41. Bölüm

K27 - AİLE

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

🎵 Kargo - Yıldızların Altında 🎵

Selamlar, nasılsınız?

Finale çok yaklaştığımız için ellerim bölüm yazmaya bir türlü gitmiyor. O kadar çok sahne var ki hepsini yazmak isterken bir yanım bu serinin olacağı kitaplarının kalınlığından korkuyor.

Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete resmen :D

Bölüme geçiyorum. Lütfen yorumlarınızı ve bölümü beğenmeyi benden esirgemeyin <3<3<3

 

Adettendir, bir emoji alabilir miyim?

İyi ki varsınız.

 

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

27. BÖLÜM - AİLE

HAKAN

Sona geleceğimi hiçbir zaman düşünmemiştim. Daima savaşmalı ve savunmalıydım. Bunu ne zaman omuzlarıma yüklendiğimi bile anımsayamayacağım kadar uzun sürmüştü bu savaş. Ümit Karan, benim savaştığım kişiydi ve savunduğum annemle Ali'ydi.

Savaş bitmişti.

Mezarının başında dikildiğim adam, ardında kocaman enkaz bırakana kadar durmamıştı. Hayatımızı mahvedip cehenneme çevirmişti. Bundan pişman değildi. Hayır. Bu hikâyede pişmanlığı olan yalnızca bendim.

"Aslında gelmeyecektim." Geldiğimden beri ellerim cebimdeydi. Olduğum yere sinmiş, kalçamı kayalardan birine yaslayıp kara rağmen gizlenmeyen mezara dikmiştim gözlerimi.

"Niye geldiğimi bilmiyorum. Belki de sana son kez kaybettiğini söylemek içindir." İç çektim. Belki de onun mezarını görmek içindi. Emin olmak ve hayatıma devam etmek için buna ihtiyacım vardı. Gördüğüm video dışında onu saran toprağı görmek istemiştim.

"Bana yenilmedin. Sana yenilen bendim. Aldığım kararları bile manipüle edip beni senin gibi birine döndürdün. Zekiceydi baba. Taktir etmeliyim. Senin aksine ben düşmanımı taktir etmekten çekinmiyorum." Elimi cebimden çıkarttım ve iç cebimdeki sigara paketine uzandım.

"Karıma yenilmiş olman beni rahatlattı." Dudaklarımı hafifçe kıvırdım. "İlahi adalet diye bir şeyin olduğuna inanmazdım. Şimdi bakıyorum da Ali'nin ölümü de seninki de tam bir ilahi adalet. İkiniz de kendi sonunuzu yazdınız." Hafifçe kahkaha attım ve dudağıma yasladığım sigarayı yaktım.

"Kadınları daima küçümserdin. Sonunu karım getirdi. Siktir. Bu egonu zedelemiştir." Sigarayı içerken omuzlarım sarsılıyordu. Dumanı serbest bırakırken gökyüzüne baktım. Bugün hava soğuk ve soğuktu.

Rusya'dan nefret ediyordum.

"Soğuk sevmiyordun değil mi?" Başımı eğip toprağa baktım. "Bu yüzden verdiğin cezaların sonu tüm gece soğuktan titremekle ilgiliydi." Ayakkabımın ucuyla karla örtülmüş toprağa vurmaya başladım.

"Soğuk bir ülkede gömüldün be peder. Bana verdiğin cezalara karşılık ölümüne rağmen devam eden sonsuz bir ceza. Cehennemi ayaklarına getiren karımın topraklarında soğuk toprağın altındasın." Tekrar kahkaha attım. Oturduğum yerden kalkıp mezar, ayaklarımın dibinde olana kadar yaklaştım. Gülüşüm silindi.

"Hangisi daha kötü diye düşünüyorum. Bana yaptıkların mı? Karıma yaşattıkların mı? Tam bir göttün baba." Çömelip elimdeki sigarayı onun mezarına bastırdım ve son sigara dumanının dudaklarımdan sıyrılmasına izin verdim.

"Senin yüzünden o kadar şey kaybettim ki bundan sonra kaybeden olmayacağım. Siktiğimin kötülüğünden de yüklerinden de bıktım." Sigara izmaritini bıraktım.

"Ben başka bir seçeneği seçecek kadar güçlüyüm, senin aksine." Daima bana gösterilen iki seçenek olmuştu. Ya babam gibi olacaktım ya da onunla savaşıp annemle Ali'yi koruyacaktım. Valeria gelene kadar iki seçeneğin dışında başka seçeneğim yok sandığım için dibe battıkça batmıştım.

Başka bir seçenek daha vardı.

"Karısını üzen ve çocuklarına berbat davranan bir adam olmayacağım. Senin gibi biri olmamak... Yanlış anlama. Senin gibi olmayacağım diyerek yeni bir savaş başlatmıyorum." Öne eğildim. Sanki babamla göz teması kuruyordum.

"Ben asıl ben olmak istiyorum. Ne senin gibi biri olmamaya çırpınan zavallı o çocukluğum ne de birilerini korumak için kendini karanlığa boğan aptal bir kahraman. Ben yalnızca ailemle var olmak istiyorum." Derin bir soluk aldım.

"Senin, annemin, Ali'nin ve diğer tüm hainlerin aksine ben normal bir hayat istiyorum. Savaşmadığım, ara sıra kaybedip tekrar ayağa kalktığım o normalliğe ihtiyacım var." Çömeldiğim yerden ayaklanırken birkaç adım geriledim.

"Bu dünyadan ve ailem sandığım hepinizden uzakta yeniden başlayacağım bir hayatım olacak. Bunu hak ettim baba. Sana inat hak ettim. Sanırım bu sefer bir şeyleri yakamayacaksın. Çünkü yanıp kül oldun."

Bedenimdeki her bir zerre hafiflemişti. Kalp atışlarım yavaşlamış ve daima hissettiğim o karanlık hisler sanki babamla beraber gömülmüştü.

"Bir kelimesini bile anlamasam da çok duygusal bir konuşma olduğunu varsayacağım." Raskol'un sesiyle omzumun gerisine döndüm. Omzunu ağaca yaslamış kollarını göğsünde çaprazlamıştı.

"Yeni Pakhan'ın burayı onurlandırması ne kadar güzel." Ellerimi iç cebime atıp sigara paketini çıkarttığım sıra yaslandığı yerden uzaklaştı ve bana adımladı.

"Bu hafta ölümlerle uğraşınca kaçmak istedim. Sonra seni takip etmek cazip geldi. Yine başını belaya sokup peşine kardeşimi takmaman için ufak bir tedbir." Sigara paketimden bir dal sigara aldığında ona uyup bir sigarayı daha dudaklarıma yasladım.

"Beni seviyorsun diye yorumladım." Gözlerini kıstığında sırıtışımı genişlettim. Şu an sigarayla aşırı garip olan bir gülüş olduğunun farkında değilmişçesine sırıtmaya devam ediyor oluşuma katlanamadı. Suratını buruşturdu.

"Kes şunu." Zipposunu çıkartıp sigarasını yaktı ve ateşi söndürmeden bana uzattı. Sigaramı yakar yakmaz cebine tıktı. Yanımda durduğunda ikimiz de babamın mezarına bakmaya başladık. "Senden hala hoşlanmıyorum."

"Biliyorum. Kardeşinin hoşuna gidiyorum ama." Homurdandığında sigaramdan keyifli bir soluk aldım. Keyif sigarası içmeyeli uzun bir zaman geçmişti.

"Senin ne hissettiğin bu yüzden umurumda değil. Kardeşinle ilgileniyorum." Sessiz kaldı.

Sigaralarımız bitene kadar sessizliği paylaşırken onun yüzündeki sıkıntılı ifadeyi görebiliyordum. Valeria'nın buradan gitmesi, yıllardır aradığı kardeşinden uzaklaşması demekti. Yeteri kadar uzak kalmıştı.

"Valeria'yı bir daha üzmeyeceğim." Göz ucuyla bana baktı.

"Dene de gör." Dedi sertçe.

"Kardeşin iyi olacak." Dedim bu sefer daha sakin bir tınıda. Karşılık vermeden derin bir soluk aldı. "Aksine izin vermeyeceğim."

"Yapmak zorunda olduklarını niye sıralıyorsun? Canımı sıkıyorsun." Huysuzluğuyla birkaç gün geçirdiğim için bağışıklık kazanmıştım sanırım.

"Benimle konuşmak istediğin her neyse konuşmanın zamanı geldi gibi. Ne dersin?" Beni kontrol etmek için peşimden buralara kadar gelmediğini biliyordum. Başında yeteri kadar sorunlar, ölümler ve baskı vardı. Maksim ve Yegor'un ölümü bazılarını öfkelendirdiğinden kolay bir liderlik yapamayacağını görebiliyordum

Onlara kendini kanıtlayıp elini masaya vurması için uzun yolu vardı.

"Anlaşma yapacağız." Ha? Kahkaha atmaya başlarken babamın mezarına baktım. Anlaşmalarla dolu bir ömür geçirmiştim.

"Anlaşma mı? Gönder gelsin Pakhan." Dedim kahkahamı silip boğazımı temizlemeden hemen önce.

"Valeria'yı Rusya'dan uzak tutmanı istiyorum." Ciddileşirken kaşlarımı çatarak ona baktım. Yüzündeki ifade netti. "Onu zorlamak gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Sadece onu o kadar mutlu etmelisin ki aklına burası gelmesin."

"Ve seni de hatırlamayacağını düşünüyorsun. Kardeşini senden uzak tutmak onu üzecek. Niye böyle bir şey istiyorsun?" Sigarayı atıp tamamen ona çevirdim bedenimi. "O seni seviyor."

"Bratva'da sevgi öldürür. Zarar görmemesi için bu şart. Onun gitmesini istediğimde bile onu kovmuşum gibi kırıldı. Beni arama sorma desem ne tepki verecek?" Kırılacaktı.

"Bu kadarına ihtiyacın varsa sorunun büyük demektir." Başını sağa sola salladı.

"Sorunumu kontrol ederim. Sadece onun her şeyden hatta benden bile uzakta zarar görmediği bir hayatı olsun istiyorum. Pakhan olmak tüm dünya mafyasını yönetmek demek. Dedeme daha önce dost olanlar aniden düşmanım olabilir veya tam tersi yaşanabilir." Sigarasını yere atıp ayakkabısının ucuyla ezdi.

"Valeria'nın bundan haberi yok. Ona söylemekten kaçınıyorsun, değil mi?"

"Evet." Dedi sesi yükselirken. "Haberi olmayacak. Buradaki tehlikenin farkına varırsa bırakmaz. Gitmez." Başımı sağa sola salladım. Bu berbat fikirdi.

"Onun ailesisin."

"Ailesi olmayı bırakmıyorum. Kız kardeşim o benim. Sadece sık sık konuşamayacağım. Bu onu kıracak." Çenesini hafifçe kaldırdı. Devamını anlayabilmem için susmuştu.

"O kırıldığında onun yanında olmamı istiyorsun. Tıpkı benim kırdıklarımı topladığın zaman gibi." Sessizce birbirimize bakarken gözlerinde bunun en mantıklı yolu olduğunu görebiliyordum.

"Anlaşmanın maddeleri acımasız." Dedim tekrar boğazımı temizlerken. "Haftada bir arama istiyorum. Senin iyi olduğunu duyup dedikodu yapmazsa rahatlamayacak."

"Haftada bir, çok. Ayda bir."

"İki hafta da bir." Dedim bir kez daha. "Ayrıca sen sık sık konuşmazsan Gerardo'dan haber alır. O zaman kötü bir olayla atlar bir uçağa gelir buraya."

"Seninle anlaşmamın asıl nedeni bu zaten. Onu durduracaksın." Öfkeyle homurdanırken ağırlığını diğer ayağına verdi. "Üç haftada bir."

"Görüntülü konuşma?"

"Görüntülü konuşma!" Elini yüzüne sürdü. "Türklerin iyi pazarlık yaptığını unutmuştum." Gülümsedim. "Rusya'ya geri dönmeyecek. Dönerse alırım onu kapatırım bir adaya, sende bir daha zor görürsün."

"Beni tehdit etme. Kendi kardeşini kaçırıp hapsedemezsin. Kimi kandırıyorsun sen?" Cık cıkladım. "Böyle yalan söylersen nasıl iyi bir lider olacaksın?"

"Senden iyi olacağıma eminim." Arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Peşinden adımlarken ellerimi bir kez daha cebime tıktım. Buz gibiydi.

"Ben kimseye ikinci şans tanımam Karanbey." Bana bakmadan patikaya bağlanan açıklığa bakıyordu. "Yemin ederim o bir daha bana sığınırsa onun üzülmesini düşünmeden seni öldürürüm."

"Ailenden birini tehdit etmen saçmalık. Biz bir aileyiz Raskol." Gözlerini devirip adımlarını hızlandırdı.

"Seni ilk gördüğüm an öldürmeliydim." Homurdanarak patikaya girdi ve tamamen benden uzaklaştı.

"Bence buz gibi Rusya'nızda gönüllerinizi ısıtabildim." Orta parmağını kaldırdığında omzunun gerisinden baktı. Sanırım bu hayır demekti.

 

VALERİA

"Sonra ne oldu?" Faruk'a göz ucuyla bakarken iç çektim. Hakan'la yaşananların her bir detayını duymak istiyordu. Hakan'la konuşmak o kadar rahatlatmıştı ki buraya geldiğim günden beri ilk kez huzurlu ve kesintisiz bir uyku geçirmiştim.

"Hakan gitti ve bende odama gidip yattım." Gözlerini devirdi.

"Sizden bir cacık olmaz." Başını hafifçe sağa sola salladı.

"Cacık olmak istemiyorum zaten." Cık cıkladığımda dudaklarını kıvırdı.

"Cahil." Kıkırdadım. "Cahilliğinden utanmıyorsun da. Yazık." Uzanıp yanağını sıktığımda güç bela kaldırdığı eliyle elime vurdu. "Acıyor bakıcı."

"Ne nazlandın sende be. İyisin iyi. Yeniden doğmuş gibi sağlamsın." Yanağından bir kez daha sıktığımda pes etti ve bana izin verdi. "Sen Hakan'la beni boş ver de sana diğer dedikoduları anlatayım. Ne dersin?"

"Çay var mı? Çaysız dedikodu olmaz." Gözleri parıldarken çantamı bıraktığım tabureye baktı.

"Kan gibi çay demledim." Hızla bakışları bana döndüğünde keyfi kaçmışçasına surat ifadesi değişmişti. "Tavşan diyecektim." Diye düzelttim hemen. Kan gibi kırmızı çayın olması önemliyken niye tavşan kanı denildiğini anlayamıyordum. "Ha kan ha tavşan kanı."

"Bunu görmezden gelip çayımı alabilir miyim?" Taburedeki çantamı alıp içindeki termosu çıkarttım. "Rusya'da siyah çay var mı bakıcı?"

"Türkiye'ye döneceğin zaman Hakan'a bıraktığın eşyaların arasında çay varmış. Hakan verdi. Yani senin kıymetli çayın." Termosun kapağını bardak gibi doldurup ona uzattığımda kaldırabildiği sağ eliyle aldı. Büyük bir yudum alırken memnuniyet dolu bir ses çıkartıp gözlerini kapattı.

"Sen en sevdiğim yengemsin."

"Başka yengen yok ki." Gözlerini aralayıp gülümsedi. "Gerçi Doug'un peşinden koştuğu Zeliha'da senin bir diğer yengen olacak gibi."

"Ne demek peşinden koşuyor? Ciddi misin?" Başımı onaylarcasına salladığımda sırıtışı genişledi. "Senin baş ucunda sabahlamadığı zamanlardan arta kalan vakitlerinde onu arıyordu."

"Buldu mu?" Kahkaha atarken bir anlığına duraksayıp acıyla suratını buruşturdu. "Siktir. Bu acıttı." Elindeki çay dolu termos kapağını alıp komedine bıraktım. Yarasına uzanamamış, elini karnına yaslamıştı.

"Aşırı tepki verirsen acır tabi. Sana espri bile yapmadım. Gülmeyi keser misin?" Bakışları tekrar beni bulduğunda elini kucağına bıraktı. "Aferin. Bakıcı sözü dinle."

"Önceki deneyimlerimi düşünürsek her an öfkeyle kafamı duvara çarpabilirmişsin gibi hissettiğimden susuyorum."

"Ben asla öyle bir şey yapmam." Gözlerini kıstı. "Bazen sinirimi bozunca bunu yapmak istedim. Dürüst olacağım."

"Telefonum yanımda olsaydı bu itirafını kaydederdim. Hakan senin ne kadar manyak olduğunu anlardı." Kıkırdadım. Birkaç manyaklıklarım dışında çoğundan haberdardı zaten.

"Hakan kendine geldiğinde senin öldüğünü sanıyordu." Faruk'la bir anlığına sessizce bakıştığımızda ona sarılmak istedim. Ağrılarını bildiğim için bunu yapmayı öteleyip duruyordum. "Bizi korkuttun."

"Ne kadar korkmuş olabilirsin? En fazla ağlayıp durmuşsundur." Faruk yine ve yeniden duygusallığa izin vermiyordu.

"Ben mi? Senin için mi? Gözyaşımı niye israf edeyim?" Sırıttı. Başımı abartılı bir şekilde sağa sola salladım.

"Zırladım." Dedim dayanamayarak. Sırıtışı küçüldü. "Biraz da delirdim. Seni öyle görmek beni o kadar korkuttu ki. Yani süzgecin teki olduğunu biliyorum ama..." Titrek bir soluk aldım.

"Artık iyiyim." Sesi beni rahatlatmak istercesine yumuşamış, bakışları sıcak duygularla çevrelenmişti.

"Olmak zorundasın. Artık hiçbirinizin beni korkutmasını istemiyorum. Yaralanma yok. Ölüm yok. İşkence yok." Burnumu çekip bakışlarımı tavana çevirdim. Ağlamayacaktım. "Neyse ki iyisin. Hepiniz iyisiniz. Her şey yoluna girecek."

"Beni durduk yere azarlayıp aniden sakinleşemezsin." Cık cıkladığında hissettiğim tüm o karamsarlık tamamen silindi. Dudaklarım kıvrılırken bakışlarımı ona çevirdim. "Böbreğimi çalmışsınız zaten."

"Çalmadık."

"Yalancılar. Bir organ mafyası olmadığın kalmıştı. Mafyalığında bir raconu vardır. Yazıklar olsun." Benimle uğraştığını bilsem de yine sakinliğimi koruyamadan kaşlarımı çatmıştım.

Faruk benim sinirimi fazlasıyla bozmaya meraklıydı.

"Onursuz bir mafya mı oldum?" Mafya olmakla ilgilenmesem de yalandan alıngan bir şekilde sormuştum.

"Mafyanın onuru mu olur?" Hayır anlamında başımı salladığımda güldü.

"Ciğerin beş para etmiyordu, böbreğini almak daha çok para ettiğinden aldık. Hadi git bunu şikâyet et Karanbey'ine." Gözleri kocaman açılırken dudakları aralanıp kapandı.

"Ciğeri beş para etmez, sözünü nasıl cuk diye kullanabildin? Şaşkınlıktan sana karşılık veremedim." Çantama uzandım ve içindeki Rusça Türkçe atasözleri ve deyimler sözlüğünü çıkarttım.

"Yokluğunda çalıştım."

"Yemin et." Dedi çocuksu bir heyecanla. Başımı salladığımda ağrılarına rağmen kahkaha attı. "Varlığım, tüm dünyada önemli bir yere sahipken yokluğum bile birilerinin cahilliğine iyi geliyor."

"Yine başladın kendini övmelere. Al çay iç. O zaman susuyorsun." Ilımış çayı odadaki lavaboya döküp tekrar doldurdum. Ona uzattığım sırada Hakan girdi içeri.

"Bu kadın diğer iç organlarıma göz dikmeden önce sonunda geldin." Faruk çayını yudumlamadan hemen önce Hakan'a bakarak konuşmuştu. Hakan başını sağa sola sallayıp bana döndü.

Tek parçaydı ve en ufak yeni yarası yoktu. Rahat bir soluk aldım. Bana yönelen adımlarına doğru yürümeye başladım. Yüzümü göğsüne gömerek kollarımı beline sardığımda kolları omuzlarıma dolandı.

"Her şey yolunda. Rahatla." Omuzlarım onun sıcaklığıyla gevşerken dudağını şakağıma değdirdi. Herkesin iyi olabileceğine bir türlü inanamıyor, her an birileri yaralanacakmış gibi kaygıdan deliriyordum.

Eve gidip Raskol iyi mi diye bakmam lazımdı.

Hakan geri çekilirken elini sırtıma kaydırıp yanından uzaklaşmama izin vermedi. "Doktorla konuştum. Seni Türkiye'ye geri götürmek için izin verildi."

"Şükür ya." Diye mırıldanırken çayını bir kez daha yudumladı Faruk.

"Ne zaman?" dediğimde kararsızlık her bir zerremi sarmıştı. Gitmek istiyordum ve bir yanım abimi yalnız bırakmak istemiyordu.

"Yarın." O kadar erken miydi? Kalp atışlarım hızlanırken yavaşça yutkundum. "Faruk, yarın gidiyor. Sen buradaki işlerini bitirdiğine karar verince beraber gideceğiz."

"Bundan memnun olurum." Dudaklarını kıvırdı.

"Memnun olmandan fazlasıyla memnun olurum bende." Yanağımı göğsüne yasladım. En azından gitmek için acele etmeyecektik. Gerçi abime göre şu saniye gitmem gerekiyordu.

"Raskol burada iyi olacak." Hakan endişelerimi hissetmişçesine konuşmaya başladığında başımı salladım.

"İyi bir lider olacak." Diye tamamladım konuşmasını. Göğsümü şişiren bir soluk alırken ondan tamamen uzaklaştım. Raskol ve diğerleriyle vedalaşmalı, onların abimi koruması için konuşmalar yapmalıydım.

Raskol'a güven Val, o kendisini koruyacak.

"Akşam burada mı kalacaksın?" Hakan'ın bakışları ağır ağır yüzümde gezinirken sanki sorumun altında başka anlam varmışçasına anlamaya çalışıyordu. "Uyumak için." diye ekledim. Hakan boğazını temizleyip rahatsızca kıpırdandı.

"Öküz." Dedi Faruk neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir seste. Hakan kaşlarını çattığında elini karnına yasladı. "Öküz gibi acıyor." Şapşal.

"Gerardo kalacak onunla. Ben uyumak için size geleceğim." Uyumak kelimesini hafif bir sitemkâr tınıda söylemişti.

"Öküz gibi acıyor." Dedi bir kez daha. Hakan birkaç saniye Faruk'a baktı. Faruk dünyanın en masum çocuğuymuş gibi bakarken çayını yudumluyordu.

"Evde görüşürüz." Parmak ucumda yükselip Hakan'ın yanağına dudaklarımı değdirip çekildiğimde bakışları dudaklarıma kaydı.

"O kadar mesudum ki." Faruk sesinin tonunu garip bir şekilde değiştirip konuştuğu için bakışlarım ona kaydı. "Mutluluktan bir çay daha içebilirim."

"Sen git." Belimi nazikçe tutup kapıya yönlendirdi. "Çayı bitene kadar onunla otururum." Sessizce başımı onaylarcasına sallayıp kapıdan çıktım. Peşimden gelirken kapıyı ardından kapatıp göğsümü göğsüne yasladı. Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken bunun tadını çıkartıyor gibiydi.

"Akşam yemeğine yetişir misin?" Kollarımı boynuna dolarken ellerimi ensesinde kenetledim. "Abimin yemeğe acı katmamasını sağlayabilirim." Güldü.

"O gün acıdan dolayı ağzım yanarken rahatlamış mıydın?" Sağlam elinin tersi yanağıma değdi. Onun kıpkırmızı olan yüzüne rağmen acısını göstermemesini anımsadım.

"Öldürmeyen acı güçlendirir." Gömleğinin yakalarını düzeltmeye başlarken çenemi dikleştirdim. "Siz gidince abime çok kızdım. Yine de abimi kontrol edebildiğimi söyleyemeyeceğim. Ne isterse onu yapıyor ve sanırım ona kızdığımda bile pek umursamıyor."

"Abin benden hazzetmiyor."

"Şükürler olsun ki abimle evli değilsin." Dedim kıkırdayarak. Eğilip yüzünü boynuma gizledi. Kolları sıkıca dolanmışken dudağı nabzımın attığı noktaya dokundu.

"Seninle evli olduğumuzu kabul ediyor musun?" Elimi saçlarına kaydırıp gözlerimi kapattım.

"Hayır. Ben bekar bir kadınım Hakan." Omzumu ısırdı. Kollarından kaçmama izin vermeden mengene gibi sarılmıştı kollarını. "Isırmalara başladın yine. Çığlık atarsam vurdururum seni."

"Evli bir kadın olduğunu kabul etseydin ısırmazdım." Geri çekilip gözlerime baktı. "Niye ısrarla bekarım deyip duruyorsun?" Çünkü öyleydim.

"Aylar öncesinde bir kez evlendim. Anlaşmalı bir evlilikti. Sonunda kocamla ayrılmayı tercih ettik." Kaşlarını çattı. "Haklısın bekar değilim. Dulum."

"Valeria." Dedi uyarırcasına.

"Karanbey." Dedim hafifçe başımı sola yaslayıp cilveli olduğunu düşündüğüm ses tonumla. "Sana tavsiyem var." Kollarından çıkmak için hareketlendiğimde buna izin verdi. Elimi göğsünde toz varmış gibi gömleğine sürmeye başladım.

"Söyle." Huysuzluğu geri gelmişti.

"Eski kocam, yeni evleneceğim adamı görürse öldüreceğini söyledi." Bunu her seferinde söylemekten müthiş zevk alıyordum.

"Kocan çok güzel söylemiş." Bana bir adım yaklaştığında geriye adımladım.

"Benimle evlenmek istiyor musun?"

"Biz zaten evliyiz kadın." Göğsü öfkeli soluklarıyla inip kalkarken kıkırdamam Faruk, Hakan'ı deli ederken kullandığı o sinir bozucu gülüşle yer değiştirdi.

"Sen evliysen biz beraber olamayız. Evli bir adamla-" Enseme elini kaydırırken sırtım duvarla buluştu. "Gitmeden önce beni öper misin?"

"Sinirimi bozmadan önce bunu isteyemez misin?" Kıkırdayıp kafamı duvara yasladım.

"Öfkelendiğinde çok hoşuma gidiyorsunuz Karanbey. Bana eski kocamı hatırlatıyorsunuz. O da sizin gibiydi." Onunla bu şekilde yeniden başlamışçasına flört etmek eğlenceliydi.

"Eski karım, senin gibi sinirimi bozuyordu."

"Sonra ne oldu?" Yüzünü yaklaştırıp çenemi, baş ve işaret parmağıyla sıkıştırıp yukarı kaldırdı.

"Öyle zamanlarda onu susturmanın bir yöntemini buldum." Yöntemini sormama gerek kalmadan dudaklarımız birleşti. Kollarım omzuna dolanırken çenemdeki eli kıpırdamama izin vermiyordu.

Kontrol ondaydı.

Kontrol oydu.

Dudaklarının sıcaklığı, nazikliği ve çenemi sabit tutuşu...Kalbim dörtnala koşmuşçasına hızlanırken almaya çalıştığım her bir nefesimi tüketiyor, yerini daha canlandırıcı hislerle dolduruyordu.

"Akşam görüşürüz." Dedi dudaklarımız ayrıldığında. Geri çekilmedi. Gitmek için acele etmedim. Dudaklarımızdan süzülen nefeslerimiz birbirine karışırken ikimizin de acele etmesine gerek yoktu.

"Beni öpüp durduğunu karına söyleyeceğim. Seni boşasın." Onu omuzlarından ittiğimde geriledi.

"Ah Valeria." Dedi başını sağa sola sallarken. Dudaklarını birbirine bastırdı ve hala elinde olan alyansı okşadı.

"Karım beni zaten boşamış gibi görünüyor." Yüzüğü hala ondaydı. O alyansını gösterirken parmağımda olması gereken yüzüğümü isterken buldum kendimi.

"Ben gideyim." Dedim geriye dönüp koridorda yürümeye başlarken.

"Eski karımın yüzüğü hala bende." Adımlarım durdu. "Beğenirsen sana hediye edebilirim. Gitmeden önce kafama fırlattı." Omzumun gerisinden ona baktığımda göz kırptı. "Sanırım yüzüğü sevmiyordu."

"Kesin onu sinir edecek bir şey yapmışsındır." Omuz silkip suratını buruşturdu.

"Ben sinirlendiğim anlarda yüzüğümü çıkartmıyorum." Bedenimi tamamen ona çevirdiğimde elini boş ver dercesine salladı. "Eski karım manyağın tekiydi." Pislik. Ona yaptığımın aynısını yapıyordu.

"Niye evlendin o zaman?" Elimi belime yasladığımda bakışları baştan aşağı beni incelemeye başladı. Keyfi yerine gelmişçesine dudaklarını kıvırdı.

"Bana aşıktı." Dudaklarım aralandığında bakışları sonunda yüzüme kaydı. "Aşkımdan ölmesine izin vermek istemedim."

"Devam et." Dedim ona tekrar yaklaşırken. Sırıtışı genişledi. Bu sefer delirecek olan bendim.

"Eski karımı sana anlatmayacağım. Dedim ya manyağın tekiydi. Yerin kulağı vardır derler. Şimdi duyar falan...Hiç uğraşamam."

"Tabi. Duymasın." Derin bir soluk alıp sakinleşmeye çalışarak gülümsedim. "Yoksa seni öldürecektir."

"Hiç şansı yok."

"Niye şansı yok?" Göz kırpıp yanağımı okşadı. Ona bu kadar yaklaştığımın farkında bile değildim. Çenemi az önce yaptığı gibi tutup hafifçe kaldırdı.

"Sen beni korursun. Senin topraklarındayım sonuçta." Bakışları dudaklarıma kaydı. "Ailenin misafiriyim bir de." Gözlerimiz kesişti. "Beni korumalısın. O kadından korkuyorum." Bunu öyle masumane bir şekilde söylemişti ki uzanıp yanağını sıktım.

"Korkma. Koskoca Karanbey'sin. Sen iyice prenses oldun." Çenemi bırakıp ellerimi yanağından uzaklaştırdı.

"Artık senin prensesin olmaya karar verdim." Kıkırdayışıma engel olamadığımda elimi bıraktı.

"Bunu senden duymak berbat bir şey." Kıkırdayışım kahkahaya döndüğünde gözlerini kıstı. "Prensesim." Elimi karnıma yasladığımda kahkahamın geçmesini bekleyerek yanımızdaki duvara yaslanmıştı.

"Bitti mi?" Başımı onaylarcasına sallarken bile gülmeye devam ediyordum. Masada herkese kök söktüren adam benim prensesim olduğunu dile getirmişti. Faruk bunu duysa bile inanmazdı. "Artık sus."

"Tamam." Elimi yüzüme sürerken sakinleşmek için derin soluk alıp verdim.

"Daha önce yaptığın gibi beni koruyacak mısın? Karım delinin teki." Aniden ciddileşirken tek kaşını kaldırdı. Ona uzun bir süre güldüğüm için bıçaklarını çekmiş, savaş moduna geçmişti.

Savaşçı prensesim benim.

"Bu sefer mümkünse ateş kullanma." Buz kestim. Öğrenmişti.

"Ateş mi?" dedim dikkatle onun yüzündeki ifadeyi anlamaya çalışırken. Kim söylemişti?

"Evet ateş. Karım biraz fazla ateşli. Seni yakar falan. Durduk yere mafya savaşı başlamasın." Duraksamam onun keyfini yerine getirmiş gibi görünüyordu. Uzandı ve yanağıma ufak bir öpücük bıraktı.

Onun intikamını üstlendiğim için bana kızmayacak mıydı?

"Şimdi abin yine seni alması için adamlarını göndermeden önce gitmelisin. Konuşmamıza daha sonra devam ederiz." Gözlerindeki o bakış, babasını yakmamdan memnun olduğunu gösteriyordu.

"Yanlışlıkla oldu." Başını salladı.

"Sen sakarsın. Biliyorum." Gözlerim kısıldı. Masada sakarlığımla ilgili konuşmuştum. Abim mi söylemişti?

"Sigara içince oldu."

"Sigara zararlı diye kamu spotu yapılmasının nedenini şimdi anladım. Senin gibi sakarlar yanlışlıkla bir yeri yakmasın diye." Sakar ve yanlış kelimelerini telaffuz ederken o kadar keyfi yerindeymiş gibi davranıyordu ki üzerimdeki o belirsizlik dağıldı. "Sen bir daha sigara içme. Zararlı."

"Tamam." Elini salladı gitmem için. "Kimdi?"

"Kim kimdi?" dedi gözlerini kısarken.

"Sana kim söyledi?"

"Neyi kim söyledi?" Pislik. Benim oyunumu oynuyordu.

"Sakarlığımı."

"Sakarlığını tüm dünya biliyor Valeria'm." Öne eğildi. "Sakarlığından memnun olduğumu daha önce de söylemiştim."

"Kızmadın mı?"

"Sakar olduğun için mi?" dedi şaşkınlıkla.

"Hakan!" Güldü.

"Söyle Rus'um." Flörtöz ses tonuyla ne konuştuğumuzu bir anlığına anımsamakta zorluk çektim. Bakışlarındaki samimiyet yüreğimi ısıtırken uzandım ve alnındaki saçları geriye doğru yasladım.

"Bu konuyu bir daha konuşmayacak mıyız?"

"Bu konuyu asla konuşmayacağız." Dedi tekrar göz kırparken. "Senin sakarlıklarını dinlemek zorunda mıyım?" Geri çekildi ve abartılı bir şekilde başını sağa sola salladı. "Sakarlıklarını konuşmak istemiyorum."

"O kadar çok sakar kelimesini kullandın ki ben sakar değilim diye bağırmak istiyorum." Ama öyleydim. "Ben gidiyorum." Arkamı bir kez daha döndüğümde dizimi koridorun duvarına yasladıkları ufak çekmeceli saklama alanına çarptım. Üzerindeki vazo sallanırken düşmeden sabitledim.

"Bir şeyi kırk kere söylersen gerçekleşir." Sanki suç Hakan'ınmış gibi bağırdığımda gülerek beni seyrediyordu. Gerçekten bir şeylere zarar vermeden buradan ayrılmalıydım. Koridorun sonuna kadar bir şeylere çarpmamak için dikkatle yürüyüp dışarı çıktım.

"Bayan Nikoloeva." Sergei tamda arabasına yönelmişken görmüştü beni. "Pakhan yemeğe çağırdı. Size gidiyorum bende." Eliyle arabayı işaret ettiğinde itiraz etmeden arka kapıdan içeri girdim. Tam karşımda oturduğunda kapı kapandı ve araba hareket etti.

"Raskol, intikamını aldığını öğrendi mi?"

"Onun için gidiyorum zaten. Teknik olarak o Pakhan olmadan hemen önce aldım intikamımı. Maksim'in ölümü ve Raskol'un yeni lider oluşunun arasındaki o kısacık anı değerlendirdim." Eskisinden daha neşeli görünüyordu.

"Kız kardeşin iyi mi?" Neşesi dağıldı. "Savunma pozisyonuna geçme Sergei. Artık arkadaş olduğumuzu düşünerek soruyorum."

"Ben arkadaş edinmem." Gözlerimi kıstım. "Ben sana yardım ettim. Sen de bana. Bitti. Arkadaş değiliz."

"Kardeşin konusunda konuşmak istemediğini kibarca söylesen anlarım Sergei. Bratva'da arkandan iş çevirenlerden biriymişim gibi saldırma. Kız kardeşin konusunu kapattım." Dudaklarıma hayali bir fermuar çektim. Sessizce bana bakarken bakışlarındaki karmaşanın nedenini sormadan başımı yola çevirdim.

Artık abim dışında kimsenin nazını çekemeyecek kadar Bratva'dan hazzetmiyordum. Bu yüzden konuşmak istemeyeni dinlemek için gönüllü olan o kişi olmayı bırakmıştım.

Bahçe kapısı açılıp içeri girdiğimde bakışlarım Bratva'ya ait adamlar ve oğullarında gezinmeye başladı. Amcam öleli günler oluyor, her şeyin değiştiğini görebiliyordum.

Açılan kapıdan bahçeye adımladığımda Raskol, etrafındaki adamlara bakmayı kesip bana döndü. Elimle içeriyi işaret ettiğimde gözlerini kapatıp açtı. Onun bu güç gösterisine gölge düşürmekten kaçınarak koşarcasına eve yöneldim.

"Önce Fedor, şimdi kız kardeşin. Bratva yıllardır kanından sapmadı." Adımlarım duraksadı. "Kuralları aşmadı. Aşmayı deneyen kim olursa olsun ölmedi mi?" Bunu söyleyenin kim olduğunu görmek için omzumun gerisinden kalabalığa baktım. Buraya geldiğim ilk zamanlar beni dedemden isteme cüret etmiş, Raskol'un hafif ikazıyla geri çekilen o adamdı. Adını öğrenmekle bile uğraşmamıştım.

"Sen gayrimeşru olduğunu bildiğin kardeşime bakmaya cesaret ederken kurallar umurunda değildi. Yanlış mıyım Roman?" Roman, başını bir kez sallarken öfkeyle çekti burnunu.

Raskol boynunu sağa sola yaslarken omzunun gerisine bir anlığına baktı ve onları duyabilecek kadar yakında olduğumu gördü. Bakışları tekrar adamları bulduğunda derin bir soluk aldı.

"Valeria Nikoloeva, Maksim yani eski Pakhan tarafından aileye kabul edildi. Ama yanlış bir karardı." İrkildim. Pakhan'lığı için yaptığı bir hamle olduğunu biliyor olsam da sözleri ondan duymak bir anlığına afallatmıştı.

"Babamın yanlışını doğruya çevirmek bu. Bu yüzden Valeria'nın aileden çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. O yarım Nikoloeva ve Bratva'ya dahil olamaz." Sesindeki acımasızlık nefes kesiciydi.

İyi bir Pakhan olacaktı. Endişelenmemeliydim.

Daha fazla dinlemek istemeyerek içeri girdim. Fedor'u oturma alanında votka içerken buldum. "Aileden atılmamızın şerefine." Bardağını kaldırıp güldü. Onun yanındaki boşluğa oturdum.

"İkimiz gidersek abim yalnız kalacak." Diye mırıldandığımda omuz silkti.

"Endişelenme. Abin yalnızlığa alışık." Yorumundaki duygusuzluğa sinirim bozuldu. Kaşlarım hafifçe çatıldığında elini salladı. "En doğru yolu bu. Burada kalırsak yükü olacağız."

"Sen nereye gideceksin peki?"

"Amerika. Babamın sürgününe." Göz kırptı. "Babam burayı kutsal merkezi olarak düşünmemiş olsa orada güzel işler başarabilirdi. Amerika, ticaretin canlı olduğu bölgelerden oluşuyorken oraya sürgün demeleri çok garip."

"Timsah seni rahatsız etmeyecek mi?"

"İtaatkâr bir lider olacağım." Votka dolu bardağını dudağına yaslayıp kıkırdadı. "Bende itaatkarmışım gibi yapabilirim. Genlerimiz yalan söylemeye müsait. Hepimiz yılanız." Bardağı yudumlamaya başlarken gömleği kaydı ve bileğindeki dövmeyi gözler önüne serdi. Yılandı. Amcamda ve dedemde olan dövmeydi.

"Dövme yaptırabileceğim bir yer var mı?" Şaşkınca bardağı sehpaya bıraktı. "Gitmeden önce buradaki ailemi anımsatacak bir dövme istiyorum."

"Kurt?"

"Kurt." Dedim başımı sallarken. "Ağzından yılan sarkacak." Kurt, Bratva'ya aykırı olan Raskol'la bendim. Yılansa Nikoloeva kanımdı. Buraya geldiğim ilk günlerde Pakhan bana babamı anımsattığımı söylemişti. Babam da bir yılandı.

"Alınmaya başlıyorum." Dedi Fedor.

"Seni de kurt takımına alabilirim. İster misin?" Sırıttı.

"Sürünmek benim hayatımın rutini haline geldi. Ben bir yılanım." Alaylı sesi neşesini yansıtıyordu. "Raskol inatla niye yılan yerine kurt diye anıldığını anlayamamıştım. On dördüncü dövmeyi görünce anladım. Kayboluşunla bağlamak zor olmadı."

"Raskol kendisi bana Volk diyordu."

"Kurt falan değilsin. Sinsi bir yılansın." Bunu hakaret olarak almakla uğraşmadım bile. Fedor, Fedor'du işte.

"Ben hayvan değilim. İnsanım. Seni bilemeyeceğim." Topuzumu aniden tutup başımı salladığında saldırısına karşılık vermek için üzerine atladım. Diğer elini tutup dişlerimi geçirdiğimde şaşkınlıkla bağırdı.

"Sinsi kurt." Kafamı öyle bir salladı ki elini serbest bırakmak zorunda kaldım. Dişlerim elini kanatacak kadar derine batmıştı ve geri çekilir çekilmez ufak bir kan damlası süzüldü.

"Bırak topuzumu."

"Kan döktün. Seni vahşi kurt." Konuşmasını yarıda kesen bakışlarını girişe çevirmesiydi. Bakışlarımı kaldırdım ve baktığı yöne çevirdim. Raskol içeri girmiş ters ters ikimize bakıyordu.

"Fedor başlattı."

"Valeria beni ısırdı." Diye elini kaldırdı Fedor. Hala topuzumu tutuyordu.

"Pakhan'ın kız kardeşini öldürmeye kalktın sen!" Abartılı bir şekilde dehşete düşmüş bakışlarla abime baktım. "Yarı Pakhan kanı taşıyorum. Beni öldürmek istedi."

"İkinizi aileden atmak mükemmel bir fikirdi." Dedi halimizden memnun olmadığını gösteren o yüz ifadesiyle. Fedor, topuzumu bıraktı.

"Seni aileden atmaktan memnunmuş." Diye fısıldadı kulağıma.

"Sende sürgündeymişsin işte. Seni de-"

"İkinizde susun." Dudaklarımı birbirine bastırdığımda bakışları ikimiz arasında gidip geliyordu. "Sakin durur musunuz?" Sesi bir ton yükü varmış gibi yorgundu.

"Ne zamandır toplantıdasın?"

"Bir, iki saattir. Bittiğine sevinmeliyim." Bileğindeki saate baktı ve boştaki elini ensesine yasladı. "Yemekte burada olamayacağım. Siz birbirinize zarar vermeden durabilecek misiniz?"

"Kardeşin köpek gibi saldırmazsa rahat durabilirim ben." Abim bakışlarını bana çevirdiğinde omuz silktim. Yeteri kadar yorgundu ve Fedor'la ağız dalaşına girerek onu daha da yıpratmak istemiyordum.

"Karanbey gelecek. Yani bu gece burada kalacak." Yorgunluğu dağılırken gözlerini devirip elini salladı. "Gitmeden önce ailecek yemek yiyebilir miyiz?"

"İtalyan olacak mı?" diye araya girdi Fedor.

"Evet."

"Asla." Sesindeki hiddet yerimden sıçramama neden oldu. Ailesini kurtaran kişiye minnettar olması gerekmez miydi?

"Olur." Dedi Raskol, Fedor'un itiraz edişini umursamadan. "Fedor, sende aileni getirirsin. Öğlen gibi yemek yeriz." Fedor aile lafını duyduğunda sesini çıkartmadı. Raskol arkasını döndüğünde oturduğum yerden kalkıp onun karşısında duracak şekilde gidişine engel oldum.

"Yardımcı olabileceğim bir şey var mı?" Gözlerinin kenarı kırıştı ve dudaklarını kıvırdı.

"Yarın yemekte birbirimizi öldürmemenin bir yolunu bulursan yardımcı olursun." Omzunun gerisinden Fedor'a baktı. "Ailen yanındayken Gerardo'yu öldürmezsin değil mi? Kriz istemiyorum."

"Oğlumla eşimin yanında kan dökmem. Onlar bakışlarını çevirince ne yapacağım konusunda söz veremiyorum maalesef." Oturduğu yerden kalkıp bitmiş votka şişesine baktı. "Votkalarımı kim bitiriyor?" Söylene söylene mutfağa yöneldi.

"Her şey yolunda mı abi?" Bakışları beni bulduğunda başını salladı sessizce. "Ben gidince iyi olacak mısın?" Bir yanım onu yalnız bırakmayı reddederken diğer yanım gitmek istiyordu.

"Senden kurtulacağım. Tabi ki iyi olacağım." Göz kırptı. "Sürekli başına bir şey geliyor. Biraz da zevksizliğinin kanıtı olan adam uğraşsın."

"Bu kaba söylemin için seninle konuşmayı kesmek istiyorum. Yine de abimsin diye duymamışım gibi davranarak umursamayacağım sözlerini." Beni buradan uzaklaştırmazsa onun Ali'si olacağımı görebiliyordum.

Sürekli başı derde girmesin diye kolladığı kardeşi olacaktım. Başım her derde girdiğinde ağlayıp sızlanırken olduğumuz bu dünyaya lanetler okuyacaktım. Bu dünya artık onun merkezinde olduğu bir hayattı ve kendini berbat hissetmesine neden olan sorunlu kardeşi olmak istemiyordum.

"Tehlikeli biriyle mi görüşeceksin?" dedim konuyu onun gideceği kişiye yönlendirirken.

"Yani...Rusya'nın en baş belası kadınını görmeye gitmek akıl sağlığım için tehlikeli olacak." Kimden bahsettiğini anlamak hiç zor değildi. Müstakbel nişanlısı olan kadına gidecekti.

"Yemeğe onu da çağıracak mısın?" Gitmek için hareketlendiğinde konuşmam adımlarını durdurmaya yetmişti. "Aile yemeği dedin."

"Val, o aileden değil."

"Evleneceksin onunla ve bilmeni isterim ki gözüm arkada kalmasın diye onunla aynı ortamda yüz yüze oturmak isterim. Abimi kime emanet ettiğimi gözlemleme fırsatı bulmuş olurum."

"Beni kimseye emanet etmene gerek yok. Kendimi koruyamayacak kadar yetersiz bir adam olduğumu mu düşünüyorsun?" Yemezler. Konuyu bu şekilde değiştirme taktiğinin bizzat anasıydım.

"Asla. Nişanlın olacak kadını getirmeni istiyorum. İtiraz yok. Madem bir karar aldın, onu aileden kabullenmek zorundasın. Hem kızla evlenip hem de aileden uzağa itemezsin."

"Birden onun savunucusu mu oldun?" Başımı salladım.

"Belki ona seni sinir etmesi için taktikler veririm. Kocamı sinir ettiğin zamanlarda birkaç olayı zihnime kazımıştım. Yokluğumda bile bunun bedelini sana ödeten birilerinin etrafında olmasını isterim." Kaşlarını hafifçe kaldırdığında dudaklarımı kıvırdım.

"Bir Pakhan'ı tehdit edemezsin." Uzandı ve topuzumu Fedor'un yaptığı gibi sıkıca tuttu. "Abine karşılık o mu?"

"Asla. Abim daima bir numaram." Elini tutup topuzumdan çekiştirdiğimde direnmeden geri çekildi. "Beni aramaktan vazgeçmeyen tek ailemsin sen." Bakışlarım boynundaki dövmeye kaydı. "Yılanlar arasındaki yalnız kurt."

"Durduk yere duygusallaşayım deme." Dediğinde gülmeye devam ettim.

"Emredersin Pakhan." Dedim bağırarak. Dişlerini göstererek güldü. Yanağımı sıktıktan hemen sonra dışarı çıktı. Birkaç saniye sessizce gidişini seyrederken gülüşüm küçüldü. Umarım seçtiği bu yol, Enrico gibi kendisini harcamasıyla sonlanmazdı.

Başımı çevirip aile fotoğrafına baktım. Hırslarıyla kendilerini de etrafındakilerini de mahvetmiş adamları seyrederken derin bir soluk aldım. "O sizin gibi olmayacak. Valeria demişti, dersiniz." Çenemi dikleştirip merdivene doğru adımladım.

***

Tüylerim ürperirken yastığımın altındaki bıçağa yavaşça uzandım. Gözlerim kapalıydı ve uykumdan sıyrılmam birkaç saniye sürdü. Odada biri vardı. Adım sesleri yatağa yaklaşırken bıçağın kabzasını sıkıca tuttum.

"Bıçağa gerek yok." Hakan'ın sesi, gözlerimi aralayıp arkama dönmeme neden oldu. Kalp atışlarım endişeyle hızlanmışken onu görmek ritmin, kontrole girmesine neden oldu.

"Önce koltuğum ve kalbim, şimdi de yatağıma mı göz diktin?" Gömleğinin düğmelerini açmayı bitirip çıkarttı ve düzgünce komodine bıraktıktan hemen sonra pantolonunun kemerine uzandı.

"Niye gözümün önünde soyunuyorsun?" Bakışlarımı kaçırmadan onun her bir hareketini takip etmek benim için nefesmiş gibiydi. Kemerini ağır ağır açtığında güldüğünü duydum.

"Niye soyunurken gözünü dikip beni seyrediyorsun?" Mantıklı bir soruydu. Hızla arkamı dönüp yan bir şekilde yataktaki örtüye sarındım. Yanaklarımın sıcaklığı bedenimin her bir zerresine yayılmıştı ve üzerimdeki örtüye ihtiyacım yoktu.

"Yatağa gireceğim. Beni bıçaklamazsın, değil mi?" Elimi bıçağın kabzasından uzaklaştırdım. Yatağın diğer tarafı çökerken örtüyü kaldırıp altına girdi. "Yatağımdasın."

"Benim bu evde odam yok." Kolları belime dolanırken yanağını yanağıma yaslayıp bir bacağını bacağımın üzerine attı. Onun sıcaklığını ve bana bu şekilde sarılmasının tadını çıkartırken iç çektim.

"Sende bana verilen odaya mı geldin?" Dudağım yanağıma değdi. "Soyunmamı izlemek için geldiğini kabul et." Gözlerimi açıp ona çevirdim bakışlarımı. "İstediğin her an senin için soyunabilirim."

"Ne edepsiz bir adamsın sen?" Dudaklarının kıvrımlarını takip ederken yatakta sırt üstü uzanabilmek için onun kollarından kurtulmaya çalıştım. İzin vermedi.

"Asıl sensin edepsiz. Şimdi kıpırdama da uyuyalım." Eli karnıma kayarken hareket etmeyi kestim. "Burada olmandan memnunum. Valeria'm." Enseme ufak bir öpücük kondurup karnımdaki elini bastırdı ve kolları sıkılaştı.

"Burada olmaktan memnunum." Elinin üzerine elimi koydum ve karnıma biraz daha baskı yapmasını sağlarken gözlerimi kapattım. O buradaydı.

Aynalı odasında gecenin herhangi bir saatinde uyanıp onun yansımasıyla sakinleştiğimi anımsayabiliyordum. Kollarında güvende olduğumu anlamak tekrar uykuya dalmamı kolaylaştıran tek şeydi. Şimdi yine kollarındaydım.

"Ne düşünüyorsun?" dedi düşüncelerimden habersizce.

"Gelecekti kocamın nasıl biri olması gerektiğini." Diye mırıldandığımda boynuma çarpan nefes alışverişi, bir anlığına kesildi.

"Gelecekteki neyin?" Doğrulmaya çalışmasına engel olmak için kollarını sıkıca tuttum. Onunla uğraşmama engel olamazdı. Hayatımızın trajedisini yaşamadan öncesindeki o tatlı atışmalarımızı özlemiştim.

"Gelecekteki kocam. Bu sefer benim yatağımızdayız. Konuşabiliriz." Önceki konuşmada öfkelenmiş ve onun yatağında başka birini konuşamayacağımın altını çizmişti. Şimdi onun yatağında sayılmazdık sonuçta.

Gülme Valeria. Gülme.

Omzumu ısırdığında ciyakladım. "Bir durur musun? Kriterlerimi düşünü-Hakan!" Kulağımı ısırdı manyak.

"Sağdan sağdan geliyorlar yine bana." Tehditkâr ses tonu kıkırdamama neden oldu. Çenemi tutup başımı hafifçe kendisine çevirdiğinde gözlerimi açıp kıstım.

"Gelecekteki kocamın iki köpeği olmalı. Yoksa boşarım. Üç harfli isme sahip yeğeni de olmalı. Bir de en az onun kadar manyak kardeşi olmalı. Mümkünse aynı kandan olmasın." Bakışları rahatlarken öfkeli bir soluk aldı.

"Üç olur mu?" dedi huysuzca.

"Ne üç olur mu?"

"Üç köpeğim var." Yeni bir köpek mi almıştı? "Bo ve Zenas'ın yavrusu oldu yokluğunda." Kocaman gülümsediğimde bakışları dudağıma kaydı.

"Kesin çok tatlıdır. Minnacık Bo mu? Yavru köpeklere bayılıyorum. Burada Yaroslov'un-" Elini dudaklarıma bastırdığında cümlem yarıda kesildi. Bakışlarında yine ve yeniden öfke vardı.

Bu manyak derecek kıskanç olmuş Val. Erkek adına bile katlanamıyor.

"Val. Canım Rus'um. Ben kıskanç bir adamım ve beni biraz daha deli edersen kendimi tutmayacağım." Başımı aşağı yukarı salladığımda elini çekti. Onunla uğraşmayı başka bir güne öteledim.

"Adı ne?" Gözlerini kırpıştırırken birkaç saniye neden bahsettiğimi anlamak için duraksadı. "Bo'nun yavrusu."

"Manyak."

"Durduk yere manyak demesene. Bir şey yapmadım bile. Adını söyle."

"Manyak." Dedi bir kez daha.

"Sensin manyak. Düzgün soru soruyorum." Hakan bıkkınlıkla iç çektiğinde yüzündeki ifadeyi anlamlandırmaya çalışırken zihnimdeki çarklar yerine oturdu. "Yavrunun adı manyak mı?"

"Evet."

"Siz cidden manyaksınız." Dedim şaşkınlıkla. Kim köpeğine manyak ismini verirdi ki? Anca bu manyak adamların yapabileceği manyaklıktı.

"Kimin fikriydi? Bo ve Zenas isimlerinden sonra cidden manyak mı koydunuz?"

"Ben lavanta koyalım demiştim." Dedi masumca. "Faruk benim yerine köpekle ilgilendiği o zamanlarda manyak diye çağırdığı için yavru buna alışmış. Manyak deyince geliyor." Kahkahama engel olamadığımda dudaklarını kıvırdı.

"Siz cidden normal değilsiniz."

"Hayır ben gayet normalim. Her şey o piçin suçu." Dedi Faruk'u hızlıca önüme atıp masum bir şekilde başını sallarken. "Kim köpeğe manyak der ki?"

"Efe büyüdüğünde manyak kelimesinin anlamı konusunda detaylı bir konuşma yapmamız lazım." Dedim kahkahalarımın arasında.

"Yaparız." Yanağımı hafifçe okşarken başını salladı. "Beraber konuşuruz."

"Beraber." Kollarımı boynuna doladığımda bana izin verdi. Sırtımı yatağa yaslayıp onu üzerime çektim. Ağırlığını vermekten kaçarcasına başını boyun girintime gizleyip kollarını belime doladı.

"İşte şimdi uyuyabiliriz." Ellerimden birini saçlarına kaydırdım. Nefes alışverişini takip etmeye çalışırken eli karnımın üzerine kaydı. Tişörtümün altından çıplak tenimde durdu.

Zaman yavaşlarken derin bir soluk aldım. Nerede olduğumuz, ne yaşandığı veya yaşanacağı konusunda hissettiğim tüm o kaydılar silinip gitti. Bu doğaldı.

Karnıma her dokunduğunda tüm her şey silikleşiyor ve bir tek onu hissedip görebiliyordum. Tıpkı şu an olduğu gibi.

***

Uykuya ne zaman dalıp gittiğimi bilmeden gözlerimi araladığımda olduğum yerde yatmaya devam ettim. Onun sıcaklığının ve kollarının bedenimi güvende tutmasının tadını çıkarmak istiyordum.

Dünden farklı olarak yüzümü boynuna gömmüş, bu sefer üzerine çıkan ben olmuştum. Başımı kaldırıp boynundaki zincire baktım sessizce. Benim yüzüğüm onun boynuna asılıydı. Onu da ardımda bırakmıştım.

Elimi ensesine kaydırıp zinciri açtım ve kolyenin ucundaki yüzüğü çıkarıp zinciri geri taktım. "Yüzüğümü çalman çok kötü." Dedim yalandan bir kızgınlıkla.

Onu uyandırmadan kollardan çıktım ve oturur pozisyona geldim. Yüzüğü, odayı aydınlatan pencereye doğru kaldırıp iç kısmında daha önce olmayan o yazıyı okumaya çalıştım.

 

Без тебя нет меня.

 

Sensiz ben yokum.

Dudaklarımda aptal bir gülüş belirdi. Yüzüğü avucumun arasında hapsederken uyuyan Hakan'a uzandım. Dudağına ufak bir öpücük bıraktığımda kıpırdandı. Yine de uyanmadı.

Geri çekildiğim zaman parmağımda var olan benim aldığım o yüzüğü çıkarttım ve yerine Hakan'ın aylarca yanından ayırmadığı o yüzüğü taktım. "Selam yüzüğüm. Beni özledin mi?"

Delirdin iyice Val.

Yataktan çıkıp hızlıca banyoda işlerimi hallederek odadan ayrıldım. Odam olarak kullandığım Nina halamın odasının katına geldiğimde Raskol odasından çıkıyordu.

"Nereden böyle?"

"Yürüyüş yaptım." Dediğimde bakışları baştan aşağı beni süzdü. Kaşları ağır ağır çatıldı.

"Ayakkabıların olmadan mı yürüyüş yaptın?" Başımı eğdim ve ayaklarımdaki terliği gördüm. Onaylayan bir ses çıkartıp başımı kaldırdım. "Yalancı."

"Sabah sabah beni sorguya çekmenin nedeni ne?" Elimi belime yasladığımda aynısını yapıp ellerini beline yasladı.

"Şüpheli davranıyorsun."

"Sana eski kocamın yanından geldiğimi söylemediğim için özür dilemeyeceğim. Söz konusu Hakan olunca hem onaylayıp hem de kızıyorsun. Senin yüzünden iyice dengesiz biri oldum."

Biz zaten dengesiziz Val.

"Ayrıca ben dün gece neler yaşandığını soruyor muyum sana?" Elini belinden ayırıp alnıma bir fiske vurdu.

"Güne yalanlarla başlayan sensin. Bana sorsan her şeyi anlatırım." Alnıma vurduğu yere elimi sürerken kaşlarımı çattım. Yine haklıydı.

"Dün yemek nasıldı?"

"Lezzetliydi." Dedi duraksamadan. Gözlerimi devirdim. Ne sorduğumu biliyordu ve olayı nasılda kendine göre cevaplıyordu.

"Ne sorduğumu biliyorsun."

"Tabi ki biliyorum. Yemeği sordu-" Alnına bir fiske vurduğumda sustu. "Sen az önce bana vurdun mu?" Tekrar vurduğumda tek kaşı yukarı doğru hareketlendi.

"Lafı dolandırıp başka cevaplar vermekte en az yalan söylemek kadar cevaplardan kaçmak demektir. Beni deli ediyorsun."

"Sen zaten delisin." Alnıma vurdu. "Yemeği sordun ve cevabını aldın."

"Nişanlınla ne oldu?" dedim ondan uzaklaşırken.

"Yemek yedik." Dedi yine aynı detaysız düz cevaplarından birini kullanırken. Sinirimi bozuyordu. Dedikodu yeteneği sıfır, sıfır, sıfırdı.

"Sonra ne oldu?" dedim imayla. Yüzündeki ifade asla yumuşamadı. Tersine bakışları gittikçe sertleşti. Odamın kapısını açtım. "Yani onu eve bıraktığını tahmin edebiliyorum. Sonra eve geldiğini-" Liliya'nın yatağımda yattığını görünce gözlerimi kocaman açtım. Dışarı çekiştirip uzandı ve kapıyı kapattı.

"Odama kız mı attın?!" Elimle dudaklarımı kapattım.

"Saçmalamayı kes." Kattaki kapılardan biri aralanmıştı ve Fedor bize doğru geldi. "İkinizde aşağı hadi." Dedi Raskol hiddetle.

"Tamam. Bağırma." Merdivene yönelirken Fedor ne olduğunu anlamaya çalışırcasına uykulu bakışlarını bana çevirmişti. "Pakhan eve kız atmış."

"Ne?!" Fedor bağırdığında onu kolundan çekiştirmeye başladım.

"Utanmadan benim kullandığım odaya atmış." Raskol'a bakıp cık cıkladım.

"Val!"

"Kendi odana niye atmadın?" dedi Fedor ilk şaşkınlığını atar atmaz. "Ayrıca delirdin mi? Sen nişanlısın. Hem de Bratva pren-"Abimin arkasındaki kapı aralandı ve Liliya dışarı çıktı. Üzerinde abimin tişörtlerinden biri vardı ve saçları darmadağınıktı.

"Valeria ben doğru mu görüyorum?"

"Evet. Sözde nişanlanmak istemediği kadını benim odama atmış. İstememiş hali bu." Fısıldasam da Raskol'un bakışları sertleşti. Sanırım duymuştu.

"Valeria Nikoloeva!" Adımın tamamını bağırdığı için sustum. Ne yaptım canım? Sanki adam öldürdüm. Alt tarafı odama attığı kadınla ilgili bilgi aktarımı yapıyordum.

Liliya, koridora adım attı. Suratını buruşturarak elini şakaklarına sürüyordu.

"Niye bağırıyorsun?" Raskol, sinirini bozan ben değilmişim gibi Liliya'ya döndü. "Hiç misafir perver değilsin."

"O kadar içmeseydin sana misafir olarak katlanmak zorunda olmazdım." Dedi abim. Liliya ellerini indirip bayık bakışlarla Raskol'u süzdü.

"Üzgünüm Pakhan'ım." Sesindeki alay dolu o cilveli tonlamayla Raskol, sabır dilercesine etrafına baktı. "Nasılsın Valeria?" dedi Liliya beni görünce.

"İyiyim. Sen?" dedim dudaklarımı kıvırmışken.

"İyiyim." Eğildi ve üzerindeki tişörte bakıp gözlerini kocaman açtı. "Raskol?"

"Ne Raskol?"

"Niye kıyafetlerimi giymiyorum?" Raskol eliyle aralık kapıdan içerisini işaret etti.

"Niye aniden kıyafetlerini çıkarmak istediğini bende merak ediyorum." Liliya gözlerini kısarken yerdeki kıyafetlerine baktı.

"Çok içmişim." Dedi başını kaldırdı. "Ne kadar batırdım? Başım hala kazan gibi." Canı yanıyormuşçasına elini alnına sürdü.

"Raskol, misafirini odana götürüp dinlenmesini sağlar mısın? Odamda işlerim var." Raskol beni kesinlikle öldürecekti. Liliya gülmeye başladığında bakışlarımız onu buldu.

"Bende Pakhan'ın odasının o kadar renkli olmasına şaşırmıştım. Demek beni kardeşinin odasında yatırdın. Çok tatlısın Raskol."

"Bunu izlemek keyifli." Diye mırıldandı Fedor. "Raskol, onu öldürmek istiyormuş gibi baksa da bunu yapamıyor. Sessiz kalışı sabahımı neşelendirdi. Çok tatlısın Raskol." Sesindeki alayla kendime engel olamadan kıkırdadım. Raskol bunu duyduğu gibi Fedor'a ters ters bakmaya başladı.

"Bence sende kaç." Fedor yanımdan geçip basamakları inmeye başladı ve gözden kayboldu.

"Hadi odana gidelim. Başım dönüyor, biraz daha dinlenmeliyim." Raskol odasının kapısını açtığı gibi Liliya elini sallamak için bana döndü. "Kendime geleceğim ve yemeğe bomba gibi olacağım." Sendeler gibi oldu ve Raskol'a çarptığında abim eğilip onu kucağına aldı.

"Bir daha seni misafir edersem..." Cümlesinin devamını getirmeden odasına girdi. Odama yönelirken Liliya'nın söylediği cümleyi duyabilmiştim.

"Evlenince misafir olmayacağım haklısın."

HAKAN

"Sonunda uyanmışsın." Valeria'yı görünce rahat bir soluk alıp verdim. "Kahvaltıyı kaçırdın. Kahve var içer misin?" Kahvaltıyı onunlayken sevdiğim için kahve şu an iyi bir seçimdi.

"Yanımdan ayrılmandan hoşlanmadım." Diye mırıldandığımda dudaklarında sıcak bir tebessüm belirdi. "Mesaj yazman da hiçbir şey ifade etmiyor. Gözlerimi araladığımda yanımda olmalısın." Belini sardığımda kolları boynuma dolandı.

"Uykucusun. Eskiden benden önce kalkan sen değil miydin? Neyin var senin?" Sesindeki alayı umursamadan dudağımızı birleştirdim.

Gerçekti ve yanımdaydı.

"Siktir." Kafamdaki acıyla geri çekilip elimi acıyan yere yasladım. Arkamı döndüğümde elindeki kepçeyle sinsice sırıtan o cadı kadını gördüm.

"Varvara!" diye bağırdı Valeria. "Ona vurduğunu abime söyleyeceğim."

"Bende seni gırtlakladığını söyleyeceğim." Gırtlaklamak derken ne kastettiğini anladığım için dudaklarımı kıvırdım. Bunu kaçırmadı. Kepçesini kaldırdığında geri çekildim. "Bratva'dasınız. Ayrıca seni üzmedi mi?"

"Sende beni üzüyorsun. Kimse kepçeyle senin canını yakmıyor." Valeria önüme geçtiğinde kadın acımadan onun kafasına da kepçeyle vurdu.

"Bana baksana sen." Valeria'yı geriye çektim. "Buradakileri nasıl dize getirdiğin umurumda değil. Karıma bir daha vurmayacaksın."

"Yoksa ne olur? Senin gibi adamların tehditlerinden korkacak bir kadın mıyım? Yıllarım senin gibilerle geçti." Küçümsercesine bana baktı. Benim de onun gibi zır deli olanlarla geçmişti.

"Ben bir kadını tehdit etmem kepçeli deli." Valeria gürültülü bir soluk aldı.

"Öyle demek istemedi Varvara." Dedi önüme geçmeye çalışırken.

"Öyle demek istedim." Varvara'ya yaklaştığımda keyiflenmişçesine dudaklarını kıvırmıştı. "Buranın delisi olmana kimse ses çıkarmıyor anlaşılan."

"Taşaklarını koparmamdan endişeleniyorlar." Sesindeki tehditti görmezden geldim.

"Onlara dilediğini yapabilirsin. Umurumda değil." Başımı sola yasladım. Hala kepçeyle vurduğu yer sızlıyordu. Vicdansız deli. "Ayrıca tüm bunlar için yaşlı değil misin?"

"Yaşlıyım. Ama ruhum hala genç." Bakışları bir an olsun benimkilerden ayrılmadı. "Onun canını bir daha yakmazsan seni kabullenirim."

"Yapmayacağım. Sen kabullen diye değil." Dudaklarının kenarı kıvrıldığında Valeria'ya döndü.

"Kahveyi içmesin." Dedi kepçesini indirirken. "Raskol içine bir şeyler attı."

"Yine mi?" dedi Valeria şaşkınlıkla.

"Ne sanıyorsun? İkinize tamam dedi diye onu sevmek zorunda değil." Bu kadının dürüstlüğü beni benden alıyordu.

Raskol'un her boş anında acıyla beni yakmaya çalışması aramızdaki ilişkinin dinamiğiydi.

"Liliya'yı odama attığını biliyor musun?" Valeria gitmek için hareketlenen Varvara'nın önüne geçti. "Hem de üzerinde abimin kıyafeti vardı. Artık ne olduysa ben bilmem." Dedi dedikodu verircesine imayla göz kırpmıştı.

"O buraya kimi getirdi dedin?!" Varvara bağırdığında elindeki kepçeyle Pakhan'ın ofisine yöneldi.

"Sanırım abimi dövecek." Başını salladı. "Acıya karşılık acı." Topuklarının üzerinde döndü ve yürümeye başladı. "Beni takip et. Sana yeni kahve yapalım."

"Dışarıya çıkabiliriz."

"Öğlen yemeğini ailecek yiyeceğiz. O yüzden çıkamayız." Ailecek mi? "Ben senin manyak arkadaşın Faruk'la ve psikopat yaverin Doug'la günlerce yemek yedim. Sende benim tımarhaneden farksız olan ailemle yemelisin." Maksim'in olduğu sofralarda oturmuştum. Gayet normallerdi. Yani kısmen.

"Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?" Adımlarımı ona yetiştirip elimi beline kaydırdığımda adımları takılır gibi oldu. Hızla toparlandı. Boğazını temizlerken bakışları etrafta gezindi.

"Birileri daha seni kepçeyle döverse suçlusu sensin."

"Sana yaklaştığım için mi dövecekler?" Başını salladı. "Seve seve beni dövmelerine izin vereceğim."

"Flört etme benimle." Dedi yalandan kızgın ses tonuyla. Topuzuna dokundu ve bakışları etrafı kolaçan etmeye devam ediyordu. Elinin hareketini takip ederken adımlarım yavaşladı.

"Yüzüğü takmışsın." Diye mırıldandım. Dudaklarımdaki aptal sırıtışa engel olamadım. Boynumdaki zincirdeki yüzüğü kaybettiğimi düşünürken onun parmağında görmeyi beklemiyordum.

"Tabi ki takacağım. Benim yüzüğüm." Bana bakmadan yürümeye devam ediyordu.

"Senin yüzüğün." Peşinden ilerlemediğimi anladığında durdu. Aylardır boynuma dolanan o berbat hisleri bastıran onun yüzüğünün göğsümün üzerinden sarkmasıydı. "Yüzüğün sana geri dönmesine sevindim." Arkasına döndü ve elini uzattı.

"Geri dönen yalnızca o değil." Elini tuttuğumda parmaklarımızı kenetledi ve yüzüklerimiz birbirine sürtündü. "Bir daha yüzüğümü çalma." Göz kırptığında hafifçe kahkaha attım.

"Üzerinde adın mı yazıyordu? Hayır. Bende kendime aldım. Bana daha çok yakışıyordu. Kabul et."

"Kolyedeyken mi?" Başımı sallayıp derin bir soluk aldım. "Hiç şansın yok. Yüzüğüm benim." Ellerimizi kaldırıp parmağındaki yüzüğün ezberlediğim her bir noktasına baktım.

"Sanırım haklısın. Yüzük sana daha çok yakışıyor." Bakışlarım gözlerine kaydığında neşeyle parıldadıklarını gördüm. "Tıpkı sana yakıştığım gibi." Yanakları hafifçe pembeleşirken ağır ağır yüzünü seyre daldım.

"Kahve." Dedi boğazını temizlerken. Ellerimizi ayırmadan mutfağa çekiştirdi beni. "Varvara olmadığına göre mutfak çok gürültülü olmayacaktır." Mutfağa girdiğimizde dediği gibi bulaşık sesleri dışında kenardaki masada konuşan çalışanlar dışında her şey normal bir ses seviyesindeydi.

"Kahve yapacağım." Mutfakta bulaşık yıkayan adamlardan biri makinedeki taze demlenmiş kahveyi gösterdiğinde Valeria başını sağa sola salladı. "Taze demleyeceğim." Kahveyi lavaboya döküp yıkadı. O hızlı hareket ederken arkasından kirli bulaşıkları taşıyan kişiye çarpmaktan son anda kurtuldu.

"Sakin ol. Acelem yok." Sakin olsa da acelesi varmış gibi hareket ettiğini biliyordum. Yine de sözlerim onu sakinleştirmişçesine hareketleri yavaşladı.

Masadaki birkaç bakış bana döndüğünde yüzlerindeki ifade bile burada oluşumdan rahatsız olduklarını gösterircesine sertti. Buradan gitmek için bir nedenim daha buydu.

"Ben oturma odasındayım Val." Valeria başını salladığı an mutfaktan çıktım. Cebimdeki telefonu çıkartırken oturma odasına girdim. Odada Liliya dedikleri Bratva Prensesi vardı.

"Hala hayattasın." Dedi gülümserken. Saldırı gecesinde onları kurtaranın ben olduğumu anladığında yüzünde beliren memnuniyetsizliği anımsadım. Şu an yüzündeki gülüş gerçekti. Muhtemelen o gece berbat geçirdiği günün acısını çıkartıyordu.

Nazikçe tebessüm edip başımı salladım ve ondan en uzak olan koltuğa oturdum. Dikkatle bakışlarını üzerimde hissetmeme aldırmadan telefonuma baktım. Bugün deli bir Rus'a daha katlanmaya enerjim yoktu.

"Pek konuşkan değilsin."

"Bir Rus'a daha katlanacak sabrım kalmadığı için sessizlik hakkımı kullanıyorum." Dedim gözlerine bakarken. "Mümkünse Valeria gelene kadar sessiz kalmaya devam edeceğim." Bu kibarca benimle konuşmamasını söylemenin bir yoluydu.

"Kabalığıma karşılık kabalık." Başını salladı. Tersi için tek kelime etmeden telefonumdaki mesajları kontrol etmeye devam ettim. Bakışları hala üzerimdeydi.

"On üç." Diye mırıldandı. Başımı kaldırıp ona döndüğümde irkildi.

"Liliya, senin hala dinlendiğini sanıyordum." Valeria elindeki dumanı tüten kahve fincanıyla geldiğinde şaşkınlıkla Liliya baktı. "Kahve ister misin?"

"Yok teşekkür ederim. Raskol, öğlen yemeğinden bahsedince eve gidip gelmek konusunda kararsız kaldım." Valeria yanıma oturduğunda kahve fincanını almam için uzattı.

"Yemeğe kimler davetli?" Şu aile dediğinin kimleri kapsadığını kestiremiyordum. "Ellerine sağlık."

"Gerardo ve Faruk, dahil Fedor'un ailesi ve Liliya."

"Masada Gerardo da mı olacak?" dedi Liliya şaşkınlıkla. "Bir İtalyan, iki Türk...Bir de ben." Hafifçe güldü. "Raskol'un deliliğinin nedeni acaba siz misiniz ben mi?"

"Abimi delirtmekten hoşlanıyorsun." Dedi Valeria. Liliya sıcak bir tebessümle evet dercesine kaşlarını kaldırıp indirdi.

"O başlattı." Sessizce onların konuşmasını takip ederken içeri Raskol girdi. Konuşan ikiliye bakarken kaşları çatıldı. Valeria'yı Bratva'dan korumayı o kadar kafasına takmıştı ki Bratva'ya dahil biriyle konuşmasını bile istemiyordu.

"Otursana Pakhan'ım." Dedi Liliya. İçtiğim kahve boğazıma kaçarken öksürmeye başladım. Pakhan'ım mı? Elimdeki kahveyi sehpaya bırakıp boştaki elimi dudaklarımdaki gülüşü gizlemeye çalıştım.

Raskol bunu gördü.

"Otursana Pakhan'ım." Dedim boğazımı temizlerken. Valeria bedenini iyice bana yaklaştırırken elini belime doladı ve sırtıma tırnaklarını geçirdi. Sanırım bunun anlamı abisini kışkırtmamam gerektiğiydi.

"Siz ne zaman gidiyorsunuz?" dedi huysuzca.

"Hani beni kovmamıştın, yalan mıydı sözlerin?" dedi Valeria ağlamaklı ses tonuyla. Raskol bana bakmaya ara verip kardeşine döndü.

"Yalandan ağlama." Valeria hızla ifadesini toparlayıp kahve fincanıma uzandı ve büyük bir yudum kahve aldı.

"Otursana." Dedi Liliya. Raskol kesinlikle odadaki bu üçlüyü bir kaşık suda boğmak istiyordu. Valeria'nın elinden kahve kupasını alıp kahvemi yudumladığım sıra Raskol, Liliya'nın yanına oturdu.

"İkisinin arasındaki ne?" diye sordum sessizce. Evleneceklerini daha önce öğrenmiştim. Evlenmekten ziyade birbirlerini sinir eden bir çift gibi duruyorlardı.

"Daha önce de bahsettim. İkisi birbiriyle didişip evlenmeleri gereken prens ve prenses." Zoraki evlilik yapacak bir adama benzemiyordu Raskol. Diğer yandan Liliya'da kendinden emin ve etrafındakilerini kontrol edebilecek bir kadındı. İkisinin evliliği zihnimde canlanamıyordu.

"Bizim gibi anlaşmalı evlenecekler yani." Valeria gözlerini kısıp düşünmek için birkaç saniye sessizce ikisine baktı. Türkçe konuşmaya başladığımız için bizi anlamayacaklarını bilmemize rağmen kısık sesle konuşuyorduk.

"Kısmen. Zorla nişanlandıklarını biliyorum. Tabi son zamanlarda bildiklerim daima yalan çıkıyor. Abim onu odama atmış. Terbiyesiz herif. İnsan gider kendi odasına atar." Cık cıkladı. Raskol başını çevirdiğinde Valeria bakışlarını kaçırıp bana baktı. "Pakhan olduktan sonra bu çok değişti."

"Huysuz oldu." Diye devam ettiğimde başını salladı.

"Rusça konuşun." Dedi Raskol az önce söylediğimi kanıtlarcasına. Sessizce kahvemi yudumlamaya devam ettim. Valeria konuşmaya başladığında içeri giren Fedor'u ve yanındaki kadını gördüm. Kucağına oğlan çocuğu tutuyordu.

"Buradaki kimse ailem değil. Ev arkadaşı hepsi." Dedi Fedor kadına açıklarcasına. Valeria ve Raskol aynı anda öne kaydı ve gözlerini kıstılar. İkisinin bakışını bir süre seyreden Fedor gözlerini devirdi.

"Şaka. İkisi de amcamın çocuğu. Yanlarındaki de onların hayatındaki şanssız eşleri." Yanılıyordu. Şanslı bir adamdım.

"Onu çağırmak hataydı." Dedi Raskol ters ters Valeria'ya baktı.

"Onu hala kovabiliriz. Ben onun şanssız eşi ve oğlunu aile yemeğinde görmek istedim." Valeria oturduğu yerden kalktı ve kadına yöneldi. Fedor az önce ona laf atılmamış gibi kadının kucağındaki çocuğa uzandı. Çocuk bu anı fırsat bilip bakışlarını odada gezdirdi ve Valeria'yı gördü.

"Gel. Baban gibi yabaninin nasıl bu kadar tatlı bir çocuğu olur? Yanaklarını yerim." Çocuk elini Valeria'nın dudağına bastırıp gülümsedi.

"Küçücük çocuk bile çok konuştuğunu söylüyor. Aferin oğlum." Oğlu diğer kolunu da uzattığında Valeria onu kucağına alıp düşmesin diye sıkıca kollarını sardı. "Oğlumu sakın düşürme."

"Konuşmak yerine eşini oturması için yönlendirsen." Valeria başını sağa sola sallayıp yanımdaki boşluğa tekrar oturdu. Çocuk sıradan Rus çocukları gibi sapsarı saçları ve masmavi gözleri vardı.

"Merhaba. Sen tamamen annene çekmişsin." Çocuğun elini hafifçe öptü. "Çok tatlısın. Seni ısırasım var." Fedor oturduğu yerden kalkıp Valeria'nın kucağından çocuğu aldı ve eski yerine oturdu.

"Yamyam mısın? Oğlumu ısırmayacaksın." Korurcasına kollarını çocuğa sarmıştı. Valeria kaşlarını çattı ama tek kelime etmedi. Aklından geçenlerin ne olduğunu bilmesem de bakışlarında bir anlığına beliren o kırgınlığı hızla silse de görebilmiştim.

Kahveme uzandı ve arkasına yaslanırken Fedor'a karşılık vermeden yudumladı. Kolumu beline sararak ona yaklaştım ve elimi karnına yaslarken şakağına dudağımı değdirdim. Elini elimin üzerine kaydırıp karnına baktırdı ve başını omzuma yasladı. Odadaki sohbeti sessizce takip etmeye başladı.

Başımı kaldırdığımda Raskol'un göz ucuyla Valeria'nın değişen ruh halini fark etmişçesine kardeşine baktığını gördüm. "Sadece onu o kadar mutlu etmelisin ki aklına burası gelmesin." Demişti ormandaki konuşmamızda.

Onu o kadar mutlu edecektim ki aklına geçmişin hiçbir zerresi gelmeyecekti. Her bir kırgınlığını silecek, acısına derman olacaktım. Tıpkı hayatıma girip bana yaptığı gibi.

Raskol ona olan bakışlarımı fark etmişçesine döndüğünde onunla hem fikir olduğumuz tek bir ortak amacımız vardı.

Valeria'nın mutluluğuydu.

Onun yıllardır aradığı şey ailesiydi. Adının ait olduğu topraklardı ve şu an aileye ait değilmişçesine kaçması gerekiyordu. Burası daima aklına gelecekti, ben ne yaparsam yapayım burada yaşayamadıkları daima içinde ukde kalacaktı.

Burayı iyi hatırlayacak bir neden ver Hakan. Geri dönmek istemeyeceği mutlu bir an...

Zihnimdeki çarklar çalışırken düşüncelerimin arasında dalıp gittim. Valeria kollarımdan sıyrılana kadar da bu böyle devam etti. Ne Gerardo'yla Faruk'un geldiğini fark etmiş ne de yapılan sohbeti anlayabilmiştim.

Bir planım vardı ve yardım şarttı.

 

VALERİA

Yemekten sonra Hakan, Raskol'la derin bir sohbete dalmış köşeye çekilmişlerdi. Birkaç kez yanlarına gitmeyi denemiştim. Ancak ya susmuşlardı ya da konuyu değiştirmişlerdi.

"Bir şeyler karıştırıyorlar." Dedi Faruk. Yanımdaki koltuğa yarı uzanır gibi oturmuştu ve üzerine bir örtü örmüştük. Sandığımdan hızlı toparlanıyordu. Hareketleri hala yavaştı ve canını yakıyor olsa da gelmişti buraya.

"Bana da anlatmıyorlar." Omuz silkip elimi boş ver gibilerinden salladım. "Kötü bir şey olmasın da gerisi önemli değil." Faruk gözlerini kısarak bana döndü.

"Meraklı biriydin. Valeria'ya ne yaptın? Sen kimsin?" Kıkırdadığımda kocaman gülümsedi.

"Okuduğum bir kitapta bir söz vardı. Cahil insanlar mutludur." Gözlerini devirdi. "Çok şeyi bilince cahillerin, cahilliğine katlanamazmış insan. Bu yüzden ne kadar çok şey bilirsen o kadar mutsuzsundur. Her hatayı görürsün."

"Yokluğunda kitap yazdın ve bunların hepsi kitabında geçiyor. İtiraf et." Göz ucuyla bana baktığında ciddi olduğumu gördü. "Kısmen haklısın. Kabul edeceğim."

"Neyim ben?" dedim kolunu dürterken.

"Onu bir kez söylerim."

"Bir daha söyle. Kısmen neyim? Bak gelmem Türkiye'ye. Görürsün." Bu dediğimin zerresine inanmamış olacak ki umursamaz bakışlarla bakmaya devam etti.

"Her türlü geleceksin." Dedi kendinden emin bir şekilde. "Seni kaçırma planımızı Gerardo anlattı mı?" Neyi? Sırıttı. "Hakan'a hayır deseydin veya o seni ikna etmekten vazgeçseydi, sizin için başka yolumuz vardı."

"Birini kaçırmak kötü bir şeydir. Hala öğrenemedin mi?" Kolunu cimciklediğimde elimi uzaklaştırdı.

"Derdiniz tasanızdan şiştim. Ulan kilo aldım sizin yüzünüzden. Saçlarım beyazladı." Başını eğdi ve birkaç tel saçının beyaz olduğunu gösterdi.

"Peki bunu nasıl yapacaktınız?" dedim kollarımı göğsümün üzerinde çaprazlarken. "Gerardo, sizinkilerin deposunu patlatıp Fedor'u kaçıracaktı. Tabi Fedor, asla kaçırıldığını kabul edemeyecek kadar gururludur. Bu yüzden kendi isteğiyle gittiğini söyleyecekti."

"Nereden biliyorsun?"

"Düşmanını iyi tanı." Dedi Gerardo yanımdaki boşluğa otururken. "Fedor'u, kendisini tanıdığından daha iyi tanıyorum."

"Fedor kaçırılıp depo patladığında herkes ona odaklanacaktı. Bende yalandan Hakan'ı vurduracaktım." Bunu o kadar normalmişçesine anlatıyordu ki çayını yudumlamak için duraksayıp duruyordu.

"Sende dayanamayıp Hakan'ın yanına gelecektin." Diye tamamladı Gerardo onu.

"Ya gelmeseydim?"

"O zaman muhtemelen buraya gelen ben olurdum." Dedi göz kırparken. "Adamların bana bir şey yapamaz. Türkiye'de çok fazla misafir terbiyesi kazandığıma şükretmeliler. İstediğim zaman sakin biri olabiliyorum."

"İkiniz delisiniz." Dediğimde Gerardo, dudağının kenarını yukarı doğru kıvırdı ve yeşil harelerini Faruk'a çevirdi. Faruk iltifat etmişim gibi tatlı bir gülüşle gözlerini kırpıştırıyordu.

"Bunu Hakan'a söyleyeceğim."

"İkinizi kaçıracağımız için sevinecek ilk kişi o, olurdu. Git söyle. Maaşıma zam yapar belki." Hafifçe gülmeye başladım. Planlarını gerçekleştirmeyişlerinden memnundum. Şu an bu daha bize ait bir ilişkiydi.

"Artık tek kelime etmeyeceğim." Bakışlarımı hala fısır fısır İtalyanca konuşan adamlara kaydırdım. "Gerardo, onların ne konuştuğunu biliyor musun?"

"Evet." Hızla ona döndüğümde başını sağa sola salladı. "Bana söyle. Anlat hadi."

"Az önce her şeyi bilmek ne kadar çok şey bilirsen o kadar mutsuzsundur, demedin mi sen?" Faruk alaylı bir tonlamada konuşmuştu. Ne konuştuklarını merak etmek kötü bir şey miydi? Değildi.

"Dediğimi yap, yaptığımı yapma." Tekrar Gerardo'ya döndüm. "Ne konuşuyorlar?"

"Artık kocan için çalışmıyorum Valeria. O yüzden patronumun karısı olma statün düştü. Bratva-"

"Gerardo!" Odada derin bir sessizlik oluştuğunda Gerardo'nun gülüşü daha da büyüdü. Aferin Valeria biraz daha bağır ki tüm Bratva duysun seni.

"Rezilliğini seyretmek en büyük hobim." Faruk kıkırdarken çayını yudumladı.

"Burası Rusya." Dedim öfkeyle. Rezil olmuşken dibine kadar olmak gerekirdi. "Rusça konuşun." Raskol'un, bu çıkışımın nedenini anlamadığı bakışlarından belli oluyordu. Hakan'sa onun aksine gülümsüyordu.

Burası Türkiye, Türkçe konuş diye bana direttiği zamanları unutmuştu anlaşılan.

"Konuşmamız bitti zaten." Dedi yerinden kalkarken. "Yemek için teşekkürler. Benim işlerim var." Gerardo ayaklandığında ikisi hızla evden çıktılar.

"Rusya kadınları çok güzel." Dedi Faruk. Başımı ona çevirdiğimde imalı bakışlarını yakaladım. "Nereye gittiler acaba?"

"Bir daha senin oyununa geleceğimi mi sanıyorsun?" Kolunu cimcikledim. "Yemin ederim ararım Asya'yı. Kalan çaylarını çöpe döker."

"Tamam sustum. Manyak." Gerçekten sessizce olduğu yere sindi.

"Çayını tazelememi ister misin?" Başını onaylarcasına salladı. Bardağını alıp mutfağa yönelirken aklımı kurcalayan tek şey Hakan'ın gizemli davranışıydı.

***

"Bunlar ne?" Liliya aniden peşinde sürüklenen tekerlekli askılıkla oturma odasına girmişti. Dünkü yemek sonrası herkes gitmiş, Faruk'un ağrıları arttığından Türkiye'ye geri dönmeyi bir süre ertelemişlerdi.

Gerardo ve Hakan hala yoklardı.

"Abinle nişanımız olmadı, yüzükleri birbirimize gönderdik yalnızca. Bugün nişanımızı yapalım dedik." Eliyle kıyafetleri gösterdi. "Bunlarda senin giymek için seçeceğin elbiseler. Abini yalnız bırakmazsın diye düşündüm." Askılıktaki elbiseleri incelemek için yaklaştım.

"Abimin haberi var mı gerçekten? Yoksa onu delirtecek yeni bir plan mı?" Liliya hafifçe kıkırdayıp kıyafetlerden birini çekip gösterdi.

"Ben bordo bir elbise giyeceğim. O yüzden bordo giyemezsin." Bordo elbiseleri koltuğun üzerine koydu ve kalana baktı. "Bu nasıl?" dedi yeşil bir elbiseyi alıp kaldırırken. Rusya'nın kışında kardan kadına dönmemi bekliyorsa olabilirdi.

"Çok açık. Üşürsün." Dedi öneren o değilmişçesine. Bordo elbiselerin olduğu kenara elindekini bırakıp yeni bir elbise için askılığa yaklaştı.

"Açık alan mı?" Başını salladı. Havadan haberleri var mıydı acaba? Bakışlarım kıyafetlere dokundu. Kesinlikle donacaktım.

"Şunu giyebilirim. Nasıl?" Pembe tonlarındaki elbiseyi kaldırıp gülümsedim. Rengi çok tatlıydı. Üzerine uyumlu kürküm de vardı. Üşürsem giyerdim.

"Pembe mi?" dedi suratını asarken. "Beyaz giysen? Herkes siyah ağırlıklı ve dengelemek için beyaza ihtiyacım var." Elimdeki elbiseyi göğsüme yasladım. Beyaz giymek istemiyordum.

"Nişanda niye beyaz giyen benim? Olmaz." Beni dinlemeden askıdan beyaz bir elbise gösterdi. Sadeydi ve üzerime cuk gibi oturacak gibi duruyordu.

"Pembe giyeceğim."

"Pembe sana hiç yakışmıyor." Dedi elini beline koyarken. "Rengini kapatıyor." Gözlerimi kıstım. Gayet yakışıyordu. "Nişanımda pembe renk istemiyorum." Çenesini dikleştirdi ve dediğini yapmazsam her an beni dövecekmiş gibi netlikle bakıyordu.

Nişan onun nişanı Val. İstediği olmalı.

Bakışlarımı göğsüme bastırdığım pembe elbiseden onun gösterdiği beyaza doğru kaydığında kaşlarımı çattım. "Dediğin gibi olsun." Elbiseyi asıp beyazı aldım. "Seni abime söyleyeceğim." Ne zaman canım sıkılsa birilerini abime şikâyet etmekle tehdit ediyordum.

Raskol, Pakhan olunca onun yerine bunu kullanan en çok bendim.

Hiç umursamadan bordo kıyafetlerden birini aldı. "Saçını ben yapacağım. Elim hızlıdır."

"Kendi nişanın için beni mi hazırlayacaksın?" dedim şüpheyle. Yine aynı umursamazlıkla başını salladı. "Ben makyajımı yapabilirim. Saçım için-" Aniden topuz yaptığım saçıma bakmak için döndüğünden sustum. Raskol'un dişi hali gibiydi ve bir bakışı bile otoritesini hissettiriyordu.

"Yine topuz mu?" Suratını astı ve engel olmama izin vermeden topuzumu çözüp saçlarımı serbest bıraktı. "Asla. Uzun saçların varken onları topuzla gizleyemezsin." Önüme geçip göz kırptı. "Saçlarını daima topluyorsun. Hem bu sefer ben toplayacağım. Nişanımda saçların topuz olamaz."

"Çok şey istiyorsun." Dedim dayanamayarak. Kıkırdadı.

"Hadi. Geç kalmak istemiyorum." Elbiseme bakıp hafifçe yerinde zıpladı. "Çok güzel olacağız." Onu daima güzel kıyafetler ve makyajla gördüğümden süslenmeyi çok sevdiğini biliyordum.

Üst kattaki kaldığım odada hızlı bir duş sonrası elbiseyi üzerime geçirdim. Saçlarımı kurutmakla uğraşmayıp aşağı indim. Kaybettiğim süre içerisinde Liliya saçını ve makyajını bitirmiş kahvesini yudumluyordu.

"Hızlısın." Dedim hayranlıkla onu seyrederken.

"Hızlı ve güzel." Kahvesini sehpaya bırakıp eliyle ne ara getirildiğini bilmediğim sandalyeye oturmamı sağladı. "Şimdi kıpırdama." Elleri hızla saçımda gezinirken gözlerimi kapattım.

"Mutlu musun Val?" Bana seslenişi dostaneydi. "Val dememde bir sorun olur mu?"

"Yok hayır." Dedim gülümseyerek. Raskol'la birbirlerinden hoşlanmasalar da bulundukları bu dünyada evlenmeleri gerekliydi ve ikisi de buna boyun eğiyordu. Polina benim arkadaşım olmuş olsa da Liliya ve abim evlenecekti.

Liliya'nın bana en ufak kötülüğü dokunmamışken onunla arama duvarlar örmeme niye gerek vardı ki? Abimle evlenince bu ailenin bir parçası olacaktı.

"Ben mutluyum. Sen mutlu olacak mısın?" dedim gözlerimi aralarken. Tam karşımdaki aynadan onun yansımasına baktım. Dudaklarındaki gülüş donarken bakışları saçlarıma odaklanmıştı.

"Tabi niye mutlu olmayayım?"

"Normalde ifadesiz bir yüzün olur. Dünden beri fazla gülüyorsun. Mutlu olduğunu düşünerek emin olmak istedim." Dudaklarındaki gülüş tekrar sıcak bir hal aldı.

"Birkaç gündür eğleniyorum." Dedi. Dudaklarını büzdü. "Abinle uğraşmak eğlenceliymiş." Raskol buradayken yaptığı o sinsi kıkırdayışı yapıp eliyle dudaklarını kapattı.

"Raskol'la ilgili bir şey söyleyeceğim. Yokluğumda bunu kullanabilirsin." Şaşkınca bana döndüğünde aynadaki yansımamla göz göze geldi. "Onu delirtmek istediğinde ufak bir yardım olarak düşün."

"Seni Pakhan'a şikâyet edeceğim." Dedi gözleri parıldarken.

"Şikâyet sırasında yanında limon olmasına dikkat etmelisin." Göz kırptım. "Mümkünse limonu sıkarken iç."

"Limon mu?" Saçımı yapmaya devam ederken kendi kendine gülmeye devam ediyordu.

"Eşit olmanız için senin takıntını da ona söyleyeceğim." Maşaya saçımı sardı ve dikkatle buklelere baktı.

"Benim takıntım yok."

"Her şeyi sayıyorsun." Gözleri odadaki herkesi dikkatle incelerken olmadık detaylarda fazlasıyla oyalanıyordu. Örneğin dün odaya giren her adamın takımında olan düğmelere dikkatle göz gezdirmesi gibi.

"Öyle bir şey yapmıyorum."

"Saç tutamını, maşanın etrafına kaç kez sardın?" Gözlerini aynadaki yansımama çevirdi ve duraksamadan. "Beş."

"Yukarı gittikten sonra kaç dakika kaldım?"

"On sekiz dakika." Dedi duraksamadan.

"Abimin kaç kurt dövmesi var?" Kaşları ağır ağır çatıldı.

"On bir." Sesi kararsızdı. "Daha çok mu?"

"Söylemem. Daha az da olabilir."

"Senin yüzünden dövmelerin kaç adet olacağını öğrenmem lazım." Dudaklarını kemirirken saçımı yapmaya devam etti. "On parmakta, bir boyunda." Kendi kendine mırıldanarak konuşuyordu.

"On dört olduğunu söyledi." Rahat bir soluk alırken gerginliği gözle görülür biçimde silindi. "Ama yine de kontrol etmelisin." Ters ters baktığını görünce omuz silktim. "Sadece ufak bir tavsiye."

"Tavsiyeni dikkate alacağım." Raskol ben uzaktayken beni öldüremezdi. Cesaretim bundandı.

"Limonu da unutma." Güldüğünü duydum.

"Unutmam." Saçımı yapmayı bitirirken makyajımı yapmak için önüme geçti ve gülmeye devam ediyordu. Makyajımı yapmak istesem de onun hızlı ellerine kendimi bırakmak çok daha kolaydı.

"Senden bahsettikleri gibi biri değilsin." Dedim gözlerimi kapatırken. Liliya aldığı farı göz kapağıma sürerken konuşmaya devam ettim. "Fazlasıyla sevimlisin."

"Ben şirretim tatlım. Sevimli olamam." Dedi gülerek.

"İlk başta senin şirret olduğunu düşünmüştüm. Yalan yok. Sevimli bir şirret olduğun konusunda anlaşalım." Farla işi bitince gözlerimi araladım. Başını tatlı bir şekilde salladı.

"Ben gittiğimde abimi kollayabilir misin?" Burada onunla evlenecek ve cehennemine ortak olacaktı.

"Pakhan'ın kendisini koruyamayacağına mı inanıyorsun?"

"Pakhan bir insan, Liliya. Ayrıca o benim sevimli abim." Sevimli kelimesiyle gözlerini kıstı. "Zorlayınca sevimli birine dönüyor."

"Abin kendini koruyacak. Endişelenme. Bratva'yla büyüdü o. Diğer adamların aksine cehennemin kalbinde yaşadı. Eski Pakhan, zor bir adamdı." Elmacık kemiklerimin olduğu tenime allık sürerken göz kırptı. "Raskol'a inan."

"İnanıyorum." Diye mırıldandım.

"Güzel. Çünkü Raskol kendine fazlasıyla inanıyor." Fırçayı bıraktı ve hızla geri kalan makyajımı tamamlayarak önümden çekildi. Aynadaki pembe tonlardaki makyajıma bakarken omzumun üzerinden eğildi ve yansımalarımıza baktı.

"Güzel oldu."

"Teşekkür ederim." Geri çekilip koltuktaki telefonuna baktı.

"Geç kalıyoruz. Nişanına geç kalan ilk kadın olacağım." Odada acele bir şekilde koşuştururken kalkıp eşyalarını toplamasına yardımcı oldum. Odadaki dağınıklığı umursamadan dışarı adımladığında ellerini salladı. "Hadi Val."

"Varvara?!" Mutfağın olduğu koridora doğru seslendiğimde kapı açıldı ve Varvara çıktı. Beni gördüğünde adımları duraksadı. Üzerinde her zamanki önlüğünün aksine güzel siyah bir elbise duruyordu. Yaşının aksine o kadar seksi duruyordu ki ıslık çalıp güzel olduğunu belirtircesine kaşlarımı kaldırdım.

"Gidiyor musunuz?" dediğinde başımı salladım.

"Faruk'a bakması için güvenilir birini bulabilir miyiz?" Varvara bana yaklaşırken omuzlarımı tutup kapıya dönmemi sağladı.

"Arkadaşın sen yukarıya gittiğinde evden çıktı." Ağrıları varken durduk yere nereye gitmişti? "Peşine Artem'i taktım. Bu yüzden hadi arabaya." Arabaya kadar sırtıma yasladığı elleri aracılığıyla yürümek zorunda kaldım. İçeri geçip oturduğumda peşimden içeri girdi ve üçümüz hareket eden arabanın içinde yalnız kaldık.

Garip davranıyordu.

"Hayatımdaki en berbat nişan sizinki olabilir." Dedim telefonuna dalan Liliya'ya bakarken.

"Abin tam bir odun." Bakışlarını kaldırıp gülümsedi. "Beni almaya bile gelmedi."

"Bratva'yı yönetirken senin şoförlüğünü mü yapmalıydı?" Varvara'nın cümlesiyle Liliya bana gösterdiği o nezaketi ve sıcaklığı kullanmaya gerek kalmadan Varvara'ya dikti bakışlarını. İkisi konuşmadan bakışlarıyla savaşırken telefonuma çevirdim bakışlarımı.

Hakan en son attığım mesajıma "Nişanda görüşürüz." diye cevap vermişti. Nereye kaybolduğunu sormak istesem de Faruk'un evden ayrıldığına dair mesaj yazıp gönderdim. Telefonun ekranını kilitlerken sessiz geçen araba yolculuğunun tadını çıkarmaya çalıştım.

Araba yavaşlayana kadar geçip giden yolu seyretmiş, bakışlarıyla birbirini alt etmeye çalışan diğer iki kadını görmezden gelmiştim. Arabanın durmasını fırsat bilip kapıyı açıp dışarı çıktım. Ormanın girişindeki patika, ışıklandırmalarla aydınlatılmıştı.

"Bana Raskol'u çağırır mısın? Herkesin önünde onunla konuşursam liderliği sarsılır." Dedi Liliya öfkeli bakışlarını patikaya çevirmişken.

"Koskoca Pakhan'ı ayağına çağırmaya utanmıyor musun?" dedi Varvara aynı öfkeli huysuzlukla.

"Sakın kavga edeyim demeyin." Dedim şaşkınlıkla ikisine bakarken.

"Raskol'u çağır Val." Dedi Liliya.

"Sen kime emir veriyorsun? Prenses demem çarparım bir tane." Aniden birbirlerine bağırmaya başlamaları arabadaki suskunluklarından belliydi. Bastırıp sonunda patlamışlardı.

"Sen kime vuruyorsun?!" Liliya'nın bağırışı ormanda yankılandı.

Manyak bunlar Val. Kaçalım.

"Aranıza girmek istemiyorum. Lakin abimin özel gününü mahvetmenize izinim yok. Varvara, gidip Raskol'u bulalım. Sende abimi bekle." Varvara onu çekiştirmeme engel olduğu sıra patikadan bize doğru yaklaşan Yaroslov kaşlarını çatmıştı.

"İkiniz yine mi kavga ediyorsunuz?" Varvara ve Liliya aynı anda konuşmaya başladıkları için Yaroslov onları anlamamıştı. "Valeria, Raskol'u çağır. İkisini anca o susturur." Kavgadan uzaklaşmayı ödül sayıp Yaroslov'un işaret ettiği patikaya doğru koşarcasına yürümeye başladım.

"Raskol." Dedim onu görür görmez. Hakan'la konuşuyorlardı ve geldiğimi görünce bakışları beni buldu. "Varvara ve Liliya birbirine girecek. Yaroslov seni çağırıyor." Raskol gözlerini devirip yanımdan geçip gittiğinde Hakan'a döndüm.

"Güzel görünüyorsun." Dedi baştan aşağı beni süzerken. Yanımda adımladı yavaşça. Onu incelemek için bakışlarımı takımında gezdirmeye başladım. Siyah takımlarından birini giymişti ve gömleği beyazdı.

Beyaz gömleği, siyah olanlardan çok daha yakışmıştı.

"Liliya hazırlanmama yardımcı oldu." Bakışlarındaki hayranlık beni inceledikçe büyüyordu. Yüzüğünün olduğu elimi alıp eğildi ve yüzüğün üzerine dudağını değdirirken kirpiklerinin altından harelerini benimkilere çevirdi. Kalbim tekledi.

"Sende güzel görünüyorsun."

"Güzel mi?" dedi gülüşünü genişletirken.

"Yakışıklı diyecektim." Dedim onun gibi dudaklarımdaki gülüşe engel olamadan. "Sakallarını kısaltmışsın." Boştaki elimi dün gördüğümden daha kısa olan sakallarına kaydırdım.

"Olmamış mı?"

"Olmuş." Geri çekildi, elim yüzünden ayrıldı. "Dünden beri yoksun. Kötü bir şey mi oluyor?"

"Yani duruma göre kötü bir şeyler olabilir." Bakışlarını etrafta gezdirirken yalnız olduğumuzdan emin olmaya çalışıyor gibi görünüyordu. "Bunu sana anlatacağım ama bir anlaşma yapmamız lazım."

"Ne anlaşması?" Derin soluk alıp ellerini iki yana açtı. Niye garip davranıyordu?

"Anlaşmalar olmadan yaşayamıyorum. Biliyorsun." Bileğindeki saate baktı. "Anlaşmayı kabul etmelisin."

"Beni iyice geriyorsun, Hakan. Ne anlaşması? Ne oluyor yine?" Hakan bakışlarını gökyüzüne çevirip derin bir soluk daha alırken sabah yağmayı kesmiş kar, gökyüzünden tekrar süzülmeye başladı.

Hayır. Gerçek kar değildi.

Pembe kar yağıyordu. Yine.

Bakışlarımı Hakan'a çevirdim. Dizlerinin üzerindeydi. Elinde tuttuğu kutunun içindeki yüzüğü kaldırmıştı. "Hakan." dedim şaşkınlıkla.

"Anlaşmanın maddelerini konuşalım Rus'um. Ya benimle evlenirsin ve seni son nefesime kadar mutlu ederim ya da seni kaçırır yine evlenirim. Mümkünse ilkini tercih etmeni isterim."

"Anlaşmasız yapamıyorsun." Diye mırıldanırken hissettiğim duyguların tamamı kabulümdü. Normal başlamadığımız bu ilişkiyi, olabilecek en normal noktaya getirmeye gönüllüydü. Bunu beraber yapacaktık.

"Cevabını hemen alabilirim miyim? Sabırsız bir adamım." Cevabımı zaten biliyordu. Onu terk ederken ardımda bıraktığım o yüzüğü, tekrar parmağıma geçirdiğimde cevabımı almıştı.

Kardeşini kurtarmak için babasına diz çökmüş adam, onunla tekrar evlenmem için kendi isteğiyle diz çöküyordu.

"Bilmeni isterim ki..." Yanağımdan gözyaşlarımın süzülmesine izin vermemek adına bakışlarımı bir anlığına gökyüzüne diktim.

"Sana bir daha diz çökme demedim mi?" Dizimi kırıp yere yasladım ve yüzlerimizi aynı hizaya getirdim. "Şimdi tekrar sor."

"Evlen benimle. Sorular veya cevaplar yok."

"Sabahları kahvaltı yiyecek misin?" dedim, anlaşmaya kendi maddelerimi eklemekten hiç çekinmemiştim.

"Evet." Gülümsedim.

"Sabahları beni spor için kaldırmayacaksın." Başını sağa sola salladı.

"Sağlıklı olman için bu maddeni reddediyorum." Parmağıma uzandı ve yüzüğü takmadan önce dikkatli bakışlarla bekledi beni.

"O aynalı odayı seviyorum."

"Odamıza aynalar döşeriz. Seni aynalardan izlemeye bayılıyorum." Çapkın bir gülüş ardından göz kırptı. Terbiyesiz herif.

"Söz ver Hakan." Dudaklarımdaki gülüş silinirken yüzüğü kaydırabilmesi için elini hareketlendirdim. "Uzun ve normal bir ömür yaşayacağımızın sözünü ver."

"Sözüm söz. Hakan Karan sözü." Karanbey değil, Hakan'ın sözü...Ailesi için bastırdığı o benliğinin verdiği söz, Karanbey'in verdiklerinden çok daha kıymetliydi.

"O zaman seninle evlenirim." Yüzüğü tamamen taktığında ondan önce kollarımı omzuna sarıp dudaklarımızı birleştirdim. Elleri belime dolanırken sırt üstü düştü. Acı dolu inlediğinde dudaklarımızı ayırdım.

"Özür dilerim." Yaralarının bazıları çok daha geç iyileşiyordu. Gözlerini araladı. Tek kelime etmedi. Gözlerindeki acı silinip yerini sıcacık bir sevgiye bıraktığında tutmak için direndiğim o gözyaşlarımın akmasına izin verdim.

Yaşanan her şey ikimizi de bitirmişti. Beraber yeniden yaşamayı denemek güzel bir fikirdi. Birbirimizden uzakta yeteri kadar yalnız kalmış, kendi iç sesimizi dinlemiştik.

Şimdi yalnız değil, beraber olmak hakkımızdı.

"Arabadaki pembe kıyafetini giymen lazım." Yanağımdan süzülen göz yaşını sildi. "O kıyafeti seçeceğini bile bile o kıyafetlerin arasına gizledim. O cadı izin vermedi değil mi?"

"Kendi nişanında pembe istemiyormuş." Hakan gözlerini devirdi ve kalkmak için hareketlendiğinde beraberinde onunla ayaklanmama yardımcı oldu.

Etrafımızı saran gerçek kara karışmış pembeliklere hayranlıkla baktım.

"Kar taneleri keşke gerçekten pembe olsa." Hakan ceketine elini sürdü.

"Sanırım bunu yapamam." Güldüm. Ondan imkansızı istemeye niyetim yoktu. "Üzerindekini değiştirelim. Kendi nikahına geç kalan gelin olmamalı."

"Ne nikahı?"

"Evleniyoruz." Dedi eliyle etrafını gösterirken. Tabi ki tüm bunlar Raskol'un nişanı falan değildi. Tüm bu garipliklerin asıl nedeni bu teklifti.

"Ben senin yakışıklı damadınım." Göz kırptı ve başını salladı. Bu hareketine bayılıyordum.

"Bu yüzden mi beyaz giymem için başımın etini yedi?"

"Bunu yapma ihtimaline karşılık seçtiğin elbiseyi çaldık." Dedi dirseğini göstererek. "Hadi istediğini giy ki senin nikahıma alayım." Koluna girdiğinde sırıtışı büyüdü.

"Nişan veya nikah gibi etkinliklerde kendini ekstra beğenen birine döndüğünün farkında mısın?" Patikada yürürken Hakan yandan bana baktı.

"Beni kıskandın mı? Mükemmelliğimi kıskanmayın Bayan Nikoloeva." Suratını buruşturdu. "Sana en çok benim soyadım yakışıyor."

"Karan?" Suratımı buruşturdum. "Yani her yerde duyulan sıradan bir soyadı." Kaşları hafifçe yukarı doğru kalktığında elimi salladım.

"Yine de sana çok yakışıyor." Dedi bakışlarını karşısındaki yola dikerken. "Valeria Karan. Bak çok uydu."

"Rus ve Türk karışımı gibi oldu." Başımı koluna yaslarken adımlarını takip ediyordum. "Bana en çok yakışan soyadın değil."

"Sana en çok yakışan benim. Soyadım ikinci şey."

"Biliyorum." Başını eğdiğinde yukarı doğru kaldırıp göz kırptım. "Bana en çok sen yakışıyorsun."

"Bir daha söyle." Gözleri dudaklarıma kaydı.

"Olmaz. Bir Nikoloeva ve Karan asla bir şeyi ikilemez." Kolundan çıkıp patikanın çıkışına koşuşturdum.

HAKAN

"Siz ikinizin niye en anormal şeyi normalmiş gibi yaşıyorsunuz?" Birkaç adım geride Valeria'nın gelişini bekleyen Faruk'a döndüm. "Gelin dediğin beyaz giyer."

"Sen düğününde beyaz giyersin o zaman." Dedim kaşlarımı hafifçe kaldırırken. "O ne istiyorsa onu giyecek." Bakışlarımı Valeria'nın geleceği kapıya çevirdim.

"Birinde bahçe de diğerinde kilise de. Gelinlik yok, damatlık da."

"Geleneklere inanmadığımı biliyorsun." Geleneklere bağlı bir ailem olmamıştı. Öyle bir karakter olmakla da uğraşmamıştım. Geleneklerin çoğu ailelerin birbirine alışması için ayak bağıydı. En azından bu benim düşüncemdi.

Valeria'yı isteyeceğim anne ve babası yoktu.

Onu istemeye giderken yanımda olacak annemle babamda yoktu.

Gelenek görenek bizim gibiler için değildi. Aileleriyle büyüyen ve kuşatılanlar içindi.

"Ağrın varsa git otur." Elini yanındaki mermer sütuna yaslamıştı.

"İdare ederim." Ona karşılık veremeden kapı aralandı. Bakışlarım hızla içeri giren ikiliye kaydı. Pakhan'ın evine gittiğim ilk gün de Raskol'un kolundaydı. İkisi suratları asık bir şekilde yaklaşmıştı. Şimdiyse Valeria gülümsüyordu.

Bana doğru yaklaştıkça kalbimin gümbürtüsü kulaklarıma ulaşıyordu. Üstüne tam oturmuş, omuzları açık ve omzundan aşağı düşmüş elbiseyle aynı tonlardaki tüle bakarken boğazımı temizledim.

Pembe elbisesinin gelinlikle uzaktan yakından alakası yoktu. Yine de onun teniyle o kadar güzel durmuştu ki bakışlarımda beliren hayranlığa engel olamadım.

Elimi uzattığımda iyice yaklaşmış olan Valeria'nın elini kolundan çekip elimin üzerine bıraktı Raskol. Bakışları bir kez daha onu üzersem bana yapacaklarını gösterircesine benimkileri bulduğunda gülümsedim. Bu ona yetti ve oturma alanındaki Fedor'un yanına oturdu.

"Ellerin titriyor." Dedi Valeria şaşkınlıkla.

"Eski kocanın, yeni evleneceğin adamı öldüreceği konusundaki o hikayeni anımsadım. O gelmeden evlenmeliyiz." Valeria kıkırdamaya başladığında belini sarıp sunağa çektim.

Her şey bu küçük kasabaya yapılan bir gösteriydi. Bir şeyden şüphe edilmemesi için yapılan ufak dokunuşlardı. Rusya'daki bağlantıları sayesinde Raskol bir devlet memurunu kibarca kaçırmıştı ve papaz kıyafeti giymiş adam elindeki defterle sunakta karşımızda dururken bakışları Raskol'a kaydı.

Memur konuşmaya başladığında kilisenin kapıları yeniden açıldı. İçeri kıvırcık sarı saçları olan sakallı bir adam girdi. Spor giyimine tezat bir şekilde eldiven takmış, Rusya'nın soğuklarından nefret edercesine kat kat mont giyinmişti.

"Bu kim lan?" dedi Faruk. Valeria başını çevirdi. Adam boş bir sıraya oturduğunda elini sallayıp devam etmemiz için işaret etti. Üç parmağını birleştirdi ve sonra tüm parmaklarını açıp göz kırptı.

"Seni öldüreceğim Melih." Diye mırıldandı Valeria. O söyleyene kadar onun Enrico olduğunu anlayamamıştım bile. Kesinlikle iyi bir şekilde kılık değiştirmişti.

"Sen mi çağırdın?" Enrico'yu çağırmayı düşünmemiştim. Başımı sağa sola sallarken Raskol, gelen yabancıdaki bakışlarını bana çevirdi. Çağıran oydu.

"Abin." Diye cevapladığımda Valeria, Raskol'a döndü. Valeria'yı o kadar çok seviyordu ki onun hayatındaki her erkeği kabulleniyordu. Onun yokluğunda abilik yapan Enrico'yu bile...

"Devam edebiliriz." Memur konuşmaya başladığında Valeria çenesini dikleştirdi. Ellerimi sıkarken memurun sorduğu sorulara sıra sıra cevap verdik. Daha önce çıkarttığımı yüzükleri parmaklarımıza tekrar geçirirken gözlerimiz kesişti.

"Tekrardan merhaba karım." Dedim nikah tamamlanır tamamlanmaz.

"Merhaba." Bakışları dudaklarıma kaydığında eğilip dudaklarımızı birleştirdim. Nerede olduğumuz, kimlerin bizi gördüğü umurumda değildi. O benim karımdı.

O yalnızca benimdi.

"Merhaba, kocam." Dedi dudaklarımız ayrıldığında. Elleri göğsüme yaslanmıştı. "Merhaba Hakan Karan."

Valeria Karan.

O ismine bende ona kavuşmuştum. Dudaklarımdan silemediğim gülüşün yegâne nedeni buydu.

Raskol ayaklandığında bu evliliğe şahit olmak isteyen ve Valeria için aile tanımına uyan misafirler ayaklandı.

"İlk evlendiğimizde benim tarafım kalabalıktı, şimdi senin." Valeria başını sağa sola salladı.

"Benim tarafım sensin." Geri çekildi.

"Bittiyse gidebilir miyiz?" diye bağıran Enrico'nun kendisiydi. Türkçe bağırdığı için yalnızca onu biz anlayabilirdik.

"Önce şu Enrico piçini döveceğim." Valeria tamamen Enrico'ya döndüğünde elini sallayıp göz kırptı. "İzninle. Bir süre misafirlerle yalnız ilgilenmelisin." Elimi salladım.

"Keyfine bak." Valeria bizi tebrik etmek için gelenlerin yanından geçip sunağı terk etti. Misafirlerin çoğu bu evlilikten memnun olmadığından oldukları yerde durdu. Deliren gelinin gidişine baktılar.

Enrico'nun gülüşü küçüldüğünde ayaklandı. "Sakin ol. Bak etrafına. Bu senin mutlu günün Rus Kızı."

"Kutsal mekandayız." Dedi Raskol ardından. "Ölüm yok. Günaha girersin." Valeria ona laf yarıştırmak yerine tadilatı henüz bitmiş olan kilisenin duvarlarına yaslanmış tahtalardan birini eline aldı.

"Gerardo?" Oturduğu yerde Enrico'yu görecek bir şekilde yan bir şekilde dönmüştü. "Yeni evlendik. Karımın yaptıklarını ailenize yapılmış bir saygısızlık olarak algılama. Düğün hediyen bu olacak."

"Melih," dedi onun adını anmamaya dikkat ederken. "Ailemde Melih diye biri yok, Karanbey. O yüzden Valeria'nın kimi dövdüğünü merakla seyredeceğim. Umarım sırtına sırtına geçirir."

"Ben sana, aynı hata iki kez yapılmaz, demedim mi? Yine bu herifle mi evlendin?" Enrico oturduğu yerden kalktı. "Sana İtalyan kanı taşıyan ve ondan daha iyilerini bula-"

"Seni öldüreceğim." Enrico oturma alanının etrafını dolandığında Valeria elindeki tahtayla ona dönmüştü.

"Beni öldüremezsin Rus Kızı. Savaş başlatırlar. Sen savaşları sevmezsin." Kilisenin çıkış kapısına yöneldi. "Lütfen beni burada öldürme. Baksana yeni yenilenmiş, tekrar mı tadilat-" Kapıdan dışarı koştuğunda Valeria da peşinden gitti.

"Hayatımdaki en garip gelin, karın olabilir." Dedi Faruk.

"Herkes geldiği için teşekkürler." Dedim berbat Rusçamla ve sunaktan kapıya doğru yürümeye başladım. Tabi ki de Enrico'yu dövdüğünü seyretmek istiyordum. O piç de beni deli etmişti.

"Seni aradım. Sürekli mesajlarımı görmezden geldin. Sonra numaranı değiştirdin." Valeria elindeki tahtayı Enrico'nun sırtına geçirdiğinde canı yanmamış gibi gevşek gevşek güldü.

"Sen Rus'sun ve ben Rusları sevmem." Valeria'nın elindeki tahtayı çekip aldığında ondan uzakta bir kenara attı. Valeria öfkeli soluklar alırken aniden suratını astı. "Benimle görüştüğünü anlasaydı o yaşlı ihtiyar canını yakardı."

"Yakamazdı. Ben onu ikna ederdim." Dedi titreyen sesiyle. "Abimde burada beni koruyordu zaten."

"Onun bana olan nefretinin önüne kimse geçemezdi. Onu daha fazla konuşmayacağım." Geri çekilip Valeria'nın elbisesine bakıp suratını buruşturdu. "Çok çirkinsin."

"Sensin çirkin." Valeria uzanıp ona sarıldığında Enrico sarılışına karşılık verdi. "Geldiğin için teşekkür ederim."

"Bir sorum var." Dedi Raskol yanımda belirirken. "O buradan çıkmadan onu öldürürsem kimin haberi olur?" Güldüm. Yüzünde kıskançlık vardı ve Enrico'yu bir kaşık suda boğabilirdi.

"Yokluğunda abilik yapan kişiyi öldürürsen başta Valeria seni affetmez." Başını salladı. "Bırak da kaybettiği kardeşini ararken kardeşi yerine koyduğu o kadının yanında olsun."

"O benim kardeşim." Dedi.

"Öyle." Valeria geri çekildiğinde Enrico bakışlarını ikimizin olduğu yöne çevirdi. "Tebrik yok mu Melih?"

"Tebrikler." Dedi gülümserken. "Ruslardan kız aldın." Hızla Rusça konuşmaya başlamıştı.

"Siktir git." Dedi Raskol. Enrico elini salladı.

"Gerardo da sizden kız almaya niyetli. Gerçi o Bratva'ya ait değil ama olsun." Misafirler dışarı çıkmaya başladığında Enrico hızla sustu.

Liliya dikkatle Enrico'nun kılık değiştirmiş halini inceliyordu. Raskol bunu fark eder etmez onun beline kolunu sardı. Liliya şaşkınlıkla Raskol'a döndü. "Hadi gidiyoruz." Liliya'nın konuşmasına izin vermeden yürümeleri için onu yönlendirmeye başladı.

Varvara ve diğer tanıdık adamlar çıkıp onların peşine takıldığında Yaroslov, Enrico'ya yaklaştı. "Adın ne senin?" Şüpheli bakışları bir an olsun ondan ayrılmamıştı.

"Melih." Dedi gülerek.

"Soyadın?"

"Yaros?" Valeria'ya döndüğünde kaşları daha da çatıldı. "Lütfen misafirimi rahat bırakır mısın?"

"Misafirlerinin hepsinin Rus olmadığının farkında mısın?" Bakışları önce beni sonra Gerardo'yu buldu.

"Yaros." Dedim Valeria gibi. "Ben ailedenim. Kalbimi kırıyorsun." Yaroslov birkaç saniye bakışlarını dikti. Gülüşüm kendiliğinden genişledi. Bu onun öfkeli bir soluk alıp arkasını dönmesine ve bizden uzaklaşmasına neden oldu.

"Ona Yaros dememelisin." Dedi Valeria başını sağa sola sallarken. "Bundan hoşlanmaz."

"Öğrendiğim iyi oldu." Daha çok söylemem için bu bilgiyi bir kenara yazdım. Gerardo bize yaklaşırken Enrico'nun yanına geçtiği için dikkatim onlara kaydı.

"Hani gelmeyecektin, ne oldu?" Valeria, Faruk'un yanına koşuşturdu. Faruk elini kapıya yaslamış soluklanırken onun kolunun altına girdi ve oturması için destek oldu.

"Nedenler önemsiz. Karanbey?" Kolumu tuttu. Başımı sağa sola salladım. Haldun'u görüp görmediğimi soruyordu. Tam bir yıldır kardeşini öldüren adamın canını almak için an kolladığını biliyordum.

"Büyük ihtimalle Timsah'tan yardım alıyor." Dedi Gerardo. Elleri yüzündeki ize kaydı ve dalgınca okşadı. "Ümit, Haldun ve Yegor üçlüsünün görüştüğünü biliyoruz. Yegor'un arkasında olan da Timsah'tı. Ümit'e yardım ettiğini düşünürsek muhtemelen Timsah'la diğer ikisi de tanıştı."

"Fernando onu Meksika'da görmediğini söyledi." Diye ekledim.

"Amerika'da mı yani?"

"Kızıyla evlenince savaşmaya ara vereceksin diye düşünmüştüm." Enrico'nun gözlerindeki öfke bunun aksini kanıtlıyordu. Sustum. Düşüncelerim onun zihnindeki savaş için çok toz pembeydi.

"Türkiye'ye mi döneceksiniz?" Başımı salladım.

"Ama işleri bırakıyorum." Kaşları yukarı doğru hareketlendiğinde gülümsedim. "Mutfakta iyi olduğumu biliyor musun?" Ötelediğim ne varsa gerçekleştirmeyi düşünüyordum. Ali'ye verdiğim hayallerimin hepsini geri alacaktım.

"Konumunu bana at. Yolum düşse de gelmeyeyim." Bakışları Gerardo'ya kaydı. "Sen isteğini gerçekleştirdin mi?"

"Fazlasıyla." Dedi onda nadir görebileceğim keyifli bir sırıtışla.

"O zaman dönüyoruz. Sana İtalya'da ihtiyacım var." Valeria'nın yanına yöneldiğinde aniden gelişi gibi gideceğini anladım.

"Buradaki yardımların için teşekkürler." Gerardo başını salladı.

"Bu seferki şansınızı iyi değerlendirin." Elini cebine atıp zipposunu çıkarttı. "Uzun bir süre görüşemeyeceğiz. İtalya'da bana ihtiyacı varsa her şeyi batırmıştır demektir." Zippoyu uzattı. "Koleksiyonum olduğunu biliyorsun."

"Veda edince zipponu kullandığını söylemiştin." Tıpkı babasının her uzaklara gittiğinde ölme ihtimaline karşılık oğluna birer zippo bırakması gibi bana zippo bırakıp duruyordu.

"Bu sefer en değerli olanı bırakıyorum. Onu senden almak için bir ara gelirim. Veda sayılmaz." Uzanıp elindeki zippoyu aldım. Yanımda kaldığı süre boyunca bunu kullanmış ve çevirip durmuştu.

Kesinlikle veda ediyordu.

"Şu pisliğin kıçına tekmeyi vurup Capo olursan haber ver bana." Zippoyu üç kez çevirdim ve yaktım.

"Capo ölmeden Capo olmak için savaşmam, biliyorsun. Ailemin canlı olması benim için önemli." Biliyordum. Zippoyu cebime tıktıktan sonra elimi uzattım. Elimi sıkıca tuttu.

"Ailene dikkat et o zaman."

"Daima Hakan." dedi gülümseyerek. "Sende ailene dikkat et."

"Edeceğim Doug."

🖤

 

Bölüm sonrası dinlenme köşesi.

Ben onları yazarken çok duygusallaşıyorum. Bu normal mi?

 

 

 

Paylaşımlarınızı görebilmem adına etiketleri kullanırsanız çok güzel olur. (Beni de etiketleyebilirsiniz)

 

#karanbey

 

#hakankaran

 

#valerianikoloeva

 

#kırıkkafesler

 

SOSYAL MEDYA HESAPLARIM

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

 

Bölüm : 23.08.2025 19:26 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...