

🎵 Finale siz şarkı bırakmak ister misiniz? Sizin vedanız olur🎵
Selamlar
Artık sondayız. O kadar duygusal bir serüvendi ki benim için umarım okurken benimle bu serüvene bayılmışsınızdır.
Final olduktan sonra ne olacağıyla ilgili çok fazla soru alıyorum. Çok fazla konuşmadan final sonrası yazacağım. Sadece teşekkür edeceğim.
Onları benimle beraber kabullendiğiniz için tekrar tekrar teşekkür ederim.
İyi ki varsınız <3
Keyifli Okumalar <3
🖤
30. BÖLÜM - SON
HAKAN
“Bir zamanlar kırık bir kafes varmış ve içine iki kuş hapsedilmiş. Biri kafese hükmetmeyi tercih ederken diğeri, kafesin kapılarını zorlayıp kırmaya çalışmış. Başardığı ilk anda hapsedilmeye alışmış olan siyah kuşu yanında götürmek istemiş. Yapamamış. Kafesin içinde özgürce yaşadığını düşünecek kadar beyni yıkanmış olduğu için onu bırakıp kafesten çıkıp gitmiş.
Siyah kuş onun yokluğunu fark ettiğinde geriye yalnızca pembe dökülmüş tüyleri bulmuş. Onu kaybettiğini düşünmüş. Asıl özgürlüğünün bu kafesin içindeki o pembe kuş olduğunu geç anlamış. Kafesin kırık kapısına rağmen çıkıp gidememiş. Çünkü onun geri dönmesini beklerken hapsolmak, binlerce özgürlüğe bedelmiş.
Gelmemiş. O zaman o kafesi yalnız başına yerle bir etmesi gerektiğini anlamış. Kırık kafesten çıksa da kanatlarını çırpamadığı için yere doğru düşmüş. Öleceğini düşündüğü anda pembe kuş görünmüş. Onu kurtarmış ve sonsuza kadar özgürce yaşamışlar.”
Kağıdı indirdim. Valeria merakla bakıyordu.
“Pembe kuş benim değil mi? Yani son anda kurtaran falan.” Kahkahası çınlarken başını salladı. Yazdığı satırlar bizi anlatıyordu. Son zamanlarda yazı yazmaya merak sarmıştı ve yeni eve geldiğimizden beri okuduğundan çok yazar olmuştu.
“Pembe prensesim.” Kahkahasını keserek yanağımı öptü. Elleri omuzumda gezindi.
“Siyah olan da ben olurum. Yeter ki sen iste.” Siyahın bana ithafen yazmış olduğunu biliyordum. Kafesten ilk ayrılan oydu ve sevgisi beni kurtarmıştı. Ona özgürlüğünü vermek için ailesini ararken biz birbirimize özgürlük olmuştuk.
“Niye bizi hayvana benzetiyorsun ki?” Kağıda bir kez daha baktım. “Hayvan olmak istemiyorum.”
“Huysuzlanma yine. Sana sürprizimi söylemeyeceğim bak.” Evimize geleli günler, haftalar oluyordu. Kendimize göre odaları ve bahçeyi düzenlemiştik. Burası sıcacık bir ev gibi hissettiriyordu.
Şöminenin karşısında iki teklik koltuk vardı. Biri ona biri banaydı. Şu an birinde oturuyordum ve o da her zamanki kucağımdaydı. Oda koltuklarla çevrili olmasına rağmen en sevdiği yeri buydu.
Odanın geri kalanı mavi beyaz tonlarında döşenmiş az eşyayla eski yaşadığımız evden çok uzaktı. Sadece şöminenin üzerinde Efe’nin, benim ve Valeria’nın çerçeveleri sıralanmıştı. Bunun dışında duvarlar bir iki tabloyla süslenmişti.
Ev ferahtı ve her oda bir öncekinden daha aydınlık duruyordu.
“Ne sürprizi?” dedim merakla.
“Söylemem.” Kucağımdan kalkıp diğer elimdeki kâğıdı aldı. Odadaki koyu mavi tonlarındaki iki kişilik koltuğun ortasına oturdu. “Efe uyansın önce.”
“Sürprizi bana mı Efe’ye mi yapıyorsun?”
“Sana yapacağım.” O zaman o veledin uyanmasına gerek yoktu. Sürprizimi bana şimdi vermesi gerekiyordu. Koltuğumdan kalkıp ona doğru yürümeye başladım.
“Olduğun yerde kal. O bakışı sil hemen.” Onu umursamadan önündeki sehpaya oturup öne eğildim. Bakışlarındaki heyecan onun üzerindeki etkimdendi.
“Sürprizimi söyle o zaman.” Elimi bacağından yukarı kaydırdığımda gözleri büyüdü ve dudakları aralandı. “Söz duracağım.”
“Olmaz. Ben meraklı biri olduğumda söylenip duruyorsun. Hangi ara bu şekilde meraklı biri oldun sen?” Belini sarıp tişörtünün içinden sırtına doğru kaydırdım elimi.
“Üzüm üzüme baka baka kararır derler. Benim meraklı biri olmama neden oldun. Seninle yatıp kalktıkça huyum suyum değişti.” Kalçalarından tutup onu kaldırdım ve oturduğu yere oturup kucağıma yerleşmesine neden oldum.
“Sürprizim ne?” dedim bir kez daha. Kalçasını kaydırıp göğüslerimizi birleştirdi ve gömleğimin yakasıyla oynamaya başladı.
“Bilmem. Sürprizim ne?” Yakalarımdan tutup sırtımı koltuğun arkasından ayırırken bacaklarını belimin etrafına doladı. “Hatırlamak için teşvike ihtiyacım var.” Sinsi kadın.
“Burada mı?” Omuz silkip kollarını boynuma doladı.
“Hafızamı kaybettim Kocam Bey.” Benimle konuşurken o kadar neşeli davranıyordu ki sanki aylar öncesinde yaşanmış ne varsa gerçek değilmiş gibi hissettiriyordu.
Valeria’yla uyandığım her sabah bana hafıza kaybı yaşatıyordu. Yalnız hatırladığım güzel anlar ve onun varlığıyla kutsanmış o sevgi dolu anılarımdı. Onun olmadığı her anım, kötü bir kabustan öteye gidememişti.
Ben artık karımla buradaydım. Yeni evimiz, hayatımız, başlangıcımız…
O benimleydi; gülüşüyle, aniden yaptığı tüm o sakarlıklarıyla, yaralarımı hissediyormuşçasına sıkıca sarılışlarıyla…
“Daldın.” Alnımdaki saçları geriye yaslarken dikkatle inceliyordu yüzümü. “Bir şey mi oldu?” Avucunu nazikçe yanağımda gezdirdi. Yeni hayatımıza başladığımız ilk günden beri Valeria da benim gibi yalnızca bu ana odaklanmıştı. Birbirimizden başka gülüp eğlendiğimiz Efe vardı ve yeni komşularımız.
Valeria o kadar çok konuşkan ve herkesle iletişim halindeydi ki geride kalıp onun bu halini seyrederken buluyordum kendimi. Onun özgürce kanat çırpışı daima görmeyi istediğimdi. Çekinmeden, korkmadan, canı istediği için birleriyle konuşabildiği için bundan delicesine memnundum.
Yalnızca değişen onun hayatı değildi. Benimki de değişmiş yeni arkadaşlar edinmiştim. Yan komşumuz emekli polisti ve nedense beni çok sevmişti. Beni…Eski eli kanlı mafya lideri olan Karanbey’i. İroni budur ki bende onun sohbetini sevmiştim. Yani önceki hayatlarımızdaki kimliklerimizi saymazsak iyi dost olabilirdik.
Tek bir sorun vardı. Adam Gerardo’dan bile büyüktü. 45 falandı. Dört çocuğu vardı ve mangal yapıp sohbet etmeye bayılırdı. Her cumartesi bu mangala bir komşu davetli olurdu. Çoğu zaman her hafta mutlaka davetli olan o kişi olmayı bir şekilde başarmıştım.
Muhtemelen benim kim olduğumu bilse kıçıma tekmeyi vururdu.
“Sürprizimi söyle.” Dedim bir kez daha. Yanağıma dudağını değdirdi. “Arka bahçeye havuz yaptırmalıydım. Seni suya batırıp konuşturabilirdim.” Geri çekilip omzuma vurdu. “Şakaydı.”
“Havuz olmaması iyi oldu Hakan. Boğulmak istemem.” Dedi gözlerini kısarken.
“Şaka dedim.” Onu öpmek için dudaklarımı onunkilere yaklaştırdığımda geri çekildi.
“Şakasına şuradaki odunları kullanma fikrimi dile getirmeli miyim?” Getirmesini isterdim. Eğlenceli olabilirlerdi. “Yüzündeki gülüşe bak.”
“Gülmüyorum.” Dedim sırıtarak.
“Sen iflah olmaz bir manyaksın.” Valeria yanaklarımı avuçlayıp başımı geriye yasladı. Gülüşüm küçülürken bakışlarım ağır ağır bana yaklaştırdığı yüzünde gezinmeye başladı.
“Önce beni öp. Sonra azarlamaya devam edebilirsin.” Ellerimden biri tişörtünün altından kürek kemiğine kadar çıplak teninde gezinmeye başlarken diğeri kalçasına kaydı.
“Havuz güzel fikirmiş.” Dedi burunlarımızı birbirine sürerken. “Ama ikimiz içinde olacaksak ve muhtemelen kıyafetsiz olmalıyız. Boğulma kısmından hoşlanmadım.”
“Üzgünüm. Şimdi beni öp artık.”
“Emir yağdırmayı seviyorsun.” Dudaklarını dudaklarıma sürse de geri çekildi. “Bu halini seviyorum.” Sesi kısılmış bakışlarındaki neşenin yerini arzu dolu bir ifade almıştı. Kalçasını kasıklarıma bastırıp sırtındaki elimi teninden ayırdım.
“Emir falan yeter.” Sırtını koltuğa yaslarken şaşkınlık dolu bir ses çıkarttı. Bu kadardı. Dudaklarımızı birleştirdiğim zaman, yüzümdeki ellerini başının üzerinde bileklerini tutarak sabitledim.
Göğüs kafesime gümbürdeyerek çarpan kalbimin yegâne sahibiydi.
Öpücüğün yerini ihtiyaç aldığında bileklerini serbest bırakıp belini sabitleyerek kendimi ona bastırdım. “Sürpriz uğruna aklımı bulandırmaya utanmıyor musun?” Geri çekildiğimde nefes nefeseydi ve dudaklarında sinsi bir gülüş belirmişti.
“Belki de sürprizim budur.” Bacaklarını bir kez daha belimin üzerine kenetleyip ellerini omzuma yasladı.
“Yalancısın.” Çenesini ısırdım. “Yalancısın ama yine de sana aşığım.” Öpücüklerim boynuna ilerlerken dudaklarını birbirine bastırdı ve iç çekti. Elini gömleğimin düğmelerine kaydırdı.
“Soyunursan ben de aşk itirafı yapabilirim.” Dedi bir düğmeyi daha açarken. Son düğmeye ulaştığımda Efe’nin ağlama sesi kulaklarıma ulaştı.
Sahi ben bu çocuğu yeğenlikten reddetmeyecek miydim?
“Kalk bakalım.” Onun üzerinden kalktığımda Valeria üzerini düzeltip üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Gömleğimi tekrar iliklemeye başladım.
Ben tez vakitte bu çocuğu reddedecektim. Bana muhalefet olmak için vardı. Babası kılıklı.
İstemsizce gülümsedim. Ali’yi düşünmek hala can sıkıcı olsa da onu Efe’yle bağlama fikrine alıştığımı söylemeliydim. Yani bana ihanet etmeyen ve daima güzel anılarımızın olduğunu varsaydığım o Ali’nin oğluydu. Hayal kırıklığına uğratan ve beni öldürmek isteyen o adam değildi babası.
En azından zihnimi de Efe’yi de bu şekilde ikna ediyordum. Efe daha bunu anlamasa da büyüdüğünde asla Ali’nin yaptıklarını bilmeyecekti. Annesinin ölümünü ve yaşadıklarını da.
Karanbey yalanlardan hoşlanmazdı. Daima kendime tekrarladığım şey buydu. Ama Efe’nin gerçeklerle yüzleşmesi ona bir şey katmayacaktı.
Ali’nin annesine yaşattıklarını bilmesine gerek yoktu.
Annesinin ve Ali’nin bana karşı ihanetlerini de bilmesine gerek yok.
Onu yalanlarla büyütmek istemiyordum. Ama gerçeklerin bu kısmını da onun hayatına iyi anlamda hiçbir şey katmayacaktı. O zaman niye hayatını mahvetmeliydim ki?
O anne ve babasının onu çok sevdiğini düşünerek büyüyecekti. Buna karar vermiştik Valeria’yla. Bizde ailesi bir kazada ölünce onu kanatlarımız altına almış olarak görünecektik.
İntikam yok.
İhanet yok.
Geçmiş sırlar yok.
Sadece sevgiye inanacaktı. O kanlı karanlık tahtı da onun yıkımını da asla öğrenmeyecekti.
Tabi tüm bunlar için daha çok küçüktü. Büyüdükçe zamanın yalanımızı gizlemesini umut etmekten başka çaremiz yoktu.
Efe, benim yaşadığım ve düşündüğüm onca hayal kırıklığının birini bile yaşamayacaktı. Buna iznim yoktu.
“Düşeceksin.” Valeria onu son basamakta yere bıraktığında Efe paytak adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Yüzü ağlamaktan kızarmış, dudakları sarkmıştı. Koltuktan kalkıp dizimi yere yasladığımda eğildim ve kollarını boynuma sardı.
“Babası kılıklı niye ağlıyorsun?” Onun sırtını okşarken yere oturdum ve sırtımı koltuğa yasladım. Dizlerimi kendime çektim. Onun karnımın üzerine oturmasını sağlayarak sırtını bacaklarıma yasladım. Baş parmağımı yanağındaki yaşlara sürdüm.
Artık onun derdini anlatmasını diliyordum. Basit kelimeler dışında konuşma aşamasına daha geçememişti. Va Va demeye devamdı. Gündelik kelimeler dışında pek bir ilerleme kaydedememiştik.
Neredeyse iki yaşına girecekti ve ben onu ikna etmekte zorlanıyordum.
“Anlaşmamız neydi? Böyle anlaşmamıştık.” Dedim yanağını okşarken. Ne saçmalıyorsun, der gibi bakıyordu. “Zaman ileriye aksa da konuşup kendi şartlarını söyleyebilsen.” Gülümsedim. “Söz anlaşmalarını yakından onaylayacağım.”
“Başladın yine.” Valeria, ezilmiş muzu tabakta getirdi. “Şunu verir misin? Bo ve Zenas’a bakacağım.” Manyak, Faruk’a o kadar çok alışmıştı ki onunla kalmıştı. Buraya getirdiğimizde etrafta koşuşturup onu aramış durmuştu. Başta onları ayırmamak istesek de Zenas ve Bo ben gidince peşime takılmışlardı. Manyak’ta Faruk’la kalmıştı.
“Bazen nerede yanlış yaptığımı düşünüyorum.” Efe’nin ağzına püreyi kaşıkla vermeye başladım. “Her şeyi doğru yapmaya çalışınca illaki yanlışlar çıkıyor. Sanırım artık her şeyin sonuna kadar doğru olmasının imkânsız olduğunu kabul etmeliyim.” Efe kesinlikle neden bahsettiğimi anlamıyordu. Püresini yemek ona daha cazip geliyordu.
“Senin için her şeyi doğru yapacağız ama. Bunu anlaşmanın maddelerine şimdiden ekleyebiliriz.” Çarpık bir gülüş attı. “Anlaşmaları sende seviyorsun kabul et.” Göz kırptığımda taklidimi yaparak gözlerini kapatıp açtı.
“Daha gözlerini kırpamıyorsun. Reflekslerin Faruk’tan halice.” Bir kaşık daha yediğinde ağlamaklı ifadeden tamamen sıyrıldı.
“Şunu bitir de hızlıca sürprizime gidelim. Va Va’n biraz heyecanlı görünüyor.”
“Va Va.” Dedi tekrarlarken. O sıra Valeria içeri girip sürgülü camı kapattı.
“Benim hakkımda mı konuşuyorsunuz?” Biten püre kasesini sehpaya bırakıp omuz silktim.
“Efe arkandan atıp tuttu. Merak etme kızdım ona. Sürprizi merak etmiş.” Valeria elini beline yasladığında bakışlarım ağır ağır bedeninde gezinmeye başladı. Ne olurdu bu velet birkaç saat geç uyansaydı?
“Hazırlanalım, çıkalım o zaman.” Ellerini uzatıp Efe’yi kucağımdan aldı. “Hadi giyinelim. Sana papyonlu takımını mı giydirsek?” Kendi kendine konuşarak gitti. Sürprizini merak ederken bahçede koşuşturan Bo ve Zenas’a kaydı gözlerim.
Acaba inatçı çay kafalı ne durumdaydı?
Telefonumu sehpadan alıp Faruk’u aradım. Tabi ki yine açmadı. Başımı sağa sola sallayarak Ferhat’ın numarasını çevirdim. Bu onun gizli hattı olduğu için mafya işlerinden bağımsız numarasıydı. Üçüncü çalışta açtı.
“Yılmaz?”
“Gidince senden kurtulurum sandım. Her hafta beni arayıp duruyorsun.” Sesinde onu aramamdan memnun olduğunu duysam da sözleri tam tersini yansıtıyordu. “Bıraktın şu herifi de başıma.”
“Ne yaptı yine?”
“Geçen haftadan sonra neler olmadı ki. Burhan’a sıktı. Kardeşiyle yan yana gördüğü davette yaptı bunu. İyi haber, bu seferki davette üst düzey yönetici ve sivil polisler vardı.” Bunun nesi iyi haberdi?
“Dalga mı geçiyorsun?”
“Hayır. İyi haber bu. Çünkü iki üç gün onun nezarette kalması kafamı dinlememe neden oldu. Burhan’a da bol bol uyku ilacıyla tedavi yöntemi denedik.” Sesindeki bıkkınlığın nedeni kardeşlerimizdi.
“Faruk nerede şimdi?”
“Burhan şikayetçi olmadı. Bir de bazı araya iyi dostlar girince sicile bile işlenmeden dava düştü. Kardeşime bir daha sıkarsa muhtemelen uzun kalmasını sağlayacağım. Akıl sağlığım için ikisinin de sessiz olmasına ihtiyacım var.” Gülmeye başladım. Onun bunlarla uğraşıyor olması bana o kadar uzakmış gibi geliyordu ki aylar önce uğraştıklarım yaşanmamış hissettiriyordu.
“Sana burada bir ev bulayım. İşi bırak gel. Ben bakarım sana.” Kahkaha attığını duydum.
“Beni şaşırtıyorsun sürekli.” Dedi kahkahaları arasında. “Emekli olmak yaşlılar için Hakan. Ben daha gencim.” Piç.
“Umarım seni usandırırlar.”
“İyi dileklerin için teşekkürler. Umarım sende sandalyende oturur komşularında mangal falan yapan yaşlı bir adam gibi yaşarsın.” Telefonu suratına kapatıp gülmeye devam ettim. Haksız sayılmazdı. Komşularımla mangal yapmak dışında bir işim yoktu ve bu biraz beni boğan bir şeydi.
Yıllarca bir amaç uğruna çabalamıştım ve şimdi tek yaptığım boş sohbetler ve komşuculuk oyunuydu. Bir uğraş bulmazsam sıkıntıdan patlayacaktım. Bankamdaki para, çalışmaya ihtiyacımın olmadığını gösterse de benim bir işe ihtiyacım vardı. Evde oturmak bana göre değildi.
“Hakan?” Valeria’nın seslenişiyle oturduğum yerden kalktım. “Hazırlan.”
“Efe papyon takacaksa ciddi bir sürpriz mi? Ona göre giyineceğim.” Dedim merdivene yönelirken. Onaylayan bir sürü cümle sıraladı. Sürprizi ne kadar çabuk öğrenirsem o kadar hızlı rahatlayacaktım.
“Bu son sürpriz.” Dedim son basamakta.
“Söz veriyorum bu sefer son.” Ona tabi ki inanmıyordum. Sürprizleri bitmezdi.
VALERİA
“Hakan?” Bileğimdeki saate bakarken seslenmiştim. İyice prensese dönmüş beni bekletiyordu. “Senin sürprizini Efe’ye göstereceğim. İn artık.” Hakan bileğindeki kol saatlerini düzeltirken basamakları birer birer inmeye başladı.
Enfes görünüyordu.
Kocan yemek mi Val?
Yine koyu tonlarda giydiği takımının aksine gömleği beyazdı. İki düğmesini açık bırakmış bağlanmamış kravatıyla serseri gibi duruyordu. Buna bayılmıştım.
“Kravat yok.” Tek kaşını kaldırdı ve kravatı bağlamadan çekip çıkarttı. Onun gömleğin içindeki o haline bayılıyor olsam da başkalarının onu görmesini istemiyordum. Bu yüzden ceket iyi bir fikirdi.
Biraz kıskançsın diye yorumladım Val.
“Güzel görünüyorsun.” Bakışları bedenimde cüretkarca gezinirken dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı. “Bu elbiseyi ne zaman aldın?” Elimi tutup etrafımda dönmemi sağladı. Tekrar yüz yüze geldiğimizde elleri belime kayıp dudaklarını boynuma değdirdi.
“Bu kıyafeti sevdim.” Elini aşağı kaydırıp bu sefer şakağıma dedirdi dudağını. “Akşam ben çıkartmak istiyorum.” Pembe ve siyah renk geçişlerinden oluşan taşlı bir elbiseydi. Dizimin beşparmak yukarısına kadar uzanmış, dar kesimli bu elbiseyi onun için almıştım zaten.
“Çıkartmazsan hatırım kalır.” Yanağını öpüp onun sıcaklığından kurtuldum. Onunlayken mıknatısmış gibi sürekli ona çekiliyordum ve bu adil değildi. Aklımı bulandırıp tüketiyordu.
Hoşuna gidiyor Val. Kabul et.
“Efe’yi alır mısın?” Efe içeri koşuşturmuş ayakkabılarına sırıtıp duruyordu. Tam bir ayakkabı manyağıydı.
Hakan eğilip onu kucağında aldığında Efe çığlığı bastı. Hakan kaşlarını çatıp ona baktığında başını onun boynuna gizleyip sustu. “Küsmek yok. Ben sen çığlık atınca küsüyor musun?” Efe’yi zıplatıp yüzünü boynundan çekti ve yanağını öptü.
“Hadi gidelim.” Dedim barıştıklarını görünce. “Çok yürümeyeceğiz zaten.” Kapıyı açıp geçmelerini bekledim ve kapıyı kilitledim. Onlar önde ben arkada yürürken Efe amcasının omzundan bana gülücükler fırlatıyordu.
“Sola döneceğiz.” Hakan durdu.
“Önüme geç. Seni izleyebilirim.”
“Yolu göstermemi istiyorsun sanırım.” Başını salladı, birkaç adım önüne geçtiğimde ıslık çaldı.
“Sürprizi boş verip eve dönelim karım.” Onu umursamadan adımlarımı hızlandırdım. Dudaklarımdaki aptal gülüşün asıl nedeniydi.
“Sürprizim için heyecanını kaybettiğini görüyorum. Kırılmak üzereyim.” Dedim yalancı bir kırgınlıkla.
“Heyecanımı başka yönlere çekiyorsan suçlusu sensin.” Kahkaha attım.
“Efe’yi bana ver ve gözlerini kapat.” Arkama döndüm. Efe’yi yere indirdiğinde bir elimle Efe’nin elini diğeriyle Hakan’ın elini tuttum. “Gözler kocam.”
“Bu benim lafım.” Gözlerini kapattı. “Şu gözlerim kapalıyken benim lafımla aklımı başka yönlere çektin. Yine suçlu sensin.” Onun kendi kendine konuşmasını umursamadan yürümeye devam ettim.
Evde sıkılıyordu. Bunu bana söylememişti ama görebiliyordum. Normal bir hayatta bir uğraşı yoktu ve Hakan’ın oturup ömrü boyunca bankadaki sıfırları bol parasını yemesini bekleyemiyordum.
O amaçsız yaşayamayan biriydi.
Ona amaç vermek de benim görevimdi. Tehlikeli ve kan dolu bir amaç bulmak hiç zor olmamıştı.
“Gözlerini açabilirsin.” Elini bırakıp ona döndüğümde gözleri aralandı ve çapkın gülüşü küçülerek bakakaldı. Bakışları tabeladaki yazıda gezinirken dudakları şaşkınlıkla aralandı.
“Val-” Sesi kısıldı ve gözlerini kırpıştırdı birkaç kere. “Bunu yapmadın.” İki adımla sürprizime yaklaştı. Gözlerim onun heyecanıyla mutluluktan yaşarırken o şaşkınlıkla her şeyi özümsemeye çalışıyordu.
“Yani sitenin içindeki restoranın boşaldığını duyunca aklıma sen geldin.” Önündeki iki katlı yapıdaki bakışları, benimkileri buldu. Ali’ye verdiği hayallerinden biriydi ve almasının zamanı gelmişti.
Ondan alınanların tamamını geri alamazdım. Buna gücüm yetmezdi. Ama hayallerinden bazılarını gerçekleştirerek ona bir amaç verebilirdim. İntikamın ana merkezde olduğu bir amacın aksine bu onu tüketmezdi.
“Faruk bana dedi ki senin köpeklerinin adı aslında hayalini kurduğun bir restoran isminden geliyormuş. Zebo. Bu yüzden adını Zebo’nun Kafesi yaptım. Kafes kısmından emin değilim. Tabi değiştirebilirsin.” Kafes onun hapsedildiği o karanlıktı ve bu restoran kurtuluşuydu.
“Tüm bunları nasıl…Ne zaman?” Kelimeleri karmakarışıktı ve sürprizimin onu tam da istediğim gibi şaşırtmasından memnundum.
“Eriğini ye bağını sorma.” Göz kırptığımda bakışları tekrar restorana kaydı. Elini dudaklarına sürdü. Tabeladan yansıyan ışıkla gözlerinin en az benimkiler gibi sulandığını görebiliyordum.
“Bunu beklemiyordum.” Diyebildi sonunda. Bakışları beni bulduğunda kollarımdan birini ona uzattım. “Tüm bunlar-” Belimi sarıp yüzünü boyun girintime gizledi. “Valeria’m. Benim kelimelerimi tükettin.” Güldüm.
“Sürprizlerden hoşlanmazsın. Bunu sevdiğini varsayacağım.”
“Buna bayıldım.” Geri çekildi. Bakışlarındaki yoğunluk sesine de yansımıştı. Karşımda yıllar önce bu hayali elinden alınan ve kendini başkası için kafese kapatan o gençliğini görür gibi oldum. Ali’nin ona ait olan her şeyi almasına rağmen kabullenmekten başka çaresi olmamıştı.
Şimdi istediği o restoran onundu.
Ali’nin gölgesi olmadan kendine ait hayaliydi.
“Seni o kadar çok seviyorum ki.” Dudaklarımızı birleştirdiğinde olduğumuz yer yine anlam kaybetti. O ve ben. Yalnızca ikimiz birbirimize yeterdik.
Dudaklarımız ayrıldığında gözlerimi kıstım. “Ne zaman karşılık olarak sana seni sevdiğimi söylemek istesem dudakların engel oluyor.”
“Söylemesen de olur. Ben gözlerinde görüyorum.” Yanağımı öpüp tekrar baktı restorana. Titrek bir soluk alırken suratını buruşturup gökyüzüne baktı.
“Asla.” Yanağımdan süzülen yaşları hızla sildim. “Ağlarsan restoranını yakarım. Mutluyuz ve gülüyoruz.” Hakan bana dönmeden sildi yanağındakileri.
“Ağlayan sensin. Ben yeni restoranıma bakıyorum.”
“Yalancı.” Efe elimi çekiştirdiğinde boştaki elimi Hakan’a uzattım.
“Hadi içeriyi kontrol et. Bakalım istemediğin bir şey var mı?”
“Asla.” Dedi elimi tutarken. Elimin hemen üzerine dudaklarını değdirdi. “Senin elinin değdiği her şeyi istiyorum.”
Adımlarını bana uyumlandırırken restoranın masalarla çevrili bahçesine girdik. Açık alan gibi camlarla örtülü olan ama manzarayı kesmeyen bir alanı da vardı. Tabi en güzel yeri içerisiydi. Sıcacık ve samimiydi.
“Ne düşünüyorsun?” dedim tıklım tıklım dolu mekânı gösterirken. “Devren satıldı. Hala işletme ekiple devam ediyor. Yani yeniliklere kadar ayakta-”
“Satıldı mı dedin?” Bana baktığında göz kırptım. “Çoktan aldın mı?” Karının parası var. Tabi ki satın aldım.
“Bunlar önemsiz detaylar. Hadi yemek yiyelim.” Hakan şaşkınca etrafına bakarken sitedeki tanıdık simalara gülümseyerek başımı salladım. “Komşularımız da gelmiş.”
“Sen inanılmazsın.” Şaşkınlığı tamamen dağılmış dudaklarında kocaman gülüş belirmişti. “Val, öyle bir anda çıktın ki.” Başını sağa sola salladı. Söyleyecek onlarca sözü varmış gibi bakakaldı. Gerek yoktu.
“Bence artık konuşmayalım ve tadını çıkartalım. Hem sonrasında komşularımız muhtemelen seni tebrik etmeye gelecekler. Vaktimiz varken yemek yemeliyiz.” Yanağını öptüm. Efe elimi çekiştiriyordu. Bakışları amcası gibi şaşkınca etrafı seyrediyordu.
“Efe de sevdi burayı.” Hakan eğilip onu kucağına aldığında bir elini belime yasladı.
“Masamız hangisi?” Boş olan üç masadan birine yöneldim. Cam kenarıydı ve bahçedeki aydınlatmalarla görünen o ufak süs havuzunun tam karşısı sayılırdı.
Sandalyelere yerleşirken Efe’yi bebek sandalyesiyle kendi yanına oturttu. “Kuzu gibi açım.” Dedi Hakan. Ceketini çıkartırken hareketleri yavaşladı.
“Kuzu gibi mi dedin?” Kulağa yanlış geliyordu. Tabi doğrusunu hatırlayamadığımdan doğru da olabilirdi.
Efe ikimizin sessizliğinden faydalanarak gülmeye başladı. Ne zaman sessizlik olsa komik bir espri duymuş gibi şirinlik yapmaya bayılırdı.
“Kurt gibi açım dedim.” Gözlerini kıstı. “Kuzu diyen sensin.”
“Türkçen bozuk senin. Yazıklar olsun.” Dedim başımı abartılı bir şekilde sağa sola sallarken. Karşılık vermeden arkasına yaslanarak bana baktı yalnızca. Bakışlarındaki sevgide yüzündeki dertsiz tasasız tebessüm de ona çok yakışıyordu. İlk tanıştığımız zamanlarda bana yakışacağını söylemişti.
“Ne düşünüyorsun?” dedi suskunluğunun hemen ardından.
“Bana yakışacağını söylemiştin.” Başını salladı. “Tam tersi olduğunu düşünüyorum.” Kahkaha atmaya başladı.
“Geri dur kadın. Önce koltuğum ve kalbim, sonra cümlelerim. Şimdi de egom. Egomu çalamazsın.” İşaret ve orta parmağını dudaklarına sürüp gülüşünü bastırmaya çalıştı.
“Sana en çok ben yakışırım moy muzh.” Kocam.
“Rusça konuşunca seksi olduğunu söylemiş miydim?” Gözlerimi kırpıştırıp şımarıkça gülümsediğimde masanın üzerindeki elime uzanıp sıkıca tuttu.
“Rusça konuşmadığım zamanları seviyorsun. Daha önce söylememiştin bunu.”
“Dilimi kullanmanı seviyorum diyelim.” Bunu söylerken ki bakışları imalıydı. Ama cümle gayet normaldi. Yani sanırım.
Masaya garson geldiğinde önceden sipariş ettiklerimi masaya dizmeye başladı. Sohbetimiz böylelikle sonlanmış oldu. Tüm servis sonlandığında Hakan tabağı işaret etti.
“Dürüm mü?” Omuz silktim.
“İlk kocam beni ilk randevumuzda dürüm yemeğe götürmüştü.”
“İyi ki boşamışsın. Randevu da dürüm mü olur?” Elini salladı. “Neyse ki benimle evlisin. Onu unuttururum sana.”
“Öyle deme.” Dürüm dışında sofrada başka yemeklerde sıralanmıştı. Ekmeği salata suyuna batırıp Efe’ye uzattım. Hemen yedi. “O bir takım giyerdi. Senden yakışıklı olmasın ama öyleydi. İçeri girince tüm odağımın merkezi olurdu. Hele kravatsız ve iki düğmesi açık…” Parmaklarımı birbirine bastırıp dudaklarıma yasladım ve açıp iç çektim. “Enfes.”
“Sen baya baya bana asılıyorsun.”
“Benim değil misin?” Yanağından makas alıp göz kırptım. “Asılmaya hakkım var.” Onunla daha fazla uğraşmamak için bakışlarımı yemeğe çevirdim.
“Bir, iki gündür neşe dolusun. Ekstra bir nedeni var mı?”
“Evet. Ama önce karnımı doyuracağım.” Dürüm yerine tavuk parçasını tabağıma çektim. “Aç bakalım Efe.” Ufak bir parçayı onun ağzına tıktığımda keyifle ufak tefek dişleriyle çiğnemeye başladı.
“Sende ye. Ona verirken yemeği unutuyorsun.” Hakan elimi uzaklaştırıp Efe’nin yemesi için ekmeği salataya batırdı ve ağzına tıkmak için bekledi. Dediğini yapıp yavaşça yemeğimi yemeye başladım. Ağız sulandırıcı tavuğu çiğnerken etrafa bakınıyordum.
Yeni evimiz bana hiç tutsak hissettirmiyordu. İnsanlara güvenmekte hala sorun yaşıyor olsam da buradakiler yine de tatlı insanlardı. Sıcak, samimi, sevgi doluydular. Efe’yi gördüklerinde kendi çocuklarıyla beraber koşuşturmasına izin veriyorlardı. Onun da yalnız büyümesine izin vermeyen sempatik insanlarla çeviriliydik.
“Burada mutlu musun?”
“Seninle mutluyum.” Diye cevap verdi. Başımı sola yaslayıp onun yüzüne baktım. Bunu gözlerinden görebiliyordum. “Sen benim pembe kurtarıcı kuşumsun.”
“Hikâye üzerinde çalışmalıyım sanırım.”
“Biraz.” Suyunu yudumladı. “Sen bir yandan anlat bana.” Bakışlarında merak dışında hiçbir şey yoktu.
“Geçen hafta abimle konuşamamıştım ya. İki gün önce konuşabildim sonunda. O yüzden keyfim yerinde. O iyi. Evdekileri de gizlice gösterdi. Kimse kimseyi öldürmeye çalışmamış.” Sustum. Çok garip hissettiriyordu. Biz buradaydık ve sevdiklerimiz hala aynı kafesteydi. Kendi istekleriydi belki ama konuşurken bu hala garip geliyordu.
Efe’ye abimi anlatmak istesem de ona nasıl Bratva’nın lideri Pakhan benim abim diyecektim ki. Hakan, Faruk’u anlatıp ‘bir diğer amcan’ dese, ne iş yaptığını da niye sık sık bizimle olmadıklarını da nasıl ona anlatacaktık?
Bugünü mahvetmek yok Val. Hakan’la yeni hayatınızın nelerden vazgeçmek olduğunu biliyordunuz.
“Endişelenme.” Dedi sanki düşüncelerimi duymuşçasına. “Ne onlardan vazgeçeceğiz ne de kendimizden.”
“Biliyorum.” Derin bir soluk aldım. “Her inek kendi bacağından asılır.” Hakan’ın ciddi ifadesi dağıldı ve dudakları kıvrıldı. Oflayıp arkama yaslandım. Yine yanlıştı. Düzeltmekle uğraşmayacaktım.
“Hüseyin geliyor.” Hakan boğazını temizleyip gülüşünü sildi ve komşumuza döndü. Yanında kızı ve oğlu gelmişti.
“Açılışınız için gitmeden tebrik edeyim istedim.” Hüseyin’in yanındaki dört yaşlarındaki kız Efe’ye yaklaştı. Efe onunla oynamaya bayılıyordu. Hakan kalkıp Hüseyin’le konuşurken Efe çoktan hülyalı hülyalı bakıyordu.
“Hafta sonu ufak bir panayır yapacağız. İlkbaharın gelişi gibi düşünün. Çocuklar eğlenir, aileler kaynaşır…Katılmak ister misiniz?” Hüseyin, Hakan’dan sonra bana çevirdi bakışlarını.
“Bizim evde kararları karım veriyor.” Bakışlarını bana çevirdiğinde gülümseyerek kalktım.
“Bizim evde de.” Dedi Hüseyin büyük bir sır veriyormuş gibi. “Ee gelecek misiniz?”
“Biz geliriz. Efe, çocuklarla oynamayı seviyor.” Başını sallayıp Efe’yle konuşan kızına baktı.
“Hadi kızım gidiyoruz. Abinin elinden tut.” Kızı Efe’nin yanağını öpüp abisinin yanına gitti. “Görüşmek üzere.” Önce Hakan’ın sonra benim elimi sıktı. Uzaklaştılar.
“Efe?” dedi Hakan göz kırpıp Efe’ye sırıtırken. “Önce bir dişlerin dökülüp yenileri çıksaydı. Bu ne acele?”
“Onlar daha çocuk.” Bana cevap vermek için dudaklarını aralasa da hapşırdığım için sustu. Ceketini çıkarttığında itirazımı beklemeden omuzlarıma attı.
“Burası serin bile değil.” Dünden beri restoran işleri için koşuştururken soğuk almış olmalıydım.
“Olsun. Hasta olmanı istemiyorum. Hadi yemeği bitirip evimize gidelim. Seni ısıtabilirim.” Çapkın bir gülüşle göz kırptı.
“İki lafından biri daima beni yatağa atmaktan geçiyor.” Başımı sağa sola salladım. “Hala bir yıllık kayıp tamamlanmadı mı?” dedim sandalyeme yerleşirken. Karşıma oturdu.
“Muhtemelen daha 365 yılı daha var. Sonsuz bir özlem karım.” Bakışları tekrar ağır ağır tadını çıkarırcasına benim üzerimde gezinmeye başladı.
Ona cevap vermek için ağzımı açsam da tekrar hapşırdım. Sanırım gerçekten hasta oluyordum. Cekete sıkıca sarıldım ve ferahlatıcı kokusu burnumu doldurdu.
“Yemeğini bitir. Gidelim.”
***
“Va Va.” Efe’nin sesini duysam da gözlerimi açacak halim yoktu. Yatağa çıkmaya çalıştığını biliyordum. Çıkamadığında ona daima yardımcı olduğum için bana sesleniyordu.
“Hakan’a git Efe. Kolumu kaldıracak halim yok.” Konuşmaya bile mecalim yoktu. Örtüyü boynuma kadar çekmiş titriyordum.
“Va Va.” Dedi bir kez daha ve yaygarayı kopararak ağlamaya başladı. Başım çatlıyor, nefes alırken bile burnum sızlıyordu. Gripten nefret ediyordum.
Gözlerimi açıp örtüden sıyrılırken içeri Hakan girdi. “Niye ağlıyorsun?” dedi endişeyle. Efe çoktan onun bacaklarına sarılmış burnunu çekiyordu.
“Onu yatağa almadım diye.” Sesim bile bana yabancıydı. Bir gece de nasıl bu kadar çabuk çökebilirdim ki? Boğazım yanıyor, yutkunurken canımı yakıyordu.
“Senin iyi olman gerekiyordu. Sabah iyiydin.” Hakan, Efe’yi bacağından uzaklaştırıp yatağa yaklaştı.
“Sende hasta olursan Efe’ye bulaşır. İyiyim ben.” Berbattım.
“Bunu söylemek istemem ama berbat görünüyorsun.” Gözlerimi tamamen açıp ona ters ters baksam da yorgunca tekrar kapattım. Gözlerindeki endişeyi o kısa sürede bile görebilmiştim.
“Sensin berbat.” Örtüye sıkıca sarıldım. “Güzellik uykumdan sonra aynanın önünde görüşelim.”
“Uyumak yok.” Yatağın kenarına dizini yaslayıp bana eğildi. Elinin tersini alnıma yasladı. “Yanıyorsun Val.” Örtüyü üzerimden attı. Artık ses tonu da endişeliydi.
“Aşkındandır o.” Dedim örtüye uzanırken. Elime vurup engel oldu ve beni kucağına alarak yataktan çıkarttı.
“Şakalarını hasta olmadığın zamanlara sakla.” Sertti ve espri kaldırmayacak bir zamandı sanırım. Kendi kendine birkaç cümle daha konuşurken bedenimi tutan kollarının sıkılaştığını hissettim.
“Sabah iyiydin. Gitmeden önce baktım. Ateşin yoktu.” Ona iyi olduğumun yalanını tekrarlamak istedim. Yapamadım. Bedenimi saran titremeyle çenem takırdamaya başladı.
“Üşüyorum. Beni yatağıma geri götürürsen iyileşince istediğini yaparım.” Gözlerimi araladım. Kalçamı lavaboya yaslayıp üzerimdekileri çıkartmaya başladı. Gergin görünüyordu. Onu rahatlatmak için dudaklarımı araladığımda benden önce konuşmaya başladı.
“İyileşince, dedin. Hasta olduğunu kabul ettin. İyi olana kadar dediklerimi yapmalısın.” İç çamaşırımı bırakıp duş kabininde ılık-bence soğuk- suyun altında durmamı sağladı.
“Çok soğuk.” Ayakta duramayacağımı anlayınca yere oturmama izin verdi ve duş başlığını çekiştirip suyu bedenime tuttu. “Elime düşeceksin.” Kollarımı dizime sarıp bacaklarımı karnıma çektim.
“Soğuk.” Sayıklarken başımı eğdim. Efe’nin ağladığını duyunca irkildim. Onu da korkutuyordum. Bu yüzden dudaklarımı birbirine bastırdım. Bağırmamın kimseye faydası yoktu.
“Sen Efe’ye git. Söz duşu tamamlayacağım.” Su zihnimdeki sisi geçici süreliğine silip atmış, kendime bir parça da olsa gelmeme neden olmuştu. Hakan kararsızca kapı eşiğinde kendini yere atmış Efe’yle bana bakıyordu.
“Ona git. Ben çıkacağım zaten.” Duş başlığını bana uzattığında suyu sıcaklaştırmak için musluğa uzandım. Elimi uzaklaştırdı.
“Hayır. Şu an sıcak su değil, ılık olacak. Zaten yanıyorsun.” Tamam. Yerden kalkıp suyu yaptığı gibi üzerimde gezdirirken Efe’yi kucağına alıp sırtını okşamaya başladı; bakışları üzerimdeydi. Efe onun boynuna yüzünü gizlemişti bile.
“Doktora gideceğiz.” İstemiyordum.
“Tamam.” dedim fısıldarcasına.
“Birkaç dakika daha.” Bornozumu bana getirene kadar dediğini yapıp suyun altında kaldım. Duş uykumu getiriyordu. “Dikkatli ol.” Suyu kapatıp dikkatle çıktım kabinden. Geri kalan iç çamaşırlarımı da çıkarttıktan sonra bornoza sarındım.
Soğuktan hoşlanırdım ama şimdi nefret ediyordum.
“Yatağa otur. Geliyorum ben.” Odadan çıkmasını fırsat bilip örtülere sarınıp gözlerimi kapattım. Yatağım sıcacıktı.
Ne kadar süre geçti bilmiyordum. Sadece o tatlı uykuya sarılacak kadar uzun olduğunu varsayıyordum.
“Örtü yok dedim.” Hakan’ın sert sesiyle başımı salladım.
“Emredersiniz Karanbey.”
“Ateşinin düşmesi gerekmez miydi?” Sesi uğultulara karışıyordu. Doğrulmamı sağladı. Gözlerimi açmaya çalıştım.
“Göz kapaklarım çok ağır. Açamıyorum.”
“Açma. Ben sana göz kulak olacağım.” Bornozu çıkartıp üzerine bir tişört geçirdi. Ardından eşofmanlarımdan birini de giymeme yardımcı olur olmaz tekrar kucağına aldı.
“Efe nerede?” Artık ağladığını duyamıyordum.
“Komşuya bıraktım. Karım aşkımdan yanıyor deyince ona bakmayı teklif ettiler.” Kıkırdayıp boyun girintisine gizledim yüzümü. Espri yapmaya başladıysa gerçekten gerilmeye başladığının kanıtıydı.
“İyi yapmışsın.” İç çektim.
“Bana Raskol’un en sevdiği rengi söyler misin?” Temiz bir hava etrafımızı sardığında dışarıdaki kuş cıvıltılarını duyabiliyordum.
“Siyah. Bilmem ki. Daima odası ve kendisi siyahtı.” Arabanın yolcu koltuğuna bıraktı beni. Kemerimi bağlayıp kapımı kapattığında güç bela gözümü araladım. Kendi tarafına geçip kemerini bağladığında yüzündeki gerginliği görebildim.
Kaşları çatılmış bakışları endişeliydi. Anahtarı tutan elleri kaskatı bir yumruk yapılmıştı.
Korkuyordu.
“Raskol içten içe seni seviyor.” Dedim onun ne yaptığını bildiğimden devam ettirirken. Onunla konuşunca rahatlayacaksa tüm enerjimi konuşmaya verebilirdim.
“Abinin beni sevme ihtimaliyle Enrico’yu sevme ihtimali aynı.”
“Seni öldürmek istemiyor.” Duraksadım. Enrico en son ki görüşmemiz sonrası aramalarımı görmezden gelmeyi bırakmıştı. Raskol’dan daha sık görüştüğümüzü itiraf etmeliydim. “Yani bazen.”
“Faruk, Burhan’ı vurmuş.” Doğrulmaya çalıştım, yapamadım. Tüm vücudum halsizdi ve şaşkınca bakmak dışında bir tepki veremedim.
“Burhan yaşıyor mu?”
“Evet.”
“Asya nasıl?” dedim merakla. Başını bana çevirip kısa bir anlığına iyi olup olmadığıma baktı. Konuşmamdan memnun görünüyordu.
“İyi. Yani Faruk’la biraz birbirlerine girmişler. Ama bence Faruk’u öldürmez.” En az Faruk kadar manyak olabilirdi o kadın. Onu delirtmemesi gerekiyordu.
“Hakan.”
“Hımm.” Tekrar baktı.
“İyiyim. Yavaş sür.”
“Yalan konuştuğunda delirtiyorsun.” Hızlandı. “Bana Efe’nin dün ne yediğini sayar mısın?”
“Bilmem. Benim verdiklerim mi seninkiler mi? Hem çok dikkat dağıtıcısın.” Gözlerimi kapattım.
“Karım? Gözler.” Gözlerimi araladım bir kez daha. Bana bakıp derin bir soluk alıp verdi. “Sadece iki dakika açık tutmanı istiyorum.”
“Sana bakabilir miyim?” Onun yüzü puslu bir görüntü ardındaydı. Bunu ona söylemedim.
“İstediğim bu. Bana odaklan ve ne kadar yakışıklı olduğumu söyle.” Gülümsedim. Konuşmaya devam etmeden sadece baktım. Benim için endişelenen bu adam için gözlerimi açık tutabilirdim.
“Efe dün ne yemişti?” Sorusunu yineledi.
“Bir sürü şey. Sabah pankek yedi. Ballı. En sevdiği.” Pankek benim de en sevdiğimdi. “İki kez yarım muz yedi aralarda. Çorbası, yoğurdu…” Gözlerimi kapatıp düşünmeye devam ettim.
“Gözlerini aç Val.”
“Çok zor. Bana göz kulak olmalısın. Açamıyorum.” Elime uzanıp tuttu ve kucağına çekti. Baş parmağı dairesel bir şekilde elimin üzerinde gezindi. Bu uykumu daha çok getiriyordu.
“Olurum. Yalnızca elime odaklan.” Onaylamak istesem de sessiz kaldım. Araba aniden fren yapıp ellerimizi ayırdığında arabadan çıktı. Birilerine bir şey bağırdığını, cümleler net olmasa da duyabiliyordum
Odaklan Valeria.
HAKAN
“Hakan.” Onun sesini duyduğumda pencerenin önünden ayrılıp bedenimi ona doğru çevirdim. Yataktaydı ve buraya geldiğimiz zamanın aksine daha iyi görünüyordu. Yüzünün rengi normale dönmüş olsa da burnu hala kıpkırmızıydı.
“Karım.” Aptal bir gripten bu kadar korkmamam gerekiyordu. Ufacık çocuklar bile olup atlatıyordu. Yine de ödüm patlamış, kaygıdan kafayı yemiştim.
Yatağa yaklaşıp alnına dudağımı değdirdim. Ateşi düşeli dakikalar oluyordu ve beni sakinleştiren tek şey buydu. Sandalyeyi yatağa yaklaştırdığımda uykulu gözlerle bana bakıyordu.
“Serumun bitince gideriz.” Sesimdeki soğukluğa engel olamadım. Doktorlar onu odaya alıp beni dışarı da beklettiğinde sinirlerim iyice gerilmişti. Aptal bir grip için kimse kimseyi dışarıda bekletip kafayı yemesine izin vermezdi.
Onlar yapmıştı bunu. Artık Valeria gibi nefret ediyordum hastanelerden.
“Nasıl hissediyorsun?” Az önceki sertliğime nazaran yumuşak bir tonlamada sormuştum.
“Yanıma gelsene.” Bakışlarımı kaldırdığımda bedenini yatakta kaydırdı.
“Beni hasta etmek mi istiyorsun?” Koluna dikkat ederek son kez kaydı.
“İyi olduğumu anlaman için bana sarılman lazım. Haksız mıyım?” Haklıydı. Kalbinin atışını hissetmek, sıcaklığını kontrol etmem gerekiyordu. “Benim kolumu kaldıracak halim yok. Yanına gelemiyorum. Bu yüzden gel yamacıma.” Dedi başıyla yatağındaki boşluğu işaret ederken.
“Oraya sığmam imkânsız.” Yine de yatağın kenarına uzandım. Onun sırtını göğsüme yaslayıp kolundaki serum iğnesine dikkat ederek kollarımı karnına doladım. “Şimdi oldu.”
“Efe hala komşu da mı?” Ellerinden biri elimin üzerine kaydı.
“Evet.” Derin bir soluk aldım. Aynı anda ikisinin de bana ihtiyacı varken nasıl karar verdiğimi bile anlayamamıştım. Aptal iki seçimlerden nefret ediyordum.
“O da çok korkmuştur şimdi.” Onu bırakana kadar ağlayıp durmuştu.
“Serum bitince eve gideceğiz. O zaman ona da sarılacağım.” Güldüğünü duydum. Niye hastane odalarının tavanlarında ayna yoktu ki? Onun yüzünü göremiyordum.
“Gerçekten iyi misin? Yalan konuşmak yok Val.” Saçına dudağımı değdirdim.
“Halsizim. Ama artık üşümüyorum. Yani iyi sayılırım.” Duymak istediğim şey buydu. Kollarımı sıkılaştırıp rahat bir soluk aldım.
“Çok korktum.” İtirafımla elinin hareketi durdu.
“Aptal bir gripten mi?” diye sordu. Parmaklarımızı birbirine kenetleyip başını bana çevirmeye çalıştı. Onun rahat bakabilmesi için yan döndüm. Bana dönerek sağ kolunun üzerine yattı.
“Aptal her şeyden.” Saçını kulağının arkasına tıktım. “Grip olmak da yasak.”
“Çok fazla kuralların var.” Dedi yorgun bir gülüşle.
“Kurallarımız.” Yanağını okşadım.
“Kurallar hayatta tutar.”
“Kurallarımız bizi birbirimize yakın tutar.” Diye düzelttim.
“Bir daha grip olmayacağım o zaman.”
“Bir şey olduğunda gözlerini niye kapatıyorsun?” Cık cıkladım. Alnını göğsüme yasladığında yüzümü saçlarına gömdüm.
“Sen gözlerini kapatınca kokunu da alamadım.” Ölen bir şeyin kokusu alınmazdı. Aptal bir gribin beni kaygılandırması tamamen sistemimi çökertmiş, korkularımın beni ele geçirişini hızlandırmıştı.
“Üzgünüm.”
“Olmamalısın.” Derin bir sessizlik sardı etrafımızı. “Çünkü üzgün olan benim.”
“Hayır. Sende üzgün olmamalısın.” Başını kaldırıp bakışlarımızı kesiştirdi. “Her şey yolunda. Hastalanabilirim. Sende öyle. Hiçbir yere gitmeyeceğiz. Beraberiz.”
Beraberiz.
“Öyleyiz.” Bakışlarım birkaç damla kalmış seruma kaydı.
“Bittiyse gidelim mi? Efe çok korkmuştur.” Gözlerini ağır ağır kırpıştırdı. Yatakta doğrulup yanağını sertçe öptüm. “Bu ne içindi?”
“Beni korkuttuğun için.” Diğer yanağını da aynı şekilde öptüm. “Bu da Efe için.” Yataktan çıktığımda sıcacık bir gülüş dudaklarında belirdi. “Buradan bir yere ayrılma. Doktora bakıp geleceğim.”
“Sen gelene kadar gözlerimi kapatıp biraz daha dinlenebilir miyim?” Derin bir soluk daha alıp başımla onayladım. Gözlerini kapatıp iç çekti. “İlaçları sevmem ama iyi geldiklerini kabulleneceğim.” Alnına tekrar dudağımı değdirdim. Ateşi, yok olsa da doktor onaylamadan onu çıkartmaya niyetim yoktu.
Acil çağrı butonuna bastım. Birkaç saniye sonra hemşire girdi içeri. Serumun iğnesini çıkartırken dikkatle hareket ediyordu. “Serum bitince gitmeniz için onay verilmişti. İşlemleri hallettiniz mi?” Başımı sağa sola salladım.
“Eşimi yalnız bırakmak istemiyorum.” Valeria’ya bakıp kapıya döndü. “Onu hazırlayıp çıkarken işlemleri tamamlarım.”
“Bu daha iyi olur. Geçmiş olsun.” Hemşire odadan çıkınca Valeria kapalı gözlerine rağmen gülmeye başladı.
“Eşin seni yesin.” Gülümsedim.
“Kıyafetlerini giymene yardımcı olacağım. Doğrulabilir misin?” Onu belinden tutup doğrulttuğumda ellerini iki yanına yaslayıp oturdu. Tişörtünü ve eşofman altını yatağa bıraktım.
“Ben hallederim.” Ayağını sarkıttı. “Ayakkabısız mı getirdin beni?” Sanki bilinci yeni yeni kendine geliyor gibiydi.
“Seni taşıdığım için ayakkabılara ihtiyacın yok.”
“Eve giderken de kucağına mı alacaksın beni?” Başımla onaylayıp hastane terliğini onun ayağına geçirdim. Ona destek olup yataktan kalkmasına yardımcı oldum.
“Kucağımda olmanı seviyorum. Biliyorsun.” Kıkırdadı.
“Burada bile mi?” Ben bir şey demedim. Onun sorusunu cevapsız bırakıp kıyafetlerini tekrar giyinmesine yardımcı oldum.
“Hadi bakalım.” Kolunu boynuma sardığında eğilip kucağıma aldım.
“Sanırım kucağında olmayı bende seviyorum.” Yüzünü boynuma gizledi. “Konforlu oluyor.” Kapıyı açıp dışarı çıkarken onun gibi gülümserken buldum kendimi.
“Kağıt işleri için seni bırakıyorum.” Resepsiyonun yanındaki sandalyeye oturttuğumda işlemler için görevliye yaklaştım.
***
“Çorban tamam.” İçeri girdiğimde Efe’nin Valeria’nın yanına tırmanmaya çalışıyor olduğunu gördüm. Koltuktaki boşluğa tırmandığında Valeria onun varlığını hissetmiş gibi elini sırtına yaslayıp düşmesine engel oldu. Uyumaya devam etti.
“Va Va.” Elimdeki tepsiyi yavaşça şöminenin kenarındaki koltuğa bırakıp diğerine yerleştim. Efe, Valeria’nın çenesini ısırdı ve gülmeye başladı. “Va Va.”
“Seninle anlaştık. Amcanı ısıracaksın beni öpeceksin.” Valeria gözlerini aralayıp ona baktı. “Isırma kontenjanını dolduran biri var zaten.”
“Va Va.”
“Artık biraz yaratıcı olmalısın. Abla demene bile tamamım. Va Va ne?” Tamamen uykusundan sıyrıldı ve Efe’yi karnına oturtup burnunu sıktı.
“En azından sana Va Va gibi bir seslenişle isim takmış durumda. Bana amca bile diyemiyor.” Bu çocuk bozuktu. Valeria varlığımı yeni fark etmiş gibi başını çevirdiğinde başımla onun koltuğunu işaret ettim. “Hadi gel.”
“Artık iyiyim. İnsanlar iki günden daha kısa sürede gribi atlatıyor. Beş gün oldu.” Koltukta doğrulup Efe’yi yere bıraktı. Ayaklandığında işaret parmağını Efe’nin avucuna bıraktı. Efe onunla beraber yaklaşırken tepsiyi kucağıma aldım. Val oturup tepsiyi kucağına çekerken bende Efe’yi kucağıma oturttum.
“Bir daha karımı ısırma.”
“Efe’me kızma.” Tepsiyi tutup Efe’nin yanağını öptü ve arkasına yaslanıp çorba içmeye başladı.
“Sen bu çocuğu korumak için sürekli bana kızıyorsun.” Efe’yi omzuma attığımda kahkahasını serbest bıraktı. Manyak velet. İndirip yüz yüze geldiğimizde her an onu omzuma tekrar atabilecekmişim gibi eğlenerek bakıyordu.
“Hoşuna gittiğini Va Va’na söyle Efe. Artık tam anlamıyla konuşmanın zamanı geldi.” Valeria’ya baktı.
“Çorba içer misin yakışıklı?”
“Yok ben aç değilim.” Valeria bakışlarını bana çevirdiğinde dudakları kıvrıldı.
“Efe’ye demiştim ama sana da sorabilirim.” Ne? Bu odada bir yakışıklı vardı, o da bendim. Efe’yi ters bir şekilde ayak bileğinden tuttuğumda kahkahayı bastı.
“Bu mu yakışıklı?”
“Hakan baş aşağı tutma çocuğu.” Efe’yi doğrulttuğumda başını geriye atmaya çalıştı. Tekrar aynısını yaptım. Kahkahası duyuldu. Onu kucağıma yerleştirip Valeria’ya döndüm.
“Bak kendisi istiyor.”
“O daha iki yaşında bile değil. Camdan atlasan peşinden gelir.” Ona cevap vermek için dudaklarımı araladığımda telefonumun sesi duyuldu.
“Hadi bakalım.” Efe’yi yere bırakıp mutfakta bıraktığım telefona doğru adımladım. Arama sonlanmadan açıp kulağıma yasladım. Faruk’tu.
“Efendim.”
“Arayıp aramama konusunda arada kaldım.” Kalçamı tezgâhın kenarına yaslarken sessizce bekledi.
“Aradıysan konuşmalısın Faruk. Ne oldu?” Derin bir soluk aldı.
“Annen.” Devamını duymama gerek yoktu. “Öğlen gibi uyumak için odasına gitmiş. Bulduklarında nefes almıyormuş.”
“Biri mi?” Hayır. Oralara hiç girme Hakan.
“Hayır. Bir iki kere kalbinden dolayı hasta bakıcılara yakınmış. Kamera kayıtlarında kimse odasına girmemiş. Kalp krizi olduğunu düşünüyorlar.” Başımı eğip derin soluklar almaya başladım. Sırtımdaki yarayı aldığım ilk günkü gibi o acıyı bu sefer kalbimin en derin kısmında hissediyordum. Yavaşça yere oturup titrek bir soluk aldım.
“İstiyorsan otopsi-” Başımı sağa sola salladım.
“Yorgunum. Onun bir kez daha ölümünü araştırmayacağım. Kamera kayıtları normalse ve içine siniyorsa vekalet sende.” Sessiz kaldı. “İşlemleri başlatır mısın?”
“Gelmeyecek misin?” Sesinde en ufak bir yargılama yoktu. Zihnimdeki o yargılayan yanım devreye girmek için can atıyordu. Gitmek istemiyordum. Burada başlangıcım olan bu andan uzaklaşıp tekrar ruhumu yaralamak istemiyordum.
“Yapamam dersen gelirim.”
“Yaparım. Bunu ben yaparsam kendini suçlayacak mısın? Onun ölüsünü aradın ve şimdi gerçekten ölmüşken cenazesine katılmayacak mısın?” Kulağa adice geliyordu.
“Artık geçmişimi istemiyorum.” Başımı kaldırdım. Efe kapının önünde sanki konuşmalarımı anlayacakmış gibi bakıyordu. Yüzümdeki ifade her nasılsa onu tedirgin etmiş görünüyordu.
Kendine gel Hakan.
“Başka bir şey söyleyecek misin?”
“Ali’nin yanına mı?” dedi son kez. Suratımı buruşturdum. Onu bulsaydım, yeri koruduğu oğlunun yanı olacaktı. Ali öldükten sonra düşündüğüm şeydi bu. Annem yaşayınca ve Ali hain çıkınca bu fikir üzerine pek düşünmemiştim.
“Ali annemi alabilir.” Gözlerimi kapatıp titrek bir soluk aldım. Ali için seferber olan yalnız ben değildim. Annemdi de. Bir oğlu annemin uğruna kendi hayatını mahvetmişti, diğeriyse onun için masum birinin hayatını.
“Ben iyiyim böyle.” Telefonu kapatıp gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Ölümü onu zihnindeki esaretten kurtarmıştı. Pişmanlıkları, anıları, yaptıkları, yapamadıkları…Hepsinden artık kurtulmuştu.
Artık herkes özgürdü.
Aptalca.
“Amcan nerede?” Valeria’nın sesi yaklaşırken gözlerimi araladım ve yerden kalkmak için hareketlendiğim sırada içeri girdi. “Ne oldu?”
“Hiçbir şey.”
“Yalan söyleme.” Ona artık annemi anlatmaya utanıyordum. Her şey onunla başlamış ve bitmişti. Sırtımda bıraktığı yaralar sızlarken Valeria bir iki adımla yaklaşıp benim kalmama engel olup diz çöktü.
“Konuş benimle.”
“Konuşmasam da yanımda olsan olmaz mı?” Sesimde biraz da olsa çaresizlik vardı. Tamamen unuttuğumu varsaydığım bu hissi tekrar hissederek hayatımı mahvetmek istemiyordum.
“Daima Hakan.” Başını sallayıp yere tamamen oturdu ve kollarını omzuma doladı. Bilmediklerine rağmen beni teselli etmekten vazgeçmedi. Derin bir soluk aldım. Öğrendiğim gerçek hiçbir şeyi değiştirmezdi.
Annemin ölümüne üzülsem de birkaç kez gördüğüm birinin ölümünü duymak gibiydi. Bende tükenip bitmişti.
“Seninleyim.” Bu yeterliydi. Burada mutluydum ve geçmişin sayfalarını tekrar tekrar hatırlamak istemiyordum. Annem bu sayfaların kalan son parçasıydı. Bakışlarım hala kapının dibinde bekleyen Efe’ye kaydı.
“Gel.” Valeria’nın kollarından çıktığımda elimi Efe’ye uzattım. Efe, geçmişin bana hediyesiydi. Annem dahil hepsine ve kayıplarıma rağmen kazançlıydım.
“Gel yanıma.” Efe yanıma gelirken boğazıma düğümlenen yumruyu geçirmek için yutkunmaya çalıştım. Geçmedi.
O yaklaştıkça ikimizin Karan soyadını taşıyan ve sağ kalmış olan son kişiler olduğumuz gerçeği, yüzüme tokat gibi çarptı.
Annemi onca zaman öldüğünü sandığım için yıllarca gözyaşı dökmüştüm ve şimdi yine ölmüştü. Bu sefer tek damla gözyaşım yoktu. Bitmiş bir savaşın son yükünden de kurtulmuş gibi hissediyordum.
Annemi yük olarak gördüğümü bile şimdi anlayabiliyordum.
“Artık biz bizeyiz.” Efe’nin sırtına elimi sürdüm.
“Hakan.” Bakışlarım Val’e kaydı. Gözlerinde beni anlamaya çalışan o ifade silinmiş yerini gerçekten beni anlayan o ifadesi almıştı. “Annen için üzgünüm.” Tabi ki anlardı.
“Ben değilim ve bu kendimi kötü hissettiriyor. Yani…Sevinmiyorum. Sadece.” Duraksayıp derin soluk aldım. “Rahatladım.” Diye itiraf ettiğimde göğsümdeki o baskı hafifledi. “Tamamen kurtulmuş gibi hissediyorum.”
“Olabilir. Kolay şeyler yaşamadın.” Yanağımı okşadı. Bu şefkatine ihtiyacım vardı. Dudağını yanağıma değdirip anlayışlı bir ifadeyle baktı bana.
“Kim annesinin ölmesinden raha-”
“Uf.” Konuşmam yarıda kalırken Efe’ye döndüm. Valeria’nın eli uzaklaştı. Efe bir adım daha yaklaşıp Valeria’nın yaptığı gibi elini yanağıma sürdü. “Baba uf.” Efe’nin gözlerine bakarken aldığım haber de hissettiğim o berbat duygular da aniden yok oldu.
Baba mı?
“Amcanım.” Ben asla o piçin yaptığı gibi sahip olmadığım bir şeyi hakkımmış gibi yaşamayacaktım. “Baba değilim.” Ona laf anlatmanın bir işe yaramayacağını bile bile açıklıyordum.
“Baba uf.” Avucunu kaldırıp yanağıma baktı ve öpmeye çalıştı. Tıpkı onun canı yandığında ona yapıldığı gibi. “Va Va.” Valeria’ya döndü. Valeria diğer yanağımı öptüğünde Efe tekrar bana baktı.
“Evet. Uf oldu. Ona kocaman sarılmamız lazım. Sıra sende. Sarıl.” Valeria’yı dinleyip kollarını omzuma sardı.
“Ben onun baba-”
“Tadını çıkar.” Elini dudağıma yasladığı için sustum ve Efe’nin sırtına elimi yasladım. En azından bir Karan’ın favorisiydim.
“Ben onun babası değilim.” Dedim Rusçayla. Bunu hem Valeria’ya hem de kendime hatırlatıyordum. Onun babası Ali’ydi.
“Ona babalık yapan amcasısın. Evet.” Kalçasını kaydırıp yaklaştı ve ikimize sarıldı. “Bende sizi çok seven o manyak kadınım.” Şakağıma dudağını değdirdi.
Az önce annemin öldüğünü öğrenmiştim. Kaybım için rahatlamıştım.
Yeğenim bana baba demişti. Şu anın kıymetini göstermiş, gelecek için bana yeni bir amaç vermişti.
Ve yine ben hiçbir şey için endişelenmeden sevdiğim bu iki manyağa sıkıca sarılmakla meşgul olmaktan memnundum.
VALERİA
“Ben götürürüm.” Yanımdan geçen garsona selam verirken mutfağa doğru yürümeye başladım. Aynı koridordaki ofisin kapısını tıklatıp içeri girdim. Çift kişilik bir koltuk dışında basit bir ofisti ve masanın arkasında Hakan dosyalara gömülmüştü.
“Yardıma geldim.” Başını kaldırıp etrafa baktı. “Efe’yi ilk aşkının evinde bıraktım.”
“Babası bizi vuracak.” Başını kaldırdı. “Adam eski polis. Ya bizi araştırırsa? Yani Efe’yi onun kızından uzak tutmazsak alacağız belayı.”
“Daha ufacıklar ve bence ailesi çok umursamıyor.”
“Kendin söyledin. Ufacıklar. Bu yüzden ciddiye almıyorlar. Efe on sekiz olsun sıkacaklar.” Komşumuz Hüseyin hiç öyle birine benzemiyordu.
“Tüm mahalle bunu konuşuyor.” Kıkırdayarak kapıyı ardımdan kapattım. “İleride senin kızın birine aşık olunca katliam mı yapacaksın?” Duraksadı. Bakışlarında beliren tatsız kıskançlıkla masanın diğer tarafına geçip kucağına yerleştim.
“Bunu düşünmekten hoşlanmadım.”
“Görebiliyorum.” Elleri belime dolanırken eğildi.
“Hoş geldin.” Dudaklarımızı birleştirirken öpücüğüne karşılık verdim. Öpücükleri yanağımdan çeneme doğru ilerlerken kucağından kalkıp etki alanından çıkmaya çalıştım.
“Çalışmak için çağırdın. Dikkatimizi dağıtma.” Arkasına yaslanıp sırıttı. Üzerimdeki etkisinden keyif alıyordu. “Şimdi söyle nasıl yardımcı olabilirim?”
“Sen gelene kadar sorunu çözdüm.” Dosyaları işaret etti. “Bir iki pürüz kaldı. Restoran yönetmek masa yönetmekten nasıl daha karmaşık olabilir ki?” Benim aksime hızla toparlanıp odaklanabiliyordu.
“Masayı yönetirken para kısmını Faruk yönettiği içindir. İletişimde olan sendin.” Başını doğru dercesine salladı. Annesinin ölüm haberinden sonra iki ay geçmişti ve Hakan endişelerimin aksine sanki bu haberi almamışçasına normal akışına devam ediyordu.
Kimi zaman rol yaptığını ve iyiymiş gibi davrandığını düşünsem de değildi. Gerçekten iyiydi. Yalnız kaldığı zamanları da gözlemlemiştim.
Sigarası da alkolü de yok denecek kadar azalmıştı. Düşünceleri ağır geldiğinde daima ikisinden birini içerdi. Yapmadığına göre çabuk atlatmış gibi görünüyordu.
“Yine o bakışlar Val.”
“Ne? Tam da seni düşünüyordum. Yatağımızda.” Elini çenesine sürüp bana inanmıyormuş gibi başını sallıyordu.
“Ben iyiyim. Artık rahatla.” Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım. Onun iyi olduğunu kabullenmeliydim. “Kâbus yok. Gün içinde aklıma bile gelmiyor.” Eliyle ofisindeki eşyaları gösterdi.
“Sanki hayatım burada başlamış gibi. Söylemeliyim ki ara da mutfak ekibi yemek yapmama da engel olmuyor.” Göz kırptı. “Beni gözetleme.”
“Sen de beni gözetliyorsun.”
“O sayılmaz.” Oturduğu yerden kalktı. “Benim gözüm daima senin üzerinde.” Belimi sarıp masaya oturmamı sağladı. “Her iki anlamda da.” Yüzünü boynuma gizledi ve dudaklarını tenimde gezdirmeye başladı.
“Gitmemiz gereken bir misafirlik var. Biliyorsun.” Elleri baldırımdan yukarı doğru kaydı.
“Misafirlik için etek giydiğini bilmiyordum.”
“Eteği senin için-” Eli bacaklarımın arasına girdiğinde nefesim kesildi. Kollarına tutunduğumda başını geriye çekti. Bana yaşattığı yıkımın keyfini çıkartırken acelesi yokmuşçasına hareket ediyordu.
“Ne diyordun?” Gözlerim geriye yuvarlanırken dudaklarım sessiz bir iniltiyle aralandı. Dağılışımı dudaklarımızı birleştirerek sonlandırdı. Geri çekildiğinde alnımı göğsüne yasladım.
“Etek sana çok yakışıyor. Daha sık giymelisin.” Pislik. Başımı kaldırdığımda sırıttı. “Benim içinde kolay oluyor.”
“İştesin. Hiç etik ve ahlak bilmez misin?”
“Karımla tüm sınırlarım siliniyor. Suçlusu sensin.” Kıkırdadığımda şakağıma dudağını değdirdi. “Hadi seni temizleyelim ve sonra misafirliğe gidelim.”
“İşlerin kaldı.”
“Patronum ben. İşlerim yarın da tamamlanabilir.” Masadan inip temizlenmeme yardımcı oldu hızlıca. Kendime bakmak için tuvalete girdiğimde o da erkekler tuvaletine girdi. Yüzümü yıkadıktan sonra yansımama baktım.
Sarı saçlarım neredeyse belime kadar uzamış, gözlerimin altındaki halkalara tamamen veda etmiştim. Güzel görünüyordum. Canlı ve mutluydum.
Tuvaletten çıkıp koridorda yürürken Hakan çoktan ofisinden çıkıp kapıyı kilitliyordu. Eli belime yaslanıp çıkışa yöneldiğimizde başıyla etrafındakiler selam verip duruyordu.
“Restoranı gerçekten seviyorsun.” Dedim kaldırımda yürümeye başladığımız sırada.
“İtiraf edeceğim. Birilerine emir yağdırmayı seviyorum. Burası hem bunu sağlıyor hem de yemeği.” Şakağıma dudağını değdirip belimdeki elini sıkılaştırdı. “Karım sağ olsun.”
“Restoranla ilgilenmenden memnunum. Bedava yemek demek bu.” Göz kırpıp kaşlarımı kaldırdığımda dudakları şaşkınlıkla aralandı. “Evet. Yemek öğrenene kadar- ki hiç acelem yok- restorandan yemeğe devam etmeyi seviyorum.”
“Sinsi kadın seni. Bu yüzden mi restoran aldın?” Kıkırdadım. Nedenimi gayet iyi biliyordu. Yine de onun oyununa katılarak başımı onaylarcasına salladım.
“Benim mutfağa girmemi mi istiyorsun? Evi yakarsam görürsün.”
“Ben bazen bilerek sakarmışsın gibi davrandığını düşünüyorum. Maksat mutfağa girmemek olsun.” Kahkaha attığımda başını salladı. “Kabul et.”
“Ben yemek yapmayı zaten bilmiyorum. Sen biliyorsun. İşte istediğim evlilik bu.” Gülümseyerek göz ucuyla beni süzdü. “Hem sen yapmış olmuyorsun. Yönettiğin restoran yemek yapıyor. Seni de yormuyorum.”
“Teşekkürler karım.”
“Rica ederim.”
“Efe konusunu hiç konuşmadık.” Konuyu aniden değiştirdiği için bakışlarım onun hala gülümseyen ifadesinde gezindi. “Cidden aşık mı dersin?”
“Hayran. Yani iki yaşındaki çocuklar nasıl davranır bilmiyorum.”
“Onunla erkek erkeğe konuşmaya kalksam çenemi ısırır. Ne zaman büyüyecek bu velet?” dedi sabırsızca. Efe ona baba dedikten sonra farkında olmadan iki kat daha fazla onun üzerine titrer olmuştu. Babasıymış gibi davranmamış olsa da şimdi sanki öyleymiş gibi hissediyordu.
Bundan memnundum. Bu Ali’nin oğlunu çalmak değildi. Ali’nin ondan çaldıklarına karşılık Hakan’a verilmiş bir şanstı. Efe’nin ona, onun da Efe’nin varlığına ihtiyacı vardı.
“Zaten büyüdükçe seninle konuşacak.”
“Öyle mi dersin? Ya konuşmazsa?” Endişeyle döndü bana. “Biri ona zorbalık yapar mı okula başlarsa? Ya da belki o zorba olur. İkisi de berbat.” Konunun nasıl okul hayatına geldiğini anlayamamış olsam da onu rahatlatmak için elimi karnına sürdüm.
“İki türlü de onunla olup yolunu düzeltmesine yardımcı oluruz. Endişelenme. Zorbaları gözünden tanırım ve o çok tatlı. Zorba falan olamaz.” Hakan gözlerini kıstı. Aklına Ali’yle geçirdikleri çocukluğun geldiğini biliyordum.
“Efe çok zeki bir çocuk. Amcasına çekmiş.”
“Bir de yakışıklı olacak. Benim gibi.” Dedi sırıtarak. Ali cehenneminde cayır cayır yanabilirdi. Efe onun falan değildi. Benim manyak kocamındı.
“Yani.” Dedim iç çekerken.
“O nasıl bir yani demekti? Ben yakışıklı değil miyim?” Yine başlıyorduk.
“Sen öylesin. Bir de Efe olacak. Ben hangi birinizi koruyacağım? Bu yüzden senin kadar olmasın.”
“Oğluna kıyamayan bir anne gibi konuşuyorsun. Kıskanç ve paylaşamayan.” Hiç de bile. Karşılık vermeyip sustum. Misafirliğe gideceğimiz eve yeteri kadar yaklaşmıştık.
“Efe bana baba demeye devam ederse buna inanır mı dersin? Yani inandığı bir gerçeği değiştirmemiz daha zor olacak.” Adımlarımı yavaşlatıp önüne geçtim.
“Efe’yle her konuştuğumda amcası olduğunu söylüyorum. Bence oynadığı çocukların baba demesinden dolayı ağzına takıldı ve babası olarak görebildiği sana böyle seslenmeye başladı. Bunda ne yanlış var ki?”
“Yine de onun babası Ali.”
“Yani? Benim de abim Raskol ama aynı zamanda Enrico da abilik yapmadı mı? Faruk’la kan bağın yok ama kardeşinden öte. Bazen kelimelerin anlamını değiştiren insanlardır.” Kolunu tutup sıktım. “Endişelenme. Yanlış bir şey yapmıyorsun.”
“Bana baba demesinden hoşlansam bile mi?” Bu çok tatlıydı. “Yani Ali’nin katıksız bir şeref yoksunu olduğunu biliyorum. Yine de onun bana yaptığını yapıyormuşum gibi geliyor.”
“Efe seni babası olarak görecekse bu kimsenin suçu değil. Amcası olduğunu sende bende söylüyoruz. Yine de sana baba diyorsa demek ki babası olarak seçmiştir. Bitti.” Hakan derin bir soluk alıp misafirliğe gideceğimiz o eve baktı.
“Sende annelik yapıyorsun sana niye anne demiyor?” Efe’nin ona baba deyişine hakkı yokmuş gibi davranıyordu.
“Çünkü ben onun Va Va’sıyım. Çocuğa adımı bile düzgün öğretemediniz. Kaldım öyle.” Va Va demesinden memnundum. Hem ismimi söylüyordu hem de sanki anne ve baba gibi bir sıfat gibiydi.
“Bu konuda sana çekmiş.” Dedi kolunu omzuma atarken. “Senin atasözlerini bir türlü öğrenememen gibi o da senin ismini öğrenemiyor.”
“Niye bana çekmiş olsun? İsim takan Faruk. Onun huyunu almıştır.” Kahkaha attı. “Gülme Hakan. Kötü özellikler Faruk’a çekecek, iyiler bize. Anlaşalım.”
“Bu makul bir anlaşma.”
“Faruk’la konuştunuz mu?” Başını sallayıp bahçe kapısını açtı.
“Asya ve Burhan konusunda dert yandı. Sonra bunu Ferhat’la konuştuk. O da dert yandı. İkisi kardeşleri yüzünden birbirine girecek gibi görünüyor.” Ferhat Yılmaz’ın fevri bir adam olmadığını bilecek kadar tanıdığımı düşünüyordum. Sakin biri gibiydi.
Muhtemelen Faruk onu delirtene kadar sakin kalabilirdi.
“Hoş geldiniz.” Sevgi, kocaman gülümseyerek elindeki tepsiyi masaya bıraktığında Hakan’ın kolundan uzaklaşıp ona yöneldim.
“Hoş bulduk. Yardım etmemi ister misin?” Masa çoktan hazırlanmıştı ve yardımıma ihtiyacı yoktu.
“Hayır. Ama benimle oturup dedikodu yapabilirsin.” En sevdiğim. “Zaten mangal olana kadar yemek yiyemeyeceğiz.” Arkasından elindeki soslu tavukla dışarı çıkan Hüseyin bizi görünce kocaman gülümsedi.
“Komşularım.” Hakan yanıma geldiğinde Hüseyin gözlerini kıstı. “Mangalda yardım lazım.”
“Yardım mı lazım? Yoksa konuşacağın zaman dinlemeyecek adam mı?” Hakan’ın cümlesiyle duraksadı. “İkisine de varım.”
“Bu sefer seni konuşturmayı planlıyorum.”
“Hiç şansın yok.” Hakan, Hüseyin’in peşine takılmadan önce bana baktı. “Bizim evde konuşkan olan ben değilim.”
“Yapabilirsin.” Sırtına vurdum.
“İyi görünüyorsunuz.” Dedi Sevgi. “Cicim ayları geçince de böyle olursunuz umarım.” Cicim aylarının ne olduğunu sormakla uğraşmadım.
“Teşekkürler. Çocuklar nerede?” Evin yanından arka tarafa giden o yeşil alanı işaret etti. Oraya adımlayıp baktım. Bir bezin üzerinde Efe dahil tüm çocuklar oynuyordu.
“Rahatsız etti mi seni?”
“Yok. Çok uslu. Zaten gidip geldin hemen. Ama tavsiyeme göre,” Koluma girip beni görmesine izin vermeden bahçedeki oturma alanına götürdü. “Kahveni rahat içmek için onların bizi görmemesi lazım.” Oturma alanının dibindeki sürgülü camı açtı. “Sen otur ben geliyorum.” Mutfağa girip kahveyi yapmasını izlerken tekli koltuğa yerleştim.
Sevgi ve Hüseyin buraya geldiğimizden beri bizimle iyi anlaşan komşularımızdan bir diğeriydi. Ara sıra beraber yemekler düzenleyip komşularla kaynaştığımız bir rutine katılırken bulmuştuk kendimizi. Sonraki ay sıra bizdeydi.
“Diğerleri geliyor.” İçeri koşan çocukların ardından mahalledeki en tatlı çift içeri girdi; Demir ve Lena. İzmir’den buraya gelmişlerdi. Beş yıldır bu mahalledeydiler.
“Selam.” Lena cıvıl cıvıl saçtığı neşesini bana bulaştırdı. Oturduğum yerden kalkıp sarıldım.
“Demir gel.” Hüseyin’in sesiyle bize başıyla selam verip gitti.
“Başka birisi daha gelecek mi?” Lena oturmadan içeri seslenmişti.
“Evet. Bir iki kişi daha. Sürpriz.”
“Sen sürprizler yapamazsın Sevgi.” Lena kıkırdayarak bana döndü. “Kesin sizden sonra taşınanları çağırdı. Tebrikler artık sizden daha yenileri var.”
“Bayatlamış gibi hissettirdin.” Kahkaha attı. Gülüşümüze katılan Sevgi tepsideki kahveleri uzattı.
“Bizde küflenmiş mi oluyoruz? Yani oğlun okula gidene kadar buranın yenisi sayılırsın.” Lena’nın cümlesi bittiğinde kahveyi yudumlayıp sessiz kaldım.
Oğlum.
Hakan’ın aksine bunu benimsemekten geri durmuyordum. Anne olmak için doğurmaya gerek yoktu. Gelecekte tekrar çocuk sahibi olsam da olmasam da Efe de benim oğlum olacaktı. Hastalandığında onun başında bekleyen de gözyaşlarını silen de bendim. Bana anne dese de demese de umurumda değildi.
Va Va’sıydım. Bunu her söylediğinde anne demiş kadar güzel hissediyordum zaten.
Efe görüş alanıma girdiğinde etrafına bakındı. Çocuklardan sıkılmış olmalıydı. Onların yanından ayrıldığı ve etrafın ona yabancı gelişinden dolayı dudakları sarktı.
“Geliyorum hemen.” Kahveyi bırakıp koltuktan kalktım ve ona adımladım. Bakışları beni bulduğunda çenesi titremeye ve gözleri sulanmaya başladı. “Buradayım.” Bana koşuşturduğunda diz çöküp onla boylarımızı eşitledim. Kollarını boynuma sardı.
“Buradayım sulu göz.” Kucağıma alıp yerden kalktığımda sırtına nazikçe dokundum. “Merhaba. Bak bakalım kimler var?” Efe başını kaldırıp tanıdık yüzlere bakmaya başladı. Baktıkça korkusu silindi ve sakinleşti. Kucağıma oturttuğumda sessizce başını göğsüme yasladı.
“Va Va.” Gülümsedim.
“Sana niye öyle seslendiğini anlayamıyorum?” dedi Lena.
“Doğrusunu isterseniz o Hakan’ın yeğeni. Babası ve annesi tahlisiz bir kazada vefat ettiler. Bu şekerlik de bizimle kaldı.” Sevgi tüm bunları biliyormuş gibi başını ağır ağır salladı.
“Hüseyin bahsetmişti. Hakan anlatmış ona.” Başımı salladım. Sırlar saklanıp günü geldikçe ortaya çıkan bir illetti. Bu yüzden masa ve mafya olayları dışında neyimiz varsa saklamadan paylaşma kararı almıştık.
“Ben bilmiyordum.” Dedi Lena.
“Çok sık konuşmuyoruz. Efe’nin nasıl etkileneceğini bilmediğimizden bir süre bunu konuşup anlatmayı da ötelemiştik. Ama sanırım eşim sandığım kadar az konuşkan değilmiş.” Omzumun gerisinden Hakan’ın kahkaha attığı tarafa bakış attım. Demir her ne anlatıyorsa Hüseyin ve Hakan gülüp duruyordu.
Normal görünüyorlardı.
“Hakan adımı söyledikçe Efe de aynı şekilde söyleyemediği için Va Va olarak kaldım.” Efe’nin yüzünü görebilmek için kucağımda çevirdim. Burnumu tutup güldü.
“Annelik içgüdüseldir.” Sevgi kahvesini indirip gülümsedi. “Yani onun annesi için üzgünüm. Dışarıdan sizi ilk gördüğümde oğullarıyla taşınmış yeni evli bir çift olarak düşündüğümü itiraf etmeliyim.” Bu çok tatlıydı.
“Ben itiraf edeceğim. Hakan isminden dolayı başta önyargılıydım. Demir’in yengesinin bir abisi vardı. Üvey. Psikopatın tekiydi ve Hakan isminden soğutmuştu.” Lena elini karnına yaslayıp konuşmasını yarıda kesti. Karnı burnundaydı ve aniden duraksaması ikimizin de onun gibi kaskatı kesilmesine neden oldu.
“İyi misin?”
“Değilim.” Öne acıyla eğildiğinde Sevgi ayaklandı.
“Demir? Sanırım eşin doğuruyor.” Diye seslendim. Arkamızda bir patırtı koptuğunda Lena bakışlarını oraya çevirdi.
“Sakin ol ve derin nefes al.” Dedi Demir’e. Bunun tam tersi olması gerekmez miydi?
“Ben sakinim ve derin nefesi sen al.” Onu tutup kaldırdı. “Doğuran sensin.”
“Doğru. Doğuruyorum.” Lena’nın sakinliği dağıldı. “Daha önce de yaptım bunu. Endişelenmeyeceğim.”
“Evet.” Demir nazikçe onu ilerletirken Hakan onun elindeki anahtarı aldı. Bana döndüğünde devam etmesi için başımı salladım.
“Ben sürerim. Eşinin yanında ol.” Bahçe kapısından çıkıp arabaya binene kadar bakışlarım onları takip etti.
“Bizde gitmeli miyiz?” diye sordum ne yapacağımı bilemeyerek. Sevgi’nin baktığı yöne döndüm. Bu kadar çocukla hastaneye gitmenin bir anlamı yoktu.
“Hadi Hüseyin çocuklar aç.” Hüseyin çocuklara bakıp pes edercesine mangalın başına gitti. “Merak etme Valeria. Doğumlar bizim normalimiz.” Dört çocuğu bunu gayet iyi anlamama neden oluyordu.
“Lena üçüncüyü doğurduğuna göre sen baya geride kaldın.” Bunun için yarışıyorlar mıydı?
Saçmalama Val.
“Ben iyiyim teşekkürler.” Efe’ye baktım. Bu veletle anca ilgilenebiliyordum. Üçüncü ve dördüncüye gerek yoktu. Yine de itiraf etmeliyim kendi çocuğumun olmasını içten içe istiyordum. Efe’yi sevmediğimden değildi bu. Sadece istiyordum işte.
Karnımdaki o boşluğu dolduran Efe ve Hakan’dı. İstediğim eskisinin yerini doldurmak değildi. Buna ihtiyacım yoktu. Her şey adım adım yola girmişken kalbimde garip bir merak vardı yalnızca. Bu merakın ötesine geçene kadar kendime sakladığım bir istekti.
Gerçekten istediğime karar verene kadar bunu dile getirmeyecektim.
Hazır olana kadar bunu konuşmayacaktık. Hakan’ın gözlerinde bile bunu görebiliyordum. Efe’nin kimsesizliğine çare olmaya çalışırken kendi çocuğumuzun olma ihtimaline daha hazır değildik.
Önümüzde uzun bir yol vardı ve bu yolda koşmaya niyetimiz yoktu.
Acelemiz hiç yoktu.
Yani sanırım.
HAKAN
“Demir bu da sana hiç benzemiyor.” Demir’e tıpatıp benzeyen bir ikizi olduğunu hiç düşünmemiştim. Bir kardeşi olduğundan bahsedince ondan küçük bir kardeş varsaymıştım. Şimdi yüzündeki iz dışında onunla aynı görünen ikizine şaşkınlıkla bakıyordum.
Ali ve benim aksime o kendi ikiziyle hala yan yanaydı ve birbirlerinin aynısıydı. En azından sima olarak.
“Kıskanma. Senden çok daha tatlı çocuklarım var diye ağlayamazsın.” Demirlerin evinin bahçesindeydik ve kundağa sardıkları bebekle dışarı çıkmışlardı.
“Yarışa girme yine. Her çocuk tatlıdır ve kesinlikle bu sana değil, bana benziyor.” Demir gözlerini devirdi. Bakışlarımız kesiştiğinde dudaklarımı kıvırdım.
“Hakan sen söyle. Bana mı beziyor? Ona mı?” Didişmeleri anlamsızdı. İkisi aynıydı.
“Bence bebeğe benziyor.” Gözlerimi kısıp baktım. Kimseye benzemiyordu.
“Sanırım haklı.” Demir sırıtıp oğluna baktı. “O hasta olmadan içeri götüreyim.” İçeri girdiğinde onun ikizi Murat’la baş başa kaldık.
“Boynundaki izi sorarsam kaba mı olurum?” dedi dan diye.
“Yüzündeki izi sorarsam kaba mı olurum?” Güldü.
“Benim ikizim yüzünden oldu.” Kaşlarımı yukarı kaldırdım. Tesadüf bu ki benimkiler de ikizim yüzündendi. “Seninkiler de mi?”
“Kısmen. Onun sayesinde gittiğim bir depoda ufak bir yangın çıktı.” Bomba patladı. “Ben yandım ve o da öldü.” Gülüşü küçüldü. “Seninkiler?”
“Biz küçükken oldu.” Başıyla Demir’in gittiği yönü işaret etti. “O korkudan ağlıyordu. Beş yaşında falandık. Ona sarıldım. Sakinleşmesi için.” Benim gibi ikizinin abisi olmuştu.
“Tabi araba kazasıyla cam parçaları yüzümde bunu bıraktı. Ona sarılmamış olsam onun yüzünde olurdu. Bu yüzden şanslı olan bendim.” Yüzündeki izi, uzun zamandır taşıyordu. Bence bu şans yerine ona zorluk çıkarmıştı. Yine de bunu söylemedi.
“Murat?” Bahçede endişeyle yürüyen kadına çevirdim bakışlarımı.
“Tavşan?” Yanımdan ayrılıp kadına yürümeye başladı. Tavşan mı? Kadını öptüğünde başımı çevirdim. Kim hayatındaki kadına tavşan derdi ki? Normal hayatım gitgide garipleşiyordu.
“Her şey yolunda mı?” Valeria’nın kolları karnıma dolanırken dudakları enseme değdi.
“Demir’in ikizi, eşine tavşan dedi.” Diye fısıldadığımda kıkırdadığını duydum. Kollarını çözüp yüz yüze gelmemizi sağladı. “Bu bir bana mı garip geliyor?”
“Sana prensesim diyorum.” Başımı sağa sola salladım.
“Onu ara sıra sinirimi bozmak için yapıyorsun.”
“Sinirin bozulunca seksi oluyorsun. Biliyorsun.” Kollarını tekrar belime sarıp başını göğsüme yasladı. Omzuna sarıldım. “Yine de tavşan kötüymüş.”
“İstersen sana sarı papatyam diyebilirim.” Kusar gibi bir ses çıkarttığında gülüşüme engel olamadım. “Sarı çiçeğim?”
“Hakan.”
“Tamam. Peki sarı böceğim?” Başını kaldırınca güldüğünü gördüm.
“Bu işte berbatsın.” Haklıydı. “Karım demen kâfi. Bunu daha çok seviyorum.” Bende buna bayılıyordum.
“Sana bir şey itiraf edebilir miyim? Ama baskıda hissetmeni istemiyorum.” Gülüşü küçüldü ve etrafa bakınıp bana döndü.
“Tamam söyle.”
“Şimdi olmak zorunda değil. Sadece yani bunu konuşabiliriz diye düşünüyorum.” Geri çekilip boğazını temizledi. “Yani baskı yok. Fikrini söylemekte özgürsün.”
“Çocuk mu istiyorsun?” Durdu. “O bebeğe bakarken yakaladım seni. Gözlerinde Efe’ye baktığın zaman oluşan o sevgiden çok daha fazlası vardı. Bir anlığına bebeği bırakmadan kendine saklamak isteyecek kadar özlemde gördüm.”
“Çocuk için doğru bir zamanın asla olmadığını anladım. Ne zaman olur bilmiyorum. Sadece istiyorum. Kötü bir fikir mi?” Başımı sağa sola sallayıp elimin tersini yanağına sürdüm. Efe’yle ilgilenmek kalbimde bastırdıklarımı gün yüzüne çıkarmıştı.
“Buranın havası suyu bizi çok hızlı bir şekilde normale çevirdiğini düşünüyorum. Etrafımızda sıcacık sevgi dolu aileler var ve buna alışık değiliz. Bunlardan daha iyisi olabiliriz.” Son cümlemi fısıldayarak söylediğimde gülümsedi tekrar. “En kötüleri bildiğimize göre iyisi biz oluruz.”
“Bu tamam demek mi?”
“Bizim evde son sözü karım söylüyor. O yüzden evet. Tamam.” Tekrar kollarını bedenime sardığında güldüm. Ebeveyn olmadan önce tekrar normal miyiz diye psikoloğumuza gitmeliydik. En azından anne baba olmadan önce yapmamız gereken buydu.
“Burada ev aldığın için memnunum.” Geri çekilip dudağıma ufak bir öpücük kondurdu. Gözleri sulanmıştı ve bu kesinlikle üzüntüden değildi. “Bir sürü dostum oldu. Bilmediğimi bana anlatan tecrübeli kişilerden oluşan koca bir mahallemiz var.”
“Bir de ben varım.”
“Yani. Eh işte.” Dedi yine elini memnuniyetsizce sallarken.
“Gururumu kırıyorsun Karım.” Dudağıma tekrar öpücük kondurduğunda gururum umurumda bile değildi.
“Tekrar birleştirmenin bir yolunu bulmalıyım o halde.” Elini göğsüme kaydırıp sinsice güldü.
“Eve gidiyoruz. Git eşyalarını al.” Cevap vermeden içeri girdiğinde başımı sağa sola salladım. Tavşan çifti gitmişti ve bahçede yalnız kalmıştım. Derin bir soluk alıp başımı gökyüzüne çevirdim. Güzel bir bahar havasıydı ve yazın gelmesini istemeyeceğim kadar huzurlu hissettiriyordu.
Huzurlu hissettiren yalnızca bahar havası değil, buradaki insanlardı da. Yeniden başlamak zorlu olur diye düşünmüştüm.
Hayır.
Kolay olmamış olsa da zorlu da olmamıştı. Nasıl başardığımızı bilmiyordum. Gelecekte her şey yolunda gider miydi, bunu da bilmiyordum.
Geleceği pek umursadığım söylenemezdi. Sadece bu anı düşünmek o kadar ferahlatıcıydı ki omuzlarımda kalan her bir yük tamamen yitip gitmişti. Bir tek ailemden sorumluydum. Efe ve Valeria.
Tökezlediğimde yanımda olan bir karım vardı. Belki de bu geçişin bu kadar kolay olmasını sağlayan onun umuduydu, enerjisiydi. Onun bu hayata, benden çok daha ihtiyacı vardı.
Yaşamaya yeni başlarken kendimi onunla keşfetmeye de benim ihtiyacım vardı. İçerideki komşularımı sanırım sevmeye başlamıştım.
Demir biraz Faruk gibi gevşekti ama harbi bir adamdı.
Hüseyin tam bir aile babasıydı. Sanırım onu gözetleyip birkaç fikir edinmem gerekiyordu. Baba olmak için…
Siktir. Sanırım Karanbey olduğum zamanlarda bile düşünmediğim tek şey baba olmaktı. Şimdi, burada bunu düşünürken aklımı kaçırmak yerine sanki yapbozun kayıp parçasını bulmuş gibi kaygısız ve rahattım.
Kalabalık bir ailem olmamıştı. Sanırım kendi kalabalık ailemi oluşturabilirdim.
“Ordu kur istersen Hakan.” diye homurdandım. Aniden gülmeye başlarken bir çocuk fikrinden aniden kalabalık aileye nasıl geçtiğimin farkında bile değildim.
Burada acele etmeden hayatımızın tadını çıkartarak normal olacaktık. Bunun sözünü vermiştik birbirimize ve bu çocuk için acele etmeden hareket etmeliydik.
Telefonum titrerken düşüncelerimi bastırıp arka cebimden çıkarttım. Ekranda Yılmaz yazıyordu. Telefonu açıp kulağıma yasladım.
“Yılmaz?”
“Asya, Burhan’ı kaçırdı.” İrkildim. Ne yapmıştı? Konuşamadan arama sonlandı.
Valeria kulağındaki telefonla bahçeye çıktı. En az benim kadar şaşkın görünüyordu. “Faruk arıyor. Burhan, Asya’yı kaçırmış.” Dedi. Şaşkınlığım silinirken telefonu kulağımdan indirdim. Hangisi kaçırılandı?
Ekranda Asya’dan bir mesaj belirdi.
“Sanırım Burhan’ı kaçırdım.”
Mesajı Valeria’ya gösterdim. Dudaklarındaki gülüşe engel olamadı. “Faruk belki Asya…Yani adamları dövdüğüne göre… Asya kaçırdıysa-” Telefonu kulağından ayırdı. “Yüzüme kapattı.”
“Ben onu uyardım.”
“İstanbul’a gitmeli miyiz?” Omuz silktim. Umurumda bile değildi.
“Burhan zaten Asya’ya kaçmaya meyilliydi. Kaçıran kişi Asya. Bunca yıl Faruk’un yaptıklarına göz yumduğuma göre Asya’ya da bir şans verebilirim.”
“Bu sorun olmaz mı?” Başımı sağa sola salladım.
“Yılmaz, Burhan kaçırıldı diye Asya’yı vurmaz. Ama Faruk’un hazmetmesi gerekenler var.” Uğraşsın dursun. Sibel’le beraberken beni zorlayıp duruyordu. Görsün bakalım kardeşi onu zorlayınca ne kadar delirebildiğini.
“Ona ders veriyorsun.”
“Faruk, en az kendisi gibi sorunlu kardeşiyle ilgilenirken bende kendi karıma ve gelecekti çocuklarıma bakacağım. Bir de Efe’ye.” Belini sardığımda elini göğsüme vurdu. “Şimdi gidip çocuklar yapalım.”
“Hakan.” dedi kıkırdayarak. Onun gülüşünü ve bana seslenişini sonsuza kadar dinleyebilirdim.
SON
🖤
Bölüm sonrası söylemek istedikleriniz neler? Beni eleştirebilir veya kitabı beraber konuşabiliriz.
Artık onlar kendi evrenlerinde mutlu kalmaya devam edecekler. Darısı diğerlerinin başına...
Asya meselesi için YILMAZ kitabını bekleyin derim. Ondan önce yazılacak olan ENRİCO, RASKOL ve GERARDO var. Tabi başka kişiler de...Uzun bir yolculuk olduğunu zaten baştan beri konuşuyorduk. Bu yüzden KARANBEY'den sonra biraz ara verdikten sonra ENRİCO ve RASKOL'u aynı anda arka planda bölümlerini biriktirerek yazacağım. Muhtemelen aynı anda bölüm gelmese de hemen hemen aynı zaman dilimlerinde paylaşılacak.
Raskol'un hikayesi Enrico'dan daha uzun olacak gibi görünüyor. Tabi onları yazdığımda Karanbey'de olduğu gibi kontrolden çıkmayacağımın sözünü veremiyorum :D Yazdıkça yazasım geliyor.
Ayrıca final sonrasında özel bölümlerim mutlaka gelecek. Yani ENRİCO ve diğer mafyalar yazılana kadar ara sıra Hakan ve Valeria'yı göreceğiz.
Onlarla ilgili neler görmek isterdiniz?
Vedalardan hoşlanmam çünkü yazacak onlarca kitabım var. Bu yüzden başka kitaplarda görüşmek üzere. Satırlarımda en az benim kadar kaybolmayı tercih edip geldiğiniz için teşekkür ederim.
İYİ Kİ VARSINIZ <3
SOSYAL MEDYA HESAPLARIM
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.65k Okunma |
6.93k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |