

🎵 Bolahenk - Kaybolan Yıllar 🎵
Selamlar
Sondan bir öncesi bu :(
Onları benimle beraber kabullendiğiniz için teşekkür ederim.
Bölüme geçiyorum. Lütfen yorumlarınızı ve bölümü beğenmeyi benden esirgemeyin <3<3<3
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
29. BÖLÜM - ESKİ YÜKLER
HAKAN
Kulaklarımı dolduran Efe’nin kahkahalarına karışan Valeria’nın gülüşleriydi. Yeni evdeki üç gün sonrasında bu sabah eski evimize dönmüştük. İşleri tamamen bırakabilmek için son kez planların üzerinden geçebilmek için dönmemiz gerekmişti. Ben işlerle uğraşırken karşımdaki koltukta oyun oynayan ikili dikkatimi dağıtıyordu.
Efe, Valeria’ya o kadar çabuk uyum sağlamıştı ki kahkahaları kesilmiyordu. Valeria onu öpücüklere boğduğunda bile huysuzlaşmıyordu.
Bazen Ali’nin oğlu olarak göremiyordum onu. Sanki aniden kapıma pusetiyle bırakıp terk edilmiş ve bende ona bakmaya başlamışım gibi geliyordu. Onu ne Ali’yle ne de Buse’yle bağdaştırabiliyordum.
O yalnızca bir Karan’dı. O kadar. Aniden var olmuş ve diğer Karan soyadını taşıyanların aksine mutlu bir hayat yaşadığından emin olacağım yeğenimdi.
Yeğenim… Şerefsiz Ali’nin bu dünyada başarabildiği en güzel şeydi. Onun gibi birinden bu kadar tatlı ve masum birinin çıkması olası değildi. Ama olmuştu işte. İhanetine, yaptıklarına, aldatışlarına rağmen Efe’nin onunla tek bağı biyolojikti.
Efe bir Karan’dı ve babamın bize yapmadığını amca olarak ben yapmaya devam edecektim.
“Biz acıktık.” Valeria, Efe’yi kucaklarken ayağı kalktı ve göz ucuyla bana baktı. “Mutfaktan atıştırmalık ister misin?”
“Mutfağı havaya uçurmayacaksan eğer, bir kahve alabilirim.” Efe’yi hafifçe zıplatıp sıkıca tuttu.
“Sen amcana bakma. Sakar değilim ben.”
“Efe’yi yalanlarla büyütmeyelim Val.” Aniden kırlente uzanıp suratıma attığında başımı eğdim ve arkamdaki vazoya çarpıp kırılmasına neden oldu. “Evi başımıza yıkacaksın. Kabul et.”
“Kahve yok sana.” Efe’yle mutfağa giderek gözden kayboldu.
“Şekersiz, sütsüz kahve. Çalışmam lazım canım karım.” Karşılık vermedi. Bana kahve getireceğini bildiğimden kırılan vazonun parçalarını toplamak için kalktım. Efe yürümeye başladığı için bu vazolardan kurtulmam gerektiğini biliyordum.
Neyse ki diğer evde Val’in ve Efe’nin kıracağı eşyalar almayacaktım.
“Sakarlığa mı başladın?” Faruk’un bahçeye açılan sürgülü camdan içeri girip ardından kapattığını gördüm. Montunu çıkartırken bir anlığına suratını buruşturup kendini koltuğa attı.
“Kaza.”
“Bu dosyalar ne?” Son parçayı da alıp sorusunu cevaplamadan mutfağa gittim ve parçaların tamamını çöpe attım.
“Faruk mu geldi?” Onaylayan bir ses çıkartıp elimi yıkadım. “Kolum dolu.” Başımı sola çevirdiğimde Valeria boştaki elini bana uzatmıştı. “Kollarım iki Karan’a da yeter. Gel yamacıma.”
“Sarılmaya ihtiyacın mı var?” Kolumu omzuna atarken diğeriyle Efe’yi aramızda duracak şekilde diğer yanından beline sardım. Elini sırtıma kaydırdı.
“Senin ihtiyacın var gibi geldi.” Çenesini göğsüme yasladı. “Yanlış alarm mı?” Değildi. Faruk’la yapacağım konuşmadan kaçıyordum. Bu da durgunlaşmama neden oluyordu.
“Onunla yalnız konuşmak istiyorum.”
“Mesajın alındı. Zaten Efe’yle uyumak istiyorum.” Yanağımı öptü. “Biraz atıştırıp uyumaya gideceğiz. Biraz gizlice dinleyeceğim. Bu sorun olur mu?”
“Yapmamanı tercih ederim.” Alnına dudaklarımı değdirdim. Efe, tırnaklarını kulağıma geçirip çektiğinde geri çekilip elinden kurtuldum.
“Tamam o zaman en dipteki odada olacağım. Orada duyamam.” Son kez onu öpüp filtre kahve makinesinden iki kupa kahve alarak odaya geri döndüm.
“Masadan bu şekilde ayrılacak mısın? Arkanı dönüp gidemezsin Hakan.” İçeri girdiğimde Faruk kaşlarını çatarak dosyaları inceliyordu. “Bu kadar kolay evet demeyecekler.”
“Onların evet demesine ihtiyacım yok. O masaya oturduğumda da evet demediler. Ayrıldığımda da evet demelerini beklemeyeceğim.” Kahvesini onun önüne bırakıp sağ çaprazındaki koltuğa oturdum.
“Hakan bu o kadar kolay değil.”
“Hiçbir şey kolay olmadı zaten.” Kahvemi yudumlarken arkama yaslandım. “En zoru, daima bizim normalimiz.”
“Garip davranıyorsun.”
“Garip bir durum zihnimi işgal ediyor da ondan.” Kahveyi indirip dudaklarımı araladım. Konuşmaya devam edemeden geri kapattım.
Benden iki kez sakladığın gerçekler yüzünden aylarım gitti, demek niye bu kadar zordu?
“Size iyi sohbetler.” Valeria elindeki biberonu sallarken konuşmamıza izin vermeden koridora doğru döndü ve gözden kayboldu.
“Sonunda konuşacak mıyız?” Ne konuşacağımızı tabi ki bekliyordu. Sinirimi o kadar bozuyordu ki. Bazen onun başka biri olmasını diliyordum.
“Ali’nin beni öldürmek istediğini sakladın. Onun için intikam yemini ederek suçlu aradığımı dört ay sessini çıkartmadan seyredip durdun.” Konuşmak için ağzını açtığında başımı sağa sola salladım. “Sustukların o kadar çok ki artık konuşup nedenlerini dinlemeyeceğim.”
“Hakan.”
“’Görüntüleri izlemek sana bir bok kazandırmayacak Hakan.’, ‘O senin sözlerine kırıldı ve gitti. Başka bir nedeni yok.’, ‘Bu sefer baban değil sen batırdın. Toplamak için ayağa kalk Hakan!’” Başını hafifçe eğdiğinde dudaklarımı ıslattım.
“Ayağa kalkmam için yaptığı biliyorum. Düştüğümde kalkabilmem için sinirimi bozarsın. Öfkem beni dik tutsun, acım benim panzehirim olsun diye yaptığını bilecek kadar seni iyi tanıyorum.” Bakışlarını kaldırdığında harelerindeki utancı umursamadım.
“Ama bu sefer kalkamadığımı görmeden canımı yaktın durdun. Yaşananlardan dolayı seni suçlamak, baştan sona sana haksızlık. Biliyorum. Asya’yla birleşip bana yaptığınız buydu.” Titrek bir soluk aldım. Valeria hayatıma girmeden önce aldığım kararların birçoğu mantıkla çevrili olurdu. Karanbey’in öfkesi, daima ihaneti reddederdi.
Şimdi niye öfkeli değil de kırgın hissediyordum ki? Faruk’a bağırıp çağırmalı ve devamlı sakladıkları için onu hayatımdan çıkarmam gerekmez miydi? Niye yapamıyordum bunu.
“Hatalarımı kabul ediyorum. Ama yaşananların beni de parçalara ayırabileceğini nasıl görmezsiniz. Benim de kırılmaya hakkım var. İki kez acımda boğulurken sen sustun. Sen benim kardeşimsin ve bazen susmak en büyük ihanettir.”
“Ben bildiğim tek şeyi yaptım.” Sorun da buydu. Bildiği tek şey artık bana zarar veriyordu. On dört yıl beni ayakta tutan çoğu zaman onun bir cümlesi, bakışı, bağırışı olurdu. Ben artık on dört yıldır olan adam olmaktan yorulmuştum.
Hata yapabilirdim. Bu hata yüzünden ya affedilirdim ya affedilmezdim. Aylarca laf işitmek istemiyordum. Hem yanımda kalıp hem canımı acıtmalarından sıkıldım.
Tıpkı yıllar önce azarlanan o Hakan’ı anımsatmışlardı. Ne yaparsam yapayım hatalı olan ve ceza alan beni…Cezam zaten Valeria’nın gidişi olmuşken onlar devam etmişlerdi. Tıpkı babamın yaptığı gibi.
Yıllar geçmişti ve lafını esirgemeyen kişi babam yerine Asya’ydı. Bana destek olup hayatımı değiştirecek eli uzatmayan annem olmuştu ve bu sefer bunu yapan Faruk’tu. Yardım ettiğini sanırken bile canımı yakan oydu.
Bebeği bilmek bir şeyi değiştirmeyecekti. Olay bir şeyi değiştirmemesi değildi. Tekrar tekrar o görüntülerde boğulurken kafamdaki soru işaretini çözümlemesiydi. Yine Valeria’ya ulaşamamış olacaktım. Belki de yine bir yılımız gidecekti. En azından ben tam bir yıl çektiğim o işkenceden sıyrılmış olacaktım.
Saatlerim o hastanede ne olduğunu bulmakla geçmişti.
Aylarım onun diz çöküp ağladığı görüntüleri incelemekle yitip gitmişti.
Bir yıldan biraz fazla onu bu acıyla da yalnız bırakmama neden olmuşlardı.
Belki de daha öncesinde Pakhan’ın karşısına çıkardım. Daha erken ulaşmak için bu kartı oynardım, bilmiyorum. Çünkü o günleri yaşamama izin vermemişlerdi.
“Artık bildiğin o yapmayı bildiğin tek şeyi hayatımda istemiyorum.” Dedim duraksamadan. Konuşmadan baksa da gözlerindeki duyguyu okuyabiliyordum. Onu ardımda bıraktığımı düşünüyordu.
“Bu masa işleriyle beraber hayatından çıkan bir yük daha. Sana acımasız davrandığımı biliyorum.” Omuz silkti. “Kararına saygı duyacağım.”
“Sen benim kardeşimsin.” Dedim bir kez daha. Neyini anlamıyordu?
“Anladım. Sen de benim kardeşimsin.” Gözleri kızarırken uzanıp ona getirdiğim kahveyi aldı ve yudumladı.
Onun kayıplarıyla benimkiler yarışırdı ve yalnızca ailelerimizden kalan bizdik. Kendi ailelerimizin kurbanıyken daima birbirimize sığınmış ve asla yanımızdan ayrılmamıştık.
“Çoğu zaman acımasız olduğumu biliyorum. Sakladıklarımın da farkındayım. Ama yemin ederim hiçbiri benim keyif alarak aldığım kararlar değildi.” İşaret parmağını burnuna sürerken yavaşça yutkundu.
Onun babam yüzünden öldüğünü düşündüğüm o zamanlar, bana yaşattığı bu bir yıla rağmen onu affetmiştim. Sadece birini affetmekle yaşattıklarını hazmetmek arasındaki farkı görememiştim.
O hayattaydı ve bana yaşattıkları da onunla beraber zihnimde yaşıyorken nasıl her şey yolundaymış gibi konuşabilirdik ki. Bunu denemiştim. Rusya’da, uçakta, buraya döndükten sonra… Kendimi tam bir yalancı gibi hissetmiştim.
Eğer ona söylemezsem kırgınlığım öfkeye dönecekti, biliyordum. Tıpkı Ali’nin bana karşı olduğu gibi öfkeli hissedecektim.
“Ben Ali olmak istemiyorum.” Bunun olmaması için yüzleşmek istemiştim. Kahveyi indirip bakışlarımızı kesiştirdi.
“Bu ne demek?”
“Hayatımdaki sikik problemleri senin omzuna yüklemeyeceğim. Yüzleşip kapatacağım. Sen hala benim kardeşimsin. Ama canımı yakmandan yoruldum. Bunu istemiyorum Faruk.” Son kez. Bu ona verdiğim son şansımdı. Ondan vazgeçmek istemiyordum. Her an yanımda olmuş birinden kolayca vazgeçemezdim.
Bu yanlış bir karar mıydı?
“Beni hayatından çıkartmayacak mısın?”
“Muhtemelen bunu yapmalıyım. Ama karım ve Efe seni çok seviyor. Sen benim geçmişimden gelen tek ailemsin.” Benim ailemden kalan son kişiydi. Onu nasıl kolayca söküp atabilirdim ki?
“Birine üçüncü kez şans vermemen konusunda kaç kere seni uyaracağım.” Beklentisinin aksi bir karar aldığım için afallamıştı. Karanbey olmayı bırakınca sanırım mantıksal yanımı kaybediyordum.
Kahveme uzanıp yudumlamaya başladığımda bakışlarımız ayrılmış, derin bir sessizlik odayı kaplamıştı.
“Sen Ali değilsin. Ama ben Ali’leştim Hakan. Senin diğer Ali’nim Hakan.” Bardağı indirip kaşlarımı çattım. “Senden sırlar saklayan bir kardeş dahayım. Bu yüzden beni tekrar affetmekle uğraşma. Bu sefer gitmeye gönüllüyüm.”
“Bu ne demek?” Elimdeki kupayı sehpaya koydum.
“Burada kalacağım demek. Senin omuzlarındaki yük olmayacağım. Hayatına durmadan müdahale ederek sırları boynuna dolamayacağım. Artık bana ihtiyacın yok. Bu yüzden anlaştığımız gibi yollarımızı ayırmalıyız.”
“O yıllar önce aldığımız bir karardı.”
“Bunu aylardır planlıyorum. Sizinle gelmeyeceğim. Burada,” Eliyle dosyaları işaret etti. “Bu hayatla mücadele etmeye devam etmek istiyorum.” Bu saçmalıktı.
“Tüm bunlardan nefret edersin.”
“Artık değil.” Yalancı. “Ben kendi topraklarımı seviyorum Hakan. İstanbul’u. Başka bir şehirde veya ülkede yeniden hayata başlamaktansa burada ölmeyi tercih ederim.”
“Bu saçmalığa son ver artık.” Oturduğum yerden kalktım. “Bu işe girdiğimizde kararımız beraber çıkıp gitmekti.” Benim gibi ayaklanırken dosyaları kaldırıp salladı.
“Bunlarla onların saldırısını engelleyemezsin! Hayal kurma Hakan. Peşinden gelmemeleri sağlamak için burada kalacağım.”
“Siktir git! Kaç canlısın lan sen? Benim yüzümden bunlarla uğraşmandansa ölmeyi tercih ederim.” Dosyaları bıraktı. “Hem Asya sana izin vermez.”
“Aslında beni destekliyor.” Beni delirtiyorlardı. Bolatlı kardeşler beni çıldırtıyordu.
“Asla buna izin vermeyeceğim. Kaç kere yaralanacaksın? Ölmek istiyorsan söyle sıkayım kafana. Böyle değil.” Başımı sağa sola sallarken elimi belime yasladım. Aldığım soluklar öfkeyle yanıp tutuşuyordu.
“İzin almıyorum.”
“İyi bok yiyorsun!” İşaret parmağımı ona doğrulttum. “Arkamı kollamayacaksın. Siktirip gidecek kendi hayatını kuracaksın. Kendin söyledin. Artık sana ihtiyacım yok. Dur artık.”
“Belki de senin için değil Efe için yapıyorumdur. Ya da bakıcım için.” Onu burada bırakamazdım. Asla mümkünatı yoktu.
“Planım işe yarayacak. Senin fedakarlığına gerek kalmayacak. Babam, babanların hayatını mahvetti. Bende seninkini mahvedeyim mi istiyorsun? Bunu da mı yükleyeceksin omuzlarıma?” Duraksamasını fırsat bilip elimle bahçeden içeri giren Asya’yı gösterdim. Korkuyla bakışları ikimizin arasında gidip geliyordu.
“Onun hayatını da mahvedeceksin.” Başını çevirip kardeşine baktı. “Siz bana annenizin emaneti-”
“Ferhat’a soracağım o zaman.” Sustum. “Sen gidince yeni lider o, olacak. Değil mi? Ona sorarım. O masaya ve ticaret girmeme yardımcı olur.”
Siktir git Faruk.
“Ne halin varsa gör.” Dosyaları toplayıp merdiven basamaklarını çıkmaya başladım.
Bencil ol, Hakan. Bırak ne yapacaksa yapsın.
Yapamıyordum. Her şeye rağmen benim gibi on dört yılı boşa geçmişti onun da. Babamın kurbanıydı ve benimle arkadaş olmasından kaynaklıydı. Başka birinin hayatında olsa bu kadar dibe batmayacaktı. Hala daha da dibi arzuluyordu.
Dosyaları ofise bırakıp havanın soğukluğuna rağmen terasa çıkıp tekli koltuğa oturdum. Aşağı inip onun kararından vazgeçmesini sağlayana kadar dövmek istiyordum.
“Çay kafalı.” Dirseğimi bacağıma yaslayıp elimi yüzüme sürdüm. Terasın kapısının açıldığını duysam da kıpırdayamadım. Kimin geldiğini bilecek kadar onu iyi tanıyordum.
“Koltuğumda gözün mü var Hakan Karan?” Dudaklarım kıvrılır gibi olsa da gülümseyemedim. Başımı kaldırdığımda Valeria yanı başımda dikiliyordu. Yüzümü avuçları arasına hapsedip dikkatle yüzümü seyretmeye başladı.
“Onun böbreği yerine beynini almış olabilirler mi?” Dudakları kıvrıldı. “Bu kadar mantıksız konuşmaması gerek. Rusya’nın taşı toprağı onu da bozdu.”
“Alınacağım bak. Bende oralıyım.” Daima yaptığı gibi kucağıma oturmak yerine koltuğa tırmanıp arkamdaki boşluğa yerleşti ve bacaklarını karnımın üzerinde çaprazladıktan hemen sonra dudaklarını enseme değdirdi.
“Burada tek başına kalamaz.” Gerginliğim varlığıyla yavaş yavaş dağılırken tekrar tekrar dudağını enseme değdirdi.
“Ama istediği bu. Onun kararı.” Elleri göğsüme kaydı ve bacaklarıyla yaptığı gibi sıkıca sarıldı. Tamamen onunla sarmalanmak geriye kalan gerginliğimi de silip attı. Onu ezmediğimden emin olarak geriye yaslandığımda dudağı yanağıma değdi.
“Onu çaylarıyla tehdit edip kaçırabiliriz istersen.” Güldüm. İnada binerse Bratva’ya bile girerdi.
“Gözlerinden belli. Buna engel olmaya çalışsam da burada kalmanın bir yolunu mutlaka bulacak. Planlarım sağlam. Yemin ederim bu sefer her seçeneğe bir plan yaptım.” Tıpkı onun bizi kurtarmak için onlarca plan yapması gibi. “Niye planlarım başarısız olacakmış gibi kendini kurban ediyor ki?”
“Belki de bir kurban değildir. Gerçekten burada ve bu dünyanın sağladığı o karanlıkta kalmak istiyordur. Abim gibi.” Duraksadım. Raskol’u vazgeçirmeye çalışmıştı. O da kalmayı seçmiş, kaçmak yerine büyüdüğü o dünyanın lideri olmayı tercih etmişti.
Gitmek bir seçimse kalmakta bir seçim olamaz mıydı?
“Hem artık arkamızda Capo ve Pakhan var. Ona zarar gelmeden Gerardo onu kollar. Ferhat’la da konuşursun. Capo’lukla ticarete devam eder Faruk. Ruslara veya diğer mafyalara bulaşmadan yalnızca Türk ve İtalyan mafyasını dengeler.”
“Buradakiler ne olacak? En az dünya mafyasındakiler kadar sinsiler.”
“Faruk onlardan daha sinsi olabilir. Ayrıca masanın yarısı fosil.” Kahkaha attığımda kıkırdadı.
“Yakında hepsi ölür. Yerine oğulları gelir. Sen Faruk’un yapabileceklerine güven.” Elini göğsüme vurdu. Ona güveniyordum. Ali’nin ihanetini bile benden önce anlamamış mıydı?
“Klişe bir söz ama etrafa güvenmiyorum.”
“Etrafını güvenli hale getiririz. Merak etme. Hem bu gidişle Ferhat’la aile olacaklar. Asya, Burhan’la olunca Ferhat mecbur yengesinin abisini koruyacak.”
“Sibel mevzusundan beri Faruk’la ikisi birbirinden kaçıyor. Utanıyorlar. Ama dediğin olursa mecbur kardeşleri için görüşecekler.” Ferhat, İtalya ticaretini Burhan’a bırakacağını söylüyordu. Burhan ve Faruk anlaşmazsa ikisi ticaretin içine ederdi.
“Yılmaz’la konuşmalıyım.” Onu üstü kapalı uyarmazsam işler karışınca haberi olmadığından her şey batardı. Faruk burada kalacaksa Ferhat’ın sistemine uymalıydı, onu yok etmemeliydi.
“Sonra yaparsın.” Yanağımı tekrar tekrar öptü. “Daha iyi misin?” Dudağının dokunuşlarına sahipken nasıl kötü olabilirdim ki?
“Bir an öfkelenince sesimi kontrol edemedim. Yoksa her şey yolundaydı. Konuşma iyiydi. O piçi ikinci kez affettiğimi bile söyledim.” Elini kalbimin üzerine vurdu birkaç kez. “Aptal, çay kafalı.”
“Onu affetmeye çabaladığın için gurur duyuyorum seninle. Bilmeni isterim ki sohbetinizi dinlemiyordum. Meraklı bir deli olabilirim ancak sözümü tuttum. Biraz bağırınca mecbur kocamın can güvenliği için bakmam gerekti.” Güldüm. Elimi elinin üzerine kaydırıp parmaklarımızı kenetledim.
Sesleri duyup buraya kadar gelmesinden memnundum. Terasa çıkarken hissettiğim tüm o kötü hisler dağılmış, gerginliğim silinip gitmişti.
“Yeri değil biliyorum. Ama Raskol, Hakan boş bir zamanında bana dönsün, dedi.” Omzumun gerisine döndüm. “Toplantından önce mutlaka arayacakmışsın.”
“Senin abin aracı olarak seni kullanıyor, farkında mısın?”
“Pakhan bu. Aramı iyi tutmalıyım. Malum kayınçom mafya dünyasında kalacak.” Gözlerimi kıstım. Duraksadı. “Kaynana mıydı?”
“Kaynın.” Kaşları çatıldı.
“Hayır. Ama onun anlamı gelinin erkek kardeşi. Damadın yani senin kardeşin kayınço.” Tam tersiydi. Gülmeye başlayıp koluyla bacaklarını çöküp ayaklandım.
“Herhalde kalabalık ailem ve akraba düzenim olsa şimdiye kafan çorbaya dönerdi.” Belini sarıp onu omzuma attığımda çığlık attı. “Ters durunca doğrusunu bulursun. Kayın kime denir?”
“Kavun mu?” diye bağırdı. “Kan kulaklarıma sıçradı duyamadım.”
“İkinci bir emre kadar sana atasözü ve deyimler yasak. Hatta anlamından emin olmadığın her Türkçe kelime de yasak. Senin yüzünden Türkçem bozuluyor.” Sırtıma vurduğunda kapıya ulaşmıştım bile.
“İndir beni.” İçeri girip sıcak havanın bizi sarmasına izin verirken usulca kapıyı ardımda kapattım. Onu indirdiğimde birkaç saniye sendeleyip bana tutundu. “Dua et seni omzuma atamıyorum. Manyak adam.”
“Üzerinde olmamı istiyorsan söyle karım.” Eliyle dudaklarını kapatıp gülüşünü gizlemeye çalıştı. “Omzunun üzerinde olmama gerek kalmam.”
“Sus. Utanmaz.” Tekrar kıkırdadı. “Yoldan çıktın.” Arkasını dönüp kaçarcasına merdivenden inmeye başladı.
Yoldan çıkmaktan memnundum.
***
“Karanbey.” Bu ismi duyacağım son geceydi. Babamı alt etmek için büründüğüm bu kanlı kimlikten sıyrılmak, en az bu kimliği kazanmak kadar zorlu bir savaştı ve tek bir kurşun atma hakkım vardı.
Ortalık karışmadan ve kanlar dökülmeden sıyrılmanın tek bir yolu vardı.
“Yılmaz?”
“Bundan emin misin? Sürekli liderliği verip alırsan tüm ciddiyetim bozulur.” Yanımda ilerlerken ikimizin de hedefi, koridorun sonundaki altın işlemeli büyük ahşap kapıydı.
“Bu son. Rusya’ya gitmek için liderliğe ihtiyacım vardı. Biliyorsun.” Güldü.
“Raskol anlattı biraz. Seninle ilgili çok güzel kelimeler kullandı.” İkisinin arkadaşlığını bildiğimden Raskol’un kullandığı kelimelerin güzel olma imkânı yoktu.
“Beni çok sevdiğini mi söyledi?”
“Seni elinde olsa bir kaşık suda boğmak istemesi, sana olan sevgisinden mi dersin?” Güldüm. “Oraların altını üstünü getirmeyi nasıl başardınız?”
“Yine babamdı.” Duraksarken kaşları hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. “Evet Yılmaz. Rusya’yı birbirine katan yine buradaki savaştı. Ama halloldu. Artık bir tehdit değil.” Çok şükür gebermişti. “Arkadaşın sana anlatmadı mı?”
“Hayır. Sana sövmekten fırsatı olmadı.” Şerefsiz herif. “Bunun garip olduğunun farkında mısın? Capo’ya çalışıyoruz ve sen onun en büyük düşmanı olan ailenin kanını taşıyan biriyle evlendin.”
“Valeria, onlar gibi değil. Ayrıca işlerden çekildiğime göre Capo hiçbir şey söyleyemez. Hem Hatice’yle gitmedi mi? Onun artık Türk mafyasını umursadığını söyleyemem.” Gerardo konu ne zaman ikisi olsa hızlıca başka bir konuya geçiyordu. Onları konuşmaktan kaçtığına göre işler hiç iyi gitmiyordu.
Düğünde ayaküstü Enrico’yla konuştuğumda da hiçbir şey anlayamadığım bir sohbetten öteye geçememiştik. Rol oynamakta iyiydi ve duygularına maske çekebilmek onun en büyük başarısıydı.
“Sen ne yaptın? Kardeşlerin nasıl?” Yüzündeki ifade tuzla buz oldu ve yerini ifadesizliğe bıraktı. Kardeşlerini sorduğumda bile aklına Sibel geliyor ve onun tadını kaçırıyordu.
“Osman görevde. O yüzden nadir konuşuyoruz. Burhan’sa biliyorsun. Etrafımda.” Sustu. Zorlamadım. Sibel’i artık kardeşi olarak görmüyorsa bunu diretmek gibi bir niyetim yoktu.
“Yokluğumda farklı bir şey yaşandı mı?” Ferhat ne zaman bir şey gizlese yaptığını yaparak dudaklarını aralayıp derin bir soluk aldı. “Yılmaz?”
“Her şey yolunda.”
“Burhan ve Asya konusunu gizlemeye çalışma.” Elimi salladım konuşması için. Tek kelime etmeden yürümeye devam etti. “Hadi ama Ferhat. Acı çekerken etrafıma kör falan olmadım. O ikisinin arasındaki dinamiklerin değiştiğini görebiliyorum.” Başını ağır ağır salladı.
“Burhan’la konuştum. Nuh diyor peygamber demiyor.” Demezdi. Karadeniz inadı devreye girdi mi keçi gibi direnip dururlardı. Faruk’tan aşinaydım.
“Faruk inat, Burhan ondan da inat.” Dedi homurdanarak.
“Öyle.” Ben gidince hem Faruk’u hem de Burhan’ı sakinleştirmek için arada kalan kişi Ferhat olacaktı. Masayı yönettiği yetmiyormuş gibi ikisinin de birbirini öldürmemesinin bir formülünü bulmaya çalışacaktı.
“Yine Faruk’tan taraf mısın?” Ellerini cebine tıkarken durdu. Karşısına geçip omuz silktim. Her şeye rağmen Faruk benim kardeşimdi.
“Faruk’un hala kıçını kollayacağım Yılmaz. O kimsesiz değil. Eğer ima ettiğin buysa.” Derin bir soluk alıp elimi çeneme sürdüm.
“Yine de Asya’nın da onun elinde harcanmasına izin vermeyeceğim.” Asya’nın bana söylediği tüm o kırıcı cümlelerine rağmen hayatının Faruk’un kıskançlığıyla heba olmasını istemiyordum. O ikisi annelerinin emaneti sayılırdı.
“Peki benden ne yapmamı istiyorsun? Burhan’ı da engelleyeyim mi? Belki de o da ulaşamadığı bir şeyler için beni öldürmeye kalkar.” Bedenindeki gerginlik sesine yansımıştı. Sibel’in seçimleri için hala kendini suçladığını görebiliyordum.
“Tarihin tekerrür etmesine bu sefer izin vermeyeceğim. Asya, kardeşimi istemezse Burhan’ı durdururum. Ama aksi bir şekilde Burhan’ı isterse onları desteklerim. Senin Faruk’la sevdiği kadını desteklediğin gibi.”
“Söyleyeceğim şey buydu.”
“Ne?” dedi şaşkınlıkla.
“Burhan’la konuş. Faruk senin kadar nazik kalmayacak. Onun tek varlığı kardeşi. Burhan neye hazır olduğunu bilsin. Savaşı yalnız Asya’nın kalbini kazanmak değil.” Şüpheyle süzdü beni. “Ne?” dedim bu sefer şaşkınca bakan bendim.
“Sen her koşulda Faruk’u savunursun.”
“Bu Faruk’un olayı değil. Asya’yı gördüm. Burhan’a attığı kaçamak bakışları ve gülüşleri de. Faruk bunu kıskançlığı uğruna batırmadan önce el atmaya karar verdim. Gitmeden önce yapacağım son şey.” Her acımasız sözlerine rağmen Asya’ya yapabileceğim son iyilikti bu. Geçmişin hatırına ona verebileceğim tek mutluluktu.
Burhan ve Asya’yı daha çocuklarken bir ağacın dibinde sohbet ettikleri zamanı hatırlıyordum. Şu an tıpkı o zamanlardaki gibi neşeyle konuşuyorlarken bunun berbat olmasını istemiyordum.
“Gerçekten gidecek misin? Masadan kolay kalkamayacaksın Karanbey.” Dedi Ferhat sanki kötü bir şey olacakmış gibi tedirgince etrafı kolaçan ederken. Bilmediğim bir şey söyle Yılmaz. “Planın ya işe yaramazsa?”
“Yeni bir plan yaparım.”
“Ya o da işe yaramazsa?”
“Z harfine kadar harf var Yılmaz. Her seçeneğe uygun plan yapmayı öğrendim.” Tekrar yürümeye başladım. “Artık birden fazla silahım var ve hepsini tek tek sıkmaya niyetliyim.” Ferhat bir daha konuşmadı. Kapıyı açıp içeri girene kadar da sessizliğiyle bana eşlik etti.
Sandalyeye yerleşmiş adamların tamamı yıllardır bu dünyaya hizmet edenlerdi. Bazen ölen babalarının yerine bazense başka bir akrabasını devirerek geçmişlerdi. Aileden önce gelen tek şey paraydı.
Geldiğimi görünce oturdukları sandalyeden kalktılar. Ceketlerini ilikleyip başlarını selam verircesine salladılar. Bu masaya oturabilmek için harcadığım yılları hatırlatıyorlardı. Elime bulanan kanı, ruhuma işlenen karanlığı…Hepsini besleyen bu masaydı.
Şu an bunun aksine beni aydınlığa sürükleyip gülüşüyle bu hayattan fazlasını istememi sağlayan tek kişi karımdı.
Valeria’m.
Benim kurtuluşum olan kadındı.
“Oturun.” Kalktıkları gibi gürültüyle oturduklarında ellerimi masaya yaslayıp öne eğildim. Oturmaya niyetim yoktu. Ferhat karşımdaki sandalyesine yerleşirken ceketinin düğmesini açtı.
“Rusya’dan bize ulaşan söylentiler var Karanbey.” Başımı sola çevirip konuşan Kadir’e baktım. Paldır küldür konuya girmeye karar vermişti anlaşılan.
“Babam oraya geldi. Pakhan’a meydan okudu ve öldü. Başka?”
“Öldü mü?” Babamın işlerinin bir kısmıyla ilgilenen Halim korkuyla açtı gözlerini. Babamın işlerinin tamamına el koyduğumda onun işini yapmasına izin vermiştim. Şimdi gözlerinde babamın illaki geri döneceğini bekleyen o ifadenin yerle bir olduğunu görebiliyordum.
“Evet. Bratva ve Capo’luğun ortak kararı.”
“Bizden birini öldürmelerine izin mi verdin?” dedi bir diğeri.
“Birincisi babam masadan atılmıştı. Bizden biri değildi.” İtiraz etmek için dudaklarını araladığında başımı sağa sola salladım. Konuşmadı.
“İkincisi aile meselesinden dolayı zaten ben öldürecektim. Onların yapması beni bir dertten daha kurtardı.” Bunu söylerken hepsine tek tek bakmaya çalışarak kısa bir duraksama yaşadım.
“Üçüncüsü babamın ölümüne sevinmiyormuş gibi yapmayın. Hadi ama şeytan bile onun yanında melek kalırdı.” Sustular. Başımı salladım. Sözde üzüntüden tiksiniyordum.
“Başka?” dedim sertçe.
“Bratva damadı olmuşsun.” Dudaklarımı kıvırıp Serdar’a baktım. Babam gibi yaşça benden büyük olan bir adamdı. Onunla hiç sorunum olmamıştı ama onun Rusya’daki ticareti sevmediği için Türkiye’deki ticaret ağında kalmak istediğini biliyordum.
“Babamın türlü oyunları bunu gerektirdi ve yaşanan son noktada Bratva’yı masaya kattım. Daha ne olsun?” Doğrulup elimi cebime koydum. “Gerçi yeni Pakhan beni sevmiyor.” Adamların hepsinin kaşları ağır ağır çatıldı. “Bana sizi yerle bir edeceğini söyledi.”
“Bratva’yla yıllardır ilişki bozulmadan ilerledi.” Dedi Halim. “Durduk yere ne savaşı bu?!” Sesindeki hiddeti sevmediğimden kaşlarımı çattım. Çocuk azarlar gibi işaret parmağını kaldırıp ayaklandı. “Ümit, her şeyi batıracağını söylemişti. Haklı çıktı.”
Artık kan dökmek yok Karanbey.
Kimse bana o tonlamada konuşup parmak sallayamaz.
“Yerinde olsam parmağımı indirir sesimi keserim Halim. Otur ve toplantı boyunca tek kelime etme.” Burnumu çekip elimi masaya yasladım. “Bir daha konuşamamanı sağlamak istemiyorum.” Birkaç saniye gözlerimin içine baktı ve bakışlarındaki cesaret silindi. “Otur yerine!” Sandalyesine çöktü.
“Pakhan’ı nasıl vazgeçireceğiz Karanbey?” dedi Ferhat. Bakışlarım ona kaydığında başını salladı. Sadede gelmeyi bende istiyordum.
“Masadan ayrılmam karşılığında onun ticarete yatırım yaptığından emin olacağım. Capo ile aralarındaki dengeyi Ferhat ve koltuğuma oturan-”
“Masadan ayrılmak ölüm demektir.” Dedi Kerim. Otuzlarının sonunda saçlarını sürekli yana yatıran ve abartılı parfüm kokusuyla burnumun direğini kıran o adama döndüm.
“Tamam. Ayrılmazsam hep beraber ölürüz o zaman.” Masadaki sesler yükselirken şaşkınca doğrulup hepsine tek tek bakmaya başladım. “Bensiz yapamıyor musunuz beyler?”
“Babanı indirdin. Yerine geçtin. Şimdiden gideceğim diyorsun. Masayı bir oyun mu sanıyorsun?”
“Masayı fazla ciddiye alıyor olabilir misiniz?” dedim bıkkınlıkla. “İstedim ve koltuğa oturdum. İstedim ve ayrılıyorum. Ticaret devam ediyor. Dahası ne?” Bazı seslerin yükseleceğini tahmin ettiğimden konuşulanlar beni tedirgin etmiyordu. Hepsinin derdi ticarette katkı sağlayan kişinin ayrılmamasıydı. Kara kaşıma gözüme talip değillerdi.
“İtirazınız neye? Kazandığınız paraya bakmaz mısınız?”
“Olay para değil sadakat.” Gözlerimi devirdim. Düştüğümde ilk tekmeyi vuracak olan adamlar, bana sadakatten bahsediyordu. Başımı onaylarcasına sallayıp büyük masa dışında odada var olan ufak büfenin altındaki dolabı açtım. İçindeki dosyaları alıp kucaklarken pür dikkat beni izliyordu.
“Sadakat demiştiniz.” Dosyaları sıra sıra önlerine bıraktım. “Siktiğimin sadakatine itaat etmeyen sizken ne hakla benden bunu beklersiniz.” Dosyayı açıp bakan her lider birer birer kızarıyor ve korkuyla bakışlarını bana dikiyordu.
“Babamı dolandıranlar var içinizde. Ticaretten çalanlar...” Son dosyayı Ferhat’ın önüne bıraktım. Onun pek açığı yoktu ve diğerlerinin önünde yalnız hissetsin istemediğimden boş sayfalardan oluşan bir dosya bırakmıştım.
Dosyayı açıp gözlerini devirdi ve kapattığında dudaklarımı kıvırmamak için kendimi durdurmam gerekti.
“Düşmanlarla masanın onayını almadan ufak tefek anlaşmalar yapmak…Hepiniz sadakatle masaya bağlı değilken benden bunu bekliyorsunuz. Sadakat.” Ellerimi cebime tıktım. “Sadakatimden şüphesi olan varsa konuşsun.” Dosyaya bakanlar ve birbirlerini şüpheyle süzenler…
Masanın nifak tohumuydum.
“Yoksa dosyalardakileri kendime saklayıp ömür boyu sadakatle birbirimizi görmeyelim. Ne diyorsunuz?” Kararım belliydi. Onlar benim varlığımı sileceklerdi zihinlerinden bense onların ölmelerini engelleyecek bilgileri. Kazan kazan durumuydu yani.
“Eski liderle yarışırken bile adildin.” Dedi Ferhat. “Bu yüzden daima seninle çalışmaktan çekinmedim.”
“Babanın bazı işlere usulsüzlük kattığına şahit oldum. Masanın faydası için olduğunu söylemişti. Tersine savaşa sürükledi bizi. Bu savaşı durduran senin hamlelerindi. Sadakatini sorgulayan kafasına sıksın.” Kerim az önceki ölüm tehdidine nazaran anlayışlı bir şekilde başını salladı.
Birkaç lider üç aşağı beş yukarı benzer cümleler kullandı. Bunun nedeni bugüne kadar dedikleri gibi sadakatle yaptıklarım olabilirdi. Ancak en önemlisi her birine özel hazırladığım dosyadaki gizli işleriydi.
Birbirlerini kazıkladığı kanıtlar açığa çıkmasındansa tabi ki gidişime el sallayacaklardı.
Yeni Pakhan’ın gönderdiği bilgiler, benim bulduklarımla birleşmiş, onlara son darbeyi vurmama neden olmuştu. Bu masadan en az zararla kalkmak için kartlarımı güçlendirmişti.
“Koltuğun ne olacak?” dedi liderlerden bir diğeri. Geldiğim ilk andan beri oturmadığım sandalyeye baktım.
“Yerime oturmaya hevesli biri var. Karan soyadı bir daha bu masa da hak iddia etmeyecek.” Efe’nin kafasını kırardım. Bunlara asla bulaşmayacaktı.
“Bu yüzden Bolatlı soyadına tüm işlerimi aktarıyorum.” Ferhat oturduğu yerde dikleşirken bakışlarımızı kesiştirdim.
“Koltuğuma Faruk oturacak.” Kapıdaki korumaya işaret verdiğimde kapıyı açtı ve dışarıda bekleyen Faruk içeri adımladı. Yüzünün rengi kendine gelmiş olsa da yürüyüşü hala yavaş ve dikkatliydi.
“Ersin.” Ferhat’ın seslenişiyle bakışlarım Ersin’le onun arasında gidip geldi. “Oğluna söyle. Artık Faruk’la dalaşmasın. O masadaki bir lider.” Ersin kaşlarını çatarak Faruk’a döndü. Faruk’un masada olmasından rahatsızdı.
“Sorunu olan var mı?” Elimi Faruk’un sırtına vurduğumda dişlerini sıktı. Canının yanması aklını başına getirecekse kafasına kürekle vurmaya devam ederdim.
Faruk’un bakışları buz gibiydi. Tam da bu masaya uygundu. Seçiminden asla geri adım atmayacağını gösterircesine meydan okuyordu.
“Sorun yok Karanbey.” Birkaç kez cümle tekrarlanırken Faruk’a bakmayı kestim. Ferhat’a döndüğümde dikkatle Faruk’u inceliyor olduğunu gördüm.
“Koltuğuna geç Faruk.” Faruk’un oturması için geri çekildim. Daima oturduğum o kanlı tahta oturdu. Ferhat dışında masadaki herkese tek tek bakıyordu.
“Liderlik eski lidere bırakıyorum. Yılmaz Liderim.” Başımı hafifçe eğdim. “Toplantıyı tadında bırakıp çıkmak istiyorum.” Bakışları sonunda benimkileri buldu. “İyi ticaretler. Şeytanınız bol olsun.” Ferhat elini gitmem için kaldırsa da konuşmadı.
Arkamı dönüp kapıya yöneldim. Halletmem gerekenlerden sonra tamamen bu kafesten kurtuluyordum. Koridorda ilerlerken özgürlüğüme açılan o kapının önüne gelene kadar durmadım.
Dışarı çıktığımda arabalarıyla bekleyen adamların tamamı bana döndü. İçeride ellerini kollarını bağladığım adamlara aitlerdi. Başlarını eğip içeride yaşananlardan habersizce her zamanki saygılarını gösterdiler.
Belimde taşıdığım o silahın sağladığı bir saygınlıktı.
Üç basamağı indim ve adamların yanından geçip daima geride duran korumalarıma adımladım. Normalde sigara için beni bekleyen adamlar iki katına çıkmış ve pür dikkat nöbet tutuyorlardı.
“Ne yapıyorsunuz?” Önümden çekildiler ve karanlıkta göremediğim kadını bana gösterdiler. “Ne işin var burada?” dedim şaşkınlıkla ona adımlarken. Kocaman gülümsedi.
“Seni iş yerinde ziyaret ettim. Son iş gününü tebrik etmeye geldim.” Elindeki çiçek buketini bana uzattı. “Lavanta bulmak biraz zordu.” Lavanta bana onu anımsatıyordu. Buketi alıp gülmeye başladım.
“Siyahlığına pembelik müthiş yakıştı. Kabul et.”
“Ettim.” Bakışlarım etrafta gezindi. Korumaların hepsi bizi etten duvarla çevrelemiş etrafı kontrol ediyorlardı. “Ama buraya gelmenden hoşlanmadım.” Bunu umursamadan kolunu boynuma doladı.
“O zaman hemen gidelim.” Belini sarıp lavantaları sırtına yasladım. “Buraya gelmek için arabayı kaçırdım. Korumaların beni şikâyet etmeden ortalardan kaybolmalıyım.”
“Ödümüzü kopardın yenge.” Dedi Sadullah. Hala arkası dönük olmasına rağmen konuşmamıza katılmıştı.
“Doğrusunu söylemeliyim ki arabayı çok hızlı kullanıyordun.” Valeria kıkırdayarak Mustafa’nın yorumunu neşeyle karşıladı.
“Rusya’da öğrendim. Orada hızlı kullanmazsan bir kurşunun hedefi olursun. Alışkanlık.” Sadullah ve Mustafa birbirine baktığında Valeria kıkırdayışlarına devam ediyordu.
“Karanbey gibi.” Dedi Korhan. “Hatırlasanıza,” Sadullah’a eğilip fısıldadığı için devamını duyamadım.
“Onu biliyorum. Bende oradaydım ya.” Dedi Mustafa. Neyden bahsettiklerini umursamadan karıma döndüm.
“Seninle araba yarışı yapmalıyız.” Tek kaşımı yukarı kaldırdım. Ciddi olamazdı. “Korkma kaybedeceksin alt tarafı.” Dedi fısıldayarak.
“Öyle bir şey olmayacak. Karımı sokakta bulmadım.”
“Aslında teknik olarak sokakta buldun sayılır. Mezarlıkta falan.” Bunu kabul etmiyordum.
“Unuttun mu? Yıllar öncesinde ormanda annemle seni kaçıracaktık. Ormanda buldum seni.” Bu yüzden ormanda evlilik teklif etmiştim. Orman bizim başlangıcımızdı.
“Annem demişken-” Boğazını temizledi ve elini omzuma sürdü. Bu beni sakinleştirmedi. Keyfim çoktan kaçmış, kalp atışlarım gerginlikle hızlanmıştı. “Gitmeden önce onu görmek istiyorum.”
“Niye?”
“Konuşmak için.” Bundan hiç hoşlanmadım. “Onunda her şeyin bittiğinden emin olmasını istiyorum.”
“Onunla konuşulmaz. Boş ver.” Kollarımı gevşetip çiçek buketini sıkı sıkıya tuttum. “Faruk çıkana kadar burada kalın.” Etrafımızdaki adamlar başlarını salladılar. Faruk onlara benden çok daha fazla ihtiyaçları olacaktı.
“Hakan.”
“Arabaya binelim. Hava soğuk.” Konuşmasına izin vermeden belini sardım ve arabaya binmesi için onu yönlendirdim.
“Beni susturuyorsun.” Arabaya binmeden önce kaşlarını çatarak baktı gözlerime. “Ne saklıyorsun sen?” Kendi kendine konuşup koltuğa yerleşti.
Sakladığım bir şey yoktu.
VALERİA
Faruk ve Hakan bahçede sigara içip konuşuyorken mutfağa girdim. Asya tam da istediğim gibi yemekle meşgul ve dikkati dağınık zamanındaydı.
“Yardım ister misin?” Başını kaldırıp baktı. “Sakarlık yapmama gerek kalmadığım bir iş bulabiliriz.”
“Şunları yavaşça doğrar mısın?” Ada tezgahının ortasında biber dolu tabağı itti ve tahtayla bıçağı çekmecelerden çıkartıp onların yanına bıraktı. “Bende çorbayı blender yapacağım.”
“Bugün menümüz ne?”
“Fırında sebzeli kebap yapacağım. Yanında domates çorbam var. Bir de salata. Yeter sanırım. Pilav yapmama gerek yok.” Etrafına bakınıp blender yapacağını hatırlamış gibi çorbaya yöneldi.
“Güzel menüymüş.” Biberi yarıya kesip içlerini çıkarttım ve kebap için doğramaya başladım. “Burhan’ın en sevdiği yemek neymiş? Kebap mı?” Blenderla işi biter bitmez sormuştum.
“Oha Valeria.” Dedi şaşkınlıkla bana bakarken.
“Ne? Konu, konuyu açtı. Burhan’a geldi.” Kesinlikle böyle olmamıştı.
“Burhan’ın en sevdiği yemeği bilmiyorum.” Suratını buruşturdu. “Abim duymasın. Delirir yine.” Arkasını dönüp işine devam etti.
“Abin duymadan da deli. Şimdi de masa da lider oldu. Kesin Burhan’ın topuklarına sıkar. Valeria’ya söylemişti dersin.” Omzunun üstünden bana baktığında omuz silktim. “Tamam sustum.”
“Kesin bu yüzden oturdu o masaya. Kıskançlıktan ne yapacağını şaşırdı.” Asya bir süre sessizce dikilirken kıkırdamaya başladım. Faruk’un benimle niye bu kadar çok uğraştığını çok iyi anlıyordum.
Çünkü çok eğlenceliydi.
“Gülme ama.”
“Tamam susuyorum.” Dudaklarımı birbirine bastırırken bıçağımı kaldırdım. “Ama sen susma. Faruk elini masaya vurduğunda masayı onun kafasına geçir.”
“Abime karşı beni dolduruyorsun.” Kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı.
“Kuru iftira. Ben tavsiye veriyorum. Sen bilirsin. Bırak sıksın Burhan’a. Sende yaşlanana kadar bu huysuzla bir evde kal. Seni bu saatten sonra bırakmaz da.” Asya’nın kaşları ağır ağır çatıldı.
“Ona mı kalmış? Hiçbir şey yapmaz. Yaparsa çektireceğim var.”
“Faruk bu. Çay içmediği sürece manyağın tekidir. Biliyorsun.” Baş parmağını dişleyip gergince mutfakta ileri geri yürümeye başladı. “Ama sende onun gibi manyaksın.” Adımları durdu.
“Evet. Onun sözlerinden çıkmayan eski Asya yok. Kocaman kadınım.” Faruk beni öldürecekti.
“Evet öylesin.” Destek verircesine bıçağı salladığımda gözleri kısıldı.
“Beni manipüle edip delirtiyorsun. Tam da abimin uyarısında olduğu gibi.” Bunun için uyarmış mıydı? Pislik. Hilekar. Son biberi hızlıca kesip bıçağı bıraktım.
“Benim işim bitti. Kolay gelsin.” Koşarak mutfaktan çıktım ve banyoya girdim. Ellerimi yıkamak için oyalanırken bizimkilerin içeri girdiğinde dair seslerini duyabiliyordum. Banyodan çıkar çıkmaz koridordan gelen Hakan’la çarpışında geriledim.
“Ödümü kopardın.” Elimi göğsüme yaslayıp nefes nefese öne eğildim. “Bolatlı kardeşlerle uğraşmaya gelmiyor. Rüyalarıma girecekler.” Kendi kendime saçmaladığım için beni anlamıyordu.
“Asya, kaçtığını söyledi.”
“Abisi kılıklı bu. Kandıramadım.” Doğrulduğumda Hakan’ın gülümsüyor olduğunu gördüm. “Gitmeden önce içimde kalacak.”
“Onlarla uğraşıp kaçamazsın. Üzerine gitmezsen yamyam gibi saldırırlar. Taktik yok. Durmak bilmeden laf yetiştirmelisin. Yoksa onlarla olan savaşı kazanamazsın.” İyi taktikti.
“Tamam. Sen Efe’yi getirir misin? Ben Bolatlı kardeşlerle biraz daha uğraşacağım.” Hakan’ın cevabını beklemeden yanından ayrıldım ve mutfağa girdim. Faruk masaya çayını içerken Asya’ya laf yetiştiriyordu.
“Sana bergamotlu çay demleyelim demiştim.” Faruk ona laf yetiştirmeye ara verip bana döndü.
“Benimle derdin mi var bakıcı?”
“Yok canım.” Karşısına oturdum. “Sadece masaya oturduğundan beri fazla emir yağdırıyorsun.” Her zamanki halleriydi. Maksat uğraşmak olduğu için ona laf atıyordum.
“Emir yağdıracağım ve beni ilgilendiren olaylar yaşanmamış olsa susarım zaten.” Asya güldü. Tamamıyla alaylı bir gülüştü. “Bak mesela şu kadını kardeşlikten reddetmeme şu kadar kaldı.” Baş ve işaret parmağını biraz şeklinde birbirine yakınlaştırmıştı.
“Senin kara kaşına gözüne çok hevesliyim ya. Lütfen beni reddet ve İtalya’da cennetime gideyim.” Faruk kaşlarını çattı.
“Ne cenneti? Başladın yine.” Asya omuz silkti.
“Mavi gözlü, koyu saçları olan adamların cenneti.” İç çekti Asya. “Hepsi birbirinden yakışıklı, boylu poslu.” Faruk’a doğru eğilip fısıldamaya başladım.
“Bana biraz Burhan’ın dış görünüşünü anlatıyor gibi geldi.” Faruk cümlemi bitirdiğim gibi elini masaya vurup ayaklandığında Asya gibi sıçradım. Dengesiz manyak.
“Abinin yanında utanmıyor musun Burhan itinden bahsetmeye?” Asya bana bakıp gözlerini kırpıştırdı.
“Burhan, İtalyan mı? Biliyor musun Valeria?” Faruk bakışlarını onun gibi bana çevirdiğinde masum bir gülüşle baktım.
“Nereden bileyim elin herifini? Hem gönlü olan sensin Asya.”
“Gönlüm yok.” Dedi Asya.
“Gönlü olamaz.” Dedi Faruk. Asya elindeki kaşığı tezgâha bırakıp elini beline yasladı.
“Sen gün geçtikçe ovada otlanacak öküze dönüyorsun. Gönlüm de olabilir. Sana ne?” Faruk elini yüzüne sürerken Asya’ya arkasını döndü.
“Güzel benzetmeydi.” Dedim kıkırdarken. İkisi bana dönüp beni öldürmek istercesine baktığında gülüşüm kesildi. “Siz devam edin. Pardon.”
“Burhan’ın, İtalyan olup olmadığına mı?” dedi Asya. Faruk ona döndüğünde başını salladı. “Bilelim, soyunu sopunu.”
“Onun soyunu sopunu…” Küfürlerini ederken fısıldarcasına sesini kısmıştı. Daha yarılamadığı çayını önüme çekip büyük bir yudum içtim.
“Tüm sülalesi Karadenizli. İtalyan geni yok.” Dedi küfürlerine ara verir vermez. Demek ki Burhan’ı araştırmıştı.
“Niye araştırdın ki?” Çayı höpürdeterek içtim. “İyi bir damat adayı olduğundan emin olmak için mi?”
“Valeria.” Dedi ikisi aynı anda.
“Tamam ya. Sustum.” Olduğum yere sindiğimde çayın tamamı bitirdim.
“Abi?” İçeri koruma girdi. “Burhan Yılmaz geldi.”
Adamı kesin öldürürdü. Asya söylediklerimi ciddiye almış olacak ki gitmek için hareketlenen Faruk’un önüne geçti.
“Çekilsene kızım.”
“Olmaz.”
“Hepiniz burada kalın. Burhan benim için geldi.” Hakan kucağında Efe’yle girdi mutfağa. Uykulu gözlerle etrafına bakan Efe, o kadar tatlıydı ki etrafımızı yumuşacık sevgi dolu duygularla çevreledi. “Tut Efe’yi.” Faruk’un kucağına bıraktı.
“Efe’yi al.” Hakan bahçeye çıktığında Efe’yi bana uzattı. “Ben gidip Burhan’ı karşılayacağım.”
“Efe beni hiç sevmiyor.” Dedim yalandan suratımı asarken. Halbuki Efe kolunu uzatmış kucağıma gelmeye çalışıyordu. “Sende kalsın. Ben Burhan’ı karşılarım.”
“Asya sen al.” Asya uzanıp alacakken Faruk’un arkasından başımı sağa sola salladım. Geri çekildi.
“Ben yemek yapayım, çocuk bakayım. Neyim ben? Her yükü bana verin zaten. Bir işe yara ve yeğenini basit bir şekilde kucağında tut işte.” Arkasını dönüp güvenli alanına geçti. Faruk, Efe’ye baktı. Bakışları yumuşadı.
“Kucağımda sen varken sinirlenemiyorum. Sende şeytan tüyü var.” Efe’yle aynı anda gülümsediler. “Amcan iti bunu bildiği için seni kucağıma attı. Kabul et. Seni kullanıyor.”
“Çocuğun aklına kötü düşünceler sokma.” Faruk’un sırtı dönük olduğu için Asya gizlice mutfaktan çıktı.
“Sen benim kardeşimin aklını karıştırıyorsun. Ben bir şey diyor muyum?”
“Kardeşin kocaman kadın. Aklının karışası varmış. Benim ne suçum var?” Omuz silktim. “Benimle uğraşmalarına say Faruk. Senin şakalarının yüzünden kaç kez ağladım.”
“Ama sen de her dediğime inanıyordun. Suçlu ben miyim?” dedi gülerek. Efe gerçekten onun ruh halini değiştiriyordu.
“Ne? Asya’nın kimi sevdiğine karışmayacak mısın?” Bağırdığımda gülüşü küçüldü. “Kardeşinin mutluluğu için mi yapacaksın bunu?” Elimi kalbime yasladım. “Abimden sonra dünyanın en iyi abisi sensin.”
“Öyle bir şey mi söyledim ben?” Asya’nın mutfaktan çıktığının farkında olamayacak kadar Efe dikkatini dağıtmıştı. Arkasına dönüp tezgâhın boş olduğunu görünce kaşları çatıldı. “Nereye gitti o?” Efe’yi uzatsa da ellerimi sırtımda birleştirip başımı sağa sola salladım.
“Sakin ol. Efe korkuyor.” Efe dediğimin aksine ona gülüyordu. Çocuğun öfkeye bağışıklık kazanmasını sağlamışlardı.
“Amcası kılıklı bu. Korkmaz.”
“Hangi amcası? Sen mi? Hakan mı?” Faruk, Efe’ye bakıp duraksadı. Dikkati Asya’dan uzaklaştı.
“Ben tabi ki. Ben korkusuzum.” Bo oturma alanından mutfağa süzülürken Faruk’un bacağına sürtündü. Faruk bağırıp olduğu yerde sıçrayınca Bo geriledi. Efe ağlamaya başladı.
“Özür dilerim lan ağlama.” Dedi Efe’yi sakinleştirmeye çalışırken.
“Yardım edeyim mi?” Şansımı deneyip elimi uzattığımda Efe ellerime uzandı. Onu kucağıma aldığımda boyun girintime gizledi yüzünü. Ağlayışı tüm keyfimi kaçırmıştı. Elimi sırtına sürerken saçlarına dudaklarımı değdirdim.
“Karanların gözyaşına dayanamıyorum. Ağlama lütfen.”
“Bo. Aklım çıktı.” Faruk elini sırtına yaslayıp acıyla suratını buruştururken.
“İyi misin Faruk?” Başını ağır ağır sallayıp suratındaki acı dolu ifadeyi sildi ve Bo’dan Efe’ye çevirdi bakışlarını. Onu ağlattığı için pişmanlık kaplamıştı gözlerini.
“Sakinleştiririm onu.” Rahatlaması için gözlerimi kapatıp açtım.
“Bilerek yapmadım.”
“Biliyorum. Otur sen. Sakinleşince eski Efe’miz olacak.” Efe başını kaldırıp ağlamaklı bakışlarla bana baktı. Gözlerim onunkilerle beraber sulandı.
“Her şey yolunda. Faruk amca azıcık bağırdı. Çok değil. Bak.” Faruk’a döndüğünde tekrar ağlamaya başladı ve yüzünü gizledi. Faruk olduğu yere sinmiş ağlayan Efe’ye bakmaya devam ediyordu.
“Ben onu sakinleştireceğim. Sil şu suratı Faruk. Oturup ağlamak üzereyim.” Hakan’la Asya mutfağa girdiğinde sustum.
“Ne oldu? Düştü mü?”
“Bo korkuttu bizi.” Diye kestirip attım. “Bak amcan geldi.” Onu boynumdan ayırmaya çalıştım. Gitmek istemiyormuş gibi elleri kazağımı sıkıca tutuyordu. Ağladığı zamanlarda Hakan’a gitmek onu rahatlatırdı. Şimdiyse gitmek istemiyordu.
“Her şey yolunda.” Sırtına nazikçe dokundum. Yanımda güvende hissettiği sürece kollarımda kalmaya devam edebilirdi. Göğsümde filizlenen şefkatle tekrar tekrar öptüm onu.
“Asya mamasını hazırlamıştın. Soğudu mu?”
“Al.” Asya biberonu sıkıca kapatıp bana verdiğinde Hakan benden önce aldı. Oturma alanına gidip koltuğa yerleştim ve başını göğsüme yasladığımda ağlaması yavaş yavaş kesildi. Biberonu Hakan’dan alıp onun içmesi için ağzına tıktığımda iç çekip sustu ve içmeye başladı.
“Ne yaygaracı bebeksin sen?”
“Babasına çekmiştir. Ali de ağlamaya başladığında susmazdı.” Ali. Onun, Efe’nin babası olması gerçeğini daima unutuyordum. Belki de unutmak işime geliyordu.
Buse’nin de oğluydu. Yine de anne ve babasının yanlışlarının bedelini ödemeyecek kadar masumdu. Ona beslediğim sevgi, bezen o kadar ütopik geliyordu ki.
Buse bana karşı nazik olmamıştı. Ali hayatımı silip atmıştı. Efe onların oğluydu.
“Sen onlar gibi değilsin.” Diye fısıldadım kendi kendime.
O tam da Hakan gibiydi. Hakan, anne ve babası gibi değildi. En büyük şanssızlığı ebeveynleriydi. Tıpkı Efe’de olduğu gibi.
Efe ve Hakan birbirine o kadar benziyordu ki.
Efe’nin hayatı, amcasınınkinin aksine yalnız bir savaşla geçmeyecekti. Ağladığında onunla olacaktım. Gözyaşlarını silip ayağı kalkmasına yardım edecektim. Hayatındaki tüm güzellikleri görmesine yardımcı olacaktım. Bunu yalnızca Buse’ye verdiğim söz için yapmayacaktım.
Efe’yi sevdiğim için onun ihtiyaç duyduğu her an, onunla olacaktım. Yalnız kalmayacaktı. Hakan’ı bıraktıkları yalnızlığı da benim hissettiğim karanlık kimsesizliği de… Hiçbirini yaşamayacaktı.
Başımı kaldırdığımda Hakan’la kesişti gözlerimiz. Düşüncelerimi anlamaya çalışır gibi dikkatle bakıyordu.
“Çok dikkatli bakarsan âşık olursun bak.” Dedim göz kırparken.
“Çoktan âşık olup dikkatli bakıyorsam, o zaman ne olurum peki?” Dudaklarımı kıvırdığımda derin bir soluk aldım.
“Deli ve divane.”
“Sen deli ol. Ben sana divane olurum.” Ya. Hafifçe kıkırdadım. Gözlerinin kenarı kırıştı ve dişlerini göstererek gülüşünü genişletti.
“Bazen öyle bir cümle kullanıyorsun ki kalbim yerinden çıkıyor ve nefesim kesiliyor. Kalpten götüreceksin beni.” Sözlerimi umursamadan yanağıma dudaklarını değdirdi. Bir eli Efe’nin saçını okşamaya başladığında Efe bakışlarını kaldırdı.
“Faruk’la aranız nasıl?” Konuyu değiştirmemden hoşnutsuz bir şekilde iç çekti ve bakışlarımızı kesiştirdi. Gitmeden önce ikisinin tamamen kopmadığından emin olmak istiyordum.
“kendi hayatına bakacak. Bende kendime. Artık yoruldum.” Dalgınca Efe’ye baktı. “Birilerini kollamaktan da birilerinin benim için karar almasından da.”
“Yine bu iki hayat kesişecek mi?”
“Bazen.” Kaybeden daima Hakan’mış gibi geliyordu. Geriye yalnız kalan Faruk’tu. Annesi de yoktu ve bu konuşmayan tek şeydi.
Annesi yaşıyordu; onun öldüğünü sandığı zamanlar, yaşadığını öğrendiği andan beri hissettikleri kadar kötü değildi. Sanki onun hayatta oluşu Hakan’ı birkaç yıl yaşlandırmıştı. Yıpranmış ve bunaltmıştı.
Tekrar annesini sormaya cesaret edemiyordum. Bir şey vardı ve huzursuz ediyordu beni.
“Efe’yi biraz bahçede yürüteceğim.” Efe sakinleşmişti. Hakan’ın onu kucağımdan aldığında kollarını amcasının boynuna doladı ve başını omzuna yasladı. Etrafı Hakan’ın omzundan seyretmeyi sevdiğini görebiliyordum.
“Gelecek misin?” Boştaki elini uzattı. Bu hareketi paha biçilmezdi.
Biberonu bırakıp elini tuttum ve onlarla çıktım dışarı.
“Bak bakalım Efe.” Efe dikkatle etrafa bakınıyordu zaten. Hakan hafifçe bahçeye arkasını döndüğünde Efe kıkırdamaya başladı. Neye güldüğünü anlamak için bakışlarımı bahçeye çevirdim. İleride duran üç tekerlekli mor ve pembe tonlardan oluşan bisikletin, çocuklar için olduğundan emin olduğum güvenli görünen kayışları vardı.
“Burhan ona bisiklet getirmiş.” Burhan’ın geliş nedenini şimdi anlayabiliyordum.
“Şemsiyesi bile var da…” Gözlerimi kıstım. “Niye pembe gibi? Biraz da mor.”
“Ferhat pi-” Boğazını temizledi. “Pisliğinin vasatın altındaki şaka anlayışı bu. Bahçedeki lavantalara ithafen emekliliğime laf atıyor aklınca.” Göz kırptı.
“Çekemiyorlar beni. Kıskanıyorlar beni.” Bu şarkıyı bir yerde duyduğuma emindim.
“Deliriyorlar, sevdikçe seni.” Yanağıma sertçe bir öpücük kondurup ellerimizi ayırdı ve Efe’yi ilk bisikletine doğru götürmeye başladı.
“Bu bir şarkı mıydı? Şiir mi?” Her ikisine de tamamdım ben. Yanaklarım gülümsemekten acısa da gülmeye devam ediyordum. Onunla olmanın dertsiz ve tasasız olduğunu hissetmek ferahlatıcıydı.
İtiraf etmeliyim. Bu işleri bırakmak onun bocalamasına neden olacak diye ödüm kopmuştu. Şimdi görüyordum ki Hakan tam da yaşına uygun davranıyordu. Şakalar yapıyor, benimle flörtleşip laf atıyordu.
Hakan, gerçekten Hakan’dı işte.
“Bilmem. Sözlüğünde yok mudur acaba?” Alay mı ediyordu o? “Deyimler kitabında da yazabilir.” Geri geri yürümeye ara verip arkasını döndü.
“Çok kötüsün.”
“Rica ederim.” Efe’yi çevirdi; sırtındaki kıyafetinden tutup çanta gibi taşımasıyla gülüşüm küçüldü. Baya elleri ve ayakları sarkıyor, yüz üstü yere bakarken güldüğünü duyabiliyordum.
“Düşecek.” Korku dolu çığlığım bahçede yankılandığında bir iki adım basamak indim.
“Bir şey olmaz. Düşmesine izin vermem.” Dediğini yaparak güvenle bisiklete yaklaştı. Elimi göğsüme yasladım. Hakan onu bisiklete oturttuğunda tuttuğum soluğu serbest bıraktım.
Basamakların soğuk ve ıslak olmasını umursamadan oturduğumda mutfaktan çıkan Bo başını eğerek yanıma geldi. “Bilerek olmadı Bo.” Bacağıma vurduğumda ön patilerini ve yüzünü kucağıma bırakıp içli içli mırıldandı.
“Hadi ama kızım. Sen dünyanın en tatlı ve anlayışlı köpeğisin.” Başından gövdesine doğru tüylerini okşarken Faruk çıktı. Aynı Bo gibi suratı asıktı.
“Bebekler çabuk korkup ağlarlar. Kendini suçlama.” Duraksadım. “Senin çabuk korktuğundan bahsetmiyorum. Efe’nin aniden korkmasını söylemiştim. Tabi sende aniden bağırdın. Ama korkmuştun yani. Bu yüzden anlaşılır. Yine de sana bebeksin demedim. Sadec-” Faruk suçlu ifadesini silmiş susmamı beklercesine bıkkınlıkla bakıyordu. “Yani öyle.”
Yine çeneni tutamadın Val.
“Arada insan olduğunu hatırlatmak için konuşurken nefes almalısın.” Bo’nun üzerinden atlayıp bir basamak aşağıya oturdu. “Biz insanlar böyle yaparız.”
“Bana hakaret etme. Bo’ya ısırmasını söylerim.” Faruk göz ucuyla Bo’yu süzdü.
“Senin yüzünden karizmam çizildi. Evdeki bütün kadınlar beni delirtiyor.” Bo havladığında Faruk başını sağa sola salladı. “Zenas’a söyleyeceğim. Boşasın seni.” Bo başını kaldırıp Faruk’un yanağını yaladı.
“Hiç yalakalık yapma. Şikâyet edeceğim seni. Bekle gör.” Bo tüm bunları anlıyormuşçasına bana döndüğünde başından öpüp sakinleşmesi için başını okşamaya başladım.
“Sen bakma ona. Huysuz modunda.” Faruk, Hakan’la Efe’nin gülüşlerini dikkatle seyrederken kolunu dürttüm.
“Seninle konuşmayacağım.”
“Beni affetmen için bana tatlı yapmalısın.” Dedim öncekileri hatırlatırken. Gözleri kısıldı ve deliymişim gibi baktı yüzüme.
“Tam tersi olur.”
“Seni affetmem için ben mi tatlı yapayım?” Kafası karıştığı için birkaç saniye duraksadı.
“Hayır. Kendini affettirmen için tatlı yap.”
“Olmaz. Neyse affetme o zaman. Zaten burada kalacakmışsın. Konuşman gerekmeyecek benimle.” Bakışlarımızı ayırıp derin bir soluk aldı. “Burada iyi olacak mısın?” Elimi dostane bir şekilde omzuna koyduğumda başını salladı.
“Keşke gelseydin.”
“Keşke. İtiraf etmeliyim. Ben Hakan gibi tüm bunları yaşadığım için pişman değilim. Yani küçüklüğümden beri babamdan gördüğüm buydu. Onun gibi olmayı, hatta ondan çok daha iyi bir tetikçi olmanın hayalini kurardım. Yani derin düşününce böyle olduğunu görebiliyorum.” Soluklanırken bakışı ayakkabılarında gezindi.
“Babam itaati yüzünden annem öldürülürken yetişemedi ve bir korkak gibi canına kıydı. Bunu sana anlattım daha öncesinde. Onun gibi olmak istemiyorum. Ama Hakan’ın aksine benim babamla hesaplaşmam çok başka.” Elini sakalına sürdü. Kendiyle hesaplaşmasını yeni atlatabilmiş gibi yorgun görünüyordu.
“O yalnızca Ümit Karan’ın adamıydı. Sense bir lider olacaksın. Babanın başaramadığı gücü elde edeceksin.” Diye özetledim. Bakışlarını bana çevirdi.
“Bunu seçtiğim için beni yargılar mısın?” Sorunun cevabını gerçekten merak ediyordu.
“Yargılamak mı? Saçmalama Faruk. Kendi abim bile bu karanlık dünyayı istediğini söylemişken ben nasıl seni yargılarım? Hem Burhan’a kök söktürürsün. Sonuçta masanın liderlerinden birisisin. Oysa basit bir veliaht parçası.” Faruk’un kahkahası bahçede çınlarken Bo başını kaldırdı.
“Sen tehlikeli bir kadınsın. İçeride delirttin. Şimdi destek de oluyorsun. Tehlikeli ve dengesiz. Ama fikrin hoşuma gitti.” Dirseklerini bacağına yaslarken önce eğildi ve gülüşünü bastırmaya çalıştı. “İstediğimi emredebilir miyim?”
“Tabi ki hayır. Adam Ferhat’ın veliahttı. Senin liderin olan adamın kardeşi falan. Sanırım Burhan senden daha kıymetli ve önemli oluyor.” Gülüşü küçüldüğünde göz kırpıp omzuna vurdum birkaç kere. “Olsun sen akıllı bir adamsın.”
“Allah’ın cezası, içime kurt düşürdün.” Kahkaha atmaya başladım.
“Bazı günler telefonla seni sinir edebilir miyim?” Ters ters bakıyor olsa da bakışları saniyeler geçtikçe yumuşadı ve buradaki varlığım boyunca bana destek olan o adamınkilere döndü. “Seni çok özleyeceğim.”
“Bende.” Sessizlik aramızda büyürken ikimizin de konuşmakla ilgilendiği yoktu. Benimle uğraşmaları bile bana esaretimi unutturmuştu. O geçmiş anılardan her şeye rağmen bana destek olduğu kayıplarla dolu zamanlara kadar onun dostluğuna da ara sıra sinir bozucu erkek kardeşliğine de sıkı sıkıya sarılmıştım.
“Benim için yaptıkların için teşekkür ederim.”
“Senin için başımı belaya sokmak bir böbreğe bedeldi.” Aynı anda gülmeye başladığımızda bakışlarımızı Hakan’la Efe’ye çevirdik. “Böbreğimi cidden sattınız mı? Doğruyu söyle. Söz kimseye söylemeyeceğim.”
“İyi para etti.” Boğazımdaki yumru büyüdükçe gözlerim yanıyordu. “Kendime dürüm aldım o parayla.”
“Vizyonsuz Rus.” Dedi cık cıklarken.
“Buradan gitmeden önce sana sarılabilir miyim?” Buradan gitmeden önce bana sıkıca sarılıp destek olduğu zamanları daima hatırlamıştım. Şimdi tekrar dönmemek üzere gideceğim için duygusallaşıyordum.
“Olur. Ama bunu çekip Yaroslov’a atacağım. Yokluğumun doldurulamaz olduğunu görmesi lazım.” Buradan gittiğimizde onun yokluğunu hiçbirimiz dolduramayacaktık.
“Yokluk demişken.” Boğazımı temizlediğimde Hakan’a göz gezdirdim. Efe’yi bisiklete bindirmişti; arkadan uzanan itme koluyla bahçede onu gezdiriyordu. “Azra Karan nerede? Hiç göremedim.”
“Çok bile dayandın.”
“Ne?” Tek kaşını kaldırdığında ofladım. “Bir iki kere Hakan’a sordum. Geçiştirdi.”
“O zaman demek ki bilmemen en hayırlısı olanıymış.”
“Umarım Asya ve Burhan olur. Sende böyle bakarsın.” Yüzümü şaşkın bir ifadeye çevirip bahçede yürüyorlarmış gibi başımı hafifçe çevirdim.
“Lafını geri al, manyak kadın.” Manyak kenardan çıkıp havladığında Faruk “Sen değil. Bu manyak.” Dedi beni işaret ederken. Manyak bir kez daha havladığında Bo basamaklardan inip onu koklamaya başladı. “Etrafım manyaklarla dolu.”
“Kesin bu espriyi yapmak için köpeğe manyak ismini taktın. Kabul et.” Sırıttı.
“Tamam lafımı geri aldım. Ne olduğunu anlat bana. Zaten gideceğiz. Bir daha senden bir şey isteyemeyeceğim.” Elinin tersini bacağıma vurdu.
“Dram yaratma. Sen arayıp istersin.” Bu kartım da işe yaramamıştı. “Söz vermeni istiyorum. O zaman anlatırım.”
“Ne sözü?”
“Bu konuyu Hakan’la asla konuşmayacaksın. Yani o sana açarsa bilemem. Muhtemelen açmayacak. Konuşmayacakta. Bu yüzden sen bu hiç yaşanmamış gibi davranacaksın.” Durum o kadar ciddi miydi?
“Abin üzerine yemin et.” Bu belden aşağı vurmaktı. Yine de adildi. Hakan’ın konuşmak bile istemediği bir şeyi açmamak için beni durduracak tek şeydi.
“Abimin üzerine yemin ederim, konuyu anlatmadığı sürece asla Hakan’la konuşmaya çalışmayacak ve ima etmeyeceğim.” Göğsünü şişiren bir soluk aldı ve dudaklarını ıslatırken kararsız bakışlarla Hakan’a baktı.
“Azra teyze…Sen buradayken de ara sıra seni düşman görüp saldırıyordu hani.” Başımı salladım. “Hakan annesini yanından ayırmadı. Yani tedavisi burada olmaya devam etti.” Omzuna sürdü elini.
“Hakan’ın uyku problemi vardı. Her şey…Gidişin falan…Uyumak için ilaca ihtiyacı vardı. Odanızda uyuyamadığı zamanlar oturma odasında veya benim evde uyurdu.” Yavaşça yutkundu.
“Ne oldu peki?”
“Bir gece huzursuz hissettiğim için uyuyamadım. Azra teyzenin, Ümit diye çığlık attığını duydum.” Kaşlarım çatıldı.
“Ümit Karan ben gitmeden önce ülkeyi terk etmişti. Hakan öyle söylemedi mi? Hatta abimler onu arıyordu. Türkiye’de değildi.” Faruk bakışlarını sonunda bana çevirdi. Anlamam için bakıyordu sadece.
“İçeri girdiğimde Ümit’i bıçakladığını söyledi.” Zaman yavaşlarken söyledikleri zihnimde yankılanmaya başladı. Ümit yoksa bıçakladığı Ümit kimdi? “Elindeki hançer, Hakan’ın daima taşıdığı…Yıllar önce annesinin ona verdiği hançerdi.”
“Hakan’ı bıçaklayan o muydu?” dedim dehşetle gözlerim kocaman açılmışken.
“Onu Ümit sandığı için.” Öfkem kaynarken aklı yerinde olmayan bir kadına kızmanın mantıklı olmadığını bile bile kızdım Azra’ya.
Onun için kendinden vazgeçmiş oğlunu nasıl unuturdu?
Onu nasıl nefret ettiği adamla aynı kefeye koyardı?
Aklı başı yerinde olan biri değil Val.
“Sırtından o üç bıçak yarası-” Konuşamadım. Ona daha ne yaşatabilirler derken o bir adım daha fazlasına maruz kalıyordu. Kalp atışlarım yavaşlarken omuzlarım çöktü.
Ali ve babasından sonra annesinin de onu öldürmeye çalışmasına mı katlanmıştı?
“Hakan, Allahtan ilacın etkisine çok fazla girmeden bu yaşanmış. Yani bilinci tamamen gitmemişken saldırıya uğradığı için kendini kurtardı.”
Bakışlarım Efe’yi bisikletiyle gezdiren adama kaydığında onun gülüşüne şahit oldum. Sıcacık ve canlandırıcı o gülüşü, uğruna hayatını mahvettiği annesi de söndürmeye çalışmıştı. Hatta onu yok etmeye çalışmıştı.
“Bu korkunç Faruk.” Dudaklarım aralanıp kapandı. Söyleyecek tek kelimem kalmamıştı. Bu yüzdendi, annesinden bahsetmekten kaçışı. Kim annem de beni öldürmeye çalıştı, derdi ki?
“Azra teyzeyi akıl hastanesine kapattım. Hakan’ın bunu yapmaya cesareti yoktu. Çünkü annesini de bırakmaya niyeti yoktu.” Gitmek istediğimde beni kendine hapsetmemek için bırakmıştı. Onu terk ettiğimde geriye yalnızca annesi kalmıştı.
Hakan buradaki yalnızlığı boyunca benim gibi ölümlerden dönmüştü. Başını yastığa koyduğunda tetikte olmak zorunda kalmıştı. Çünkü o da uyurken ona saldırılmıştı.
“Ne zaman oldu?”
“Senin gidişinden üç hafta sonra.” Göğsünü şişiren bir nefes alıp Hakan’a döndü. Üç hafta sonra her şeyi mahvolmuştu. Ayağı kalkıp basamakları inmeye başladım.
Hepsinden nefret ediyordum. Ona yaşattıkları her şeyden ve verdikleri tüm o yaradan.
Ali, patlamayla bedeninin yarısını kaplayan yanık izleri bırakmıştı Hakan’da.
Ümit Karan, sayısız yarasına eşlik eden ve göğsüne damgaladığı kızgın demirin bıraktığı izlerle veda etmişti ona.
Azra Karan, onun ruhundaki en büyük yarayken sırtına da üçüncü ve son hamleyi yapmıştı. Hepsinden en acı verici olan kesinlikle onunkiydi.
Kollarımı karnına sardığımda Hakan durdu. Yanağımı sırtında var olan yaraya yasladım. “Biraz sarılmaya ihtiyacım var Hakan.”
“Bir şey mi oldu?”
“Yok. İkinizi görünce çok mutlu oldum. Kıskandım sanırım.” Elimi göğsüne kaydırıp babasının bıraktığı o yaraya elimi sürdüm. “Benimde ilgiye ihtiyacım var.” Parmak ucumda yükselip Ali’den kalan o ize değdirdim dudaklarımı.
“Küçücük çocuğu kıskandığını mı itiraf ediyorsun?” dedi alayla.
“Bunu sen mi söylüyorsun?” Aylar önce, beş, altı aylık bebekle uyuyorum diye deliriyordu. Elini göğsündeki elime sürdü.
“Haklısın. Bence tedavi olmalıyız.”
“İstemem. Biz beraberken çok mükemmeliz.” Gözlerimi kapatıp ona sarılmanın tadını çıkarttım. Bir daha kimsenin bizi yaralamasına izin vermeyecektim. “İyi ki seninle evlendim.”
“Va Va.”
“Şurada romantik bir an yaşıyoruz. Seni yeğenlikten reddederim Efe.” Hakan homurdandı.
“Va Va.” Dedi Efe bir kez daha. Kıkırdayarak Hakan’a sarılmaya ara verdim. Yanağına dudaklarımı değdirdim.
“Hadi sen git. Onunla ben ilgilenirim.” Geri çekildiğimde bakışları yüzümde gezindi ve neşesi dağıldı.
“Ağladın mı sen?”
“Evet.” Yalan söylesem de anlayacaktı. “Asya ve Faruk’la uğraştım. İkisini de üzdüğüm için dayanamadım ağladım.” Buna inanırdı çünkü benim normalimdi bu. Biriyle biraz uğraşsam ve bana kırılmasına neden olsam oturur ağlardım.
Ruh hastasısın diye yorumladım Valeria.
“Emin misin?”
“Evet. Sence bir şey olsa bu kadar çabuk ruh hali değiştirir miyim? Hala ağlamaya devam ederdim.” Efe’nin saçını okşayıp sırıttım. “Sizi görünce ağlamam durdu ve enerji depolarıma uğrayayım dedim.”
“Doğru söylediğini varsayacağım.”
“Hadi ama Hakan.” Ofladığımda bakışlarındaki şüphe gitgide silinmeye başladı. “Gözlerimden anlarsın yalan söylediğimi. Hem bir şey olsa ve ağlasam gider içeriye saklanırım. Ağladığımı anlayıp sorgulamanı istemezdim.” Mantıklı gelmiş olacak ki şüpheleri tamamen silindi.
“Doğru söylüyorsun.” İnanması rahatlatıcıydı. Artık geçmişin acılarını ve yaralarını konuşup durmak istemiyordum. Yaşanmamışçasına anlık bugünü yaşamak istiyordum. Buna benim kadar kocamın da ihtiyacı vardı.
“Va Va.” Efe çıkmak için kollarını kaldırmıştı.
“Gel Efe’m.” Kemerini çözüp kucağıma alamadan Hakan onun sırtındaki kıyafetleri sıkıca tutup poşet tutar gibi yanında tuttu.
“Hakan! Bak düşecek diyorum. Niye beni dinlemiyorsun?” Boştaki kolunu belime sarıp yanına çekti. “O çocuk düşerse seni mahvederim.”
“Düşürmem.” Efe’yi havaya kaldırıp kahkaha atan suratını gösterdi. “Hem eğleniyor. Sakinleş.” Dediğini yapıp umurumda değilmiş gibi yanında yürüyorken bakışlarım bir an olsun Efe’den ayrılmıyordu.
Hakan ona zarar gelmesine izin vermezdi.
Rahatla Val.
Verandaya yaklaştığımızda Faruk artık basamaklarda değildi. Masada çayını yudumluyor ve telefonuna bakıyordu. Arkasını döndüğü için yüzü görünmüyordu.
“Yeğenimi ağlattın. Senin adını verdi.”
“Sürekli ağlıyor zaten.” Dedi Faruk. Hakan masanın etrafını dolanıp poşet teslim eder gibi Faruk’un önünde tuttu Efe’yi. Faruk telefonu ve çayı bırakırken kahkaha atıp kendisine uzanan bebeği kucakladı.
Faruk’un yüzü ve gözleri benimkinin aksine ağlamak üzere olan biri olduğuna dair kanıtları göstermiyordu. Şanslı herif.
“Ürkek bebek seni.” Efe’yi öpüp havaya fırlattığında Efe’nin gülüşleri verandaya yayıldı.
“Ara sıra onunla görüntülü arama yapmak istiyorum. Bir cahil bir bahtsız bedeviyle büyüyeceğinden ona engin bilgilerimi vermek istiyorum.”
“Muhtemelen senden daha iyi yetiştirirler.” Asya mutfaktan çıkıp eliyle kendisini gösterdi.
“Sen İtalya’da ne yiyip içtiysen bu hale büründün. Ben ne yaptım kızım?”
“Kızım falan dememen gerektiğini kaç kere söyleyeceğim ya.” Onlar tekrar bir kavgaya tutuşurken Efe, Faruk’un sakalını çekip kıkırdıyordu.
“Gel yamacıma.” Dedi Hakan ve onayımı beklemeden beni kucağına yan bir şekilde oturttu.
Bu evdeki ilk günlerimde terasta ona söylediğim ve ilk kez gecenin kabusundan kaçındığımız bir gündü. Sarılıp bu evde beraber geçirdiğimiz ve her şeyden uzak durduğumuz o anı seviyordum.
O yabancı adam artık benimdi.
“Gidelim mi?”
“İşin bitti mi?” diye fısıldadım.
“Artık tek işim ailem.” Bakışları dudaklarımdan gözlerime kaydı. Belime nazikçe dokundu. Şu an yalnız olmadığımızı bilsem de göğsümü göğsüne yasladım ve yanağına dudağımı değdirdim.
“Gidelim o zaman.” Alnına düşen tutamlarla oynarken son kez yaşadıklarımızın tamamı zihnime doldu. Beraberken birbirimize sığındığımız anlar dışında hepsi acı ve kayıplarla doluydu.
Birbirimizi bulduğumuz için şanslıydık.
Yeni bir başlangıç yapmaya cesaretimiz vardı. Ne olacağını bilmediğimiz bir hayatta beraber olmamız yeterdi. Ne ailelerimiz ne geçmişimiz…Hiçbiri olmadan da birbirimize yeterdik.
“Bir anlaşma daha.” Elimi göğsüne sürdüm. Sürekli anlaşmalarımızı tekrarlamak garip görünse de bunu konuşmayı seviyordum.
“Söyle karım.” Sesinde en az benim kadar bundan hoşlandığına dair o tonlamaya bayılıyordum.
“Seni çok seveceğim. Karşılığında bu gözlerindeki bakışı istiyorum. Daima dudaklarında gülüşlerini görmek…” Avucumun altındaki yarayı umursamadan hissettiğim kalp atışlarına odaklanmaya çalıştım. “Daima ve daima kalp atışlarını hissetmek istiyorum.”
“Karşılığında aynısını alabilir miyim?” Başımı onaylarcasına salladım. “Bu adil bir anlaşma. Kabul ediyorum.” Elinin hareketini masa gizliyor olduğundan etrafımızdakileri umursamadan tişörtümün altına elini kaydırıp tenimi okşadı.
“Ayrılmadan önce odamıza veda edelim mi?” Gülüşümü bastırmaya çalışsam da benden daha gürültülü bir gülüşle kahkaha attı.
“Yemeğe kadar yetişebilir miyiz? Hiç bilmiyorum.” İtirazımla bakışlarını diğerlerine kaydırdı.
“Kaç gibi yemek yeriz?” Bunu cidden sormuş muydu? Göğsüne parmaklarımı geçirdim. “Geri kalan eşyaları paketleyelim Val ile.”
“Fırına yeni koydum.” Asya, Hakan’ın amacını anlamadığı için sorusuna normal bir cevap vermişti. “İşinizi halledip gelirsiniz. Zaten öğlen geç yedik.”
“Tamam. İşimizi halledelim.” Kucağından kalkmam için elini tenimden uzaklaştırdı. “Değil mi karıcığım?”
“Tabi.” Dedim Asya ve Faruk’a bakmaktan kaçınırken. İçeri girdiğimde ardımda gülerek beni takip ediyordu. Tam bir utanmazdı.
“Seni geberteceğim.” Elimi karnına vurduğumda yakalayıp elimin üzerine dudaklarını değdirdi.
“Kıyamazsın bana.” Kıyamazdım ona.
Basamakları çıkarken ellerimizi birbirine kenetledi. Üst kata vardığımızda tüm o korkular, işkenceler, gerçekler gözlerimin önünde belirdi. Kaşlarım çatıldı. Bu katı sevmiyordum.
“Hakan.” Elimi göğsüne yasladığımda durdu. “Terası kimse göremez değil mi?”
“Evet. Etrafta ev yok. Ormanla çev-” Kaşlarını yukarı kaldırdı. Aynen öyle.
“Bence orayla vedalaşmalıyız. Başlangıcımız sayılır sonuçta.” Elimi kalbinin üzerine sürdüm. “O gece de kalp atışların benimkiler gibi hızlıydı. Sonra sarılınca aynı anda sakinleşmişlerdi.”
“Tarih tekerrür etsin istiyorsun.” Sesinden bu fikirden hoşlandığını anlayabiliyordum. “Etsin bakalım.”
🖤
Bölüm sonrası dinlenme köşesi.
Final bölümde görüşürüz. Onlara tamamen veda ediyoruz :(
Paylaşımlarınızı görebilmem adına etiketleri kullanırsanız çok güzel olur. (Beni de etiketleyebilirsiniz)
#karanbey
#ayseilhanli
#kırıkkafesler
SOSYAL MEDYA HESAPLARIM
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.43k Okunma |
6.9k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |