6. Bölüm

K5 - ANLAŞMA

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Stromae - Formidable

🖤

 

 

 

5. BÖLÜM - ANLAŞMA

 

 

 

KARANBEY

Babamla anlaşmıştı. Yanılmamıştım.

Ona karşı hissettiğim merhamet parçaları yavaş yavaş yok olurken kaşlarım çatıldı.

O babamın piyonuydu.

Babamla aralarında geçen her bir konuşmayı öğrenmek istiyordum. Kübra'ya ne vaat etmişti? Kübra, Bekir'in her hareketinden irkilse bile gözlerinde her seferinde öfkesini gizlemeden dik bakan o itaatkâr olmayan kadını göstermişti. Peki babam ne vereceğini söylemişti de ona itaat ederek planlarına ortak olmuştu?

Ne bekliyordum bilmiyordum ama bunu beklemediğim kesindi. Tanıştığımızdan beri yalanlar söyleyen kadın aniden babamla anlaştıklarını mı söylemişti? Onu koruyacak kimse yanında değilken gözlerimin içine baka baka itiraf mı ediyordu?

Bu kadın cesur muydu yoksa cahil cesareti mi vardı anlayamamıştım. O evde hapsedildiğinden emindim. Bu su götürmez bir gerçekti. Sırf bu yüzden mi itaat etmişti? Onu zorlamışlar mıydı?

Onu haklı çıkaracak nedenler düşünmeyi kes Hakan.

"Babanla ne konuştuğumu bilmek istemiyor musun?" dedi bir kez daha. Gözlerindeki şeytani parıltıyla kaşlarımdaki çatıklığın arttığını hissettim. O babamla anlaşmıştı. Onun itaatkarlarından biriydi. Beklediğim bir ihtimaldi ama yine de içten içe mezarlıkta gördüğüm o masum gözlerinin yalan olmasını istememiştim.

Çenesini tutup yüzüme bakmasını sağladım. "Nedenler umurumda değil. Bildiğim bir şeyin nedenini umursamam. Bana ihanet edenlerin sonunu bilmiyor musun?" Sessiz kaldı.

Biliyordu. Buna rağmen kabul etmişti.

"Bana-" duraksayıp yavaşça yutkundu. "-Can borcunun olduğunu söylemiştin." Eli, çenesini tuttuğum elimin bileğine hafifçe dokundu. "O evden çıkmam lazım." Bana ihanet ederek mi? Elimi çenesinden çektiğimde bileğimdeki eli sıkılaştı.

“O evden zaten çıktın. Geri götürmemem için tek sebep söyle!” Bağırışımla olduğu yerde sıçradı. "Ne teklif etti?" İhanetlerden nefret ediyordum ve sonu her seferinde ölümle biterdi.

"Özgürlüğüme ve aileme karşılık senin itaat edecek kadar darmadağın olman." Bileğimi sıkıp gözlerini kırpıştırdı. Yine o mezarlıktaki aptal bakış.

"Kaç yıl?" O siktiğimin evinde kaç yıl kalmıştı?

"14." 14 yıl cehennemdi. Uzun ve yavaş geçen bir cehennemdi. Çetin ailesini her gördüğümde öfkeyle dolup taşardım, 14 yıl onlarla yaşamak büyük bir cezaydı.

Merhamet gösterme. Sen Karanbey’sin. Sana ihanet etmeye kalkan biri o.

Elimi yüzüme sürttüm.

Sana ihanet etti Hakan. Sandığın gibi masum ve yardıma ihtiyacı olan biri değil. Babanla çalışan o hainlerden biri.

Kes sesini Karanbey.

Ya dürüst olması bile bir plansa? Ya bana dürüst olduğu için ihanet etmeden kendini açıklaması onların bir hamlesiyse?

"Şu an zihnimdeki karmaşaya son vermek için seni öldürebilirim." Kendi kendime fısıldadığımda yanımda kaskatı kesildiğini hissettim. Annem gibi yardımıma ihtiyacı varken aynı zamanda haindi. Ne yapacağımı kestiremeyecek kadar öfkeliydim.

"Bana bak." Çenemi tutup ona yaptığım gibi başımı çevirdiğimde kaşlarımı yukarı doğru kaldırdım. Cüretti beni şaşırtmaya devam ediyordu ve şimdi karşımda bir başkası olsa çok farklı bir şekilde yaklaşabileceğimi biliyordum. "Bana can borcun var ve bunu ödeyeceksin." Bana ültimatom verme kadın. Senin için hiç iyi olmayacak.

"Nasıl biri olduğunda neler yaptığında umurumda değil. Bana yardım etmek zorundasın. O evden kurtulmam lazım. Ailemi bulmam lazım. Bu cehenneme arkamı dönüp normal insanlar gibi huzurla yaşamak istiyorum."

"Bir gün anneniz çok güçlü olup bu evden sizi kurtaracak. O zamana kadar dayanabilir misiniz? Söz bu cehennemden çok daha güzel bir yere gideceğiz. Normal insanlar gibi huzurla yaşayacağız."

Annem bizi o evden kurtarmamıştı, bu dünya onun cehennemi ve sonu olmuştu. Ölümü de onu bu dünyaya hapseden adam tarafından gerçekleşmişti. Kanım kaynarken zihnimdeki anıları bastırmaya çalıştım.

Ona hala bir can borcum ve yardıma ihtiyacı vardı. Yardım etmek hala ağır basan taraftı ama yine de ona güvenemiyordum. Babamın planını bana açması ona karşı da hain olduğunu gösteriyordu. Babamla anlaşmasına sadık kalabilirdi ama ihanet etmişti. Bana sadık kalacağına nasıl emin olabilirdim ki? Ona yardım ederken arkamı döner dönmez ihanet etmeyeceğini nereden bilecektim ki?

"Pomogi mne." Çenemi bıraktığında fısıldadı. Bu da ne demekti? "Pomogi mne" Bana yardım et. Tekrar aynı şeyi söylüyordu.

"Türkçe konuş." dedim sertçe. Başını sağa sola sallayıp gözlerini kapattı. Gözlerindeki yalvaran ifadeyi gizledi. Gözleri geri aralandığında ifadesiz kahverengi hareleri gözlerimle buluştu. Konuşmadı. Sanki söyleyecekleri bitmiş gibi sessizliğe büründü.

“Yalan söyleme diyorsun. Doğrusunu söylediğimde de aynı davranıyorsun.” İç çekip kucağındaki ellerine baktı. “Yemin ederim başka çarem yok. Babanın teklifi o kadar çaresiz anımda geldi ki-“ Derin nefes alıp karşısına dikti gözlerini. “-Artık ailemi bulmak istiyorum.”

“Aileni mi?” 14 yıldır onu, o evden kurtarmak için çabalayan bir ailesi olduğundan emin değildim. 14 yıl birini bulmak için uzun bir süreydi ve bulmamak için.

“Ailen kim?” Ailesine nefret mi kusacaktı? Onu oradan kurtarmadıkları için hesap mı soracaktı? Bu yüzden mi anlaşmıştı babamla? “Bilmiyorum.” Sesindeki çatırtıya engel olamamış gibi suratını buruştururken bakışlarını camdan dışarı çevirdi. “Kim olduğumu bilmiyorum ki aileme ulaşayım.” Çenesinin titrediğini gizlemek için elini yanağına yaslayıp dirseğini arabanın kenarına koydu.

Vurulduğu gece ona ilaç verildiğini söylemişti Melih. Her ilaç ona iyi gelmez, demişti. O ilaçların ne olduğunu soramadan Haldun gelmişti. Melih’i ona vermiştim. Vermemeliydim.

“Sana ne yaptılar?” Soru dudaklarımdan kontrolüm dışı döküldüğünde buruk bir gülüşle bana baktı. “Çok şey…Hiçbir şey…Bana yardım et Karanbey. 14 yılımın intikamını almak istiyorum. Bana yardım et ki sana yardım edeyim.” Yardıma ihtiyacım yoktu. Bunu söylemek için dudaklarımı araladığımda başını sağa sola salladı.

“Her insanın yardıma ihtiyacı vardır. Senin de bana ihtiyacın var.” Elini kulaklarına sürttü. “O evde duyduklarım da gördüklerim de işine yarayabilir.” Benim piyonum olmayı mı istiyordu?

“Neden?” diye sormadan edemedim. Gözlerinde beliren kesinlikle derin nefes aldı. “Neden bana yardım edesin? Ben bir mafyayım. Seni hapsedenlerle aynı kulvardayım Kübra. Neden sana yardım edeyim ki?” Başını aşağı yukarı salladı.

“Onlarla aynı kulvarda olduğunu düşünmek mütevaziliğin mi kendini cezalandırma yöntemin mi?” Gözlerimi kıstığımda çenesini dikleştirdi. “Bana seni her anlattıklarında gözlerinde saf korku vardı. Haldun, Ümit’e bu gece diklenebildi ama sen onların üzerine doğru yürüdüğünde sustular. Baban masanın lideri ama senden korkuyorlar Hakan. Egonu okşamak için söylemiyorum bunları. Onlarla aynı kulvarda değilsin. Onlarla yarışmıyorsun bile.”

Tek kelime etmeden yaptığı analizi özümsemeye çalıştım. Onlarla yarışmıyordum, doğru. Onları yok etmek için kendimle yarışıyordum. Dünden daha iyi ve güçlü olmak için…Benim en büyük dostum da düşmanımda Karanbey’di. Uğruna kan döktüğüm ve kayıplar verdiğim…

“Güçsüz bir kadın olduğumu kabul etmiyorum. Gücümün farkındayım. Sadece bu dünyada onları alt edemeyecek kadar çaresizim. Çabaladıkça daha çok zarar gördüm ben. O adamları alt etmek için o adamların korktuğu birine ihtiyacım var. Sana. Senin de kardeşinin ve annenin intikamını alman lazım.” Bedenimdeki her bir zerre gerilirken başını salladı. “Sen Çetin ailesinden kurtulup ailemi bana verirken bende sana intikamını vereceğim.”

“Sana inanmam için bir bilgi ver Kübra. Bana babamın bir piyonuyla konuşmadığımı kanıtla.” Kanıtlayamazdı. Babam adi bir adamdı. Her türlü olmayacak şekilde planlarını kurup karşısındakini alt etmeye bayılırdı. Şu an konuştuklarımız bile onun planın bir parçasıydı belki de.

Kadınlara asla güvenme demişti babam. Ona hak verdiğim için kendimden nefret ediyordum. Çünkü bu dünyada en çok güvendiğim kadın, annemdi. Babama ihanet etmekle suçlanan kahramanım bir kadındı.

“5 kişiydiler.” diye mırıldandığında gözlerimi kıstım. Kimler? “5 kişiydiler.” Öncekinden çok daha yüksek bir tonlamada söylemişti. Gözlerimin içine bakarken hissettirdiği tek bir duygu vardı. Korku. Vereceğim tepkiden korkuyordu ama neye tepki vereceğimi bilmiyordum.

“Kimler?” Sesimdeki sert ve korkutucu tonlamaya engel olamadım. Beni deli edecek bir bilgi verecekmiş gibi yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Aradığın kişiler... Kardeşinle seni öldürmeye çalışanlar... Bekir dışında 5 kişi vardı."

Beş kişiydiler.

Bekir’le beş buçuktu.

Kardeşimi benden almaya cesaret eden tek bir kişi değildi.

Kulaklarımdaki uğultu kan dökme ihtiyacıyla kavrulmama sebep oluyordu. Karşımdaki kadın doğru konuşuyor muydu? Bilmiyordum. Ama bugüne kadar avıma hiç bu kadar yaklaştığımı anımsamıyordum. Bekir'i alıp konuşana kadar dövebilirdim. Hatta ölene kadar...

“İsim ver…Kimler?” Sesimdeki hiddetle oturduğu köşede bedeni olabildiğince benden uzaklaşırken nefes alışverişleri hızlandı. “Söyle Kübra. Kimler?!” Gözleri donuklaşırken derin bir nefes alıp o nefesini tutmaya başladı. Bahçede kulağını kapattığı zamanki gibi kaskatı kesilmişti. Yüzünün rengi değişirken öfkemin yerini endişe alıverdi.

“Nefes al.” Uzanıp omzunu dokunduğumda tepki vermeden bakmaya devam etti. “Nefes al Kübra!” Omzunu sarstığım yüzü morarmaya başladı. Ne bok yapacağımı bilmeden onu kucağıma çekip arabadan indim. Çimlerin üzerine oturmasını sardığımda yüzünü avuçlayıp bana bakmasını sağladım. “Nefes almazsan seni öldürürüm Kübra.”

“Patron-“ Yanımdaki hareketlenmeyle başımı kaldırdım. Douglas’ın yanından endişeyle beliren Melih kaşlarını çatıp Kübra’nın yanında diz çöktü. Elimi Kübra’nın yüzünden uzaklaştırdığımda beni umursamadan onun omzunu tuttu ve sarstı.

“Dyshi, russkaya devushka. Dyshi.” Nefes al, Rus Kızı. Nefes al. Kübra’nın gözlerinin odağı Melih’i bulduğunda tuttuğu nefesini serbest bıraktı ve hızlı nefes alıp vermeye başladı. Melih onun omzunu serbest bıraktığın Kübra gözlerini kapatıp öne eğildi.

“Kriz anlarında-“ Bakışlarım Melih’e kaydığında endişeyle bakıyordu Kübra’ya. “-Sadece Rusça anlıyor. Türkçeye kendini kapatıyor. Savunma mekanizması gibi bir şey.” Rusçam yoktu. İlk defa yetersiz hissediyordum. Kübra gözlerini araladığında etrafına bakındı. Kaşları çatılırken önce bana sonra Melih’e döndü.

“Sen niye buradasın?” Tekrar bana dönüp etrafına bakındı. “Haldun mu gönderdi seni?” Oturduğu yerden kalkmaya çalıştığında sendeleyip arabaya tutundu. Yerden ayağı kalktığımda Melih’ten uzaklaştı. Onu götüreceğini düşünüyordu.

“Haldun gönderdi.” dedi Melih. Gözlerinde geçen ifadeyle kaşlarım çatıldı. Yalan söylüyordu. “Haldun seni götürmem için yolladı.” Kübra endişeyle bana yaklaştığında Melih yerden doğruldu.

“Faruk…Kübra’yı odasına yerleştirsinler. Geliyorum ben.” Faruk ters ters Melih’e bakarken Kübra’ya adımladı. Kübra kolumu tutarken fısıldarcasına konuşmaya başladı. “Onu lütfen öldürme. O sadece emir kulu. Lütfen.” Ona döndüğümde gözlerindeki korkuyla duraksadım. Daha ona bir şey yapmamıştım ama deli cesareti olmadığı zamanlar dışında bana korku dolu gözlerle bakmasına engel olamıyordum. Melih söz konusu olduğunda o korku dolu kadın çıkıyordu. Onu tehdit ettiğimde ise savaşçı amazon yanı giriyordu devreye. Bu kadın karmaşık bir bulmacaydı.

“Öldürmeyeceğim.” Eli kolumdan uzaklaştığında Melih’e son kez baktı. Melih başını salladığında başını eğerek Faruk’la eve doğru yürümeye başladı. Gözden kaybolup eve girdiğinde Melih’e döndüm.

“Niye buradasın?” Gözleri benim yaptığım gibi Kübra’yı takip etmişti. “Bana yumruk vurman lazım Karanbey.” Gözlerimi kıstığımda bana döndü. “Burada hoş karşılanmadığımı anlamaları için-“ Douglas benden önce davranıp Melih’in suratına yumruk attığında Melih birkaç adım geriledi.

“İçimde kalmıştı Patron.” Douglas, Melih’in toparlanmasına izin vermeden karın boşluğuna vurduğunda Melih ellerinden birini yere diğerini karnına yaslayıp soluklandı.

Douglas, Melih’ten nefret ederdi. Bir toplantıda kavga çıktıysa mutlaka ikisinden birinin başlatmasıyla gerçekleşirdi bu. Douglas, Melih’ten büyük olmasına rağmen onu öldürmek ister gibi bakardı, Melih’se tam da Douglas’ın sinirlerini bozan o bakışlarını fırlatırdı. Alay edercesine yeşil gözlerini Douglas’a dikerdi. Aralarındaki nefretin başlangıcının ne olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim ikisinden biri, diğerini mutlaka öldürmeden bu öfkeleri dinmeyecekti.

“Mahzene götür.” Emrimle Douglas durdu. Melih yerden kalkarken Douglas’ın suratına yumruk attı. “Benim de içimde kalmıştı Douglas.” İkince kez vuracakken ileri atılıp yumruğunu tuttum.

“Söylemene bile gerek yok. Burada hoş karşılanmayacaksın.” Kaşlarını çattığında kafamı suratına geçirdim, birkaç küfür savurup eliyle burnunu kapattı. “Götürün onu.” Birkaç koruma yaklaşırken Melih başını kaldırdı ve burnundan akan kanları umursamadan dik dik bakmaya başladı.

Onu öldürmeyeceksin Karanbey. Söz verdin. Ona öldürmek dışında her şeyi yapabilirsin ama öldürmeyeceksin.

 

 

 

 

KÜBRA

Kulaklarımdaki uğultu bulunduğum andan beni sıyırıyordu. Bir şey olmuştu. Zihnimin kapısını açan bir şey yaşanmıştı. Ne olduğunu bilmiyorum ama şu kaybettiğim anılarımın zihnimdeki dansıyla boğuluyordum. Aynı anda net olmayan görüntüler ve sesler zihnimde yanıp sönüyordu.

“Kübra?” Faruk yanımda belirdiğinde irkilip ona döndüm. “İyi misin?” Bilmiyordum. Garip bir ruh haline girmiş gibiydim. “Sana seslendim birkaç kere.” Elindeki çay bardağını uzattığında ona cevap vermeden uzanıp aldım. Sol çaprazıma oturdu ve çayını yudumlamadan bana baktı. Bardağın elimdeki ısısıyla bakışlarım çaya takılı kaldı.

“Melih gitti mi?” diye sorduğumda kirpiklerimin altından ona baktım. “Gitti.” dedi duraksamadan. Rahatlayan bir nefes aldım. Melih güvendeydi.

Ya yalan söylüyorsa?

“Melih gerçekten gitti mi?” Gözlerimi bir saniye olsun ondan ayırmadım. Hiçbir duygu değiştirmeden “Gitti.” dedikten sonra çayını yudumladı. Yalan söylese anlaşılırdı sanırım. Bu yüzden çayımı yavaşça yudumladım.

Melih döndüğünde Haldun delirecekti. Belki de bensiz döndüğü için ona işkence çektirip ceza vereceklerdi. Korku her bir zerremi sararken çayımı bıraktım. Endişeyle etrafa bakınıp ayaklandım. Telefona ihtiyacım vardı.

“Ne arıyorsun?” Faruk sorduğunda bakışlarımı ona çevirmeden edemedim. “Telefon.” Elini cebine atıp çıkarttığı telefonun ekranını açıp bana uzattı. Uzattığı telefonu aldım.

Sakin ol. Burada tutsak değilsin.

“Kimi arayacaksın?” Melih’in ezberlettiği numarayı tuşlarken arayıp kulağıma yasladım. “Melih’i.” Kaşları çatıldığında telefon meşgule düştü. Tekrar araya basıp kulağıma yasladığımda kapanacağını düşündüğüm son saniye telefon açıldı.

“Alo? Melih. İyi misin?” Derin nefes alıp verdiğini duydum. “İyiyim Kübra.” Kalktığım yere otururken suratım asıldı. Bana Kübra dediğinde kafasına vurmak istiyordum. “Haldun bir şey yaptı mı sana?”

“Hayır.” Uzun bir sessizlik sonrası kaşarım çatıldı. Melih sabırsızdı. Bu yüzden hızlıca konuşup kapatırdı telefonunu. Çoğu zaman şahit olduğum buydu. Şimdiyse konuşmamı bekliyordu. Melih gibi davranmıyordu.

“Melih, benim o evde günlüğüm kaldı. Bir dahaki gelişinde getirir misin?” Güldüğünü duydum. Benim günlük yazmam yasaktı. Defterlerim alınmıştı elimden. Yazmayı yıllar önce bırakmıştım. “Getiririm o zaman. Bekir onları garajda saklıyordu en son. Söyle onlara sana başka defter kalem versinler. Yazmak seni rahatlatıyor, kontrolünü sağlıyor.” Bir garajdaydı.

“Kontrolümü kaybetmek istemiyorum.” Onaylayan bir ses çıkarttı. “Bu dünyada görüp göreceğim en kontrollü kontrolsüz kadınsın. Ama rahat ol. Her şey yolunda.” Bir şey yapmamı istemiyordu. Başı beladaydı belki de ama bir şey yapmak için aptalca davranmamı istemiyordu. “Artık kapatmalıyım. Bekir bakıyor bana.”

“Melih… Ara sıra beni ziyarete gelir misin?” Duraksadı. Faruk’un beni izlediğini biliyordum ama umurumda değildi. “Rus Kızı, seni asla bırakmayacağım. Tamam mı?” Onaylayan bir ses çıkarttım. “Teşekkür ederim. O evde beni korumaya çalıştığın bazı nadir anlar için.”

“Vedalaşıyor musun?” Güldüğümde Faruk’un duygusu anlaşılmayan bakışlarına baktım. “Hayır. Laf soktum orada.” Melih güldü. “Kapat Rus Kızı. Seninle uğraşamayacak kadar meşgul bir adamım ben.” Dediğini yaparak aramayı sonlandırdığımda telefonu sıkıca tuttum.

Bekir ona işkence mi çektirecekti? Garajda olduğunu ima etmişti. Belki de arabadan daha yeni iniyordu ve o sıra aramıştım.

“Telefonumu alayım.” Faruk elini uzattığında telefonunu geri verdim. “Teşekkürler.” Kalktığım yere otururken Faruk telefonu ağır ağır cebine tıktı.

“Kardeşin var mı?” diye sordum istemsizce. Kaşları çatılır gibi olsa da başıyla onayladı. “Ona biri zarar verse ne yapardın?” Çenesini sıvazlarken düşünür gibi birkaç saniye bekledi. “Büyük ihtimalle zarar vereni öldürürdüm.” Benim bir abim var mıydı? Belki de ablam, kardeşim… Benim kimsem var mıydı ki ben bugün bu mafyaların arasında kimin daha beni koruyacağını düşünürken oradan oraya tehlikeli bir savrulma yaşıyordum.

Hayal kırıklığı hissediyordum. O evden beni kurtaran ailem değildi, yine bir mafyaydı.

“Güvendesin.” dedi Faruk. Öne eğildi. “Burada sana yaklaşmaya cesaret edemezler. Hakan buna izin vermez.” Vurulduktan sonra burada kaldığım süre boyunca Hakan ismini kullanmamıştı, Karanbey demişti. Şimdiyse ilk kez onun ağzından duyuyordum bu ismi.

“Sana soru sorabilir miyim?” Çayını alıp yudumlamadan önce konuşmuştu. Başımla onayladığımda etrafını kolaçan edip elindeki bardağı bıraktı. “Amacın cidden o evden çıkmak mı?” Sesindeki şüpheyi fark etmemek olanaksızdı. Basit bir soruydu ama sorgulanıyormuşum gibi hissettiren bir tonlamada sormuştu.

“Başka ne amacım olabilir ki?” Arkasına yaslandı.

“Bilmem olabilir mi Kübra?” Yüzündeki ifade sertleşirken bakışları ağır ağır yüzümde gezindi.

“Evet bir amacım daha var.” Öne eğildim. “Ben mafya avcısıyım. Sizi avlamaya geldim.” Gözlerini devirdiğinde gülüşümü genişlettim.

“Bir kadın, canını yakanların canını yakar, Faruk. Gerçekten hak etmişlerin canını sıkar. Hayatını kurtaranların değil.” Birkaç saniye gözlerimizi ayırmadan baktığında bana inanmaya çalışan ifadesiyle bakışlarımı ondan ayırdım.

“Senin hayatını mı kurtardık?” Kurtarmışlardı. O evden beni kurtaran kim olursa olsun ömrüm boyunca minnettar kalacaktım. Onlar beni o evden koşmadan, normal insanların yaptığı gibi yürüyerek çıkartmışlardı.

“Ailen niye gelmedi?” Ona bakmayı reddedip çayımı yudumlamaya başladım. Bu soruyu kendime 14 yıldır soruyordum. Benim için niye birileri gelmemişti? O birileri, niye ailem değil de bu mafya dünyasının içindeki Karanbey’di?

“Bilmiyorum. Belki de işleri vardır.” 14 yıl süren uzun soluklu bir işleri vardı. Kızlarını aramayacak kadar yoğunlardı. Bir sebepleri olmalıydı ki 14 yıl bekleyişlerimi haksız çıkarmamalıydılar. İçten içe onlara kırgındım, öfkeliydim, mağluptum. Yine de geleceklerine inanmaktan bir gün olsun vazgeçmemiştim. Ailem beni kurtaracaktı. Ama kurtaramamışlardı. Mafyaların hapsettiği o evden yine bir mafya çıkarmıştı beni.

“Belki de çoktan ölmüşlerdir.” Cümlesiyle irkildim. Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum. Çünkü öldülerse benim hiçbir kurtuluşum olamazdı.

“Belki de Çetinlere, beni onlar vermiştir.” diye mırıldandım. Ölme ihtimallerinden önce beni Haldun’a verenin onlar olması ihtimali kafamı kurcalıyordu.

Konuyu değiştir Kübra. Konuyu değiştir.

“Kardeşinin adı ne?” Ona baktığımda gözlerinde anlayışlı bir ifade belirmişti. Şüphesi silinmişti. “Asya.” Anlamını bilmiyordum. “Asya kıtası olan Asya mı?” dediğimde kahkaha atıp başını sağa sola salladı.

“Güzellik demek. Güzellik kraliçesi, tanrıçası…Bir sürü anlamı var ama kıta olan Asya anlamını sevdim.” Acaba benim unuttuğum ismimin anlamı neydi? Ona kardeşini sormak istiyordum ama çok soru sorduğumda neşesi kaçıyordu ve bakışlarına şüphe yerleşiyordu.

“Ben adımı bilmiyorum. Kübra’nın anlamını da hiç öğrenmedim.” diye mırıldandım. “Yaşımı biliyorum. 25. Bir de Melih sürekli Rus Kızı dediği için Rus olduğumu varsayıyorum. Bu kadar.”

“Bilmiyorum mu dedin?” Öne kaydığında kaşları çatıldı. Elimle şakağımı işaret ettim. “Benden aldılar. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Geçmişim yok oldu.”

“Kübra onların sana verdiği isim mi?” Başımla onayladığımda şaşkınlık dolu bir nida çıkardı. “Bu yüzden aileni bulamadım. Kübra sonradan var olmuş bir isimdi. Tam da tahmin ettiğim gibi. Senin gerçekte kim olduğun başka bir isimde gizli.” Ailemi mi araştırıyordu? Kalbimde filizlenen umutla öne kaydım.

“Benim ailemi mi araştırıyordun?” Başıyla onayladı.

“Hakan mezarda seni gördükten sonra seni araştırmamı söyledi. Senin hapsedildiğini düşündüğü ilk an da kimlerden olduğunu öğrenmemi istedi. Bulamadım çünkü aradığım tek isim Kübra Çetin’di.” Hakan baştan beri o evde tutsak olduğumu biliyordu. Eğer Ümit Karan çıkıp planlarından bahsetmese ve evlilik kartını kullanmasaydı beni o evden yine de çıkartır mıydı?

Odadaki enerji ağırlaştığında Hakan’ı oturma alanın girişinden içeri girdiğini gördüm. Faruk oturduğu yerden ayaklandı ve dışarı çıktı. Hakan yanımdaki boşluğa attı kendini. Ona arabada kardeşinin katillerinden bahsetmiştim. Sonrasını hatırlamasam da kendimi çimlerde otururken bulmuştum. Bu konuyu konuşurken mi yoksa konuşmadan mı krize girmiştim? Hatırlamıyordum.

“Aç mısın?” Gri gözleri beni bulduğunda tek bir duygu anlaşılmıyordu. “Yorgunum. Biraz uyuyabilsem iyi olurdu.” Başını onaylarcasına salladı. “Nikah memuru gitsin, odana çıkarsın.” Bugün mü evlenecektim? Babasının planını anlatmıştım, buna rağmen yine benimle evlenecek miydi?

“Niye şaşırdın Karım?” Elini koltuğun arkasına yaslayıp bana baktı.

“Ben senin karın değilim.” Kaşlarını kaldırıp elini kaldırdı. Nişan yüzüğü hala parmağında takılıydı. “Birazdan karım olacaksın.”

“Sana her şeyi anlattım.” Yanından kalkmaya çalıştığımda hissedebildiğim tek şey buraya hapsolmak istemeyişimdi. Ona her şeyi anlatıp üzerine Ali’nin katillerinden bahsetmiştim. Bu yüzden beni yanına hapsedecekti. “Ben evlenirsem hapsolurum sana.” Kaşları ağır ağır çatıldı.

“Babamla anlaştığında bunu göze almadın mı?” Haklıydı. Sadece o evden çıkmak istemiştim. Sonrasını planlamamıştım. Onu kandırıp ailemi bulacaktım. Bir şey engel olmuştu. Onu kandırmaktansa her şeyi itiraf ederken bulmuştum kendimi.

“Ben…Evet.” Gözleri yüzümde gezindi.

“Aileni bulana kadar güvende olman için evleneceğiz. Karanbey’in karısına kimse yaklaşamaz.” Gri gözleri kısıldı. “Bana hapsolmayacaksın. Aileni bulduğumda gideceksin.”

“Söz mü?” Yandan bana bakarken birkaç saniye duraksadı. “Ailemi bulacak mısın?” Başıyla onayladı.

“Bulacağım.” Yavaşça yutkundum. Bu sözüne inanırken buldum kendimi. Aptalcaydı, umurumda değildi. “Ali-“

“Şimdi değil.” Yüzündeki her bir zerre gerilirken kolunu çekti ve ayaklandı. “Nikahı kıymalıyız. Haldunlar gelmeden Karan soyadını almalısın.” Odada ilerlerken beline taktığı silahını gördüm. Boğazımın kurumasına engel olamazken uzanıp soğumuş çayımı yudumladım.

“Yüzlerini görmedim.” Cama yansıyan yüzünü seyretmeye başladım. “Seslerini duydum.” Omzunun gerisinden bana döndü. “Erkeklerden biri ve kadın hariç diğerlerinin sesini duydum. İsimlerini bilmiyorum. Yüzlerini de görmedim. Bir kez dışarı çıktıklarında arkadan gördüm onları. Biri kadındı.” Gözleri kısılırken tamamen bana döndü. Elleri cebindeydi.

“Kadın düşmanım yok.” dedikten sonra başını sola yasladı. “Kadınlarla bir bağlantım yok.” Onun kadınlarla ilişkisiyle ilgili bolca dedikodu duymuştum. Yanında kadın görmek Haldun’un benden özür dilemesi kadar imkansızdı. Belki de ölüm tehditleri alması onun güvensiz bir adama dönüşmesine sebep olmuştu.

“İçlerinden biriyle yakın duruyordu. Kızıl saçlıydı ama bence kendi saçı değildi. Sürekli elleri saçındaydı. Sanki düşeceğinden korkuyor gibiydi.” Birkaç adım atıp koltuğun kenarına kalçasını yasladı. “Bekir’in çenesine gelecek kadar uzundu.”

“Bekir’i öldürene kadar döveceğim. Sonra hepsinin adını verecek bana.” Onunla ilgili duyduğum bir diğer şeyde buydu. Sorunu kökünden yok etme eğilimdeydi. Bu da beraberinde ona problem getiriyordu. “Söyle. Ne düşünüyorsun?” Arkama yaslanıp konuşmak için doğru kelimeleri düşünmeye başladım.

“Senin deli mafya olarak anıldığını biliyor musun?” Kaşları ağır ağır çatıldığında çenemi dikleştirdim. “Hastaneden çıkana kadarki süreçte senin adına toplantılar yaptılar. Psikolojinin bozulduğunu ve masaya uygun olup olmadığını sorgulamak için senin haberin olmadan seni gözetlemeye başladıklarını biliyor musun?”

“Haldun mu?” Başımı sağa sola salladım. “Ümit Karan’da. Birkaç lider daha. Hepsi senin Ali’den sonra kontrolünü kaybedecek kadar kafayı yediğini düşünüyor.” Cık cıklarken ayaklandı.

“Kafayı yesem bile asla kontrolümü kaybetmem.” Oturduğum yerden ayaklandığımda ona yaklaşmadan olduğum yerde dikilmeye başladım. “Bu yüzden zaten seni indirecekler. Anlamıyor musun Hakan? Seni kontrol edemedikleri için yalanla oyunla seni indirecekler. Yerine onların kuklası birini alacaklar. Kontrol edebilecekleri birini.”

“Bu umurumda mı? Ali’yi benden aldıklarını sineye çekip masada ticarete devam etmek ister gibi mi duruyorum? Ben zaten tüm bu düzene öfkeliyim. Bu düzende payı olan herkesi birer birer yok etmek istiyorum.”

“Karanbey’in birilerinin desteğine ihtiyacı var. Yardım olmadan savaşabilirsin evet ama karşındakiler birlik olmuşken onları alt edemezsin. Haldun, Ümit, diğerleri birleşmişken sen onlara saldırdığın her saniye kaybedeceksin. Karanbey’in bilmediğim özel güçleri yoksa insan olduğunu varsayıyorum.” Sustu. Bakışlarından bana hak verdiğini anlayabiliyordum.

Birinin yardımına ihtiyacım olduğunu anlamam yıllarımı almıştı. Garip bir ego bunu engellemişti her seferinde. Ben yalnız başarırsam güçlüydüm saçmalığına tutunmuştum. Belki de buna tutunmam konusunda zihnimi tahrip etmişlerdi, bilmiyordum. Ne zaman Melih kendince bana yardım etmeye başladı, işte o zaman acılarım eskisine nazaran azalmıştı. O evde birazda olsa nefes alır olmuştum. Şimdi Hakan’a baktığımda aynı düşüncede olduğunu görebiliyordum. Yalnız başına dünyaya hükmedecek kadar kendine güveniyordu ama bu imkansız bir hayaldi. Gücün açığa çıkması için yardım almaktan çekinmek bile güçsüzlüğün simgesiydi. Birilerinden yardım istemek zavallılık değil tersine gücün için çabalamaktı.

“Bekir’i öldüreceğim.” dedi bir kez daha. Başımı onaylarcasına salladım. “Ama şimdi değil. Ona diğerlerini sorabilirsin. Sana isim vereceğini düşünüyorsun, Bekir babasının köpeği olabilir ama asla laf taşımaz. Dene. Kemiklerini kır, dişlerini sök. Asla konuşmayacak. Kurnaz piçin teki o.” Gözlerinde keyifli bir ifade belirdiğinde kaşlarımı çattım.

“Ne yapmalıyım o zaman?” Bana mı soruyordu? Duraksadığımda bana adımladı. “Ne yapmalıyım Müstakbel Karım?” Kuruyan boğazımı yumuşatabilmek için yavaşça yutkundum.

“Ben bulabilirim.” Sesimdeki titreyişe engel olamadım. Gözlerini kısarken tam karşımda durdu. “Yani eğer mafya ailelerinden biriyse partilerde onların sesini duyduğumda sana söylerim. Sende intikamını alırsın.”

“Karşılığında ne olacak?” Kalp atışlarım hızlanırken bir adım daha yaklaştı. “Özgürlüğüm. Tek istediğim bu. Ailemi bulana kadar bende Ali’nin katillerini bulacağım sana.”

“Babamla da anlaşmıştın. Niye seninle anlaşma yapayım ki?” Arabadaki konuşmamızı anımsadım. “Babanla anlaşmamı bozduğumu söylemedim ki.” Kaşları çatıldı. “Hala ben onun için çalışacağım-“

“Çift taraflı mı hareket edeceksin?” Başımla onayladığımda gülmeye başladı.

“Babam kesinlikle seni öldürecek Kübra.” Gerildiğimde iç çekti. “Onu kandırman imkansız. Gözlerin her şeyi ele veriyor.”

“O zaman bana yardım edersin. Babanı kandırmam için…” Delirmişim gibi baktığında gülümseyerek elimi kaldırdım. “Birazdan kocam olacaksan bana göstermen gerek.”

“Şimdiden ne kadar çok şey istediğinin farkında mısın?” Başımla onayladığımda cık cıkladı. “Olmayan dertsiz başıma iş aldım desene.” Dudaklarını ıslatıp pencereye yaklaştı. Huzursuzluğunu hissedebiliyordum. Bana borcu yoktu ama yine de beni o evden bir şekilde çıkartmıştı. Onun canını kurtarmıştım ama o zaman bile benim yüzümden öldürülecekti. Tanıştığımız ilk andan beri ona ayak bağı olduğumu görebiliyordum.

“Sadece ara sıra Ümit Karan’ın bilmediği ve senin için önemsiz bilgiler taşısam yeterli. Böylelikle olmayan dertsiz başına daha fazla iş çıkarmış olmam hem o sırada Ali’nin katillerini buluruz. Bir taşla iki kuş.” Cevap vermeden pencereden dışarı bakmaya devam ediyordu. Gözlerimi etrafta gezdirdim.

Sade döşenmiş oturma odasının her bir yanına vazolar ve biblolar dizilmişti. Ahşap ve beyaz karşımı olan mobilyalara renk katan vazolar dışında duvardaki tablolardı. Bir duvar boydan boya pencereyken diğer duvarı merdivene kadar ilerliyordu. Mutfağa ve dış kapıya giden koridoru önleyen duvarın dibinde de ufak bir bar tezgahı ve büyükçe bir içki dolabı vardı. Vurulduktan sonra burada kaldığım zamandan pek bir şey değişmemiş görünüyordu.

“İncelemen bittiyse gel.” Hakan koridora yönelirken peşinden ilerleyip bahçeye çıktım. Verandayı geçerken arka bahçeye adımlamıştı. Burayı daha inceleme fırsatım olmamıştı. Arka bahçe geniş bir ormanın dibindeydi. Ağaçlardan ilerisi görünmese de ön bahçedeki dış bahçe parmaklıkları ormana doğru ilerliyordu. Bir gün ormana gireceğimi kendime not edip Hakan’a döndüm.

Çardakta duran bir adamla Faruk ve Douglas’ı gördüm. Adımlarımı oraya yönlendirirken Hakan bahçenin sağına yöneldi ve ormana girmeden çiçeklerin olduğu kısımdan çiçek kopartıp bana yaklaştı.

“Al.” Elindekileri uzatırken kaşları çatılmıştı. “Nikah çiçeksiz olmaz.” Elindeki mor çiçekleri alıp sıkıca tuttum. Ne çiçeği olduğunu bilmiyordum. Yine de mutlu olmamı sağlamışlardı. Gülüşümü genişletip çiçeklere bakmayı keserek ona döndüğümde kaşları daha da çatıldı.

“Ne çiçeği bu?” Ellerimden birini mor çiçeğe sürdüm. “Menekşe.” Sesi sertti. Çiçek vermekten rahatsızlık duyuyordu anlaşılan.

“Bu aldığım ilk çiçekti. Teşekkürler.” Parmak ucumda yükselip yanağına ufak bir öpücük kondurup geri çekildim. Yüzünden geçen şaşkınlığı umursamadan yanından geçip masaya adımladım. Çiçeğimi sıkıca tutuyordum. Bana verilmiş en güzel şeylerdi.

Bundan sonra en sevdiğim çiçek menekşeydi, renkse mordu.

Masaya oturduğumda birkaç saniye dikildiği yerde kıpırtısız kalmaya devam ettikten sonra pes edip masaya adımladı. Yanımdaki sandalyeye oturduğunda Douglas ayaklandı ve masanın karşısına geçti. “Nikah fotoğrafı almalıyız, Patron.” Hakan’ın omzunu dikleştirdiğini gördüm.

“Ulan general gibi oturma. Nikahın bu. Az gülümse.” Hakan ters ters Faruk’a bakıp omuzlarındaki gerginliği azaltarak boğazını temizledi. Elini çenesine sürttüğünde ona yaklaştım.

“Hakan, egonun okşanmasına ihtiyacın var mı?” Hakan döndüğünde gözleri kısıldı ve dudakları kıvrıldı.

“Hayır. Kendi başıma egomu doyuruyorum zaten.” Gülüşüm genişlediğinde gözleri dudaklarıma kaydı. Tekrar gözlerime çevirdi bakışlarını. Yüzünden hiçbir ifade okunmuyordu.

“Tamam hadi. Kıyın şu nikahı. Çay içeceğim daha.” Bakışlarımı Faruk’tan nikah memuruna kaydırdım. Memurun söylediği hiçbir şeyi dinleyemiyordum. Tek duyduğum şey kalp atışlarımın kulağımdaki uğultusuydu.

Bir mafyayla evleniyordum. Beni hapseden mafyalara çok benzeyen bir mafyayla…

“Haldun kızı Kübra-“ Kaşlarımı çatarken daldığım düşünce bulutu dağıldı. Haldun’un kızı falan değildim ve böyle anılmak midemi bulandırmıştı. Öfkeli bir soluk alıp verdim. “Evet.” cevabım dudaklarımdan sıyrıldığımda bakışlarımı menekşelere çevirdim.

“Evet.” Hakan’ın tok sesinden sonra uzatılan kalemi aldım ve dedikleri kısmı imzaladım.

Kübra Çetin değildim. Ne adım ne soyadım benim seçimim olmuştu. Başka biriydim ama hatırlayamıyordum. Şu ana kadar bana verilmiş kırıntıları ve gerçek olmayan bilgileri özümsemiştim. Şimdiyse kendi seçimimdi. Karanbey’in karısı olmak benim kararımdı.

Kübra Karan.

“Gelini öpebilirsiniz.” Nikah memurunun cümlesiyle irkildim. Nikah cüzdanını uzattığında alamadan ayaklandık. Bakışlarım Hakan’a döndüğünde kaşları çatılmıştı yine. Cidden çatık kaşlarıyla para kazanıyor olabilir miydi?

Bana eğildiğinde gözlerimi sıkıca kapattım ve nefesimi tuttum. Dudakları alnıma değdi, tuttuğum nefesim ciğerlerimden süzülürken dengemi sağlamak için Hakan’ın ceketini sıkıca tuttum.

"Bu evlilik esaretin değil Karım. Özgürlüğün. İstemediğin bir şey asla yaşanmayacak." Gözlerimi araladığımda güven verici gri hareleriyle kesişti gözlerim. Burada tutsak olmadığımın altını çizmesi bile benim için o kadar kıymetliydi ki ona inanmaktan başka yolum yoktu.

"Özgürlüğüm." dedim heyecanla. Gözlerini kapatıp açtığında onayladığını anladım.

“Senin özgürlüğün bizim ortaklığımız. Senin gözlerin ve kulaklarınla benim gücüm…Bu dünyanın en mükemmel anlaşması ve evliliği olacak.”

🖤

Bölüm nasıldı?

 

 

Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

Bölüm : 14.12.2024 19:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...