniyoum. Belki de o kadar bunaldım ki Ali gibi seni de olmadık çıkmaz durumlarda gördüm. Bilmiyorum. Artık tüm gerçeklerim yalan çıkmışken tek gerçeğim olan senin varlığına bile inanmak zor geliyordu.
Gerçekten var mısın karım? Sana olan özlemim aklımı kaçırmama mı neden oluyor?
Sen gerçeksin. Sesini, kokunu, sıcaklığını…Hepsi gerçek. Zihnimin varlığını reddetmesine izin vermeyeceğim.
Sen hayatımdaki tek gerçekliksin. Bunu da kaybetmekle ilgilenmiyorum.
Sanırım doktoruma seni de anlatmalıyım. Senin gerçek olduğunu söylemesi için. İnanmadığımdan değil, sadece inandığım her şey yalanken birilerinin benim gördüklerimi doğrulamasına ihtiyacım var.
Senin varlığını kalbimdeki sızı hatırlatıyorken bile birilerinin daha bana inanmasına ihtiyacım var.
Karım gerçek. Rus’um, Valeria’m. Bana Rusça öğreten sen gerçeksin. Tek gerçeğimsin.
Hakan
HAKAN
Ölüm.
Zihnimde durdurmadan yankılan kelimeydi. Bu tekrarların arasında hissettiğim yegâne duygu, endişenin o tatsız aşinalığıydı. Depoda ölümle burun buruna geldiğim ilk seferim değildi. Her seferinde bir eksilerek hayatta kalmıştım ve ölüm denilen o illetten kıl payı kurtulmuştum.
Gözlerimi aralamak istemiyordum. Bu seferde birer ikişer eksildiğim o mucize kurtuluşa uyanmak içimden gelmiyordu.
Faruk ölmüştü. Babam dediğini yapmıştı.
Gözlerimi araladığımda Raskol’un öldüğünü de söyleyeceklerdi. Valeria’nın kavuştuğu tek ailesini de alan benim geçmişimin tozlu ve kanlı sayfaları olacaktı.
Faruk’u kaybetmiştim, kardeşimi.
Raskol’u kaybetmişti, kardeşini.
Bebeğimizi kaybetmiştik, hiç sahip olamadığımız o canı.
Kayıplar ilmek ilmek boğazımdaki o yumruya işlenirken gözlerimi açmak dünyanın en zorlu savaşıydı. Yüzleşeceğim kayıpları konuşmaya da görmezden gelmeye de mecalim yoktu. Bedenimdeki her bir ağrıyı, cezammış gibi sessizce kabullendim.
Lavanta.
Aldığım soluklarımdan ruhuma süzülen tatlı kokuyu derince çektim. Başımı çevirirken gözlerimi kırpıştırarak araladım. Kalbimdeki acı hafiflerken gözlerimin önündeki bulanık görüntüden kurtulmak için birkaç kez açıp kapattım.
Onun kokusu.
Görüntü netleşirken griye yakın bir renkteki duvar karşıladı beni. Pakhan’ın evinde kaldığım odanın duvarıydı. Bakışlarımı yanımda yatak kadına kaydırdığımda her şey sustu ve her bir duygu silindi. Burnunun ucu evimizde yaptığı gibi koluma değmiş kıpırtısız uyuyordu.
Buradaydı. Yanımda.
Başımı sola çevirip olabildiğince ona yaklaşmaya çalıştım. Tüm bedenim acıya boğulurken dişlerimi birbirine kenetleyip sessiz kalmaya çalışarak derin bir soluk aldım.
Aldığım her bir nefes onun kokusuyla dolup taştı bir kez daha.
Niye yanımda yatıyordu? Bakışlarım onun rahatsızca kıvrılmış bedenine kaydı. Avucunda silahı duruyordu. Duraksadım. Silahıyla mı yanımda uyuyordu?
Odaya göz ucuyla baktığımda dağılmış eşyaları gördüm. Kapının hemen dibinde kurumuş kan birikintisi vardı. Kimin kanıydı? Bedenimi saran sargılara bakarken en ufak kan sızıntısı aradım, yoktu.
Hareket ederken kolum onun burnuna hafifçe sürtündü. Valeria irkilirken gözünü bile açamadan yatakta doğruldu ve elindeki silahı kapıya doğrulttu. Kaskatı kesildim.
Beni korumak için buradaydı.
“Valeria.” Omuzları düştü, usulca indirdi silahını. Gözleri beni bulduğunda ağır ağır seyretti. Endişeliydi. Aynı zamanda rahatlamış ve korkmuş…
Ne zamandır uyuyordum? Babama tutsak olduğum sürece ne yaşamıştı?
Yine yalnız başına savaşmıştı.
“Niye bu kadar çok uyudun?” Sesindeki hiddetle dudaklarımı birbirine yasladım.
“Ne cüretle bu kadar uyursun?” Kelimeleri ifade ettikçe gözlerinde yaşlar birikiyordu. Gözlerindeki kırgınlık artarken çenesi titredi. Ne kadar baygın kaldığımı bilmesem de onun tükendiğini görebiliyordum.
“Kaç gündür baygınım?” diye sordum suçlu bir çocuğunki gibi utanç içinde.
“Üç gün, beş saat.” Duraksadı. “Baygın kaldığım zamanki gibi. O zamanların intikamını almak için mi çok uyudun?” Ne dediğini anlamak için birkaç saniye anılarımın dipsiz kuyusunda gezinmeye başladım. Faruk’un yaralanıp hafızasını kaybettiği o saldırıdan sonrasından bahsediyordu. O zaman onun uyanması da üç gün, beş saat sürmüştü.
Faruk. Yataktan kalkmak için hareketlendiğimde bana engel oldu. “Kalkamazsın.” Dedi elini omuzlarıma bastırırken. “Dinlenmen lazım.”
“Faruk…” Başımı ona çevirdim. Biliyor muydu? Ona söylemeli miydim? Daha fazla ağlaması için Faruk’tan bahsetmeli miydim?
“Hakan.” Yüzümü avuçladığında kalkmaktan vazgeçip onun rahatlatıcı harelerine baktım. Burası onun topraklarıydı. Kardeşimin mezarını benden daha iyi bulacak adamlara sahipti. Pakhan’ın adamlarının her yerde gözü kulağı olur demişti, Ümit Karan.
Faruk’u gömerken birileri mezarı bulmuş muydu? Kimsesiz gömülmesine göz mü yumulmuştu? Onu bulmak için Ruslardan bile yardım isteyebilirdim.
“Babam onu öldürdü.” Depodaki çaresizliğimi anımsamak yataktan çıkmak için kıpırdanmama neden oldu. “Kanıyordu…Gömdüm dedi.”
“Sakinleş.” Yüzümü avuçları içine iyice hapsederken başımı sabitledi. “Yaşıyor.” İtiraz etmek istedim. Babamın caniliğinden bahsetmek ve Faruk’un solgun tenini konuşmak istedim. Ama beni durduran Valeria’nın umut dolu bakışlarıydı.
Gözleri asla yalan söylemezdi ve şu an bana kardeşimin ölmediğini söylüyorlardı.
“Yaşıyor mu?” Başını onaylarcasına salladığında titrek bir soluk ciğerlerime çektim. Yaşıyordu. “Yine bir Rus kurtardı onu.” Dedi hafif alaylı bir tonlamada. O, Rus’a daima minnettar kalacaktım.
“Buna hiç sevinmeyecek.” Derken sesim titremişti. Onun hayatta olmasından memnundum. Gözlerim kapanırken dudaklarımı birbirine bastırdım. Yanağımdaki avucu alnımdaki saçlarımı geriye yaslamak için yukarı kaydı. Sözlerinin rahatlatışına ek olarak tenimi kutsayan dokunuşunun tadını, birkaç saniye sessizce kabullendim.
Faruk hayattaydı.
Kardeşim babamın kurbanı olmamıştı.
“Onu görmek ister misin?” Başımı onaylarcasına salladım. Konuşmak tehlikeliydi. Dudaklarımdan dökülen yalnızca kelimelerim değil, bastırdığım ağlayışlarımda olacaktı. “Biraz daha iyi olursan, seni götüreceğim.”
O depoda geçirdiğim dakikalar, saatler boyunca Faruk’un ölmediğini haykırsam da içten içe tersine inanmıştım. Çünkü babam, yalanları kadar güvenilmezken, bir yandan sözlerinde geçenler kadar doğruydu. Yaptıklarını böbürlenerek anlatırdı ve gerçekten Faruk’u öldürdüğüne bir yanım inanmıştı.
“Nasıl?” Gözlerimi araladığımda Valeria’nın vücudumdaki sargıları endişeyle seyrediyor olduğunu gördüm. O depoda yaşananları sormak istemekle umursamaz davranmak arasında bir yerdeydi. “Faruk’u gömdüm, dedi.” Bakışları beni buldu sonunda.
“Bratva’daki bir liderin topraklarında bunu yapmış. Ama adamlar izinsiz giren misafirlerin peşine takılınca işleri yarım kalmış. Doug, Faruk’la beraber. Onun uyanmasını bekliyor.” Demek ki Gerardo’yu gördüğüm zaman hayal değildi. Buradaydı. Tıpkı Ali ve Özkan’ın olduğu o depodaki gibi burada da yanımda olan oydu.
“Abin. Raskol.” Bakışlarımı Valeria’dan hızla kaçırdım. “Abin iyi mi?” Eli tenimden uzaklaştığında huzursuzluğum katlanarak ruhumu derin bir karanlığa boğdu. Ölmüş müydü? Ağır yaralı mıydı?
Doğrulmaya çalıştım. Acı, bedenimden hemen önce zihnime darbesini indirdi. Tek başına doğrulamayacağımı anlamış olacak ki yardım bile istememi beklemeden sırtımı, yatağın başlığına dayanamama yardımcı oldu.
O daima sen yardım istemeden sana yardım eder, Hakan. Daima.
“Raskol’da dinleniyor.” Bakışlarım onu bulduğunda rahat bir soluk aldım. Aldığım her bir soluk, göğüs kafesime sancılar gönderiyordu. Suratımı buruşturup elimi kaldırmaya çalıştım.
Sol elim, babam bizi kaçırmadan önce bile Raskol’un merdivenden itmesiyle incinmiş ve sarılmıştı. O sargıyı yenilemişlerdi. Sağ elim, bu sargının aksine yalnızca bileğime dolanmıştı.
“Abin nasıl?” derken sağlam elimi yanan tenime ulaşabilecekmişçesine göğsümdeki sargımın hemen üzerine yasladım.
“İyi.” Bakışları elimi takip ederken suratı tekrar asıldı. “Gözlerini açar açmaz gitmeye kalktı. Tabi yolun yarısında yığıldı. Şimdi odasından çıkması yasak. Yatağa bağladım onu.”
“Beni de bağlayacak mısın?” Elimi acıyan yaramdan uzaklaştığımda hareleri benimkilerle buluştu. “Şakaydı.”
“Bir yılda berbat bir espri yeteneğin olmuş.” Dedi titreyen sesiyle. Espri yeteneğim ondan öğrendiklerimden ibaretti.
“Doktoru çağırayım mı? Ağrın var mı?” Bakışları tekrar tekrar bedenimdeki sargılardan yüzüme doğru rota izledi.
“İyiyim,” Elimi uzattım ve kucağına çektiği silahı tutup ondan uzaklaştırdım. Sanki bu hareketim onu rahatlatmışçasına omuzları çöktü. Belini sardığımda bana direnmedi. Kucağıma yan bir şekilde oturduğunda bedenimdeki her bir kas acıya boğuldu. Dudaklarımı birbirine bastırıp kollarımı sıkıca ona doladım.
“Yaraların var.” Sözlerinin aksine başını boynuma gizleyip burnunu çekti. “Yanıkların var.” Bana dokunmak yerine elleri hala kucağındaydı. Umursamadım. Umursadığım tek şey titreyen bedeniydi.
“Sen iyi misin?” Cevap vermeden hıçkırdığında yanağımı yanağına yasladım, ıslaktı. Ağlıyordu.
Raskol ve Faruk hayattaydı. Konuşulması gereken başka konumuz vardı ama sırası değildi. Karım, yaprak gibi titrerken ne geçmiş ne gelecek umurumdaydı. Sadece o ve onun şu an hissettikleriydi, önemli olan.
“İyiyim.” Dedi boğuk bir fısıltıyla.
“Yalancı.” Elimi ensesine sürdüm ve yüzünü boynumdan çekmeye çalıştım. Direndi. “Gözlerini göster bana.”
“İstemiyorum.” Parmaklarımı saçlarına kaydırıp o sinirimi bozan tokasını çıkarttım. Saçları ağır ağır omuzlarından döküldü. Uzamışlardı.
“Saçların uzamış.” Diye mırıldandığımda başını geri çekti ve kızarmaya yüz tutmuş gözlerini bana çevirdi. Yüzündeki tutamları kulağının arkasına ittim. Göğsümde filizlenen duygunun yegâne sahibiydi.
“Ümit öldü.” Dediğinde irkildim. Onun varlığıyla kutsanmış tüm o güzel duygular silinip gitti. Bedenimdeki yeni yaraların tümü öyle bir yangınla acısını gösterdi ki ifadesiz şekilde ona bakmak zorlu bir savaştı.
Ümit Karan, ölmüştü.
“Ölmemiştir.” Başımı sağa sola salladım. Muhtemelen yaşıyordur. Her şey yine onun planıydı. Herkes yine ona kanıyordu.
“Douglas onu vurdu.” Bunu söylerken bakışları gözlerimden ayrıldı ve çenemden boynuma doğru kaydı. Başka bir şey vardı. “Sonra Faruk için kazdığı o mezara gömdüler onu.” O mezarı kazıp çıkmıştır kesin. Öldüğüne zerre inanmıyordum.
“Ali’nin ölümünden emin olmak için mezarını açtırdım. Babamın öldüğüne-”
“Bekledim. Birkaç saat bekledim.” Yavaşça yutkundu. “Beş, altı saat orada kaldım. Douglas onu, alnından vurdu. Öldü yani. Yine de bekledim. Ben öldürmedim. Douglas öldürdü.” Bakışlarını kaldırdı. Sanki bunda parmağı varmış gibi bakıyordu.
“Onun ölmesine sevindim.” Rahatladı. Babamın ölmesi için yıkılmamı mı bekliyordu? “Ölmeden önce biraz acı çekmesini isterdim. Kolay bir ölüm olmuş.” Alnından tek kurşun, babam için ödül gibi bir sondu.
Her bir hücrem rahatlarken bakışlarım düşüncelere daldı. Gitmiş miydi gerçekten? Ölmüş müydü?
“Babamı bir türlü öldüremedim. Douglas’ın yapması rahatlattı.” En azından onun pis kanı elime bulanmamıştı. “Her şey bitti.” Bunu dile getirmek bile gerçekçi gelmiyordu. Doğduğum andan itibaren ayağıma dolanmış o adamdan sonsuza kadar kurtulmuştum.
“Herkes iyi ve babam öldü.” Kafamı arkamdaki yatak başlığına yasladım ve sessizce onu seyretmeye başladım. Acelem yoktu ve ağır ağır ona bakmak, benim bedenimdeki acıların ağrı kesicisiydi.
Yorgundu. Birkaç günde zayıflamış mıydı?
“Diğerlerine haber vereyim.” Bakışlarını kaçırıp kucağımdan indi ve yataktaki silahını aldı. Kapıya bakıp dururken yanımdaki yastığın altındaki hançeri çıkarttı. İkisini kucağıma bıraktı.
“Ben baygınken biri beni öldürmeye mi geldi?” Sorumu cevapsız bırakırken bakışları etraftaki dağınıklıkta gezindi. Sol bileğine parmaklarını dolayıp okşarken kolu sıyrıldı ve bileğindeki çürük yeşile çalan morluğu gördüm. Daha düşünemeden eğilip bileğini tuttum.
Acım umurumda bile değildi.
“Bu ne?” Bakışlarım onu bulduğunda kaşlarını çattı ve bileğini kurtarmaya çalıştı. “Valeria, bu ne dedim?” Etrafın dağınıklığı, yerdeki kan, onun silah ve hançere güvenerek yanımda kıvrılması…
Beni koruyordu.
“Abime bakacağım, bırakır mısın?” Bileğini serbest bıraktığım an yataktan uzaklaştı. Saçlarını tekrar sıkı topuz yapıp bağlarken derin bir soluk aldı. “Geleceğim tekrar. Kapıda adam var. Yani güvendesin.”
“Ama sen değilsin.” Arkasını döndüğü anda, dudaklarımdan dökülmüştü. Onun yanından ne zaman ayrılıp geri dönsem yaralanıyordu. “Burada güvende değilsin.”
“Hiç kimse Bratva’da güvende değil.” Kapıyı açıp çıktı. Ona karşılık vereceğim her cümlem, çarptığı kapıyla sessizliğe gömüldü.
