
Camila Cabello - Shameless
🖤
8. BÖLÜM - ORTAK
KÜBRA
14 yıl önce…
Ellerim acıyordu. Canım yanıyordu. Karşımdaki adamların benden ne istediğini bilmiyordum. Neredeydim onu da bilmiyordum. Adam bağırarak bir şey söylediğinde üzerime yürümeye başladı. Saçımı sertçe çekip ona bakmamı sağladığına tekrar bir şey söyledi.
Ben adamı anlamıyordum ki.
Yanağımda patlayan tokatla gözyaşlarım yanağımdan süzülmeye başladı. Hıçkırığımı bastırdım. Deponun kapısı açıldığında içeri bir adam ve peşinden birileri girdi. Adam cık cıklarken dizini kırıp çöktüğüm yerde bir dizini yere yasladı.
“Türk mafyasına hoş geldin.” Rusça biliyordu. Elindeki zippoyu açtı ve yüzündeki ifade daha korkunçlaşırken ondan kaçmaya çalıştım. Onları yakmışlardı. Beni de yakarlar mıydı? Bana vuran adam kaçmamı engelledi.
Zippoyu kapatıp parmakları arasında üç kez çevirdi tekrar açıp ateşi izleyip zippoyu kapattı ve üç kere daha çevirip ateşi yine yaktı. Bu birkaç kere tekrarlarken elindeki zippodaki kuşun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
“Ben eve gitmek istiyorum.” Zippoyu kapatıp iç cebine tıktı ve gülümsedi. Yeşil gözleri ağır ağır yüzümde gezindi.
“Artık senin için ev yok. Sen kayboldun. Asla bulunamayacaksın.” Ayağı kalkarken etrafındaki adamlara baktı. “Hiç şansın yok.” Beni küçümseyerek baktığında gözlerimi kırpıştırdım. Bana neden böyle davranıyorlardı? Ben hiçbirine bir şey yapmamıştım.
Adamlardan birine bir şey söyleyip son kez bana baktığında zipposunu açtı ve yanan ateşle gözlerini kısarak beni izledi. Yine aynı şeyi yaptığında zippoyu kapattı.
“Görüşürüz Rus Kızı.”
Günümüz
Gözlerimi aralarken bahçeden yansıyan ışık etrafın karanlık oluşuna engel oluyordu. Örtüyü omzumdan sıyırdığımda birkaç saniye tavandaki avizeyi incelemeye başladım. Odaklandığım konu bambaşkaydı.
Dün benim içim gelmişlerdi.
Bu hiç değişmeyecek miydi? Nereye gidersem gölge gibi peşimde mi olacaklardı?
Koltukta doğrulurken elimi göğsüme yasladım. Kendi kendimi korkutmayacaktım. Ben güvendeydim. Hakan beni almalarına izin vermezdi. Dünde vermemişti.
Ya sorun çıkartırsam ve beni geri verirse? Dün eve gelene kadar öfkelenmişti. Öfkelendiği bendim, biliyordum. Onunla karşılaştığım ilk dakikadan beri ona sorun çıkartıyordum. Belki de çıkartmaya devam edecektim. Ya bundan sıkılıp beni onlara geri verirse?
Sakinleşmek için gözlerimi etrafta gezdirdim ve o an onu gördüm. Karşıdaki üç kişilik koltuğa uzanmıştı ve bir ayağı yerdeydi. Kollarını göğsünde çaprazlamış üzerine sadece ceketini örtmüştü.
Uyuyordu. Öfkeli halinden zerre eser olmadan sakince uyuyordu.
Niye burada bizimle uyumuş ki Kübra?
Göğsümde filizlenen sıcak duygularla ayağımı soğuk parkeye yasladım. Benim için yapmamıştı belki de ama yine de ben benim için yaptığını varsayacaktım. Örtü tamamen üzerimden sıyrıldığında evin buz gibi olduğunu idrak edebildim.
Hasta olacaktı.
Örtümü alıp ona sessizce yaklaştım. Örtüyü Melih’i uyandırmaktan çekindiğim zaman yaptığım gibi hafif ve korkutucu olmadan onun üzerine örttüğümde yavaşça doğruldum. Kocaman gülümserken onu uyandırmadığım için kendimle gurur duyuyordum.
Boğazım yanıyordu, mutfağa yavaşça adımlarken göz ucuyla camdan dışarı baktım. Korumalar etrafta geziniyordu. O evde koruma gördüğümde tetiklenirken buradaki korumaların beni gerçekten koruyabileceklerine inanıyordum. Bu inancın sebebi Hakan’dı. Onlar Hakan’ın adamıydı, onun sözünden çıkmazlardı.
Mutfağa girdiğimde su şişesini bir bardağa boşaltıp yudumladım. Ayaklarım üşüyordu. Hakan’ın bana aldırdığı botu giymek için koridora çıktım. Montumu da giyip dışarı çıktım. Soğuk hava titretirken derince ciğerlerimi doldurup ardımdan kapıyı kapattım.
“Bir daha o eve dönmeyeceğim.” diye mırıldanırken verandadaki merdivenin basamağına oturup bulutlu gecenin izin verdiği kadarıyla yıldızları görmek için başımı gökyüzüne çevirdim.
“Yenge?” Başımı çevirdiğimde Douglas üzerindeki kalın montuyla arka bahçeden geliyordu. Maskesi yine yüzündeydi ve yeşil gözlerinden yorgunluk akıyordu.
“Douglas? Başımı nereye çevirsem çalışıyorsun. Uyumuyor musun?” Bana yaklaşıp eliyle basamakları gösterdi. Başımla onayladığımda benimle aynı basamağa ama epey uzağımdaki kenara oturdu.
“Bana zombi diyenleri gördüm. Gece uyumam.” Gözlerimi kıstığımda verdiği nefes maskesine rağmen gri bir duman gibi gökyüzüne süzüldü. Ceketiyle birlikte ellerindeki eldiven onu sıcak tutuyordu anlaşılan. Eldiveninin üzerinde garip bir sembol vardı ama göremeden ellerini cebine tıktı.
“O adam kimmiş? Hastanedeki?” Bana bakarken duraksadı. “Patron sana anlatmadı mı?” Başımı sağa sola salladım. Gözleri kısıldı. “O zaman anlatmam.”
“Haldun mu?” Bakışlarını etrafta gezen korumalarda gezdirdi.
“Büyük ihtimalle. Adam öldü zaten.” İrkildiğimde çenesini dikleştirdi. “Biraz fazla dövdüm sanırım.” Bana döndü tekrar. “Benim bir suçum yok. Ben nereden bileyim adam elimde kalacak.” Ses tonu söylediklerinin aksine bile isteye adamı öldürmüş gibi eğlenen bir tonlamadaydı.
"Haldun'un adını verdi yine de Ruslarla bağlantısını çözemedim." Sesimi çıkarmadım. Ruslar arasında buradaki gibi nefret ediliyor olmam gerekirdi, o zaman beni buraya işkenceye gönderdiklerine ikna oluşum hızlanırdı.
“Seninle ilgili çok fazla şey duydum. İnsanlar senin birine zarar verdiğine şahit olmazlarmış ama bilirlermiş. Cellat diye anlıyorsun.” Cık cıklarken başını sağa sola salladı.
“Cellat isminden nefret ediyorum. Buradakileri asla anlamıyorum. Douglas ismini boşuna mı aldım?” Ses tonundaki sitemle dudaklarımı kıvırdım.
“Sanırım Türk mafyası kafasına göre isim vermekten hoşlanıyor.” Omuz silkti. “Bugüne kadar tanıdığım çoğu Türk, yönetmeye bayılıyor. Bulundukları ortama hakim olmak ve son söz sahibi olmak…” Konuşması Hakan ve Faruk gibi değildi. Türkçesi benimkine benziyordu. Garip bir aksanı vardı.
“Nerelisin?” diye sorduğumda yeşil gözleri aşina geliyordu.
“Dünyalıyım, Yenge.”
“Seninle daha önce karşılaştık mı?” Gözleri şüpheyle kısıldı. “Yani Haldun’un evine gelmiş olabilir misin? Belki öncesinde-“
“Hayır. Karşılaşmadık. Patron beni mafyalarla yüz göz etmez. Elimden bir kaza çıkacağını bilir. Bu yüzden Haldun’a hiç gitmedim. Ben yedi yıldır buralardayım. Öncesinde başka ülkelerde. Türkiye benim son durağım.” Elini kaldırıp saatine baktı. Oturduğu yerden kalktı. Elini beline atıp bir silah çıkardı, irkildiğimi görünce basamağı inip silahı yanıma bıraktı.
“Etrafı kontrol edeceğim. Silah seninle kalsın. Yalnız kalma.” Arkasını dönüp son basamağı da inerek arka bahçeye adımladı.
Douglas buradaki en karanlığa yakın kişiydi. Bunu gizlemekten çekinmiyordu ve girdiği ortamda ölümü hissettirecek bir şekilde ortamın havasını değiştiriyordu. Douglas, ölümdü.
Bıraktığı silahı elime aldım, üzerindeki işlemelere bakarken parmak ucumu silaha sürttüm.
“Volk.” Kurt.
Bana seslenen kişiye bakmak için başımı çevirdim. Korumalar bahçedeydi ama hepsinin bakışları başka yönlerdeydi. Kimse bana bakmıyordu.
“Volk.” Kurt.
Elimdeki silahı sıkıca tuttum. Ellerim titremiyordu, korkmuyordum. Silahın ağırlığı korkutucuydu ama güvenli hissettiriyordu.
Rüzgar saçlarımı savurduğunda boynumdan aşağı süzülen soğuklukla dudaklarımı kıvırdım. Soğuk havaları seviyordum. Silahı yanıma bırakıp montumu çıkarttım, kalktığım yere bıraktım ve basamakta ayaklandım. Rüzgar daha şiddetli eserken gözlerimi yumdum.
“Volk.” Kurt. Bu sefer ki sesleniş daha netti. Bir erkeğe aitti. Endişeliydi.
“Gde ty? Pozhaluysta, vykhodi, gde by ty ni byl.” Neredesin? Neredeysen lütfen çık ortaya.
Rüzgar bir kez daha eserken kulaklarım uğuldamaya başladı. Gözlerimi yavaşça araladım. Basamakları birer birer indim. Karşımdaydı. Boyu çok uzun değildi. Sapsarı saçlı bir erkek arkası dönük bir şekilde endişeyle elini beline atmıştı.
“YA zdes'.” Buradayım.
Sesimi duymadı. Yürümeye başlarken belindeki silahı çıkarttı. Görüntü titreşirken gözlerimi kırpıştırdım. Hayal mi görüyordum? Yoksa bu yabancı bahçede miydi?
“Volk.” Bu seferki bağırışı kulağımı acıttığı için elimle kulağımı kapattım. “YA zdes'.” Tekrar tekrar aynı şeyi mırıldanırken beni duymuyordu.
Görmüyordu
YA zdes'. YA zdes'. YA zdes'. YA zdes'. YA zdes'. YA zdes'. YA zdes'. YA zdes'.
Beni duymalıydı.
Beni görmeliydi.
Ben buradaydım.
Adımlarını hızlandırdı, endişeyle arka bahçeye yönelmişti. Önümdeki adamı takip etmeye başladım. Onda tanıdık bir şeyler vardı.
Hayal görüyorsun. Gerçek değil bunlar.
Başımı sağa sola salladım. Gerçekti. Yürürken bastığı yaprakların sesi kulaklarıma ulaşıyordu. Gerçek olmasa bu kadarını hayal etmem mümkün değildi ki.
Arka bahçenin ilerisindeki ormana girdiğinde adımlarım durdu. Durmamla o da hareket etmeyi bırakmıştı. Bana dönmek için başını çevirdiğinde patlayan silahın sesini duydum. Çığlık atarken gözlerim kocaman açıldı. Korumalar bana doğru döndüğünde yere baktım. Adam orada değildi.
Adam ortadan kaybolmuştu.
Eve dön. Saklan. Koş.
Eve koşmak için geriye dönmeye çalıştığımda ayağım takıldı ve yüz üstü yere düştüm. Takıldığım şeye dönmek için oturur pozisyona geldiğimde yüz üstü yatan o sarışın yabancıyı gördüm. Toprak ıslaktı ve sebebi kandı. Ölümdü.
Popomun üzerinde gerilerken korku her bir zerremi titretiyordu.
Öldü.
Onu da öldürdüler.
Herkesi öldürecekler.
Beni de öldürecekler.
KARANBEY
Başımda boktan bir ağrı vardı. Uyku ilaçlarım odamdaydı ve ben bu rahatsız koltukta uyuyakalmıştım.
Ev niye bu kadar sıcaktı?
Gözlerimi araladığımda üzerimdeki örtüye baktım. Ben uyuduğumda üzerimi örtmezdim. Kaşlarım çatılırken başımı çevirdim. Kübra yoktu. Etraf hala karanlık olduğuna göre geceydi. Yattığım yerde oturur pozisyona geldiğimde bir çığlık kulaklarımı doldurdu. Çığlık dışarıdan geliyordu.
Kübra.
Ceketime uzanıp silahımı aldım ve bahçeye açılan sürgülü camı çekip çıktım. Veranda boştu ve Kübra’nın montu merdivendeydi, silahla beraber. Basamakları inerken korumaların kulaklıklarına basarak karşı tarafı dinliyor olduğunu gördüm.
Çığlık.
Arka taraftan geliyordu. Evin arkasına doğru koşmaya başladığımda bedenim adrenalinle dolup taşıyordu. Çalıları es geçerken Kübra’yı gördüm. Yerdeydi ve önündeki boşluğa bakıp ağlıyordu. Bir eli ağzındaydı ve ağlayışlarını bastırmaya çalışıyordu. Üzerinde incecik kıyafeti vardı ve titriyordu. Yüzü sapsarıydı.
Koruma ona adımlarken elimle onu durdurup gitmesini işaret ettim. “Kübra?” Tepki vermedi. Silahımı belime taktım.
Korkabilirdi.
“Kübra?” Dizimi toprağa yasladım. Onun tam karşısındaydım ama hala yere bakıyormuş gibi bakışları bende değildi. Onu nasıl getireceğimi bilmiyordum. Rusçam yoktu. Etrafa bakındım. Douglas nereye kaybolmuştu. Onun Rusçası vardı.
“O nasıl çığlık Karım? Ödüm bokuma karıştı. Nasıl koltuktan kalktığımı anlamadım?” Yavaşça ağzını kapatan eline dokundum. İrkilmedi. Parmak ucumla bileklerini okşarken elini tutup kucağına indirdim. Çenesi titriyordu ama ağladığı için değildi. Üşüyordu.
İncecik kıyafetle dışarı mı çıkılır, manyak kadın?
Ceketimi evde bıraktığım için eğilip onu kucağıma almaya çalıştım, benden uzaklaşmak için gerilediğinde bileklerinden tutup bana bakması için sarstım. Kriz geçirirken zatürre olacaktı.
“Bana bak!” Gözleri boşluktan bana kaydı ama odaklanamadı. “Bana bak! Bana geri gel. Ne görüyorsan gerçek değil. Ben gerçeğim. Bana gel.” Nefesi, ciğerlerinden sıyrılırken gri bir bulut gibi dudaklarından gökyüzüne yayıldı.
Onu bu kadar dehşete düşüren neydi?
“Patron?” Douglas’ın endişeli sesini umursamadım. Kübra ağlamayı kesmişti ama gözleri korku doluydu. Zihninde ne sikim oluyor bilmiyordum. Niye onun zihnini de kontrol edip göremiyordum ki?
Kontrol edemediğim her şeyden nefret ediyordum.
“Douglas. Rusça bir şeyler söyle. Geri gelsin.” Douglas üzerindeki ceketi çıkartırken Kübra’nın üzerine örtmem için bana verdi. Kübra’nın omuzlarına örttüğümde içi boş gözlerle bana bakmaya devam ediyordu.
“Vse khorosho. Ty v bezopasnosti.” Her şey yolunda. Güvendesin. “Vse khorosho. Ty v bezopasnosti.”
Kübra hala aynı boş gözlerle bakıyordu.
Aynı şeyi tekrarlamaya çalıştığımda Douglas’ın bakışlarını üzerimde hissettim, başımı ona çevirdim. Bana gözlerini kısarak bakıyordu. “Ne?” dedim sertçe.
“Patron, berbat bir Rusçan var. Ruslar bu aksanı duysa Rus olmayı bırakırlar.”
“Sen bana kötü bir yorum mu yaptın? Douglas ben Türküm, Türk. Tabi Rusçam berbat olacak. Onların da Türkçesi berbat. Ben bir şey diyor muyum onlara?”
“Ruslar, Türkçe konuşunca aşırı sempatik oluyorlar. Sadece Türkçe konuşunca ama. Sen, Rusça konuşunca eline bir bıçak alıp kelimeleri katlediyor gibisin.“ Şu an sorunumuz bu mu?
“Kes lan. Kübra’yı kendine getiremedin. Kovacağım seni.”
“Bana kıyamazsın Patron. Ayrıca ben kendim istersem giderim.”
“Siktir git o zaman.” Öfkeyle bağırdığımda bileğimde hissettiğim dokunuşla başımı çevirdim. Kübra gözlerini kırpıştırarak şaşkınca ikimize bakıyordu.
Karım geri gelmişti.
“Niye seni çağırdığımda hemen gelmiyorsun?” Aniden bağırmamla irkildi.
Sakinleş Hakan.
“Beni mi çağırdın? Bağırsaydın duyardım.” Bağırmıştım zaten.
“Yenge, affet ama sağırsın galiba.” Kübra kaşlarını çattığında gözlerimi kıstım. “Sağır sultan duydu, sen duymadın.” Kübra cevap vermeden çimlerde göz gezdirdi.
“Ne oldu?” Çenesini nazikçe tutup bakışını kaldırdığımda nemli gözleri beni buldu. “Birini gördüm sandım.” Gözleri tekrar sulanırken bakışları ormanın girişine kaydı. “Biri öldü sandım.”
“Unutma Karanbey. Kübra hatırladıkça krizleri artacak. Herhangi bir olay veya obje bu krizleri tetikleyebilir. Krizleri arttıkça da onu kontrol etmekte zorlanacaksın. Kaybolacak. Onu gerçeğe ne kadar geri döndürürsen döndür, o hatırlamadıkça elinden bir şey gelmeyecek. Bu yüzden o saldırıda her ne yaptın bilmiyorum, yine onu yap. Kübra hayale kapılıp gerçekten kopunca ne yaptığının farkında olmuyor.”
Gerçekten kopmuştu anlaşılan. Onu bu krize yönlendiren neydi bilmiyordum. Anlattıklarının kaçı gerçek anısı, kaçı hayal dünyası onu da bilmiyordum. Melih haklıydı. Dünyanın en kontrollü, kontrolsüzlüğüydü Kübra.
“Hadi. Üşüdün.” Başını salladı. Yerden kalkarken omzundaki mont kaydı. Omzuna tekrar koyup monta sarılacakken çöktüğüm yerden ayaklandım. Montu alıp Douglas’a verdim.
“Yenge, üşüyor. Onda kalsın-“ Ona döndüm.
“Yengeni ben ısıtırım al şu montunu. Bugün sana sinir oldum.” Önce çakma doktor olan tetikçiyi işkenceleri yüzünden öldürmüştü, şimdiyse karıma montunu veriyordu. Montu ben onun omzuna örtmüştüm ama sonuçta benim karımdı.
Karım üşüyorsa onu ben ısıtırdım. Başkasının sıcaklığına ihtiyacı yoktu.
Şerefsiz Douglas. Yarın gebertecektim seni.
“Üşüyorum aslında.” Kübra titreyerek bana baktığında ona da sinirlendim. Onun montu vardı. Niye üzerinden çıkartıyordu?
Manyak kadın.
“Al Yenge-“ Douglas ceketi tekrar uzattığında sessiz bir küfür savurup eğilerek Kübra’yı kucağıma aldım. Şaşkınlık dolu bir çığlık attı. Kulaklarım çınlamıştı. Benim karım aşırı gürültücüydü.
“O ceketi bir daha karıma verirsen, seni gebertirim Douglas.” İtalyanca konuştuğumda omuzlarını dikleştirip ceketi yumruğunun arasında sıkıca tuttu. Onunla İtalyanca nadir konuşurduk. Ciddi bir konu olmadığı sürece ana diliyle konuşmamı istemezdi. Şu an olay ciddiydi.
“Tamam Patron.” Ceketini giyip başını eğdi.
“Sende üşüyorsan sıkıca sarıl. Ev şurası zaten.” Kolları boynuma dolanırken dokunuşuyla her bir kasım gerildi. Bana çok fazla yaklaşmamaya çalışıyordu. “Atarım seni aşağı. Sıkı sarılsana kadın.” Kaşlarını çattı ama tek kelime etmeden iyice bana sokuldu. Başını omzuma yaslarken yine o lavanta kokusu burnumu doldurdu.
Dört aydır alabildiğim tek koku Ali'yle yanan o depoda mahsur kaldığımız yangının yarattığı is kokusuydu. Şimdi, zihnim bana oyun oynuyor ve karımın kokusunu alabiliyordum.
Sana öyle geliyor Hakan. Hala koku alamıyorsun.
Derin bir soluk aldım, lavanta kokusu yerine is kokusu doldurdu burnumu.
“Montunu niye çıkarttın?” Eve adımlarken burnu boynumdaki yaraya sürtündüğü için çenem kasılmıştı.
“Çıkarmam gerekiyormuş gibi hissettim. Bilmiyorum.” Derin bir nefes aldığımda başını kaldırdı. “Rahatsız oluyorsan indir beni.” Adımlarım dururken başımı eğdim, gözleri kırgın bir ifadeyle çerçevelenmişti.
“Karımı taşırken niye rahatsız olayım?” Dudakları kıvrılır gibi titrerken başını omzuma yasladı, kıkırdayışını duydum.
Karım kelimesi bu kadar komik miydi? Şerefsiz Faruk ve Douglas da gülmüşlerdi. İbneler.
“Niye gülüyorsun?” Sesimdeki öfkeye engel olamadım. Verandaya yaklaşırken onu kucağımdan indirmeden silahla montu aldım ve içeri girmemizi sağladım. Onu koltuğa bıraktığımda bacaklarını kendine çekip örtüyü etrafına doladı.
“Senin gibi bir adamın ağzına karım lafı komik oluyor.” Sürgülü camı kapatırken montu askılığa astım. Gözlerim silahta gezinirken belimdeki silahla beraber duvardaki gizli paneli açıp içine koydum. Deli karımla ne olacağı belli olmazdı.
“Benim gibi adamlar karılarına ne diyor?” Tekli koltuğa oturduğumda örtünün ortasında minicik kalmış kafasıyla masumca bana bakıyordu.
“Bilmem ki. Hatunum?” Suratımı buruşturdum. “Benim Hanım?” Babam anneme öyle derdi. “Bilmiyorum. Korumalar kendi aralarında eşlerine hitap ettikleri şekiller böyle kabaca. Karım sana yakışıyor ama.”
“Karım sesin. O yüzden karım kelimesi diğerlerinin kullandığı anlamda değil, bana seni ifade ediyor o kelime. Anlamı da sensin.” Diğer adamların kime ne dediği umurumda değildi. Benim için o kelime, sadece oydu.
“İleride başkasıyla evlenince ona da karım dersen gelir senin dilini koparırım.” Dudaklarımı kıvırdığımda gözlerindeki ifade birilerini tehdit etmek için takındığım ifadeyle benzerdi. Karım tarafından tehdit mi ediliyordum?
“Her mafyanın en büyük hayali nedir, biliyor musun?” Başını sağa sola salladı. “Karısının onu tehdit etmesi. O an geldiğinde çok eğleniriz.” Tehditkar bir bakışla onu ağır ağır incelediğimde gözleri kısıldı.
“Sen gerçekten delisin.” Omuz silktim. Her insan biraz deliydi.
“Birinin dilini koparmışsın. Bu doğru muydu?” Bu haber eskiydi, hatırlamasına şaşırmıştım. Acaba bu yüzden mi benden çekiniyorlardı? O olaydan beri mi Karanbey oluşum tescillenmiş ve korku salmıştım? Ne zaman başladığını bilmiyorum ama o olayla her şeyin tetiklendiğini biliyordum.
“Kim anlatıyor böyle yalanları?” Arkama yaslandım.
“Yani biri sana ‘Hakan’ dedi, diye dilini koparmadın mı?” O itin dilini bana ismimle seslendiği için değil, annemin ismini masada meze haline getirdiği için kesmiştim.
“O olay başka. Hak etmişti.”
“Yani sana Hakan, dedikleri için birinin dilini koparmadın mı?”
“Birincisi ben onlar için Karanbey’im, Hakan değil. İkincisi kibarca uyardım, yanlış anladılar.” Benim bir suçum yoktu. Laftan anlamıyordu pezevenkler.
“Sana Hakan, dediğimde benim dilimi niye koparmadın?” Kaşlarımı kaldırdım. Koparmamı mı istiyordu?
“Sen benim karımsın. Dilini koparırsam iğrenç, sıkıcı, sessiz bir evlilik geçiririz. Sıkıntıdan patlarım.” Sesimdeki tekdüzelik onu geriyordu, gözlerinde korkuyla savaşan cesur halini görebiliyordum. Benden korkmuyordu ama karanlık yanım devreye girince savunma mekanizması devreye giriyordu.
“Ben çok konuşurum ama.” Omuz silktim. Ben laf anlatmaktan hoşlanmazdım. Onun konuşması işime gelirdi. “O zaman dilimi koparacak mısın?”
“Taktın bir dile. Niye kopartayım? Az önceki gibi çığlık atmadığın sürecek istediğin kadar bağırabilirsin. Onur duyarım.” Gülümsedi.
“Farklı bir kafa yapın var. Bazen onlara benzetiyorum seni. Bazense onlardan çok farklı birine bürünüyorsun.” Elimi göğsümün ortasına yasladım. Bu acıtmıştı.
“Bazen mi? Kalbim kırılıyor ama.” Gülüşü daha da genişledi. Derin bir soluk çektim ciğerlerime. O duygusuz ve kaybolmuş gözlerden ve korkudan sararmış yüzündense bu hali daha iyiydi.
“Tamam çoğu zaman. Bana anlattıkları sen, biraz karamsardın. Hepsinin titreyip korktuğu bir adam ama o adam, onlarla uğraşmadan bunu yapabiliyordu. Bu yüzden-“ Gözlerinde hayranlık dolu bir ifade belirdi. “-Biraz psikopatça gelecek ama senin yaptıklarını dinlemekten delice hoşlanırdım. Televizyon izlemek gibiydi.”
Karanbey’e büyük bir hayranlık mı besliyordu?
Kaşlarımı çatarken, içimdeki karanlık tarafın derinliklerine sürüklendim. O tarafım, bir gölge gibi karanlık, her detayı kontrol altında tutmaya takıntılıydı. Babama hem en çok benzeyen hem de bir o kadar farklı olan yanımdı, zihnimin her bir zerresine bulaşmış bir canavardı.
“Gerçekten manyak bir kadınsın.” dediğimde omuz silkti. Sessizce bana bakmaya başladı. Uzun bir süre konuşmadan birbirimize bakarken sanki onun, bana yaptığı gibi onun zihnini anlamaya çalışıyordum.
“O ilaçlara rağmen asiydi. İnatçıydı. Haldun’u delirten buydu. Bu yüzden Bekir’i manipüle ederdi. Benim olmadığım anlarda Bekir, ona evi cehennem ederdi. Kübra buna rağmen daha da hırçınlaştı. Onca ilaç, baskı, şiddet…Hepsine rağmen bir kez olsun yalvarmadı. Onları öfkelendiren de buydu zaten. Sen onların elindeki oyuncağı aldın. 14 yıl onların elindeki asi, laf dinlemez, itaatkar olmayan o bebeği onlardan çaldın. Artık seni öldüreceklerse bile bunu gerçekten yapacaklar. Bunu unutma. Kan dökülecek. Ya onlar ya sen.”
Asiydi, geldiği ilk andan beri bana korkarak bakarken bile dilindeki sivriliği azaltmamıştı. Merak ettiği soruları sormaktan çekinmemişti. Meraklı gözlerini gizlemeden etrafındaki en ufak bilgiyi özümsemişti.
Rus Kızı.
Hangi Rus’un kızıydı? Melih onun ailesini bilmediğini söylemişti. Rusya’da birden fazla mafya ailesi vardı. Tabi ailesi mafyaysa…Herhangi bir başkanın kızı da olabilirdi, istihbarat ajanının yeğeni de, oradaki bir örgüt liderinin bir yakını da…
Rusya bir karanlık dünyaydı. Babamın bölgesinde olduğu için ticarette onlarla iletişimde olanda oydu. Bu yüzden uzakta kaldığım bilinmezlikler diyarı gibiydi. Bilinmezlikler cehennemiydi.
“Kriz anındaki gördüklerin sence bir anı mıydı? Yoksa bir hayal miydi?” Ani sorumla başını dizinden kaldırdı. Gözleri düşüncelere dalarken dudakları aralanıp kapandı.
“Hepsi değil. Biri öldü.” Elini göğsünün ortasına yasladı. “O kaybı hissettim. Ama o adamın görünüşü hayaldi.” Gözlerini kırpıştırırken gözleri rastgele odada gezindi.
“Işıkları açar mısın?” Bahçeden yansıyan ışıkla oturduğumuz alan, çok fazla karanlık değildi, yine de kalkıp dediğini yaptım ve ışığı açtım. Derin nefes alıp verdi. “Bana sesleniyordu. Volk, diyordu.” Volk, Rusça kadın ismi miydi?
“Anlamı ne?” Bakışlarımız kesişti. “Kurt demek.” Bir lakaptı belli ki.
Lakapla onun ailesini bulamazdım. Faruk araştırıyordu ama herhangi bir bilgiye, ulaşamayacak kadar az bilgiye sahipti. İsim yoktu. Adres, aile bağı… Hiçbir bir şey yoktu. Kübra’nın yaşı bile gerçek olmayabilirdi. Tüm bu eksik bilgilerle ailesini nasıl bulabileceğimizi bilmiyordum.
“Ailemi bulabilecek misin?” Sesindeki umutla duraksamadan başımı salladım. Ailesini bulacaktım. Buna inanıyordum. Yardım almam gerekse bile bulacaktım.
“Bu akşam evlilik için kutlama yapacaklar.” Haldun’un yüzündeki şaşkınlık beni tatmin etmişti. Belki de düğün olmadan bir şekilde beni ortadan kaldıracaklardı. Kübra’nın yokluğunu bu dünyadan kimse yine fark edemeyecekti. Kübra’yla evliliğim, onun bu bilgiyi öğrendiği andan itibaren şaşkınca bakakalmasına sebep olmuştu.
Ümit Karan, memnundu. Bunu yapacağımı biliyormuş gibi tatminle doluydu. Kübra’nın ona çalıştığını düşündüğünü biliyordum. Kübra ona çalışmıyordu.
Bu kadar çabuk mu Kübra’ya güveneceksin, Karanbey?
Hayır.
“O kutlamada babama, Meksikalılarla anlaşma yapacağımı öğrendiğimi, söylemeni istiyorum.” Kübra’yı, babamdan uzak tutmam gerektiğini biliyordum. Babamdan uzak durabilmesi ve onun radarına girmemesi için babamla anlaştıkları o anlaşmaya sadık gibi davranmalıydı. Yoksa babam, anlaşmanın kendisine artısı olan yönlerini alana kadar Kübra’ya saldıracaktı. Bu saldırının, ne kadar şiddet barındırdığına yıllarca şahit olmuştum.
Ümit Karan, asla ona güvenmeyecek Karanbey.
Babam kimseye güvenmezdi. Karşısındaki kişinin etinden sütünden faydalanıp işi bittiğinde öldürürdü. Kübra’yı da öldürmesine izin vermeyecektim.
“Baban zaten Türk mafyasının lideri, niye fazlasını istiyor? İtalyanlar babanı öldürür.” İtalyan caposu babamı öldürürken aynı soyada sahip beni bile öldürürdü. Bir düşmanı ortadan kaldırmak için tüm ailesini katlederlerdi. Ama yine de Ümit Karan’ın, umursadığı tek şey gücüne güç katmaktı.
“Daha fazla para. O parayla daha fazla güç kazanmaya odaklandı, diyelim. Bu dünyada güçlüysen varsın, paran bitince gücünde biter.” Kübra dudaklarını kıvırıp arkasına yaslandı. Bu düşünceye katılmıyordu anlaşılan.
“Asıl güç, zekadır. Para değil. Para, güç kazandırsaydı; baban değil de Türkiye’nin en zengin adamına güçlü derdik.” Haklıydı.
“Güç, güçtür. Kimisinde, şeytani özellikler çıkarttır. Başka birindeyse sadece hükmedip yönetme arzusu…” İşaret parmağını şakağına bastırdı. “Tüm bunlar illüzyon. Asıl güç zekadır-“ Elini göğsünün tam ortasına yasladı. “Hem duygunu hem mantığını bir arada çalıştırırken gücün esiri olmamaktır, gerçek güç.”
“Baban gibilerin gücü geçicidir Hakan. Sadece anlık ve yıkıcıdır. Asıl güç, her şeyiyle insanlığını kaybetmemektir. Tüm duygunu yaşamaya cesaretin varsa güçlüsündür. Sadece intikam hırsıyla can yakacak kadar aciz hale geldiğinde işin biter. İntikam, ateşini öfkeden alır. Öfke de en zayıf insanın, özelliğidir.”
Annemin söyledikleri kelimesi kelimesine zihnimin bir kenarında olmasına rağmen onun dediklerinin tam tersini yapmıştım. Öfkem benim zayıflığımdı. Biliyordum. Ama aynı zamanda beni tetikleyen ve karşımdakileri korkutan yegâne özelliğimdi.
İçimde bir yerlerde, annemin hayalini kurduğu o hayatı yaşayabilecek gücü bulabileceğimi hep biliyordum. Ama bunu hiçbir zaman istememiştim. En büyük arzum, annem hayatta olsaydı, onun için güçlenip onu babamın gölgesinden onu kurtarmaktı. Ama ben onu kurtaramadan, o babamın kurbanı olmuştu bile. Şimdi, neden hâlâ aynı Hakan olarak kalmalıydım ki? Hakan olmak, benden annemi almışken, neden hâlâ ışığın tarafında kalmalıydım?
Babam, şiddete meyilli bir adamdı. Ben bu özelliğimi ondan aldım, biliyordum. Ancak hiçbir zaman bu şiddetle var olmadım. Bu şiddeti hak edene vermiştim, hak etmeyeni de görmezden gelmiştim. Tüm negatif duygularım, sadece bana zarardı, annemin var olmamı istediği Hakan’a tersti. Bu yüzden belki de kanı bozuk dünyaya ait herkesin bana Karanbey deyişinde sorun çıkaramamıştım.
Kübra’ya mezarlıkta kızamamıştım, annemin her gün bize gülümserken gözlerinde oluşan o ifadeye aşina oluşumdan, Kübra’nın bakışları bana onu hatırlatmıştı. O yaralıydı, birileri onun da canını yakıyordu. O deli gibi korkuyordu ama cesurca dikiliyordu karşımda.
Kübra, bana ilk kez Hakan dediğinde yıllardır adım söylendiğinde ortaya çıkan o öfke, beni ele geçirememişti. Bana Hakan deyişi sanki o gün duymam gereken tek kelimeydi. Birinin bana Hakan oluşumu hatırlatmasına ihtiyacım vardı, belki de karanlığım beni de boğuyordu.
“Ama sen güçlü bir adamsın.” Kübra’nın cümlesiyle düşüncelerim yavaşça zihnimden uzaklaştı. Gözlerim, gözlerindeki takdiri seçebildi.
“Baban gibi olmadığın için belki de bu kadar korkuyorlardır senden. Aniden birine iyi davrandığında afallıyorlar, bunu kullanmaya çalıştıklarında kötü yanın ortaya çıkıyor ve daha da şaşkına dönüyorlar. Kestiremiyorlar. Ne yapacağını bilmiyorlar. Ne yapacağını bilen bir tek sensin.” Benimle ilgili böyle nokta atışı yapması gözlerimi kısmama sebep olmuştu. Beni bu denli analiz edecek kadar iyi gözlem yapmış olmalıydı. Belki de dediği kadar vardı. Gözleri ve kulakları onun gerçek bilgi kaynağıydı.
“Bekir, senden bahsederken bile evde sessizlik olurdu, yüksek sesle bahsedemezdi. Haldun, Bekir’in sana hakaret ettiği her seferinde, sen oradaymışsın ve gelip Bekir’in cezasını verecekmişsin gibi onu sert bir dille uyarırdı.” Gülüşünü genişletti. “Korumalar senin yanında çalışmanın Çetin ailesinde çalışmaktan daha heyecanlı olacağını konuşup dururlardı.”
Vardı öyle bir karizmamız.
“Yine egomu besliyorsun, Karım.” Kıkırdadı.
“Belki de üçlü ilişkiyi benimsemişimdir, Kocam.” Başımı geriye atıp kendimi durduramadan kahkaha attım. Ne dediğini bilmeyen manyak bir karım vardı.
“Niye güldün?” Başımı sağa sola sallarken kahkahamı durdurmaya çalışıyordum. “Neye güldüğünü söyle. Tekrar gülmen için başka zaman aynı şeyi yapacağım.”
Gülmemi istiyordu.
Ona döndüğümde kahkahamı kestim, gülüşüm silindi. Ali, öldükten sonra daha sinirli ve huysuz bir adam olmuştum. Şu an gülerken bile Ali’nin toprağın altında benim yüzümden ölmüş oluşuna saygısızlık yapıyordum.
“Burada uyuyacak mısın? Yoksa odana mı çıkacaksın?” Sabah olmak üzereydi. Yüzümdeki ciddiyetle onun da neşesi tuzla buz oldu. “Burada yatabilir miyim?” Onun tercihiydi. Omuz silktim.
Sessizce oturduğum yerden kalkarken merdivenin olduğu duvara adımladım. Tüm ruh halim tekrar Kübra’yla tanışmadan öncesine dönmüştü. Bu değişimin adını biliyordum. Suçluluk duygusuydu. Ali yerine ben ölmeliydim. Bunu unutup gülümseyecek kadar bencil bir adamdım. Hayatıma devam etmek Ali’nin intikamına saygısızlıktı.
Basamaklar son bulduğunda odamın kapısını açıp içeri girdim. Tavan dahil tüm duvarlar aynaydı. Her an gözüm kendi üzerimde olmalıydı. En ufak zayıflığımı fark edende bunu yok eden de ben olmalıydım.
Üzerimdeki kıyafetleri çıkarırken yanık izleriyle çevrili gövdemi inceledim. Bu rutinimdi. Cezamı kabullenişimdi. Aynaların bana bedenimdeki izlerle her gün işkence çektirişiydi.
“Bu senin cezan Hakan. Kardeşini öldüren şey, senin ölmemendi.” Elimi boynumdaki yanık izine sürdüm. Kübra oraya değmişti. O bölge dışındaki her bir yaram sızlıyordu.
“İntikamını unutma. Kardeşin de annen de senin güçsüzlüğünden öldü.” Aynadaki aksime bakarken kaşlarımı çattım, elimi boynumdaki yanık izinden çekerken aynaya yaklaştım.
“Artık güçsüz olamazsın. Bir kişi bile kaybedemezsin. Kaybedersen sık kafana, Karanbey.”
KÜBRA
Hakan’la konuşmamızın üzerinden saatler geçmişti. Onu tüm gün görememiştim. Faruk elinde kıyafet paketleriyle gelene kadar saatin ilerlediğinin farkına bile varmamıştım. Tüm gün yasak olmayan odaları kurcalamıştım. Hepsi sıkıcı ve boştu. Üst katta ilgi çekici iki oda vardı, o da Hakan’ın yasakladığı odalardı.
“Makyajınız tamam.” Zeliha geri çekildiğinde gözlerimi aralayıp aynadaki yüzümü incelemeye başladım. Ben güzeldim. Solgun ten rengimin üzerine o kadar hafif ve tatlı renk tonlarıyla dokunmuştu ki gülümsemeden edemedim.
Ayağa kalkarken elbisenin üzerimdeki o duruşuna bayılmıştım. Siyah elbisenin v şeklinde yakası vardı, ince bir askıyla omzumdan ayak bileklerime kadar uzayan bir elbiseydi. Sağ bacağımın görünmesini sağlayacak derin bir yırtmaç vardı. Elbiseyi giymeden önce tüm vücudumdaki tüylerin dökülmesi için bir krem getirmişti Zeliha. Kokusu berbat olsa da hepsinden kurtulmuştum bile.
Giydiğim siyah topuklu ayakkabılarla dengede duramadığım için sendeledim. Zeliha, uzanıp kolumu tuttuğunda topuklularıma baktım. Ben bunlarla yürüyemezdim ki.
“Hazır görünüyorsunuz. Başka bir isteğiniz var mı?” Zeliha’nın sıcak, rahatlatıcı ses tonuyla topukluları göz ardı ederek kocaman gülümsedim. “Teşekkürler. Ellerine sağlık.” Başını eğdi ve makyaj malzemelerini toparlamaya başladı.
“Hazır olduğunuzda aşağı inmenizi istedi, Karanbey.” Başımı salladım ve sendeleyerek yatağa adımladım. Yastığımın altındaki kılıfından çıkartmadığım hançeri alırken aralık kapıdan dışarı çıktım.
“Topuklu ayakkabıyı icat edenin-“ Susup tüm küfürlerimi sakladım. Ceylan gibi seke seke yürüyemezdim ki. Zaten keşfedilmesi gereken yabani bir hayvanmışım gibi beni dikkatle seyretmeye bayılan kişilerin olduğu davete gidecektik. Bu yeteri kadar beni geriyordu.
“Düşersem, bu topukluları hepinize yedireceğim.” Kendi kendime tırabzanlara tutuna tutuna merdiven basamaklarını inmeye başladım. “Saçmalama Kübra. Önce düzgün yürümeyi becer. Kimseye beceriksizliğinin hesabını soramazsın.” Basamaklardan birinden kaydığımda tırabzana sıkıca tutundum. Elimdeki hançerle zar zor tutunabilmiştim.
“Hakan.” Adını refleksle ağzımdan kaçırdığım anda, yaklaşan adım seslerinin yankısıyla irkildim. Aramızda en az yedi basamak kalmıştı. Hakan, gözlerini üzerime sabitledi; bakışları ağır ağır, sabırla ve neredeyse keyif alırcasına üzerimde gezinmeye başladı. Elleri cebinden ağır bir hareketle çıktı, gri gözleri üzerimde gezindikçe, bedenim kendi iradem dışında sıcak bir hisle doldu. Zaman adeta durmuş, her an onun dikkatli bakışlarının altında bir ritüele dönmüştü.
Niye o kadar dikkatli baktığını bilmiyordum, yine de onu incelerken buldum kendimi. Gömleğinden, ceketinin cebindeki mendile kadar siyahlar içindeydi. O kadar karanlık görünüyordu ki gözlerinin griliği insanın rahatlamak için kaçacağı bir aydınlık gibi duruyordu.
“Olmamış mı?” Heyecanla sorduğumda dudaklarımı kıvırdım. Gözlerini benden kaçırırken boğazını temizledi. Duyduğum ıslık sesiyle bakışlarım Faruk’u buldu. Takım elbise giymişti ve elleri cebindeydi. “Karın, bugün benim parti eşim olabilir mi?”
“Siktir git Faruk.” Hakan bağırdığında Faruk kahkaha attı. Hakan’ı sinirlendirmekten zevk alıyor gibiydi.
“Karanbey için bile fazla güzel olmuşsun. Bu toplantılarda tüm gözler normalde onda olur. Sanırım karın senden daha fazla insanın bakışını üzerine toplayacak.” Hakan’ın, Faruk’u öldürmek istercesine attığı korkutucu bakışlara son vermesi için araya girmeye karar vermiştim.
“Aslında bir sorunumuz var.” Bir basamak daha indiğimde topuğumu basamağa denk getiremedim, tırabzan parmaklarımın arasından kayarken gözlerimi sıkıca yumdum.
Merdivenden yuvarlanmaktan nefret ederdim.
“Dikkat et.” Hakan’ın derin endişeli sesi kulaklarımı doldururken eli belime dolandı. Alnım göğsüne değerken düşmeme engel olduğu için tuttuğum nefesimi serbest bıraktım. Başımı kaldırırken Hakan, aramızdaki basamakları çıkacak kadar hızlı olduğu için minnettardım.
“Topuklularla ayakta bile duramıyorum.” Sitem dolu ses tonumla gözlerimi kırpıştırdım. Partide sürekli dibimde mi gezecekti? Kaşları çatılırken basamağa oturmam için işaret verdi. Basamağa oturduğumda yırtmacım sıyrıldı ve tenim gözler önüne serildi. Kapatmak için elimi kaldırdığımda benden önce davranıp yırtmacı kapattı, ellerini hızla uzaklaştırdı.
“Bu ayakkabıyı kime seçtirdin Faruk?” Hakan dizini yere yaslarken bir eliyle nazikçe bileğimi tutup diğeriyle ayakkabımı çıkarttı. Ayak bileğime masaj yapar gibi dairesel bir şekilde elini hareketlendirirken gözleri diğer elindeki topukludaydı. “Bunla adam bıçaklanır. Niye bu kadar yüksek topuk seçtiler?” Ayakkabıyı kenara koyarken ayağımı basamağa bırakıp diğerine geçti. Aynı işlemi tekrarlarken başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
Nazikliği karşısında kalp atışlarım boğazımda atmaya başladı. Üzerindeki karanlık auraya rağmen bana dokunuşu ve ses tonu nazikti.
“Zaten topuk kısımları bıçak.” Faruk umursamazca konuştuğunda şaşkınlığım arttı. Ne demek bıçaktı. Yaklaştı ve ayakkabılardan birini eline aldı. Topuk kısmını çektiğinde geriye ayakkabıya sabitlenmiş ufak bir bıçak çıkmıştı.
“Toplantıya silah koyamıyoruz. Sen onlarla gizli odaya geçtiğinde bir şekilde Kübra tekrar saldırıya uğrayabilir diye, Douglas bir arkadaşına yaptırmış. Bizden biri olurda yanında olmazsa saldıracak bir silahı yanında olsun diye.” Bıçağı gizlemek için sahte topuğu eski haline getirdi.
Toplantılarda her seferinde bir sorun olurdu; kan dökülürdü, baskın yaşanırdı, kavgalar çıkardı…
Douglas’ın güvende olmam için gece yanıma silah verdiği zamanı anımsadım. Buradaki korumaların beni koruyabileceklerine güvenmediği için mi topuklu ayakkabıyı silah kullanmam adına getirmişti? Belki de tekrar saldırıya uğrayacağımdan şüpheleniyordu.
“Yürüyemediğin ayakkabıyla merdivenden niye iniyorsun? Ya bir yerini kırsan?” Yavaşça yutkundum, bakışlarım onu buldu. Birilerinin beni düşünmediği uzun yıllar geçirmiştim. Beni düşünüyor olması kalbimin teklemesine sebep oluyordu.
“Sen alınca giymeliymişim gibi geldi.” Cık cıkladı ve dizini yerden kaldırıp ayakkabılarımı eline aldı. “Kalkma.” Koridorda gözden kaybolduğunda Faruk bana döndü.
“Bugün kesin kan dökülecek.” Başını sağa sola salladı. “Hakan şimdiden seni o aptal toplantıya götürmek istemiyor.”
“Topuklu giyemediğim için mi? Ama çok zor giymesi.” Belki de kulağa saçma geliyordu ama o parti görünümlü toplantılara hep gitmek istemişimdir. Oradaki çoğu insanı bir kez olsun görmemiştim ama sanki tanıyormuşum gibi aşinaydım. O evde duyduklarımı teyit etmek için bile meraklanmıştım. Bu konuda kimse beni suçlayamazdı. 14 yıl uzun bir süreydi ve dışarıya olan merakımı kontrol edemeyecek kadar dışarıda olan her duruma açtım.
“Hayır. Çok güzel oldun, bu yüzden.” Kaşlarımı çattım. Bu niye sorun olsun ki?
“Teşekkürler.” dediğimde kaşlarını kaldırdı. Melih bana Kübra gibi olmuşsun derdi. Bu bir hakaret değildi ama iltifat gibi de gelmiyordu kulağıma. Gerçi morluklarım dışında pek bir boya sürmemiştim yüzüme. Yıllarımın çoğu işkence dolu o kilitli karanlık odada geçmişti. Bu yüzden güzel olmuşsun demeden önce yaraların iyileşmiş, derdi.
“Bunu giy.” Hakan elinde bana aldığı ayakkabılardan topuğu neredeyse hiç olmayan bir ayakkabı seçmişti. Ayakkabıları elinden almak için uzandığımda buna izin vermeyip tekrar diz çöktü ve ayakkabıyı yavaşça ayağıma geçirdi.
Güm.
“Silah konusunda haklısın, Faruk.” Düşünceli bir ifadeyle bakışları yüzümde gezindi. “Sana bir silah vermeliyim. Benimkini bırakmam gerekecek.” Liderlerin eşleri ve kızları, partilerde olduğu için erkekler de silahla içeri girmezdi. Herkes kadınların olduğu yerde silahlarını korumalarına verirdi.
“Bu olur mu?” Elimde tuttuğum hançer kılıfını yeni fark ediyor gibiydi. “Kocamın hediyesi. Daha hiç kullanmadım.” Bunu söylememle dudakları hafifçe kıvrıldı. Sabaha doğru konuşmamızın üzerinden saatler geçmişken onun gülüşünü özlemiştim. Karanlık enerjisine rağmen ona gülmek yakışıyordu.
Kendine gel Kübra.
“Kocan akıllı bir adammış. Hançer olur. Silahla kendini vurmanı istemem.” Yine kendini övmüştü. Umursamadım. Hakan, Hakan’dı. Alışıyordum ona.
“Bunu kullanın.” Faruk titreşen telefonunu çıkartırken kalın bir kumaşa benzer siyah bir şey uzattı. “Asya arıyor.” Hakan onun elinden aldığında telefonu açıp kocaman gülümseyerek uzaklaşmaya başladı.
“Bunu bacağına takabilir misin?” Gözleri kapalı yırtmacımın olduğu kısımda gezindi.
“Evet.” Elindeki kumaşı aldığımda yerden kalktı ve arkasını döndü. Yırtmacımı açarken kumaşı bileğimden geçirip baldırıma doğru kaydırıp hançeri tenimle kumaşın arasına sıkıştırdım. Ayağı kalktığımda basamakları indim.
“Tamam.” Arkasına dönerken baştan aşağı tekrar inceledi beni.
“Nasıl olmuşum, Kocam?” Yüzünde muzip bir ifade belirirken ellerini cebine koydu. Kahretsin, adam çok yakışıklıydı.
“Tam da Karanbey’in karısı gibi olmuşsun.” Kaşlarımı çattığımda gülüşünü gizlemek için başını eğdi. Bu herif niye her seferinde kendini övecek bir detay buluyordu ki?
Koridora doğru yöneldim. Onun gülüşünü gizleyen o bakışına, çarpasım vardı. Bunu bastırmak için adımlarımı hızlandırmak zorunda kaldım. Verandaya çıkıp basamakları inerken kapısı açılan arabaya doğru yöneldim.
Çetin ailesinin esiri Kübra’yken şimdi Karanbey’in karısıydım. Yine birinin, bir şeyiydim. Buna kırılmamalıydım çünkü bu benim seçimimdi. Ailemi, geçmişimi, benliğimi bulabilmek içindi her şey. Yine de kırılmıştım.
Asla bir çocuk olamamıştım, o evde büyümüştüm, çocukluğumda benliğim gibi yok olmuştu.
Asla bir kadın olamayacaktım, kendimi hatırlamadığım sürece birilerinin bir şeyi olmaya devam edecektim.
Bana ismimle seslenileceği o anı, o kadar çok istiyordum ki. Birinin bir şeyi olmadan var olduğuma dair söyledikleri ismim olsun istiyordum. Kübra gibi görünüyorsun veya Karanbey’in karısı gibi, benzetmeleri olmadan bana doğduğum an verilmiş o isimle var olmak istiyordum.
“Yenge.” Douglas arabaya yaklaştığında ceketini ilikledi. Başımla selam verirken sessizce arabanın içine girip oturdum. Bir süre sonra Hakan yanıma oturduğunda kapı kapandı.
“İçeride kısa bir süreliğine senin yanından ayrılacağım. O zaman olduğun yerde kalıp geri dönmemi beklemen gerekiyor.” Başımı aşağı yukarı salladım. Araba hareket ederken şoförle aramızdaki paravan yükselip kapandı.
“Orada yanında bir hançer olduğunu kimseye söylemek yok.” Bir kez daha başımı salladım. Çenemde hissettiğim dokunuşla başımı kendisine çevirdi. “Gözler, Karım. Ben konuşurken gözlerini gözlerimde istiyorum.” Sessizce gözlerine baktım. Ona kırılmaya hakkım yoktu. Anlaşmanın iki ortağıydık sadece.
“Babanla ne zaman konuşabilirim?” Sesim tıpkı korumalarınınki gibi emir bekler bir tonlamadaydı. Kaşları ağır ağır çatılırken gözlerine bakmaya devam ettim. “Yanımdan kısa süreliğine ayrıldığında Ümit Karan’ın yanına mı gideceksin? Yoksa başka bir yere gi-“
“Ne yapıyorsun?” Sert bir tonlamada konuştuğunda çenemdeki dokunuşunu kesti.
“Planın üzerinden geçiyorum.”
“Şu an bu arabada babamı konuşmayacağım.” Başımı sallayıp konuşmaya devam etmesini bekledim.
“Partide yapılacakları bana söylemelisin, Karanbey. Yanlış bir hamle yapm-“
“Hamleyi siktir et-“ Gözlerini yumdu ve öfkeli bir soluk serbest bıraktı. “-Bana Karanbey deme.” Arkasına yaslanıp camdan dışarı bakmaya başladı.
“Tamam, Karanbey.” Gözlerini bana çevirdiğinde omuz silktim.
“Ortağıma istediğim isimle seslenebilirim.” Bacağını sallamaya başlarken elini çenesine sürerek sinirli bir gülüş attı. Başını sağa sola yaslarken burnunu çekip bakışlarını bana dikti. Gözleri yine karanlık duygu kusarken gözlerine bakmayı sürdürdüm.
Gözleriyle öldürecek resmen. Bakışlarını kaçır Kübra.
“Babamla sadece bir dakika konuşabilirsin. Faruk bunu gördüğünde yanında bitecek. Bir saniye bile fazla değil. Sadece bir dakika.” Bakışlarını gözlerimden ayırarak camdan dışarı bakmaya başladı.
“Tamam.”
“Tamam.” dedi sertçe. Şu anki huysuzluğunun nedenini bilmiyordum.
“Ortak?” Bir küfür savururken bana ters ters baktı. Gülüşümü genişlettim. “Kaç yaşındasın? Bak bunu hiç bilmiyorum.” dedim.
“Yaşını bilmediğin adamla mı evlendin?”
“Gerçek adını bilmediğin kadınla mı evlendin?” Kaşları havalanırken çenemi dikleştirdim. O huysuzsa bende huysuzdum. Ne yapayım?
Araba yavaşlayarak durduğunda Hakan cevap vermekten vazgeçip açılan kapıdan dışarı çıktı. Onun peşinden inerken belindeki silahı çıkartıp Faruk’a uzattığını gördüm. Rüzgar saçlarımı savururken izlendiğimi hissettiğim için bakışlarımı etrafta gezdirdim. Mavi gözlü, sapsarı saçlı bir kadınla göz göze geldim. O kadar güzel görünüyordu ki gözlerimi alamadım.
“Buse.” Bekir’in sesiyle sıçrayıp sağıma döndüm. Buse bu muydu? Kadın çok güzel görünüyordu, alımlıydı ve tüm bakışları üzerine alabilecek kadar dikkat çekiciydi.
“Karanbey’in aşık olduğu kadın. Evlenecekler diyorlardı-“ Bekir bana döndü. Eğlenen yüz ifadesine yumruk atmak istiyordum. Bir sebebi yoktu, ona vurmak istiyordum sadece.
“Karıma yaklaşmaman konusunda babanı dinlemiyor musun, Bekir?” Bekir gözle görülür şekilde gerilirken Hakan’ın eli belime dolandı.
Karanbey’in aşık olduğu kadın umurumda değildi. Evlenecek olmaları da… Zaten ben ailemi bulunca buradan gidecektim, Hakan’sa kardeşinin katillerini bulacaktı. İki taraf kazandığında yollarımız ayrılacaktı. O zaman evlenmek istediği kadına gidebilirdi.
“Yaklaşmadım. Konuşuyorduk.” Bekir son kez bana bakıp partinin girişine adımladı. Hakan’ın dokunuşundaki gerginlik arttığında başımı ona çevirdim. Bekir’in gidişini takip ederken Buse’yi görmüştü.
“Gidelim.” Bakışlarını hızla çekip elini benden uzaklaştırdı. Buse içeri girdiğinde adımlarımı hareketlendirdim. Hakan kapıdaki korumalara yaklaşırken kollarını kaldırdı. Korumalar onun üzerini aramaya başladı. Faruk aynı şekilde aranırken belindeki silahı gördüm.
“Faruk, korumam olacak.” Silaha dokunmadan başlarını salladılar. Her lider silah taşıyan bir korumayla içeri girebilirdi. İçeride kadınlar olduğu için toplantı yapıldığında korumalar onlarla kalırdı. Onları korumak için de silah taşırlardı.
“Ağır ol-“ Hakan korumalardan birini ittiğinde önüme geçti. Korumaların bakışları benden Hakan’a kaymıştı. “Karım’a kimse dokunamaz.” Kalp atışlarım hızlanırken Faruk’a döndüm. Elini boş ver gibilerinden salladı. Hakan’ın ani çıkışlarına alışkındı ama ben değildim.
“Ümit Bey’in emri.” Koruma başını eğdiğinde Hakan onu önünden çekti. “Ümit Bey’ine ilet. ‘Karanbey, karısına en ufak dokunanların elini kesecekmiş.’ ” Koruma başını kaldırdı ve etrafındaki adamlara baktı. Hoşnutsuz bir ifadeyle başını salladığında korumalar kapıdan çekildi.
“Gel.” Hakan elini uzattığında titreyen elimi avuçlarının içine bıraktım. Beni kendisine yaklaştırırken basamakları çıkmaya başladık. Bacağımdaki hançerin hissiyatı güven vericiydi. Elimi sıkıca tutup bırakmaması korkumun yavaşça silinmesine sebep oluyordu.
“İlk toplantına hazır mısın?” Kapıyı geçip ışıkların arttığı alana yürürken Faruk’un adımları arkamızdan geliyordu.
“Gerginim.” Elimi daha çok sıktı ve bana döndü. “Korkma. Senin dağ gibi kocan var yanında.” Arkamda değildi, yanımdaydı. Bu kelime oyunu bile göğsümde onunla ilgili filizlenen o sıcak duyguyu arttırmıştı.
Yanımdaydı.
“İçeri girdinizde size bakacaklar.” Faruk’un uyarıcı ses tonuyla başımı salladım. Ellerimdeki titreyiş son bulmuştu ama terlemeye başlamışlardı. “Sakin ol Kübra.”
“Sakinim Faruk.” Değildim.
“İçeri girdiğimizde-“ Hakan’ın sesini gürültülerden zar zor duyabilmiştim. Gri gözleri beni buldu. “-O çeneni dikleştirdiğin ruh halini takın. Buradaki kimse senin iyi niyetini umursamaz. Asi ol. Buradaki herkes senin kimin karısı olduğunu biliyor ama sen kendin ol. Karanbey’in karısı gibi davranmaktansa seni Kübra Çetin olmaya zorlayanlara davrandığın gibi davran.” Göz kırptı.
“Asi halim Karanbey’e benziyor.” dediğimde göz kırptım onun yaptığı gibi.
“Göster kendini, Karım.”
“Evde dinlenmeliydim ben.” Faruk’un homurdanışıyla gülümsemeden edemedim. Birinin bir şeyi olmamı değil kendim olmamı istiyordu Hakan.
Omuzlarımı dikleştirirken gerginliğimi silecek o derin nefesi alıp verdim. Işıkların ve gürültünün merkezine ulaştığımızda nişandakinden çok daha kalabalık olan bir salon karşıladı bizi. Masalarda sadece kadınlar yoktu. Kimisi çocuklarıyla gelmişti. Bu toplantılara çocuklarını getirecek kadar kafayı yemiş olmalıydılar.
“Ayrıca, güzel olmuşsun Karım.” Bakışlarım ona çevrildiğinde etrafı incelerken buldum onu. Yüzünde tiksinme ile nefret arası bir ifade vardı. “Tüm gece gözüm üzerinden ayrılmayacak kadar güzelsin.”
Güm. Güm.
Etrafta kimin olduğunu da gerginliğimi de silip atacak güzel cümleler söylemişti bile. Bakışlarımızı buluşturduğunda yüzündeki ifadeye ters bir şekilde gözleri samimi bakıyordu.
“Onlara Hakan ve Kübra Karan’ı göstermeye hazır mısın?” Baş parmağı elimin üzerinde dairesel bir hareketle masaj yapmaya başladı.
“Onlara Karanbey ve karısını göstermeye hazırsan, hazırım.”
Şu an özgürlüğüm Karan soyadıyla ilgili değildi. Özgürlüğüm Karanbey’in karısı olmamla ilgiliydi. Birinin bir şeyi olduğum için güvende olacaktım. Eskiden birinin bir şeyi bile değildim ki.
Güvendeydim. Buna odaklanmalıydım.
Güvende olacaktım. Çünkü Karanbey’in karısıydım.
“Memnun olurum Karım. Tırnaklarını çıkar, düşmanların bölgesindeyiz.” Gülüşüm genişledi. Gözleri dudaklarımda gezinirken derin nefes alıp verdi ve bakışlarını salona çevirdi.
Hakan’ın elini sıkıp çenemi dikleştirdim. Birkaç bakış bize çevrildiğinde Hakan yürümeye başladı. Gözlerimi etrafta gezdirdim. Ben Hakan gibi görmezden gelemezdim. Herkesi görmeliydim.
Düşman bölgesindeyiz, demişti. Yıllardır bana düşmanlarla beraberdim.
Şu an onların karşısındaydım.
Şu an Hakan’laydım.
Karanbey’le.
🖤
Bölüm nasıldı?
Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.65k Okunma |
6.93k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |