4. Bölüm

K3 - PLAN

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

 

David Kushner - Daylight

🖤

 

3

 

 

3. Bölüm - PLAN

 

 

KARANBEY

"Yatır buraya." Namık'ı dinleyip evin altındaki ufak hastane gibi düzenlenmiş odadaki yataklardan birine yatırdım. Kucağımda bilincini kaybettiği zamandan beri kendine gelmemişti. "Bir kez silah ateşledi." Gözleri kapalı olan kadında gezdirdim bakışlarımı. Sarı saçları yatağa dağılmıştı ve bilincini kaybetmeden önce yüzünde oluşan o huzur hala silinmemişti.

Namık onun sırtına bakarken kaşları çatıldı. "Bilgi lazım Karanbey. Kan grubu ne?"

"Bilmiyorum." Namık başını kaldırdı. "Herhangi bir ilaca alerjisi var mı? Acil kurşunu çıkartmalıyım."

"Bilmiyorum." dedim bir kez daha. Tamamen doğruldu. "Kim bu? Bir kadına da zarar vermeye başladın." Yüzündeki yargılayıcı bakışa yumruk geçirmek istiyordum. Kaşlarımı çatıp ona adımladığımda Faruk benim önüme geçip durdurdu.

"Sorgulama. İşini yap!" Faruk omzuma vurup gerilememi sağladığında kalbimin uzun zaman sonra ilk kez endişeyle çarpmasından nefret ettim. Aptal kadın. Beni korumak ona mı kalmıştı? Birkaç gün önce boğazına bıçak yaslamıştım, görmemiş miydi ölümün en yakın arkadaşım olduğunu.

"Aptal." Ona bakıp homurdandığımda Namık dolaplardan çıkarttığı gazlı bezi yatağın kenarındaki komodine bıraktı. Şırıngalardan birini ufak bir tüpe batırıp ilacı içine çekti, Kübra'nın kolunu sıyırıp açtığında iğnenin ucunu yaklaştırdı.

"Patron?" Douglas içeri girdiğinde arkasında Melih'i gördüm. Öfkeden köpürür halde içeri girerken Namık'ın elindeki şırıngayı engellemek için onun bileğini tuttu. "Ona her ilacı veremezsin. Bünyesi kaldırmaz." Bu da ne demekti?

"İşime karışma. Onu kurtaracağım." Namık sertçe bileğini ondan kurtardı. "Bekle Namık." Elindeki şırıngayı Kübra'nın koluna yaklaştırdığında Melih'in bana adımlayıp durdurmam için baktığını gördüm.

"Ona ne verdiler bilmiyorum. Ama her ilaç iyi gelmiyor. Onu öldüreceksiniz." Bunu söylerken ki endişesi yalan değildi. Elini cebine atıp çıkarttığı kağıdı uzattı. "Ağrı kesiciler ona iyi gelmiyor. Bu ilaçlar dışında ne kullanırsa fenalaşıyor. Onu baygın tutacak bir ilaç o listede mutlaka vardır. Doktoru başka bir ülkede, acil bir durumda gelemez. Kötüleşirse ne olacağını bilemezsiniz, kontrol edemezsiniz." Nefes almadan konuştuğunda kağıdı tutan elinin titrediğini gördüm.

"Kurşunu çıkarttığımda çekeceği ağrı için ağrı kesici lazım." Melih başını sağa sola salladı. "Ağrı kesici yok. Hayır." Namık kağıdı alıp okudukça başını sağa sola salladı. "Ağrı kesici lazım. Acıdan ölmesini mi istiyorsun?"

"Verdiğin yanlış ilaçtan da ölebilir. O ilaçların dışına çıkarsan ne olacağını bilmiyorsun. Yapamazsın." Bakışları beni buldu. "Yaparsa ölebilir." Kübra ölemezdi, canımı kurtarmışken yaşamalıydı.

"Ölmemesini sağla Namık." Bakışları bana döndü. "Herkes sen değil evlat." Tedavi sürecimizi anımsadığımda yaralarım tekrar sızladı. Nefret ettiğim 4 ay olmuştu, acı dolu ve sonsuzluk gibi gelmişti.

"Ölürse seni öldürürüm." dediğimde sabır dilercesine yukarı baktı. "Şimdi alacağım neşteri kendime saplayacağım. Çıkın, işime karışmayın. Hadi." Elindeki kağıda bir kez daha bakıp dolaplara yöneldi.

"Faruk sen kal." dedi. Son kez yatakta kalkan kadına baktım. Yüzündeki kan çekilmişti. Melih'e döndüğümde yüzündeki ifadesizliğe rağmen gözlerindeki endişe hala gözle görülebilirdi. Bir korumaya göre fazlalık olan bir endişe haliydi.

"Kan grubu ne?" Bakışları beni buldu. "0 pozitif." Benimkinin aynısıydı. "Yine kan gerekebilir." Namık omzunun gerisinden baktığında başımı aşağı yukarı salladım. Kan gerekiyorsa bulunurdu.

"YA sdelal eto, ne demek?" Melih ağır ağır kaşlarını çatarken Kübra'ya baktı. İç çektiğini duydum. Elini yüzüne sürterken "Başardım, demek." dedi.

Neyi başardın Kübra? Beni kurtarmayı mı? Yoksa kendini öldürmeye çalışmanı mı?

 

 

KÜBRA

Acı.

Bedenimdeki yangını üç harfli bir kelime açıklayamazdı. Canım yanıyordu. Bedenimdeki acı katlanarak büyürken kıpırdayamıyordum.

Acı. Acı. Acı.

Evden kaçmıştım. İlk kez kendim için değildi kaçışım. Arabalardan birinin arkasına gizlenmemde kendim için değildi. Neyi neden yaptığımı bilmeden yapmıştım. Bir kişinin daha benimle konuştuğu için ölmesine izin vermek istememiştim sadece.

Aptalcaydı. Biliyordum.

Hayatımda mantığa hiçbir zaman yer olmamıştı ki kararlarım mantıklı ve aklı başında olsun.

Bedenimdeki bu acıyı hak edecek kadar kötü bir düşünce miydi?

Neden iyi bir şeyler yapmak istediğimde bile canım bu kadar yanıyordu?

Gözlerimi açamayacak kadar halsiz hissediyordum. Sağa dönmeye çalıştığımda bedenimdeki acı arttı ve çığlığımı serbest bıraktım. Birileri acıma son vermeliydi. Katlanamıyordum.

Hıçkırdığımda yanağımda ufak bir dokunuş hissettim.

"Eto bol'no." Acıyor.

Boğuk anlamsız bir ses işittim ama algılayamadan tekrar hissizleştim.

🖤

Gözlerimi araladığımda birkaç saniye sessizce acıma dayanmaya çalıştım. Eskisi gibi olmasa da canım hala yanıyordu. Vurulmanın bu kadar acı çektirdiğini bilmiyordum. Melih vurulduğunda kendi kendisinin yarasını sararken ifadesiz bir yüz kullanmıştı. Kendisine dikiş atarken soğukkanlıydı. Bense avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamak istiyordum.

Başımı çevirdiğimde hastane odasına benzeyen birden fazla yatağı olan beyaz bir odada buldum kendimi. Melih'in odası değildi. Hastaneye mi getirmişlerdi beni? Haldun kendime geldiğimi görünce bana çok kızacaktı. Planlarını bozduğum için beni yine o odaya kapatacaktı. Ama yine de pişman değildim.

Hakan, Yusuf gibi ölmemişti.

Hakan, Medine abla gibi de ölmemişti.

Yaşıyordu.

Başımı diğer yöne çevirdiğimde onu gördüm. Mezarlıkta manyak herifi.

Kollarını göğsünde çaprazlamış bir şekilde başını duvara yaslamıştı ve sanırım uyuyordu. Bekir ve Haldun beni ondan alamamış mıydı? O kadar mı güçlüydü o? Onların itaat edip korkacağı kadar güçlü müydü cidden?

"Uyurken izlenmekten hoşlanmam." Gözlerini aralamadan konuştuğunda beklemediğim için elimi kaldırıp çığlığımı bastırmaya çalıştım, bedenimi saran acıyla çığlığım acı dolu bir iniltiye dönüştü. "Hareket etme. Ağrı kesici verdi Namık ama etkili bir ilaç değil. Diğerleri sana iyi gelmiyormuş." Yaslandığı yerden doğrulurken elini ensesine götürüp boynunu esnetmeye çalıştı.

Bana ilaç vermişlerdi. Korku bedenimi sararken doğrulmaya çalıştım, acı katlanarak büyüdüğünde tekrar uzanıp gözlerimi sıkıca yumdum. "Kalkma! Hareket etme dememin nesini anlamadın." Sesindeki sertlikle nefesimi tuttum. "Dikişlerini patlatacaksın."

"Gitmek istiyorum." Gözlerimi araladığımda kaşlarını çattığını gördüm. "Onu önüme atlamadan önce düşünecektin. Yaran iyileşmeden gidemezsin." Başka bir hapisten başka bir hapse mi? Başımı sağa sola salladım. "Gitmek istiyorum."

"Gitmeyeceksin. O yaran iyileşmeden bu evden çıkmayacaksın." Beni hapsediyordu. Başımı sağa sola sallayıp örtüyü üzerimden attım. Acıma rağmen doğrulduğumda kolunu omzuma bastırdı ve uzanmamı sağladı. Kolundan kurtulmaya çalışırken öfkeli soluğunu serbest bıraktı. "Yerinde dur manyak." Manyak mı dedi o?

"Sensin manyak. Buraya beni hapsedemezsin. Gideceğim dedim. Bırak beni. Laftan anlasana be." Neyden cesaret bulduğumu bilmiyordum. Sadece sonuca odaklanmıştım. Burada hapsedecekti beni.

"Mezarlıkta da çok konuşuyordun. Şimdi de. Buraya hapsolmuyorsun." Çırpınmayı kestiğimde başını eğdi ve gözlerimizi kesiştirdi. "Burası hapishane değil. İyileştiğinde gitmekte özgürsün." Özgür değildim. Buradan çıktığım anda yine Çetinlerin esiri olacaktım.

"Gidemem." Sesimdeki çatırdamaya engel olamadım. Bunu fark etmemesi imkansızdı. Gözleri yüzümde gezinirken beni serbest bıraktı, kalkmak için hamle yapmadım. "Gitmezsin o zaman. Dön yarana bakayım. Dikişlerin zarar gördüyse Namık'ı çağırırım." Sağ kolumun üzerine dönmeme yardımcı oldu. Sırtımdaki bandajın açıldığını hissederken üzerimdeki hastane önlüğüne benzer elbiseyi sıkıca tuttum. Sırtıma bakıyor olması bile uygunsuzdu ama umurumda değildi. Yaram vardı ve çabucak iyileşmeliydi. Yaralardan nefret ederdim.

"Bu acıtacak." Hissettiğim ıslaklıkla derin bir sızı hissettiğimde iniltimi bastırmak adına dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi yumdum. "Dikişlerin zarar görmemiş. Yaraya yeni pansuman gerek." Omzumun gerisinden ona baktığımda beyaz bir sargı bezini sırtıma yaslamak için kestiğini gördüm. Pansumanı dikkatle bitirdiğinde bakışlarını kaldırdı ve önlüğümü düzeltip sırt üstü yatmama yardımcı oldu.

"Daha fazla hareket etme. Burada tutsak değilsin. Yaran iyi olduğunda üst kata çıkabilirsin." Başımla onayladığımda ellerini yıkamak için lavaboya gitti. Odadaki sessizlik büyürken bakışlarım onun üzerindeydi. Hareketleri Melih'i anımsatsa da onun gibi davranmıyordu. Bana bahsettikleri adam onun ismini kullandığı için birinin dilini koparan adamdı ama karşımdakiyle uyuşmuyordu.

"Birinin dilini kopardın mı?" Eli duraksarken lavabonun üzerindeki aynadan bana baktı. "Evet." dedi tekrar başını eğip elini yıkamaya devam etti. "Sana Hakan dediğim için dilimi koparacak mısın?" Musluk kapanırken elini kağıt havluyla kurutup çöpe attı. Bana dönüp gözlerini kıstı. "Bilmem. Yapmalı mıyım?" Gözlerim kocaman açıldı. Yapar mıydı?

Tabi ki yapar Kübra. Onun yaptıklarını Melih tek tek anlatmadı mı sana? O bir mafya ve Bekir'den çok daha psikopat. Unuttun mu?

Hayır iç ses. Unutmadım.

"Yapmamalısın. Konuşmayı çok seviyorum." Dudaklarının kenarı kıvrılır gibi olsa da yüzünü başka bir yöne çevirip işaret parmağını burnuna sürttü. "O zaman kesmem dilini." Sesindeki alayla dudaklarımı birbirine bastırdım. Keser miydi? Dalga geçip kesecek miydi?

"Anlaştık." diye mırıldandım. Elini boynundaki yarasından koluna sürterken birkaç saniye arkasını bana döndü. Aynadaki yansıyan yüzünün buruşturulmuş olduğunu gördüm. Acı çekiyormuş gibiydi. Birkaç saniye sonra yüzündeki ifadesizliği koruyup elini kolundan çektiğinde bana döndü. Yatağa yaklaşıp elini cebine tıktı.

"Niye benim önüme atladın?" Sesindeki öfkeyle yavaşça yutkundum. Kimisine göre bu aptallıktı biliyordum. Daha bir kez konuştuğum bir adamın hayatı için kendi hayatımı hiçe saymam aptallık olarak görünüyordu. Farkındaydım. Ama değildi. 14 yıldır benimle iletişime geçen herkesin ölmesinden bunalmıştım. Medine abla son kurban olmuştu. Bir ölümün daha sorumlusu olmaya gücüm yoktu.

Aptallıksa aptaldım. Birinin daha ölümünü engellemiştim.

Başarmıştım.

"Önüne mi atlamışım? Nasıl? Ben bir şey hatırlamıyorum." Gözlerini kısıp şüpheyle süzdü beni. Melih'i öldürmesini istemiyordum. Onun namını duymuştum. Melih'i öldürmeyecekti. Süründürecekti. Biliyordum. Melih ben yapmayacağım dese de Karanbey'in infazı için giden oydu. Beni vuran belki de...

"Yalancıları çok iyi anlarım biliyor musun?" Odanın içinde yürümeye başladı. "Koruduğun kim? Seni hapsedenler mi?"

"Yalancıları bende iyi anlıyorum. Kolundaki yaraların kapanmadı mı? İyiymiş gibi sahalara geri dönmüşsün duyduğuma göre." Adımları durdu, kaşları havalanırken omzunun gerisinden bana döndü. "Haksız mıyım? Yaran şimdiye kapanmalıydı. Neden canın hala yanıyor?" Bahçede de elini göğsünden koluna kaydırdığını görmüştüm. Yanık izleri 4 ayda geçmez miydi?

"Ağrın var mı?" dedi konuyu değiştirmek istercesine. Nasıl sohbet ediyorduk anlayamıyordum. Konudan konuya atlayıp varsayımlarımızı söyledikten sonra başka konuya sapıyorduk yine. "Ağrım yok." Bir yalan daha.

"İki etti küçük Çetin. Üç olmasın." Yüzündeki ifade, sesindeki buz gibi tonlamayla tehdidini kaçırmam imkansızdı. O Karanbey'di. Mezarlıkta bile yaklaştığımda anlık boğazıma bıçak dayayan mafya dünyasının korkulan adamlarından biriydi. Onun evindeydim ve beni öldürürse kimse yardım edemezdi.

"Neden önüme geçtin?" Saldırıya uğrayacağımı nereden biliyordun?" Dudaklarımı birbirine bastırdığımda sabırsızca ağırlığını bir ayağından diğerine verdi. "Konuşmayacak mısın?"

"Yalan söyleme dedin. Bipolar mısın sen? Bir dediğini bir dediğin tutmuyor." Gri gözlerinde eğlenceli parıltıyla yavaşça yutkundum. Onun kim olduğunu biliyordum ve asla unutmazdım. Sadece gerilmiştim. Gerildiğimde veya korktuğumda anlamlandıramadığım cesaretim ortaya çıkıyordu. Kontrol edemediğim konuşmalarım ve bakışlarım beni ele geçiriyordu. Kısaca söylediklerimi ve yaptıklarımı kontrol edemiyordum.

Karanbey'den korkmuyordum. Yani hançerini boğazıma yaslayıp karanlık bir bakış atmadığı zamanlarda korkutucu görünmüyordu.

"Susmakta bir yalandır, Küçük Çetin. Gerçekleri gizlemek de bir yalandır." Elini cebinden çekip bakışlarını kapıya çevirdi ve birkaç saniye sonra kapı açıldı.

İçeri saçları mavi bir adam girdi. 40 küsur yaşında görünen bir adam bana yaklaştı. Sıcak bir tebessümle yatağımın başında dikildi. Elini uzattığında bedenim kasıldı ve gelecek darbeden kaçmak için gözlerimi sıkıca kapattım.

Sana vurmayacak Kübra. O Bekir değil. Burası Bekir'in cehennemi değil. Sakin ol.

"Nefes al!" Hakan'ın sesindeki tınıyla tuttuğumun farkında olamadığım o nefesi serbest bıraktım. Gözlerimi yavaşça açtığımda kafası karışmış bir ifadeyle yüzümü incelerken buldum onu.

"Ağrısı var Namık." Bakışlarını mavi saçlı adama çevirdiğinde bende güvende hissederek ona döndüm. Namık kaşlarını çatarak elindeki dosyaya bir şeyler karalıyordu. "Ağrı kesicilerin çoğu sana yasak. Ağrın çok olmasa da hala var diye tahmin ediyorum. Melih ilaçlara karşı bir problemin olduğu için ağrı kesici vermemi istemedi. Ama listede düşük dozlu bir ilaç fark ettim. Ağrı kesici yerine geçmese de hafifletir diye verdim. İyi hissediyor musun?" Koyu kahverengi gözleri bana döndü. Kaçamak bakışla Hakan'a baktım. Yalan söylersem beni öldürecekmiş gibi bir hali vardı.

"İlaç istemiyorum. Ağrı dayanamayacağım kadar kötü değil." Bu yalan değildi. Kıpırdamadığım sürece ağrı hissetmiyordum. Hareketsiz kalabilirsem sorun yaşamazdım. Ama bir yanım da buradan gitmek istiyordu. Burası bana yabancıydı.

"Tedbir amaçlı serumuna-"

"İlaç istemiyorum!" Namık'ın gözlerine bakarken tek dileğim itiraz etmemesiydi. İsteseler zorla bana ilaç verebilirlerdi. Kıpırdamayacak kadar çok canım yanıyordu. Bunu kullanıp istediklerini bile yapabilirlerdi. Acıdan ölmek, bilmediğim kontrolümde olmayan ilacı içmemden daha az acıtırdı. Ailemi hatırlamak için anılarıma ihtiyacım vardı.

"İlaçları yaz. Acil durum için." Hakan'a döndüğümde Namık'a sertçe bakıyor olduğunu gördüm. "Acıdan ne dediğini bilmiyor."

"İlaç falan istemiyorum." Doğrulmaya çalıştığımda bedenimi saran acıyla gözlerimi sıkıca yumup inledim. Geri uzanamayacak kadar canım yanıyordu. "İlaç yok." dediğini duydum. "İnatçı keçi." Omzumda bir el hissettim. "Yavaşça uzan." Dediklerini yapmaktan başka çarem yoktu. Bu acı aşina olduğum değildi.

"İlaç olmasın." Gözlerimi araladığımda anlayışlı bir ifadeyle bakan gri gözlerle karşılaştım. "İlaç yok. Tamam." Sırtımdaki yangın katlanabilir hale geldiğinde sulanan gözlerimi görmesinler diye kapattım.

"Acil bir durumda telefonum açık. Ararsın." Namık'ın sesinden sonra uzaklaşan adımlarını duydum. O buradaydı. Bakışlarını her bir zerremde hissedebiliyordum.

"Sen Çetin ailesinden değilsin. Onların tutsağısın. Değil mi?" Kimseye güvenme. Ona güvenme. O da bu dünyadan. Ona güvenemezsin.

"Ben onlarda-"

"Yalan söyleme." Öfkeli sesiyle sustum. Bana yardım etmesini istediğim herkes gözümün önünde öldürülmüştü veya sürgün edilmişti. Bir ölüm daha kaldıramazdım. Gözlerimi açıp ona baktım.

"Varsayımların sana kalsın. Ben bir...Çetin'im." Kaşlarını kaldırdı ve cık cıkladı. "Üç yalan oldu bile Kübra. Artık konuşacak bir şeyimiz kalmadı." Kapıya adımlarken anlık durup yatağa yaklaştı. "Bir Çetin'sin madem ilk sen öğren. İşim bittiğinde abin olacak Bekir'i de baban olacak Haldun'u de geberteceğim." Rahatladım. İşini çabucak halledip onları öldürsün istedim. Gözleri yüzümde gezinirken dudakları yukarı doğru kıvrılır gibi oldu.

"Geçmiş olsun." Arkasını dönüp odadan çıktığında tuttuğumun farkında olamadığım nefesimi serbest bıraktım. Bu adamın yanında geriliyordum. Onun hakkında duyduklarım sakinleşmeme hiç yardımcı olmuyordu.

Manyak adam.

 

 

KARANBEY

"Haldun Çetin geldi." Douglas içeri girdiğinde odada volta atmayı kesmiştim. "Kalabalıklar." Evimi mi basacaklardı? Anlaşılan buna cesaret gösterecek kadar Kübra onlar için önemliydi.

"Olsunlar Doug. Kalabalık olmaları bizi korkutmalı mı?" Başını sağa sola sallayıp boğazını temizledi. "Hem kızı hem sağ kolu elinde Patron." Melih'in gitmesine izin vermemiştim. Garajın altındaki zindandaydı. Belli bir sebebi yoktu. Canım öyle istemişti. Kübra'ya ilaç verdiler derken neyi kastettiğini açıklamadığı için açıklayana kadar misafirimdi.

"Kübra kıpırdayamaz. İyileşene kadar misafirim." Bahçeye bakan pencereye yaklaşıp gelen kalabalığa baktım. "Melih'i bırakmayacaksak gelenleri vuralım mı?" Douglas hep böyleydi. Problemlerinin çözümü ölümden ve işkenceden geçerdi.

"Melih'i bırakın. Haldun gelsin, konuştuktan sonra gönderirsiniz." Verandaya çıkarken ahşap merdiveni yavaşça inip bahçenin ortasına kadar ilerleyen Haldun'a yaklaştım. "İyi akşamlar." Elimi cebime tıkırken tam karşısında durdum.

"Sen 4 ay hastanede kaldığın sürede raconları unutmuşsun Karanbey. Aile dokunulmazdır. Dokunanın eli kesilir." Babamın anneme zarar vermesine sesini çıkartmayan orospu çocuğunun dediklerine bakın. Babamın elini kesmemişti, sırtını sıvazlamıştı. Şimdi gelmiş karşımda racon mu kesiyordu?

"Ailene dokunmuyorum Haldun. Benim yüzümden vurulan birini iyileştirmeye çalışıyorum sadece. İyileştiğinde gönderirim." Haldun burnunu çekiştirip etrafta gezdirdi gözlerini.

"Ben babanı dinlerim Karanbey, seni değil. Kızımı getir." Kulaklarım uğuldarken derin nefes alıp verdim.

Bana emir verme. Bana emir verme.

"Ben babamı da başka kimseyi de dinlemem. Sanırım ortalardan kaybolmam sende de hafıza kaybına sebep olmuş. Benim evimde bana asla emir verme." Bana bir adım attığında yanımdaki hareketlenmeyle başımı çevirmedim bile. Faruk'tu. Eli silahına gitmiş bekliyordu.

"Söylesene Haldun. Kübra'nın iyi olmasını sorun edecek misin? Ben hatalarımı düzeltirim ve onun vurulması benim yüzümden oldu. O iyileşmeden gelmeyecek. Gitmeyecek. Bunca adamını kapıma yığmadan önce arasaydın aynısını söylerdim." Bana bir adım attığında Faruk'un silahını kılıfından çıkardığını gördüm. Haldun ona bakıp homurdanarak geriledi.

"Sana Melih'i vereceğim ve sende gideceksin. Kızın iyileşince evin yolunu biliyor. Gelir. Şu an hareket edemeyecek kadar ağır yarası var." Haldun gözlerini kısarken yüzümdeki ifadesizliği incelemeye başladı. Ne arıyordu bilmiyordum ama bulmuş gibi memnuniyet dolu bir ifade takındı.

"Tamam. Kızım sana emanet o zaman." Ne? Bu kadar çabuk mu ikna olmuştu? Durduk yere herkesten sakındığı kadını alıkoymama izin mi veriyordu? Şüphe damarlarımda gezindiğinde etrafına baktı. "Melih'i alıp gideyim ben." O sıra Melih ve Douglas garajdan çıktılar. Melih ters ters Douglas'a bakarken Douglas'ın gözlerindeki eğlenen ifade aşina olduğumdu.

"Adamını hırpalamaya vaktim olmadı. Sözüm olsun." Güldü. Melih ters ters bana baktığında çenemi dikleştirdim. Bakışları evde gezindi ve bir şey sormak ister gibi huzursuzca kıpırdandı. Kübra'yı merak ediyordu. Farkındaydım.

Umursamadım.

"İyi akşamlar." Haldun ve Melih çıkışa adımlarken arkalarından bakakaldım. "Garip."

"Garip olan ne?" Faruk'un sorusuyla bakışlarımı ona çevirdim. "Melih'i aldı ama kızını bıraktı. Kızını alması gerekmez miydi?" Haldun'un herkesten gizleyecek kadar sakladığı kadından bu kadar çabuk vazgeçmesi hiç normal değildi. Kendi kızı değildi anlamıştım ama tutsağını bırakıp gitmesi de normal değildi.

"O zaman gerçekten Karanbey yanını gösterirdin Patron. Bırakmazdın. Biliyor ve buna göre hırslanmanı istemedi. Israr etseydi kurcalayacaktın." Haklıydı. Ama yine de o memnun ifadesini açıklayamıyordu bu.

"Melih'i dövemedim. O içimde kaldı." Douglas ilerleyen adamların olduğu yöne baktı. "Bir dahakine seni dinlemem Patron. Haberin olsun."

"Koyun can derdinde kasap dayak atma derdinde." Faruk'la atışmaya başladıklarında gözlerim hala giden adamlardan ayrılmamıştı. Kolay olan her şeyde bir bokluk çıkardı. Bunu biliyordum. Neden onu almak için ısrarcı olmamışlardı ki? Evet direnirdim. Aşağıdaki kadının gözlerindeki cesaretin ardında korkan bir bakış beliriyordu. Bu yüzden bile onu vermezdim.

"Korumaları iki katına çıkartın. Misafir evden gidene kadar rahat etmesini sağlayın." Onaylayan seslerle eve geri girdim ve alt kattaki hastama yöneldim. İnatçıydı ama aynı zamanda itaatkardı. Bazı yerlerde lafını esirgemezken bazı anlarda susup sessizce, ürkekçe bakıyordu. Onunla konuşurken iki farklı kadınla konuşuyor gibiydim.

Odaya girdiğimde baş ucundaki Gül'ü gördüm. Elindeki kaşıkla ona bir şeyler yedirmeye çalışıyordu ama dudaklarını birbirine bastırmış bir şekilde ona uzatılan kaşıktaki yemeğe bakıyordu. "İyileşmeniz için yemelisiniz." Yavaşça yutkundu, sanki bir şey onu engelliyormuş gibi kaskatı kesilmişti.

"Sen yukarı çık. Ben hallederim." Gül kaseyi tepsiye bırakıp odadan çıktığında Kübra bana baktı. Boyuna göre çok zayıf bir kadındı. Onu aç mı bırakıyorlardı?

"Yemeğini yemezsen güçlenip çok konuşamazsın." Kaşlarını çattığını gördüğümde yatağa yaklaştım. "Çenen büyük silah, farkında mısın?" Çenesini dikleştirdi ama bakışlarından söylediğimin hoşuna gittiğini anladım.

"Konuşmayı çok severim." Ses tonu mezarlıktaki gibiydi. Sıradan ve bilmiş. "Bende susmayı severim." diye itiraf ettim. Bir şey söylemek istiyormuş gibi baktığını gördüğümde başımı sola yasladım ve gözlerimi kıstım. Onu bir şeylere zorladığımda hırçınlaşıyordu. Tam tersi bir yol denemeliydim belki de.

"Haldun buradaydı." Yüzüne iğrenmeyle karışık korku yayıldı. "Burada iyileşene kadar misafirimsin." Gözleri kocaman açılırken dudakları şaşkınlıkla aralandı. "İzin mi verdi?"

"İzin istemedim. Burada kalacağını söyledim." Kaseyi elime aldığımda gözlerini kırpıştırıp derin soluk alıp verdi. Kendi kendine bir şey mırıldandı, yine anlayamadım.

"Sen ondan daha güçlüsün, değil mi?" Gözlerindeki umutlu ifadeyle yaramın sızladığını hissettim. Yüzümü ifadesiz tutmak için çenemi birbirine kenetleyip başımı aşağı yukarı salladım. "Ondan daha güçlüsün." diye mırıldandı.

"Hadi yemeğini ye. Sonra yukarıdaki odana gitmene yardımcı olurum." Uzattığım kaşıktaki çorbayı itiraz etmeden içtiğinde kaşlarımı çattım. Az önce Gül'den yemek istememişti. Benim uzattığım her kaşığı büyük bir iştahla midesini yuvarlarken gözlerim bir kez daha neredeyse kemikleri belirginleşmiş bedeninde gezindi.

"Neden bu kadar zayıfsın?" Çorba içmeyi keserken kirpiklerinin altından bana baktı. Cevap vermeyeceğini anladığımda çorbayı içmesine yardımcı olmaya devam ettim. Tamam. En azından yalan konuşmak konusunda kendisini durduruyordu.

Haldun Çetin bilerek kızının seni kurtarmasını sağlamış olabilir mi Karanbey? Belki de burada bırakması bile planıdır. Kübra'nın yardıma ihtiyacı varmış gibi davranması bir oyundur. Belki de bu kadının amacı buydu.

"Beni kimin öldürmek istediğini söylersen iyi anlaşacağız Kübra. Kim olduğunu söyleyecek misin?" Çorbası bittiğinde kaseyi komodine bıraktığım zaman sormuştum. Başını aşağı yukarı salladı. "Haldun mu?" Bir kez daha başını salladı. Haldun'un bir planı olsaydı kendisini ispiyonlamasını ister miydi? Hayır.

"Sana hala güvenmiyorum." Kübra gözlerini kısıp beni küçümsercesine süzdü. "Güvenseydin aptalın teki olurdun zaten. Bir iki kere gördüğüne güvenilir mi?" Cık cıkladı. Ne? "Ayrıca çorba çok lezzetliymiş. Teşekkürler."

"Aptal sensin." dedim sertçe. Tekrar beni süzdüğünde cık cıkladı. Fazla mı yumuşak davranmıştım? Bu yüzden mi şimdiki cesareti?

"Konu sen olunca çenen açılıyor. Başka biri söz konusu olduğunda da susuyorsun." Başımı eğdiğimde kafasını iyice yastığa gömdü. "Ayrıca rica ederim. Tekrar istersen söyle."

"Bir kase daha içebilir miyim?" Başımı salladım. Sesindeki ton ne isterse yapmak istememe sebep oluyordu. Bundan hoşlanmamıştım.

"Kaşlarını çatınca para kazanıyor musun?" Çatık kaşlarımı düzeltirken Kübra başını sağa yasladı. "O kadar kaşların çatık ki tek kaş oluyorsun. Karizman yerlerde. Benden söylemesi." Hayır öyle bir şey olmuyordu. Ben her halimle karizmatiktim.

Kıskanç manyak kadın.

"Vazgeçtim. Konuşma sen." dediğimde hafifçe kıkırdadı. Gözlerim yüzünde gezinirken geri çekildim. "Seni yukarı çıkaralım." Dizlerinin altına elimi koyduğumda tepki vermesine izin vermeden dikkatlice onu kucağıma aldı. Acıyla inlerken başı boynuma gizlendi ve kolları boynuma dolandı. Acısı bana bulaşmış gibi yaram sızladığında kendimi kontrol edemeden acı dolu bir soluk serbest bıraktım, başını kaldırdı.

Fark etmemiş olsun. Fark etmemiş olsun.

"Özür dilerim." Gözlerindeki samimiyet afallamama sebep oluyordu. En son kim bu kadar içten özür dilemişti hatırlamıyordum bile. "Canını yakan benim. Ne diye özür diliyorsun?" Bakışlarımı ondan ayırıp kapıya döndüm ve ilerlemeye başladım. "Mezarlıkta daha zekiydin." Cevap vermeden başını tekrar omzuma yasladı. "Konuşmayacak mısın?"

Ne olur konuş, manyak kadın. Konuş.

"Cık." dedi iç çekerek. Kollarımdaki beden kaskatıydı. Onu gerenin ne olduğunu bilmiyordum. Ne korkutuyordu? Ben mi korkutuyordum? Daha bir şey yapıp söylememiştim ki. Oturma odasına girdiğimizde onu yavaşça koltuğa bıraktım ve o an uyuyakalmış olduğunu gördüm. Başını yastığa koyarken kaşlarım kendiliğinden çatıldı.

Zihnimi dolduran tüm o soru işaretlerinden nefret ediyordum.

Günler Sonra...

Birkaç gündür evde gezen yabancıdaydı gözüm. Tek yaptığı ya balkonda oturmaktı ya da verandada. Dışarıda o kadar çok oturuyordu ki onu Haldun'a vermeden yanımda tutma fikriyle dolup taşıyordum. Bunu yapmak istesem yapardım ama bir kadını korumak için yeterince vaktim yoktu.

Babamla savaşım vardı.

Ali'nin katilleriyle intikam hesaplaşmam vardı.

Birini koruyacak vaktim ve sabrım yoktu.

"Kübra Hanım, yemek yememişsiniz yine." Bir diğer sorunumuz buydu. Yemiyordu. Ara sıra ona kızıp yemeğini yemesini söylediğim zamanlar dışında ağzına tek bir lokma koymuyordu. "Aç değilim." Yalancı.

"Yemeğini ye." dedim sertçe. Bana bakıp gözlerini kıstığında başımla tabağını işaret ettim. "İyileşmeni hızlandırır." Bu kadın yüzünden günlük kelime haznem 2-3 katına çıkmıştı. Ona laf anlatırken kullanmaya kullanmaya unuttuğum kelimeler bile artık dilime dolanmıştı.

"Tamam." Kaşığı alan elinin titrediğini gördüm. Her yemek yerken bunun olduğunu görüyordum. "Patron, Melih geldi." Kübra'nın elindeki kaşık düşerken oturduğu yerden kalktı. Bahçeye çıkmak için adımladığımda Melih'i tek başına gördüm. Başını eğip adımlarını durdurdu.

Verandayı inip son basamakta karşısında dikildim. "Onu götürmeye geldim. Haldun Çetin, rica etti." Onu. Benden. Götürmeye. Gelmiş. Gülümsedim.

Olması gereken bu Hakan. O gitmeli. Gitmezse dikkatini dağıtacak biri olacak. Odaklanman gereken intikamların varken onu koruyamazsın. Bırak götürsünler onu. O senin sorumluluğunda değil.

"Tek gelmen büyük strateji eksikliği, birkaç gün önce olduğu gibi." Çenesini dikleştirirken meydan okuyan bir bakış attı. "Kübra buna değer." Kaşlarım ağır ağır çatıldı.

Sikerler.

"O ne isterse o. Onu hiçbiriniz zorlayamazsınız." Yanımda beliren Kübra'yı fark ettiğim an afalladım. Melih'in yanına geçerken gözlerimin içine baktı. "Her şey için teşekkür ederim."

Gitmeyi mi düşünüyordu? Aptal kadın.

İkinci kez karşıma geçmişti. Aptal kadın.

"Seçim senin." Gitmek istiyorsa önünde durmak gibi bir niyetim yoktu. Sıcak bir gülüşle baktı. "Teşekkürler Hakan." Melih kaşlarını çatarak Kübra'ya döndü. Bana ismimle hitap etmesini fark etmişti. Umurumda değildi.

"Rica ederim." Kübra'dan bakışlarımı ayırıp arkamı döndüm onlara. Kapıya kadar eşlik edeceğimi düşünmemişlerdir umarım. Verandadaki koltuklara attım kendimi.

"Vazgeçtin. Neden?" Faruk karşımdaki koltuğa oturduğunda iyice arkama yaslandım. "Vazgeçtim mi?" Cık cıkladım. Melih'in bir cümlesini anımsamıştım.

'Onu hedef haline getireceksin.'

"Merak ediyorum sadece. Burada onunla kalırken arkamdan ne iş çevirdiklerini görmek, duymak istiyorum Faruk. Onun burada kalması bile onların bir amacı olduğunu gösteriyor. Hedeflerinin ne olduğunu bilmek istiyorum." Tehlikeli bir kumardı. Ortada masum olabilecek bir kadın vardı. Ama yine de bu kumarı seve seve oynamaktan çekinmeyecektim.

"Bana saldıranlar Haldun'un adamıydı. Belki bu bile ortaya çıkmasın diye benim dediğimi yapıp onun burada kalmasına izin vermişlerdir." Elimi yanağımdaki sakallara sürttüm. Gözlerim Melih'i takip eden Kübra'da gezindi. "Yine de evin içinde onu koruyacak birilerini bul. Parası neyse ver gitsin. Haldun'un planlarını anlayalım derken zarar görmesin."

"Bu kız korkuyor demedin mi? Neden korkmasına rağmen onların peşinden gitmek için bu kadar hızlı davrandı ki?" Faruk arabaya binen ikiliye baktı son kez.

"Bir Çetin olmamasına rağmen aynı aptallıkta işte." Faruk bana dönerken sırıtışını genişletti. "Ne gülüyorsun?"

"Onun aptal olmadığını biliyorsun. Gözleri fıldır fıldır etrafı gözetledi. Belki de gerçekten bir Çetin'dir ve şu an yardıma muhtaç kadın rolüne bürünmüştür. Senin kadınlara yaklaşımını baban da tüm mafyalarda pekala bilmiyor mu? Bak Faruk demişti dersin. Kübra'yı kullanıp sana ulaşacaklar."

"Kübra gitti. Bok kullanırlar." Faruk bilmiş bilmiş sırıtıp omuz silktiğinde Douglas'ın bize adımladığını gördüm. "Patron Ümit Karan yarın akşam evine çağırıyormuş seni. Telefonuna ulaşamamış." Gözlerimi kıstım. O ev benim kıyametimdi. Gitmek her zaman zorlu olurdu.

"Bak Allah'ın işine Kübra gider gitmez seninle konuşmak istiyor." Faruk oturduğu yerden ayaklandı. "Ben bunun üzerinde taze demlenmiş bir çay içerim." Elini cebine koyup uzaklaşırken güldüğünü duydum.

Piç herif.

KÜBRA

Melih'in gergin ruh hali bana da geçmişti. Arabaya bindiğimizde tek yaptığı bacaklarını sallamaktı. Bunu nadir anlarda yapardı. Onunla dönmüştüm çünkü ailemin ölmesini istemiyordum. Ailemi bilen Haldun'du. Onları hatırlamadığım için bulmam imkansızdı. Bu yüzden Haldun ne istiyorsa bir şekilde onu dinliyormuşum gibi davranmaktan başka çarem yoktu.

"Onunla sakın anlaşma yapma." Arabadan indiğimizde tek söylediği şey buydu. Onun kim olduğunu sormak istesem de Melih'in dengesiz ruh hali korkmama sebep oluyordu.

Eve değil de başka bir eve getirmişti beni. Tanımadığım ve karanlık hissettiren bu soğuk evden hoşlanmamıştım. O kimdi? Bilmiyordum. Bu eve neden geldiğimizi de...

"Sana ne vadetmek isterse istesin asla kabul etmeyeceksin." Eve yaklaştıkça gerginliği sesine yansıyordu. "Duydun mu beni?" Karşısına bakarken bir anlığına bana çevirdi bakışlarını. Gözlerindeki keskinlik beni afallatmıştı. Korkuyordu. Neden korktuğunu bilmiyordum ama korkuyordu işte.

"Beni geriyorsun." diye fısıldadığımda bakışlarını tekrar karşısına çevirdi. Evin içerisine girerken adımlarının yönünü sağa yönlendirdi. Buraya daha önce gelmiş gibi bir hali vardı. Büyük bir odaya girerken sola çekilip durdu. Peşinden girdiğimde sırasıyla Haldun ve Ümit'i gördüm. Bekir'se camın önünde öfkeyle volta atıp duruyordu.

"Kübra Çetin." Ümit Karan oturduğu yerden kalkıp kollarını açtı ve algılamama izin vermeden omzuma sardı kolunu. Sırtımdaki ağrı büyürken geri çekildi. "Oğlumun hayatını kurtaran gizemli Çetin." Bakışlarımı Haldun'a çevirdiğimde çenesini dikleştirip ters ters baktı Ümit Karan'a.

Ne oluyordu burada?

"Otur yemek yiyelim." Ümit elini benden çekip sandalyeyi işaret ettiğinde sorgulamadan gidip oturdum. Bu adamlar sorgulandığında egoları devreye girerdi, dedikleri olana kadar diledikleri her şeyi yaparlardı. Sorgulamam acı getirirdi ve birkaç gündür çektiğim acıya bir yenisinin eklenmesini istemiyordum.

"Şimdi Haldun benden sır saklamaz diyordum. Gözümün önünde seni sakladığını öğrendim." Haldun'a döndüğümde hoşnutsuz bir ifadeyle Bekir'e döndüğünü gördüm. "Cezanı sonra düşüneceğim. Ama önce-" Bakışları beni buldu. "Tek parçasın. Oğlum sana iyi bakmış gibi görünüyor."

"Oğlunuz yüzünden vuruldum. Tabi ki iyi bakacaktı." Sus. Sus. Sus.

Sakinleş Kübra. Sakinleş. Çenene hakim ol ve sessizce onu dinle.

Ümit Karan kahkaha attı ve arkasına yaslandı. Keyifli ifadesi kalbimin hızlanmasına sebep oldu. Hakan'ın gri gözlerinin aynısı bu adamın gözlerindeydi. Ama bu adam ondan daha ürkütücüydü. Gözlerindeki ifade bile nefesimi kesiyor, korkuyla titremememi sağlıyordu.

Ümit Karan, şeytanın ta kendisiydi.

"Oğlum her onun yüzünden vurulana bu şekilde bakmaz Kübra." Öne eğildi. "Evine hiç götürmez." Hastane gibi döşenen o odayı anımsadım. Adam kimseyi götürmediği minik bir hastane kurmuş olamazdı ya. "Neden seni götürdüğünü düşünüp durdum."

"Oğlunuzun psikolojisi bozuk gibi. Tedavi falan edin bence." Kaşları havalandığında Haldun'un boğazını temizlediğini duydum. "Öyle demek istemedi." diye araya girdi. "Gelinimle konuşurken araya girme Haldun." Neyi? Kaşlarım çatılırken oturduğum yerde sırtımı dikleştirdim.

"Hoşuna gitmedi demek. Düşünceni söyle!" Konuşmadan başımı eğdim. Ben bu hayattan kurtulmak istiyordum. Ailemi bulmak ve defolmak istiyordum. Bu hayata bir ömür boyu katlanamazdım. "Konuş!" Bağırışıyla irkildim.

"Onu korkutma!" Bekir'in öfkeli sesiyle bakışlarımı ona çevirdim. "Bekir! Sus." Haldun'un uyarısıyla Bekir güldü. "Onu o piçle evlendirmenize izin vermeyeceğim, baba."

"Oğluma bir daha hakaret etme evlat. Sonun iyi olmaz." Ümit'in sesindeki tınıyla Bekir geri çekilip arkasını döndü. Ümit bana döndüğünde "Ben sizin gelininiz falan değilim, olmayacağım da." dedim. Oturduğum yerden kalktığımda Ümit Karan kaşlarını çattı. "Oğlunuz yaralıyım diye evine aldığı için koynuna girmem." O kadar sinirlenmiştim ki ellerim titremeye başladı. Bu dünyadan kurtulmalıydım. Ömür boyu bu dünyadan biriyle evlenip hapsolamazdım.

"Otur." dedi sakince. Başımı sağa sola salladım. Yaşlı bunak herif.

Arkamı döndüğümde ardımdan bir hareketlenme hissettim. Melih'in kaşlarını çatarak bana adımladı. Belimden tutup arkasına alırken önüme geçti. Omzundan baktığımda Ümit Karan'ın adamlarından ikisinin silah çekmiş olduğunu gördüm. Melih'in önünde Bekir vardı ve çenesini dikleştirmişti.

"Onu istemediği bir şeye zorlayamazsınız." Ortam gergin olmasa kahkaha atabilirdim. 14 yıldır bu evde istemediğim bir hayata zorlanmıyor muydum acaba?

"Melih, Kübra'yı eve götür." Bekir'in emiriyle Melih bana döndü, Melih ilk kez Bekir'in emrini yerine getiriyordu. Bunun anlamı ortalık gerçekten karışacaktı. "Bekir!" Haldun bağırdığında babasına döndü.

"Onu o herife vermeyeceğim baba." Melih odanın kapısını açıp benimle koridorda ilerlemeye başladı.

"Kübra Çetin. Onların elinde hapsolmuşken ben sana özgürlüğün karşılığında iş teklif ediyorum." Melih durmamı engellemek için belimdeki kolunu sıkılaştırdı ve adımlarını hızlandırdı. "Onu dinleme. Sakın dinleme." dedi fısıltıyı andıran ses tonuyla.

"Aileni istiyor musun?" Aniden adımlarım durdu. "Sana aileni getireceğim desem, dediklerimi yapar mısın?" Aileme dönmek benim en büyük amacımdı. Özgürlüğüm ve ailem benim bu hayattaki tek arzumdu. Kalp atışlarım hızlandı. Onun dediğini yaparsam bana bunları verebilir miydi?

Omzumun gerisinden adama baktığımda kaşlarını kaldırdı. Onunla anlaşmak şeytanla anlaşmak gibiydi, hissedebiliyordum. Ama o evden kurtulamamak da aileme ulaşamamak da sabrımı zorluyordu. Dayanacak gücüm kalmamıştı.

"Yapma Rus Kızı." diye homurdandı. Sanki zihnimi okuyormuş gibiydi. Neyi yapmayacaktım ki? Her günüm cezalarla esir geçmişken neyi yapmayacaktım?

"Ne yapmamı istiyorsun?" Melih'in eli aniden uzaklaştığında öfkeli bir homurdanış göğsünden yükseldi. Aldığım karar yanlıştı, bana amacım için tek sonuçtu, doğruydu. Yüzündeki ifade bunu yaptığım için nefret doluydu.

"İçeri gel, yemekte konuşalım detayları." Adama adımladığımda Melih gelmedi peşimden, odaya girip masaya oturduğumda Bekir odadan çıktı. Ümit Karan masaya oturduğunda Haldun başını eğdi ve bir daha bana baktı.

Yanlış değildi.

Aileme ulaşmak için yapabileceğim en doğru hamlemdi.

Bu esaretten kurtulmam için son hamlemdi.

Yanlış değildi.

Hayır. Hiç yanlış değildi.

🖤

Bölüm sonu sohbet başlığımız olsun. Bölüm hakkında düşünceleriniz neler?

 

Bölüm sonrasında hikayeler de ve Tiktok videolarındayım. Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Beğenmeden geçmeyin bebitolar ♡

 

Bölüm : 30.11.2024 22:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...