VALERİA
Mutfağı es geçip oturma alanına yöneldiğim sıra koltukta oturan Raskol ve Yegor’u görmek tadımı kaçırmıştı. “Dinlenmen gerekiyor.” Diyerek onlara yaklaştım.
Raskol, yüzündeki morluklara nazaran iyi duruyordu. Hala eşofmanlarını çıkartmadığını görmek rahatlatıcıydı. Fedor vurulduğu günden bir gün sonra işe gitmeye kalmış olduğundan ikisi de yaralanınca dinlenmeyi düşünmüyormuş gibi geliyordu.
Yegor, onun aksine jilet gibiydi. Tam bir Pakhan gibi duruyordu.
“Bratva dinlenmez.” Dedi Yegor buz gibi ifadesizliğine eşlik eden duygusuz ses tonuyla. Hafızamı kaybettiğim yalanına inanmış olduğundan ona diklenmek istemiyordum.
“Bratva dinlenmeyip bizi korusun. Abimin dinlenmeye ihtiyacı var amca.” Raskol’un yanına oturup görebileceğim bir yara aradım, ancak hepsi tişörtünün altında kalmıştı.
“Ümit Karan’ı ne yapacağız?” diye sordu amcam. “Oğlu burada. Zamanında sağ kolu olan adamın oğlu…Onun oğlunun sağ kolu gibi davranandan bahsediyorum. O da Sergei’nin evindeymiş.” Faruk’tan haberi vardı tabi ki. Doktor onun safındaydı.
“Ümit Karan öldü.” İkisinin bakışları bana döndüğünde gözlerimi kıstım. Ne Sergei ne de Douglas dedikoducu değildi anlaşılan. “Şu İtalyan vurdu onu.”
“Senin dostun olan İtalyan.” Dedi Yegor iğneleyici bir şekilde.
Acaba ben Bratva değil de Capo’nun ailesinden biri olsaydım nasıl bir hayatım olurdu? Amcam ve ikna ettiğim diğerlerinin yaptığı gibi dışlanır mıydım?
“Evet. Dostum olan İtalyan, dostun olan Ümit’i vurdu.” Dedim daha fazla dayanamayarak. “Umarım üzülmemişsindir.” Gözlerindeki öfkeli o ateş parıldarken dudaklarımı kıvırdım.
“Sonuçta İtalyanlardan ziyade Türk mafyasıyla dosttuk. Gerçi abimi öldürmeye çalışarak dostluğu bitirdi.” O şerefsiz hiçbir zaman dostum değildi ve olmayacaktı da. Ümit Karan, abimi öldürmeye çalışmadan çok daha önceleri kara listemdeydi.
“Yemek hazır.” Dedi Raskol, geçip giden mutfak ekibini bakışlarıyla takip ederken ayaklandı. “Yemeğe katılalım.” Sanki yaralı olan benmişim gibi dirseğini uzattı. Elimi dirseğine yaslarken onun bakışları amcama kaydı.
“Hadi Yegor.” Adını duymak amcamın öfkeli solukları eşliğinde homurdanmasına neden oldu. Geldiğinden beri kimse ona Pakhan dememiş, gözle görülür biçimde bundan nefret ettiğini göstermekten çekinmemişti.
“Jack.” Ufak çocuk durup bana baktı. Mutfak ekibinden birinin çocuğuydu ve arada buralarda gezinirdi. “Mutfaktakilere misafire yemek götürmemelerini söyle.” Başını sallayıp uzaklaştı.
Benim getirmediğim yemeği yememeliydi. Burası ne yaparsa yapsın düşmanlarının eviydi ve tıpkı benim ilk zamanlar yaşadığım gibi ona karşı da merhametleri yoktu.
Masaya yöneldiğimizde çoğu kişinin yerleşmiş olduğunu gördüm. Bizi görünce ayaklandılar, bu Pakhan oturana kadar yaptıkları bir saygı gösterisiydi.
Pakhan yoktu.
Amcam, birkaç adımı hızlı atarken dedemin her zaman oturduğu sandalyeye yöneldi. Bir insan niyetini bu denli belli edemezdi dedikçe amcam bunu yapıyordu. Buraya geliş amacının altını kalın çizgilerle çizip duruyordu.
Abim kolunu çektiğinde adımlarım duraksadı. Amcam, dedemin oturduğu sandalyeyi çekti sakince ve abim, kendisi için çekilmişçesine sandalyeye yerleşti. Amcam afallarken masadakiler Pakhan oturmuş gibi sandalyelerine çöktü. Ayakta amcam, Fedor ve ben kalmıştık.
Gülme Val. Sakın gülme.
“Oturursanız yemeğe başlayalım.” Dirseklerini masaya yaslayan Raskol önce Fedor’a sonra bana baktı. Onun her zaman oturduğu sandalyeyi çekip oturduğumda yanımdaki her zamanki yerime Yaroslov oturdu. Normalde oturanlardan biri olmazdı.
“Emredersin Pakhan.” Dedi Fedor alaylı ses tonuyla ve tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Amcam, pes edip Fedor’un yanındaki boş sandalyeyi çekti ve huysuzca oturdu.
Raskol’un, birkaç haftadır saldırıya uğramasının asıl nedenini artık daha iyi anlıyordum. Pakhan olma ihtimaliydi.
“Pakhan daha yaşıyor, Raskol.” Dedi amcam. Sanki onun yerine az önce oturacak olan kendisi değilmişçesine cık cıkladı. “Onun koltuğunda gözün mü var?”
“Bu koltuk zaten benim. Pakhan’ın kendisi seni Amerika’ya sürmeden hemen önce gözünün önünde tekrar tekrar duyurmamış mıydı?” Abim elini kaldırdığında masadaki sessizliği, çatal kaşık sesleri böldü. Kaşığımı alıp yemeğimi yemeye başladım. Bir süredir iştahım yoktu ve şu an aç hissediyordum.
Bratva’daki entrikaları umursamak içimden gelmiyordu. Bu yüzden koltuk savaşlarını umursamadan çorbamdan büyük bir yudum içtim.
“Söyle Dmitri.” Abim benim aksime hızlı bir şekilde çorbasını bitirirken kasesini kenara koyarak yemeklerden bazılarını servis tabağına dizmeye başladı. Hızlı yemek yiyordu ve uyandığından beri yaptığı tek şey yemekti. Onu o depoda aç bırakmışlardı.
Hakan’ın dinlendiğini bilsem de aç olduğunun düşüncesi bile iştahımı kaçırdı. Yemek hızlı biterse ona da bir şeyler hazırlamalıydım. Gücünü toplayıp kendine gelmeliydi.
Masaya odaklan Valeria.
“Sizi kaçıran adamı bulamadık. Tüm Rusya’yı aradılar.” Dmitri, Ümit’i bulamadığı için mahcup gibi görünüyordu.
“Öldü.” Dedim abimden önce. Tüm bakışlar bana çevrildiğinde suyumu yudumlayıp bakışlarının keyfini çıkarttım. Evet o piç gebermişti. “Gerardo sıktı.”
“Cesedi bulamadık.” Dedi Dmitri. “Emin misiniz?” Sesinde şüphe yerine onun öldüğüne dair kanıt isteyen o meraklı tını vardı.
“Gömdüler. Sergei’nin topraklarında. Ona söylersen seve seve mezarı açabilir. Gerçi onun yüzünü tanıyamayabilirsin.” Masadaki sessizlik büyürken bakışlarım amcama kaydı. Sergei’nin adı keyfini kaçırmış gibiydi.
“Dün sigara içerken zippom elimden kaydı.” Amcam tek kaşını kaldırdığında iç çektim. “Benzin bidonu da yanlışlıkla onun üzerine dökülünce…Yanlış hatalarla yandı.”
“Yandı mı?” dedi Dmitri.
“Sakarım.” Başımı tekrar ona çevirdim. “Bilirsin Dmitri. Sakarlığımdan yanıp tutuştu. Tabi Gerardo dayanamayıp sıktı kafasına.”
“Sakarlıktan mı?” dedi Yaroslov.
“Tüm iyi niyetimle söylüyorum. Evet.” Yaroslov gözlerini kısarak Raskol’a baktığında Raskol aynı bakışla beni inceliyordu. “Sakarlığım için doktora gitmemi söylüyordu Pakhan. Onu dinlemeliyim sanırım.”
“Sergei, o Ümit’in eski sağ kolunun oğlunu da korumuyor mu şu an?” Amcam, odağını tekrar Hakan ve Faruk’a yönlendirmişti. Amacının ne olduğunu anlayabilmek için gözlerimi kısarak onu seyretmeye başladım.
“Faruk.” Dedi Raskol. “Karanbey’in kardeşi ve depoda bizi tuzağa düşürdüklerinde onu yem olarak kullandılar. Ölmek üzereydi. Ümit’le bağlantısı bu kadar. Onun adamı olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Hayır Türk mafyasını niye bu denli kolladığınızı merak ediyorum.” Dedi amcam. “Bize bu denli zarar vermişken.” Bakışları bana döndü. “On dört yıl seni hapsetmişlerken.”
Siktir et Valeria. Anlasın. Kanıtın olmasına gerek yok. Onu hatırladığını söyle.
“Korunan Türk mafyası değil. Umurumda bile değiller.” Dedi Raskol. “İçlerinden bir tek Ferhat’ı severim. Onun dışındakiler umurumda değil.” Kaşlarımı çattım.
Bakışları beni bulduğunda neredeyse tüm adamların Pakhan’la konuşmalarımıza şahit olduğunu öğrenmediğini anladım. Pakhan’ın Hakan’ı bildiğini ve Capo’dan yardım alacak kadar onlarla yakın olduğumu öğrenmesini… Hiçbirini daha öğrenmemişti.
“O zaman içeride iyileşmesini beklediğimiz adamın ölümünde sorun görmüyorsun, yanlış mıyım?” Bakışlarım hızla amcama kaydı. Niye gelen geçen Ümit’in hesabını Hakan’a kesiyordu? Ümit’in oyunlarına yıllarca boyun eğenler cezasını Hakan’ın üzerine atıyordu.
“Evet. Yanlışsın.” Daha fazla dayanamıyordum. Bakışları beni bulduğunda çenemi dikleştirdim. Bu adama karşı o kadar nefret doluydum ki Ümit’e hissettiklerim yanında sevgiymiş gibi kalabilirdi.
“Yanlış olanın ne olduğunu söyle o zaman.” Dirseklerini masaya yaslayıp parmaklarını kenetledi. Bana bakarken bile tepeden bakıyormuş gibiydi ve hareleri beni aşağılıyordu.
“Beni Türkiye’de koruyan adam hakkında ölüm kararı alamazsın. Sırp kartelleri saldırırken bizi yine koruyan oydu.” Amcam ağır ağır başını salladı. “Bratva’ya babası zarar vermişken o daima Pakhan ve ailesinin arkasını kolladı.”
“Belki de güveninizi kazanmak için yaptı tüm bunları.” Öfkeli bir soluk alırken önümdeki kâseyi kafasına atmama ramak kalmıştı. “Oğullar babalarının kopyası derler.”
“Çok şükür ki Fedor senin kopyan değil amca.” Dedi Raskol. Fedor boğazını temizledi.
“Ben daha yakışıklıyım.” Dedi gerginliğe rağmen keyifli bir sohbetteymişçesine. “Bir de yıllık kazancım, koca bir bölgeden kazanmandan çok daha fazla.” Yegor başını çevirdiğinde Fedor’un bakışları saf nefretle çevrelendi.
Ailesini öldürmeye çalışan adamla aynı sofrada otururken rahat görünmüyordu. Peki niye hala dediğini yapıp Yegor’u öldüremiyordu? Şu an gözlerindeki ifade bile Yegor’u öldürmesine yetecekken onu durduran neydi?
“İkinizde olanı görmüyor musunuz? Yoksa Pollyanna mı olmaya karar verdiniz? Bratva’yı böyle mi yöneteceksin?” dedi küçümsercesine.
“Maksim uyanacak. Bratva’yı kaldığı yerden o, yönetecek.” Raskol, kaşlarını yukarı kaldırdı. “Pakhan’ın ölmesini ister gibi bir halin var amca.” Raskol’un bana karşı gülümseyen ve daima şefkatli yanının ardında o karanlık kimliği olduğunun bilincindeydim. Şu an bakışları, tavrı, hareketleri o karanlığın yansımasıydı.
“Kendi babamın ölmesini istemiyorum. Varsayımları konuşalım diyorum yalnızca. Pakhan uyanamayabilir Raskol.” İrkildim. Dedemin uyanması lazımdı. “O zaman ne yapacaksın?”
“Bunu o zamanki Raskol düşünür amca. Daha birkaç gün önce ölümden döndüm. Zehirle. O zehrin ne olduğunu araştırdılar.” Amcamın rengi solduğunda abim suyunu yudumladı. Konuyu profesyonel bir şekilde o kadar hızlı değiştiriyorlardı ki aralarındaki bu maçı şaşkınlıkla takip ediyordum.
“Senin sattıklarından biri.” Fedor yandan babasına baktı. “Ümit’in eline nasıl ulaştı baba?” Bu tarz problemleri yalnız konuşmayı tercih etmelerine rağmen bunu masadaki herkesin gözü önünde yapıyorlardı.
Yegor’un itibarını yerle bir etmeye çalışıyorlar Valeria.
Arkama yaslanıp kaşığımı bıraktım. Hakan açken yiyemeyeceğime göre ona yemek götürdüğüm zaman atıştırırdım. Hem masada yemekten çok daha önemli konu vardı.
“Ticaretimi adamlarım yönetiyor ve kime ne sattıklarını umursamıyorum. Para akışı varsa, benim için tamamdır.” Yani özetle ben suçsuzum diyordu. Suçsuz görmesem inanabilirdim.
“O zaman araştırmanı istiyorum amca.” Raskol otoriter ses tonuyla başını salladı. “Adamların Pakhan’ın aylardır aradığı adama nasıl zehir satabildiğini sorgula. Senin emrin Ümit’i bulmak üzerine olmalıydı. Adamların onu gördüğü ilk yerde veya onunla bağlantılı olan ilk ticarette sana haber vermeleri gerekiyordu. Adamlarına sor bakalım. Sonuçta sen Ümit’in bulunmasını istiyorsun. Senden onu saklayanları cezalandırman gerekir.”
“O kolay.” Dedi amcam. Sanki ona ne yapacağını emreden yeğeninden nefret etmiş gibi burnunu çekip boynunu kütletti.
“Kolay. Üç gündür bizi kaçıran adama yardım edenleri buldunuz mu amca? Ben yokken gelmişsin madem, bulabildin mi?”
“Beni mi sorguluyorsun?” Amcam sinirlenmeye başlıyordu.
“Pakhan’ın sözde oğlunun yeteneklerini görmek istiyorum.” Raskol’un sesine yansıyan acımasızlıkla birkaç saniye onun yüzünü seyretmeme neden oldu. Dedem emirler yağdırırken böyle görünüyordu.
Raskol bir Pakhan gibi görünüyordu.
“Kendi babasının bile öldürmek istediği adam için kendi kanınızı mı sorguluyorsunuz? Adam psikopatın tekiymiş. Bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor ve işe de yarıyor gibi.” Önündeki kâseyi kenara koyup servis tabağına et koydu.
Kendi babasının bile öldürmek istediği adamı, Bratva’daki kimseye değişmezdim.
Abimin veya diğerlerin ne düşündüğünü bu konuda pek umursayamıyordum. Hakan, babasının kurbanıyken yeteri kadar cezasını çekmişti ve şimdi onu öldürerek bu sonunu getirmelerine izin vermiyordum.
“Kendi babası, oğlunu öldürmek istiyordu, evet. Peki dün gece Karanbey’in odasına giren adamın ne olacak?” Su içmek için kalkmamış olsaydım onu öldürtecekti. “Pakhan’ın misafirini öldürmeye çalışmadın mı? Hani Pakhan’ın sözü, yazılı bir emirdi? Pakhan’ın sözünü mü çiğniyorsun amca?”
“Ailemi tehdit eden her şeyi yok etmek benim hakkım Valeria.” Dedi büyük bir özgüvenle. Fedor’un ellerini yumruk yaptı.
“Bende.” Amcam kaşını kaldırdığında öne eğildim. “Bende ailemi tehdit eden herkesi yok edebilirim. Beni delirtme. Bir daha onun peşine birini göndereyim deme.” Elindeki çatalı ve bıçağı sertçe bıraktığında çınlaması tüm çatal bıçak seslerini kesti.
“Sakın bir yabancı kahraman için,” Kahraman derken parmaklarını tırnak işareti gibi kıvırıp alayla güldü. “Kendi kanına emir yağdırma.” Dudaklarımı kıvırdım.
“Unuttun mu? Benim kanım bozuk amca. Gayrimeşru olunca böyle oluyor sanırım.” Başımı salladım. “Pakhan’la da konuştum.” Bakışlarım masadaki kaçamak bakışlara sıra sıra değdi. “Bazılarınız Raskol ve Karanbey’i aramaya gittiğiniz için bilmiyorsunuzdur.”
“Ne konuştun?” dedi Raskol. Yemek yemeyi kesmiş, meraklı bakışlarla bana bakıyordu. Gözlerime baktıkça bakışları sertleşti.
“Karanbey’in, Pakhan’ın damadı olduğunu konuştuk.” Raskol uzanıp suyunu içerken göz ucuyla diğer adamlara baktım. Kimisi şaşkın kimisi öfkeliydi.
“Sizleri düğünüme çağıramadığım için üzgünüm.” Yalandan suratımı astım. “Burayı hatırlamak biraz uzun sürdü.”
“Kardeşimin tuhaf ve iğrenç istekleri olabiliyor.” Raskol’un huysuz sesine kıkırdamak istesem de kendimi durdurdum. Ciddi bir konudan konuşurken gülmeye başlayamazdım.
“O, Pakhan’ın damadı falan-”
“Sana fikrini danışmadım amca.” Sözünü kesmemden hoşlanmadı. “Sana yapmaman gerekeni söylüyorum.” Çenemi dikleştirdim. “Hepinize söylüyorum. Kocam aileden. Sizin ne gördüğünüz umurumda değil.”
“Valeria.” Abim öne eğildi ve boğazını temizledi. Susmamı istiyordu. Tersine yeni başlıyordum.
“Bazı şeyleri netleştiriyorum. Eğer herkesin emin olması gerekenlerin altını çizmezsem, hatalar yapılır. Ben hata istemiyorum.” Amcamın gözlerine baktım.
“Bir daha ona yaklaşırsan Fedor’un ailesini yakmaya çalıştığın gibi seni yakarım.” Masa buz keserken abimin sessizliğinden cesaret bulup konuşmaya devam ettim. “Adımın üzerine yemin ederim amca. Bu seferki sakarlık olmaz.”
Fedor karşımda şaşkınlıkla karışık keyifli bir ifade takınmıştı ve arkasına yaslanarak bardağını yudumluyordu. Babasına karşı çıkışımdan hoşlanmıştı.
“Nasıl yapacaksın bunu? İtalyan dostlarından mı yardım isteyeceksin?” dedi küçümsercesine. Ona ne söylersem söyleyeyim kibri onunlaydı. “Senin yaşından daha çok bu işlerdeyim. Böyle cesaretle konuşanlara ne yaptığımı öğrenmek ister misin?” Tehdidi tüylerimi ürpertti.
“Yegor!” dedi uyarırcasına Raskol. Amcamın harelerinde kana susamışlık vardı. Birkaç saniye duraksayıp korkuyla geri çekilmeme neden olacak o karanlığın, üzerimdeki etkisini fark etmiş gibi sırıttı.
“Pakhan yokken buradaki herkes itaatsiz ite dönmüş. Böyle mi Pakhan’ın yerini dolduracaksın?” Cık cıkladı. “Hepinizin boyun eğmesi için itaat etmeyenlerin boyunları kırılmalı.”
“Kendi kuralların için evine dön.” Dedi Raskol öne eğilirken. Gergindi ve her an cinayet işlemeye hazır gibi bıçağını sıkıca tutmuştu. “Buradan sürüldün. Unuttun mu?”
“Burası benim evim.” Dedi bağırarak. Kontrolü dağılıyordu. Raskol bundan keyif alırcasına sakince bakmaya devam ediyordu. Amcamı delirten Raskol’un bakışlarındaki gerginliğe nazaran yüzündeki ifadesizlikti.
“Burası atıldığın ev.” Raskol bakışlarını bana çevirdi. “Kardeşim herkesin gözü önünde tüm Bratva’nın şahitliğinde aileye kabul edildi. Dediğim gibi erkek seçiminde dünyanın en zevksiz insanı olabilir.” Durduk yere laf atıyordu. “Onu da böyle kabul edeceğiz.” Uyuz herif.
“Bratva hiçbirini kabul etmeyecek. Ne Fedor’un ailesini ne de onun zevksiz seçimlerini.” Kâseyi cidden amcamın kafasına atmak için uzandığımda Yaroslov bileğimi tutup durdurdu beni.
“Bratva’yı ben hallederim amca. Sen kendi bölgene dön.”
“Siktir git.” Amcam hiddetle masadan kalktığında abim onu umursamadan bıçak tutan elini gevşetti ve önündeki yemeği sakince yemeye devam etti. Kimse bunu garip karşılamadı, ona eşlik ederek az önceki sohbet yaşanmamışken yemeğe odaklandılar.
Dengesizliğim baştan sona Bratva’nın dengesizliğiydi. Bu kadar hızlı duygu değişimlerine uyum sağlayamadan abim bakışlarını bana çevirdi.
“Onu affettin mi?” Bu sorunun cevabına, nasıl evet veya hayır diyebilirdim ki? Hayatım boyunca ailemi bulma hedefim dışında aldığım her bir karar anı kurtarmaya yönelik olmuştu. Şu an Hakan’ı affedip affetmediğimi bilmiyordum. Düşünecek boş bir anım olmamıştı.
“Affetmek üzeresin.” Dedi Raskol. Masadaki tek tük sohbete nazaran bizimki duyulmayacak şekilde kısık ses tonuyla konuşuyorduk. İtiraz etmek istedim. Yapamadım.
Onu affetmek istiyordum, çünkü bir kez daha unuttuğum bir gerçeği anımsamıştım. Ölüm vardı.
Asla kazanamayacağım savaş, ölümün kendisiydi.
Her şeyimi kaybettiğimi düşündüğüm o Çetin evinde yapayalnızdım. Şimdi etrafımdaki adamlar bir parça da olsa bana aydınlık veriyor olsa da bana yalnız hissettirmeyen yalnızca Hakan’dı. Varlığıyla yalnızlığıma ortak olan o adam içerideydi ve onu tekrar kaybetmekten korkuyordum.
“Affetmek mi bilmiyorum. Yalnızca onu kaybetmek istemiyorum.” Bunun için kendimi niye kötü hissetmek zorundaydım? Onu affetmeye çabalamakta sorun olan neydi? Onu seviyordum.
Geçmişteki kırgınlığıma rağmen hala sevemez miydim?
“Pakhan’a söylediğim için kızdın mı?” Abime, Pakhan’ın beni bildiğinden bahsetmeli miydim? Kendine gelmeye yeni yeni başlıyordu ve sorunlarla onu boğmak hiç mantıklı değildi.
“Hayır.” Başını sağa sola sallarken bakışları dalgınlaştı. “Onunla her şeyi yoluna koyacaksan acele et. Su ısınıyor Valeria.” Bunun anlamı ortalık karışacaktı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
“Ben ona yemek götüreyim.” Başını salladı. Oturduğum yerden kalkarken az önceki cesaretim dağıldı ve kaçamak bakışlarla baktım etrafıma.
“Afiyet olsun.” Fedor ayağı kalkarken bakışlarım ona kaydı. Başıyla içeriyi işaret etti. “Hadi sana eşlik edeyim.” Dudaklarımı kıvırırken yavaşça yan yana masadan uzaklaşmaya başladık.
“Babam tehlikeli Valeria.” Ellerini belinde birleştirip etraftaki adamlara baktı. “Çok tehlikeli.”
“Ondan korkuyor musun?” Başını hızla sağa sola salladı. Hareleri beni bulduğunda hareketinin aksine korku gibi garip bir duyguyla karşılaştım. “Onu öldürmek istiyorsun ama yapamıyorsun.”
“Öyle.” İç çekip işaret ve orta parmağını birleştirip şakağını dürttü. “Onu öldürmek için her karar aldığımda zihnim bedenimi kilitliyor. Yıllar geçse de ona tutsak bir zihnim var.” Babasının yanında rahatsız duran bedenini anımsadım. Onu öldürmek isterken başka bir yanı babasına zarar vermeden korkuyor muydu?
“Anlamıyorum.” Diyerek kaşlarımı hafifçe çattım.
“Bende anlamıyorum. Masada söylediklerin kadar söylemediklerinde var. Gözlerinde görüyorum bunu. Babamı niye öldürmediğimi düşündüğün için açıklamak istedim. Gerçi seni ilgilendirmiyor.” Sonlara doğru eski Fedor’un alaycı ses tonu cümlelerine bulanmıştı.
“Belki babanı öldürecek biri çıkar.” Kaşları hafifçe yukarı doğru hareketlendiğinde göz kırptım. “Ben katil değilim. Öyle bakma. Ailen nasıl?”
“Korkuyorlar ama cesurlarda.” Dedi pişmanlıkla. Onların yanına babası geldiğinden beri gidememişti. Güvendelerdi ve yine ondan uzaktaydılar.
“Senin gibi yani.” Omzumu omzuna çarptığımda dengesini kaybetti ve büyük bir vazonun olduğu sehpaya çarptı. Vazo yere düşüp paramparça olduğunda olduğu yerde kıpırdamadan gözlerini kapattı. Ne olduğunu soramadan Varvara’nın bağırışını duydum.
Manyak kadının her yerde kulağı vardı.
“Kaç kurtar kendini.” Hızla arkasını döndüğünde Raskol içeri girmişti. Fedor’u tutup yanıma çektim ve olabildiğince vazodan uzaklaştırdım. Abim şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken kırılmış vazoya yaklaştı.
“Vazo mu kırdınız yine?!” Varvara elindeki kepçeyle çıktığında bakışları üçümüzde gezindi. Fedor, Varvara’dan korkmazdı ama onun bıktıran o konuşmalarından nefret ederdi. Bu yüzden susmuştu. Asla vazoyu kıranın kendisi olduğunu söylemeyecekti.
Sen, onu ittin diye vazo kırıldı Val. Sakarlığını yine konuşturdun.
“Varvara?” Bakışları bana kaydığında başımla abimi işaret ettim. “Yaralı diye ayağı takıldı. Kırdı vazonu.” Raskol kaşlarını çatıp bana döndüğünde Fedor gülmeye başladı. Masada bana zevksiz dediği için alacağım maksimum intikamım buydu.
“Kendini iyi hissetmiyor musun?” Varvara’nın öfkesi silinirken kepçesini indirdi ve Raskol’a yaklaştı. Elinin tersini onun alnına yasladı. Anne şefkatiyle inceledi yüzünü.
“İyiyim. Bu ikisi kırdı suçu bana atıyor.” İlk şaşkınlığı atlatan Raskol eliyle bizi işaret etti. “Beni bahane ediyorlar.” Varvara bana döndüğünde çenemi titretmeye başladım.
“Benim kocam içeride yaralı. Sürekli benimle uğraşıyorsun abi.” Aniden bağırıp yalandan gözlerimi sulandırırken Raskol şaşkınlıkla irkildi.
“Siz yokken neler yaşadık biz, biliyor musun? Varvara abime bir şey söyler misin? Zaten yeterince toparlayamadım.” Yalandan akıttığım gözyaşımı işaret parmağımın tersiyle sildim.
“Sen mutfağa geç. Aldırma ona.” Varvara nazikçe omzumu okşadığında yalandan burnumu çektim. “Raskol, ne diye Valeria’yla uğraşıyorsun? Yaralısın demem, geçiririm kepçeyi.” Geri geri yürürken Varvara’nın arkasını dönmesini fırsat bilip gülümsedim.
“Sen bittin.” Dedi Raskol başını sallarken. Varvara acımadan koluna kepçeyle vurdu.
“Kızı rahat bırak dedim.” Raskol kolunu tuttuğunda göz kırpıp hızla kaçtım oradan. Varvara, Raskol yaralı diye ona bir şey yapmazdı. Anca konuşup duracaktı. Bu da abimin cezasıydı.
Mutfakta hızla yenilecek ne varsa tepsiye dizdim ve Hakan’ın olduğu odanın kapısının önüne geldim. Güç bela dirseğimle açtığım kapıdan içeri süzüldüğümde Hakan uyuyordu. Normalde uykusu hafif olsa da aldığı ilaçlar onun derin uyumasına neden oluyordu.
“Hakan.” Kapıyı ayağımla kapatıp odanın kenarındaki çalışma masasının üzerine tepsiyi bıraktım. Yatağa yaklaşıp elimin tersini alnına yasladım. Ateşi yoktu.
“Hakan.” Yatağın kenarına kalçamı yasladığımda avucumu yanağına kaydırdım. Yanağını avucuma yaslayıp iç çekti. “Bir şeyler yemelisin.” Sağlam elini kaldırıp elimin üzerine koydu.
“Karım?” Suratını buruştururken birbirine değdirdiği ellerimizi yanağıyla yatak arasında sıkıştıracak şekilde yatakta döndürdü bedenini. Elimi çekmeye çalıştığımda izin vermedi. “Artık elin benim.”
“Bir elim kalmıştı zaten almadığın. Hadi kalk.” Sargıların kapatamadığı sırtındaki yeni yaralarla kaşlarım çatıldı. Ümit’in yaptığı bir yara değildi. Sırtında üç ayrı yerde bıçak yarası vardı. Kapanmış olsa da bu üçü diğerleri kadar yeniydi.
“İlaçlar her neyse uyuşturuyor beni.” Dedi iç çekerken. Gözlerim onun tenindeki o üç bıçak yarasında gezinmeye devam ediyordu. Yokluğumda yaralanmış mıydı? Belki de ölümden dönmüştü.
“Uyandığın için kesecekler azar azar. Birkaç gündür serumla besleniyorsun. Kalk zorla da olsa birkaç lokma ye.” Kalkmadı. “Bende açım. Yemek için seni bekledim.” Hakan gözlerini açıp bakışlarını bana çevirdi.
“Aç mısın?” Başımı onaylarcasına salladığımda elimi serbest bıraktı. “Desene açım diye.”
“Dedim ya.” Yataktan doğrulmaya kalktığında tekrar acıyla suratı buruştu. Sırtına elimi yaslayıp doğrulmasına yardımcı oldum.
“Daha önce açım demeliydin.” Ayağını yataktan sarkıttı. “En son ne zaman yemek yedin?” Doğru düzgün yediğim tek şey Varvara’nın beni bulduğu her yerde ağzıma tıktığı poğaçalardı.
“Baban seni kaçırdı diye aç kalacağımı düşünmedin herhalde. Açım dediysem şimdi açım.” Doğrusunu bilmesine gerek yoktu.
“Biz yokken ne yedin o zaman? Sırala.” İnanmıyordu.
“Sandviç yedim. Sonra poğaça.” Duraksadım. Aralarda bolca kahve içmiştim. “Biraz daha poğaça ve kahve.” Hakan başını sağa sola sallayıp sağlam elinden güç alarak yataktan kalktı. Sendeler gibi oldu, iç çekip oturmasını sağladım.
“Yataktan çıkmana gerek yok.” Sırtını yatağın başlığına yaslarken bile acıyla çevreliydi çehresi. Hakan, acısını göstermekten kaçınan bir adamdı ve şu an gizleyemeyecek kadar canı yanıyordu belli ki.
“Poğaça ve kahve mi? Dünyanın en berbat beslenmesi.” Bana diyene bak. Ona cevap vermeden çalışma masasındaki tepsiyi aldım ve kucağına bıraktım.
“Kendin sürekli yemekleri geçiştirmek için kahve içerken hiç berbat beslenme demiyordun.” Bakışları tepsideki yemeklerde gezinirken kaşığını ona uzattım. “En azından birkaç lokma yedim ben. Sen günlerdir açsın. Kim bilir, sana ne verdi?”
Depoda ne yaşandığını abim anlatmamıştı. Hakan’sa yeni kendine gelmişti. Sadece o korkunç videoyu biliyordum. Geri kalan boşlukları tamamlamamı sağlayan yalnızca o video değildi. İkisinin yüzündeki morluk ve bedenlerindeki sargı bezleri tahminlerimi gerçeğe dönüştürmüştü.
“Ne vereceğine güven olmaz diye yemedik hiçbir şey. Şişeleri gözümüzün önünde açıyorlardı. Su dışında geri kalanlar tehlikeli diye ne o ne ben yedik.” Başımı sallayıp kaşığı çorbaya daldırışını seyrettim. Kolunu kaldırdığı gibi dudaklarından acı dolu bir tıslama döküldü. Boştaki sargılı eli karnının hemen üzerindeki sargıya dokundu.
“Bırak bana.” Kaşığı elinden aldığımda itiraz etmedi. “Hastalandığında veya yaralandığında nazını çekmeye alıştım ben.” Dudaklarının kenarları kıvrılırken ellerini indirdi.
“Nazlanmıyorum.” Dedi başını sağa doğru yaslarken.
“Tabi canım.” Dudaklarını araladığında çorbayı içmesine yavaşça yardımcı olmaya başladım. “Nazlı mafya lideri mi olur?”
“Yaralıyım ben. Benimle uğraşma,” Ağzına bir kaşık daha çorba tıktığımda gözleri kısıldı.
“Yemek yerken konuşulmaz. Yemekler küser sana.” Bunu Faruk’tan öğrenmiştim. Ne zaman bir sohbetten kaçmak istese kullandığı kaçış yolu bu olurdu.
“Yemekle boğulmamı mı istiyorsun?” Cevap vermeden bir kaşık çorba daha uzattım. İtiraz etmeden yudumladı.
“Sessiz olur musun?” Çorbasını tamamen bitirdiğinde etlerden birini ufak parça keserek çatalla ona uzattım. Bir ona bir kendime derken sessizlik içinde yemeğe devam ettik. Sessizlik sanki büyük bir hesaplaşmadan hemen önce ikimiz için bir kaçıştı.
“Konuşmamız lazım.” Dedi biten yemek sonrası. Neyle ilgili olduğunu sormak istedim. Sormak içimden gelmedi. Başımı onaylamakla yetindim.
Ona babasını yaktığını söyleyecek misin Val? Yoksa bebek gibi bu da mı sana kalan bir sır olacak?
“Amcam seni öldürmekte ısrarcı. Bir şekilde toparlanıp dönmen lazım Hakan.” Kaşları ağır ağır çatıldı. Onunla dönmemi istediğini biliyordum. “Deniyorum.”
Onu affetmek için her bir hücreme söz geçirmeye çalışıyordum. Bir yanım ona özlemimden boynuna atlamak isterken diğer yanım mantığını konuşturuyordu. Daima hayatta kalmamı sağlayan o mantığa ihanet edersem duygularıma boyun eğebilirdim.
O mantığı bastırmak çok zordu.
“Yaralıyım. Bir yere gidemem ki.” Suratını buruşturup acı içinde kıvranıyormuş gibi inledi. Yalancı. “Canım bu kadar yanıyorken gideyim mi? Şuradan şuraya gidemiyorum.”
“Canın bu kadar yanıyorken sen uyu, prenses. Ben sana bakarım.” Prenses dediğimi duyduğunda rolü son buldu ve ters ters baktı.
“Yine başladın.”
“Neye?” dedim anlamıyormuşçasına.
“Prenses demelere.” Oturduğum yerden kalkıp tepsiyi kucağından aldım ve onu süzdüm. “Şöyle bakma Valeria.”
“Nasıl bakıyorum prensesim?” Ağzının içinden küfür mırıldandığında kıkırdadım. “Sen dinlen.”
“Valeria.” Dedi bir kez daha. Omzumun gerisinden baktım. “Elini ödünç alabilir miyim?” Adımlarım durdu. Kalbim teklerken boğazını temizledi. “Bir keresinde sende elimi ödünç almıştın. Bu sefer ben almak istiyorum.”
İtiraz etmek istedim. Yüzündeki dinginlik ve samimiyet buna engel oldu. Bunu onun kadar bende istiyordum. Onun yanında olmayı ve kimse rahatsız etmeden sonsuza kadar böyle kalmayı…
“Sadece elim.” Diye mırıldandım.
“Sadece elin.” Dedi başını sallarken. Tepsiyi çalışma masasına bırakırken yatağın etrafını dolandım ve sırtımı yatak başlığına yaslayarak ayaklarımı uzattım. Yatakta kaydı, kafasını tereddütle kucağıma koydu. Her an ona duvarlarımı örecekmişim gibi temkinli hareket ediyordu.
Alnındaki uzamış saç tutamlarını geriye yaslarken kıpırdamayı kesti. Geçmişteki o tatlı anı gibi bakışlarını kaldırdı ve zaman yine onunlayken durdu. Kalbimin atışları kulağımda uğuldarken gözlerimi onunkilerden ayıramıyordum.
Sadece baktı. Konuşacak cümlelerini yuttuğunu görebiliyordum. Her ne söyleyecekse kendini durduruyor gibiydi.
Bir elimi istemiş olmasına rağmen ikinci elimi yanağından çenesine kaydırdım. Morluklar en çok sol yanağından çenesine doğruydu. Gözleri kapanırken yavaşça yutkundu.
“Uyanırsan ve ağrın olursa diye ilaç bıraktı doktor. İçmek ister misin?” Dudaklarında yorgun bir gülüş belirdi.
“Tı mayo lekarstvo, maya Valeriya.” Sen benim ilacımsın, benim Valeria’m. Göğsümden filizlenen tatlı ve sıcak duygularla ne diyeceğimi bilemedim.
Görmeyeli ağzı iyi laf yapar olmuş Val.
Heyecan her bir hücreme bulaşırken sakin kalmak zorlu bir sınavdı. Onun kelimeleriyle sarıp sarmalanmayı bile özlemiştim. Boğazımı temizledim. İpleri kendi elime almalıydım.
“Rusçan hala berbat.” Parmaklarıma dolanan tutamların yumuşak hissiyle dudaklarımı kıvırdım. Zamanı durdurup sonsuza kadar böyle kaygısız ve geçmişin gölgeleri olmadan kalabilmeyi diliyordum.
“Kıskanma Valeria. Derdimi anlatacak kadar Rusçam var ve bana yetiyor.”
“Derdin ne?”
“Sensizlik.” İkinci tatlı darbesiyle gülüşüm kendi özgür iradesini kullandı. Gözleri aralandığında dudaklarıma bakmaya başladı. Aptal gülüşüm onun dudaklarının kıvrılışına neden oldu.
“Buna düşeceğimi, düşünmüyorsun umarım.” Omuz silktiğinde keyifli ifadesi dağıldı ve dudaklarını birine bastırarak acısını gizlemeye çalıştı.
“Her yolu deneyeceğimi söyledim.” Dedi acısı geçer geçmez.
“Biliyorum.” Yüzündeki morlukları takip ederken boynundaki şeritlere kaydı gözlerim. “Abimin de morlukları var ve seninkiler daha kötü.” Sargıların kapatamadığı morluğa parmak ucumu sürdüm.
“Yılların öfkesini boşaltması gerekti. Yolun sonuna geldiğini biliyordu.” O yolun sonuna giderken yanında acı içinde oğlunu ve onun ailesini götürmeyi tercih etmişti.
“Sen ve Faruk bulunduktan sonra Ferhat aradı. Herkes iyiymiş. Ferhat’a sizden bahsetmem gerekti. Gelmek istedi. Asya ve Efe’yi yalnız bırakmamasını söyleyince vazgeçti.” Başını hafifçe salladı.
“İyi yapmışsın. Babam ölmüş olsa da biz dönene kadar Asya ve Efe’nin güvende kalması iyi olur. Bir de Asya öğrense paldır küldür Rusya’ya gelmeye kalkar. Burası onun için güvenli değil.” Burası hiçbirimiz için güvenli değildi.
“Ben sizi korurum.” Kaşlarını kaldırıp baktığında göz kırptım. “Koskoca Valeria’yım. Burada benim borum öter.” Hakan gülmeye başladığında gözlerimi kıstım.
“Bu sefer deyimi doğru söyledin.” Faruk’un cahil demeyeceği bir sürü deyim öğrenmiştim.
“Ben daima doğrusunu kullanıyorum.” Asla bunu yapmadığımı biliyor olsam da benim için doğruydu. “Senin kardeşin abartacak yer arıyor.” Faruk’un bilinçsiz yatan hali gözlerimin önünde belirdiğinde neşem tuzla buz oldu. Raskol ve Hakan bulunduğundan beri onunla kalan Gerardo’ydu. Ben burada ikisini korumak ve evdeki dengeyi sağlamak için kalmıştım.
“Yarın sabah kendini iyi hissedersen Faruk’a gideriz.” Az önce bile yataktan çıkarken doğru dürüst adım atamamıştı. Kendine uzun gelmesi uzun sürecek gibi görünüyordu.
“Tamam.” dedi iç çekerken. Bakışları dalgınlaşırken düşüncelerini okumak isterken buluyordum kendimi. “Çok kötü mü? Yani durumu.” Dedi dalgınca.
“Biraz.” Harelerindeki düşünceler dağılırken yerini acıya bıraktı. “Sırtındaki o cam parçası çıkartıldığında böbreklerinden birini kurtaramadılar. Almak zorunda kaldılar.”
“Ama hayatta ve iki böbrekten biri gitti.” Pozitif yanlara bakmaya çalışmasına engel olmadım. “En azından hayatta.” Diye mırıldandı. “Ölmesinden korkuyordum.”
“Bende.” Sadece Faruk’un değil, abimle onun da ölmesinden deli gibi korkuyordum. Herkes kurtulmuştu. Sanırım bu planlar kurarken kaldığım uykusuz günlere değmişti.
“Ölmenizden korkuyordum.” Harelerinde beliren umudu sessizce seyrettim. “Prenseslerimi kaybetmeye hazır değilim.”
“Prenses falan ayıp oluyor.” Kaşlarını çatıp gözlerini kapatsa da sesindeki titreyişi gizleyemedi. Ciddi kalmak için fazlasıyla çabalıyordu.
Çatık kaşlarına parmaklarımın ucunu sürdüm. İçimde filizlenen o isteğe boyun eğerek dudaklarımı çatık kaşlarının ortasına değdirdim. Titrek bir soluk aldı.
“Gözünü açma. Sana laf anlatmaktan yoruldum. Uyu.” Geri çekildiğimde dediğimi yapıp gözlerini aralamadan durdu öyle. “Ağrın var mı? Son kez soruyorum. Uyumadan ilaçlarından alabilirsin.”
“Artık acımıyor.” Diye mırıldandı. Kalbim tekledi. Hakan şaşkınlığımı fırsat bilip yan döndü ve sağlam kolunu belime sarıp yüzünü karnıma gizledi.
“Artık hiçbir şey canımı yakmıyor, Karım.” Yüzünü karnımdan uzaklaştırmak isterken kaskatı kesilmiştim. Karnıma kollarımı dolamaya çalıştığımda daima büyük bir boşluğa sarılıyormuşum gibi olurdu. Şimdiyse onun sarılışı bu boşluğu tıka basa doldurmuştu.
“Hakan.” Tepki vermeden sarılmaya devam etti. Gözlerim yanıyordu ve onun yaptığı bu hamleyi tahmin edemediğimden şaşkınlığımı üzerimden atamıyordum.
Bilerek mi sarılmıştı? Karnımdaki boşluğun kalbimi durmadan oyduğunu mu anlamıştı? Artık acımıyor, demesi bir tesadüf müydü?
Bilemezdi. Anlayamazdı.
Uzun bir süre kalbimin pır pır etmesine engel olamadan kalakalmışken zaman akıp geçti. Sonunda Hakan geri çekildiğinde tek kelime etmedi. Gözlerini de açmadı.
“Bugün burada kalacak mısın?” Artık değil.
“Abime bir kez daha bakmam lazım. Sen uyuyunca giderim.” Sonunda kelimeler dudaklarımdan döküldü.
“Gitme. Kal burada.” Gözleri aralandı bir kez daha. Gözlerinde kırgınlık vardı. Kaybettiklerine duyduğu pişmanlık, utanç…
“Öyle bakma Hakan.” diye mırıldandım.
“Nasıl bakıyorum?” dedi rutine dönmüş cümlelerimizi dile getirirken.
“Seninle sonsuza kadar kalmamı sağlayan o bakışlarınla bakıyorsun.” Bana öyle bakmamış olsa bile onunla sonsuza kadar kalmayı dilerdim.
“Benimle sonsuza kadar kalmanı istiyorum. Ama bunun için konuşmamız gereken tonlarca konu var. Bu yüzden bu gece kalmanı istiyorum.” Sadece bir gece. Geçmişin gölgesi ve kırgınlıkları olmadan tıpkı önceki gece onun yanında kaldığım gibi kalabilirdim yine.
“Sadece bir gece.” Dediğimde başını salladı.
“Sadece sen.” Doğruldu, yüzlerimizi aynı hizaya getirdi. Bakışlarında belirmiş sevgi o kadar yoğundu ki dudaklarımı birbirine bastırdım. “Sadece seninle geçecek saatler.”
Günler, aylar geçmiş, onsuz her gece huzursuz saatlere bulanmıştı. Şimdi yanımdaydı ve ruhuma işlenmiş geçmişin gölgesi bile onun uzattığı o ele, tereddütle yaklaşmama neden oluyordu.
Her şey yaşanmamışçasına onun kollarında bir ömür saklanmak istiyordum. Ne Türk mafyası ne İtalyanlar ne de Bratva. Hiçbirini umursamadan o aynalı odada kaldığımız zamanlara ışınlanmak istiyordum.
Tüm o karanlık ve kanlı dünyanın içinde apaydınlık kaldığımız o anlara ait görüntüler zihnimi işgal ederken başımı onaylarcasına salladım.
“Yaraların var. Bu yüzden kendi tarafında kal ki elim çarpmasın.” Hafifçe güldü. “Bile isteye yapmam Hakan, gülme. Yatak o kadar büyük değil.” Dağınık yatmaya başladığım için ona zarar vermek istemiyordum.
“Tamam.” Yatakta kendi kısmına kaydığında acısını hızla gizledi ve sırt üstü uzandı. Kalçamı kaydırıp tamamen yatağa uzandım. Yan dönerken başını bana çevirdi. “Elini ödünç verecektin.” Sağlam elini ikimizin arasında açtı.
“Bugün çok fazla isteğin var.” Elimi, eline kaydırdığımda parmaklarımızı birbirine kenetledi. Bu ufak dokunuş bile gözlerimi güvenle kapatmama neden oldu.
“Beni seyretme Hakan.” Sesini çıkartmadı. Bakışlarını üzerimde hissetmeme rağmen açıp bakmadım ona. Baş parmağı dairesel bir şekilde tenimde hareketlendi.
“Biraz yaklaşır mısın?” Dediğini yapıp gözlerimi aralamadan yaklaştım ona. Yan döndüğünü hissederken burnunun ucu alnıma sürtündü.
“Güzel kokuyorsun.” Yatakta biraz daha kaydım ve burnum omzuna değene kadar durmadım. “Saçlarını bağlamana neden olan herkesten nefret ediyorum.”
“Çok konuşuyorsun Hakan.”
“Susmamı mı istersin?” İç çektim. Konuşan tarafın o, olmasından memnundum. Dinleyen ben olduğum sürece konuşabilirdi. “Sesimi özledin mi?”
“Sesini niye özleyeyim? Unuttun mu? Çok konuşmazsın.” Hafifçe güldü. Burnu saçıma dokundu ve derin bir soluk aldı.
“Şimdi rolleri değiştirmişiz gibi geliyor.” Dudağını alnıma değdirdi. “Kelimelerle aram iyi değil. Biliyorsun.”
“Biliyorum. Az konuşunca seçtiğin kelimeler de o denli büyük yıkım getiriyor.” Yanımdaki bedeninin irkildiğini hissettim. Onunla iğneleyici konuşmak istemiyorken bile durmadan bunu yapıyordum.
“Yıkımlarımı toparlamak için buradayım.” Ona attığım her bir sivri sözü özümsüyordu ve hiçbir tepki vermeden devam ediyordu.
Gözlerimi aralayıp çenemi koluna yasladım ve bakışlarımı kaldırdım. “Sana acımasız davranıyorum.”
“Hak ediyorum.” Parmaklarımızı çözdü ve çenemi parmakları arasında sıkıştırdı. “Kabul ediyorum.” Parmak ucu, aynı nazik dokunuşla dudaklarıma değdi. Nefesimi tuttum. “Tek kelime etmiyorum.”
Onun harelerine ne zaman odaklansam etrafımdaki her şey silikleşiyordu. Dipsiz bir kuyuda karanlıktaydım. Etrafımdaki her bir aydınlık silinmiş, onunla o karanlığın içinde sonsuza kadar korkmadan kalabilirmişim gibi geliyordu.
“Sesini özledim.” Diye itiraf ettiğimde dudaklarında yorgun bir gülüş belirdi. “Gülüşünü de.” Bakışlarım dudaklarına kaydığında etrafımızı saran tüm uğursuzluklar silinip gitti. “Seninle olan her şeyi özledim.”
“Bu bir itiraf mı?” Eli özlemini çektiğim gibi ensemden boynuma doğru kaydı.
“Hayır. Durum değerlendirmesi. Seni özlediğim için yine senin canını yakacağım. Sözlerimle.” Kendimi durduramazdım. Tıpkı ona kırgın olduğum kadar özlem dolu oluşumu durduramadığım gibi.
“Durum değerlendirmenden çok memnunum.” Bakışlarımı kaldırdım. Dudaklarıma bakıyordu. Boynumdaki elini umursamadan başımı eğip gözlerimi kapattım.
Onu öpmeye henüz hazır değildim.
“İyi geceler Valeria.” Dudağı alnıma değdi ve boynumdaki eli uzaklaşıp ellerimizi kenetledi birbirine.
“İyi geceler prenses.”
🖤
Bölüm sonrası dinlenme köşesi
Sonraki bölüm düzenlenip gelecek bugün. Sadece saati belli değil. Beklemede kalın <3
KONUŞAMAYANLAR II - EKSİK YAKINLIK >>>>
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |