
CEZA - Gelsin Hayat Bildiği Gibi feat. Sezen Aksu
🖤
7. BÖLÜM - TEHDİT
KÜBRA
"Volk." Kurt. Başımı sağa çevirdim. Ormanın ortasındaydım. Yalnızdım.
"Volk." Kurt. Seslenen kimdi bilmiyordum, sesindeki endişeyi iliklerime kadar hissedebiliyordum. "Gde ty?" Neredesin? Cevap vermek için dudaklarımı aralamaya çalıştım ama olmadı. Bir şey engel oluyordu.
Sesini çıkart. Bağır. Çağır.
Korku her zerreme bulaşmışken aniden gözlerimi araladım. Yanaklarımdan süzülen yaşlar şu sıralar aşina olduğum uyanışlarımın yan rolüydüler. Başımı çevirdim. Kapı bıraktığım gibi aralıktı.
Güvendeydim ve kilitlenmemiştim. En ufak sorunda kaçabilirdim.
Yerden doğrulurken hissettiğim ağır, karanlık duyguları bastırmak için büyük bir çaba harcadım. Odamın dört duvarı, beni esir eden birer zincir gibi etrafımı sardığında, içimdeki sıkışmışlık hissi daha da yoğunlaşıyordu. Elimi zeminin soğuk parkelerine sürttüm; soğukluk bir anlık rahatlama sağlasın diyeydi. Ayağa kalktığımda, içimde temiz hava alma arzusuyla yanıp tutuşuyordum.
Koridorun sol tarafı benim için yasaklanmıştı, bu yüzden mecburen sağa dönmek zorundaydım. Bu koridorda, üst kattaki balkonların varlığını bilmenin verdiği umutla ilerledim. Birini bile bulabilmek benim için yeterliydi. Adımlarımı hızlandırdım, kalbim göğsümde çarparken, koridorun sonunda gördüğüm balkon kapısına yöneldim.
Süslü demir işlemeleriyle dikkat çeken balkon kapısından sonra gelen sürgülü camı açtım. Karşımda, özgürlüğe açılan bir pencere gibi duran balkon, içimi bir nebze olsun ferahlatıyordu. Temiz hava, yüzüme vurdukça içimdeki karanlık bulutlar dağılmaya başladı. Balkonun serin rüzgarı, ruhumun derinliklerine kadar işleyerek, beni yeniden yaşama döndürüyordu.
Geniş balkon, ormanın derinliklerine uzanan nefes kesici bir manzaraya açılıyordu. Ağaçların gölgeleri ay ışığında dans ederken, balkonda tek kişilik eski bir koltuk, yalnızlığımı paylaşmaya hazır bir dost gibi beni bekliyordu. Kapıyı ardımdan kapatıp gecenin serinliğine adım attığımda, içimi hem huzur hem de hafif bir titreme sardı. Adımlarım koltuğa doğru yöneldi, sanki o da beni kucaklamak istiyordu.
Koltukta duran örtüyü aldım ve üzerine oturdum. Bacaklarımı kalçamın altına topladım, örtüyü sıkıca üzerime çekerek kendimi sarındım. Gece, sessiz bir sığınak gibi etrafımı kuşatırken, ormanın ferahlatıcı kokusu içime işledi. Ay ışığının nazik dokunuşlarıyla, karanlığın ortasında huzuru bulduğumu hissettim.
Volk. Kurt.
Yine hayalini kurduğum gerçek olmayan bir anı mıydı? Yoksa gerçekte bir şeyler mi hatırlıyordum? Benim için endişelenen ve beni arayan birileri gerçekten var olmuş muydu?
Gözlerimi yumarken özgürlüğümün tadını çıkarmaya çalıştım. Normalde bahçeye gizlice kaçardım. Korumaların beni görmediği bir köşede yıldızları izlerdim, ta ki Melih beni bulup içeri girmemi sağlayana kadar. Şu an beni içeri götürüp odama hapsedecek kimse yoktu. Güvenli bir evde tektim. İstediğim yerde istediğim kadar kalacak kadar özgürdüm.
Huzurlu hissettiriyordu.
Kapının açıldığını duyduğumda gözlerimi araladım. Hakan elini omzuna sürterken beni fark etmeden balkon korkuluklarına yaklaştı. Elini korkuluğa yaslarken başını eğip derin soluk alıp veriyordu.
Canı yanıyordu.
Üzerindeki incecik tişört rüzgarla dalgalanırken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Aldığı nefeslerin hırıltılı bir tonlaması vardı. Elini bir kez daha koluna sürdüğünde suratını buruşturdu. Alnındaki parlayan ter damlaları onun da kabus gördüğünü düşünmemi sağlıyordu.
"Yaran çok mu ağrıyor?" diye sorduğumda irkildi ve bana doğru döndü. Eli omzundan ayrılırken şaşkınlıkla önce bana sonra balkona baktı. "Koridorun sağı yasak demedin." Başını onaylarcasına salladı. Tekrar korkuluğa tutunup evin etrafına baktı. Sırtındaki kaslar gerginliğini yansıtıyordu. "İyi misin Hakan?" Cevap vermedi.
"Benim koltuğumda oturuyorsun, Karım." Omzunun gerisinden bana baktı. Sesinde eğlenceli o yapmacık tını vardı. Hangi kötü ruh halindeyse bunu yapmacık tonlamasıyla bastırmaya çalışıyordu.
"Senin koltuğun benim koltuğum, Kocam." Koltukta kaydım. "Gel yamacıma." Bunu öylesine söylemiştim ama Hakan cevap vermek yerine adımlarını bana yöneltti. Tepki vermeme fırsat vermeden eğilip koltuktan havalanmamı sağladı. Beni kaldırdığı yere otururken beni bir dizine oturtup örtüyü etrafımıza sardı.
Bu uygunsuzdu. Çok manyak uygunsuzdu hem de.
"Hakan-"
"Konuşma Kübra. Şimdi değil. Sadece susalım." Başımı göğsüne yasladığında etrafımdaki kolları daha sıkılaştı. Kulağımın altındaki kalp atışları deli gibi hızlıydı. Sanırım o da geceleri kabuslarla uyanıyordu. Elimi göğsünün tam ortasına yasladığımda göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi.
Onun sarılmaya ihtiyacı varsa burada bana sarılabilirdi. Sarılmaya ihtiyaç duyan yalnız o değildi. Kabuslarım bittiğinde ve gözlerim aralandığında birinin beni sakinleştirip aptal bir kabus olduğunu söylemesine ihtiyaç duymuştum daima. Şimdi onun bana sarılması bile kabuslarımın kötü etkisini yavaş yavaş yok ediyordu.
Sadece sustum. Konuşmak istedim. Ama bazen konuşmak sessizlikten daha acı verirdi. Biliyordum. Bu yüzden sustum.
Onun sessizliğine manyak uygunsuzluğumla katıldım.
KARANBEY
“Douglas, evde sana yatak açalım. Buradan çıktığın yok.” Douglas konuşmak için Zeliha’nın yalnız çalıştığı zamanları denediğinden sürekli mutfakta onun dibinde biterdi. Aralarındakinin ne olduğunu bilmiyordum ama yakın görünüyorlardı.
“Günaydın, Patron. Bugün iyi görünüyorsun.” Başımı sallayıp masanın olduğu kenara adımladım. Sandalyeyi çekerek oturduğumda Zeliha çoktan kahve dolu kupayı önüme bırakmıştı bile. Douglas masanın etrafını dolaştığında başımla karşıma oturmasını işaret ettiğimde oturdu.
Dün Ali’yle annemin ölümlerini tekrarını yaşadığım o aptal rüyayı görmüştüm. Uyandığımda yine yaralarımdaki dayanılmaz acıyla kendimi her zaman huzur bulduğum balkona yönlendirmiştim.
Karım oradaydı.
Gözleri uykusuzluktan veya ağlamaktan kıpkırmızıydı. Benim gibi boktan görünüyordu. Beni yanına çağırdığında alay ettiğini biliyordum ama yanına gitmek istemiştim. O örtünün altında kalıp sakinleşmek için onun varlığına ihtiyaç duymuştum.
Duygusal davranmıştım.
Kontrolümü kaybedip birine ihtiyaç duymuştum.
“Dün iyi uyudum Doug. Sen nasılsın?”
Kübra kucağımda kedi gibi kıvrılıp sıcaklığıyla sakinleşmemi sağladığında gün doğmak üzereydi. Onun da benim gibi uyku problemleri olduğundan şüphelendiğimden iyice uykuya dalmasına izin vermiştim. Uyumamıştım. Ama yine de üzerimdeki o miskinlik yok olmuştu. Onu yatağına bıraktığımda üzerimi değiştirip aşağı inmiştim.
“Dün aslında dışarıdaydım. Araştırmalarım tamam.” Elini cebine atıp çıkardığı USB’yi uzattı. Kahve kupasını bırakıp USB’yi cebime tıktım. Babamın Meksikalılarla ilgili yapacağı sevkiyatın detaylarıydı.
“Patron iş riskli.” Kahveyi yudumlarken Douglas’ın fısıltıyı andıran ses tonuna odaklanmaya çalıştım. “Gitmesen mi? Ben hallederim.”
“Ben süt çocuğu muyum Doug? Riskliyse bir başınıza oraya gitmeyeceksiniz.” Kaşlarımı çattığımda başını sağa sola salladı. “Yeni evlendin. Çiçeği burnunda bir-“
“Neyim?” Douglas’ın maskesini düzeltirken bakışlarını kaçırdığını gördüm. “Ben hala Karanbey’im. Evlendim diye-“
“Çiçeği burnunda bir damat oluyorsun.” Faruk gülerek içeri girdi.
“Günaydın karanlıklar lordum. Sizi çiçekle aynı cümlede kullanmam benim hadsizliğim. Hadsizliğimi mazur görün. Evliliğinizi kutsarken seçtiğim kelimelerim hanedanlığınıza bolluk bereket getirsin.” Reverans yaptığında Douglas’ın güldüğünü duydum. Zevzek herifler.
“Günaydın Zeliha.” Gülerek tezgaha yaklaşıp çay demlemek için ceketini sandalyenin üzerine bıraktı. Neşeli hali gözlerimi kısmama sebep oluyordu. Faruk karakteri gereği neşesini ortaya çıkardığında aslında bir şekilde yanlış veya gizli bir şeyler yapmış olduğunu anlamamı sağlıyordu.
Zeliha mutfaktan kilere yönelip gözden kaybolduğunda sesimizin ona gitmeyeceğinden emin oldum.
“Niye keyfin yerinde?” Şüpheyle sorduğumda omzunun üzerinden bana baktı. “Niye olmasın?”
Sikerler.
Yüzündeki imayı biliyordum.
“Sibel burada mı? Abileri belamı sikiyorlar sonra. Gidin başka yerde ne halt ederseniz edin.” Alınmış bir ifadeyle elindeki işi bıraktı.
“Sibel burada değil, benim evimdeydi. Aşk olsun kardeşim, evimdeki misafirin hesabını da sana-“ Elimi yüzüme sürttüm. Beni deli edecekti. Ferhat Yılmaz kardeşine düşkündü ve ailenin tek kızı olduğu için abartılı bir koruma içgüdüsüyle ona yaklaşıyorlardı. Sibel ve Faruk’un birlikte oluşlarını bilmeyi geçtim düşünmekten bile hoşlanmazlardı.
“Kapıma dayanırlarsa seni Douglas’la bir saat antrenmana koyarım Faruk.” Faruk kaşlarını çattı. “O Ferhat’la yüz yüze getirme beni.”
“Ferhat kızmıyor. Ferhat değil, Meriç piçi aramıza giriyor. Sibel’den bir yaş büyük abilik taslıyor pezevenk.”
Ferhat itaatkar bir lider değildi. Onun doğrusu ailesi için ölümler yaşatmaktı. Ailesi için en problem yaratmayacak kişilerle ortaklık yapardı. Çalıştığı kişilerin aile yapılarına kadar inceleyip öyle ortak olurdu. Bu yüzden babam yerine benimle çalışan tek kardeş oydu, daha doğrusu babamla basit anlaşmalar dışında ortak olmadan ticaret yapan…Kardeşleri onun yetkilendirdiği işlerde yönetimdeydi. Kardeşlerinden çok daha kurnaz ve zeki olduğu için bazı hamlelerini birkaç adım öncesinden planlıyordu. Babamın evime gelip onlardan yakınması bu yüzdendi.
Meriç ise abisinin gölgesinde saklanan biriydi. Sibel’i gereğinden fazla kısıtladığı tüm mafyanın dilindeydi. Aşırı korumacı ve kıskanç bir tipti. Kolay yoldan para kazanmak için kumar oynadığından milyonlar kaybetmesine rağmen tam bir bağımlıydı. Ailede en vasıfsıza yakın olan oydu. Yine de Ferhat kardeşinin arkasında dimdik duruyordu.
Ferhat’ı çoğu zaman kendime benzetsem de bizi ayıran tek bir şey vardı. Meriç benim kardeşim olsaydı sanırım onu tedavi olsun diye kapattırırdım. Arkasında durarak benden aldığı cesaretle hata üstüne hata yapmasına izin vermezdim.
Telefonum cebimde titremeye başladığında kahve kupamı masaya bırakıp telefonumu elime aldım. Ekrandaki Ferhat Yılmaz ismiyle iç çekip telefonu Faruk’a çevirdim. “Sibel hala burada mı? Yoksa çıktı mı?”
“Çıktı çoktan. Eve varmak üzeredir.” Başımı sallayıp telefonu açtıktan sonra kulağıma yasladım.
“Karanbey?” Ferhat’ın tok sesiyle arkama yaslandım.
“Evet?”
“Kardeşim hala adamınla görüşüyor.” Sesindeki tınıdan hoşlanmadığımda omuzlarım gerildi.
“Birincisi adamım değil, kardeşim.” Faruk sırıtarak beni dinlemiyormuş gibi çayını demlemeye başladı. “İkincisi iki yetişkinin ilişkisini iki ilişki içinde olmayan bireylerin konuşmasından hoşlanmadım. Yeterince sorunum varken kardeşinle Faruk’un aşk hayatını gündem yapmam.”
“Aşk hayatı deyip durma. Biliyorsun. Hepsi senin adamının-kardeşinin- başının altından çıkıyor.” Boynumu sağa sola yatırırken boğazımı temizledim.
“Faruk, Sibel’i zorla mı kaçırıp aşk yaşıyor yani?” Telefonun ucundan öfkeli bir hırıltı duydum. "Benim bildiğim aşk yaşanması için iki kişiye ihtiyaç var." Bilerek aşk kelimesini kullanıyordum, sabah sabah Sibel ve Faruk ilişkisi için beni aramasının intikamıydı bu.
"Kardeşim aşık değil."
"Öyle diyorsan öyledir. Aşk yaşamasına rağmen aşık olmadıklarını varsayarak aşkı reddetmiş olman aşkı yaşayan kardeşlerimize haksızlık gibi geliyor. Aşk-" Faruk güldüğünde telefonun diğer ucundan Ferhat'ın bir küfür savurduğunu duysam da duymazlıktan geldim.
"Aşk meşk konuşmayalım Ferhat. Bu garip bir telefon sohbeti oldu."
"Karanbey! Kardeşimle görüşmeye devam ederse yapacaklarımdan sorumlu olmam." Tehdit etme beni.
“Kardeşinin de rızası varken neyin raconunu kesiyorsun?”
“O piç-“
“Ferhat! Meriç’in oyununa gelip beni karşına alma. Senin karşında Faruk ve Sibel birlikteliği için durmayacağım. Ama sözüm olsun. Faruk kardeşini üzerse onun taşaklarını koparan ilk ben olacağım.” Telefonun ucundaki sessizlikle Faruk’un kaşları çatık haline döndüm.
“Karanbey sözü.” Faruk madem bir mafyanın kardeşiyle çıkıyordu ona göre diken üstünde olmalıydı. Yüzündeki dehşetle Douglas’a döndüğünde Douglas başını geriye atıp sessizce gülüyordu ve maskenin ardındaki gözlerinde oluşan muziplikle Faruk’a bakıyordu.
“Hayır kesmeyeceksin.” Faruk dehşet dolu bakışlarını kınama dolu bir ifadeye dönüştürdü.
“Hem onu niye üzeyim? Aptal birine mi benziyorum?” Aptal değildi ama heyheyleri üzerinde biriydi. Gerildiğinde etrafındaki herkese o anı zehir zıkkım ederdi. Bile isteye bir kadının canını yakmazdı, biliyordum. Ama gözünü öfke bürüdüğünde etrafındakileri umursamadığı için etrafında olan Sibel’e de zarar verebilirdi.
“Söz verdin. Sözünün eri bir adam olduğunu biliyorum.” Görmese de başımı salladım. “Başka bir şey var mı?” Telefonun ucundaki sessizlikle kahvemi yavaşça yudumladım.
“Bugün Haldun geldi. Kızını apar topar götürmenden bahsettik biraz.” Kahve kupasını bırakırken elimi çeneme sürdüm, Douglas’la göz göze geldik. Aniden yeşil gözleri ciddileşirken dikkatle beni dinlemeye başladı.
“Yalan yok, nişanlım saldırıya uğrasa bende alıp götürürdüm. Sanırım birkaç liderle de bu yaptığının uygunsuz olduğundan konuşmuş, tabi hepsinin düşünceleri üç aşağı beş yukarı benimkiyle aynı.” Ferhat bana niye durup dururken bilgi veriyordu ki?
“Bu gece toplantı yapacaklar ve ister inan ister inanma bu toplantı sonrası sana saldırabilirler.”
Sikerler.
“Bunu hangi çıkarla bana söyledin?” Bana yardım etmesi için bir sebebi yoktu.
“Vardır bir nedeni. Sadece tekrar önüne atlayan nişanlın, yanında olmayacağına göre önlemini alırsın.” Telefonun kapandığına dair o sesi işittiğimde telefonu kulağımdan uzaklaştırıp masaya bıraktım.
“Ne oldu?” Faruk masaya yaklaştığında arkama yaslandım. Haldun yine mi beni öldürmeye çalışacaktı? Kübra’yı ondan aldığım için bulduğu çözüm ölümüm müydü?
Haldun hiçbir zaman aptal bir adam olmamıştı. Bu alemde yapılan bir hamlenin ne anlama geldiğini bilecek kadar çok zaman geçirmişti. Haldun’un babası, onu bu işlere soktuğunda daha 14 yaşlarında olduğunu duymuştum. Babası öldüğünde dahi işlerden ayağını çekmemişti. Kurnaz ve sinsi hamleleriyle bilinirdi. Bu yüzden Kübra’yı o evden yalandan bir saldırıyla kaçırdığımı anlamış olmalıydı.
“Akşam bana sıkacaklarmış.” Kahve kupasını elime aldım ve yavaşça yudumladım. “Dört aydır sikik bir rutine bindi bu iş. Acaba bir ara ölsem mi?”
“Patron seni yalandan öldürelim.” Gülüşümü genişlettim. Douglas her an her şeye çözüm üretebiliyordu. Çözümleri de her zaman kanlı ve ölümlü oluyordu.
“Karım var benim. Ne ölmesi?” Cık cıkladım. “Utanın azıcık. Karımı ardımda bu kurtların içinde yapayalnız mı bırakayım?” Faruk ve Douglas birbirlerine bakıp aynı anda gülmeye başladılar.
“Neyin var?” dedi gülüşleri arasında Faruk.
“Karım, dedim.” Faruk tekrar gülmeye başladı.
“Ağzına hiç yakışmıyor.” Başını sağa sola sallayıp çayını demlediği çaydanlığa yaklaştı.
“Özür dilerim, Patron ama hiç yakışmıyor.” Kaşlarımı çattım.
“Size bir cesaret gelmiş yine. Nesi komik?”
“Karanbey’in ağzından öldür, kes, saldır kelimelerini duyunca bünyem-“ Faruk tırnak işareti yapar gibi parmaklarını kıvırdı. “-‘karım’ deyişini yadırgıyor.”
“Sikerler. Kesin lan. Size mi karım diyorum? Ne diye yorum yapıyorsunuz?” Douglas boğazını temizlerken Faruk’un gülüşlerini küçültmüştü.
Kübra’ya karım diyecektim. Çünkü o evde, ona verilmiş Kübra ismini reddediyordum. Onun esaret adıydı. Onlar gibi onu çağırmak istemiyordum. Burası onun özgürlüğüydü. Onların yaptığı gibi ona isim veremezdim. Bundan sonra üzerine aldığı tek isim unuttuğu ismi olacaktı.
O sadece karımdı. Kübra değildi.
Karımdı.
