10. Bölüm

K9 - KAN

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Ace of Base - Happy Nation

🖤

 

9. BÖLÜM - KAN

 

KARANBEY

Kübra yanımda otururken masada Haldun, Bekir, Ümit Karan ve Ferhat Yılmaz vardı. Sibel, Kübra'nın yanına oturmuştu ve onunla sessizce konuşuyordu. Kübra, rahatsız olmadan dikkatle onu dinlediği için bakışlarımı onlardan uzaklaştırdım.

"Bu tarz toplantılarda seni görmeyi özledik." Ferhat konuştuğunda bakışlarım onun üzerinde sabitlendi. Bakışları dostaneydi. Kız kardeşinin Faruk ile görüşmeye başladığı andan itibaren bu dostane tavrı korumakta zorlanıyor gibiydi. Yargılamıyordum. Benim de kız kardeşim olsaydı bu boktan dünyaya kurban etmezdim.

"Eyvallah Ferhat. Meriç gelmedi mi?" Başını sağa sola sallayıp boğazını temizledi.

"Onun yüzünden bir gün bana sıkacaklar. Sorun çıkarmasın diye evde kaldı." Genelde sorun çıkaran bendim. Bu dünyada uyulması gereken sikik kurallar vardı. Bir süre sonra insanı bunaltıyordu ve insan, bu kuralları çiğnerken buluyordu kendini.

"Aniden evlenmeniz akıllara farklı durumlar getirdi." Haldun bunu, burada gerçekten yapacak mıydı? Kübra'nın odağı dağıldı ve Haldun'a bakmaya başladı. O konuşana kadar halinden memnun olan hali dağılmış ve gerilmişti.

"Gelenek görenek beni bozar. Biliyorsunuz. Benden öncekilerin koyduğu kuralları sevmem. Kendi kuralımı, kendim yazarım." Haldun yüzünü ifadesiz tutmaya çalışırken gözlerinde geçen öfkeye aşinaydım. Normalde babam onun yanında olurdu ama şimdi babamın istediği şekilde evlenmiştim.

Hayırlı bir evlattım. Bu konuda bana kızarlar mıydı ki?

"Rahat bırak çocukları." Babamın cümlesiyle derin nefes aldım.

"Gecenin ilk dansını, kız kardeşimle yapmak isterim." Bekir'in ayaklanmasıyla bakışlar ona çevrildi. Kübra'nın eli bacağıma değdiğinde parmaklarını bacağıma geçirdi. Elimi, bacağımdaki elinin üzerine koydum.

Korkuyordu.

Avucumun içindeki elin titreyişinin asıl sebebiydi, kodumun itiydi.

Pezevenk orospu çocuğu.

Haldun, oğluna itiraz etmek için baktığında Bekir çoktan masanın etrafını dolanmaya başlamıştı bile. Neyin cesaretiydi bu? İçtiği şarapla sarhoş mu olmuştu?

Oturduğum yerden kalktığımda Bekir'le burun buruna geldim. Etrafa kız kardeşim diyerek masumane pozlar keserken beni ne denli delirttiğinin farkında mıydı bilmiyordum. Ama kesinlikle öfkelenmiştim. Benim karıma dokunabileceğini düşünecek kadar aklını mı kaybetmişti?

Melih, o evdeki dinamiklerden bahsettiğinden Bekir'in boynunu koparma ihtiyacı hissediyordum. Bekir, o evde, onun en çok canını yakan ve korkutan kişiydi. Ona daha fazlasını yapmış olduğunu düşündüğüm için kanım kaynıyordu.

Ali'nin katilleriyle işbirliği yapmıştı.

Kübra'daki hançeri alıp gırtlağına saplamak istiyordum.

"Bekir!" Haldun'un endişeyle karışık otoriter sesiyle Bekir gerilemedi.

"Devam et. Ona parmak ucunla bile dokunursan elini kopardığımda bizzat gözlerinin içine bakarım." Onun duyacağı ses tonuyla konuştum, bu onun gerilemesine sebep oldu.

Beni deli edip sonra ortalığı kana buladığımda öfkeleniyorlardı. Ben gayet sakin biriydim. Beni deli eden buradaki piçlerdi.

"Dans edelim Karım." Kübra'ya döndüğümde elimi uzattım. Elimi tuttuğunda ayağı kalkıp masadakilere kaçamak bakış attı. Ona cehennemi yaşatan herkesi yakmak istiyordum. Ona basit bir özgürlükten fazlasını verip onun yerine intikam alma hissiyle dolup taşıyordum.

Mantık Karanbey. Azıcık mantık.

"Ben dans etmeyi bilmiyorum." Kübra fısıldayarak konuştuğunda sahne görevi gören açıklıkta dans edenler masalarına kaçıştı. "Ben biliyorum." Garip bir dans müziği başladığında etraftakiler susmuştu.

"Karım?" Bakışları beni bulunca derin nefes alıp beline, elimi uzatmama izin verdi. Elim beline kayarken tuttuğu nefesini serbest bıraktı. "Sakin ol."

"Rezil olacağız." Diğer eli, avucuma yaslanırken müziğin ritmine göre onu kendimle hareketlendirmeye başladım.

"Olalım."

"Olmaz. Karanbey'in namını korumalısın." Etrafa bakarken endişeliydi. Yüzü sararmıştı. "Onunla dans etseydim sanırım kusabilirdim." Bakışları beni bulduğunda gözle görülür şekilde rahatladı.

"Buna izin vermezdim." Dudakları kıvrıldığında bakışlarım gülüşüne takılı kaldı. "Yani namım için...Kussaydın rezil olurdum." Tekrar gözlerine baktığımda kıkırdayışı kulaklarımı doldurdu.

"Çok kötüsün." Bana daha yaklaşırken eli omzumdan koluma kaydı. Yorgun görünüyordu. "Kendini gerçekten nasıl hissediyorsun? İyi görünmüyorsun."

"Her şey fazla geliyor. Yani onlarla aynı masa da oturmak bile benim için uçuk bir olay. Ayrıca-" Daha da yaklaştı. "-Daha az topuklu bir ayakkabı giydiğimi biliyorum ama yine de topuklular beni öldürüyor. Birkaç dakika sana yaslanabilir miyim?"

Bundan memnuniyet duyarım Karım.

Bedeninin sıcaklığını üzerimizdeki kıyafete rağmen hissedebiliyordum. Sıcaktı, kollarımdaydı ve bu çok yanlıştı.

"İstersen seni buradan çıkartabilirim. Eve götürü-" Başını sağa sola salladı.

"Seni koruyacak silah bende. Unuttun mu?" Dudaklarımı kıvırırken kaşlarını çattı. "Gülme. Karanbey gülmez." Cık cıkladığında gülüşümü hızla sildim.

Manyak kadın.

"Beni korumak için burada olmandan memnunum." Yüzündeki her bir kas gevşerken gülüşünü kocaman genişletti. "Karanbey'in karısıyım. Tabi ki kocamı koruyacağım."

Kocam deyişi...

Boğazımı temizledim, ciddileşirken etrafıma bakış attım. Ümit Karan, her zamanki şahin bakışlarıyla dikkatle izliyordu. Anlamaya çalışıyordu.

"Dans etmeyi nereden öğrendin?" Göğsümü dolduran özlemle ona çevirdim bakışlarımı. "Annem, babamla tanışmadan önce dansçıymış. Babamın bu şekilde dikkatini çekmiş, yani tanışmaları." Ayakkabıma bastığında kaşları çatıldı.

"Dans müziğe kendini bırakmanla ilgili. Dans etmek için dans etmeye çalışırsan adımları kaçırırsın, melodilere kapıl." Onu kendime çektiğimde müziğin ritmine göre hareket etmeye başladık. "Kendini kocana bırak."

"İyi olmadığın bir şey var mı?" Kaşlarımı havaya kaldırdığımda gözleri gözlerimden bir saniye ayrılmadı. "Zekan herkesin dilinde. Babanın gücüyle yetinip dibinden ayrılmamayı tercih edebilirdin ama tersi bir şekilde kendi gücünü inşa ettin. Kurnazsın. İyi görünüyorsun-"

"İyi görünmeyi biraz daha aç." Gözlerini devirdi. Egomu okşa, Karım.

"İyi görünüyorsun işte." Huysuz bir şekilde konuştuğunda bakışlarını kaçırdı. "Bir de sinir bozucusun."

"Ben sinir bozucu değilim." dediğimde ters ters baktı. "İyi özelliklere egon okşanıyor, kötü özelliklerinde hemen itiraz ediyorsun."

"Etmiyorum."

"Şu an bile ediyorsun." Utandığında dikleniyordu. Buna bayılıyordum.

"İftira atma, Karım. Ben itiraz etmem sen dediysen doğrudur." Alaylı konuşmama sinir olduğundan öfkeyle homurdandı.

"Dua et karizmanı sağlam tutman gereken bir yerdeyiz." Tehdit mi edildim? "Tehdit yok. Sadece bir durum analizi." Hızla tehdidini çürütmeye çalıştığında iç çektim.

"Tehdit edilmekten hoşlanmam." Gözleri omzumdan gerisine baktığında titredi. Baktığı yöne dönünce Bekir'in öfkeyle bize bakıyor olduğunu gördüm. Bunun ipini çekmemim zamanı geldi de geçiyordu bile.

"Bana bak." Bakışlarımız kesiştiğinde kaşlarımı çattım. "Yanımdayken sadece bana bak Karım. Ben kıskanç bir adamım, bu kadar görgü tanığı önünde yanlış bir şey yapmam imajımı zedeler."

"Beni tehdit mi ediyorsun?" Kaşlarını kaldırdığında başımla onayladım onu.

"Kesinlikle durum analizi yapıyorum." Onu kopyaladığım zaman her zaman olduğu gibi o tatlı kıkırdayışını serbest bıraktı.

"Benim kocam Karanbey ve onun karısını tehdit etmek bir dilden başlar." Gülüşüm genişlediğinde kendimi durduramamıştım. Etraftaki insanlarda, düşmanlarımda umurumda olmamıştı.

"Gülme. Sen Karanbey'sin." Kaşlarını çatarken dans sırasında ayağıma sertçe bastı. Ani saldırısı karşısında gülüşüm küçüldü, kaşlarım çatıldı.

"Namımı koruyayım diye sakat bırakacaksın." Yüzünde pişmanlık dolu bir ifade belirdiğinde istifimi hiç bozmadım.

"İşte şimdi Karanbey'sin." Adımları durdu. "Babana, Meksikalıları öğrendiğini söyle-"

"Siktir et. Babama laf taşımanı istemiyorum." Babam benden daha fazla kurnazdı, çoktan onun bana her şeyi anlattığını anlamış olmalıydı. Bakışları bu yüzden dans boyunca üzerimizdeydi.

Yüzündeki korkuyla kollarımı sıkıca tuttu. Onu bulmak için 14 yıldır ortaya çıkmayan ailesi için niye bu kadar çabalıyordu? Niye onu bulamamış insanlar için şu anını tehlikeye atıyordu?

"Başka bir yol bulacağız. Babamı inandıracağız. Şimdi değil. Asla inanmaz." Başıyla onayladı, müzik bittiğinde elimi beline bastırıp masaların olduğu yöne doğru yürümesi için yönlendirdim. Bu sefer babamların olduğu masa yerine Sibel'in geçtiği masaya yönlendirdim.

"Sibel?" Bana baktı, masadaki tüm kadınlar sustu. Meraklılardı. "Kübra seninle kalsın. Toplantı sonrası onu alacağım." Sibel itiraz etmedi, Kübra bana bakarken başımla sandalyeyi işaret ettiğimde itiraz etmeden oturdu.

Kübra, Sibel'le güvendeydi. Faruk'un bakışları Sibel'e kayarken dikkati dağılıyordu, şimdiyse odaklanacağı alan daralmıştı. Bahçede Faruk'u gördüğümde başını selam verircesine salladı.

"Toplantıya geçelim." Ümit Karan'ın masasına yaklaştığımda babam ayaklandı. Etrafındaki adamlar onun ayaklanmasıyla ve emriyle oturdukları sandalyeden kalktılar.

Toplantılardan nefret ediyordum.

 

 

 

KÜBRA

Hakan, diğer liderlerle salondan çıkmıştı. Liderlerin oğulları, eşleri ve kızları dışında korumalarda burada kalmışlardı.

Her bir insanı incelemiştim, Melih burada değildi. Onun için endişelenmeden duramıyordum. Bekir, ona zarar vermiş olabilir miydi? Bakışlarım Bekir'i buldu. Bekir bar kısmındaydı. Elindeki içkiyle gözlerinde öfkeye bulaşmış sarhoşluğunu, buradan fark edebiliyordum. Bakışlarımı ondan çekerken Sibel'e odaklanmaya çalıştım.

"Abinler seni çok seviyorlar, değil mi?" Sibel kocaman güldü. "Bazen başıma bela oluyorlar ama evet seviyorlar." Bakışları hülyalı hülyalı Faruk'u buldu.

"Faruk'u niye sevmiyorlar?" Kaşlarını çatıp omuz silkti, bakışları tekrar beni buldu. "Hep Meriç yüzünden. Aslında rahmetli babamda sevmiyordu. Ferhat abim, Karanbey'i seviyor, Faruk'la da bir sorunu yok aslında. Meriç ve babam olumsuz diye o da etkilendi. Diğer abimin de umurunda değil." Diğer abisiyle ilgili çok fazla bilgi yoktu. Silik bir karakterdi. Diğer iki abisinden birinin adı Burhan'dı, diğeri Özkan. Özkan'ı görenler çok nadir olurdu, sebebi aileden atılmış olmasıydı. Özkan Yılmaz, yok olmuştu.

"Senin abinle aran nasıl? Meriç gibi kıskanç görünüyor." Öfke ve huysuzluk her bir yanımı sardı. Bekir, benim abim değildi. Kabusumdu. Bunu bilmediği için onu suçlayamazdım.

"Abim...Biraz kıskanç...Evet." Ellerimi kucağıma bırakırken yavaşça yutkundum. Sibel gibi onu gerçekten seven abilerine benzeyen kardeşlerim var mıydı? Benim hayatımı mahvetmek için değil de korumak için kıskanacak birileri olmuş muydu hayatımda?

14 yıl Kübra. Kıskanç veya deli gibi kardeşini arayan kardeşlerin olsaydı, seni çoktan bulmuş olmaları gerekiyordu.

"Hatice abla ne zaman dönecek?" Omuz silktim. Bilmiyordum. Gidişi gibi dönüşünün de ses getireceğini biliyordum.

"Hatice'nin daha çocukken rahmetli Osman'ın oğlunu dövdüğü zamanı hatırlıyor musunuz?" Yaşlı kadınlardan biri güldüğünde diğerleri başıyla onayladı onu. Hatice beni, babası ve abisinden korumaya çalışmıştı, aynı zamanda Bekir'i de tüm mafyadan korumuştu. Belki de Bekir'in cesaretsizliğinin sebebi ablasının onun arkasında dimdik duruş sergilemesiydi. Hatice, gittikten sonra kontrolünü kaybetmişti Bekir.

"Haldun diğer iki çocuğunu toplantılara getirirken seni niye hiç getirmedi?" İçlerinden birinin sorusuna cevap veremeden başka bir kadın konuştu. "Gayrimeşru işte. Böyle sorular sorulmaz." Kadın sanki beni kurtarmış gibi masum masum baktığında gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Birine gayrimeşru olduğunu söylemenin hiçbir masum olan yanı yoktu..

"Anneler bir olmadığı belli. Sen hiç onlara benzemiyorsun." Bu nasıl sohbetti, anlayamıyordum. Konuşuyorlardı, soru soruyorlardı ama cevabı kendileri veriyordu. Empati yaparken bile kendi fikirlerini dile getiriyorlardı. Hakan'ın toplantılardan nefret etme sebebini anlayabiliyordum.

Sağıma döndüğümde Sibel'in çoktan kalkmış olduğunu gördüm. Faruk'un olduğu tarafa yürüyordu.

"İçeceğiniz." Garsonun bana hitap etmesiyle bakışlarım yanımdaki kadına çevrildi. Kadehi önüme koyduğunda itiraz etmek için dudaklarımı araladım, garson çoktan masadan uzaklaşmıştı. Bakışlarım tekrar içeceği buldu, altında bir not vardı. Bardağı kaldırıp kağıdı aldım.

Acil beni bul. Tuvaletin orada seni bekliyorum.

Melih.

Başımı kaldırdım. Melih gelmiş miydi?

Bekir başını eğmiş bir şekilde bar tezgahına yaslanarak elindeki alkolü yudumluyordu. Faruk'a döndüğümde Sibel ile konuşuyor olduğunu gördüm. Melih benden çoğu zaman bir şey yapmamı istemezdi. İstediği zamanlarda gerçekten önemli bir durum söz konusu olurdu.

Oturduğum sandalyeden kalktım, Bekir hala kalktığımı fark etmeden içiyordu. Adımlarımı tuvaletin olduğu koridora yönlendirdim. Koridor aydınlıktı ve birkaç kişinin konuşmasını duyabiliyordum. Tuvaletin önünde durduğumda içinden üç kadın çıkıp beni inceledikten sonra gittiler.

Neredesin Melih?

Koridordaki ışıklar söndüğünde etraf karanlığa bulandı. Kalp atışlarım hızlanırken elimi duvara yasladım. Hiç ışık yoktu. Koridorun sonundaki salondan bile ışık süzülmüyordu.

Işıkları açın.

Ortamdaki havanın değiştiğini hissettiğimde başımı sağa sola hızla çevirmeye başladım. Biri vardı. Karanlıkta göremediğim biri vardı. Sırtımı duvara yaslarken titreyen elimi yırtmacımdaki kılıfa götürdüm.

Nefes alışverişim sesli bir hal aldığında başımı sağa sola salladım. Krizin sırası değildi.

"Kimsin?" Hançeri çıkartmak için elimi hareketlendirdiğimde bileğim sıkıca tutuldu, çığlık atmak için dudaklarımı aralamama fırsat vermeden başım arkamdaki duvara sertçe çarptı. Kafamın içinde dalgalar halinde büyüyen bir ağrı kendini gösterdiğinde bileğimi serbest bıraktığını hissettim. Hançeri çıkartamayacak kadar afallamıştım.

"Neden bunu yapıyorsun?" Soluklarımın arasında hırıltılı bir ses çıkardım. Başım çok ağrıyordu, canım yanıyordu. Niye sürekli canım yanmak zorundaydı ki?

Kolumdan tuttuğunda dizlerimin üzerine düşmemi sağlayacak şekilde beni itti, şakağımdan sızan kanı hissettim. Ardımdan duyduğum kilit sesiyle ayaklanmaya çalıştım.

Karanlıktı.

Kilitlenmiştim.

Bu bir kabustu.

Başımdaki şiddetli ağrıyla yerden kalkamadan tekrar yere düştüm. Midem bulanıyordu. Yanağımdan akan sıcak kan midemi bulandırıyordu. Yere oturdum, hançeri çıkartırken elbisenin kumaşından büyük bir parça kesmeye çalıştım.

"Buradan çıkacağım." Kestiğim kumaşı neresi olduğunu bilmediğim yarama baktırırken acı dolu bir inilti dudaklarımdan döküldü.

Hakan beni bulacaktı.

Bulmalıydı.

Bulmak zorundaydı.

Hıçkırıklarım dudaklarımı terk ettiğinde boştaki elimle kapının kolunu bulmaya çalıştım. Kapıyı açmak için kolu çekiştirdim ama açılmadı.

Kilitliydim.

Karanlıktaydım.

"Başım çok ağrıyor." Dizlerimi kendime çektim. Boştaki elimi kafamın üzerine koyup başımı dizime gömdüm. Gözlerimi kapattım. Korku her bir zerremi sarmıştı. Düşünmemeliydim. Burada hapsolduğumu düşünmemeliydim.

Elimde sıkıca tutmaya devam ettiğim hançerle kapıyı açabilirdim. Açmak zorundaydım.

"Kübra!" Faruk'un sesiyle başımı kaldırıp kapıya vurdum.

"Faruk!" Kapının dışındaki koşuşturma sesi yaklaştı. Kapı kolunun hareket ettiğine dair ses kulaklarımı doldurdu.

"Biri vardı. Orada biri olmalı!" Bağırışımla boğuşma sesine benzer yüksek bir gürültü duyuldu.

"Sikeyim." Faruk'un acı dolu iniltisiyle kapının kulpunun hareketi kesildi. Kapıya şiddetle çarpıldığında bir adım geriledim.

"Faruk iyi misin?" Kapıya bir kez daha çapıldığında Faruk bir kez daha acı dolu bağırışını duydum. Bana saldıran kişi ona da mı saldırıyordu? Kırılan camın sesini duyduğumda boğuşma sesi kesildi.

"Faruk?" Hırıltılı bir sesten başka bir şey duymuyordum. "Faruk, yaralı mısın?" Gözlerim sulanırken endişelendiğim karanlıkta kapatılmış olmak değildi, Faruk'tu. Beni Çetinlerden korumuştu ve şu an yaralıysa yardımıma ihtiyacı vardı.

"Ses ver. İyi misin?" Dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu. Kulağımı kapıya yasladım. Endişe her bir zerremi kaplamıştı. "Faruk?" Oda aniden aydınlandığında gözlerimi kırpıştırıp ışığa alışmaya çalıştım. Bakışlarım etraftaki saçma eşya silsilesini inceledi. Ufak bir depodaydım. Elimdeki siyah kumaş koyu bir renge bürünmüştü, kanımla ıslaktı.

Birinin beni kurtarmasına ihtiyacım yoktu, Faruk'a bir şey olmuştu. Benim peşimden geldiği için belki de öldürülmüştü. Beni tetikleyen şey bu oldu. Ya benim yüzümden öldürüldüyse? Bekir, Ali'yi almıştı Hakan'dan, ben de Faruk'u mu alacaktım?

Kapıya yaklaşıp elimdeki kumaşı bıraktım. Kapıyı açmak için hançerle kapıyı zorlamaya başladım. Nasıl açılacaktı bilmiyordum. Sadece birileri bir şeyler yaparken, etraf yangın yerine dönerken, kenarda birilerinin beni kurtarması için beklemekten yorulmuştum.

"Açıl." Titreyen elim hiç yardımcı olmuyordu. Etrafıma bakındım. Çekiç vardı. Hançeri bacağımdaki kılıfa takarken çekici aldım, kapı açılsın diye kapının kulpuna vurmaya başladım. Odadaki lambalar titreşmeye başladı.

"Hadi. Yapabilirim." Daha sert vurdum, her bir darbe zihnimde yankılanıyordu ve görüşümü kısa bir süreliğine karartacak şekilde bana geri dönüyordu.

"Faruk?!" Ne olur ölmesin. Kalp atışlarım hızlanırken son gücümle vurdum, kapının kulpu gürültüyle yere düştüğünde kapıyı zorlamak için bulduğum alet edevatı kullanmaya başladım. Kapı açılırken gürültülü nefes alıp veriyordum bile.

Dışarı çıktığımda koridorda kimse yoktu, başımı davetin olduğu tarafa çevirdiğimde Faruk yerde boylu boyunca yatıyordu. Kanlar içindeydi. Kafasının altındaki kan gölü, beyaz gömleği tamamen kırmızıya bulanmıştı, başımdaki ağrı şiddetlendi.

"Faruk?" Yanına adımlayıp yere diz çöktüğümde gömleğindeki ıslaklığa şaşkınlıkla baktım. Neresi kanıyordu bilmiyordum. Sadece göğsü titrek nefesleri yüzünden düzensiz bir şekilde hareketleniyordu.

"Faruk?" Gözleri kısıktı, dudaklarını kıpırdatıyordu ama tek bir ses çıkmıyordu.

Birini çağır Kübra.

Oturduğum yerden kalkmaya çalıştığımda yer ayağımın altından kaydığı için olduğum yere çöktüm. Başım dönüyordu. Buradan toplantı alanına gidecek kadar iyi hissetmiyordum.

Yine birinin ölümüne engel olamıyordum.

"Oydu..." Gözlerini yumup suratını buruşturdu. "Oydu." Suratında derin bir acıya bulanmış pişmanlık belirdi.

"Faruk...Ölme." Çenem titrerken etrafıma bakındım. "Çaylarını seviyorum." Tekrar ona döndüğümde öksürürken dudakları kıvrılır gibi oldu.

Elinin yanında duran silahını görünce uzanıp elime aldım. Melih, toplantılardaki ani silah sesinin tetikleyici olduğunu söylemişti. Ya polis baskınıydı, toparlanıp suçu örtmeleri gerekirdi ya da içlerinden biri diğerini infaz etmişti, iki tarafında silahlarına davranmaları ve kadınları korumaya almaları için hızlanmaları için bir uyarıcı atıştı.

Silahı havaya kaldırıp ateş ettiğimde tekrar etraf karanlığa büründü. Silahı tekrar tekrar ateşlediğimde ellerime dolanan yabancı bir dokunuşla boştaki elimi hançere uzattım.

"Sukin syn." Orospu çocuğu.

Hançeri nereye savurduğumu bilmeden geriye doğru ona sapladığımda acı dolu bir soluk bıraktığını işittim, bileklerimdeki eli gevşemişti. Bir kez daha silahı ateşlediğimde ikinci sefer için şarjörün içindeki kurşunların tükendiğine dair o tık sesini duydum. Silah tutan elimi bıraktı, bıçağı tutan elime uzanacağını biliyordum. Hızla bıçağı çektiğimde bana tekrar hamle yapmasını bekledim, onun yerine uzaklaşan adım sesi duydum.

Hançer elimden kayarken bedenimdeki halsizliğe dayanamayıp olduğum yerde sırtüstü yere devrildim. Gözlerimdeki ağırlıktan nefret etmiştim. Saldırgan tekrar gelebilirdi, kimse yardıma gelmemişti.

Yaklaşan adım sesleri duyarken savaşmaya mecalim kalmamıştı. Gözlerimi kapatıp sonumun gelişini kabullenmek için sessizce kıpırdamadan yatmaya devam ettim. Biri daha benim yüzümden ölmeyecekti en azından. Onunla bende ölecektim.

Gözkapaklarımın ardındaki ışıklar başımdaki ağrının şiddetlendiriyordu, gözlerimi açmak zor geliyordu bana. "Yenge...Siktir. Faruk." Douglas'ın endişeli sesine gülümsemek istedim. Birisi bizi bulmuştu. Faruk yaşayacaktı.

"Patrona haber verin hemen!" Douglas'ın sesi gitgide uzaktan gelirken karanlığa sığınmak ilk kez bu kadar konforlu ve güvende hissettirmişti. Karanlık cezam olurdu, bugünse karanlık savaşım olmuştu.

🖤

Gözlerim aralandığında odayı aydınlatan başucu lambası dışında etraf karanlık görünüyordu. Bakışlarımı, etrafta dolaştırmak için başımı hareketlendirdiğimde hafiflemiş olan baş ağrısını hissettim. Odamdaydım. Gözlerimi kırpıştırırken üzerimdeki hastane önlüğüne benzeyen kıyafeti fark ettim.

Doğrulmaya çalıştım ama olmadı. Uzanmaktan her yanım tutulmuştu bile. Başucumdaki bitmiş serum torbalarına baktım. O kadar halsiz hissediyordum ki hafızamı zehirlemiş olma ihtimali için savaşamıyordum bile.

Faruk iyi miydi?

Son bir güçle doğrulmaya çalışırken elim serumların asıldığı demire çarptı, büyük bir gürültüyle yere devrilince karanlıkta hareketlenen birini gördüm. Peşimizden mi gelmişti? Eve kadar takip mi etmişti?

"İyi misin?" Hakan'ın sesini duyana kadar çığlık atıp gözlerimi sıkıca yummuştum bile. Göz kapaklarımın ardından ışıkları açtığını hissedebiliyordum. Gözlerimi hafifçe araladığımda Hakan'ı gördüm. Üzerinde parti gününden farklı bir takımı vardı ama kırış kırıştı. Saçları darmadağın gözleri kıpkırmızıydı. Uykusuzluktan gözleri şişmiş ve yüzündeki sakal eskisine göre daha uzun ve bakımsızdı.

"Uyandığını Namık'a söylemeliyim." Sesi tekdüzeydi. Yüz ifadesinde hiçbir duygu yoktu. Yine de çöktüğünü görebiliyordum. Omuzları dik değildi, bakışlarında keder vardı. Faruk ölmüş müydü?

"Ne...Niye ağlamaya başladın?" Gözyaşlarım kontrolüm dışı yanaklarımdan süzülmeye başladığında ondaki bakışlarımı çektim. Onun kardeşi gibi gördüğü adam benim yüzümden ölmüştü.

"Faruk, beni korurken öldü. Senden Faruk'u aldım." Hıçkırdığımda yatakta, yanımdaki boşluğa oturdu. "Ama bize saldıran adamı bana verdiğin hançerle yaraladım. Korkup kaçtı." Ona döndüğümde elini bana uzattı. Yüzümdeki saçları uzaklaştırırken şakağımdaki bandaja elini sürdü.

"Savaşçı Karım, sakinleş." Beni suçlamıyor muydu?

"Niye kızmıyorsun?" Ağlamayı kestiğimde elinin tersiyle yanağımdaki gözyaşlarımı sildi.

"Faruk ölmedi. Yaşıyor." Derin nefes alırken tüm bedenimin rahatladığını hissettim. Benim yüzümden ölmemişti. Yaşıyordu. Kocaman gülümsediğimde Hakan elini uzaklaştırdı. Doğrulmaya çalıştığımda elini sırtıma yaslayıp kalkmama yardımcı oldu, sırtıma yastıklardan birkaçını dizerken yatak başlığına yaslandım. Başımdaki ağrıyla gözlerimi birkaç saniye yummam gerekmişti.

"Faruk nasıl?" Dudakları buruk bir tebessümle kıvrılır gibi oldu.

"İyi olacak. Sen nasıl hissediyorsun? Ağrın var mı?" Gözleri başımdaki bandajda gezindi. Gri gözlerindeki bu ifadeye daha önce şahit olmadığım için bakakaldım. Yıkılmış görünüyordu. Kaybetmiş bir adamın gözleri gibi bakıyordu.

"Ne oldu?" dedi gözlerini kırpıştırırken.

"İyi değilsin." diye mırıldandım.

"Sen iyi misin?" Başımdaki hafif ağrı dışında bir sorunum yoktu.

"Kocam iyiyse iyiyim." Dirseklerini bacağına yaslanırken başını eğdi, elini ensesine sürterken gözlerini yumdu. O an sol elinin titriyor olduğunu gördüm. Berbat haldeydi.

"Faruk'un durumu kötü mü?" Başını sallarken kaşları çatıldı.

"Niye bu kadar çok uyudun?" Sesindeki sitemle bana döndüğünde nefesim kesildi. Kaşları çatıktı ama gözlerindeki ifade, kırılmış bir adamınki gibiydi. Kaç gündür baygındım bilmiyordum, bunun Hakan'ı tükettiğini görebiliyordum.

"Kaç gündür baygınım?"

"Üç gün." Elini tekrar ensesine tekrar sürttü. "Üç gün, beş saattir."

Bu çok fazlaydı. Faruk'un durumu kötüydü, ben baygındım. Hakan'ın yaşadığı o parçalanmayı tahmin bile edemiyordum. Annesini, ikizini kaybetmişti. Şimdiyse kardeşim dediği adamın durumu kötüydü.

Ben sadece onun için anlaştığı kişiydim. Belki de anlaşması bozulacağı içindi, endişesi.

"Özür dilerim." Faruk'un yaralanmasına sebep olduğum için, saldırgan beni kilitlerken ona saldırdığı için, çabucak uyanamadığım için...

"Niye olmadık zamanlarda özür diliyorsun?" Omuz silktim. Bu bendim. Bana kibar davranıp hayatımı özgürleştirmişken ona yapabileceğim her an ya teşekkür etmeliydim ya da sorun çıkardığım için özür dilemeliydim.

"Geldiğim ilk andan beri sana sorun çıkartıyorum, Hakan."

"Hayatında bu kadar sorun varsa bunlarla yalnız başına nasıl ilgileneceksin? Kocan olarak sana yardımcı olmak benim görevim. Bunun için teşekkür etme, özür dileme. Bundan hoşlanmıyorum."

"Üç gün, beş saat yalnız kaldığın için özür dilerim."

"Laftan da anlamıyorsun." Homurdanırken başını sağa sola salladı.

"Kim olduğunu buldunuz mu?" Burnunu çekti, öfkeyle çenesindeki sakala elini sürdü. Bulamamışlardı.

"Hançerdeki kan?" Onu bıçaklamıştım. Bundan emindim. Başını sağa sola salladı.

"Hançerde kan yoktu, parmak izi, hiçbir kanıt yoktu." Bakışları elime kaydı. "Senin parmak izin bile yoktu." Nasıl yoktu? Bunu hayal mi görmüştüm? Hançeri tüm gece kılıfından çıkarmamış mıydım?

"Gerçekti. Hayal değildi-"

"Gerçekten saldırdın. Hançer benim sana verdiğim hançer değildi. Çok benzer kopyası." Başını cama çevirirken gözlerinde öfkeli bir ifade belirdi. "Biri biliyordu. O hançerin sende olduğunu da saldırıyı da...Burada bir hain var." Hain mi?

"Bekir mi?" Aklıma başkası gelmiyordu. Başını sağa sola salladı Hakan. "Bekir başından beri görüntülerde salonda görünüyor. Sen gittikten sonra Faruk bunu fark ediyor ve hareketleniyor, sonrası yok. Elektrik kesilince kameralar devre dışı. Sonradan elektrik gelmiş olsa da kameralar çalışmıyordu. Biri planlamış-"

"Bir not aldım. Melih'tendi, görüşmek istiyordu. Bu yüzden gittim." Dudakları aralanıp kapandı. Kalbim endişeyle kasılırken ona doğru hareketlendim. "Melih'e bir şey mi oldu?"

"Tüm gece toplantıda yoktu. Sebebini merak edip adamlarından birini gönderdim. Sizi bulduktan sonra onu da bulmuşlar. Saldırıya uğramış. Şu an iyi. Ayaklandı bile. Bir iki kere seni görmeye geldi hatta."

"Melih çağırınca gideceğimi bilen biri, aynı zamanda bacağımda bir hançer olduğunu biliyordu. Beni niye yaralamadılar ki? Sadece etkisiz hale getirip odaya kilitlediler-" Duraksadığımda Hakan derin nefes aldı.

"Melih tüm gün yoktu. Onu görmediğin için endişelenerek, aramaya gideceğini bilecek kadar seni tanıyor olmalılar. Asıl hedef Faruk'tu. Senin peşinden geleceğini biliyorlardı. Faruk peşinden geldiğinde onu gafil avlayacaklardı."

"Faruk mu?" Başını sallarken hafifçe yutkundu.

"Binada jeneratör var; eski bir tip, 1-2 dakikada devreye giriyor. Elektrik geri geldiğinde işlerinin bitmesi gerekiyordu. Ama işleri aksamış olmalı. Peş peşe silah sesinden sonra tekrar jeneratörü devre dışı bırakmış olmalılar ki yine tüm ışıklar söndü. Sonra bir kez daha duyduk silah sesini, sonra sizi buldular."

"Melih, mafyaların silah sesine tetiklendiğini söylemişti."

"Sen mi ateş ettin?" Başımla onayladım.

"Yardım çağıramayacak kadar halsizdim." Gözleri bandajımın üzerinde gezindi. "Bende Faruk için silahı ateşledim. Orada saklandığını bilmiyordum."

"O zaman benim hayatımı kurtardığın gibi kardeşimin de hayatını kurtarmışsın, Karım." Gözlerimizi kesiştirdi, samimi ve içten bir ifadeyle bakıyordu.

"Ben artık Karanbey'in ailesiyim. Onun sevdikleri benim de sevdiklerim." Dudakları kıvrılırken memnuniyet dolu bir ifadeyle çevrelendi çehresi.

Hakan beni o evden alıp kendi yuvasına getirmişti, güvende kalmam için her şekilde çabalıyordu. Onun kimlerle savaşta olduğunu görmek benim yıllardır kazanamadığım savaşı anımsatıyordu. Bu yüzden bile ona yavaş yavaş bağlandığımın farkındaydım. Mafya dünyası ona da bana da iyi davranmamış, bizden çok fazla şey almıştı.

Hakan'la anlaşmalı evliydik, savaşacak düşmanlarımız çoğu zaman ortaktı. Birbirimize yardım ederken birbirimize destek olmalıydık belki de. Bu da anlaşmalı da olsa bir aile olmak demekti. O düştüğünde ben, ben düştüğüm o tutup kaldırmalıydı. Birimizin canı yandığında diğerimiz dünyayı yakmalıydı.

"Karanbey'in bir ailesi yok. Sen, benim karımsın." Elini uzatıp saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Sen Karanbey'in değil, benim karımsın." Karanbey'in karanlığı, etrafındakileri de hapsederdi. Beni karanlığında istemiyordu.

"Karanlıktan ve kilitlenmekten korkarım."

"Bu yüzden mi geceleri ışığını kapatmadan uyuyorsun?" Başımla onayladığımda elini çekti. Geceleri nasıl uyuduğumu mu gözlüyordu?

"Ama Karanbey'in karanlığını seviyorum." Gri hareleri merakla bakarken omuz silktim. "Belki de yıllarca ruh hastalarıyla kaldığım için psikolojim bozuktur, bilmiyorum. Yani sen kendini Hakan ve Karanbey olarak ikiye ayırabilirsin ama ben yapmayacağım. İki kocalı kadın mı olayım?"

Sessizce bana bakmaya devam ediyordu.

"Egon dışında seni, ikiye bölersem dörtlü ilişki mi yaşayacağım? İnsanlarla nasıl tanışmamı bekliyorsun?" Elimi uzattım, tanışacakmışız gibi. Kocaman gülümseyerek konuşmaya başladım.

"Merhaba. Ben Kübra Karan. Hakan, Karanbey ve onların egosunun karısıyım." Cık cıkladığımda Hakan gamzeleri belli olacak şekilde gülmeye başladı.

"Manyak kadınsın." Bunun hakaret olmadığını bilecek kadar muzip ifadesine maruz kalmıştım. Gülüşü yavaş yavaş küçülürken derin nefes alıp verdi.

Neden Faruk'la değil de buradaydı?

"Faruk burada mı?" Sorumla başını salladı ve ifadesi ciddileşti. "Namık birkaç gündür buralarda. Acil bir şey olursa müdahale etmesi için."

"En son ne zaman uyudun?" Sessiz kaldı. Uyumamıştı.

"Yemek yedin mi?" Yine tek kelime etmedi. Yememişti.

"Niye buradasın Hakan?"

"Bilmiyorum. Sadece aşağıda olduğumda herkese zor zamanlar yaşatıyorum. Sakinleşmeye ihtiyacım vardı." O da sakinleşmek için buraya mı gelmişti? Kalp atışlarım hızlanırken ayaklarımı yataktan sarkıttım.

"Faruk iyileşecek." Başıyla onayladı. Çökük duran omuzlarına elimi sürdüğümde gerildiğini hissedebiliyordum. "Her şey düzelecek." Elimi sırtına destek olurcasına sürdüğümde gözleri gözlerimle buluştu.

"Biraz başım ağrıyor Hakan. Benimle biraz uzanıp başımın ağrısı geçene kadar uyumak ister misin?" Gözleri yatağa kayıp tekrar gözlerimi buldu. İtiraz etmekle kabul etmek arasında kalır gibiydi. "Başım çok ağrıyor." Sesimi, acı çektiğimi anlaması için fısıldarcasına çıkarmıştım. Oturduğu yerden kalkıp kapıya adımladı.

"Karın acı içindeyken sen git." Nazlı bir ifade takınırken yatağa geri uzanıp örtüyü üzerime çektim ve yatakta cenin pozisyonu alıp sırtımı ona döndüm. Uyuması gerekiyordu. Kendini hırpalaması belki de kendisini cezalandırma yöntemiydi ama umurumda değildi. Onun uykuya ihtiyacı vardı.

"Işıkta uyuyamam." Işığı kapattığında komedindeki abajurdan yansıyan ışık odayı hafifçe aydınlattı. Adım seslerini duyarken yatağın boş tarafına oturdu. Birkaç dakika sessizce öyle kaldı.

Neyi bu kadar düşünüyordu bilmiyordum.

"Dağınık yatan biri misin?" Omzunun üzerinden bana baktı. Normalde değildim. Nasıl yatıyorsam öyle kalkardım. Olumsuz bir ses çıkardığımda yatağa yavaşça uzandı. Kolu, dirseğime sürtündü. Gözleri tavana sabitlenirken derin soluk alıp veriyordu.

Elimi kaldırıp gözlerinin üzerine kapattım. "Uyuyacağız, dedim. Karının lafını ikiletme." Dudakları kıvrılırken eli bileğime dolandı. Elimi uzaklaştıracağını düşünürken o beni şaşırtıp göğsünün tam ortasına yaslayıp elini çekmeden elimi sabitledi. Kalp atışları avucumun altındayken yatakta biraz daha ona yaklaştım.

"O evde umutsuzluğa kapıldığın anlar oldu mu?" Başını çevirirken beni izlemeye başladı. Sorusunu düşünürken sessizce elimi yasladığım göğsüne baktım.

Geçmişi olmayan ve geleceğini tahmin edemeden şu ana sıkışık kalmış biriydim. Bazen anılarımın benim için geleceğin kapılarını açabileceğini düşünürken çoğu zaman tam tersi bir şekilde geleceğimi darmaduman edecekmiş gibi olabilme ihtimalini düşünmeden edemiyordum.

Umutsuzluğumu asiliğimle gizlemeyi görev edinmiştim. "14 yıl uzun bir süre. Umutsuzluk hissetmedim desem yalan olur. Şimdi bile düşüncelerim umut kadar umutsuzlukla da çevrili."

"Açıkla biraz."

"Yani ailemi bulduğumda onlara nasıl alışacağımı bilmiyorum. Onlara karşı yabancı mı hissedeceğim veya onlar mı beni kabullenmeyecek kadar yabancı görecek? Bu en basit sorun. Sadece bunun için bile buradan kurtulup sıfırdan hayata başlamak istiyorum. Evlenirim. Kendi ailemi ben seçerim, korurum."

"Sen zaten evlisin." Ses tonundaki huysuzlukla kıkırdadım.

"Ama illaki gideceğim. Biz anlaştık. Anlaşma bitince ikimizde ayrılacağız." Kaşları çatılırken kalp atışlarının hızlandığını hissedebiliyordum. Öfkelendiği içindi belki de. İtiraz edecek gibi olsa da sustu.

"11 yaşına kadar büyüdüğüm ailem 14 yıl beni bulamamışken, geri döner dönmez onlarla aile olamayacağımı düşünüyorum bazen. Bu yüzden kendime yeni koca bulacağım." Bunu öylesine söylemiştim ama Hakan'ın öfkeyle homurdanmasına sebep oldu.

"Çok konuşuyorsun." Bunu isteyen oydu.

"Tamam." Sustuğumda bir süre sessizlik içinde uzanmaya devam ettik. Başını tekrar bana çevirirken ters ters baktı.

"Niye sustun?" Huysuz adam.

"Kendin söyledin."

"Ben sus mu dedim? Çok konuşuyorsun, dedim." Dengesiz, manyak.

"Çok konuşuyorsun, demek; kes sesini, demektir." Derin nefes alıp gözlerini kapattı ve bana doğru yan dönünde elim göğsünden kaydı. Elini bileğime kaydırıp baş parmağını dairesel bir şekilde hareket ettirmeye başladı.

"Konuş, Karım. Sadece gelecekten bahsetme."

"Gelecek seni korkutuyor mu?" Sorumu düşünürken duraksadı. Gelecek onun gibi bir adamı bile korkutan bir şey miydi? Tüm güç elindeydi, buna rağmen korkuyor muydu? Geleceğe yön verecek gücü vardı, tüm ipleri ve kontrolü onun elindeydi.

"Beni korkutan hiçbir şey yok. Sen başka bir adamdan konuşma sadece."

"Bana ne? Ben gelecekti kocamı konuşmak istiy-"

"Sikeceğim gelecekti kocanı. Delirtme adamı. Yatağımda başka adamı mı konuşacağız?" Aniden yükselen sert ses tonuyla gözlerimi kırpıştırdım.

"Burası benim yatağım bir kere. Gelece-"

"Bir daha gelecekteki kocam dersen onunla tanıştığın gün sıkarım kafasına." Gözlerim korkuyla açılırken bileğimi nazik dokunuşundan çekmeye çalıştım. Bir insanın sözleriyle dokunuşu nasıl bu kadar farklı olabilirdi ki?

"Maganda. Manyak." Gözlerimi sıkıca kapatıp elimi kendime çektim ve onunla temasımı kestim. Gelecekle ilgili planlarımda bir adam yoktu. Ben daha tek başına yaşayamamışken biriyle evlilik hayali kuramazdım. Çocuklarım olamazdı. Ben hala ruhen çocuktum, kırgındım.

"Evlenmek dışında ne yapacaksın?" Omuz silktim. Konuşmayacaktım işte. Uzun bir süre sessizlik olduğunda gözlerimi hafifçe araladım, hala bana bakıyordu.

"Çocuklarıma seni anlatacağım."

"O adamdan mı çocukların?" Başımı onaylarcasına salladığımda homurdandı.

"Elin adamından olan veletlere niye beni anlatıyorsun?" Gelecekteki var olmamış kocam ve çocuklarımdan nefret ediyordu. Başka derdim yokmuş gibi var olmayan kocamı ve çocuklarımı koruma içgüdüsüyle onlara zarar gelme ihtimaliyle endişeleniyordum.

"Beni kimin kurtardığını bilsinler."

"Kocana yine sıkacağım." Kaşlarımı çattım ve omzuna hafifçe vurdum.

"Kocama elini sürersen seni buna pişman ederim." Dirseğini yatağa yaslayıp doğruldu ve hayret dolu bir ifadeyle süzdü beni.

"Şu an kocan benim. Elin adamını koruyorsun. Boşayacağım seni." Yatakta sırtını dönüp yatmaya başladı. Öfkeli soluk alıp verişlerini duyabiliyordum.

"Kocam?" Sessiz kaldığında gülüşümü genişlettim. Ona yaklaştım. Belki de yapmamalıydım ama yine de yaklaşıp sırtına parmaklarımla yazı yazmaya başladım. Kocam?

"Tamam şaka yaptım." Sırtına şekil çizmeyi bırakıp iyice yaklaştım, neredeyse burnum ensesine değecekti. Arkasında cenin pozisyonu aldım. "Bir koca, karısına sırtını dönerse kadın başka koca bulur-" Hızla bana döndüğünde sustum.

"O kadın benim sinirlerimle oynuyor." Dudaklarıma hayali fermuar çekip gözlerimi kapattım.

"O kadın şimdi uyuyacak."

"Gerçekten evlenecek misin?" Olumsuz bir ses çıkardım. İstemiyordum. Aslında bir yanım burada onunla kalmak istiyordu, diğer yanımsa bu hayattan koşarak kaçmak...

"Evlenmek için çok küçüğüm." Ruhen hem çok küçüktüm hem de çok olgun. "Dünyayı gezeceğim. Gitmek istediğim yerler var." Medine abla bana dünyanın farklı yerlerine ait fotoğraflar gösterip oraları uzun uzadıya anlatmıştı. Anlattığı her yeri görmek istiyordum. Yorulduğum zaman...İşte o zaman kendime ev alacaktım. Normal insanlar gibi yaşayacaktım.

"Dünyayı gezmeni sağlayabilirim." Gözlerimi araladığımda Hakan bana doğru dönmüştü. Burada kalmamı mı istiyordu?

"Belki de dünyayı beraber gezeriz." Bunu öylesine söylesem de hoşuma gitmişti.

"Gelecekti kocana ne oldu?" Göz kırptığında kocaman gülümserken buldum kendimi.

"Adamı öldürdün ya. Ben dul kalınca mecbur tekrar seninle evlenirim." Cık cıkladı.

"Ben başka birinden olan çocuğuna bakmam." Sırtüstü uzanıp kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı. Şu an bana bakıyordu, ruhu çocuk kalmış kadınla evliydi. Başka birisinin çocuğuydum ama en çok kendimin çocuğuydum. Kendimi bunca şeye rağmen yetiştiren de bendim.

Kendi, kendimin annesi, kız kardeşi, babası, abisi olmuştum.

Bir tek kendim olamamıştım.

Sessizleştiğimi görünce başını bana çevirdi. Gözlerimde hislerimi görünce kollarını çözüp elini belime sardı, sırtımı göğsünün üzerine yaslarken çapraz bir şekilde üzerine uzanmamı sağladı, ayaklarım onun tersi yönde yatağa uzatılmıştı. İkimizde tavana bakıyorduk. Kolları sıkıca beni sararken elleri karnımın üzerinde kenetlendi. Bu sarılış öncekiler gibi değildi. İhtiyaçtan değildi, istediğindendi.

"Hakan-"

"Seni bu cehennemden kurtaracağım." Elimi karnımın üzerindeki elinin üzerine yaslarken kalp atışlarım ritmini şaşırdı. "Yemin ederim, bunun sonunda ölümüm olsa bile seni bu dünyadan kurtaracağım." Gözlerimin yandığını hissedebiliyordum.

"Niye?"

"Bilmiyorum. Kafamın içinde bir ses sürekli sana yardım etmemi söylüyor. Bilmiyorum, Karım. Seni canım pahasına korumak istememin nedenini bilmiyorum."

"Canını vermeden de yapamaz mısın? Beraber yapabiliriz. Yani bu cehennemden kurtulmayı beraber halledebiliriz." Göğsünü şişiren bir nefes aldı.

"Her savaşın yaralanmanla sonlanıyor." Burnunun bandajıma sürtündüğünü hissettim. "Koca sözü dinleyip evde beni bekleyeceksin. Bende senin için canını yakan herkesi yakacağım." Bu onun için çok fazlaydı, zaten bir savaşı ve intikamı vardı. Benimkini de üstlenemezdi.

"Peşinden geleceğimi biliyorsun."

"Gelmeyeceksin."

"Anlamıyorsun Hakan. Etrafımdaki insanların tırnağı kırılsa içimden deli bir kadın çıkıyor. Ben kendi, kendimi kontrol etmekte zorlanıyorum. Kendi intikamımı ben alacağım. Sen de Ali'ninkini alacaksın." Ali ismiyle bedeni kasıldı. "Ortada buluşup-"

"Babamı indireceğiz." Başımla onayladım. İkimiz arasında büyüyen derin bir sessizlik etrafımızı sardı.

"Şu an cehennemde değilim." Başımı eğip gözlerini görmeye çalıştım. Çetin evinde geçirdiğim kabusun yüzde birini bile yaşamamıştım onunlayken. Hakan yanımdan gittiğinde başıma gelenlerden o sorumlu değildi, olamazdı. Bana kendisinin bile sahip olamadığı cenneti yaşatmaya çalışan koca yürekli bir adamdı.

Herkes ondan korkuyorken o bana davranışlarında nazikti. Başkalarına cellat olan adam benim kahramanımmış gibiydi.

Hayır.

Onunla asla cehennemi yaşamıyordum.

"O evden sonra cenneti yaşadığımı da söyleyemem." Elimle alnımı işaret ettim. Hakan'la tanıştığımdan beri ne yaram ne de silah sesi eksilmişti hayatımdan. Yine de bu odaya girdiğimde korkarak değil de güvenle uyumanın tadını alabiliyordum. İnsan gibi davranılıyordu bana, benim bir insan olduğumu biliyordu buradakiler.

"Ama yine de seninleyken yaşadığım hiçbir duyguyu bastırmıyorum. Güvenli bir limansın sen Hakan. Eline bulaşan kanda, gözlerinde geçen nefret yangını da umurumda değil. Buraya geldiğimden beri bana özgürlüğümü vermek için yapıyorsun, her ne yapıyorsan. Bu yüzden seninle tanıştığımdan beri cehennem yaşamıyorum, Kocam. Ölemezsin."

"Gelecekteki kocanı vurmam için mi?" Gülmeye başladım. Takıldı hayali kocama.

"Evet. Gelecekteki kocaman sıkmak için yaşamalısın." Onaylarcasına başını salladı. "O zaman bir anlaşma daha yapıp tekrar evlenmeliyiz."

"Ne anlaşması?" Kıkırdadım.

"Bütün paranı bana vereceksin, bende dul, dul dünyayı gezeceğim." Hafifçe güldü.

"Anlaştık, Karım."

Tekrar bakışlarımı tavana çevirdim. Gelecekler ilgili kurduğum tek bir hayalim vardı, o da aileme kavuşmaktı. Bunun dışında başka hayallerim olmamıştı. Ne zaman hayal kursam bir yıl daha o cehennemde geçirmiştim. Bu yüzden sadece ailemi istemiştim.

"Faruk bence kimin saldırdığını gördü. Oydu, deyip durdu." Kollarını gevşetip sırtımı yatağa yasladığında doğrulup yukarıdan bana baktı. Faruk'u öldürmeye çalışan kimdi, bilmiyorlardı. Tek ipucu olan hançer değiştirilmişti. Faruk'a ihtiyacı vardı. Kardeşine saldıran kişiyi bulmak için yine kardeşine ihtiyacı vardı.

"Tanıdığımız biri o zaman. Oydu, önceden tahmin ettiği biriydi yani." Gözlerindeki düşünceli ifadeyle kaşları çatıldı. "Yani yanından ayrıldığım an saldırıya tekrar uğrayabilir." Yataktan kalktığında odanın kapısına koşuşturup kapıyı açtı.

Bir el silah ateşlendi.

Yatakta doğrulduğumda Hakan çoktan odadan çıkmıştı, merdiveni inen adım seslerini duyabiliyordum. Silah tekrar ateşlendiğinde yataktan çıkıp ayaklandım. Başımın dönmesini umursamadan duvara yaslanıp odamdan çıktım. Merdiven basamaklarına yaklaştığımda aşağıdaki kargaşa seslerini duyabiliyordum.

Odana saklan Kübra.

Aşağı in Kübra!

Basamakları yavaşça inerken Hakan'ın bağırışını duydum. "Namık bende kal." Revir gibi döşenen odanın olduğu alt kata inmeden kapı açıldı. Douglas yüzü kanlar içinde olan bir adamı yere itekledi.

"Mahzene götürün şunu." Korumalardan ikisi gelip onu taşımaya başladılar, evden çıkardılar. Douglas üzerindeki gömlek kanlar içindeydi, yaraları görünüyordu. Parmak boğumları parçalanmış ve yine kanıyordu. Gözleri beni bulunca omzunu dikleştirip başını eğdi.

"Odana çıkmalısın Yenge-" Onun yanından geçecekken önüme geçti. "O şu an sadece Karanbey. Ne yapacağı belli olmaz." Beni Hakan'ın karanlığından mı korumaya çalışıyordu?

"Douglas!" Hakan'ın bağırışıyla olduğum yerde irkildim. Douglas kolumdan tutup beni kapının önünden çekti. Aynı anda kapı duvara çarpacak hızla açıldı. Hakan'ın bakışlarındaki o ifadeyle kalp atışlarım hızlandı, Bekir gibi bakıyordu; deli, öfkeli, kontrolsüz.

Douglas'ın arkasında gizlenirken nefesimi tuttum. Korkuyordum. Hakan'ın bu yanına şahit olmamıştım ama söylentilerden aşinaydım. Karşımdaki Hakan değildi, Karanbey'di.

"Mahzene gönderdim." Hakan evin çıkışına adımlarken elleri kan içindeydi. Çıplak ayakları merdiven basamakları boyunca kanlı izler bırakmıştı.

"Namık?" Douglas bana döndüğünde başını salladı. "Faruk'a saldırmaya gelen adam onu etkisiz hale getirmiş." Adımlarım oturma odasına yöneldi. Görmeliydim. Hakan'ın deli haline de şahit olmalıydım. Onu tozpembe görerek kendime zarar verebilirdim. Onu bütünüyle benimsemezsem yine zarar gören ben olurdum. Biliyordum.

"Yenge-"

"Görmeliyim Douglas." Cama yaklaştığımda Hakan'ın öfkeli bir şekilde adamlarından birinin belindeki silahı aldığını gördüm. Saldırmaya gelen adamı götürenler onu yere bırakıp uzaklaştı. Adam yerden kalkmaya çalıştığında Hakan sertçe karnına vurdu, tekrar yere yuvarlandı. Adamın üzerine çıkarken üst üste suratına yumruk atmaya başladı. O kadar şiddetli bir sahneydi ki korumalardan birkaç başını başka yöne çevirmek zorunda kalmıştı.

"Ölüm onu tetikliyor." Douglas yanımda bahçedeki olanı izliyordu. "Namık benden bile eskiydi. Normalde bu kadar tetiklenmez Yenge. Sakin bir adamdır."

Hakan yine ailesinden birini kaybetmişti. Hayatına kimi alıyorsa yine ondan alınıyordu.

"Niye bunu yapıyorlar?" Hakan silahını onun ağzına yasladığında Douglas'a döndüm. Daha fazlasını kaldıramazdım.

Silah sesi duyuldu.

"Bu dünya canavarlaştırıyor. Merhamet ve sevgi varsa onu bile zorla alıyorlar. Patron potansiyelinin altında gücünü gösteriyor. Bunun farkındalar. Onu kışkırtıp delirterek içindeki canavarı ortaya çıkaracaklar. Daha önce de şahit oldum. Sonra o canavar kendisini canavarlaştıran herkesi öldürecek ve başa geçecek. O zaman cehennemi yöneten o olacak. İstedikleri bu."

"Bu acımasızca." Bakışlarım bahçeye döndüğünde Hakan'ın korumalara bağırıyor olduğunu gördüm. Onu tamamen karanlığa hapsetmek istiyorlardı. Onu yalnız Karanbey yapmak istiyorlardı.

Bu saçmalıktı.

O hem karanlıktı hem aydınlık.

O hem Hakan'dı hem Karanbey.

O her iki zıtlığı da taşıyan bir adamdı. Niye sadece kötülüğe bulanmasını istiyorlardı ki? Niye bunu ona yapıyorlardı? Zaten bu dünyada iş yapıyordu, yaşıyordu, ölecekti.

Niye fazlasını istiyorlardı?

"Türk mafyasına hoş geldin, Yenge."

🖤

 

 

 

Bölüm nasıldı?

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 11.01.2025 19:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...