42. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K28 - YENİ HAYATIN İLK ADIMLARI

K28 - YENİ HAYATIN İLK ADIMLARI

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

🎵 Sertap Erener- Farzet 🎵

Selamlar, nasılsınız?

Bu kadar uzun beklediğiniz için teşekkür ederim. Artık son üç bölümü de ara vere vere paylaşmak istemediğimden tamamen toplu atmak istedim. Bu yüzden yazma serüveni biraz uzadıkça uzandı. 30'da veda edeceğimizi çok önceden söylemiştim ve 30 bizim sonumuz.

Finalden sonra bir süre araya ihtiyacım var. ENRİCO ve RASKOL arka planda yarılanmadan güncel bölüm atmayacağım. Bu yüzden beklerseniz çok mutlu edersiniz beni. Bunu yapma nedenimi daha önce de söylemiştim. Eğer bölümleri yazdıkça atarsam bekleme süreleriniz artacak. Ben her hafta veya iki haftada bir şeklinde okuduğunuz bir rutin olsun istedim.

Umarım bu konuda anlaşabiliriz.

Şimdi bu bölümden sonra 22: 00 da K29 gelecek. 22:30 da K30. Bu kitaba vedamız olacak bu. Bol bol yorum yapmayı unutmayın lütfen.

Ayrıca final versek de özel bölümler mutlaka gelmeye devam edecektir. Bu konuda da içiniz rahat etsin lütfen.

 

 

Bölüme geçiyorum. Lütfen yorumlarınızı ve bölümü beğenmeyi benden esirgemeyin <3<3<3

 

 

İyi ki varsınız.

 

 

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

 

28. BÖLÜM - YENİ HAYATIN İLK ADIMLARI

HAKAN

Pişmanlık insanlık üzerine gelmiş en büyük lanettir. Geçip giden her bir andan pişmanlık duyarak nice ömürler boşa geçmiştir. Geriye kalan yalnızca hissiz bedenlerdi.

En büyük pişmanlığım yanımdaki kadının gidişine izin vermekti. Yani düne kadar düşündüğüm buydu. Şimdi iyi ki gitmiş diyordum kendimce. Acı çekmiştik. Ayrı kaldığımız sürece hayatımız mahvolmuştu. Yine de şu an olduğum adamı, onun gidişiyle tekrar bulmuştum.

Ben onun yokluğuyla terbiye olmuş, en çok istediğim ve ilk vazgeçtiğim benliğime kavuşmuştum.

“O iyi olacak Val.” Uçak gökyüzündeydi ve Valeria bindiğimizden beri camdan dışarı artık göremediği o Rusya’ya bakıyordu. Raskol’a son kez sarıldığı andan itibaren sessizleşmişti.

“Biliyorum.”

“Gel.” Onun belini sarıp kucağıma çektiğimde itiraz etmeden kolunu belime sıkıca sardı. Çenesini göğsüme yaslarken aşağıdan bana bakmaya başladı. “Uçağı geri döndürelim mi? Abine götürebilirim seni.”

“İstemiyorum. O haklı.”

“Peki senin yüzündeki bu kırgınlığı nasıl silebilirim? Öpsem geçer mi?” Dudakları hafifçe kıvrıldı. Cevabını beklemeden yanağına dudağımı değdirdim. “Bir tane daha ister misin?”

“Evet.” Diğer yanağını çevirdiğinde bir kez daha dudaklarımı değdirdim.

“Gözlerini kapat.” Dediğimi yaparak gözlerini kapattı. Dudaklarım göz kapaklarına sırasıyla değdiğinde dudaklarındaki gülüş sıcacık bir hale büründü. Saçlarını geriye yaslarken yanağını avuçlarımın arasına hapsettim. “Şimdi daha iyi misin?”

“Kısmen.” Gözlerini araladı. Ensemdeki tutamlara parmaklarını kaydırdı. “Her şey iyi olacak mı?” Bunu belirli aralıklarla sorması aynı cümleyi tekrar tekrar duymaya ihtiyacı olduğunu gösteriyordu.

“Her şey yolunda olacak. Abin için de. Kaygılanmayı bırakmalısın.”

“Kaygılanmak değil bu. Hafızam kaybolduğu andan itibaren yalnızdım. Melih geldi. Sen ve ailen…Abim…Bana o kadar korumacı ve sevgi dolu yaklaşan her birinizin mutlu olmasını istiyorum sadece.” Derin soluk aldı.

“Biz kendimizden sorumluyuz.” Saç tutamlarından birini parmağıma dolamaya başladım. “Diğerleri kendi savaşını verip mutlu olmanın yolunu bulacaktır.”

“Faruk’ta mı?” Omzumun gerisinden uçağın arka tarafında olan kapalı kapıya baktım. Faruk’un döndüğümüz zaman ne yapacağı konusunu düşünmemiştim. Onun kendi seçimiydi.

Sevdiği kadın yoktu. Beraber yola devam edeceği kimsesi yoktu. Yalnız Asya vardı ve içimden bir his onun da yakında kendi hayatının ipleri için Faruk’u bırakacağını söylüyordu.

“Faruk seni bulunca gideceğimi biliyordu. Gerisi ona kalmış.” Dedim acımasızlıkla. Artık kendimi ve sevdiğim kadını düşündüğüm bir hayat istiyordum.

Faruk hala kardeşimdi ve benden sürekli bir şeyleri saklamayı kendine görev edinmişti. Bu yüzden artık benden saklayacaklarının olmadığı bir ömür yaşamalıydı.

“Faruk seni bırakmaz.” Ben onu bırakabilirdim. Benim iyiliğimi düşünerek acılarımı ötelediğini bilsem de bir şeyler gizleyen birini etrafımda istemiyordum.

“Öyle.” Dedim umursamazca. Daha fazla bu konuyu konuşmak istemiyordum. “İndiğimizde sana sıcak çikolata almamı ister misin?”

“Konuyu değiştiriyorsun. Ama sıcak çikolata dediğin için bunu görmezden geleceğim.” Başını boyun girintime gizledi. “Lavantaları görmek için birkaç ay daha beklemeliyim değil mi? Faruk gizlediği o USB’deki görüntülerde bile çok güzellerdi.”

“Mayıs başları gibi açılır gibi. Sık dişini.” Ona o evden gideceğimizi ve gelecek planlarımızdan bahsetmemiştim daha. Fırsat olmamıştı ki. Sadece bana ikinci kez güvenmeyi seçmiş ipleri elime bırakmıştı.

Elimdeki ipleri bırakmaya hiç niyetim yoktu.

“Eve uğradıktan hemen sonra seni bir yere götüreceğim.” Başını kaldırıp meraklı bakışlarını gözlerimle kesiştirdi. “Hiç bakma. Söylemem.”

“Niyeymiş? Hani artık sırrımız olmayacaktı. Yalan mı söyledin?” Nazikçe kulağını çekip elimi boynuna kaydırdım. “Söyle nereye gideceğiz?” Başımı sağa sola salladım.

“Konuşmayacağım.”

“Hakan.” Ensesini okşamaya başladığımda gözleri memnuniyetle kısıldı. “Şu an dikkatimi mi dağıtıyorsun?” Boştaki kolumu beline doladım.

“İşe yarıyor mu?” Ellerini gömleğime sürüp başını onaylarcasına salladı. Bakışlarım ellerine kaymış, onun dokunuşunu hissetmek kadar görmek isterken bulmuştum kendimi.

“Ne zaman ineceğiz?” dedi alnımızı birleştirirken.

“On dakikamız kaldı.”

“On dakika.” Tekrarlarken dudaklarımızı birleştirdi. Ellerinden biri enseme ilerlerken dudakları aralandı. Ensemdeki dokunuşu omurgama tatlı bir elektrik akımı gönderirken alt dudağını hafifçe ısırdım. Nefesi kesilirken tırnağını enseme batırdı.

Mantık Hakan. Mantık.

Uçağın arkasındaki kapının açılmasıyla dudaklarımız ayrıldı. Birkaç saniyelik bu yakınlık, aklımı bulandırmaya yetmişti bile. Bir nefes gibi onu arzulamama neden olmuştu.

“Başım davul gibi.” Faruk’un sesine yansıyan acı etrafımızı sardı. Valeria yüzünü boynuma gizlerken kolları belime dolandı. Utanışını gizlemek için gösterdiği çabayı takdir ediyordum. Hızla kollarımı ona sardım.

“Siz ne yapıyorsunuz?” dedi Faruk uykulu gözlerini bize dikmişken.

“Sana ne?”

“Bir şeyi bölüyorsam, söyleyin. Gideceğim.” Valeria homurdandı.

“Sus Faruk.”

“Tamam o zaman.” Dedi bakışlarını bizden ayırırken.

“Artık bakmıyor.” Diye fısıldadım onun kulağına. Valeria kaçamak bakışlarla Faruk’a bakıp bana döndü.

“Koltuğuma geçeceğim.” Kucağımdan indi ve karşımdaki koltuğa oturup kemerini bağladı. Ceketimi kucağıma çekerken onun gibi kemeri takıp baş parmağımı alt dudağıma sürmeye başladım. “Sırıtma.” Dedi ayakkabıma hafifçe vururken.

“Peki karıcığım.” Valeria’nın dudaklarındaki tebessüm genişledi ve kıkırdamaya başladı. Elini dudaklarına bastırırken bakışlarını uçağın camına çevirmişti.

“Hala ağzına hiç yakışmıyor.” Dedi Faruk. Bakışlarımı hafifçe ona çevirdiğimde suratını buruşturarak bir Valeria’ya bir de bana bakıp duruyordu.

“Bana laf atmaya başladığına göre zihnindeki düşüncelerle baş başa kalmak istemiyorsun diye yorumlayacağım. Konu Asya mı?”

“Asya’nın ne konusu olabilir? Uslu uslu beni bekliyor. Konuşacak bir şey mi var? Ben bilincimi kaybettiğim zamanlarda bir şey mi oldu?” Cümlelerini neredeyse tek nefeste peş peşe dile getirmesi bile Asya konusunda endişelendiğinin kanıtıydı.

“Asya ve Burhan meselesi mi?” diye araya girdi Valeria.

“O ikisinin adını aynı anda anmayın. Bir şeyi kırk kere söylerseniz gerçek olur.” Önündeki şişeye uzandı ve öfkeyle kapağını açmaya başladı.

“Gerçek olan bir şeyi kırk kere söylersek ne olur?” dedi Valeria. Faruk içtiği suyu püskürtürken öksürmeye başladı. “Yani sonuçta Burhan yakışıklı bir adam-”

“Burhan’ı yakışıklı mı buluyorsun?” diye araya girdiğimde Valeria bana döndü. Vereceği cevaba göre Burhan’ı ortadan kaldırmam gerekebilirdi.

Mantıklı ol Hakan.

Mantığı sikerler.

“Aynen yakışıklı.” Dedi Faruk. Konuyu kardeşinden uzaklaştırdığı için memnundu. “Cidden öyle değil mi Valeria?”

“Ben nereden bileyim?” dedi Valeria aniden bağırarak. “Asya yakışıklı dediği için söyledim. Benim gözüm bir tek seni görüyor Kocam Bey.”

“Beni her sinir ettiğinde şirinlik yapmak için böyle sesleniyorsun.” Diye homurdandım. Kemerin izin verdiği kadarıyla öne eğildi. Yanağıma dudaklarını değdirdikten hemen sonra baş ve işaret parmağıyla yanaklarımı sıkmaya başladı.

“Şirinlik yapmama gerek yok. Buna gerek var mı ki? Bana sinirlendin mi? Niye sinirlendin ki?” dedi masum bir tonlamada.

“Kocan buradayken başka bir adama yakışıklı dedin.” Faruk şişeyi buruşturup yanındaki koltuğa attı. “Ayıp.”

“Kardeşinin söylediğini söyledim.” Dedi Valeria. “Karışmasına sen.”

“Yalancı. Kardeşim niye onu yakışıklı bulsun ki?” Valeria elini uzaklaştırıp çenesinin altına yasladı. Dirseğini koltuğun kol kısmına koyduktan sonra göz kırptı. “Sakın bakıcı.”

“Mavi gözlerini seviyormuş. Tabi ben Rusya’ya gelmeden önce konuşmuştuk. Şu an başka şeyleri de seviyor olabilir. Mesela-”

“Karını sustur.” Faruk elini çenesine yaslarken sabır dilercesine etrafına bakışlar atmaya başladı. Kesinlikle karımı susturmaya niyetim yoktu. Onun hakkından gelip sabrını taşıran ikinci kişiydi.

“Karım nerede konuşmasını ve susmasını kendisi karar verir.” Omuz silktim. “Ben aranıza hiç girmeyeyim. Siz sohbetinize devam edin.” Muhtemelen Faruk’u biraz delirtecekti.

“Asya ve Burhan aynı sohbetin içerisinde olamaz.”

“Faruk haklı.” Valeria başını ağır ağır salladı. “İkisi aynı sohbetin konusu olmamalı.” Faruk şüpheli bakışlarla bakıyordu. “Ama aynı cümlenin ortak öznesi olabilirler. Değil mi?”

“Benimle uğraşıyorsun ve bunu özlediğim günlere lanet okumak istiyorum.”

“Seninle uğraşmamı mı özledin?” Valeria elini uzatıp Faruk’un yanağını sıktı. “Yeter ki iste. Ben seve seve uğraşırım.” Faruk onun elinden kurtuldu. Gülüşünü gizlemek için başını diğer tarafa çevirdi.

“Hala öfkeliyim.” Valeria kemerini çözdü ve tavandaki kapalı alanı açıp içindeki çantasını çıkarttı. “Ne yapıyorsun?” Ona cevap vermeden çantasından çıkarttığı termosu uzattı.

“Çay mı?” Faruk termosu aldı. Valeria’nın dudakları kıvrıldı. Aynı hızlı hareketlerle çantasını eski yerine tıktıktan sonra yerine oturdu. “Seni affettim.”

“Beni affetmen için çay vermedim. Çay içmeyi sevdiğin içindi.” Valeria’nın onu niye mutlu etmeye çalıştığını hepimiz çok iyi biliyorduk. Faruk ona cevap vermek için dudaklarını araladığında uçağın ineceğine dair o anons duyuldu. Koltuğumu dikleştirdim.

“Hazır mısın?” Valeria uçak camından dışarı bakıp başını salladı.

“Hazırım.” Gözleri beni buldu usulca. Dudakları hafifçe kıvrılırken derin bir soluk aldı. “Sen hazır mısın?”

“Hazırım Karım.”

 

 

VALERİA

Büyük bahçe kapısı aralandı ve içeri girdik. Bu kapının açıldığını gördüğüm son seferimde çıkıp gittiğim o andı. Bahçeye dağılmış korumalardan bazılarının yüzünü hala hatırlasam da bazıları yabancıydı.

“Korumaların mı değişti?”

“Yılmaz’ın adamları. Asya ve Efe gelmiş olmalı.” Onu dinlerken bir yandan etrafa dikilmiş lavanta olduğunu düşündüğüm bitkilere bakmaya başladım. Pembelikleri olmadan sıradan bir bitki gibi duruyorlardı. Eğer Faruk’un kaydettiği görüntüler olmamış olsa asla lavanta olduklarını düşünmezdim bile.

“Faruk’un inmesine yardımcı olmalısın.” Dedim araba durur durmaz. Hakan dediğimi yapıp indi ve Faruk’un inmesine yardımcı oldu. Onların ardından bahçeye çıktığımda ufak bir esinti yüzümü yalayıp geçti.

Burayı gerçekten özlemiştim.

Gözlerimi kapatıp rüzgârın tadını çıkarttım. Rüzgârın uğultusuna eşlik eden köpek sesi dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu.

“Abi?” Asya’nın sesiyle gözlerim aralandı. Asya koşarak Faruk’un boynuna sarıldığında Faruk gözlerini kapatıp acıyla suratını buruşturdu. “Bu halin ne? Çaysız kalan kurak toprak gibisin.”

“Bende seni özledim Asya. Çekil.” Asya çekilip Hakan’a baktı.

“Sen niye her zaman iyi görünmek zorundasın?” Hakan sırıtıp göz kırptı.

“Abin gibi görünemeyecek kadar mükemmelim.” Asya kusarmış gibi bir hareket yaptığında Hakan uzanıp onun saçını karıştırmaya başladı. Fedor ve Raskol’un bana yaptığı gibi sıcacık bir hareketti.

“Bilmeni isterim ki Hakan’ı da baya iyi dövdüler. Sadece hızlı toparlandı.” Asya’nın gözleri kocaman açıldı ve arabanın etrafını dolanıp bana baktı. Beni yeni fark ediyordu.

“Kübra.” Dedi titreyen sesiyle.

“Valeria.” Elimi uzattım. “Kübra diye birini ben tanı- ” Kollarını boynuma sardı. O kadar sıkı sarıldı ki nefes almakta zorluk çekiyordum. “Kardeşin beni boğuyor.”

“Kadını geldiğine pişman ettin. Rahat bırak.” Dedi Faruk sırıtarak. “Ya da fırsatın varken boğ onu.” Hakan, Faruk’un omzuna vurduğunda sendeleyip arabadan destek aldı.

“Hoş geldin.” Geri çekildi ve kocaman gülümsedi Asya. “Sensiz bunlar hiç çekilmiyordu.”

“Rusya’nın tadını da kaçırdılar.” Dedim yalandan fısıldıyormuş gibi öne eğilirken. “Ortalığı birbirine kattılar. Bende mecbur geleyim dedim.”

“Bu basiretsizlikle orada da savaş başlatmışlardır.” Asya

“Biz hala buradayız.” Dedi Hakan.

“Ve duyuyoruz.” Diye tamamladı onu Faruk.

“Efe nerede?” İkisini umursamadan Asya’yla konuşmaya devam ediyordum. Efe’nin videolardaki gelişimine şahit olmuş olsam da şimdi merakla onu görmek istiyordum.

“Efe, Burhan’la.”

“Ne Burhan’ı be?!” Faruk’un bağırışı Asya’yı da beni de yerimizden sıçratmıştı. Manyak herif.

“Hadi abi, seni eve götüreyim ben.” Faruk itiraz etmek için dudaklarını araladığında bakışları arka bahçeden çıkan Burhan’a takılı kaldı. Efe kollarını Burhan’ın boynuna sarıp başını omzuna yaslamıştı.

“Niye yeğenim ona sarılıyor?” Hakan kaşlarını çattı. Sesindeki kıskançlık Burhan’ın gelişini takip ederken yüzüne yansıdı. Huysuzlaştı.

“Niye evimizde Burhan var?” dedi Faruk aynı huysuzlukla. İkisinin bakışlarında da kıskançlığa istemsizce kıkırdamaya başladım.

“Niye bu kadar gerildiniz?” diye karşılık verdi Asya. “Hem çocuğu boynuma atın hem de yardım aldığım kişiye karışın. Vallahi sakinliğimi bozarım.” Asya işaret parmağını ikisine salladı. “Delirtmeyin beni.”

“Senin delirmene gerek yok! Ben delirdim zaten.” Faruk, Asya’yı gizlemeye çalışırcasına önünde dikildiğinde Asya gözlerini devirdi.

“Çekil şuradan. Ne bu çocuk gibi.”

“Sus. Yokluğumda ne olduğunu tek tek anlatacaksın. O zaman görürsün ne yapacağım.” Faruk iyice yaklaşmış Burhan’a baktı. “Tipsiz, şerefine tükürdüğümün ibnesi.”

“Çok ayıp.” Asya cümlesinin devamını getiremeden Faruk ters ters baktı ona. “Öküzlük yapma abi. Çocuk yardımcı oldu.”

“Ne çocuğu be? Neredeyse benimle yaşıt. Ne çocuğu.”

“Abi.” Asya eliyle kapadı yüzünü ve sakinleşmek adına bir süre öyle kaldı.

“Merhaba.” Burhan’ın konuşmasıyla Efe başını kaldırdı. Bakışları sırayla bizi tanımaya çalışırcasına seyrederken Hakan’ın yüzünde durdu.

“Gel bakalım.” Hakan’ın uzattığı ellerine uzandı. Onun kucağına çıktığında gülmeye başladı. “Özledin mi beni?” Efe’nin yanaklarından öpüp hafifçe kaldırdı. Hakan’ın saçlarını tutup çekti ve yeni çıkmış dişlerini çenesini ısırmak için kullandı.

Hakan’ın genlerinde ısırmak vardı sanırım.

“Vahşi, amca ısırılır mı?” Efe onu serbest bıraktı. Hakan’ın çenesinde ufak noktalardan oluşan diş izleri belirmişti. “Sen yokluğumda Asya’ya fazla maruz kalmışsın.”

“Siz yemeyip içmediniz ve bana laf atmak için o kadar yolu geri döndünüz. Kabul edin.” Hakan, Asya’nın sitemini umursamadan Efe’yi bir kez daha havaya atıp yakaladı.

“Kilo almışsın.” Boynunu öptüğünde Efe gülmeye başladı. “Gıdıklanıyor musun hala?” Efe ona cevap vermese de konuşmaya devam ediyordu. Onu rahatça tutarken bakışlarını bana çevirdi. Efe, amcasının bakışlarını takip edip gözlerini çevirdi.

Ona birkaç adımla yaklaşırken kalbim göğüs kafesime heyecanla çarpıyordu. Onun yanında olamadığım bir yılım vardı ve ona iyi baktıklarını görebiliyordum.

Buse’ye verdiğim sözü, benim yerime tutmuşlardı.

“Merhaba Efe.” İşaret parmağımın tersini elinin üzerine sürdüm. “Ben Valeria.” Bakışları saçlarımda gezinirken uzanıp yanağına ufak bir öpücük kondurdum.

“Valeria.” Hakan ismimi tekrarladığında Efe’nin meraklı hareleri saçlarımı incelemeyi kesti ve benimkilerle kesişti.

“Va, Va.” Dedi tekrarlarken.

“Evet. Ben Va Va.” Faruk gülmeye başladı. Onu umursamadım. Küçücük çocuğun adımı tek seferde söylemesini beklemiyordum. Efe elini kaldırıp burnumu avuçları arasına hapsetti.

“Va Va.” Burnumu çekti.

“Tırmalamaya alışmış durumda. Yüzünü çizmesin. Dikkat et.” Asya’yı kanıtlarcasına tırnağını burnuma geçirdi. Elini uzaklaştırana kadar burnumu sızlatan o tırnak izlerini başarıyla burnumun üzerine bırakmıştı bile. Avucuna dudaklarımı değdirdim.

“Seni de çok özledim.” Onun yanından ayrıldığım zaman beş, altı aylıktı ve tam bir yıl geçmişken beni hala hatırlamasını beklemiyordum. Gözlerinde yeni biriyle tanışan bir bebekte olan o çekingenlik vardı.

Umursamadım.

“Baldan tatlı olmuşsun.” Tombul yanaklarına birer öpücük daha bıraktım. Bahçeye yaklaşan köpek sesleriyle Efe’den uzaklaşıp etrafıma bakındım. Hakan kucağındaki Efe’yi Asya’ya verdi ve diz çöktü. Yüzündeki gülüş kocamandı. Zenas arka bahçeden çıktı ve koşarak peşinden gelen diğer iki köpeğin önüne geçti. Birkaç adım önümdeki Hakan’ı es geçtiğinde Hakan gibi dizlerimin üzerine çöktüm.

“Özledin mi beni Zenas?” Beni anlıyormuşçasına havladığında kıkırdamaya başladım. “Burada özlediğim ilk köpek sensin.” Burnunu kıyafetlerimde gezdirdi ve tekrar havladı.

“Köpek derken bize de mi demeye çalıştı?” Faruk’un fısıltısını duyduğumda kıkırdayışım kahkahaya döndü.

“Kendine köpek diyerek benimkilere hakaret etme.” Dedi Hakan, Bo’nun tüylerini okşuyordu.

“Beni özlediğini varsayacağım koca adam.” Zenas büyük dilini çıkarttı ve çenemden elmacık kemiklerime kadar yaladı. Tüylerini okşamaya başladım. Hakan, Zenas’ı hafifçe dürttü.

“Pabucumu dama atma.” Zenas, Hakan’ı yeni fark etmiş gibi ona yöneldi. “Ben anladım anlayacağımı. Bundan sonra en sevdiğim Bo, olacak. Hain.” Bunları söylerken bile Zenas’ın siyah tüylerini okşayıp kafasına öpücük konduruyordu.

“Manyak nerede Bo?” Patilerini kucağıma bırakan Bo üç kere havladı. Hakan yüzünden göremediğim yavru siyah bir köpek bana yaklaşmaya başladı. “Manyak ne kadar tatlı.”

“Köpeğe Manyak ismini koymanızı normal bulmayan bir ben miyim?” Burhan, kucağıma aldığım yavru köpeğe bakarak konuşmuştu. Mavi gözleri parıldarcasına dertsiz tasasız görünüyordu. Asya’ya attığı kaçamak bakışları, öyle ustaca kontrol ediyordu ki Faruk ne zaman ona dönse o bakışları yakalayamıyordu.

“Sana katılıyorum Burhan.”

“Ona katılma.” Faruk huysuzluğuna sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam ediyordu. “Manyak özgün bir isim.”

“Bir köpek için mi?” dedi Burhan. Faruk bir kez daha öfkeyle burnunu çekip ona baktığında Burhan başını salladı.

“Bir köpek için veya değil. Ne diye konuşuyorsun lan?”

“Abi!”

Elimde yavru köpeği bırakıp bir süre daha Bo ve Zenas’ı okşadım sessizce. Asya ve Faruk’un didişmelerini de Hakan’ın onları uyarmasını da umursamadan eski günlerdeki gibi hissetmenin tadını çıkartıyordum.

Faruk’un kaydettiği görüntülerde sık sık ya Bo ya da Zenas onun yanında durmuşlardı. Videoların tamamını seyretmek istiyordum. Yokluğumda kaybettiğim onca zamanı hazmetmeye ihtiyacım vardı.

“Gidiyoruz.” Hakan’ın uzattığı elini tutup kalktım. Biraz daha kalacağımızı sanmıştım.

“Ne zamana gelirsiniz?” Asya kucağındaki Efe’yi zıplatıp onun gülmesini sağladı. “Biraz fazla özlem doluyuz.”

“Rahat bırak onları.” Faruk, Asya’nın sırtına dokundu. “Açım ben. Bana yemek yap.”

“Zıkkım ye abi.” Burhan gülmek gibi bir hata yaptı. Hakan ve Faruk aynı anda ona ters ters bakınca boğazını temizledi.

“Ben eve gideyim.”

“Zahmet oldu.” Dedi Faruk öfkeyle.

“Her şey için teşekkürler. Dönüşte Ferhat’a onu göreceğimi iletirsin.” Burhan, başını onaylarcasına sallayıp yanımızdan geçip gitti.

“Çok kabasın abi. Hakan abi gibi kibar kalamaz mısın?” Faruk’un kolunu cimcikleyip eve doğru yürümeye başladı.

“Sana ne kabalığımdan? Niye savunuyorsun elin adamını? Gel buraya.” Faruk onun peşinden gitti.

“Gülümsüyorsun.” Hakan belimi sarıp arabaya yönelmemizi sağlarken gülüşüm kıkırdayışa dönüştü.

“İkisinin atışmasını özlemiştim. Faruk’un kıskançlığını da Asya’nın onu deli edişini de.” Koltuğa yerleştiğimde yanıma oturdu. Kapı kapandı. “Nereye gideceğiz?”

“Kafa tatiline gideceğiz.” Araba harekete geçerken başımı onun omzuna yaslayıp derin nefes aldım. Kafa tatilinin ne olabileceğini görmek istiyordum. Bu yüzden merakımı bastırıp konuyu değiştirmek için boğazımı temizledim.

“Efe çok büyümüş.”

“Öyle. Faruk durmadan ona yemesi için bir şeyler veriyor. Yaşıtlarına göre bir kilo fazlası var onun yüzünden.” Kıkırdadım.

“Çay verdi mi?”

“Asya yakaladı. Gerçi şu an sıkıntı olmaz. Bir buçuk yaşını geçti. Onun yaşındayken annem bize çay ekmek ve kahvaltılıklardan oluşan bir bulamaç verdiğini hesaba katarsak bence çay içebilir.” Başımı kaldırıp suratımı buruşturdum.

“Ne?” Kulağa iğrenç geliyordu. Dudakları kıvrıldı.

“Bebekken dediğim karışımı yapıp bebeklere yedirirler. Yani nerenin geleneği bilmesem de annemin bana yedirdiğine dair videolar var. Laf aramızda baya bayılarak yiyormuşum.” Benim gibi suratını buruşturdu. Bakışları anılara daldığını gösterircesine dalgınlaşırken yüzü ifadesizleşti.

Annesini evde görmemiştim. Ona ne olduğunu sorma isteğimi bastırdım. Şu an hiçbir gerçeğin bizi mahvetmesini istemiyordum.

“Öpeyim mi?” Dalgınca odaklandığı o noktadan ayırdı bakışlarını. “Çabuk karar ver be adam.” Dedim hafif sabırsız bir tonlamayla. “Vazgeçiyorum bak.”

“Ne diye beni öpmek için soru soruyorsun ki? Öp gitsin.” Ensesine hafifçe dokunup göz kırptım. Daldığı her neyse unutmuşsa benziyor, tamamen bana odaklanmış görünüyordu.

“Seni öpmek istediğimi söylediğimde birkaç saniyeliğine afallıyorsun. O zaman,” Yanaklarını avuçlarıma hapsedip başını sağa sola salladım. “Seni yiyesim geliyor. Tatlı olduğun için tabi.”

“Beni istediğin zaman yiyebilirsin, karım. Tercihen yalnız ve çıplak.” Dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Benim kastettiğim bu değildi. “Şimdi öpebilir misin?”

“Tercihen şu an kıyafetlerimiz üzerimizde kalmalı.” Gözleri kısıldı.

“Şimdilik kabul edeceğim.” Başını eğdiğinde uzanıp yanağını öptüm. Sonuçta nereyi öpeceğimi belirtmemiştim. “Valeria.” Dedi öfkeli bir tonlamayla. Kıkırdayıp dudağının kenarını öptüm. “Düzgün öpsene.”

“İki kez öptüm. Yeter.” Geri çekilmeme izin vermeden nazikçe çenemi tutup dudaklarımızı birleştirdi. Onunla uğraşmamın hıncını alırcasına dudaklarımı talan ederken gözlerim kendiliğinden kapandı.

Manyak seviyede öpüşüyor Val. Bu öpücük için bile onunla uğraşmaya değerdi.

Ensemdeki tüyler ürperirken omurgamdan aşağı katlanarak süzülen o akım, yalnızca onun dudaklarımdaki hakimiyetindendi. Nefes almak için dudaklarımızı ayırsam da sıkı sıkıya ceketini tutuyordum.

“İyi misin?” Alaylı ses tonunu umursamadan başımı sallamakla yetindim. “Aklını başından aldım gibi görünüyor.”

“Gibisi fazla.” Bakışlarımı kaldırıp fazlasını vadeden o harelerine baktım sessizce. Onun aklından nelerin geçtiğini bilmesem de gözlerinden geçen her bir duyguyu seçebiliyordum.

Beni istiyordu. Hayır. Yanlış ifade ettim. Bir olduğumuz o zamanları tekrar yaşamak istiyorduk.

“Gideceğimiz yere ne zaman ulaşacağız?” Kolunu omzuma sarıp başımı göğsüne yasladı.

“Biraz daha yolumuz var.” Dudakları hafifçe alnıma dokundu. “Uyuyabilirsin. Kaldıracağım seni.”

“O kadar uzağa mı gidiyoruz?” Sesimdeki şaşkınlığa engel olamıyordum. Gideceğimiz yeri merak edip onun başının etini yemekle sessiz kalmak arasında kalmıştım.

“Çok uzak sayılmaz. İki saatten biraz fazla.” Başımı kaldırıp şaşkınlıkla ona diktim gözlerimi. Başka bir şehre gidiyormuşuz gibi yolumuz uzundu. İstanbul’dan yeteri kadar uzak durmamış mıydı?

Senin için biraz daha uzak duruyor Val. Sırıtmayı kes.

“Gideceğimiz yeri boş ver de söyle bana. Alnındaki iz nasıl oldu?” Bakışları alnımın solunda olan ve dikkatli bakılmadıkça fark edilmeyen o ize takılı kaldı.

“Sakarlıkla havuza düştüğüm zaman. Ayağım kaydı ve düşerken de kafamı mermere çarptım.” Kaşları hafifçe çatılırken sanki kanlar içindeymişçesine dikkatle dokundu. “İlk aylarda olan bir şey. Birkaç saat baş ağrısı yaptı. O kadar.”

“İlaç içmedin tabi.” Başımı salladım. İlaç içmekle ilgili hala biraz da olsa çekincelerim olsa da eskisi kadar net çizgilerim yoktu. Acılarım arttıkça pes edip ilaçlara sığınacağım kadar çok yaralanmıştım.

“Abim senin kadar kibar olmadı. Bir gün baya ağzıma çarpıp ilaç verecek diye ödüm kopmadı değil. Gerçi onun yerine Varvara vardı.”

“O kadını hiç sevemedim.” Dedi dürüstçe.

“Tatlı bir kadın.” Bulduğu her fırsatta elindeki kepçeyi birinin başına geçirmesini ve sürekli küfürler etmesini saymazsak iyi kadındı.

Geriye hiçbir şey kalmadı Valeria. Kadının ana özellikleriydi bunlar.

“Acı ve tatlı.” Dedi Hakan. “Yine de abin ona alışmış gibi.” Dudaklarım kıvrıldı. Varvara’yla didişen ve sevgi dolu olan iki kişi vardı. Raskol ve Artem.

Daha fazla konuşmadan bakışlarımızı ayırıp başımı göğsüne yasladım. Abimi şimdiden özlüyordum. Bensiz geçirdiği onca yılı, tek bir yılla doldurmaya çalışmıştım. Yetmemişti.

Yetmezdi de.

“Kapat gözlerini. Biraz dinlen ve her ne düşünüyorsan düşünmeyi bırak.” Parmak ucu burnumdan kaşlarımın ortasına kaydı. “Kaşlarını çatmak bana ait bir şey. İzin almadan kullanmayınız.”

“Çalmadım. Esinlendim yalnızca.” Hakan’ın gülüşü kulaklarımı doldurduğunda dudaklarım kıvrıldı. Parmakları yanağımdan kulağıma kaydı. Saçımı kulağımın arkasına tıktı ve elini ensemden saçlarıma doğru kaydırıp başımı göğsüne iyice bastırdı. Kalbinin ritmini takip ederken gözlerim aralanıp kapandı.

“Kalp atışların uykumu getiriyor.”

“Uyu o zaman.” Dediğini yapıp uykunun o tatlı hissine tutundum. Gidecek yolumuz varken birkaç dakika uyumaktan zarar gelmezdi.

HAKAN

Araba yavaşlayarak durduğunda güneş çoktan batmıştı ve Valeria hala bana yaslanmış şekilde uyumaya devam ediyordu. Şoför inmek için yanımdaki düğmeye basmamı beklese de bunu yapmadım. Kapı açılırsa karım uyanacaktı ve benden uzaklaşacaktı.

Sabaha kadar onunla bu şekilde bile kalabilirdim.

Hafifçe kıpırdanıp gözlerini araladığında planlarımı uygulamaya gerek kalmadan başını kaldırdı. Uykulu bakışları etrafta gezindikçe dağıldı ve bana döndü.

“Tüm yolu uyumama izin mi verdin?” Esnerken tüm ciddiyetinden sıyrıldı. “Neredeyiz?”

“Bursa.” Şehir değiştirişimize şaşırmadan başını camdan dışarıya çevirdi. “Yeni evimiz.” Gözleri ve dudakları şaşkınlıkla aralanınca sırıttım. Daha öncesinde onunla bilmediğimiz bir ülkede ve şartlarda, kaçarak yaşadığımıza dair yaptığımız o planı düşündükçe yetersiz gelmişti. Hatta kaçtığımız için özlem dolu bir ömür anlamına geliyordu.

Hayır.

Bildiğimiz topraklarda kaçmadan yaşayabileceğimiz bir yol vardı ve bunu bulmak tam bir yılımı almıştı. Valeria’nın geri dönme ihtimaline karşılık bu seçeneği gerçekleştirmek için çalışmalara başlamamsa üç ay sürmüştü. Onu geri döndürmeyi seçtiğim o an yalnızca Rusya’ya gitmeyi hedeflememiştim.

“Geri dönersin ve yeniden başlamak istersin diye bu evi buldum. İhtiyacımız olan ne varsa yapıldı. Diğer ev, masayla bağlantılı ailelerin yaşadığı bir muhitte. Burada her şeyden uzakta olacağız.” Arabanın kapısını açıp indim. Buz gibi bir hava vardı ve en az Rusya’daki kadar soğuktu.

“Hadi.” Peşimden indi ve montunun yakalarını boynuna kadar çekip etrafı incelemeye başladı. Burası müstakil evlerden oluşan bir siteydi. Giriş çıkışları bile her açıdan kontrol edilen güvenli, ailelerin yaşadığı kendi başına minik bir kasaba sayılırdı.

Bahçe eski evimin aksine daha küçük olsa da Zenas’la Bo’nun koşuşturacağı kadar büyüktü. İki katlı ve ufak bir çatı katıyla öncekini aratmayacak kadar çok odası vardı.

Evin kapısında son bulan asfalt yolu bitirdikten sonra kapının anahtarını kilide koyup üç kez çevirdim. Kilidin hemen üzerindeki sayılar belirdi. Şifreyi girer girmez klik sesiyle kapı açıldı.

“İçeride de alarmlar olacak.” Valeria’ya döndüğümde dikkatle her bir yeniliği inceliyor olduğunu gördüm.

“Güvenli olacak.” Diye tamamladı cümlemi. Başımı salladığımda içeri girmek için bir adım atsa da kolunu tutup onu durdurdum.

“Bir adetimiz daha var.” Bakışları beni bulduğunda eğildim. Yerle temasını keserek usulca kucağıma aldım, kolları boynuma dolandı. “Evden içeri gelini kucağında götürmeyi hiç duydun mu?”

“Kolun hala acıyor Hakan. Başka zaman yaparsın adetini.”

“Eve, evlendikten sonra ilk geldiğinde yapılması lazım. Yoksa lanetleniriz.” Kaşlarını çattı. “Ben öyle duydum.” Diyerek lanet yalanımı sürdürdüm.

“Bu yüzden mi başımız beladan kurtulmadı? İlk evlendiğimizde beni kucağına almadığın için mi?” Durdum. Bu yüzden miydi?

Saçmalama Hakan.

“Seni yeteri kadar kucağıma alıp buna engel olduğumu varsayacağım.” Dedim sırıtarak.

“Terbiyesiz.” Elini omzuma vurduğunda sırıtışım kahkahaya dönüştü. “Hadi buz gibi.” İçeriye girdiğimizde dışarıdakinin aksine sıcak bir hava karşıladı bizi. Etraf kapkaranlıktı. Valeria kollarını sıkılaştırıp başını boynuma gizlerken ışığı güç bela açabildim. Derin bir soluk aldı.

“Alt kat daha eşyalar alınmadığından boş.” Bomboşa olan oturma alanına baktı sessizce. Boya kurumuş son temizlik yapılmıştı. Yatak odası dışında hiçbir şeye dokunmamıştım. Evimiz bize ait olacaksa beraber halledecektik.

“Artık inebilir miyim?” Onu yere bıraktım. Bir iki adım içeri girdiğinde etrafında döndü. “Şöminemiz de var.” Dedi heyecanla. Onunla ilk beraber olduğumuz zamanki o evde de şömineye bayılmıştı.

Bomboş odanın içinde hayali eşyalar varmışçasına etrafını dikkatle incelerken gülüşü sıcacıktı. Arka bahçeye açılan sürgülü camı aralayıp dışarı çıktı. Duvardaki düğmeyi çevirdiğimde bahçedeki aydınlatmalar açıldı. Hala daha bahçenin işi vardı.

“Hakan.” Heyecan dolu bir çığlık atarken bahçenin her bir noktasını hazmetmeye çalışıyordu. Bakışları tam da istediğim köşede durduğunda nefesini tuttu ve işaret parmağını seveceğini düşündüğüm sürprizime doğrulttu.

“Kış bahçesinde kitaplık yaptırmışsın.” Bana doğru döndü. “Kar veya yağmur yağdığında orada kitap okuyabilir miyim?” Tam da bunun için yapmıştım. İki duvarı kitaplıkla kaplıydı ve geriye kalan iki kenar camdandı. Bahçede olan her şeyi görebilecekti.

“Rusya’da aldığın kitaplar anca bir iki rafı doldururlar. Yeni kitaplar almalısın. Raflar boş olursa hiç güzel görünmez.” Heyecanla kitaplığa bakıp başını aşağı yukarı salladı.

“Olur alırım.” Sesindeki çocuksu heyecanı duymaya bayılıyordum.

“Ara sıra orada oturmama izin var mı?” Küçük bir oturma alanı gibi döşenmiş olsa da daha çok Valeria’nın sessizce kitap okuyacağı bir alandı.

“Tabi ki.” İçeri girip sürgülü pencereyi kapatıp bana doğru yürümeye başladı. “Şimdiden bu evi çok sevdim Hakan.”

“O zaman üst katı görmemize gerek yok. Hadi dönelim.” Yalandan dış kapıya yöneldiğimde kolumu tutup koridora sürüklemeye başladı. “Alt kattaki her oda boş. Mutfakta sakarsın. Orayı da es geçebiliriz. Bu yüzden üst kata bakabiliriz.”

“Mutfakta sakar değilim.” Merdivenin basamağını kaçırıp öne doğru düşecekken kolumu beline sardım ve sırtını göğsüme yasladım. “Normalde sakarım. Mutfakta değil.” Diye kendi cümlesini düzeltti. Gülmeye başladığımda bunu umursamadan benden uzaklaştı ve merdiveni çıkmaya devam etti.

“Üst katın ışıkları da açık. Aşağıda açtığında üst katı da mı açabiliyorsun?” Onaylayan bir ses çıkarttım. Karanlık onu ürkütüyordu ve eve yalnız döndüğünde alt kattan tüm ışıkları aynı anda açıp karanlıkta kalmalıydı.

“Üst katta da aynı şekilde tüm ışıkları yakıp söndürebilirsin.”

“Bu katta üç oda var.” Boş odaya doğru döndüğünde belini tutup tersi istikametteki sol kapıya yönelmemizi sağladım. “Diğer iki oda ne?”

“Biri Efe’nin.” Diğeri her şeyi bilip susan Faruk’un.

“Diğeri?”

“Herhangi bir misafirin.” Boğazımda düğümlenen o tatsız duygudan kurtulmak için yutkundum.

Valeria’ya odaklan Hakan. Yalnızca onunla olduğun bu ana tutun.

“Burası çok güzel.” Valeria içeri girdiğinde bakışları beyaz tonlarda döşenmiş odada gezinmeye başladı. Eşyalarımız gelmeden ruhsuz gibi görünse de bu oda beni rahatlatıyordu. Temiz bir sayfaya yazı yazmaya başladığımızı hatırlatıyordu.

“Arkana bak.” Dönüp gömme dolabın olduğu kenarın aynayla döşendiğini gördü. Dudaklarında çapkın bir gülüş belirdiğinde bakışları edepsizce benimkileri buldu. “Hoşuna gitti mi karım?”

“Yani…Her taraf aynalı olsa daha güzel olurmuş.”

“Senin yatacağın kısmın tam karşısında ayna olması yeterli.” Ona adımladım. Benim yattığım tarafta kendimi yalnız görmekten gına gelmişti. Sadece ona sarılarak uyuduğum zamanlarda bile yansımadan onu görmeye devam etmek istiyordum.

“Aynalar niye yalnızca benim tarafımda?”

“Seni daha iyi görebilmek için.” Ellerim beline dolanırken bedenlerimizi birleştirip kulağına eğildim. “Görüp hissedebilmek için.” Aldığı nefes göğsünün çaresizce yükselmesine neden oldu.

“Bu akşam burada kalabilir miyiz?”

“Beni daha iyi görebilmek için mi?” dedim çapkın bir şekilde geri çekilirken. Yanakları hafifçe pembeleşmiş göz bebekleri büyümüştü. Çenesini dikleştirip göz kırptı.

“Seni burada görüp hissedebilmek için.” Dedi aynı flörtöz bir çapkınlıkla.

Sırası değil Hakan. Uçaktan ineli saatler oluyordu ve tek lokma yememişti. Bu yüzden önce karnını doyurmalıydı.

“Yemekten sonra seni yatağıma atmak istiyorum.” Dedim dan diye. Kahkaha attı.

“Bu teklife hayır demeyeceğim.” Alnını göğsüme yaslarken gülmeye devam ediyordu. “Açık sözlüsünüz Hakan Bey.”

“Daima isteklerimi dile getirmekten hoşlanan biriyimdir.” Kapı zilinin sesi boş evde yankılanırken Valeria kollarımdan sıyrılıp tüm neşesini sildi. “Sakin ol. Yemek için şoförü gönderdim. Biz evi gezene kadar tüm mekanlar kapanacaktı.” Hala endişeliydi ve bu halinden tamamen sıyrılmasını beraber halledecektik.

Aşağı inip yemek poşetlerini aldım. Huzurlu yeni yaşayacağımız evin etrafında nöbet tutan korumalarda göz gezdirdim. Burasının güvende olacağının bilincinde olsam da hala mafya dünyasından ayrılmadığımdan gerekli olan tek şeydi bu.

Mafya dünyasından nasıl kurtulup çıkacaktım? Yaptığım plan işe yaramazsa başka planlara ihtiyacım vardı. Bir daha geç kalmak istemiyordum. Başımı sağa sola sallayıp düşüncelerimden sıyrıldım.

“Etrafta fazla dikkat çekiyorsunuz.” Dedim bakışlarım komşuların çitlerinde gezinirken.

“Arabada bekleyebiliriz.” Diye karşılık verdi Sadullah.

“Siz yediniz mi bir şey?” Başını salladı.

“Yedik.”

“Tamam o zaman. Bir kısmınız arabalara geçsin. Komşular bir sorun olduğunu anlamasın.” Başını son kez onaylarcasına salladı.

“Emredersin Karanbey.” Arkasını dönüp adamlara işaret verdi. Kapının önüne bıraktığı iki bavulu da içeri alırken son kez baktım konuşan korumalara.

Acil bir durum olmayacak Hakan. Her şey yolunda.

“Her şey yolunda.” Diye mırıldandım. Kapıyı kapatıp arkama döndüğümde Valeria arkamda dikiliyordu. Bunu beklemediğimden aniden sıçrayıp geriledim. Ödümü koparmıştı.

“Seni korkuttum mu?” Dirseğini omzuma yaslayıp kıkırdadı. “Hadi itiraf et.” Manyak kadın.

“Korkmadım. Seni görünce kalbim yerinden çıktı. O yüzden sıçradım. Tamamen seni görünce heyecanlanmamdan dolayı yani.” Bu yalanıma tabi ki inanmadı.

“Peki.” Elimdeki poşetleri alıp bomboş olan oturma alanına geçti. Şöminenin önünde bağdaş kurup yere oturduğunda gözlerimi kıstım.

“Gelsene. Kuzu gibi açım.” Dudaklarımı kıvırdım ve ona eşlik ederek yere bağdaş kurarak oturdum. Üzerimdeki montu ve ceketi çıkarttım.

“Kalk bakalım.”

“Yer sıcak zaten.” İtirazını umursamadan tek kaşımı kaldırınca ayağı kalktı. Yere montumu ve ceketimi serince onların üzerine yerleşti. Dudaklarındaki beliren o sıcacık tebessümle göz kırptım.

Ev yerden ısıtmalıydı ve gelmeden önce açması için önden gönderdiğim koruma sayesinde buz gibi bir eve gelmek zorunda kalmamıştık. Paketlere uzanıp tek tek açmaya başladım.

“Bakalım neler var?” Çorba olduğunu düşündüğüm kaplardan birini onun önüne diğerini kendi önüme bıraktım. Paketteki geri kalan yemekleri sıralarken Valeria çorbayı burnuna yaklaştırdı.

“Mercimek çorbası.” Kıkırdayıp kaşığını daldırdı ve içmeye başladı. “Çok lezzetli. Özlemişim.” Bakışlarını kaldırıp heyecanla konuşmaya devam etti. “Varvara, buradaki gibi çorba yapamıyor. Tarifleri ona açıkladım yine güzel yapamadılar.”

“Sen kendine niye yapmadın?”

“Mutfağa girmem yasaktı.” Duraksadım. Bakışlarını kaçırdı. “Benim bir suçum yok. Aniden ocaktaki yemek tutuştu.”

“Aniden.” Dedim gülüşümü bastırmaya çalışırken.

“Gerçekten…Yani yanında havlu falan unutmadım. Durduk yere alevler her yanı sardı.” Hafifçe öne eğilip sır verir gibi fısıldamaya başladı. “Ateşin üzerine su dökmek işe yaramıyormuş. Biliyor musun?” Mutfağa girişi yasaklanmasına şaşırmıyordum.

“Yemek konusunu sonra konuşuruz.” Onu asla mutfağa koyup evi yakmasını falan seyretmeyeceğimden mutfak işini halletmenin bir yolunu bulacaktım. Belki yemekleri ben pişirirdim.

Zihnimde beliren yemek yapan ergenliğime dair anılarla gülüşüm küçüldü. “Daldın.” Başımı kaldırıp boğazımı temizledim.

“Türk yemeklerini, Türkiye’de yiyeceksin. Varvara yapmış olsa da güzel olmazdı zaten.” Çorbamı içmeye başlamadan önce kaplardan birini onun önüne ittim. “İskender.” Kapağını açıp gözlerini kıstı.

Bendeki anlık değişimi sorgulamadan yapmaya çalıştığım şeye devam etti.

“Döner bu. Daha önce yemiştik hani. Döner bu kadar yağlı olmuyordu ama.” Plastik çatalı ince kesilmiş ete batırıp ağzına tıktığında gözleri kocaman açıldı. Lokmasını çiğnerken beğenmiş olduğunu görebiliyordum.

“Döner gibi kesilmiş ince etlerden oluşsa da tereyağı, domates sosu ve pidesiyle beraber başka yemek sayabiliriz.” Açıklamamı dinlerken bir yandan çorbasını yarılamakla meşguldü. Eskisi gibi yavaş ve temkinli bir şekilde yemeği bırakmış olmasından mutluydum.

“Bunu sevdim.” Dudakları memnuniyetle kıvrıldı.

“İstiyorsan yemeğimi de yiyebilirsin.” Başını sağa sola sallayıp onu seyretmekten yiyemediğim yemeklerime baktı.

“Yemeğini ye Hakan.”

“Emredersin Karım.” Elini dudaklarına bastırıp gülüşünü gizledi. “Rahat rahat gülebilirsin.” Gülüşünü gizleyişinden hoşlanmıyordum. Görmek için can attığım en güzel yanıydı bu.

“Her şey tersine dönmüş gibi.” Derin bir soluk aldı. “Sana yemeğini yemeni emreden benim.” Eskileri anımsayınca iç çekip bakışlarını yemeğine çevirdi. Öncekinden daha yavaş yemeye devam etti.

“Korumayla yemek gönderip bitirmemi emrettiğini unutuyorsun galiba. Hiçbir şey değişmedi. Fazla talepkârsın. Daima.” Kaşları şaşkınlıkla havalanırken omuz silktim. “Talepkâr oluşunu seviyorum.”

“Emir almaktan hoşlanmıyorsun sanıyordum.”

“Evet.” Dedim dürüstçe. “Ama senin sözlerin emir değil. Talep.” Gülmeye başladı.

“Ağzın iyi laf yapıyor Kocam Bey.” Dişlerimi göstererek gülümsediğimde bakışları gülüşüme kaydı. “Gülüşüme vuruldun kabul et.” Söylediğimi anlamamış olacak ki birkaç saniye duraksadı. “Türkçe de Âşık oldun anlamında vuruldun denir.”

“Anladım. Bence Rusça güzel bir dil.” Başını sola yaslayıp göz kırptı. “Biraz daha öğrenmeye ne dersin?” Hiç de güzel bir dil değildi. Öğrenirken alfabesi bile farklı olan dilleri sevmezdim.

“Bence konuşmadan anlaşabiliriz. Yemeğin bitti mi?” Başını sağa sola sallayıp kabı kucağına çekti ve bakışlarını kaldırmadan yemeğini yemeği sürdürdü.

“Yemeğini yesene. Bakma öyle.”

“Nasıl bakıyorum karım?” Cevap vermedi. Yanakları hafifçe kızarırken o yemeğini yemeğe devam ediyordu. Bitirdiğim yemek kaplarını poşete doldurmaya başladığım sıra bana baktığını hissetsem bile ona dönüp bakmadım.

Gergindi. Onu daha fazla germeye niyetim yoktu.

 

 

VALERİA

Yatakta bağdaş kurup oturmuştum. Duş sonrası saçımı hızlıca kurutup üzerime Hakan’ın tişörtlerinden birini geçirmiş, yatağın örtülerini çıplak bacaklarıma kadar çekiştirmiştim.

“Kalp krizi geçireceğim.” Elimi göğsümün tam ortasına yaslayıp titrek bir soluk aldım. Niye bu kadar heyecanlandığıma anlam veremiyordum. Sonuçta onunla defalarca kez birlikte olmuştum.

“Gerildiğini anladığı için geri adım attı Val. Daha önce de yaptınız. Sakinleş.” Hakan duş alıp uçuşun yorgunluğunu atmak adına uyumamızı söylemişti.

Külliyen yalan.

Odanın ışığını tamamen kapatmaya cesaret edemediğimden loşluğun içinde oturup duruyordum. Derin bir soluk daha alıp yutkundum. Tam da o sırada banyonun kapısı aralandı. Bakışlarım sola kaydı. Dışarıya süzülen buğular eşliğinde odaya girdi. Beline doladığı havluyu saymazsak çırılçıplaktı.

Banyo yaptığı için olabilir mi Val?

Hakan varlığımı umursamadan kıyafetlerin olduğu köşeye doğru yürümeye başladı. Islak saçlarından süzülen damlalar, bakışlarımı ayıramadığım sırtından aşağı süzülüyordu. Yatağın örtüsünü gözlerimin altına kadar çekiştirdim.

“Tişörtlerimi gördün mü?” Bavulundaki tişörtlerden biri benim üzerimdeydi. Diğerleri durduk yere kaybolmuşlardı.

“Görmedim.” Dedim yalandan bir şaşkınlıkla. Tabi ki görüp saklamıştım. Sonuncusu da üzerimdeydi. “Birini ben giydim.”

“Diğerleri nerede peki?” Aferin Valeria. Bunu gizleyecektin. Şaşkınlıkla diğerlerinden haberin yokmuş gibi davranacaktın.

“Bilmem ki.” Bavulu karıştıran eli durdu. Hafifçe ayağı kalkıp bana döndü. “Çıplak yatabilirsin.” Dudaklarında beliren çapkın sırıtışla boğazımı temizledim.

“Sorun olmaz mı?” Kaşları hafifçe yukarı hareketlendi ve elini belinin iki yanına yasladı.

“Çıplak uyuman mı? Neden olsun ki? Gözüm gönlüm açılır.” Böyle demeyecektin Val. “Yani daha rahat olursun demek istedim.”

“Tişört hırsızım sen misin?” Örtüyü indirip göz kırptım. Bakışları ondan çalıp giydiğim tişörtüne takılı kaldı. “Tişörtümü çalmak için nedenlerini duymak istiyorum.”

“Ödünç aldım diyelim.” Yatağa adımlarken loş ışığa rağmen bakışlarındaki o parıltıyı görmemek imkansızdı.

“Beşini de sen mi giydin?” Tişörtün ucundan tutup karnım görünecek şekilde kaldırdığımda bakışları çıplak tenimde gezindi.

“Hayır yalnızca bir tanesi. Diğer dördü kaçmış olmalı.” Tişörtü indirdim. “Ben suçsuzum. Gördün mü?”

“Görmedim. Yakından göster.” Yatağın kenarında dikildiğinde sessizce bakışlarımla bedenini keşfetmeye başladım. Arkasında var olan aynadaki yansıma, sırtını görmemi sağlıyordu. Bakışlarım ağır ağır göğsünden karnına ilerlerken nazikçe çeneme dokunup bakışlarımızın kesişmesini sağladı.

“Gözler karım.” Hafifçe eğildi. Burnumu dolduran sabun kokusuyla kurumuş dudaklarımı ıslattım. Bakışlar dudaklarıma kaydı. “Sözler aynı zamanda.”

 

 

⚡⚡⚡⚡ +18 sahneden rahatsız olacaklar sonraki sembole kadar atlayabilir ⚡⚡⚡⚡

“İstiyorsan tişörtünü sana verebilirim. Ama bu sefer benim çıplak yatmam gerekecek.” Dizlerimin üzerinde doğrulurken örtü tamamen üzerimden sıyrıldı ve çıplak bacaklarımı gözler önüne serdi. “Daha rahat olur diye yalnızca tişörtle uyumayı düşünmüştüm.” Hakan çenemdeki dokunuşunu çekip kalçamın altına kadar uzanmış kısa tişörtün açıkta bıraktığı bacaklarıma baktı.

“Beni çıplak görmene gerek yok. Ben seni görmek istiyorum. Bu yüzden tişörtü ben giymeliyim.” Eli belime dolanırken tişörtü yumruğunun içine hapsederek yukarı doğru kaydırmaya başladı. “Senin benden çok daha rahat bir uyku geçirmeni isterim.”

Soyulacağız Val. Soygun var.

“Olmaz.” Belimdeki elini tutup uzaklaştırdığımda keyifli ifadesi dağıldı ve ciddileşti. “Önce sen çıplak olduğuna göre ben seni göreceğim.” Ellerimi omzuna yasladım. Onu kendime çektiğimde hafifçe eğildi. “Tişörtümü sonra çıkartırsın.”

“Bunu ortalama ne zaman yapacağım?”

“İşim bitince.” Yanağına dudaklarımı değdirdim. Boynundaki izlere doğru ufak öpücüklerle indiğimde kaskatı kesildi.

“İşinin ne olduğunu söyle bana.” Sesindeki heyecana kıkırdarken elimi göğsüne sürerek karnına kaydırdım. “Bu ahlaksız bir teklif mi?” Havlunun kenarına dokunurken karın kasları kasıldı. Titrek bir soluk dudaklarından sıyrıldı.

“Nereden baktığına bağlı.” Havlunun ucunu çekiştirdiğimde gevşeyip düşmesine izin verdim. Ensemi tutup başımı geriye çekti. Gözleri başucumdaki abajurun yüzünü aydınlattığı kadarıyla koyu harelere bürünmüştü.

“Elini çeker misin?” Bacaklarımın üzerine yerleşirken elimi aşağıya kaydırdım. Gözlerinde beliren karmaşa silindi. Yerini heyecan dolu bir ifade kapladı.

“Bunu yapmak zorunda değilsin.” Onu duymazlıktan gelip bakışlarımı ellerime kaydırdım. Elimi etrafına sarıp dibine kadar hareket ettirirken elini ensemden uzaklaştı.

“Sessiz ol. Dikkatimi dağıtıyorsun.” Bakışları ellerimin hareketine takılı kalırken başını yarım yamalak salladı. Onun sessizliği ve gözlerinde bas bas bağıran o arzu, beni de heyecanlandırıyordu.

Kalbim göğüs kafesime hiddetle çarpıyor heyecanım bacaklarımın arasındaki ıslaklığı arttırıyordu. Yalnızca ona dokunmak bile bedenimdeki her bir hücrenin canlanmasına neden oluyordu.

“Kırılgan bebekmişim gibi davranma kocam.” Elim uzunluğu boyunca hareket ederken kirpiklerimin altından ona baktım. Göğüs kafesi aldığı nefesle yükselip alçaldı.

“Gözlerin her şeyi ele veriyor.” Sesim fısıldarcasına çıkmıştı dudaklarımdan. Gözlerinde saf arzu vardı. Arzusunu bastırmaya çalışarak benim adım atmamı bekleyecek kadar alan tanıyordu bana. Bu alana ihtiyacım yoktu.

Benim yalnızca ona ihtiyacım vardı.

“Gözlerimde ne var Valeria?” Yaşanacakları vadeden o boğuk ve kısık ses tonuyla konuşmuştu. “Ne görüyorsun?”

“Yalnızca kendimi.” Kıkırdadım. “Biraz da edepsiz düşünceleri görebiliyorum.” Bakışlarım göğsündeki kabuk bağlamış yeni izlerine kaydı ve dizlerimin üzerinde doğrulup dudaklarımı sırasıyla değdirdim. Dudaklarım karnına doğru ilerlerken tekrar oturup derin bir soluk aldım.

“Birazı fazla oldu.” Dudaklarım aralanıp arzuladığımı gerçekleştirirken Hakan ufak bir küfür savurdu. Daha fazla konuşmasını istemiyordum. Dilimi etrafına dolayıp tamamen ağzıma aldım. Nefesi kesik kesikti ve elleri ensemi okşamak için hareketlendi.

Etrafımızı saran arzuya boyun eğiyorduk. Bu arzuyu kontrol eden ben ve doya doya almaya gönüllü olan Hakan’ın kendisiydi.

Aylarca birbirimizden uzak kalışımızı, bir olmaya karar vererek arzuyla taçlandırmak istiyordum. Onun bana tanıdığı zamana gerek durmadan…Onun beni istediği gibi benim de onu istediğimi ve arzuladığımı göstermek…Bu ilişkide daima beraber olduğumuzu hissettirmek en büyük ihtiyacımızdı.

Elleri saçlarıma kayıp beni uzaklaştırdığında itiraz edemeden dudaklarımızı birleştirdi. Az önce onu darmadağın eden benden intikam alırcasına beni darmadağın ediyordu dudakları. Belimi sarıp göğüslerimizi birleştirdiğinde kollarımı omzuna doladım ve bacaklarım belinin etrafına sarıldı.

“Tişörtü çıkart.” Ses tonundaki o arzu dudaklarımı aralayıp soluk soluğa kalmama neden oldu. Tişörtün eteklerine uzandı ama çıkarmadan elinin kalçama kaydırıp kendine bastırdı.

“Sen çıkart.” Dudaklarımız tekrar birleştiğinde pimi çekilmiş bomba gibi kontrolden çıktık. Yatakta sırt üstü düşerken geri çekilmeden tüm ağırlığını hissetmemi sağladı. Dudakları yanağımdan boynuma doğru öpücükler kondururken boştaki elinin tişörtün altından tenime doğru yukarı hareketlendi.

“Tişört kalıyor mu?” Boynumu ısırdığında dalga geçerken kullandığım o kıkırtım silindi. Yerini haz dolu bir iniltiye bıraktı. Dudakları, dişleri, elleri, bedeni…Bedenimin her bir zerresinde onu hissetsem de bacaklarımın arasında büyüyen o boşluk hissinden kurtulamıyordum.

“Hakan.” Elimi ensesinden sırtına kaydırdığımda bundan kurtulup geri çekildi.

“Tişörtü çıkart.” Kendi niye çıkartmıyordu? Başını sağa yaslayıp sırıttı ve tamamen çekildi. “Nereye?” Cevap vermeden kollarımın altından tutup bedenimi yatakta çevirdi.

“Tişört kalabilir.” Dedi sinsi bir neşeyle. Nedenini nasılını sormama gerek kalmadan yatakta kaydı ve yüzünü bacaklarımın arasına gömdü. İlk darbesi o kadar hızlı ve sarhoş ediciydi ki nefesim kesildi. Çaresizce dudaklarım aralandı.

“Hakan.” Ellerim saçına dolanırken çığlığım odada yankılandı. Aceleciydi. Onunla oynamamın intikamını alırcasına eziyet çektiriyordu. Onun dudaklarından ve dilinin darbelerinden kaçmak için bedenimi kaydırsam da kıpırdayamadım. Kollarıyla kalçamı sabitlemişti.

Bacaklarımın arasında büyüyen o boşluğu saran hazla gözlerimi kapatıp iniltimi serbest bıraktım. Adını tekrar tekrar söylerken o beni umursamadan zevk dolu saldırısına devam etti.

Durmadı.

Kalçamdan omurgama doğru yayılan o haz dolu elektriklenme nefesimi kesiyordu. “Fazla.” Dedim bir yandan kalçamı kıpırdatmak için çaresizce çırpınırken. “Sana ihtiyacım var.” Rusça sözlerimle bakışlarını kaldırıp gözlerimizi kesiştirdi.

“Türkçe söyle.” Eğilip yarım bıraktığı işe devam ederken gözlerim geriye kaydı ve sırtım yay gibi gerildi.

“Rusça anlayabiliyorsun. Benimle uğraşma.” Tek kelime etmeden o tatlı işkencesine devam etti. Ciğerlerimdeki nefes boşalırken göğsüm hızla yükselip alçalıyordu. “Hakan.”

“Söyle.” Parmaklarından birini kaydırdığında parmaklarımı saçından uzaklaştırıp çarşafa geçirdim. “Kelimeleri kullan Moya Valeria.” Benim Valeria’m.

Göğsümden süzülen bir damla ter karnıma doğru ilerlerken Hakan parmak sayısını ikiye çıkarttı. Haz ayak parmaklarımı kıvırırken başımı sağa sola sallıyordum. Çok güzeldi. Fazlasını istememi sağlayacak kadar güzeldi.

“Hakan.” Sesimdeki ihtiyaca engel olamadım. Üzerimde doğrulup yüzlerimizi aynı hizaya getirdi. Parmaklarını hızlandırdı.

“Güzel Rus’um.” Tırnaklarımı kollarına geçirdiğimde bakışlarındaki karanlık haz aklımı bulandırmaya devam ediyordu. Yatakta ve onun kolları arasında hazdan bunalmış gibi kıpırdanırken bu halimi keyifle seyrediyordu.

Titrek bir nefes alır almaz dudaklarımızı birleştirdi ve kalan son nefesi de alıp gitti. İniltimi yutan dudakları, en az parmakları kadar talepkârdı.

Gözlerim tamamen kapandı ve sırtım bir kez daha yay gibi gerildi. Hakan dudaklarımızı ayırdığında dişlerini çeneme geçirdi. “Gözler.” Sıcak nefesi yüzümü yalayıp geçerken kasıklarımdaki hazdan başım dönüyordu.

“Hakan.”

“Gözlerini aç.” Dediğini yapıp gözlerimi araladığımda bakışlarımız kesişti ve parmakları beni bitiren o son hareketini tekrarladı. Dudaklarım sessiz bir çığlıkla aralanırken gözlerim geriye kaydı.

Yükseldiğim o haz dolu bulut etrafımı sararken bedenim rahatlama sonrası halsizce yatağa düştü. Hakan kulağıma güzel cümleler mırıldanırken aptal sırıtışıma engel olamıyordum.

“Seni özlemişim.” Dedim gözlerimi aralarken. Bedenimi saran tatmin dolu o hazza bayılıyordum.

“Tabi ki özlersin. Özlenmeyecek gibi biri değilim.” Kendini beğenen o yüz ifadesini görmem için bana zaman vermeden tişörte uzanıp çekip çıkarttı. “Şimdi ben seni özlemiş miyim ona bakalım.”

“Bu ne demek?” Benim gibi hazla başlamış olsa da bu hazda daha boğulmamıştı. Bu yüzden yeni başlıyor olduğumuzu biliyordum. “Ben yoruldum.” Dedim yalancı bir esnemeyle.

“Tamam. Sen yatmaya devam et.” Hafifçe çekilip beni yüz üstü çevirdi. “Geri kalanı ben hallederim.”

“Bu ahlaksız bir teklif mi?” Dizleriyle bacaklarımı ayırıp göğsünü sırtıma yasladı. Kendini yavaşça içime ittiğinde daha derin hissedebilmek için kalçamı kaldırdım.

“Bu ahlaksız bir hamle.” Tamamen beni doldurduğunda yüzünü yanımdaki çarşaflara bıraktı. “Siktir. Seni gerçekten özlemişim.”

“Özlenmeyecek-” Geri çekilip çarptığında söyleyeceklerimi yutup yüzümü çarşafa gizleyerek inledim. Az önceki yıkımımdan sonra tekrar dağılmaya hevesli olan bedenim, onun hamlelerini karşılıyordu.

“Bazen rüyama giriyordun.” Eli boynumu sarıp yataktan uzaklaşmamı sağladığında boştaki kolu karnıma dolandı. “Aynadaki yansımalarımızı görüyordum.” Pozisyon o kadar rahatsız ve aynı zamanda tutku doluydu ki aynadaki yansımalarımızdan gözlerimi ayıramadan bakmaya başladım.

Karnıma dolanan koluna tutunurken boştaki elimi, boynumu tutan bileğine doladım. “Rüyalarının kadınıyım. Doğru mu anladım?”

“Hem rüyalarımın hem de şu anımın.” Kızarmış yanaklarımdan ve hazdan kocaman görünen gözlerime kadar her bir noktamı loş ışığa rağmen görebiliyordum. Beni bu şekilde hazda boğan adamın kollarından başka tutunacak dalım yoktu.

“Bana en çok sen yakışıyorsun.” Diye mırıldandığımda kendime bakmayı kestim. Bakışlarım yanağını yanağıma yaslamış kocama kaydı. Saçları dağılmış nefesi benimkiler kadar kesik kesikti. Dudakları şişmiş ve kızarmışlardı.

“Sana yalnızca ben yakışırım.” Dedi kesin bir sesle. “Yalnızca ben.” Boynumdaki elinin sıkılaşmasına eşlik eden darbeleriyle başımı geriye attım. Dudaklarım aralanırken odada yankılanan yalnızca benim iniltilerim değildi.

Tükeniyordum. Bitmek bilmez bir yangın bedenimi sarıyor ve saniyeler ilerledikçe kontrolden çıkıyordu. Yangını körükleyen beni tüketen bu hazzın sahibi olan adamdı.

“Hakan.” İhtiyaç dolu ses tonum onu harekete geçirdi ve yatağa uzanmama izin verdi. Bacaklarımın arasındaki nabız gibi atan o titreyiş tüm bedenime yayıldığından bunu durdurmak istercesine elini omurgam boyunca kaydırdı.

“Başını kaldırıp bize bak karım.” Başımı kaldırmaya mecalim yoktu. Parmaklarım altımdaki çarşafı sıkı sıkıya tutmuşken kalçalarım onunla buluşmak için çaresizce hazzını almaya çalışıyordu.

“Bize bak.” Dirseklerimi yatağa bastırıp başımı kaldırdığımda arkamdaki bedenini gördüm. Eli belimin iki yanında dururken yüzündeki gülüş bedenime verdiği hazın asıl sahibi olduğunu gösterircesine kibirliydi.

Bu adamı seviyordum. O kadar çok seviyordum ki nefes almak gibi bir ihtiyaçtı benim için.

“Seni görmeme izin ver.”

“Beni zaten görüyorsun.” Yansımasından bahsetmediğimden elimi geriye uzatıp karnına bastırdım.

“Senin yansımanı istemiyorum.” İçimden çıkıp tekrar sırt üstü düşmemi sağladığında saçlarımı yüzümden uzaklaştırmama izin vermeden bacaklarımın arasına kaydırdı kendini. Yüzümdeki saçları benimle düzeltirken bir yandan hamlelerine ara vermeden devam ediyordu.

“Talepkâr karım benim.” Bacaklarımı kalçasına dolayıp kaldırdığımda dirsekleri iki yanıma yasladı. Yüzlerimiz aynı hizaya gelirken kollarımın altından ellerini geçirip başımı sabitledi.

Odadaki müstehcen o sese eşlik eden nefes alışverişlerimizdi ve ben bunu arzu dolu müziği büyük bir mutlulukla dinliyordum.

“Hakan.” İsmi dudaklarımdan döküldüğünde alnımızı birleştirdi. Elimi sırtına kaydırdığımda tamamen ağırlığını üzerimde hissettim. “Bunu seviyorum.” Terden kızarmış yüzünü avuçlamak istesem de tırnaklarımı sırtına bastırıp iniltimi serbest bırakmaktan öteye gidemedim.

“Seni çok özledim.” Dudakları kulağıma yaklaşırken kalbim göğüs kafesimden çıkarcasına hızlanmıştı. “Seni darmaduman etmeyi ve çaresizce tırnaklarını geçirişini.”

“Darmaduman ettin.” Ellerinden biri bacaklarımın arasına kaydı ve o sihirli noktaya değdiğinde nefesim kesildi. Dudaklarımızı birleştirip yaptığına devam etti.

Çığlığımı dudaklarıyla yuttu.

Tırnaklarımı sırtında geçirdim. Durmadı. Durmak yerine hazzımda boğulmam için devam etti. Boğulmayı seve seve istediğim o haz tokat gibi çarptığında gözlerim geriye kaydı. Çaresizce Hakan’ın bedenine tutunurken hamlelerini birkaç kez tekrarladı. Dudaklarımızı ayırıp alnını yatağa yaslarken elimi ensesine kaydırdım.

“Sikeyim.” Dedi son itişiyle tamamen hareketsizleşmeden hemen önce. Bir anlığına ağırlığını tamamen üzerime verdiğinde seve seve kabullendim bunu. Çok uzun sürmeden geri çekilip yanımdaki boşluğa sırt üstü uzandı.

Oda da yalnızca bizim nefes alışverişlerimizin gürültüsü, sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Göğsü inip kalkarken başını bana çevirdi. Ona baktığımı görünce sırıttı.

“Aklımı başından aldın kadın.” Yatakta yuvarlanıp göğsüne uzanırken başımı boyun girintisine gizledim. “Ağrın var mı?” Elleri kalçamdaki yerlerini buldu.

“Bir duşa hayır demem. Darmaduman oldum.” Göğsünden yükselen o gülüşüne engel olmadı. Yataktan çıktığında beraberinde kucağından indirmeden banyoya götürdü beni.

“Hakan.”

“Hımm?” Tüm çıplaklığını gizlemeden duş kabinin suyunu ayarladı. Bakışlarım sırtındaki tırnak izlerine karışmış o gizemli yaralardaydı.

“Sırtındaki yaralar ne zaman oldu?” Hakan şampuanı almak için uzandığı sırada kaskatı kesildi. “Yokluğumda ne oldu?” Sorularıma cevap vermeden bana adımladı ve tekrar kucağına alıp duş kabininde yere bıraktı. “Cevap vermedin.”

“Ben bir erkeğim ve karım çıplak bir şekilde benimle banyodayken hafızamı kaybedebilirim. Hafızamın her yanında sen varsın.” Sıcak su başımın altından dökülürken geriye adımlamamı sağladı.

“Kaçmak için beni baştan çıkartıyorsun.” Ellerinden biri bacağımı kaldırıp belinin etrafına sararken diğeri, yerle bağlantımı kesip sırtımı duvara yaslamama neden oldu.

“İşe yarıyor mu?” Yataktakinin aksine yavaşça içime kaydığında başımı duvara yaslayıp ellerimi omzuna yasladım.

“Yarıyor.”

“Güzel. Çünkü bir yıllık arayı kapatmak uzun sürecek.” Eğildi ve dudaklarımızı birleştirip duvarla arasında kalmamı umursamadan devam etti.

 

 

⚡⚡⚡⚡ +18 son ⚡⚡⚡⚡

***

“Ne var?” Parmak ucumda merdivenden indiğimde burnumu dolduran kokuların peşinden mutfağın kapısına kadar ilerlerken buldum kendimi. Ağzım sulanmış, açlıktan ölüyormuşçasına yataktan çıkıp gelmiştim.

“Hayır Yılmaz. Biraz daha oyala.” Hakan’ın gergin sesiyle kapı eşiğinde durdum. Kulağına yasladığı telefonla gergince karton bardaktaki içeceğini içiyordu. Muhtemelen kahveydi.

“Ben hepsinin sesini keseceğim zaten. Bir iki gün bekleyemiyorlarsa sıksınlar kafasına. Onlarda kurtulur bende.” Karşı tarafı dinlerken bardağını bırakıp başı ağrıdığı zamanlarda yaptığı gibi alnını ovuşturdu.

“Yılmaz.” Dedi sertçe. Yavaşça içeri girdiğimde başını çevirdi. Konuşmaya devam etmesi için elimi salladım. “Birkaç gün daha.” Kalçamı kaydırarak tezgâha oturduğumda tişörtünden tutup onu kendime çektim. Bacaklarımın arasına girdiğinde uzanıp parmak uçlarımı alnına masaj yaparak teninde gezdirmeye başladım.

“Dinliyorum.” Gözleri kapandı ve omuzlarındaki gerginlik azaldı. “Evet.” Bacaklarımı kalçasına sarıp iyice yaklaşmasını sağladım. Saç diplerine doğru parmaklarımı bastırırken gözleri aralandı.

“Balayındayım Yılmaz.” Dedi öfkeyle. “Siktir git.” Telefonu kapatıp tezgâha bıraktığında kollarımı boynuna doladım. Elleri çıplak bacaklarımdan yukarı kaydı.

“Kıyafet kıtlığı mı çekiyorsun?”

“Niye?” dedim şaşkınlıkla. Elleri kalçama kayıp beni kendisine bastırdığında yüzünü boynuma gizledi.

“Yoldan çıkmamı sağlıyorsun. Aklım başımdan gidiyor ve kontrolü yalnızca ona bırakıyorsun.” Kendini bastırdığında onu hissettim tekrardan. Ellerinden biri sırtını okşarken diğeri ensesinden saçlarına kaydı.

“Sen yoldan çıktın zaten. Bana iftira atma.” Arkasındaki masanın üzerinde duran poğaça ve simit dolu bir tabak vardı. Yanında da karton bir kapalı bardak.

“Kahve mi?” Geri çekilip masaya baktı. “Bunları ne zaman aldın?”

“Birinci sorun için evet. İkinci soruna cevabımsa,” Bakışları benimkileri buldu. Ensemi okşayıp çapkın bir gülüşle ağır ağır yüzümü seyretti. “Sanırım yorgundun. Seni iki kez uyandırmaya çalıştım. Beş dakika deyip durdun.”

“Yorgun mu? Külliyen yalan. İçim geçmiş sadece.”

“Yalancı.” Bakışları üzerime geçirdiğim gömleğinde gezinirken gözlerinde beliren düşünceleri görebiliyordum. “Bugün çok güzel görünüyorsun.”

“Gömleğinin içinde olduğum için mi?” Nazikçe omzuna sürdüm ellerimi.

“O da var tabi.” Gömleğin ilk düğmesini açtı. “Düzgün giymemişsin ki. Tüm düğmelerini açmak moda.” Bir düğme daha açtığında gülmeye başladım.

“Bu modayı ben mi başlatacağım?” Başını aşağı yukarı salladı. Bir düğme daha açmasına izin vermeden elini tuttum. Açlıktan ve dün geceden sonra ölüyordum. Biraz molaya ihtiyacım vardı.

“Bu modayı uygun bir zaman ve senin yanında yapmak isterim. Şu an olmaz.” Dudağına öpücük kondurup tezgâhtan indim. “Kuzu gibi açım.” Telefonunu cebine tıktı.

“Borcun olsun.” Sandalyeyi çekip oturdum ve nar gibi kızarmış poğaçalardan birini alıp kocaman ısırdım. Peynirliydi. Karton bardağın kapağını açıp burnumu dolduran o aromatik kahve kokusuyla dudaklarım kıvrıldı.

“Seni o kadar çok seviyorum ki.” Kalçasını tezgâha yaslamış kendi kahvesini yudumlayarak beni seyrediyordu. Dertsiz ve tasasız görünüyordu. Saçları karmakarışık, üzerinde hala eşofmanıyla tişörtü vardı.

“Sen yedin mi?” Olumsuz bir ses çıkartıp kahvesini yudumladı. Aklını kurcalayanın İstanbul’daki işleri olduğunu görebiliyordum. Arkasını dönüp çekip gidemeyeceğinin de farkındaydım. Buradaydı ama aklı oradaydı da.

“Dönmemiz gerekiyorsa dönebiliriz.” Dirseğimi masaya yaslayıp büyük bir lokma daha ısırdım.

“İstemiyorum.”

“Sorun olacak diye söyledim.” Başını salladı.

“Biraz daha bekleyebilirler.” Bunun hakkında konuşmak istemiyormuş gibi netti sözleri. “Balayındayım ben.” Poğaçalardan birini daha alıp ona uzattım.

“Aç karna kahve iyi değil. Hadi ye.” Yaslandığı tezgâhtan uzaklaştı ve sol çaprazımdaki boş sandalyeye yerleşti. Elimdekini almadan ısırıp geri çekildi.

“Çikolatalı olanları da ye. Pankeklere çikolata sürerken seviyordun.” Bunu hatırlıyordu. Bu adamı sevmek için o kadar çok nedenim vardı ki sessizce ona bakarak bu nedenlere yeni birini daha eklemiş oldum.

“Bak bu üçü çikolatalı.” Tabakta diğerlerinden daha oval ve küre gibi görünen üç poğaçayı işaret etti. Kahvesini yudumlayıp göz ucuyla onu seyredişimi keyifle izlediğini görebiliyordum.

Ona bakışlarımdan memnun görünüyordu.

“Kahvaltıdan sonra ne yapacağız?” Sırıttı. Bakışlarının ne anlama geldiğini anlayabiliyordum. “Onun dışında.” Dedim hızla.

“Etrafı gezebiliriz. Hava soğuk diye dışarıda pek insan yok. Yine de etrafa alışmamız için bakınırız.” Bu fikri sevmiştim. Araba sokaklardan geçmeden önce büyük bir güvenlikli demir kapıdan geçmiştik. Bana Bratva’nın kalbini anımsatmıştı. Tabi buradaki insanlar ellerinde silah tutmuyordu.

“Burada iyi olacak mısın?” Hakan bu soruyu sormamı beklememiş gibi irkildiğinde elimi salladım. “Ev güzel görünüyor. Beğenmediğimi düşünme lütfen. Sadece sen iyi olacak mısın? Hayatın İstanbul’da.”

“Ona hayat mı denir Val?”

“Ferhat Yılmaz senin arkadaşın. Faruk ve diğerleri de ailen.” Bu doğru gelmiyordu.

“Ferhat benden sonra lider olacak. Onun lider olduğu o hayatı istemiyorum. Onunla birilerinin planlarını baltaladıktan sonra bir şeyler içerdik. Kötülük sonrası. Çok paylaştığımız bir şey olduğunu söyleyemem.” Omuz silkti.

“Yılmaz’la ortak noktamız babalarımızı yerle bir edip onlarsız var olmaya çalışma dürtüsüydü. İkimiz de başardık. Onun bana ihtiyacı yok ve benim de ona.” Çıkar ilişkisinden fazlası olduğunu görebiliyordum. Çünkü kimse, arkadaşı olmayan biri için lider olup liderlikten vazgeçmezdi. İkisi de birbirlerini iyi anlayan iki ortaktan fazlası olsa da Hakan bunu kabul etmiyordu.

“Hem hayatına bir kadın almış. Artık yalnız da olmaz.”

“Nasıl? Cidden mi?” Onun İstanbul Beyefendisi tavırlarıyla konuştuğu ve aynı onun gibi kibar olan bir kadın hayal edebiliyordum. “Mafyalardan birinin kızı falan mı?” dedim çekinerek. Umarım değildi.

“Hayır. Hastanede karşılaştığını söyledi. Gerçi detay vermese de sesinden anlaşılıyor her şey. Muhtemelen kör kütük aşık ama dile getirmeyecek kadar inatçı.” Onun adına mutluydum. Kendi kardeşinin yanlışlarını bilmeden hayatını onlara adamıştı. İki çürük elma yüzünden yitip giden yıllarına inat birileriyle olmaya karar vermesi büyük bir adımdı.

“Peki Asya, İtalya’ya mı dönecek?” Ferhat’tan aklıma düşen Burhan’dı. O da aklıma Asya’yı getiriyordu. Aralarında ne olup bittiğini bilmesem de bir şeylerin değişmiş olduğunu görebiliyordum.

“Muhtemelen dönemez. Faruk onu bırakmaz artık. Ya onunla gider ya da eski evde kalırlar.” Ne zaman yeni yaşamımızı konuşmaya başlasak Faruk’u asla buna dahil etmiyordu. Bunu ona sormak yerine umursamıyormuşum gibi davranmaktan sıkılmıştım.

“Hakan.” Ne söyleyeceğimi anlamış gibi kaşlarını çatıp ciddileşti. “Faruk-”

“İki ölümü benden sakladı. Bu iki ölümde hayatımı farklı yola savurmuşken tekrar karşımda onu mu savunacaksın?” Dudaklarımı birbirine bastırıp sustum. “O benim kardeşim. Bana durmadan yalanlar sıralayan bir kardeş.”

“Onu savunmayacağım.” Hakan elini çenesine sürüp kahve bardağını aldı. “Sadece o senin ailen.” Kahvesini yudumlayıp sözlerimi umursamıyormuş gibi etrafa bakındı. “Bebeği kaybetmek, beni suçlu hissettirdi.” Bakışları beni buldu. “Konuştuk seninle bunu. Faruk’tan ben istedim.”

“Faruk’tan sen istedin. Yapmayabilirdi. Konuşabilirdi.”

“Hakan-” Kahve bardağını sertçe bıraktı masaya. Konuşmamı yarıda kesip konuşmaya başladı.

“Yokluğunu sürekli suratıma vurdular. Hatamı durmadan imalarla söylerken benden en önemlisini sakladılar Valeria. Tamam önceden bilsem inanmayacaktım. Hepsine tamam. Peki sonrasında? Seni her yerde ararken o hastane raporlarını tekrar tekrar okurken niye söylemediler?” Konuşmak için dudaklarımı araladığımda poğaçadan bir parça koparıp ağzıma tıktı.

“Konuşma ve beni dinle.” Ağzımdaki lokmayı çiğnerken olduğum yere sindim.

“Seni parçalayanın ne olduğunu anlamak için o güne ait videoyu kaç kere izledim biliyor musun?” Gözlerindeki kırgınlık ve yorgunluğu bana gösterirken öne eğildi. “Günde üç kere. Bazen beş kez. Her gün yılmadan izledim. Okudum o raporları. Hiçbir şey yapmayıp durduğum andaysa ikisi bana laf atıp durdu.” Faruk’un çektiği videoların bazılarında Asya’nın, Hakan’a karşı acımasızlığına şahit olmuştum.

“Zihnimdeki yargılayıcı sesler yetmezmiş gibi. Durmadan senin gidişini yüzüme vurdular. Hatamı biliyorum. Söylediklerimin ve gidişine izin verişimin yanlış olduğunu da. Bir yıl boyunca bunu tekrar tekrar duydum ben. Bir yıl kaybımız var.” İşaret ve orta parmağını birleştirip alnına sürdü.

“O bir yılın her günü cezamı çektiğimi bile bile senin gidişini hatırlattılar bana. Eskiden bu ceza, ayağı kalkmamı sağlardı. Senin gidişinle o kadar çok dağıldım ki ayağı kalkamadım.” Oturduğum yerden kalkıp bacaklarımı iki yana açarak kucağına yerleştim. Ayağa kalkamadıkça da ona hatalarını hatırlatıp durmuşlardı.

Faruk, Hakan’ın bir amacı olduğunda hayata devam ettiğini söylediği zamanları anımsayabiliyordum. Onu ayağa kaldırmak için bunu yapmış mıydı? Bu kadarını dener miydi?

“Yalnız kaldığın için üzgünüm.” Giderken Faruk’la Asya’nın onunla olacağını düşünmüştüm. Annesini yıllar sonra yaşarken gören adamı, hissettiğim kayıpla yalnız bırakmadığımı varsaymıştım.

Rusya’daki cehennem gibi o yalnızlığı, o da kendi topraklarında yaşamıştı.

“Bunları bilmiyordum.” Yanağını avuçladığımda buna izin verip başını geriye yasladı. “Burada senin de boğulduğunu bilmiyordum.”

“İkimiz de ayrı ayrı boğulduk. Geri döndün ve tüm bunlar son buldu.” Eli belime dolanırken göğüslerimizi birleştirdi. “Birbirimize biraz geç kaldık. Bir yıl kadarcık.”

“Seni bir daha asla bırakmayacağım.” Yanağına dudağımı değdirdiğimde gözlerini kapatıp derin bir soluk aldı. “Sende gitmeme izin vermeyeceksin. Kalan her bir nefesimiz beraber olacak.” Göz kapaklarına dudaklarımı değdirdim. Yavaşça yutkundu.

“Gitmene bir daha izin vermeyeceğim. Gitmek istemeyeceğin bir ömrümüz olacak.”

“Beraber?” Yüzlerimizi aynı hizaya getirdiğimde gözleri araladı.

“Son nefesimize kadar beraber.” Kollarımı boynuna sarar sarmaz her zamanki gibi yüzünü boyun girintime gizledi ve belimdeki kolları sıkılaştı. Başkalarını düşünmemem gerektiğini bana bağıran daima Melih olurdu. Bense aynı döngüye düşüp sürekli başkalarını düşünürdüm.

Artık bu döngüyü kırmanın zamanı gelmişti.

Hakan, Faruk’u bir şekilde hayatına alırdı. Bunu kendisi istediği için ve zamanı gelince yapacak olan yalnızca oydu. O zamana kadar Hakan’ı desteklemekten başka yolum yoktu.

Başkasını değil, bana nefes olmuş adamı düşünmeyi tercih ediyordum. Bunun nesi yanlıştı ki?

🖤

 

 

Bölüm sonrası dinlenme köşesi.

Onları bırakmaya hazır mısınız?

 

 

 

Paylaşımlarınızı görebilmem adına etiketleri kullanırsanız çok güzel olur. (Beni de etiketleyebilirsiniz)

 

 

#karanbey

 

 

#hakankaran

 

 

#valerianikoloeva

 

 

#kırıkkafesler

 

SOSYAL MEDYA HESAPLARIM

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 19.09.2025 21:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...