Faruk elini cebine atıp telefonunu çıkarttığında yaklaşan yabancı adım sesiyle başımı kaldırdım. Kübra çıplak ayaklarıyla mutfağa girdiğinde Faruk'un son anda gülüşünü bastırdığını duydum. Üzerindekilere bakıp kaşlarını çattı ve öfkeyle Faruk'a baktı.
"Arkadaşın öküz gibiyse ben ne yapayım?" diye bağırdı. Öküz gibi mi? Bana öküz mü dedi o? Gözleri korkuyla açılırken kaçamak bir bakış attı.
"Öküz demek istemedim. Lafın gidişi." Suratını buruşturdu. "Gelişi yani."
Gülme Hakan. Sakın ona gülme.
Dün evli karı kocanın yapacağı saçma bir rutinden bahsetmişti. Aptal değildim. Zaten kıyafetleri alınmadığı için o rahatsız elbiseyle yatmasını isteyemezdim. Kıyafetlerimi vermiş olmaktan en ufak rahatsızlık yaşamıyordum; tişörtümün onun üzerinde bir çuval gibi durduğunu görünce, dudaklarım hafifçe alaycı bir ifadeyle kıvrıldı. Bu küçük tepkiyi anında fark etti.
“Ne? Niye gülüyorsun?” Çünkü kendi kıyafetlerimi giyen karım sevimli görünüyordu. Kıyafetlerim benimleyken kötülük saçarken onun üzerinde daha farklı duygular uyandırıyordu.
“Çok çirkin olmuş üzerindekiler.” Bakışlarını tekrar üzerindekilere çevirip gözlerini kıstı.
“Bunlar senin kıyafetlerin. Çirkin giyinen sensin o zaman.”
“Bana çok yakışıyorlar. Sende hiç olmamış.” Kollarından sarkan tişörtün bileklerini öfkeyle katlayıp ters ters bana baktı. Yanakları her seferinde farklı duygulara geçiş yaptığında kızarıyordu. Öfkelendiğinde bu çok daha kırmızıya dönüyordu. Vurulduktan sonra burada kaldığı günlerde onun buradaki her bir detayı gözetlediği gibi bende onu gözetlemiştim. Şu an karımdı ve Melih'in anlattıklarıyla beraber gözlemlerim uyuşuyordu.
Onunla uğraşıp burada oluşunun huzursuzluğunu atlatmasını istiyordum. Can borcum olduğu içindi belki de. Onun nefes aldığı sürece ondan alınan ve yaşananların yıkımını hatırlamadan eğlenebildiği bir zaman dilimi yaşatmak istiyordum. Borcumdu.
Kübra çözülmesi gereken ve ne yapacağını kestiremediğim büyük bir soru işaretiydi. Onu çözmek ve onunla uğraşıyor olmak, onu tanımanın, sınırlarını çözmenin bir yoluydu.
“Egonla evlendiğimi söyleseydin keşke. Üçlü ilişkiler bana göre değil.”
Söylediklerinin nerelere çekildiğinin farkında değildi, Faruk her zamanki gibi her şeyi götünden anladığından gülmeye başladığında masadaki şekerliği ona attım. Şekerlikten kaçtığında parçalanan şekerliğin sesi mutfakta yankılandı.
“Zihnini si-seveyim Faruk.” Zeliha kilerden elinde eşyalarla çıkarken korkuyla etrafa baktı. Douglas ayaklanarak elindekilere yardım ettiğinde Kübra yanımdaki sandalyeye yerleşti.
“Çık güzelim, çık, ortaya çık Aşktan saklanmak ne demek? Mutluluğun formülü çok açık Bir sen, bir ben, bir de egon.”
Faruk saçma dansıyla şarkının nakaratının son kelimesini ego olarak değiştirmişti. Kübra dikkatle ona bakıyordu. Faruk’un dengesizliğine alışması zaman alacaktı belli ki.
Üzerindeki kıyafetleri incelerken gülüşüm tekrar genişledi. Üzerindeki uzun kollu tişörtün bileklerini tıpkı eşofman altı gibi birkaç kere katlamıştı. Bel kısmını da elbisenin olduğunu düşündüğüm o düğümlerde kullanılan iple bağlamıştı. Çok komik görünüyordu.
"Sakın gülme." Gözlerinde hala korku varken kaşlarını çatıp işaret parmağını bana sallamıştı. Bu camiadan biri bana bunu yapacak olsaydı parmağıyla vedalaşmasına izin vermeden koparırdım ama bu kadında beni durduran bir şey vardı.
Can borcum.
Parmağını tutup kapatmasını sağladım. Onu tanımlayana kadar beni tanıması gerekiyordu. İki güldük diye sınırlarımın olmadığını düşünerek beni ciddiye almama ihtimalini ortadan kaldırmalıydım.
Ben Karanbey'dim. Beni ne kadar iyi tanırsa daha az üzülerek bana bulaşmazdı.
“Sabah sabah bağırma.” Ses tonumu olabildiğince sert çıkardığımda elini hızla çekip kucağına bıraktı. Gözlerini kırpıştırırken korku dolu bakışları tekrar beni buldu. Sadece birkaç saniye sonra korku, yerini cesarete bıraktı.
Melih haklıydı. Dünyanın en kontrollü olan kontrolsüz kadınıydı.
“Yatağıma nasıl gittim?” Kahvemi yudumladım.
“Ben taşıdım. Niye bu kadar hafifsin?” Sesimdeki sertliğe engel olamamıştım. Çok zayıftı. Hala daha bu zayıflıkla nasıl hayatta kaldığını sorgulamamı sağlayacak kadar zayıftı. Gece ona kolumu sardığımda kollarımda kaybolmuştu.
“Taş gibi karın var. Bu bir sorun mu?” Sesindeki neşenin ardındaki sebebi iyi biliyordum. Anlatsın istiyordum sadece. Bana kendini açacak kadar güvensin istiyordum.
Ona güvenmediğini söylerken onun sana güvenmesini isteyecek kadar bencil bir adamsın Karanbey.
“Ben taş gibi bir kadınım. Kıskanma.” Bardağımı elimden çekip kahvemi içtiğinde kaskatı kesildim. Kimsenin içtiği bardaktan içemezdim.
Başımı kaldırdığımda Zeliha, Kübra'nın yaptığı yanlışı fark ettiği için şaşkınlıkla bana çevirmişti bakışlarını. Elimle yeni kahve getirmesini işaret ettim.
“Ben taş gibiyim. Sen iskeletsin.” Gözlerini kıstı ve bardağı bıraktı. Artık o bardaktan, kahve içmek istemiyordum.
“Sen taş değilsin. Olsa olsa-“ Kelimeleri bulmak için duraksadı.
“İri bir kaya?” Faruk’un onu tamamlamasıyla kocaman gülüp başıyla onayladı.
“İri bir kaya evet.” Hafifçe kıkırdadığında ona sinirlenmem gerekirken homurdanarak ondan bakışlarımı ayırdım.
“Kıyafetler nerede Faruk?” Kendi kıyafetlerini giymeliydi. Kıyafetlerimin içinde kaybolması onun zayıflığını bana daha çok hatırlatıyordu.
Bugün işlerim vardı ve öncesinde onu doktora götürebilirdim. Kesinlikle vitamin takviyelerine ve sağlıklı bir beslenme düzenine ihtiyacı vardı. Rüzgar esse uçabilecek kadar dirençsiz duruyordu.
Ayrıca bir arkadaşa da ihtiyacı vardı. Ben depoya gittiğimde kendi yaşıtlarında birileriyle zaman geçirmesi gerekiyordu. Ona arkadaşı nereden bulacaktım ki? Birine para verip arkadaş yapamazdınız.
“Evde. Getirtirim birazdan.” Başımla onayladığımda Zeliha hazırladığı pankekleri kahvaltı öncesinde önümüze koydu. Kübra gözlerini kıstı. Çoğu yemeğin adını bilmiyordu. Çoğunun da ne olduğundan haberdar değildi.
14 yıldır ona sadece sandviç mi veriyorlardı? Akşam ağır yemekler olurdu diyordu, acaba o yemeklerde sabah ve öğlenkiler gibi benzer ve rutin yemekler miydi?
Çok sorum vardı ama hepsini sorup onun burada yaşayacağı zamana leke sürmek istemiyordum. Melih bazı detayları anlatmışsa da ben Kübra’nın yaşadıklarını ondan duymayı istiyordum.
Zeliha çikolata ve balı sofraya koyduğunda Faruk çayları doldurup masaya yerleşti. Sabah kahvaltı insanı değildik ama Kübra yesin istiyordum. O evde daima sandviç verilmişken başka lezzetleri tatmalıydı.
Faruk balı pankekine sürdüğünde Kübra bakışlarını bana çevirdi. Mutfaktakiler kaçamak bakış atıp kulağıma yaklaştı. Eliyle ne söylediği anlaşılmasın diye dudaklarının önünü kapattığında sıcak nefesi kulaklarıma yayıldı.
“Çikolata ile balı karıştırıp sürersem iğrenç olur mu?” Fısıldayarak sorduğu için cık cıkladım. Başını geriye çekip dikkatle yüzüme baktı.
“Denemeden bilemezsin.” Onun yaptığı gibi kulağına eğilip fısıldadım. “Yemeğini ye Karım.”
Geri çekildiğimde bakışları pankeklere kaydı. Yanakları hafifçe pembeleşti; yeni şeyleri veya karışımları denerken etrafından çekiniyordu anlaşılan.
Pankeklerden birini aldım. Balı yaydıktan sonra başka bir bıçakla çikolatayı aldım ve ballı katmanın üzerine sürdüm. Dikkatle bana bakıyordu. Ona uzattığımda elleri bir kez daha titreyerek pankeke uzandı ve başını eğerek küçük bir ısırık aldı. Yanaklarındaki pembelik gitgide kızarıklığa dönüştü.
Bir pankek daha alıp üzerine aynı sıralamada malzemeleri süzüp omzumla onu dürttüm. Utangaç bakışları beni bulduğunda pankekimi dürüm gibi sarıp büyük bir ısırık aldım. Omuzları dikleşirken sessizce pankekini yemeye devam etti.
Çikolata zaten şekerli bir yiyecekti, balla midemi yakacak derecede şekerli olmuştu. Kübra’da sevmemiş olacak ki sonraki pankekine sadece çikolata sürdü.
Yaptığı her şeyin yanlış olduğunu düşünerek yapmaya çekiniyordu. Ondaki asiliği hala görebilsem de aslında bir yanıyla kırgın, ürkek hali hala onların onda bıraktığı korkunun şiddetinin, tahminlerimin ötesinde olduğunu anlamamı sağlıyordu.
Nasıl göz yummuşlardı?
Bakışlarımı kaldırdığımda Faruk’un gözlerinde geçen duygusallıkla Kübra’ya bakıyor olduğunu gördüm. Onda kesinlikle bir şey değişmişti. Kübra’ya karşı daha sert olacağını düşünürken şimdi Asya’ya baktığı şefkatte bakıyordu.
Dün Melih’le konuşurken Faruk, Kübra’yla kalmıştı. Belki de o ara Faruk’un sevgisini kazanmıştı. Bilmiyordum.
“Kübra’yla dışarı çıkacağız.” Yanımda heyecanla kıpırdandığını gördüm. Bugün doktora gitmek yerine onun özgürlüğünü tatmasını mı sağlamalıydım? Ama hasta görünüyordu. Bedeninin içinden çöküyor olabilirdi.
Bu onun ilk özgürce yaşayacağı gün. Dışarı çıkın Hakan. Kontrolcü yanını bastır ve dışarı çıkart onu.
“Nereye?” Faruk’un sorusuyla Kübra’nın bakışları beni buldu. Harelerinde merak ve umut parçacıkları mutlulukla çevrelenmişti.
“Karım nereye gitmek isterse oraya gideriz.” Kübra kocaman gülümsediğinde başını eğip pankek yemeye devam etti.
Mutluluğunu gizlemeye mi çalışıyordu?
Ondan o kadar fazla mutluluk çalmışlardı ki artık mutlu olduğu anları kendine saklayarak başını eğiyordu.
“Kıyafetleri getirsinler.” Faruk başıyla onayladı. Douglas ile Faruk mutfaktan çıktığında Zeliha bulaşıklarını yıkamaya başlamıştı bile.
“Çikolata ve bal çok şekerli oldu.” Kübra’nın yandan bakışlarını yakaladım. Hala gülüşü yüzünde ışık gibi parlıyordu. “Bende sevemedim.” Omuzlarını dikleştirdi.
“Şekerli şeylerden pek hoşlanmam.” diye katıldım konuşmasına. Bakışları merakla yüzümde gezindi.
“Karanbey kahveniz.” Zeliha önümde Kübra’nın içtiği bardağı alıp yeni bir bardağı bıraktığında Kübra’ya döndü. “Bir şey ister misiniz?”
“Ben…Ben alırım. Siz zahmet etmeyin.” Zeliha bana dönerken gitmesi için işaret verdim.
“Bu evde çalışan herkes buna göre para alıyorlar. Onların işi bu.” Bakışları bana döndü. “İstediklerini veya canının çektiğini söyle. Yaparlar.” Başıyla onaylayıp kaçamak bakışlarla Zeliha’ya baktı.
“Doyduğunu hissettiğinde gidelim.” Başıyla onaylayıp elindeki bıçağı bıraktı, ayağı kalktığında sendeleyip tekrar otururken gözlerini kapattı.
“İyi misin?” Başını salladı, gözleri hala kapalıydı. “Başım dönüyor.”
“Bugün seni doktora götürelim.” Telefonumu cebimden çıkartıp Namık’a geleceğimize dair mesaj gönderdim. “Sağlık taraması yaptıktan sonra istediğin kadar gezersin. Tamam mı?”
“İlaç istemiyorum.” Gözleri aralanıp ayaklandığında tekrar sendeler gibi olduğundan belinden tutmak için ayağı kalktım.
“Otur şuraya.”
“İlaç vereceksin. Doktor istemiyorum.” Belini tutmama izin vermeden benden uzaklaşmaya çalıştı. Bacağı sandalyeye çarpınca sandalye büyük bir gürültüyle yere yapıştı.
“İlaç vermeye-“
“Yalan söylüyorsun! Doktorlar ilaç verir. Doktor istemiyorum.” Nefes alışverişi hızlanmıştı. Gözleri hızla etrafta gezinirken elleri titriyordu.
“Sadece kontrol edecekler. O siktiğimin Çetinlerin sana ne yaptığını anlamak için seni kontrol etmeleri gerekiyor.” Benden uzaklaşırken sırtını duvara yaslayıp korkuyla bana baktı. Gözleri yine arabadaki gibi odağını kaybediyordu.
“Bana bak!” Bağırışımla irkildi ve gözlerinin odağı beni buldu. “Sakin ol ve bana güven.”
“Sende mafyasın.” Sesindeki korkuyla yüzümdeki sertliği silmeye çalıştım.
“Unuttun mu? Ben senin kocanım. Sana ilaç vermeyecekler. İzin vermeyeceğim. Tamam mı?” Gözlerini kırpıştırırken yalan söylediğimi anlamaya çalışır gibi şüpheyle bana bakmaya devam etti.
“Söz ver.”
“Karanbey sözü.”
Annemi, babamın gazabından koruyamamıştım. O zamanlar Karanbey değildim. Tamamen Karanbey olduğumda da Ali’yi almışlardı benden.
Ben Hakan Karan’dım.
Ben Karanbey’dim.
Ben her ikisiydim.
“Hakan Karan sözü.”
Belki de kendimi ikiye bölmekti benim kaybedişim.
“Hakan’a inanıyorum.” diye mırıldandı. Yaslandığı duvardan ayrılırken avuçlarını eşofman altına sürdü. “Karanbey’e de inanıyorum.”
KÜBRA
Geldiğimizden beri bir sürü sağlık kontrolü yapılmıştı. Koluma iğne batırıp kanımı çalmışlardı. Pislikler. Acıtmışlardı.
“Kaşların niye hala çatık?” Hakan elindeki kapalı şişe suyun kapağını açıp bana verdi. Kolumdaki pamuğu bırakıp suyu aldım ve yudumladım.
İğnelerden de nefret ediyordum. Bekir ablası gitmeden önce bana çocukken iğne batırırdı. İğnenin izi çok küçük olurdu ve neredeyse fark edilmezdi bile. Onu suçlayacak bir konumda değildim zaten ama yine de Hatice, bana vurduğunda ona kızdığı için iğneyle işkencesini sürdürürdü. Hatice anlamazdı.
“Ne zaman çıkacağız?” Sıkılmıştım. Bedenimin iyi olmadığını biliyordum ama yine de hastanede olmak güvende hissettirmiyordu.
İlaçlar vardı.
İğneler vardı.
Kaçmayayım diye bağladıkları ve zorla serum almam için yatırdıkları o yataklar da vardı.
Hastaneden nefret ediyordum.
“Birazdan Namık detayları öğrenecek. Çıkacağız.” Şişeyi bitirene kadar kafama diktim. Hakan odada gezinirken telefonuna bakıp ekrandaki bir şeye kaşlarını çatarak bakıyordu.
“Sorun ne?” Bakışlarını kaldırdı. Konuşmayacağını düşündüğüm anda bana adımlayıp yatağın boş kısmına oturdu.
“Meksika kartelleri hakkında bir şey biliyor musun?” Türk mafyasının İtalyan ve Ruslar dışında başka birileriyle çalıştığını bilmiyordum. Gözlerimi kıstım. Hem İtalyanlarla hem de Meksikalılarla çalışamazlardı. Aynı anda olmazdı.
“İtalyanlarla savaştalar. İtalyanların olduğu pazara girmezler, İtalyanlar gerçi buna izin vermez. Meksikalılarla çalışamayacak kadar zeki olduğunu varsayıyorum. İtalyanlar bunu öğrenirse Meksikalılardan önce onla çalışanın cezasını keser.” Başını salladı.
“Kartellerin zayıf noktasını biliyor musun?” Güldüm. Her mafyanın olduğu gibi onlarda saf kontrolü seviyorlardı. Melih’in anlattıkları ve Bekirlerin konuşmalarından anladığım kadarıyla Meksikalı karteller diğer ticaretteki mafyalara nazaran deliydiler. Ciddi anlamda güç için her şeyi yapacak kadar deliydiler.
“Kontrol. Her pazarı kontrol etmek için yıllardır çabalıyorlar.”
Yüzündeki şaşkınlıkla gülüşümü genişlettim. Elimi kulağıma sürdüm. “Şaşırdın mı, Karanbey? Bu kulaklar nelere şahit oldu, bir bilsen.”
Kapı açıldığında doktor içeri girdi. Yanında vurulduğum zaman benim hayatımı kurtaran o renkli saçlı adam vardı.
Doktor bir sürü garip terim kullandığında gözlerimi kıstım. Anlayamıyordum.
“Bazı vitamin değerleri için ilaç yaz-“ Elimi Hakan’ın koluna geçirdiğimde bana baktı. Doktor sustuğunda ona döndü. “İlaç yok, doktor.” Doktor kafası karışmış bir şekilde yanındaki renkli saçlı olan adama döndü.
“Karım hap içtiğinde kusuyor. İlaç yerine başka bir alternatif var mı?” Hakan’ın cümlesiyle tuttuğum nefesimi serbest bıraktım. Doktor elindeki kağıtlara baktı.
“B12, D vitaminlerini sıvı formda alabilirsiniz. Hap olmak zorunda değil.” Hakan bana döndüğünde başımla onayladım. “Diğer vitaminleri hap olarak almalı. Ama olmaz diyorsanız hastaneye belirli zamanlarda uğrayıp serum veya iğne şeklinde geri kalan vitamini takviye alabilirsiniz.” Sürekli hastaneye gelmek istemiyordum ki.
“Tamam doktor.” Doktor elindeki kağıdı Hakan’a uzatıp odadan çıktı. Hakan kağıdı Namık’a verdi. “Her gün hastaneye gelmeyiz. Sen eve gelirsin. Takarsın serumu falan.”
İtiraz etmek istiyordum ama Hakan yeterince uğraşırken şımarık biri gibi davranmak istemiyordum. Onun sözüne de inanmaktan başka çarem yoktu.
Hem onun benim hafızamı kaybetmemle ilgili bir çıkarı yoktu.
O bir Çetin değildi.
“Hallederim ben.” Namık elindeki kağıtla çıktığında Hakan bana döndü.
“Teşekkür ederim.”
“Egoma mı bana mı teşekkür ediyorsun?” Dudaklarımı kıvırdım.
“Sana ediyorum.” Manyak deli herif.
“O zaman tamam. Akşam işlerim var. Evde sana eşlik eden Faruk olacak. Tamam mı?” Başımla onayladım. Telefonunun titreşimiyle ekrana baktı. Göz ucuyla bende bakmış olabilirdim.
Buse arıyor…
Hakan’ın suratındaki her bir kas seğirirken oturduğu yerden kalktı. Telefonu görmemem için ekranı çevirdiğinde görmemiş gibi yapıp kucağımdaki ellerime baktım.
“Şuna cevap verip geliyorum.” Odanın kapısı kapandığında başımı kaldırdım.
Buse’nin kim olduğunu biliyordum. Karanbey’e yaklaşabilen tek kadındı. Aralarında ne olup bittiğini kimse net bilmiyordu ama Karanbey’in hayatına alıp evleneceğini düşündükleri kişi Buse’ydi. Birkaç ay öncesine kadar benimde düşündüğüm şey buydu. Tabi sonra aniden Karanbey ile Buse’nin adı aynı cümlede geçmeyi bırakmıştı. Birkaç ay önce de Buse’nin başka bir ülkeye taşındığını duymuştum. Buse hakkında bildiklerim bu kadardı.
Ya Buse geri döndüyse? Ya bu yüzden Hakan anlaşmadan vazgeçip beni esaretime geri gönderip onunla evlenirse?
Odanın kapısı açıldığında içeri az önceki doktordan farklı bir doktor girdi. Elindeki dosyayla şaşkınlıkla bana baktı. Etrafa bakınıp tebessüm etti. “Kusura bakmayın başka tahlilleriniz çıkınca doktorunuz bilgileri güncellemem için gönderdi. Eşiniz yok mu?”
“Kapının önündeydi.” Yabancı bir adamla aynı odada olmak istemiyordum. Yatağın ayakucundaki tekerlekli masaya dosyayı bırakıp üzerine notlar almaya başladı.
“Kapının önünde göremedim ben size bilgileri vereyim. Ameliyata gitmem gerekiyor. Eşinize iletirsiniz.”
“Ben onu çağırayım.” Oturduğum yerden ayaklandım. Yabancı doktor başını kaldırıp bana baktı. Gözlerindeki bakışı evden her kaçtığımda beni yakalayan korumalarda görmüştüm.
Ben avdım.
O bir avcıydı.
Kaç.
Kaç Kübra.
Gözlerimizi ayırıp kapıya koştuğumda saçlarımı tutup başımı geriye çekti. Çığlık atmak için dudaklarımı araladığımda elini ağzıma kapattı, çığlığım elinde kayboldu. Elinden kurtulmak için kendimi çekmeye çalıştım ama çok güçlüydü.
Tekrar esir olmak istemiyordum.
İstemiyordum.
Zihnime saplanan ağrıyla gözlerimi yumdum, kulaklarım uğuldarken kalp atışlarım boğazımda atıyordu. Korkudan nefesim kesilirken bana bir şeyler söylediğini duydum, anlayamadım.
Hayır. Hayır. Krizin sırası değil.
Derin nefes al.
Nefes alamıyordum. Eli burnumu da kapatmıştı.
Elinden kurtulmak için çırpınmam boşunaydı. Saçlarımdaki acıyla gözlerimin yaşardığını hissederken nefesimi kesen eliyle korku her bir zerremi sardı.
Ölecektim.
Kulağımdaki uğultuya sızan garip bir ses duydum. Elini ağzımdan ve saçımdan uzaklaştığında gözlerimi araladım. Kapı açıktı. Önünde bulanık görebildiğim biri vardı. Gözlerimi kırpıştırdım. Görüntü netleşmiyordu.
Oydu. Hakan’dı biliyordum.
Gözlerimi tekrar kırpıştırdım. Kapıdaki Hakan’dı. Elinde silahı vardı. Beni esaretimden kurtarmıştım, şimdiyse tekrar esaretime dönmeme engel olmuştu.
Tuttuğum nefesim dudaklarımdan sıyrıldığında bana yaklaştı. Diz üstü çöküp nefes alamayan ciğerlerime temiz hava almaya çalışıyordum. Tam karşımda benim gibi yere dizini yaslayıp aynı boya gelmememizi sağladı.
Gri gözleri tamamen netleştiğinde çenem titremeye başladı. Bu kadar çok ağlayan biri değildim. Kendimi hep durdururdum ama Hakan bana geldiğim yerden o kadar farklı yaklaşıyordu ki bu sanki ağlamakta da özgürmüşüm gibi hissettiriyordu.
Duygularımı da, kırgınlıklarımı da özgürce yaşayabilirdim.
“Karım? İyi misin?” Sesi öfkeliydi. Bana yaklaşıp önce kollarıma baktı. Sırayla yaram olup olmadığına bakıyordu ama zaten ben paramparçaydım. Hangi yaram için iyiyim diyecektim ki?
Ona ihtiyacım vardı. Ona hiç kimseye ihtiyacım olmadığı kadar ihtiyacım vardı.
“Eve gidelim.” Sesimdeki çaresizlikten tiksinmiştim.
14 yıldır onlara direnmeme rağmen en çok zararı yine benim görmemden nefret ediyordum. Savaşın kazananı olmalıydı. Ben savaşandım ama asla kazanamamıştım. Bundan nefret ediyordum.
“Eve gidelim.” Bakışları gözlerimi buldu ve başıyla onayladı beni.
Dayanamadım. Daha fazla tek başına savaşmaya dayanamadım.
Hakan’a yaklaşıp beline sıkıca kolumu doladığımda başımı göğsüne yasladım. Bedeni kaskatı kesildi, bana sarılmadı. Yine de beni uzaklaştıracak bir hamlede yapmadı.
Sarılmama izin verdi.
Tıpkı dün gece onun bana ihtiyacı olup sarılmasına izin verdiğim gibi o da bana izin verdi.
KARANBEY
“Kimin adamısın doktor?” Oturduğum koltukta bana kanlar içinde bakan adam dikmiştim gözlerimi. Dakikalardır işkence görüyordu ama yine de tek kelime etmiyordu. Orospu çocuğu.
“Kan beni tutuyor, Patron.” Douglas’ın sesiyle başımı çevirdim. Adamı haşat etmişti ama tek bir yorgunluk belirtisi yoktu. Gerçekten insan olduğuna dair en ufak umudum, her geçen gün kayboluyordu.
“Kanı temizleyin o zaman.” Douglas su vanasının yanına gittiğinde soğuk yerine sıcak olanı açtı ve musluğu çevirdi. Hortumdan akan suyun buhar yayarak yere yayılışını gördüğümde oturduğum yerden kalktım. Douglas’ı izleyecek bir midem yoktu.
“Ölmesin Doug.” Ona hakaret etmişim gibi baktı. Uyarımı önceden yapmam gerekiyordu çünkü Douglas’ın vahşetinin bir sınırı olmazdı.
“Kalbim kırılıyor Patron.”
“Ölmesin Doug. Mümkünse konuşacak bir şekilde bilinci de açık olsun.” Kaşlarımı kaldırdım. Onaylamadığı zaman ‘ben onaylamadım ki’ diye bahane üretip yine bildiğini yapardı.
“Tamam. Ölmeyecek ve bilinç kaybı yaşamayacak.”
Adımlarım deponun çıkışına yöneldiğinde doktorun bağırışını duydum. Douglas bazen beni bile ürkütüyordu. Aşırı kontrol sahibiydi ve asi olmaktan uzaktı. Hep itaatkardı ve emirlerin dışına çıkmazdı. Tüm bu özelliklere sahip birinin işkence yapacağı veya dayak atacağı zamanlarda bir hayvana dönüşmesi gerçek anlamda manyaklıktı.
Arabaya bindiğimde Faruk’u aradım. Telefon ilk çalışta açıldığında ekranda Faruk belirdi. “Kübra nasıl oldu?”
“Odasına çıkamıyor korkusundan. Oturma odasında uykuya daldı.” Kamerada Kübra’nın üzerindeki örtüyü çenesine kadar çekmiş olduğunu gördüm. Kaşları çatıktı, dudakları kıpırdanıyordu. “Uykusunda konuşuyor bu arada.”
“Tamam. Ben toplantıdan sonra eve geleceğim. O zamana kadar yanından ayrılma. Tamam mı?” Faruk kamerayı kendisine çevirdi. “Merak etme. Öğrenebildin mi? Ümit mi? Haldun mu?”
“Doktorun son para transferi Rusya’dan yapılmış.” Adamın tüm geçmişine bakmıştım. Tipik bir Türk ailesinde büyümüştü. Ruslarla ne gibi bir bağlantısı olduğunu çözememiştim.
Beni Ruslara yönlendiriyorlardı. Belki de gerçekten saldırmak isteyen Ruslardı. Bilmiyordum. Ruslar babamın bölgesindeydi. Ben İtalyanlarla uğraşırdım. Ruslarla ilgili bir bok bilmiyordum.
Araba yola çıktığında depodan uzaklaşmaya başladık.
“Melih birkaç kez Kübra’nın hastaneye kaldırıldığını söylemişti. O zaman niye saldırıya uğramadı? Niye şimdi? Niye dün onu, o evden çıkarttığım ilk boş anda saldırdılar?”
“Toplantıya niye gidiyorsun?” Şüpheyle gözlerini kıstı.
Gidiyordum çünkü bana saldırılacağını söylemişti Ferhat, aynı gün Kübra’ya saldırmışlardı. Bu bir uyarıydı. Götümden anladığım bir uyarıydı. Bana saldırılacağını varsaymıştım ama o, “nişanlın seni kurtaramaz” diyerek aslında hedefin Kübra olduğunu bas bas bağırmıştı.
“Vardır bir nedeni.” Faruk daha fazla soru sormadan aramayı sonlandırdı. Telefonumu iç cebime koyup kafamın içinde dönüp duran tilkileri susturmakla uğraşmadım. O tilkilere ihtiyacım vardı.
Kübra bana güvenmişti ve ben aptal bir telefonu açmıştım. Buse tepemim tasını arttırırken sinirken o koridorda ilerlediğimin farkında bile olmamıştım.
Sikerler.
Kübra, bana güveniyorken ilk fırsatta onu yalnız bırakıp başına bir iş gelmesine fırsat vermiştim.
Boynumu sağa sola yatırırken gerginliğimi azaltmaya çalışıyordum. Araba toplantının olduğu sokağa yaklaşırken silahımı belimden çıkartıp şarjörü kontrol ettim. Soldaki ufak kilitli dolabı açıp yedek silahımı iç cebime tıktım.
Toplantıya silahla girilmezdi. Sikimde bile değildi.
Araba durduğunda kapıyı açıp indim. Tüm arabalar içerideki toplantının bitmesini bekliyordu. Yanlarındaki korumalar bana bakıp bakışlarını kaçırdıklarında merdivenin başında duran koruma önümde durdu.
“Silah Karan-“ Omzundan itip merdiveni çıkmaya başladım. Silahıma her it dokunamazdı.
Merdiven basamaklarını bitirdiğimde kapıyı açan korumayı beklemeden kapıyı açtım, kırmızı ve altın sarısı renklerinin hakim olduğu abartılı girişi geçip toplantının yapıldığı büyük salona yöneldim. Etraf dışarıdaki gibi koruma kaynıyordu. Hepsi babamın adamıydı.
Kapıyı açıp içeri adımladığımda masada oturan liderler bana döndü. Ümit Karan’ın kaşları çatılırken toplantının ortasında geldiğim için beni saygısızlıkla suçlayacağını biliyordum.
“Toplantı ortasında toplantıya-“
“Kısa kalacağım Ümit Karan.” Masanın üzerindeki eli yumruk haline gelirken masaya adımladım. Masaya yaklaştıkça oturan her bir lider gergince omuzlarını dikleştirdi.
“Bugün bana saldırılacağını öğrendim.” Babamın tam karşısında bana ait olan sandalyeyi çekmeden elimi masaya yaslayıp tüm liderlere tek tek bakmaya başladım.
“Şu an karşımızda tek parçasın. Saldırıya uğramış görünmüyorsun.” Haldun’un öfkeli bakışlarla arkasına yaslandığını gördüm.
“Haklısın. Kızına saldırdılar yine.” Haldun merakla öne eğildi. O adamı gönderen Haldun'du. Görebiliyordum.
“Onu korumak için evimden götüren sendin. Senin yanında mı saldırıya uğradı?” Alaylı ses tonuyla avuçlarımın için kaşınmaya başladı. “Sen koruyamıyorsun anlaşılan, kızımı geri alıyorum.”
Her kızım dediğinde dilini koparma hissiyle dolup taşıyordum.
“Karımı benden alamazsın Haldun.” Hele ki o senin kızın değilken hiç alamazsın.
“Alt tarafı nişan yaptınız- ” Elimi iç cebime atıp nikah defterini çıkarttım ve önüme koydum. Haldun defteri takip ederken gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Aslında hepinizi topluca bulmuşken duyurumu yapmak istiyorum. Beni öldürmek isteyenler Faruk’tan randevu alsın. Ara sıra hatlar karışıyor ve olmaması gereken olayları, yaşamaması gerekenler yaşıyor.”
Öne eğildim.
“Bir daha karıma yaklaşırsanız yedi sülalenizi sikerim.” Bunu söylerken Haldun’a bakmıştım. Ama tüm masaya ithaftı.
“O Karanbey’in karısı ve soyadı Karan.” Ümit Karan’ın gözlerine çevirdim bakışlarımı. “Karanbey’in karısına zarar gelirse-“ Tek tek liderleri inceledim. “-Burada söz veriyorum. Bu masayı başınıza yıkarım. Elinizdeki tüm her şeyi yakarım. Geriye kül bile bırakmam.”
“Masada kimseyi tehdit etme evlat.”
“Tehdit mi?” Güldüm. “Bu bir ültimatom. Tehdit değil. Ben kimseyi tehdit etmem liderim. Direkt yaparım.”
Ümit Karan’ın gözlerinde o boyun eğmediğimde oluşan öfkeli ifade belirirken çenemi dikleştirdim.
“Dört ayda hepiniz benim kim olduğumu unutmuşsunuz. Hatırlatmaktan büyük zevk duyacağım.”
İşte bu bir tehditti.
🖤
Bölüm nasıldı?
Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.51k Okunma |
6.91k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |