
Atiye - Hisset
🖤
6. BÖLÜM - BAŞLANGIÇ
KARANBEY
Birkaç saat önce…
Öfke harlı bir ateş gibi tutuştuğu her bir zerreyi yakıp yıkardı. Geriye kalan küllerden ibaret bir son olurdu.
Biliyordum. Elbet bir gün sonumu getiren de yine ben olacaktım. Öfkemden doğan güç, kendi kendinin sonu olacaktı.
“Karanbey.” Melih’in çenesini dikleştirmesiyle adımlarımı mahzende ilerlettim. Garajın altındaki ufak ceza odasıydı. Belki de minik bir esaret yuvasıydı. Buraya gelen illaki birkaç kemiği kırılarak ayrılırdı. Burada ölmezlerdi.
Evime ölümü bulaştıracak kadar kafayı yememiştim.
Melih’in kaşı kanıyordu ve elleri iki yanına iplerle bağlanmıştı. Douglas’a döndüğümde bakışlarını eğdi. “Azıcık dokundum, Patron.” Azıcık dokunması bile yıkım getirirdi. Başımı sağa sola sallayıp sandalyelerden birini çektim, Melih’in tam karşısına oturduğumda Melih korkusuzca gözlerimin içine baktı. Dilinde itaatkardı ama gözleri asla bir köpek olmamıştı. Bunun farkındaydım.
“Douglas siz çıkın.” Douglas itiraz edecekken kaşlarımı çatıp gözlerimi ona diktim, öfkeli bir homurdanmayla başını salladı ve etraftaki adamlarla çıktı. Demir kapı kapandığında yalnız kaldığımızdan emin olduğum an Melih’e döndüm.
“Seninle ilgili beni rahatsız eden bir şeyler var Melih.” Gözlerimi kısarak onu iyice incelemeye çalıştım. Hiçbir tepki vermeden gözlerime bakmaya devam etti. “Sende çözemediğimin ne olduğunu bana anlatmaya ne dersin?” Başını sağa sola salladı.
“Beni burada dört saatten fazla tutmamalısın.” Bağlı eline rağmen oturduğu yerde kıpırdandı. “Burayı basarlar.” Kaşlarımı çattım, dirseklerimi bacağıma yaslayıp öne eğildiğimde derin nefes aldı. “Tehdit etmiyorum seni. Olanı söylüyorum. Buraya girerken dört saatten fazla kalmayacağım dedim. Peşimdeki adamları harekete geçiren bu olacak.”
Haldun, Melih’i korumak için adam mı tahsis etmişti? Sağ koluna bu kadar mı önem veriyordu? Bekir gibi onu koruyor muydu?
“O zaman anlatmaya başla Melih. Dört saatin dolması umurumda olmaz-”
“Kübra bu evde Karanbey. Umurunda olmalı.” Kaşlarını çatarak öfkeyle konuştuğunda oturduğu yerde dizleri üzerinde doğruldu. “Sorularını sor. Cevaplayayım.” Emir veren sesini kesme ihtiyacıyla elimi cebime attım. Bıçağımı iç cebimden çıkarttığımda gözleri elime kaydı.
"Korkma Melih. Seni bugün öldürmek gibi bir planım yok." Sesimdeki tehdit bakışlarındaki ifadeyi sildi, bağlı bileklerini çözdüm. "Douglas kimseye güvenmez. Bağlamadan duramıyor." İpleri kenara bırakırken sandalyelerden birini alıp ona verdim. Sandalyeye yerleşti.
"Douglas'ın bana garezi var zaten." Homurdanarak Douglas'ın çıktığı kapıya baktı. Douglas kimseyi sevmezdi. Nedenini bilmediğim şekilde Melih’i öldüresiye sevmezdi.
“Bugün niye geldin? Önceki iki seferde seni uyardığımı hatırlıyorum.” Bıçağı tekrar kılıfına koyduğumda başını salladı. Kenardaki ilk yardım çantasını açıp içindeki sargı bezini ona fırlattım. Paketi açarken şişmiş gözünü kırpıştırıyordu. Douglas onu fena benzetmişti.
Sandalyeme yerleştim.
“Kübra için buradayım.” Parmağımdaki nişan yüzüğünü baş ve işaret parmağımla nazikçe döndürdüm. “Silahlı saldırı sırasında krize girmek üzereydi. Kriz geçireceğini bildiğimden dolayı geldim.” Kriz mi? O, kulaklarını kapatıp acı içinde yüzünü buruşturduğu an mı? Sonrasında onu korkuttuğum için krize girmişti. Melih gelene kadar tepkisiz kalmıştı. “Daha doğrusu, krizin başlamadan nasıl durduğunu anlamak için…”
"Ne demek bu?" Dudaklarını hafifçe ıslattı.
"Kübra'nın söylediğine göre, aniden kulaklarına şiddetli bir ağrı giriyor ve buna çınlama da eşlik ediyor, bu da durumu daha da acılı hale getiriyor. Eğer Kübra elini kulağına kapatıyorsa ona ulaşamazsın. Ancak Rusça konuşmak onu rahatlatır ve bu durumda ona ulaşabilirsin. Silahlı saldırıda elini kulağına yasladı ama senin bağırışınla irkildi. Böylece krizi başlamadan bitti."
"Ne demek bu?" dedim bir kez daha. Derin bir nefes aldı.
"Bilmiyorum. O yüzden geldim. Kübra’nın gerçekten iyi olup olmadığını anlamak için." Gözlerindeki endişe ifadesini fark edince kaşlarımı çatmadan edemedim. Mezarlıkta Kübra’nın kolunu tutup onu ağlatmıştı, arabaya girmesini sağladığında ise Kübra korkudan titremişti. Gözlerindeki endişenin samimiyetini sorgulamadan edemedim. Şu an onu hayatta bırakmam için gerçekten Kübra’nın iyiliğini düşünüyor gibi mi davranıyordu? Tüm bu endişeli ruh hali onun bir maskesi miydi?
"Ona ne yaptılar, Melih?" Sessizce bana bakarken, gözlerinde geçen düşünceli ifadeyle gerçeği anlatıp anlatmamak arasında gidip geldiğini gördüm. Her ne açıklarsa sonunun kötü bitecekmiş gibi hissettiriyor ve en az zararı hesaplamaya çalışan bakışlarının bir sonuca varmasını büyük bir sabırla bekleyebilirdim.
Dört saat Karanbey. Dört saat içinde adamlarının ne yapacağını bilmediğin bir saldırı yaşanacak.
“Haldun, Kübra’ya ne yaptı?!” Kaşları çatıldı.
"Kübra, Haldun’un gayrimeşru kız-"
"Bana laf salatası yapma, Melih. Kübra'nın o evde hapsedildiğini sen de biliyorsun." Yüzündeki afallayışla birlikte bakışlarında düşünceli bir ifade belirdi. Öğrenmemi beklemiyor muydu?
"Sana her şeyi anlattı." Sesi fısıltıyı andıracak kadar kısıktı. "Tabii ya, sana her şeyi anlattı." Bakışlarının odağı beni bulduğunda kaşlarını kaldırdı. "Her şeyi anlattı, değil mi?" Biliyordu. Babamın, Kübra’ya özgürlüğü karşılığında yapmış olduğu teklifi biliyordu.
"Her şey? Onun hapsedildiğini görmemek için aptal olmam gerekirdi. Parçaları birleştirmek zor olmadı. Bir liderin kızına herhangi bir koruma, senin davrandığın gibi davransa infaz edilirdi. İnfaz edilmeyişin, onun sürekli onların yanında irkilmesi...Bir sürü sebep teorimi destekliyor, Melih. Hepsi bile sizi öldürmek istememe sebep oluyor."
"Niye öldürmüyorsun o zaman?" Meydan okuyan ifadesiyle gülüşünü genişletti. "Hala ona güvenmiyorsun. Güvenmediğin biri için savaş başlatmak da mantıksız geliyor. Değil mi?" Gözlerimi onaylarcasına kapayıp açtım. Öne eğilip dirseklerini dizine yasladı.
Kübra’ya güvenmem zaman alacaktı, belki de hiçbir zaman güvenmeyecektim. Bilmiyordum. Kübra her şeyi anlattığını söylüyordu ama bu bile güvenmemem için bir sebepti. Aniden, hiç beklemediğim bir anda ortaya çıkmıştı. Tam da babama ve Ali’nin katillerine karşı çıkmazdayken mezarlıkta belirmişti. Bu yüzden ona güvenmek, aptallık gibi geliyordu.
"Hayatımda görüp görebileceğim en dengesiz kadınlardan biri. Kontrol edilmez ve boyun eğmeyen... Aniden kahkaha atarken birden ağlayabilir. Bir cümlenle paramparça olurken aniden o parçaları toplayıp çenesini dikleştirerek karşılık verecek kadar korkusuz bir kadına dönüşebilir."
“Bana bunları niye anlatıyorsun?” Ben Kübra’ya ne yapıldığını soruyordum ama bana ısrarla Kübra’nın nasıl biri olduğunu anlatıyordu.
“Çünkü o hain değil. Kübra’nın yardıma ihtiyacı var. Bu yüzden neyle ve kiminle karşı karşıya olduğunu anlaman için onu iyi tanıman lazım. O sadece bir kadın değil, aynı zamanda yaralı bir kız çocuğu. O evde yaşadıklarının sadece kısa bir süresine şahit oldum. O paramparça ve parçalarını birleştirdiğini düşünerek ayağa kalktığı her saniyede tekrar yere düşüyor.”
“Paramparçayım ben. Yardım et bana Haldun. Ümit beni öldürecek. Babama haber ver. Ne istersen yaparım. Ne olur babama haber ver.”
Annem o ite yalvarmıştı. Onu kurtarsın diye yalvarmıştı. Ama Haldun her seferinde babamı seçmişti. Sadakatle bağlı olduğu sahibini seçmişti.
"Ona ne yaptıklarını anlat bana." Tekrar arkasına yaslandı. "Anlatırsam buradan daha fazla zarar görmeden çıkmak istiyorum." Başımla onayladığımda dudaklarını ıslatıp derin bir nefes alıp verdi.
"Ona ne bok yaptıklarını bilmiyorum. Bir ilaç var. O ilacı Haldun biliyor ve Kübra'nın yemeklerine katarak almasını sağlıyorlardı. Kübra o ilacı aldıktan sonra birkaç saat sızardı. Kendisine geldiğinde de onun için önemli olan her şeyi unutmuş olurdu. Önceki gün eğlendiği bir anıyı, aşırı korktuğu bir durumu, duyduğu önemli bir cümleyi... Anılarında kopukluk olduğu zamanlar Kübra'nın gerçekle hayal algısı birbirine karışıyor. O boşlukları hayalle doldurmaya çalıştığı için gerçekten gitgide uzaklaşıyor yani." Ayağımı yere yasladığımda çenesini salladı.
5 kişiydiler, demişti. Ya gerçekle hayali birbirine karıştırdıysa?
“Bunu sık sık yapıyor mu? Yani gerçek ile hayali karıştırmasından bahsediyorum.” Cık cıklarken başını sağa sola salladı. “Beş aydır ilaç almadı. Beş aydır zihni berrak.” Dört ay önce saldırıya uğramıştım. Yani söylediği gerçekti. Ali’nin katillerini gerçekten biliyordu.
“Nasıl eminsin beş aydır ilaç verilmediğine?” Şüpheyle sordum. Emin olmalıydım. Kübra’nın bana verdiği bilginin kesinliğini kanıtlamalıydım. Çünkü o zaman gerçekleri bulana kadar onu kendime hapsetmemi engelleyebilirdim.
“İlacın nasıl verildiğini anladığımda bende bir plan yaptım. Kübra evden kaçabildi, ardından hemen yakalandı. Kübra ceza aldıkça onların ilaçlı yemeğine muhtaç olsun diye onu o hücrede aç bırakmaya başladılar. Orada ilaçsız yemekleri yedikçe de anıları geri gelir diye düşündüm.” Başını sağa sola salladı. “İlaç aniden kesildiği bir gün Kübra fenalaştı. On gün komada kaldı. O zaman anladım. O ilacı bırakamazdı. Öylece ben artık içmeyeceğim diyemezdi.”
“Sende ona azar azar mı bıraktırdın?” diye sordum. Başını hafifçe sallayarak onayladı. Göğsümdeki baskı giderek azalırken, tüm kaslarımın istemsizce gevşediğini hissettim. İçimdeki gerginlik yerini, rahatlamaya bıraktı.
Ali’nin katillerine yaklaşmıştım. Gözle görülür bir şekilde yaklaşmamı sağlayacak kişi Kübra’ydı. Bana Ali’nin katillerini bulursa onu ömrümün sonuna kadar koruyup kollardım. Hatta babamdan önce ailesini ona verirdim. Ailesiyle ölene kadar mutlu yaşamasını sağlardım. İğne ucu kadar problem olmadan hayatını huzurla yaşayabilirdi.
“Aniden kesilmediği için uzun bir süredir ara sıra onu zehirlemelerine izin verdim.” Elini ensesine sürtüp rahatsızca kıpırdandı. "5 aydır o ilaçların olduğu yemekleri yemiyor. Haldun bana tamamen güvendiğinden ilaçlı yemekleri yiyene kadar Kübra'nın başından kalkmamamı söylüyordu. Bende sızması için yemeklerine uyku ilacı katıyordum. Kübra sızınca da ilacı verdim sanıyordu." Niye? Niye bunu yapmıştı? Haldun’un adamıyken niye Kübra’nın zihnine yaptıkları tahribi engellemeye çalışmıştı?
“Belli nedenim yok Karanbey. Haldun’un yaptıklarından nefret ediyorum. Canımı sıktığı için tam tersini yapıyorum.” Daha fazlası olduğuna emindim. Gözleri söylediklerinin aksini gösteriyordu. Bir nedeni vardı. Onun için önemli ve gizlemesi gereken bir neden...
“Niye Haldun’a çalışıyorsun o zaman?” Cevap vermek için dudakları aralandı ama konuşmadı. “Onun yaptıklarından nefret etmene rağmen yıllardır onunlasın. Niye?”
“Her zaman bir sebep vardır, Karanbey. Bu sebep de sahibini ilgilendirir.”
"Sana güvenmemem için o kadar çok şey saklıyorsun ki. " Başıyla onayladı beni. "Onu neden benim yanıma gönderdin?" Onun en ufak tepkisi için gözlerimi yüzünde gezdirdim.
"Mezarlıkta benim yanıma geleceğini biliyordun. Değil mi? Mezarlığa geldiğimde beş araç vardı. Mezar başında olan dört aileyi gördüm. Beşinci Kübra'ydı. Ama evden kaçan biri arabayla kaçarsa korumalara yakalanırdı. Oradaydın. O benimle konuşana kadar bekledin. Değil mi?" Yüzündeki ifadesizliğe rağmen gözlerindeki o geçen düşüncelerin yansıması, tahminlerimin doğru olduğunu gösteriyordu. "Neden?"
Kübra’yla tanışmamı istemişti. Onunla tanıştığımda meraklanacağımı bilecek kadar beni gözlemlemişti. Tam da Ali’nin mezarının başında mantığımı devre dışı bırakmışken karşılaşmamızı istemişti.
“Onun haberi yok. Mezarlığa ara sıra kaçar. Gidecek kimsesi yok, tek aile olarak yakın bulduğu kadının mezarına yakalanacağını bile bile kaçıyordu. Bunu görmezden gelmem kolay oldu.”
“Neden benimle konuşmasına izin verdin?” Bir kez daha otoriter bir ses tonuyla sorduğumda nefesini serbest bırakıp açtığı sargıyı kanayan kaşına bastırdı.
“Kübra fark edilmek üzereydi. Kübra'nın krizleri arttıkça anlayacaklardı. Çığlıklar atıp uyandığında bir şeylerin ters gittiğini hissedeceklerdi. O evden çıkması gerekiyordu." O da benim yanımın ona güvenli olacağını mı düşünmüştü?
"Gerçek sebebini söyle, Melih!” dedim kararlı bir sesle. Birkaç saniye boyunca gözlerimin içine baktı. Konuşmayacağını düşündüğüm anda, nihayet dudaklarını araladı.
“Öleceğim. Peşimdeler. Ben ölürsem, o evde Kübra da ölür. Artık dayanacak sabrı kalmadı, gözlerinde görüyorum. 14 yıldır pes etmeyen o kadın, bazen ölmek ister gibi bakıyor gözlerime. Ne zaman olacağını bilmiyorum ama öldüğümde onu arkamda, o evde bırakamam.”
“Benim ona iyi davranacağımı sana düşündüren hangi hareketimdi? Babamla anlaşmış birinin cinsiyetini umursamam.”
“Aslında evden çıkmak için babanı kullanıp sana dürüst olan kadına arkanı dönmeyecek kadar onurlu bir adam olduğun için ona iyi davranacağını düşündüm.” Başını hafifçe sağa eğdi. “Düşmanları ortak iki kişi birbirini kollar diye düşünmekte hata mı yaptım?”
Düşmanlarım babamdı, ona itaat eden her bir canlıydı.
“Beni manipüle mi ediyorsun Melih?” Cevap vermeden omuz silkti.
“Kübra’yla tanışmanı manipüle etmeyi başardım. Ama kabul ediyorum. Yüz yüzeyken manipüle edilmesi zor bir adam oluyorsun.”
Telefonun titreşimini duydum. Bakışlarım etrafta gezinirken Melih’in telefonunu buldu. Kapatmamışlar mıydı? Masanın üzerindeki telefonu aldığımda arayan kişinin numarasına aşinaydım. Faruk’undu. Meşgule attım.
“Kübra’dan başka kimse o numaramı bilmiyor. Diğer telefonum Çetin evinde. Eğer telefonu açmazsan Kübra başıma bir şey geldiğini düşünecek.” Telefon tekrar elimde titrediğinde kaşlarımı çatarak Melih’e baktım. “Bir şey söylemeyeceğim. Güvende olduğumu bilmezse aptalca bir şey yapar.” Telefonu ona uzattığımda açmak için ekrana dokundu.
“Hoparlör!”
“Alo? Melih. İyi misin?” Kübra’nın endişeli ses tonunu duydum. Melih derin nefes alırken “İyiyim Kübra.” diye mırıldandı. “Haldun bir şey yaptı mı sana?” Onun için endişeleniyordu.
Melih itaatkâr değildi, bunu anlattıklarından anlamıştım. Aynı şekilde Kübra’yla aralarındaki bağı da görebiliyordum. Bağın amacı veya anlamını bilmesem de aralarındaki yakınlık rahatsız edici bir seviyedeydi. Öfkelenmeme sebep olacak kadar yakındılar. Şu an Melih’in bakışları etrafta gezinirken gözlerinde beliren o sevgi dolu ifadeyi görmekten hoşlanmamıştım. Kübra’nın hayatında oluşundan dolayı değil de birazdan evleneceğim kadının etrafında olmasından rahatsız oluyordum.
Siktir. Faruk haklıydı. Onu, Karanbey’in karısı olarak çok fazla kurallara boğacaktım.
“Hayır.” Duraksarken bana baktı.
“Melih, benim o evde günlüğüm kaldı. Bir dahaki gelişinde getirir misin?” Kübra’nın cümlesiyle gülmeye başladı ve yüzünde gururlu bir ifade belirdi. Ne için bu kadar gurur duymuştu? Konuşmaları o kadar soğuk ve anlamsızdı ki Melih’in yüzündeki ifadelerle bağdaştıracağım hiçbir şey konuşmamışlardı bile.
“Getiririm o zaman. Bekir onları garajda saklıyordu en son. Söyle onlara sana başka defter kalem versinler. Yazmak seni rahatlatıyor, kontrolünü sağlıyor.” Şu an bir garajın altındaydık.
Şifreli konuşuyorlar Karanbey.
“Kontrolümü kaybetmek istemiyorum.” Kübra’nın sesindeki titreyişle kaşlarım yavaşça çatıldı. Telefonu Melih’in elinden alabilirdim ama bir şey engel oluyordu. Aralarındaki ilişkinin bağlantısını anlamalıydım. Aşıklar mıydı? Minnet duygusunun merkez olduğu bir ilişki mi vardı? Yoksa stockholm sendromuvari bir şekilde bağlı mıydı Melih’e? Onu kaçıran Melih değildi ama anladığım kadarıyla onun özel koruması veya gözetleyen kişisiydi. Ona hastalıklı bir minnet duygusu mu vardı?
“Bu dünyada görüp göreceğim en kontrollü kontrolsüz kadınsın. Ama rahat ol. Her şey yolunda.” Melih’in bakışları yüzümde gezindiğinde kaşları çatıldı. Gözlerimdeki karmaşayı belki de suçlayıcı ifadeyi fark etmişti. “Artık kapatmalıyım. Bekir bakıyor bana.” Telefonu kapatmak için ekrana parmağını uzattığında Kübra’nın heyecanla nefes alıp verdiğini duydum.
“Melih… Ara sıra beni ziyarete gelir misin?” Sesindeki muhtaçlık, yüzüğün takılı olduğu ellerimi yumruk haline getirmeme neden oldu. Benim yanımdayken başka birinin özlemini mi yaşayacaktı?
Sikerler.
O. Senin. Gerçek. Karın. Olmayacak.
“Rus Kızı, seni asla bırakmayacağım. Tamam mı?” Melih bakışlarını etrafta gezdirirken yumuşak bir tonlamayla konuşmuştu. “Teşekkür ederim. O evde beni korumaya çalıştığın bazı nadir anlar için.”
“Vedalaşıyor musun?” dedi Melih bedeni kaskatı kesilirken.
“Hayır. Laf soktum orada.” Melih güldü.
“Kapat Rus Kızı. Seninle uğraşamayacak kadar meşgul bir adamım ben.” Aramayı sonlandırdığında bana uzattı. Elinden alıp eşyalarının olduğu kenara bıraktım.
Rus Kızı?
Ona lakap takabilecek kadar benimsemiş ve sevmiş miydi?
“Kübra’yla ilgili bilmem gereken ne varsa anlat bana.” Başını salladı ve oturduğu yerde omuzlarını dikleştirip dudaklarını araladı.
Kübra kontrollü hayatım için ipi kopuk bir bilinmezdi.
Kübra benim için okumadığım bir kitap, bilmediğim bir dil, duymadığım bir melodiydi.
Kübra benim en büyük korkumu tetikleyecek olandı.
KÜBRA
Günümüz
Evlenmiştim. Bana yüzde yüz güvenmeyen bir mafyayla evlenmiştim. Bana karşı sert olmamış bu adamı benimsemem kolay olmuştu, biliyordum ama geldiğim yerde erkekler her daim yıkıcı oluyordu. Karanbey’se bana anlatıldığından çok daha fazlasıydı. Kontrolünü kaybettiğini söylemişlerdi. Kaybettiğinde gözünün döndüğünü ve kimin kanını akıtmak istediyse durdurulamaz olduğunu…
Karşımdaki adam bana ifadesiz gözlerle bakarken gayet kontrollü ve sakin görünüyordu. Kadınları savaşından uzak tuttuğu söylenirken yalan söylememişlerdi. Bana bakarken sıradan ve normal hissettirecek kadar düz bakıyordu. Bekir’in iğrenç bakışlarıyla değil, Haldun’un tiksinen ifadesiyle hiç değil.
“Niye öyle bakıyorsun?” Gerginliğin yine çeneme vurduğu o saniyedeydim. Nikahtan sonra karşıma oturmuştu ve tüm çalışanların sessizce önümüzdeki sehpanın üzerine yiyecek bir şeyler hazırlayıp evden çıkmalarını beklemişti.
Evde tektik.
“Yemek yemedin.” Önümdeki adını dahi bilemediğim yemeklere göz gezdirdim. Hangisinin ne olduğunu kestiremiyordum. Bazıları yoğurtla yapılmış meze olmalıydı. Tavuk budu lezzetli görünüyordu ve onun yanında köfte de vardı. Hangisinden başlayacağımı bilmemekle beraber komut vermesini söylemenin utanç vericiliği arasında bir duyguda sıkışık kalmıştım bile.
“Çok israf yapıyorsun. Nasıl zenginsin sen?” Başımı kaldırdığımda oturduğu yerden kalkıp boş tabağımı aldı. Bakışları sofrada gezindi.
"Bunlar çöpe gitmiyor, Zenas ve Bo yiyor." Kimler? Gözlerimi kıstım. "Köpeklerim." diye açıkladı. Kalp atışlarım hızlandığında yavaşça yutkundum.
"Köpeklerden korkuyor musun?" Başımı hızla sağa sola salladım. Korkmuyordum, bakışlarım ondan ayrıldığında cık cıkladığını duydum.
"Gözler, Karım. Konuştuğumuz zaman gözlerini, gözlerimde istiyorum." Gri gözlerine baktığımda kaşları havalandı.
"Korkmuyorum."
"Köpeklerimden bahsettiğimde gözlerinde oluşan o duygu neydi o zaman?" Ne meraklı adamdı bu ya? Derin nefes alıp verdim. Köpeklerden korkmuyordum, sadece kaybettiğim bir köpek olmuştu. Onu hatırlatmıştı.
"Çetinlerin evindeyken bahçeye gizlice giren bir köpek vardı." Elimi kucağıma indirip parmaklarımla oynamaya başladım. "Benim yanıma gelirdi, bahçede oturduğum zamanlar. İçeri girince de giderdi." Suratımı buruşturup bakışlarımı ondan çektiğimde o köpeğin sarı tüylerini okşadığım zamanki huzurumu anımsamıştım. O evdeki esaretimi unutturan tek canlıydı o zamanlar.
"Köpek açtı. Ona yemek çaldım mutfaktan. Karnını doyurdum." Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde yüzündeki ifade sertleşmiş kaşları çatılmıştı. "Sonunu tahmin edecek kadar zeki bir adamsın Hakan." Ne düşündüğünü bilmiyordum, aramızda büyüyen sessizlik ve gözlerinde dolanan öfke, düşüncelerinin iyi olmadığını gösteriyordu.
"Sözler Kocam, Konuştuğumuz zaman sözlerini, duymak istiyorum." Öne eğildi.
"Evlendiğimiz ilk gün sana kanlı düşüncelerimden mi bahsetmemi istiyorsun?" Gözlerindeki karanlık arttığında onun gibi öne eğildim.
"Kiminle evlendiğimin farkındayım."
"Bu seni korkutmuyor mu?" Başını sağa yasladı. Cevabımı dikkatle bekledi.
"Korkutuyor." Gülümsedim. "İnsanların senden korkmasından hoşlanıyorsun Karanbey." Cık cıkladı.
"Karım korkusuz olmalı, bana öylesi yarışır." Gülüşüm daha da genişledi. "Karanbey'in karısı olduğun için oklar senin üzerinde olacak. O zaman korktuğunu belli edemezsin. Çenen dik, bakışların keskin olacak. Sen değil, onlar senden korkacak."
"Buna Bekir dahil mi?" Tehlikeli bir gülüşle sırttı.
"Abinle ilişkine kocan olarak ben karışamam. Aile ilişkilerine kimse karışmaz." Konuşması bittiğinde rahatladığımı hissettim. Bekir'le kardeş olduğumuz sanılıyordu, bu iyiydi. Hakan'ın imasının amacı buydu. Bekir'le kavga etsek dahi abi kardeş kavgası olacaktı bu. Mafya dünyasının, büyüyen krizlerden biri olmayacaktı.
"Bunu sevdim." Hafifçe güldüğümde gözleri yüzümde gezindi. Bekir'in artık üzerimde bir hakimiyeti yoktu, olmayacaktı. Bu netlik tüm kuşkularımı silip atmıştı.
“Bir şeye alerjin var mı?” Başımı sağa sola salladım. Tabağıma tavuk ve pilav koyup mezelerden ismini bilmediklerimi sırasıyla belli düzende yerleştirip tabağımı önüme bıraktı. Kendisine de aynı yiyecekleri sırasıyla koyup tabağını önüne koyduğunda bana döndü.
“Yemeğini ye.” Aldığım komutla titreyen elime engel olamadan kaşığımı elime aldım ve mezelerden birini ağzıma tıktım. Yoğurtluydu. İçinde turuncu şeritler olduğuna göre havuç olduğunu varsayıyordum.
“Tabağıma nelerden koydun? Bu ne mesela?” Gösterdiğim mezeye baktı.
“Havuç tarator.” Yoğurtlu havuç işte. Elimle başka bir yemeği gösterdim. “Haydari.” Gözlerimi kıstım. Yemeğini ağzına tıkarken ağır ağır çiğneyerek çatalını tabağına bıraktı. Ağzındaki lokmayı yutup eliyle tavuğu işaret etti.
“Tavuk, fırında pişti ve…Şuradaki tabaktaki sebzelerle beraber piştiler…Haydarinin içinde peynir, yoğurt, sarımsak gibi malzemeler var…Pilav nohutlu yapıldı ve içinde-“ duraksayıp çatalıyla pilavın tadına baktı. “Biraz zerdeçal atmışlar. O yüzden rengi sarımsı.” Diğer yemeklere doğru eliyle işaret ederek, en basit baharattan en karmaşık aromaya kadar tüm malzemeleri tek tek, büyük bir ustalıkla sıralamaya başladı.
Sofrada 10 çeşit vardı ve üşenmeden hepsini benim için açıklamıştı. Gözlerimin arkasının yandığını hissettim.
Bu kadar çeşitli yemeği daha önce görmeyi geçtim, tatmamıştım bile. Yıllardır yediklerim hep aynıydı. Sabahları iki dilim ekmeğin arasına bir dilim peynir ve biraz kıvırcık koyarlardı, doymazdım. Öğlenleri de çoğunlukla benzer bir sandviçle geçiştirilirdim. Akşam yemeklerimiz ise daha güzel olurdu. Bazen akşam yemeğinden sonra ertesi günün akşamına kadar uyuyakalırdım. Sanırım yediklerim ağır geliyordu. Ama yine de akşam yemeklerini dört gözle beklerdim. Çünkü karnım tok uyumak, aç uyumaktan çok daha iyi hissettiriyordu.
"Soframda ağlayan kadın görmekten hoşlanmam. İştahımı kapatacaksın. Ağlama." Ağladığımın bile farkında değildim. Bu yüzden ona bakmadan elimi yanağıma sürttüm. Tabağı kucağıma alıp yemeğe devam ettim.
Pilavdan bir kaşık aldığımda ağzımda yayılan o lezzetle kaşığı tekrar doldurup ağzıma tıktım. Sofradaki her şeyden azar azar yemeye çalıştıkça midem isyan ediyordu. Ne zaman bu kadar tıka basa yemek yemiştim hatırlamıyordum bile. Tamamen doyduğumu hissettiğimde arkama yaslanıp boş tabağımı sehpaya bıraktım. Başımı kaldırdığımda onun çoktan yemeğini bitirmiş olduğunu, arkasına yaslanarak beni izliyor olduğunu gördüm.
Hala bana Ali’nin katilleriyle ilgili soru sormamıştı. Neyi bekliyor olduğunu bilmiyordum.
“Kurallardan bahsedelim.” Dirseklerini dizine yaslayıp öne eğildi. “Uyarsan ikimizde bu evde sorun yaşamayız.” Onun da kuralları vardı. Uymazsam cezalandırılır mıydım?
"Kural 1, ‘dışarı çıkma' safsatası sıkmayacağım. Çıkmak istediğinde garajdaki araçlardan birini söylersin ayarlarlar. Zaten senin peşinde dolanan korumalar olacak. Bu konu istisnasız kabul edilmeli. Bana zarar vermek isteyenler karım olduğu için sana yönelirse diye tedbiri baştan alalım." Ölümden kaçarken ölüme tutulmuştum anlaşılan.
“Yani sabah kalktım ve sahile gitmek istedim. Bana engel olmayacaklar mı?” Başını sağa sola salladılar.
“Senin emrini yerine getirecekler.” dedi net bir tonlamada. Özgürce buradan çıkıp geri gelebilecek miydim? Bu imkansız gibi geliyordu ama şimdi bu imkansızlığı Hakan bana sunuyordu.
Bu evde esir değilsin Kübra. Artık Hakan Karan’ın eşi, Kübra Karan’sın.
"Kural 2, odam ve ofisim... Onlardan uzak duracaksın. Meraklı insanlardan hoşlanmam." Başımı omzuma yasladım. Meraklı bir insandım. Kaşlarını kaldırdı. Sanki düşüncelerimi okuyormuş gibiydi. "Meraklandığın her konuda sorularını cevaplarım. Ama onun dışında kurcalamak yok. Evin her odasını kurcala ama bu iki odaya girmeyeceksin."
"3. kural mıydı bu?" Başını sağa sola sallayıp dirseklerini masaya yaslayarak öne eğildi.
"Hala ikideyim Karım." Sesindeki tehditkâr tınıdan hoşlanmamam gerekirdi ama hoşuma gitmişti. “Buna uyabilecek misin?”
Yasaklar ve kurallar beni hep sıktığı için, çoğu zaman kendimi bunları görmezden gelirken bulurdum. Özgürlüğümü elde etmek için yıllardır çabalarken, bu kısıtlamalarla baş etmek zor geliyordu. Yasakların ve kuralların ötesinde, kendi özgür kararlarımı vermek istiyordum. Yine de onun kurallarına uyacaktım. Onun evindeydim ve özgürdüm. Daha fazlası onun özgür alanını işgal etmem demekti. Onun özgürlüğünü de kısıtlamak gibi bir niyetim yoktu.
“Uyabilirim.”
"Telefon ayarlayacağım sana." Telefonum mu olacaktı? Öne heyecanla eğildiğimde ellerimi iki yanımda koltuğa yasladım.
"Numaram olacak mı? Yoksa sadece seni arayacağım bir telefon mu olacak? Hatice'yi aramak istiyorum." Başını salladı ama hangi soruma evet dediğini anlayamasam da kocaman gülümsedim. Melih uyuduğunda onun başucundaki telefonu alıp oyun oynardım ve bu gizli yaptığım için hep huzursuz hissettirirdi. Şimdi bana ait bir şey olacaktı. Sadece bana ait. Benim sahip olduğum ilk şey olacaktı.
Özgürlüğüm ve çiçekler dışında bana verdiği ilk hediyem olacaktı.
"Telefonla haberleşiriz." Başımı salladım. Bunu çok çok sevmiştim.
“Seni her dakika arayabilir miyim?” Gözleri kısıldı. “Kocamsız dayanamam.” dediğimde dudakları kıvrıldı, elini çenesine sürterek başıyla onayladı. “Arayabilirsin.”
"Kural 3, bu evlilikten evlilik anlamında bir beklentimiz olmadan evlenmiş olsak da birbirimize sadık ve saygılı davranacağız. Başkalarıyla temasımıza dikkat edeceğiz."
"Sana temas edebiliyor muyum?" Göz kırpıp hafifçe güldüğümde afalladı. "Şaka yapıyorum Hakan." Kahkaha attım.
Eli kanlı bir mafyaya şaka yapılır mı? Delirdin mi sen?
"Bana temas edeceğin zamanlara ihtiyaç duyarsan söylemen yeter Karım. Kocanım senin." Gülüşüm donduğunda gamzeleri yanağında belirecek şekilde güldü. "Şaka yapıyorum Karım." Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu herifle dalga geçerken bir kez daha düşünmeliydim sanırım.
“Buna Melih dahil.” dedi birden ciddileşirken. “Melih’le aranızda ne olduğunu bilmiyorum. Ama sana bir daha elini uzatırsa yapacaklarımdan sorumlu olmam.” Kaşlarımı çattım. “Melih sana bakarsa gözlerini oyarım.”
“Beni tehdit etme.” Oturduğum yerde omuzlarımı dikleştirdim.
“Emin ol etseydim bilirdin. Seni tehdit etmiyorum.” Gözlerindeki karanlıkla oturduğum yerde bedenimi saran korkuyla kaskatı kesildim.
“O zaman…” Öfkeyle çenemi dikleştirdim. “Eğer...Eğer…Faruk sana dokunursa bende yapacaklarımdan sorumlu değilim.” Cümlemin anlamsızlığıyla kafası karışmış bir ifade takındı. “Faruk sana bakarsa gözlerini oyarım.”
“Ne alaka Faruk?” Hoşnutsuz ses tonuyla suratını buruşturdu. “Senin için Faruk neyse benim için de Melih o. Dene bakalım. Karın değil miyim? Bende seni en yakın arkadaşından kıskanıp onu keserim.” Kaşlarını çattığında cesaretim kırıldı.
“Beni tehdit etme.” dedi öne eğilirken.
“Emin ol tehdit etseydim bilirdin. Seni tehdit etmiyorum.” Onun ses tonunu taklit ederek konuştuğumda çatık kaşları havalandı.
Kesin öldün Kübra. İyi halt ettin.
“Sen tam bana layık manyaklıktasın.” Aniden gülmeye başladığında bedenimdeki rahatlamayla nefesimi serbest bıraktım. Yüzündeki gevşemiş ifade ve yanaklarındaki o gamzeleriyle tehditkâr ifadesi dağılmıştı.
“Ben manyak değilim.” Sesimdeki hoşnutsuzlukla daha çok güldü. Başını salladı. “Manyaksın.” dedi bir kez daha.
“Bir manyakla evliysen sende manyaksın o zaman.” Öfkeyle konuştuğumda bir kez daha başını salladı.
“Benim manyaklığım tescillendi. O yüzden evet Karım. Manyak bir çiftiz.” Oturduğu yerden ayaklandığında başıyla merdiveni işaret etti.
“Hadi odaya çıkalım.” Oda mı? Aramızdakiler gerçek olmayacak demesine rağmen aynı odada mı yatacaktık? Merdivene yöneldiğinde peşinden ayaklandım. Masadaki bıçağı alıp gizleyerek peşinden merdiven basamaklarından çıkmaya başladım.
Bana zorla bir şey yapabilir mi bilmiyordum.
Odama girme demişti, odalarımız ayrı mı olacaktı bilmiyordum.
"Burada kalacaksın." Burada kalacaksam, o nerede kalacaktı? Bakışlarımı ona çevirdiğimde ellerini cebinden çıkartıp başka bir kapıyı işaret etti. "Benim odam. Koridorun sol kısmına girişin yasak. Anlaşıldı mı?" Başımı salladım. Elini uzattı ve kaşlarını kaldırdı.
Bıçağı anladı mı? Bıçağı gördü mü?
“O bıçaklar kimseye zarar veremezsin.” Ellerini salladığında avucumdaki bıçağı ona uzattım. Elimden alıp avuç içine hapsetti ve hızla çekti. Elinin kesilmediğini göstermek için avuç içini bana çevirdi.
“Kendini korumak istiyorsan ben sana daha düzgün silahlar veririm.” Bıçağı merdivene savurdu ve metalin basamaklara çarparak aşağıya yuvarlandığını gördüm.
“Al.” Elini iç cebine atıp kılıfında olan hançeri çıkarttığında ondan bir iki adım uzaklaştım. Hançerlerle aram iyi olmamıştı. Olmayacaktı da. Hançeri tekrar kılıfına takarken uzanıp çenemi tuttu ve başımı kaldırdı.
“Korkun seni ele geçirirse onun kölesi ve esiri olursun.” Kaşlarımı çattım. Ben esir değildim. “Korkunu yönetirsen o senin esirin olur. Hançeri istediğin gibi kullanacak olan sensin. Silahın senin kölen.” Çenemi serbest bıraktığında bile gözlerimi ondan ayırmadım. Elimi tutup avucuma kılıfıyla ağırlığını hissettiğim hançeri bıraktı.
“Silahtan korkarsan korkularının esiri olursun.” Hançerin olduğu kılıfı sıkıca tuttum. Medine ablayı da Yusuf’u da bir hançerle gözümün önünde öldürmüştü Bekir. Hançerin bende yarattığı korkunun sahibiydi. Bilmiyordu ama ondan korktuğum tek yanı, o hançeri tutan eliydi. Bilse bunu kullanırdı. Öğrenememiş olduğuna seviniyordum.
“Tamam mı?” Başımla onayladığımda derin bir nefes aldım. Elimdekinin bir hançer oluşunu kabullenmek için tüm bu nefeslere ihtiyacım vardı.
“Esir değilim.” dedim sesimdeki sertliğe engel olamadan. Başıyla onaylayıp birkaç adım geriledi.
“Esir değilsin.” diyerek gülüşünü genişletti. “Benim karım esir olmayacak kadar manyağın teki.” Bu nasıl iltifattı?
“Gerçekten niye bu evliliği kabul ettin Hakan?” Kaşlarını kaldırdı.
“Liderime itaat ettim diyelim." Gözlerindeki eğlenen ifadeyle kaşlarını kaldıran bendim. İtaat etmeyen biriymiş gibi görünmüştü.
"Sana her emir verene itaat ediyor musun?" Sorumu istemsizce imayla sorduğumda gülüşü genişledi, başını sağa sola sallayıp cık cıkladı.
"Tehlikeli sulardasın, Karım. Dikkat et."
"Belki de sınırlarını öğrenmeye çalışıyorum..." Onun gibi başımı sola yatırıp gözlerimi kıstım. "Bu yanlış bir şey mi? Kocam?"
Adamla cilveleşmeyi bırak.
"Bu anlaşma, sandığımdan çok daha eğlenceli geçecek." Sesindeki eğlenen tonlamayla omzunu kapı pervazına yasladı. Benim de umduğum buydu. Bir anlaşma yapmıştık. Ne kadar anlaşmaya uyacağını bilmesem de bu anlaşma zamanının eğlenceli geçmesini istiyordum. Melih'in dediği gibi bir esaretten diğerine hapsolmak değildi niyetim. Tadamadığım o eğlenceyi, neşeyi, mutluluğu… Her şeyi bir anda yaşamak istiyordum.
Çetinlerden kurtuluşumun ilk günüydü. Özgürlüğümün ilk gecesiydi. Esaretimin son demleriydi.
Odaya girip kapıyı ardımdan kapattım. "O evden çıktım. Sonunda o evden koşmadan çıkabildim." Gülüşüm kahkahaya dönüştü. Birileri bana o evden kaçışımın bir mafyayla evlenmek yolundan geçtiğini söyleseydi korkudan delirirdim. Şimdiyse Hakan bana korkularımı yaşatmadan yaklaşmıştı.
Erken sevinme Kübra. Mafya, mafyadır. Hamurlarında şiddet ve öfke olurdu.
"Kurtuldun Kübra. En azından o evden kurtuldun." Makyaj masasının üzerindeki aynadan kendime baktım. En son kendime gülerek ne zaman baktığımı hatırlamıyordum bile.
Ben kurtuldum. Bu gerçek o kadar gerçek dışıydı ki etrafa defalarca kez baksam da rüya gibiydi.
Oda krem ve beyaz tonları kullanılarak dekore edilmişti. Basit bir çift kişilik yatak, iki yanında ufak komedinler ve dört kapaklı bir dolap duruyordu. Dolabın yanında çalışma masası şeklinde krem renginde bir masa ve altında da ufak bir puf vardı.
Elbisenin arkasına uzandım ama garip bir düğümlü sırt detayı olduğu için yeteri kadar uzanıp açamadım. Pes edip kıyafet aramak için dolapları karıştırdım ama hiçbir şey yoktu. Bu oda bomboştu. Kapıya adımladım. Hakan'dan ödünç kıyafet isteyebilirdim. Kapıyı açıp koridorda yürürken onun kapısının önünde durdum. Bana bu kısmı yasak etmişti ama sonuçta bir şey isterken ona telepatik yollarla ulaştıramazdım.
"Hakan?" Kapıyı tıklattım. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Üzerinde siyah bornozu vardı. Gözlerimi kıstım. Bu adamın hiç renkli bir şeyi yok muydu? Gözleri bile griydi. Siyah beyaz bir hayatın siyah kısmında takılı kalmış gibiydi.
"Evet?" Saçlarından akan su damlacıkları bornozda siyah bir leke bırakıyordu. Boynundaki o yaralar sanki daha kırmızı olmuş gibi belirginleşmişti. "Kübra?" Bornozunu çekiştirip boynundaki izleri kapattı.
"Bana ödünç kıyafet verir misin?" Bakışlarımızı buluşturduğumda şu an burada olmamdan memnun olmadığını gösteren bir ifadeyle yüzüme baktığını gördüm. "Elbiseyle uyuyamam.” Aslında rahatsız uykularım olmuştu ama yine de bu kıyafet uyumak için çok rahatsızdı. Şimdiden kaşındırmaya başlamıştı bile.
“Ben aldırdım kıyafet.” Odamda bir parça bile bulamamıştım. Gözlerini kapatıp açtı. “Faruk yine unuttu.” Kaşları çatıldı. “Faruk’un kardeşinin kıyafetleri vardı evinde. Şimdi söylerim geti-“
"Bir inanışa göre ilk evlendiğin gün karı kocalar birbirinin kıyafetini giyermiş." Gözlerini kıstı. Hangi inanışa diye sorarsa verecek cevabım yoktu çünkü bunu uydurmuştum.
"Sen nasıl kocasın? Karına kıyafet ödünç vereceksin alt tarafı. Başka bir şey istedik sanki?" Geri çekilip kapıyı suratıma kapattı. Sanırım tüm gece bu saçma rahatsız elbiseyle kalacaktım. "Ne cimri bir adamsın sen? Alt tarafı bir tişört, pijama istedim."
Sus. Sus. Adamın dil kopardığını ne çabuk unuttun?
Kapı aniden açıldığında bir adım geriledim. Yüzüme elindekileri attığında yere düşmeden tuttum. "Oldu mu?" Gülümseyip başımı sağa sola salladım. "Daha ne var?" Huysuzdu. Sırtımı ona doğru çevirdiğimde karşı duvardaki aynadan göz göze geldik.
"Elbisenin düğümlerini açar mısın? Arkasındaki düğümleri açamıyorum." Gözleri sırtımdaki düğümlerde gezindiğinde kaslarım gerilmeye başladı. "Ben mi yardım edeceğim?" Başımı aşağı yukarı salladım.
“Herkesi evden çıkardın. Gidip korumalarına mı açtırayım?” Bana yaklaşırken kaşları ağır ağır çatıldı. Düğümü sertçe çektiğinde sırtım göğsüne yapıştı. “Korumalarıma emrettim Kübra. Sana yaklaşırlarsa-yardım etmek için bile- ölmekten beter olacaklarını biliyorlar.” Barbar herif.
“Öyleyse, karının söylediğini yap ve şu elbiseyi aç.” Ses tonumdaki emir kendisini rahatsız etmişti, ama yine de sesini çıkarmadan bakışlarını sırtımdaki düğümlere çevirdi. O kadar dikkatli ve yavaş hareket ediyordu ki sanki bambaşka bir istekte bulunmuşum gibi bir hava yaratıyordu. Elini nazikçe enseme götürüp saçlarımı geriye doğru çektiğinde, bedenimi hafif bir ürperti sardı.
"Neden basit bir nişan için böyle bir elbise aldılar ki?" Gözlerini kısıp düğümü nasıl çözeceğini anlamaya çalışıyordu. İki kız gelip bağlamışlardı, onların düğümleri atmaları bile en az yarım saat sürmüştü.
"Çetin ailesinin kızı ortaya şık bir şekilde çıkmalıydı. Bir de nişan var. Süslü bir bebeğe benzemeliydim ki herkesin tek konuştuğu yıllardır gizlenen gizemli kız ve korkutucu adamın nişanı olmalıydı. Niye gizlendiğimi sorgulamamalıydılar. Bu yüzden bu saçma elbiseyi giydirdiler.” Sırtımdaki düğümlerden birini çektiğinde elinin tersi sırtıma sürtündü.
"Hediye paketi gibi sırtımda düğümler attılar." Bakışlarını kaldırdığında gri gözleri gözlerimi buldu. “Karanbey’in karısı olacak güzel bir kadın gibi görünmeliymişim.”
"Benim karımsan her türlü güzelsindir. Ne bugünkü badanaya ne de bu berbat elbiseye ihtiyacın olmaz. Kendin olsan yeter." Elbisenin omuz kısmı gevşediğinde biraz daha yaklaştı. Gözleri aynadaki yansımamdan ayrılmıyordu bile. Rahatsız olduğumu anlar anlamaz çekileceğine güvenmek istiyordum.
"Ya... Güzel miyim gerçekten?" Cilveli bir şekilde konuştuğumda gülümsedi ve cık cıkladı.
"Ben çok yakışıklıyım ve bana her şey yakışır." Aynadaki yansımamıza baktım. Yan yana güzel duruyorduk. Yanımdaki yansıması yüzündeki egoist gülüşe rağmen yakışıklıydı. Çekici bir adamdı, gri gözleri sanki ruhumu okuyacakmış gibi dikkatle gözlerimde gezindiğinde dahi rahatsız edici gelmezdi. Beni anlamaya, öğrenmeye çalışan bakışları tedirgin etmiyordu.
“Yakışıklı bir adamsın.” diye mırıldandığımda gözlerini kıstı. Başımı hafifçe ona yaklaştırdığımda boynundaki yaranın boynuma sürtündüğünü hissettim. “Teşekkür ederim. Elbiseyi açtığın için de beni oradan çıkarttığın için de.” Gözlerini kapayıp açtı ve geri çekildi. Sırtımdaki düğümlere bakarken kaşları gitgide çatıldı. Elinin tersi bir kez daha sırtıma sürtündüğünde irkildim.
“Bunlar nasıl oldu?” Elbise düşmesin diye sıkıca tutarken ondan uzaklaştım. “İyi geceler Hakan.” Ona yaralarımı açmak gibi bir niyetim yoktu. Odaya girip kapıyı ardımdan kapattığımda elimdekilerle kapının önüne çöktüm ve göğsüme şiddetle çarpan kalbimin sakinleşmesi için derin nefes alıp verdim.
KARANBEY
Paramparçaydı. Kırılgandı. Öfkeliydi. Çocukken hapsedildiği o ev onun kabusu olmuştu. Sırtındaki izlerden tamamen anladığım buydu. Benim babamdan yediğim sayısız darbeden çok daha fazlası vardı sırtında. Benim sırtımdaki izler bile onun izlerinin yanında hiçbir şeydi.
Sırtında acının tablosu vardı. Onların verdiği yaraya ek olarak benim hayatımı kurtarırken aldığı o kurşun yarası da vardı. En az onlar kadar gözü dönmüş olabileceğimi hatırlatacak bir yaraydı. Ben yapmamıştım ama yine benim yüzümdendi.
Parmak ucumu nazikçe sırtına sürdüğümde, bedeninin anında gerildi. Ellerimi hızla geri çekip birkaç adım gerilemeye fırsat bulamadan, o çoktan odasına kaçmıştı bile. Bu izlerin hikâyesini öğrenmek istiyordum, ancak geçmişe dair soruların ona nasıl bir yıkım getirebileceğini tahmin edemiyordum.
Kalp atışlarım öfkeyle hızlanırken odama girdim. Üzerimi değiştirirken aynadaki yansımama bakmaktan kaçınmıştım. Saçlarımı bile kurutmadan odadan çıkıp merdiven basamaklarını birer birer indim. Haldun muydu, Bekir mi, yoksa Melih mi? Ona bu acıları yaşatan kimlerdi? Bu sorular zihnimde dönüp duruyordu.
Bahçeye çıktığımda Faruk bahçenin tam karşısındaki çardakta oturuyordu. Cebimden sigarayı çıkartırken ona doğru adımlayıp karşısına oturdum. Çayını yudumlamayı bırakıp masanın üzerindeki semaveri işaret etti. Başımı salladığımda boş bardağa çayı doldurdu.
"Yakında bir tarafında çaydanlıkla gezeceksin." Gülüşünü genişletti, uzanıp doldurduğu bardağı önüme çektim. "Şu aşçın Zeliha, rezalet çay demliyor. Kendi işimi kendim halledince de ortaya bu çıkıyor. Çay bir sanattır." Çayını höpürdeterek içti.
Faruk’un çay aşkının sebebini yıllardır anlayamıyordum. Kendini kötü hissettiğinde çay demlerdi. Çözülmesi gereken bir sorunda çay içmeden kafasının çalışmadığını düşünürdü. Çayı yudumlarken birkaç saniye sessizce konuşmadan çayın tadını çıkartırdı. Çay onun için ibadet gibiydi. Her an yapıp rahatlayıp huzur bulduğu anların çoğunda çay, onun merkezdi.
"Düğün geceni benimle mi geçireceksin?" Yüzündeki imalı bakışı umursamadan etraftaki adamları incelemeye başladım. Nedensizce yetersiz gelmişti. Evimin sınırında Kübra'ya bir şey olmazdı ama her ihtimali düşünmem gerekiyordu. Melih’in bana anlattığı gibiyse Haldun ve Bekir iti onu rahat bırakmayacaktı.
Ona karşı nötrdüm. Güvenin zamanla oluşacağını biliyordum. Aslında bana karşı dürüst olduğu için ona güvenmeliydim. Sadece kolayca yapamıyordum bunu. Doğup büyüdüğüm bu dünyada en imkansız duygu güvendi. Ali’nin katillerini bilip söylemesi bile güvenmem için bir kanıttı. Bunu gizleyebilirdi. Yapmamıştı.
"Güvenliği arttıralım." Sigaramı dudaklarımı yaslamadan önce söylenmiştim. Bakışlarımı ona çevirip ciğerime çektiğim dumanı serbest bıraktım. "Gözün Kübra'da olsun." Başını salladı. Önceki konuşmamızdaki gibi itiraz etmesini bekledim ama yapmadı. Düşüncesini değiştiren bir şey olmuştu anlaşılan.
“Ne?” dediği gözlerini şüpheyle kısarak. Bir şeyler söylemeden düşüncelerimi anlıyordu. Bu yüzden konuşmadan arkama yaslandığımda nefesini seslice serbest bırakıp gözlerini devirdi. “Tamam önceki düşüncelerim hakkında öküzlük yaptığımı biliyorum.”
“Ne oldu da öküz olduğunu kabul ettin?” Ters ters baktığında güldüm. Öküzdü.
“Sadece…Gözlerinde gördüm.” Tıpkı benim gördüğüm gibi. “O kızın bize ihtiyacı var. Ben hala senin kıçını kurtaracağım diye ‘beni kurtarın’ diye bağıran bir kadına gözlerimi yummuşum. Aynısı Asya’nın başına gelse ve kimse ona yardım etmese delirirdim herhalde. Onu bir yere kapatsalar, onu bulamadığım için her gün azar azar ölse…Siktiğimin önyargısını bırakamıyorum. Kübra’ya bunu yapmamam gerekirdi.” Gözlerindeki samimiyet dolu ifadeyle başımı salladım.
“Babam ona, onun özgürlüğü karşılığında, benim diz çökecek hale getirmesini söylemiş.” Kaşları çatıldı. “Krize girmeden önce bundan bahsetmişti. Kendi kendine açıkladı Faruk. Dürüstçe söyledi. Benimle evlenmesi karşılığında o evden çıkacakmış.”
“Sana bunu söyleyerek Ümit Karan’a ihanet etmiş olmuyor mu?” Oluyordu. Babam bunu söylediğini anlarsa onun ailesini öldürürdü.
“Kübra’nın ailesini babamdan önce bulmamız lazım. Korumaya alıp Kübra’yı babamın bulamayacağı bir yerde güvenle yaşaması için göndermemiz lazım. Babam, her şeyi öğrendiğimi duyarsa ilk iş Kübra’nın ailesini öldürür. Ona itaat edilmemesinden hoşlanmaz.”
“İsmini hatırlamıyor. Nasıl bulacağız?” Öne eğildim. Melih ona Rus kızı demişti. Kübra’nın kriz anında kendini ana dili dışındaki tüm dillere kapatması Rus olma ihtimalini arttırıyordu. Bebeklikten beri duyduğumuz ve konuştuğumuz dil bizim konforlu, güvenli alanımızdı. Kübra bir Rus’tu. Su götürmez bir gerçekti.
“Aramayı Ruslara indirin. Rusya’da 14 yıl önceki kayıp vakalarını inceleyin. Ama olabildiğinde büyük mevki, makam sahiplerine bakın. Bakanlar, başkanlar, askeri liderler, istihbarat ajanlarına hatta mafya liderlerine kadar. 14 yıl önce en ufak kayıp kız çocuklarının olduğu bir araştırma istiyorum. 11 yaşında kaybolan bir kızı arıyoruz. Gerçi belki de yaşını da değiştirmişlerdir.” Babamdan önce Kübra’nın ailesini bulmalıydım.
“Ben bakarım. Aslında Douglas’ın Rusçası var. Onun çevresi benimkine göre daha kalabalık. Ona mı söylesek?” Derin nefes aldım. Aslında daha hızlı ve kolay bir araştırma yapacak tek kişiydi Douglas.
“Sen o zaman Meksika işini ondan almalısın.” Bu daha tehlikeliydi. Kardeşimi bu konuda riske atmak istemiyordum. Faruk, Douglas kadar ölümden kolay kaçabilecek bir tip değildi. Douglas insan değildi resmen. Kaç kere ölüm görevi dediğimiz görevden burnu bile kanamadan görevi tamamlamıştı.
“Alırım. Türk mafyasında dişime göre birileri kalmadı zaten.” Güldü. “Senin yüzünden artık bana da bulaşmıyor ibneler.” Çayımı yudumladığımda suratını astı. “Güçlü olmak böyleyse hiç eğlenceli geçmiyor.”
“Canın kavga istiyorsa Douglas’a sar yine.” Douglas delirdi mi Faruk’la yumruk yumruğa kavga ederdi. Gerçi bu nadir olurdu çünkü çoğu zaman birbirlerinin kıçını kollamakla meşgul olurlardı.
“Douglas beni öldürsün istiyorsun sanırım. Adamın yanında onu övmüyorum ama bildiğin hayvan. Geçen bir yumruk attı suratıma…Yemin ederim feleğim şaştı. Değil yıldızlar, galaksileri gözümün önünden geçti.” Kahkaha attım.
Douglas ciddi dövüşüyordu. Onunla antrenman sırasında çokça kaybetmeme sebep olduğunu göz ardı edemiyordum. Tam onu devirmeye başladığımda ertesi antrenmanda daha da güçlenmiş olarak karşıma dikiliyordu. Cidden hayvandı.
“Douglas’ın yanımda kalmasına memnunum.” dediğimde başını salladı. Artık adamım değildi, ailemden biriymiş gibi güvenebileceğim biriydi.
“Adamın hayatını kurtardın ama hala seninle kalmasına şaşkınım. Çoktan kaç kere senin hayatını kurtardı. Hala neden buralarda anlamıyorum.” Ben biliyordum. Onu öldürmek isteyen son kişiyi öldürmeden rahatça yaşayamayacaktı. Yüzüne iz bırakan ve tüm ailesini onun gözü önünde öldüren adamın nefesini kesemediği için benimle kalıyordu.
“Vardır bir nedeni.” Elimdeki sigarayı küllüğe bastırıp çayı kafama diktim. Bardağıma tekrar çay doldururken kaçamak bakış attı.
“Buse, Türkiye’ye geri dönmüş.” Kaşlarımı çattım. Bana neydi? “Bebeğiyle.” Şaşkınlık her bir zerremi sararken gözlerimi kırpıştırdım. Hayır. Hamile değildi. Olamazdı.
“Niye karşıma çıkmadı?” Sesimdeki titreyişten nefret etmiştim. O bir maziydi. Şu an elimde başka bir kadının anlaşmalı da olsa yüzüğü varken geri dönmemeliydi. Hele bir çocukla…
“O çocuk benden değil.” Şüpheli bakışlarla beni izleyen Faruk’a dayanamamıştım. “Eminim.” Korunmadan kimseyle ilişkiye girmezdim. Onun çocuğu benim değildi.
“Biliyorsun. Korunarak da çocuk oluyor.” Oturduğum yerden kalktığımda koluma dokundu. “Tamam susacağım.” Kalktığım yere tekrar oturdum.
“Benim çocuğum değil.” Gözlerini kıstığında sıcak olup olmadığını umursamadan çayın tamamını içtim.
“Niye bu kadar net konuştun?” Bardağı sertçe bıraktım. Cebimden sigara paketini çıkartırken bir dal sigarayı dudağıma yaslayıp derince ciğerlerime çektim.
Sikerler.
“Kafamı ütülüyorsun, Faruk. Gece gece boş boş konuşacaksan siktir olup gideceğim.” Kaşları daha da çatıldı.
Daha fazla konuşmadım.
Daha fazla soru sormadı.
Buse şu sıralar düşüneceklerim arasında son sıralarda bile yer almıyordu. O çocuğun da babası falan değildim.
Adımın Hakan olduğu kadar emindim.
🖤
Bölüm nasıldı?
Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.64k Okunma |
6.93k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |