
Gecikmeden dolayı çok özür dilerim. Neden dolayı olduğunu bilseniz eminim hak verirdiniz.
Uzun, duygusal, heyecanlı ve aksiyolu bir bölüm oldu.
Beklediğinize değer inşallah.
Bol yorumlar ;)
BEYZA'dan...
Ne kadar erken kalkmaya çalışsam da yine kerahate üç dakika kala duamı edip namazımı bitirmiştim.
“Hadi bakalım Beyza bu kez de yırttın.”
Sabah namazına kırk dakika kala dan başlayıp beş dakika ara ile alarm kursam da kalkmakta zorlanıyordum.
Seccademi katlayım başörtümü çıkarttıktan sonra her namazdan sonra düştüğüm girdap yine peydah oldu. Yazmaya uzun uzun baktım.
“Bir gün sonsuza kadar başımda taşıyacağım seni.”
Aşağı kata inip kapıyı açmadan önce kapüşonumu başıma geçirdim. Sessizce dışarı süzülürken gözlerimle etrafı taramayı ihmal etmeden duvar kenarından kısa adımlarla ilerledim.
Başımı köşeden çıkartıp elli metre uzağımdaki babamın alt katını demirci atölyesi olarak kullandığı müştemilata baktığımda bir kişinin önünden geçtiğini gördüm. Başımı hızla geri çekerken görüp görmediğinden emin değildim. Gizliydiler ama her yerdeydiler. Adamın kaybolduğunu gördüğümde yine kısa adımlarla ama daha hızlı bir şekilde doğal taşlardan yapılmış süs havuzuna koşup yere yatarak ilk gördüğüm büyük taşın arkasına süründüm.
Her yaklaştığımda kalbim daha da hızlanıyordu.
“Bu kez kafaya koydum oğlum. Bu kez avlayacağım sizi.”
Acele etmeden uzunca bir süre etrafı kolaçan ettim.
Büyük havuzun diğer tarafındaki taşa koşup hedefime daha da yaklaşırken iki adamın müştemilatın önüne tekrar gelmesini bekledim.
‘Tamda istediğim gibi.’
Silahımı belimden çıkartıp nişan aldım ve tetiğe bastım.
“BAM BAM!!! BAM BAM !!!”
İkisi de yere düştüğünde etrafı izlemeyi ihmal etmeden yılan misali yanlarına aktım.
“N'oldu? Hıı n’oldu Artistliğiniz bana söker mi ?”
Yerde yatan adamın elini kaldırıp havuzun diğer köşesini göstermesi yüzümün asılmasına neden oldu.
‘Ya yine miiğğ?
Yavaş yavaş başımı çevirdim.
Çimlere bağdaş kurmuş iştahla poğaçasını ısıran Cüneyt abi yüzüme bile bakmıyordu.
“Bugünde yakalandın cimcime. Koy silahını beline.”
Silah dediği elimde tuttuğum, üç parmağım ile şekillendirdiğim hayali Barettaydı.
Yerde yatan Cengiz Abi ve İsa abi ayağa kalkıp gıcık gıcık gülümserken ben yine isyanlardaydım.
“Silahını boşalt öyle koy. Emniyeti kapat.”
Cüneyt abinin yüzüme bakmadan pis pis gülümsemesi daha da hırslandırıyordu beni.
“Çok komik. Ama bir gün avlayacağım sizi.”
“Hı hı avlarsın. Gözleri kapalı gitsen yine görürdün beni. ‘Etrafını iyi izle, havayı hisset.’ diyorum sana. İyi dövüşebilirsin, tek kolunla profesyonel dedikleri bir askeri saniyeler içinde de öldürebilirsin ama Kağan kızı olman doğuştan avcı yapmıyor seni.”
Moralimin bozulmasının üzerine poğaçayı yarıya kadar ısıran Cüneyt abinin iştahı da eklenince midem karıncalanmıştı.
“Prensesler erkenden kahvaltı yapmaz ama; aç mısın?”
“Seni görünce acıktım.”
Poşeti bana doğru ittiğinde yanına kadar yürüyüp karşısına oturdum.
“İsa abi, Cengiz abi siz yediniz mi?”
İsa abi;
“Biz yaptık o işi Beyza. Afiyet olsun.”
Pamuk gibi poğaçayı elime bıraktığı doku mükemmel bir histi.
“Ceren abla biliyor bu poğaça işini. Ellerine sağlık.”
“Afiyet olsun.”
Utar abimin yerini alan Cüneyt abi evimizin ve bizim yeni Güvenlik Muhafızlarının reisiydi. En tehlikelilerin den seçilen Haberci Muhafızlardı. Yani babamdan, Rahman abimden sonra sözü ikiletilmeyen üçüncü Muhafızdı.
“Günlük kaç tane yiyorsun bunlardan. Bıkmadın mı?”
Sıradan poğaçaların iki katı kadar daha büyüktü elimdeki.
“On iki tane.”
İştahla çiğnediğim poğaçayı tam parçalamadan yuttuğum için boğazıma takıldı.
“Su ver su!”
Halime gülümseyen Cüneyt Abi yanımdaki suyun kapağını açıp uzattı.
Lokmam mideme doğru yol alırken derin bir nefes aldım.
“On iki ne abi? Ceren abla hiç erinmeden her sabah iki tepsi poğaça mı yapıyor sana?”
“Evet. Ne oldu?”
Benim zorlasam bile iki tane yiyeceğim poğaçadan on iki tane yiyen adam ayağa kalktığında sebebini anladım. Normal insan gibi görünmemelerinin sebebi normal bir insan gibi yemedikleri ve spor yapmadıkları içindi.
“Hiç abi. Sana normal.”
Ellerini beline atıp vücudunu esneten Cüneyt abi elimi tutup kalkmam için yardım ederken son lokmamı almıştım.
“Cebindeki poğaçalar kime?”
“Utar gelecek. O da çok sever bu poğaçayı.”
Utar abi geliyorsa, Rahman abide geliyordur.
“Ne! Rahman abi mi geliyor?”
Yüzüme baktığında çukurundaki gözleri gülümsüyordu.
“Diğer gelmesinde ben yoktum. Onu ilk defa yakından göreceğim.”
“Çok yakışıklı ve aşırı karizmatik birisi.”
“Kudüs'e de öyle bir Fatih yakışır zaten. Ayağına toz olunur onun toz.” deyip başını bana çevirirken kaşlarını çattı.
“Sahi sen niye uyumadın Beyza. Git yatsana.”
Aniden çakan şimşek ile elimi alnıma vurdum.
“Fırını yakmayı unuttum.”
“Eh be şaşkın kız. Bize pusu planı yapacağına aklındakileri tutsana.”
“Abi görüşürüz.” deyip, İsa ve Cengiz abinin ortalarından geçerek atölyeye girdim. Etrafındaki demirlere takılmadan şalteri açıp tav fırınının düğmesine bastım.
Babam, ben ve annemden hariç kimse babamın emri olmadan giremiyordu buraya. Bu pas kokan ortam babam için bir nevi mabetti. Sevincini de burada yaşıyordu yasını da. Yeri geliyor gülümsemesiyle ışıldatıyordu, yeri geliyor göz yaşları ile veriyordu tavlanmış demirin sertliğini. Annemden, benden çok bu duvarlar ve demirler şahit olmuştu onun neşesine de gamına da.
Kapağın arasından fırının kızardığını gördüğümde içine atmam gereken malzemeyi bulmak için raflara doğru yürüdüm.
N690 çeliği raftan alıp kıskaca sıkıştırarak kapağın düğmesine bastım. Kapak yavaş yavaş yukarı kalkarken yüzüme vuran sıcaklık her zamanki duayı mırıldanmama neden oldu.
“Allah'ım cehenneminin azabından sana sığınırım.”
Demiri içine attıktan sonra ekrandan 1100 dereceye ayarlayıp kapak düğmesine bastım. Kapak kapanırken yeşil ibriğe suyu doldurmak için yönümü lavabolara döndüm. Yakışıklı abimin ve dünyalar güzeli yengemin yüzünü hayal ederken, yengemin deli abisi Koray abide görüntüye girdiğinde ibriğin taşıp ayağımın ıslanmasıyla kendime geldim.
“Adamın hayali bile yetiyor işlerin ters gitmesine.”
Geçenlerde ibrik ile düştüğüm zemine daha dikkatli basarak mabedin en kutsal odasına doğru yürümeye başladım. Diğer demirci atölyelerine nazaran koyu renk değil beyazlarla boyalıydı her yer. Çeşitli el aletleri ve demirlerle dolu olan atölye sebebini bilmediğim bir huzur veriyordu insana.
Nefesimi sonuna kadar bırakıp kapıyı açtığımda ciğerlerimi gül kokusu ile doldurdum. Yetmiş metrekarelik odanın etrafı tavana kadar raflarla doluydu. Tavanı Türk Devletlerini temsil eden 16 parça buzlu cam ile kubbe şeklinde yapılmıştı. Yeni doğan güneşin taze ışıkları ortadaki gül bahçesine vururken ibriği kaldırıp büyük bir zevkle gülleri sulamaya başladım. Hepsi ağızını açmış annesinden yem bekleyen yavru kuşlar gibi beni bekliyorlardı sanki.
İşim bittikten sonra bir terslik var mı diye raflarda göz gezdirdim.
Rafların üzeri ortalama bir kitap büyüklüğünde olan cam küplerle doluydu. Her bir küpün içerisinde babamın Kağan olduğu günden bugüne Şehit olan Muhafızların isminin yazılı olduğu dövme çelikten yapılmış hançerler vardı.
Şehit haberi geldiğinde o gün ne yemek yenirdi ne konuşulurdu. Yemeğin ortasında olsak bile o yemek yenmez kurulan sofra kaldırılırdı.
Babamın hiç sesi çıkmaz. Sessizce kalkar Kuran'ını okur soluğu atölyesinde alırdı. O demir tavlanıp o hançer dövülene kadar ev yansa bile umurunda olmaz Şehidini gözyaşı ile sular kimseden habersiz camdan tabuta gömerdi. Benim babam buydu. Ne güldüğünü görürdünüz nede yıkıldığını. ‘Şehit’ dediklerinde dudaklarından dökülen tek kelime vardı.
‘ELHAMDÜLİLLAH’
İbriği yerine koyup fırının durumuna bakmaya giderken Cüneyt abinin sesi ayağımın altını titretmişti.
“DİKKAAAT!!!”
Bu babamın gelişinin habercisiydi. Titiz babamın bana iş bırakmayacağını bilsem de etrafın düzenine son kez bakıp babamı bekledim.
Dışardaki kısa konuşmadan sonra kapı açıldı.
63 yaşındaydı dimdik duruşunda zerre kayıp yoktu. Çalışırken her zamanki yaptığı gibi gömlek kollarını katlayarak girdi içeri. Kolları kalın olduğu için dirseğine kadar hiç bir zaman katlayamamıştı. Beni içerde gördüğünde gözleri gülse de bakışları üzerime basıp eziyordu sanki. 183 boyu, fit vücudunu dağ gibi yapan adeleleri gömleğin üzerine taşıyordu. Abimde olan uzun dalgalı saçların aynısının beyazlamış hali babamda da vardı.
‘Gelecek elini enseme atacak, alnımdan öpecek ve selam verecek. Kesin olarak bilse de parçayı fırına atıp atmadığımı soracak ve örsün üzerindeki çekici eli ile tartıp boş örse iki defa vuracak.’
Gülen gözleri gözlerimle temasını bozmadan en yakınıma geldi. Soğuk ellerini enseme atıp kendine çekti ve öptü. Bıyıkları alnıma batıp kaşındırsa da kaşıma gereği duymadım.
Daha 8 yaşlarımda yanağımdan öptüğünde öptüğü yeri silmiştim. 15 yaşıma kadar söylenmişti.
‘Kızım beni sevmeyecek. Benden tiksiniyor.’
İster istemez alaycı bir şekilde gülümsedim.
‘Kızın sana ölür ölür!’
“Neden güldün?”
“Hiç... Bir şey aklıma geldi.”
“Ne gelmiş aklına.” deyip iki parmağı ile burnumdan makas aldığında burnumu çekip cevap verdim.
“Hani öpmüştün de ben öptüğün yeri silmiştim; ‘Kızım beni sevmeyecek.’ demiştin ya; o aklıma geldi baba.”
Saçımı yüzümden çekip sıcacık gülümsedi.
“Keşke hep öyle kalsaydın.”
“Neden şimdi şirin değil miyim?”
Belli belirsiz iç çekip yanaklarımı nasırlı ellerinin arasına alarak bir süre seyretti.
“Her gün kanadına bir tüğ daha ekleniyor. Bir gün uçup gideceksin.” dediği anda göğsüme yumruk yemiş gibi hissetim. Kollarımı sonuna kadar açıp sıkıca sarıldım.
“Babaa!!!”
Başımı göğsüne basıp ciğerlerimi kokusuyla doldurdum.
“Ben seninle kalıp demirci çırağı olacağım.”
“Yazılım mühendisliği oku ve demirci çırağı ol öyle mi?”
“Evet neden olmasın?”
“Attın mı parçayı fırına?” derken çekici iki defa örse vurdu.
“Evet baba.”
“Gülleri suladın mı?”
“Suladım baba.”
“Benim çalışkan kızım. O zaman şu kapaklı raftaki fırlatma bıçağını ver de tamamlayalım.”
Gösterdiği rafın kapağını açıp içerdeki keskin bıçağı aldım.
“Aaa... Baba bunda Rahman abimin mührü var.”
“Evet. Utar dan mesaj geldi. Birini kaybetmiş.”
“Sende tekrar yapıyorsun?”
“Bitti zaten polisaj yapacağım sadece.” derken elinde tepsi ile içeri annem geldi.
“Selamun Aleyküm.”
“Aleyküm Selam Hatun.”
“Aleyküm Selam Anne.”
Tepsiyi örsün üzerine koyup yazmasını düzenleyip babama baktı.
“Rahman sıcak sütlacı çok severmiş. Fırına yakın koyayım da sıcak kalsın bey. Yavrum ne zamandır yemiyor bakalım. Bende gelini aradım; ‘Ne sever ne yer.’ diye ‘Sütlacı özlemiştir.’ dedi. Ama nasıl seviyor bey eşini bir konuşsan, bir dinlesen. Ne güzel gelinlerimiz kızlarımız var. Sen Korayı bir görsen. En çok o çocuğumla dalga geçiyorlar. Senin oğlun senin gençliğin gibi... ” derken babamın ellerinin titrediğini görüp araya girdim ama annem çoktan anlamıştı durumu.
“Koray abi hak ediyor bence. Abime sabaha kadar; ‘Akbuğ'un oğluyum diye şımarma.’ dedi.”
Babam elinde bıçak bir anneme bir bana bakıyor gülümseyen buğulu gözlerle oğlunu dinliyordu bizden. Bizim tek amacımız babam ile abimi bir araya getirmekti ve bu bir tek babamın; ‘Tamam‘ demesi ile olurdu.
“Şöyle çekilinde işimi yapayım.” diyen babam yine kaçmıştı.
Son anda arkasını dönüp gözlerime baktı. Gözler babamın gözleri değil Akbuğun ciddi bakan gözleriydi.
“Şehit odasından Rahmanın haberi olmayacak. O oraya girmeyecek.”
“Ta-tamam baba.”
“Tamam Beyim.”
Bıçağın üzerine krem gibi bir şey süren babam bez ile ovmaya başlarken dışardaki sürgülü kapının açılma sesi geldi. Hemen ardından araç sesi duyulurken Cüneyt abiden çıkan gür ses Alagan'ın geldiğini haber veriyordu.
“DİKKKAAT!”
Babam imalı bir şekilde gözlerimize bakıp ellerini arkada bağlayarak beklemeye başladı.
Kapı açılıp içeri girerken bizi orada gördüğünde kısa süreliğine şaşkınlık yaşayan Rahman abi kendini toparlayıp yumruğunu bağrına basıp başını yere eğdi.
“Selamun Aleyküm.”
“Aleyküm Selam Hakanım. Kaldır başını.” diyen babam Rahman Abime yürüyüp iki eliyle omuzlarını sıkıp yüzünü bir süre seyrettikten sonra sarıldı.
“Estağfurullah Hakan olan sizsiniz Kağanım.”
“Cengin Hakanı olan sensin.”
“O cengi bize nasip olmasına vesile olanda sizsiniz.”
“Aslanım benim. Börü ile Börte nasıllar?”
“Hanım götürdü komutanım. Eminim gözü gibi bakıyordur.”
Annem her zamanki gibi çay içtiğimiz masayı silecekti ki Rahman abimin geldiğini gördüğünde duraksadı.
“Hayırlı günlerin olsun Annem.” deyip eline uzandığında annem çekti.
“Estağfurullah Alaganın el öptüğü görülmemiştir oğlum. Eli öpülecek olan sensin.”
“Bırak Oğuzun yerine öpeyim ana.”
“Ee öp o zaman.” diyen annem Rahman abi elini öperken oğlunun saçını okşuyormuş gibi saçlarını okşadı.
“Rabbim sizi nazarlardan saklasın, bu ümmetin başından eksik etmesin, gözünüzü kara bileğinizi pek yapsın.”
“Amin annem.” diyen Rahman abim saçlarımı dağıtıp babama döndü.
“Abim söyledi değil mi böyle yapmanı? Nefret ettiğimi biliyor.”
“Evet o istedi.”
“Gıcık ama çok özlüyorum.”
Rahman Abi;
“Özlenmeyecek adam mı benim kardeşim?” derken babam masayı gösterdi.
Babamın oturmasını bekleyip sandalyesi çeken Alagan annemin bez ile tuttuğu tepsinin içindeki toprak kaseleri gördüğünde bana bakıp sıcak bir gülümseme attı.
“Zümra abla sütlacı çok sevdiğini söylemiş. Normalde sıcak yenilmez ama annem sana özel yaptı.”
“Allah razı olsun ana.” diyen Alaganın yüzündeki anlık oluşan hüznü yakalamıştım.
Kim Zümra gibi neşeli, güzel bir eşi, dünyalar tatlısı çocukları bırakıp da aylarca başka ülkelerde onlardan uzak kalır ki?
Bunun cevabını bilsem de her defasında soruyordum kendime.
“Geçenlerdeki çatışmanın kaynağı neydi oğlum?”
Rahman abi lokmasını zoraki yutmuştu. Masadaki bir noktaya sabitlenen gözlerinde Karabasanı görmüştüm.
“Çatışma değildi Kağanım. Utar ile ikimizdik. Küçük bir sürtüşmeydi.”
“5 kişi ölmüş.”
Kaşığını kasesinin üzerine koyan Alagan babamın gözlerine bakamıyor, saygısızlık olmasın diye gözlerindeki nefreti göstermemeye çalışıyordu.
“6 yaşında küçük bir çocuğu direğe bağlamış annesinin karşısında ellerine basıyorlardı Kağanım.”
“Sen Kaşgar da leş alıyorsun kokusu Pekin den çıkıyor. Askermiş onlar.”
“Biliyorum. Hiç bir şekilde eşgal bırakmadık.”
“Çok büyük bir yatırım yaptık. 20 yıldır bunun hayaliyle yaşadım ben. Ne kadar çocuğu babasız, abisiz bıraktım. Bir yıldır emek veriyorsun. Bu gibi şeyler kalkışmanın önüne set kurmasın evlat dikkat et.” deyip dirseklerini masaya koyarak ellerini birleştirdi.
“Benden bir isteğin var mı?”
“Son olarak 120 ton RDX eksiğimiz var.”
“Tamam. Tibet deki tedarikçimiz ile görüşelim. Bir haftaya Ömer'in elinde olur.”
“Geleceği zaman erken olur geç olmaz. Eğer bu çatışmadan sağ çıkarsam tedarikçimize güzel bir mangal sözüm olsun.”
Babamın gözlerini kaçırması dikkatimden kaçmamıştı. Sağa sola bakınıp konuyu değiştirme çabasına girmişti sanki. Bir şey bulamayınca saçma sapan bir bahane ile cevap verdi.
“Hadi sütlaçlarımızı yiyelim.” deyip anneme bakan babam;
“Sizin eşyalarınız hazır değil mi?” dediğinde sultanımızın gözleri heyecanla açılmıştı.
“Evet beyim hazır.”
“Bak bak nasıl heyecanlanıyor. Çok mu güzel senin oğlun?”
“Tabi ki güzel. Hangisi kötü benim evlatlarımın?”
“Hiç biri hanım hiç biri. Hepsi aslan gibi.”
Ayağa kalkan babam fırının içerisinde nar gibi kızaran parçayı kıskacın arasına alıp Rahman abiye işaret etti.
“Al şu beş kiloluk çekicide geç bakalım karşıma.”
Kasesinde son kalan lokmayı alan Rahman abi ayağa kalkıp deri montunu çıkartarak kollarını sıvadı.
Beş kiloluk çekici benim kalem tutmam kadar kolay tutuyordu. Gürültü başladığında annem tepsiyi alıp kaçarken ben gözümü karşımdaki iki yiğitten alamıyordum. Babamın parçaya darbeyi indirdiğinde Rahman abime anlık bakışları, Rahman abimin çekici sıkarken çıkan parçalanmış kol kasları ve gözlerinden akan sessiz muhabbet. İkisinin derdi de Doğu Türkistandı. Biri kardeşlerine zulmeden çinin başını eziyor çekici altında, biri sakladığı sırları güçlü darbeleri ile daha da sıkıştırmaya çalışıyor.
En önemlisi de benim şansımdı. Babamın kızı olmam ve onu, Rahman abiyi kanlı-canlı görmem. Efsanelerde adı anıldığında bile Çinlileri kemiklerine kadar titreten, uykusunda bile avlanan canavardı.
Evet; Kurt onu artık sahaya sürmüştü. Uykusunda bile avlanan o canavar şuan karşımda demir dövüyordu.
Babam neredeyse otuz yıldır eğittiği KIZIL KURT'un dişlerine kanı değdirmişti.
Sonrası ‘Ne’ mi olacak.
Tuta bilene aşk olsun.
Yönü kapıya dönük olan Rahman Abi'nin açılan kapıdan tek tek içeri girenleri gördüğünde nefesini tuttuğunu hissettim. Hiçbir şey söylemeden çekici örsün üzerine bırakıp seyretmeye başladı.
Onun, yıllardır görmediği arkadaşları ile karşılaşmasındaki verdiği tepkiyi izlemek mükemmel bir duyguydu.
ÇAĞLAR'dan...
Ne babam biliyordu abimin neler çevirdiğini ne de annem. Küçük tamirci dükkanında çalışan bir usta 10 yılda 50 tırlık filosu olan nakliye şirketinin, sayısını bilmediğim araç galerilerinin sahibi olabilir miydi?
Babamın evlatlıktan reddedeceği kadar nasıl bir kötülük yapmıştı. Mahallelinin dilinde dolaşan, hatta en iyi arkadaşlarının bile abim hakkında söyledikleri gerçekten doğru muydu?
Abim terör örgütlerine silah satan bir kaçakçı mıydı?
Aylardır beynimi kemiren bu sorulara yanıt bulamıyordum ve bu çok sevdiğim abime karşı kinimi her gün bir kat daha artırıyordu.
‘Milletin söyledikleri doğru mu, sen yasadışı örgütlere silah mı satıyorsun?’ diye sormama; ‘Ben ekmeğimin peşindeyim kim oldukları beni ilgilendirmez.’ demesi onun hakkında olan bütün şüpheleri doğru çıkarmıştı.
Peki bütün Ankara ondan neden korkuyordu, bir tane sağlam bir taş çıkıp bunu neden ezmiyordu?
Yeni aldığım ‘çakal kasa' olarak tabir edilen eski model BMW E30’umu otoparka park edip restorana doğru yürürken Alp'i görmem umuduyla bahçe bölümünde göz gezdirdim ama yoktu.
Telefonumu alıp saate baktığımda 09:23’ü gösteriyordu.
Bahçe bölümüne yakın geçen dereye sarkıtılan halat dikkatimi çekse de görmezden gelip restorandan girdiğimde Mavili ile göz göze geldik.
“Maviş napıyon?”
Beni gördüğünde sanki sırtından bir yük almışım gibi rahatlamıştı yüzü. Yerden başını kaldıran Mehlika'nın da yüzünün asık olduğunu gördüğümde ben sormadan Mavili söze girdi.
“İyi ki geldin. Alp...”
“Ne oldu Alpe?”
“Duşlarda. Bir içeri bakar mısın? O çok kötü.”
Daha fazla soru sormadan hızlı adımlarla duş kısmına giderken yerdeki çamurları gördüğümde daha da gerilmiştim.
Kapıyı hızla açıp içeri girdim. Elbiseleri, yüzü hatta saçları bile çamur içindeydi. Islak zemine oturmuş, sırtını duvara yaslamış gözünü bir noktaya sabitlemişti.
“Alp ne...” diyecekken duştan gelen tiz bir ses beni oraya çekti.
Kapıyı yavaşça açıp başımı içeri uzattığımda soğuktan titreyen daha 1 aylık bile olmayan sarı köpek yavrularının boncuk boncuk bakan gözleriyle karşılaştım. Neredeyse 10 tane olan yavruların ikisini ölmüş bir şekilde yattığını gördüğümde göğsüm sızlamıştı.
“Alp... Alp bunlar nereden çıktı?”
Başını bana kaldırdığında gözündeki yaşı farkettim.
“Oğlum ne oldu konuşsana!”
“Çağatay ben yapamayacağım.”
“Neyi?”
“Çağatay olmuyor. Dünya çok kötü insanlar çok kötü. Ben adaya dönmek istiyorum. Orası daha güzeldi. İşkenceler ağır eğitimler vardı ama huzurluydum orada.”
“Lan oğlum söyleyecek misin ne olduğunu?”
“Şerefsizin birisi bu yavrucakları torbaya koyup dereye atmış.”
‘Şerefsiz' de olsa Alpin ağızından çıkacak en kötü küfür buydu. Dili de kalbi kadar temizdi onun.
“Bu kötüler içindi o eğitimler zaten.”
“Ya bıraksana. Biz sırf ordu geçerken ezilmesin diye kedi yavrularının başına nöbetçi diken Peygamberin ümmeti değil miyiz oğlum? Lan bunları o dereye atan adam Cuma günü benimle aynı safta namaz kıldı belki.” deyip ayağa kalkarak minik boncuklara baktı.
“Yok Çağatay ben bunlarla aynı dünyada yaşayamam. Koray komutana söyleyip eğitimci olarak adaya gideceğim.”
“Lan saçmalama. O da hemen ‘Tamam Alpciğim der değil mi?’”
“Muhtemelen döver.”
“Oğlum beni ne hale getirdi hatırlıyorsun değil mi?” deyip bir süre tepkisini ölçtüm ama mimiğinde en ufak kıpırdama yoktu.
“Oğlum bak.” deyip gömleğinin çözülen düğmesini ilikleyip devam ettim.
“Adadaki dünyamız çok farklıydı. Şuan ki içerisinde bulunduğumuz dünya senin kalbin kadar temiz değil. O kadar temiz olmasını bekleme.”
Gri gözlerini gözlerime çevirdiğinde dikkatini çektiğimi anlamıştım.
“Ne diyordu topal hoca sana; ‘Pak olan kalp sizin aynanız. Arada toz kaplasın ki acuna kötülerin gözüyle bakın. O zaman bu fedakarlıkları ne için yaptığınızı görür emeğinizin boşa gitmediğini anlarsınız.’ Şimdi anladın mı beni?”
Toparlanıp ayağa kalkarak aynaya bakmaya başladı.
“Beni Rabbim böyle yaratmış. Ben o tozu tutamıyorum Çağlar. Keşke tutsam.” deyip ölü halde yatan iki yavruya baktığında boynunu büktü.
“Oğlum şunlara baksana lan.”
“Bakma kardeşim bakma. Bak şimdi ben bunları alıp müsait bir yere gömeceğim sende duşunu al, dolabına git elbiselerini değiştir. Annem kahvaltıyı çoktan hazırlamıştır.”
“Tamam. Sen gelene kadar ben diğerlerini kurutup arka bahçedeki boş kafese koyayım.”
“Tamam hadi o zaman.”
Hani; ‘Sütte leke var onda yok.’ derler ya; Alpin tertemiz kalbide öyle işte.
‘Köpekler koşuyor, kediler zaten yerinde duramıyor, kuşlar desen onlardan özgürü yok. Yılanlar en muhtacı.’ deyip yılanı seven, hatta onlar sürünüyor diye akvaryumunda yılan besleyen adamdan nasıl bir kötülük beklersiniz ki?
Sırf elimdeki bu iki köpeğin intikamı için onlarca insanı gözünü kırpmadan telef edecek kadar merhametlidir bizim İşbara Alp.
Normal bir insanın gördüğünde başını ezeceği yılana dağ başında kapağa doldurup su verir, sütü sevmediği halde sırf yılanlar için sütü yük eder bizim İşbara. Yılanları diğer hayvanlara göre daha muhtaç görürdü.
Babaya, anneye ve o annenin yemeğine özlem bile duymuyor. Belki annesinin sütü bile değmemişti onun kursağına. 10 yıl yetimhane, 10 yıl adada geçmişti Alpimin genç ömrü. Ada da yediğimiz yemekler kadar maliyetli değildi belki anne yemeği ama; o anne yemeğiydi. Anne sıcağı, anne merhameti, anne bereketi vardı her lokmasında.
Çukurun yeteri kadar derin olduğundan emin olduktan sonra küreği kenara atıp çöp poşetine koyduğum cansız yavrucakların soğuk bedenlerinde elimi gezdirdi.
“Lan... Allah katına vardığınızda; “Bizi Çağlar gömdü.’ deyin tamam mı? Kod adım Çeçen.”
Sanki yaşıyormuş gibi incitmeden çukura yerleştirdim.
“Alpi araya karıştırmayın o zaten cennetlik.”
‘Ulan her şeyden kendine pay biçiyorsun yalaka.’ derdi Çağatay olsaydı.
Küreği toprağa daldırmıştım ki başımı yanımda aniden duran lüks araca çevirdim.
Daha kapı açılmadan sesini duyduğumda kim olduğunu anlamıştım.
Şoförle aynı anda kapısını açıp aşağı indi.
“La tamam tamam hadi kapat. Ne diyosam onu yap.” deyip telefonu kapattı.
Koşup sarılmayı bende isterdim, okuldan geldiğimde tamirci dükkanına bakıp heyecanla el salladığım gibi el sallamak istiyordum ama o bu güzellikleri yapacak kadar değerli değildi artık gözümde. Şoför koltuğundan inen yalakaya da ayrı gıcık olmuştum.
“Napıyon la burda?”
Yüzümü çukura çevirip canlarını acıtmamaya dikkat ediyormuş gibi azar azar toprak atmaya başladım.
“Köpek yavruları ölmüş. Onları gömüyorum.”
“Çöpe atsana oğlum.”
“Abi git buradan.”
Güneş gözlüğünü indirip biraz daha yaklaştı.
“Araba almışsın.”
“Evet”
“Oğlum galeri araba dolu aldın da; ‘Alma' mı dedik? Ne işin olur o hurdayla.”
“İstemiyorum senin bir şeyini. Hurdada olsa helal o.”
“Dik dik konuşma lan öyle!” derken sesini yükseltmişti.
Dişlerimi sıkıp miniklerin üzerine kapattığım toprağı elimle düzeltmeye başladım. Neredeyse bir dakika hiç konuşmadan beni seyretti.
“Bende şu çalıştığın restorana geldim...” dediğinde başımı kaldırdım.
“O insanlara yaklaşma!”
Artık ciddi ciddi gerilmeye başlamıştım.
“Var orada bir şey. Bütün çalıştığın arkadaşların aynı yaşta. Birde! Nasıl bir şeyse hepsi fit kaslı çocuklar. Bir aydır izletiyorum lan burayı. Ne ayak bunlar, ne iş çeviriyonuz oğlum siz?”
İki adım daha yaklaştığımda abimin gözünün ne kadar kara olduğunu bilsemde fedaisi araya girdi.
“Önce sen başlattın. Sen söyle. Söylesene babamın seni evlatlıktan reddetmesine sebep olacak ne işler çeviriyorsun sen. Galeriler mağazalar otoparklar. Nereden geliyor bu değirmenin suyu Şanzımancı Dağhan?”
Kaldırdığı elinin havada titremesi gözümden kaçmadı.
“Lan... Lan oğlum bak babamı katma.”
Söylenecek söz bitmiş Alp gelmişti.
“Kardeşim hayırdır.”
Alp ile göz göze gelen abim bir süre gözlerini çekemedi.
“Bu abi kim Çağlar?”
“Boşver Alp. Gidiyo zaten.”
Elini indiren, ‘Abi' demeye utandığım Dağhan, Alpe yaklaştığında Alp ne göz temasını bozdu ne de bir adım geri attı.
Alpin göğsüne parmağını dayadığında Alpin yanına yaklaştım. Ne yaparsa yapsın hiç zorlanmadan ruhunu çekip alacak olan Alp Dağhan'a el kaldırmayacaktı.
“Ben onun abisiyim Alp kardeş. Uyuşturucu mu satıyorsunuz, kara para mı aklıyorsunuz sizin ne yaptığınızı çözeceğim.”
Alp, Dağhan’ın elini tutup öperek alnına koyarken abim şaşkınca onu izledi.
“Ne zaman istersen abi. Antrikotumuz lezzetlidir buyur ikram edelim. Ama aklında şüphe olmasın. Onun için yaşar, onun için çalışır, onun gösterdiği yolda da ölürüz.”
‘Can kardeşim benim.’
Bir şey yakalamış havasına giren abim, kendince çete başımızın kim olduğunu öğrenmek üzereydi.
“Aferin sana babacan. Bende onu soruyorum. Bu yoluna ölünecek olan ile tanışmak istiyorum. Bir bakayım kardeşim kime emanet. Anladın mı?”
‘Ton kafa... Nerede sende onu anlayacak tasavvuf.’
“Anladım abi.” diyen Alp eli ile uzak bir noktayı gösterdi.
“Bu caddenin sonunda ki ışıklardan sağa dön ikinci sağda cami var.” derken Dağhan ağızını açmış saf saf dinliyordu.
“Evet biliyorum. Eeee imam mı sizin esas patron?”
“Yok abi. Orada abdestini al gir camiye...”
“Eeeee oğlum kısa kessene. Camide mi patronun şimdi.”
“Hayır abi.”
“Oğlum ne demeye camiyi tarif ediyorsun bana o zaman zırto.”
Alp o kadar sakin o kadar naif konuşuyordu ki edebiyle, terbiyesiyle karşısındakini eziyordu resmen.
“Patron secdende abi. Allah dan başka patronumuz yok bizim.”
RABİA' dan...
Temiz hava alabilmek için tek çıkabildiğim yer baktığım pencerenin ardındaki verandaydı. Otuz metrelik çimliğin sonundaki taş duvar engel değildi çıkışıma ama Amber ablanın üzerime bu denli düşüşü girdiğim döngüden çıkmama engel oluyordu.
Temiz insanlardı karşılaştığım herkes. Amber, Serpil, Hannah ve kızları Amalya ile Adel. Her biri pırıl pırıldı. Mahfer ablada öyleydi ama onun hayat ile amansız bir davası var gibiydi. Ne kadar gülümsese de içini kavuran ateş gözüne yansıyordu.
Dertleştiğimiz bir gün. O bana aile mi sordu ben ona kendi ailesini. Ben annemin, babamın nasıl gözlerimin önünde katledildiğini, kardeşimin yerlerde süründürülerek nasıl kaçırıldığını, boğazımın kesilmesinden sonra tedavi sürecini, pek huyum olmasa da tüm derdimi dökmüştüm ortaya.
Ona saçlarının güzel olduğunu; kırmızının, mavinin, siyahın ne çağrıştırdığını sordum.
Kırmızı, yanarak Şehit olan timinin kini taze kalsın diye, mavi ise Doğu Türkistan'ı ve oradaki mazlumları unutmaması içindi.
Siyah kısımdı onu en çok üzen. Neden olduğunu anlamasam da siyah rengi sorduğumda gözlerinin kızarması ve konuyu değiştirmesi o rengin ona en çok acı veren renk olduğunu anlamama yetmişti. Acısını deşmemek için konuyu kapatmıştım.
En çok şaşırdığım şey ise ben eksik cüzlerimi okurken atladığım bir yerde Amber ablanın dürüm yerken yemeğine ara verip yanlış okuduğum Ayeti düzelmesiydi.
Pantolon, tişört giyen başı açık, neredeyse iki metrelik bir kadın Kuran'ı ezbere bilen bir Hafızdı. Tabi ki bu şaşırılacak bir şey değildi ama o düzelmeyi yapan Hafız yetiştiren bir hoca olmalıydı ve bu hocaların istisnasız hepsi tesettürlüydü.
Pencereden dışarı dalıp gitmişken sert kapatılan kapı sıçramama neden oldu.
“Rabia hemen çay koyalım.” derken gözü elindeki telefondaydı.
Bir süre bir şey okuduktan sonra telefonu masanın üzerine atıp zaten düzgün olan kanepe kırlentlerini düzelmeye başladı.
“Abla ne bu telaş hayırdır?”
“Zarf nerede?” deyip televizyon ünitesindeki çekmeceyi açıp zarfı aldı. Elinde çevirip zarfı kontrol etti.
“Sen açmadın değil mi?”
“Yok abla; ‘Açma' dedin açmadım. Bilmediğim bir eve gelmiş. Beni ilgilendiren bir şey yok sonuçta.” dedim dev cüssesinin peşinden mutfağa giderken.
“Abla ne oluyor anlatacak mısın?”
Çaydanlığı doldurup ocağa koydu.
“Beklediğin gün geldi Rabia. Alaganımız geliyor.”
“Al... Alagan... Şu en büyüğünüz olan mı?”dediğimde şaşırdı.
“Sana Mahfer komutan mı anlattı bunu?”
“Evet ama tam olarak bilmiyorum. Devlet adına çalışan gizli bir birlik olduğunuzu biliyorum.”
“Tamam o kadarını bil yeter. Gerisini zarfı açtıktan sonra Baş Komutanın izni olursa ben sana anlatacağım.”
“O zarfta ne var?”
Kot ceketinin iç kısmından zarfı çıkartıp gösterdi.
“Bu zarf seni ya sonsuza kadar bize bağlayacak ya da sonsuza dek bizden koparacak.”
“Aç bakalım o zaman! Hem bende yoluma bakayım öğrencilerimi özledim.”
“Biz değil sadece Alagan açabilir bu zarfı.” derken su kaynamıştı.
Mahfer Ablanın; ‘Sana ihtiyacımız var.’ derken kastettiği şeyi günlerce düşünmeme rağmen ne ben anlamıştım ne de o anlatmıştı. Yoktu. Ne eşsiz bir yeteneğim vardı ne de askeri veya askeriyenin işine yarayacak bir ilmim. Yörük kızıydım sınıf öğretmeni oldum. Evet sadece buydu. Bu zeki, yetenekli aynı zamanda korkunç insanların benimle ne alakası olabilirdi hiç bir bağ kuramamıştım. Dolabın içinde canım ne isterse o vardı. Hiç bir aksi davranışlarına denk gelmedim. Hepsi kültürlü, seviyeli, terbiyeli insanlardı. Hatta; “Benim bu denli kaliteli insanların arasında ne işim var?” dediğim günlerim bile olmuştu. Ne okulumda, be KYK yurdunda böyle insanlara denk gelmiştim. Onlar gerçekten apayrı bir seviyedeydi.
Dışardan gelen korna sesi ile Amber abla ile göz göze geldik.
“Geldiler Rabia.” deyip hızla mutfaktan çıkıp kapı otomatiğinin yanındaki kızaklı araç kapısının düğmesine basıp portmantonun karşısında kendine çeki düzen verdikten sonra verandaya çıktı.
Amber ablanın kapıyı kaplayan dev cüssesinin arkasından gelen arabaya baktığımda lüks siyah bir jeep olduğunu gördüm.
Şoför kapısı açılırken Amber abla sağ yumruğunu göğsüne bastırıp başını yere eğdi.
‘Bende mi aynısını yapmalıyım?’ diye düşünürken adam araçtan inip Amber ablaya başı ile selam verdi.
“Hoş geldiniz komutanım.”
Hiç bir mimiği hareket etmeyen adamın Amber ablaya sadece başı ile karşılık vermesi canımı sıkmıştı.
“Hoş geldiniz.”
Bana da aynı şeyi yapan adam içeri geçip sessizce yemek masasına oturdu.
‘Bu muymuş Alagan? Muşmula suratlı.’
Bu kendime yakıştıramadığım bir davranıştı.
‘Allah'ım tövbe.’
Amber abla içeri geçerken konuşacağımı anlayıp parmağını dudağıma götürerek susturdu.
Sırtı bize dönük olan adam elleri masanın üzerinde öylece bekliyordu.
Çayı dolduran Amber Abla büyük bir saygıyla masaya bırakırken ceket cebindeki zarfı da yanına koyması beni onun yanına çekti.
Çayına dokunmadan kapalı olan zarfı yırtan adamın çekik gözlerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu.
Şakaklarına düşen düz saçların parlaklığını kıskanmıştım.
‘Neden konuşmuyorsun be adam? Dilsiz misin nesin?’
O açtığı kağıtta ne gördü bilmiyorum ama aniden gözlerime baktığında ruhumun çekildiğini hissettim.
Amber Ablaya bakarken çekik gözlerinin çok az kısıldığını belirgin göz torbalarının daha da belirginleştiğini gördüm. Bu anlık olmuştu ve dikkatli bakılmazsa tebessümü yakalamak imkansızdı.
Bu tebessümü gören Amber ablamın ayakları yerden kesilmişti. Havaya zıplayıp boynuma sarıldığında boğulacağı mı zannettim.
“Abla ne oluyor?”
Onaylaması için adama bakan Amber ablanın mutluluktan gözlerinden yaş geliyordu.
Adam başı ile onayladığında yüzümü dev ellerinin arasına aldı.
“Artık bizimsin, canımızsın, kanımızsın. Ama fazlasını sorma orası bizi aşar.”
“Nasıl yani? Verir misiniz o kağıdı.” deyip elimi uzattım ama Amber ablanın kalkan kaşlarını gördüğümde geri çektim.
“Ya ne oluyor? Yazık ama bana da.”
Aniden gelen ağlamam dışarı taştı. Neye, neden, ne için ağlıyorum bilmiyorum ama sadece ağlamak istiyordum.
“Rabia yok bir şey tatlım. Bize güven zamanı geldiğinde sende havalara uçacaksın.”
Adam bana uzun uzun bakıp anlamadığım vücut dili ile Amber ablama bir şeyler anlatarak çıkıp gittiğinde kendimden utanmıştım.
“O... O dilsiz miydi? Ama dilsiz asker mi olur?”
Pencereden dalgın dalgın çıkan arabayı izleyen Amber abla derin bir iç çekti.
“Dilsiz değil tövbeli o. Hayat ondan dilini de gülümsemesini de aldı.”
“Alagan değil mi o?”
“Hayır. Utar; Alagan'ın haberci Muhafızı.”
Kollarını göğsünde bağlayıp yüzüme bakarken gözleri gülüyordu.
“Ama Utar buradaysa, Karabasan da yakınlardadır.” dediğinde onun yüzünü huzur verici bir tebessüm kaplarken benim vücudumu ürpertici bir serinlik sardı.
“Karabasan mı? Bu.... Bu haberlerde çıkan özel askerlerden olan Karabasan mı, hani şu Kara Muhafızlar?”
“Evet... Evet o.”
“Onun ne işi olur benimle Amber abla?”
Tebessümün yerini dolan gözler almıştı.
“Rabia?”
“Efendim.”
“Sana sarılabilir miyim?”
Bu teklifi şaşırtmıştı.
“Tab...tabi.” deyip kollarımı açtım.
Kollarında bir kadına göre fazla olan kuvvet vardı. Kaburgalarımı ciğerlerimde hissederken kulağıma vuran sıcak nefes ile gelen cümleler bir kez daha ürpertmişti beni.
“Sen onun kırılan kanadının...” derken nefesinin kesildiğini hissettim. Kolları gevşemiş, vücudu bedenimden ayrılmış, pencereden dışarı bakan iri çekik gözleri sonuna kadar açılmıştı.
“Ko...Komutanım!”
Hem yaşaran, hem de tebessüm etmeye çalışan gözlerinde büyük bir özlem, büyük bir hayranlık vardı. Yüzümü yavaş yavaş pencereye döndüğümde bahçenin ortasında dimdik duran adamın bizi seyrettiğini gördüm. Ellerini arkasında bağlamıştı. Ilık lodosun okşadığı uzun saçlarının alnına savrulmasını umursamıyor, kısık kapkara gözlerini bizden ayırmıyordu. Ciddi ciddi bakarken aniden gülümsedi.
Adamın kendine kilitleyen aurasından günlerce evlerinde misafir kaldığım Hannah'ın ikizlerinden Adel'in sesi ile kurtuldum.
“DOOSSTT...!!!”
SERPİL'den...
“Şura tamam sakin ol bak. Az kaldı geldik.”
“Abl... Abla ben sakinim zaten ama çok kalabalıklar.”
Mahferin yaptığı ani manevra ile ağızından çıkan küfrü duymazlıktan gelip sese yönelmiştim ki telefon kapanıp meşgule düştüğünde içimde tarif edilemez bir korku peyda oldu.
“Abla silah sesleri çok kalabalık.”
“Yetişeceğiz... Yetişeceğiz yedirmeyeceğiz kimseye onları. Hep o Betül yüzünden. Kesin o sattı bizi.”
“Abla ortada kesin bir şey yok. Aklından çıkar bunu.”
“Benim aklımdan geçene karışma sen. Korayı ara çabuk! toplamışlar mı büyük baş köpekleri.”
Mahferin gözlerindeki yaşı fark etmiştim. Zümraya, Şuraya ve Alaganımızın diğer çocuklarına bir şey olursa onun yüzüne bakamayacağını düşünüyordu.
Baksa bile onun üzüntüsü karşısında tükenirdi.
Kalbindeki 18 yaşlarındaki Rahman hiç değişmemişti. Sırf bu yüzden Korhan Albay tarafından adadan uzaklaştırılmasına, aradan yıllar geçmesine rağmen ismi geçtiğinde hala gözleri doluyor, hala elleri titriyordu.
“İnanmıyorum! Sen ona ha... hala aşıksın.”
Bakışları donuklaştı. Yüzüme masumca baktı. Boynunu yatırıp sanki büyük bir ahlaksızlık yapmış gibi bakışları ile benden af diliyordu. Kendini daha fazla tutamayıp yıllara sığdıramadığı gözyaşını boşaltmaya başladı.
Örnek aldığım, her zaman dağ gibi yıkılmaz gördüğüm tek kadın karşımda acizce ağlıyordu.
“Ab... Abla tamam sağa çek ben kullanayım.”
Derin bir nefes alıp mümkün olduğunca kendini toparlamaya çalışsa da başaramadı.
“Onlara bir şey olmayacak.” deyip yüzüme baktığında Mahferi değil varlığını Kuran'a, bayrağa feda eden profesyonel suikastçı Efruz'u gördüm.
“Emredersiniz Komutanım!”
ŞURA' dan...
20 dakika önce...
Annem eli halıyı döverken ağzı açık gelinini seyreden babaannemin çenesini yukarı kaldırıp gözlerine baktım.
“Ne oldu kömürüm? Alıştın değil mi taşları eline alıp bize sıra vermemeye.”
“Maşallah gızım gı nasıl alışmışsın sen.”
Zümra;
“E zoruma gidiyordu anne napayım. Kaçta kaldım ben şimdi.”
“Altılarda köprü altı yapacaksın.”
Annem eli ile köprü yapıp taşları saçtı.
“Hangisi?”
“Dur babaanne bu kez ben seçeceğim.” deyip köprünün ortasındaki taşı gösterdim.
“İşimiz zor.” diyen annem taşı havaya atıp yerdeki taşın birini geçirdiğinde Babaannem tepkisiz kalamadı.
“Eee Zümra zor etme gızım yan artık sıkıldım.”
“ Hayır anne yanmayacağım. Bu kez el üstünde beş tutacağım.” deyip son taşı geçirmek için elindeki taşı havaya atmıştı ki televizyondan bir alarm duyurdu. Bu Esmanın evimize kurduğu güvenlik sensörlerinden geliyordu. Hareketliliği algılayan sistem televizyonda görüntüyü açtığında yere yatıp sürünerek odanın lambasını söndürdüm.
Babaannemin elinden tutan annem gözünü televizyondaki silahlı adamlardan ayırmıyordu.
“Anne kalk ayağa sen çocukları alıp sığınağa in.” deyip Kanepenin üzerindeki Zehra ve Muradı aşağı çekti.
“Eğitimde ne öğrendik bebişlerim. Ne yapıyoruz tehlike anında sürünerek gidiyoruz.”
Her birimiz sürünerek koridora çıkıp üst kata çıkan merdivenlerin yanında durduk. Merdiven altındaki gizli kapağın üzerine bastırıp açan annem büyük kasanın şifresini girdi.
Kapak açıldığında otomatik yanan ışık içerdeki makinaların üzerine vurmuştu. Tel çerçeve üzerinde asılı olan 3 adet 7.65 smith wesson tabancaları alıp şarjörlerini kontrol ettikten sonra tek tek Zehraya, Murada ve babaanneme verip küçüklere döndü.
“Emniyet kapalı olacak. Hedef haricinde kesinlikle bir canlıya tutmuyoruz. Babaannenizin sözünden çıkmayın. Bizden biri gelip almadan sakın sığınağın kapısını açmayın.” derken Zehra söze girdi.
“Anne korkmam normal mi?”
“Normal tabi ki kızım.” derken gözü salondaki televizyondaydı.
“Ama atlatacağız. Hadi siz gidin.”
Babaannemi ve çocukları yolladıktan sonra annem ile göz göze geldik. Bakışlarında daha ölmeden özlediği Şura'yı görmüştüm. Babama, ben daha 8 yaşındayken ‘Onu canım pahasına koruyacağım.’ diye verdiği sözü hatırladığı belliydi ve o gözler kendi çocuklarını hiçe sayıp beni koruyacak olan annemin yosun yeşili gözleriydi. Kararlı ve cesur.
Siyah hücum yeleğini uzattığında alıp bacaklarımın arasına sıkıştırdım. Saçlarımı sıkı sıkıya bağlayıp hücum yeleğini giydim .7.62 tavor’u alıp mekanizmayı çektikten sonra yatağa yerleşen fişeği gördüm. 40’lık glock’un da fişeğini ağızlatıp taktik yeleğimdeki kılıfa yerleştirdim. Annem hazırlanırken kafeste asılı olan el bombalarından ikisini ve makaraya sarılı tripwire telini alıp çelik kapının önüne geldim. Teli pime bağlayıp, pimi yarıya kadar çıkarttım. Küçük bir kıpırdamada pimin yerinden çıkacağından emin olup telin diğer ucunu kapı koluna bağladım.
Ben giriş kapısını tuzaklarken annem bahçe kapısını bitirmişti. Peteğe sıkıştırdığı bombamın pimine tripwire'nin diğer ucunu kapının koluna bağlamıştı.
“Ben hazırım kızım.” deyip yanağımı okşarken buğulu gözlerini gözlerime dikmişti.
“Hakkını helal et.”
“Off saçmalama anne ya... Sende Oğuz amcam gibi.”
Cevap vermeden televizyonun kumandasından ekranı değiştirip 32’lik ekrana geldi.
32 tane kameranın görüntüleri küçük kareler halinde televizyondaydı.
“Şura... Kızım ilk buradan öldürücü darbe olsun. Sonra sen çocukların odasından ben yatak odasının camından. Oradan misafir odasına sen geç senin odana ben. Daha sonra burada bulaşacağız.”
“Anlaşıldı anne.”
Ateş ettiği bir mevziyi tekrar kullanmamak profesyonel bir askerin meziyetlerinden biriydi. Eğer bir önceki ateş ettiği mevziden bir daha çıkarsa ölmeme ihtimali neredeyse sıfırdı. Düşman oraya odaklanmış onu bekliyordu.
Tülü açmadan tüfeğini yanağıma dayayan annem emniyeti açtı.
“Hazır!”
Aldığım nefes kalp atışlarımı besleyemiyormuş gibiydi. Sağlıklı nişan almak için nefesimi tutmam gerekiyordu ama adrenalin buna izin vermiyordu.
Adamlar bahçemizde mevzilere dağılırken abir saniye sonrasında kulakları sağır edecek o komut geldi annemden.
Tülün arkasından yol verilen mermiler tek tek adamlara saplanırken ilk defa evin içinde silah kullanıyordum. Çıkan yoğun sesin yankısı sırtıma vururken annemden komut geldi.
“Şura şimdi.”
Yere yatmıştım ki evin içine yağan kurşun yağmuru tozu dumana katarken annemin de geldiğini gördüğümde çoktan merdivene gelmiştim.
Onlar salonu ateş altına alırken çocuk odasının penceresine geçtim. Alevlenen her namlu alevine iki el atıp diğerine ondanda diğerine geçiyordum. Daha fazla oyalanmadan misafir odasına geçtim. Tam kapıdan girmiştim ki çocuk odası da mermilerden nasibini aldı.
“Paniği korkuyu sil. Kurduğun plana odaklan.”
Babamın sesi kulaklarımda yankılandığında biran odada sandım ama bu ses eğitimlerde duyduğum sesti.
“Kork ama korkunun beynini ele geçirmesine izin verme.”
“Tamam baba.” deyip silahımı yüzledim.
İlk gördüğüm bahçe kapısına hızla sızan iki kişiydi. Silah ateşlenirken gözümü dahi kırpmadığım aklıma geldi.
“Gözünü kırpma. Korkma, namlu sana dönük olmadığı sürece silah sana bir şey yapmaz. Gözünü kırparsan en önemli kıpırtıyı kaçırmış olursun.”
“Anladım baba.”
Babam yanımdaymış gibi onunla konuşuyordum.
İki kişi indikten sonra onların boşluğu tamamlamak isteyen üçüncü kişinin koştuğunu gördüğümde namluyu ona çevirmiştim ki göğsüne aldığı darbe yere devrilmesine neden oldu. Kolu ile destek alıp mevzi arayışındayken ikinci mermi kafasına geldiğinde hareketi kesip postalandı.
Son odamı da bitirdikten sonra aşağı yöneldim.
“Mermini saydın mı Gök Gözlüm!”
“8 aşağıda, 2 çocuk odası, 2 misafir odası. Şarjörümde 18 kaldı baba.”
“Aferin benim balama.”
Kulağım çınlarken babamın sakin çıkan sesini duymak komiğime gitmişti.
“E tabi sakin konuşursun. Senin için bunlar çocuk oyuncağı değil mi?”
“Kimle konuşuyorsun kızım sen?”
“Hiç anne. Kendime sesli teselli veriyorum.”
“Şimdi tekrar salona tamam mı?”
“Tamam anne?”
“Serpili aradın mı?”
“Evet çok az yolları kalmış.”
“Tamam. Keşke Gülsüm annemler evde olsaydı. Onlarda oradan baskı yapsaydı ortada kıstırırdık.”
“Bayağı düştüler anne.”
“Hadi bakalım salona.”
Sürünerek salona girdiğimizde silah sesleri susmuştu.
“Sessizliği dinle Aybala.”
Babama kulak verip anneme sessiz olması için işaretimi verirken dinlemeye başladım. Başımı kaldırıp dışarıyı seyrederken müştemilatın camındaki yansıma dikkatimi çekti. O cam tam bulunduğumuz cepheye çarpıyordu ve tam çıkacağımız pencerenin önünde biri ateş etmemizi bekliyordu.
Yelekten tabancamı çıkarttım. Vücuduma oldukça yakın tutup tüfeğimi sol elime aldım. Anneme pencerenin arkasını gösterdikten sonra tüfeğin namlusunu pencere pervazına koyup dışarı uzattım ve tetiğe bastım.
Patlayan silahın namlusuna elini uzatan adam kendisini açık etmişti. Ele tek el ateş eden annem adamın refleksle ileri atılmasıyla ikinci mermiyi kafasına sapladı.
Pencere önündeki adamın düştüğünü gören grup evi tekrar ateş altına altı. Yere yatıp sürünürken altımda ezilen cam kırıklarının ince kesiklerini hissetmiyordum bile.
Şifonyerlerin üzerindeki fotoğraflar, vazolar ve süs eşyaları etrafa saçılırken kapıdan çıkıp sırtımızı koridor duvarına yasladık.
Tek yaptığımız şey pencere ve kapıları gözlemekti.
Salon penceresine tırmanan maskeli köpeğe ateş ettim. Tek el ateş ettim vurdum ama adama iki mermi saplandığına yemin edebilirim.
Ben bunu düşünürken bahçe kapısından gelen ani gürültü ile yere yatmış içeri bakacaktım ki annem omzumdan tutup yere atarak üzerime kapaklandı. Tuzaklanan el bombasının patlaması mutfak kapısından koridora korkunç bir basınç ve şarapnel parçaları fırlattı.
“Öhö Öhöö!... Şu... Şura iyi misin? Öhö! ”
“İyiyim anne.”
“Doğru söyle. Bir yerinde bir şey var mı?”
“Yok anne. Gerçekten iyiyim.”
Toz çekilirken yüzünü o tarafa dönen annem sokak lambasının içeri yansıttığı gölgeye silahını doğrulttu.
“Ben demiştim tuzaklamışlardır diye.”
Serpil ablanın sesi ile ikimizde derin bir nefes alıp sırtımızı tekrar duvara yasladık.
“Bu ne kızlar üstünüz başınız bütün toz olmuş.”
Mahfer Ablanın sakinleştirmek için kurduğu cümlenin arkasından Serpil Abla öne doğru atılıp elimi ellerinin arasına aldı.
“Şura eline ne oldu?” demesi ile annem yanıma gelip elimi tuttu.
“Kızım ne oldu sanaa?”
Sağ elimde olurken hissetmediğim küçük ama onlarca kesik vardı. Kan bütün elimi kaplamıştı.
“Du...Dur.” saralım diyen annem ayağa kalkmıştı ki bir tıkırtı geldi.
Salona başımı uzatmaya gelmeden Mahfer abla salona sıçradı. Şifonyere çarpıp ortada dönüp patlayan sis bombasını alıp tekrar dışarı atsa da içerde göz gözü görmüyordu.
“Yukarı çıkın!” diyen Mahfer Abla tüfeğini omuzladığında kundağı tutarken elindeki bıçağı gördüğümde babam aklıma geldi.
Yere yatıp pencere altına sürünmeye hazırlanıyordu ki yerdeki fotoğraf dikkatini çekti.
Yıllar önce ben babam ve annemin ördekli gölde çekindiğimiz fotoğraftı bu.
Bizim yukarı çıktığımızı zanneden Mahfer abla henüz merdivenlerde olduğumuzu bilmiyordu. Taktik eldivenlerin açıkta bıraktığı parmağıyla yeni doğmuş bir bebeğin yanağını okşar gibi kırık çerçeveden düşen fotoğraftaki babamın yüzünü okşuyordu.
Şoku atlattıktan sonra ilk baktığım yer annemin irileşmiş yeşil gözleriydi.
Onu annemde görmüştü.
“Serp... Serpil bu ne...” demeye kalmadan annemin kolundan tutup yukarı çektim.
“Anne burası tam mutfak camı hizasında durma lütfen.”
Fotoğraftan elini çekip odada kaybolan Mahfer ablayı arkamızda bırakıp yukarı çıktık.
Mermiler tekrar alt katımızdaki salonu dövmeye başladığında kendimizi yere atıp Mahfer Abladan ses gelir umudu ile beklerken Serpil Abla kolumdan çekiştirdi.
“Ona bir şey olmaz. Gel şu eline bakalım Şura.”
“Abla bir şeyim yok yardım edelim.”
“Şura saçmalama elin kanamaya devam ediyor. Korkma ona bir şey olmaz.”
Kolumdan tutan annem yere oturtup, omzumdan iterek ahşap merdiven korkuluğunun karşısındaki duvara yasladı.
“Sana söyleneni yap Şura. Elinden akan bu kana babanın bana ve herkese nasıl hesap soracağını tahmin edebiliyor musun? Peki ya sana bir şey olursa?”
“Annen haklı Gök Gözlüm. Neler yapabileceğini ben bile düşünemiyorum.”
Babamın çocuk odasından gelen sesine yüzümü çevirdim.
“Baba seni çok özledim.”
Sesli düşündüğümü sanan Serpil abla gözlerini elimden ayırmadan cevap verdi.
“Onu hepimiz çok özledik Şura.”
Annemin sert konuşmasında Mahfer Ablanın o hareketinin büyük payı vardı. Gözlerini kanlı elimden alamazken yüreğinin yandığı belliydi. Hiç öyle görünmese de Mahfer abla bir kardeş özlemi ile mi okşamıştı o resmi yoksa babam ile geçmişte bir şey mi yaşamıştı? Eğer ikincisi olsaydı babam bunu gizlemez annemin mutlaka bilgisi olurdu.
Bahçemizde ateşlenen otomatik silahların, üzerimize yağan mermilerin korkutamadığı annemin, Mahfer Ablanın o hareketi dizlerinin bağını çözmüştü.
Peki bu evde tek acı çeken annem miydi?
Mahfer Abla ne durumdaydı? Yıllarca görmediği babama karşı çocukluğundan bu yana karşılıksız aşk mı besliyordu.
Aşağıdan gelen patlama ve sallanan zeminle birlikte istemsizce çığlık attık.
Dalgın dalgın bakan annemin ne kadar içi kavrulsa da merdiven başına hızla gidip aşağı bağırdı.
“MAHFER İYİ MİSİNN?”
“BEN İYİYİM ZÜMRA! SAKIN CAMLARA YAKLAŞMAYIN.”
Sözü bitmesi ile bahçeden büyük bir ses daha geldi. Sesin hemen ardından evin içine vuran ışık bütün yıkımı gözümüzün önüne sermişti.
Işık hala dururken dışardaki silahların sesi aniden sıklaşıp tekrar yavaşlamaya başladı ve saniyeler geçtikçe seyrek atışlara döndü. Bu bizim elimizdeki Tavorların sesiydi.
“Ba...babam geldi.” deyip dışarı bakmak için ayağa kalktım.
“ANNE... ANNE BABAM GELDİ!”
Işığın vurduğu annemin yüzü nur parçası gibi parlarken, ışıldayan dolmuş gözleri yeşil mercanı andırıyordu.
“Geldi... Geldi kızım.”
Annemin kollarındayken aşağıdaki Mahfer Abladan ses yükseldi.
“ASLANIM BENİM. BU GİRİŞTE SANA YAKIŞIR. SEVMİYORUM AMA SAĞLAM ADAMSIN BE GÖLGE.”
“Gölge mi?”
“ŞURAAAA... ZÜMRAAAA.... FATIMA ANNEEEE!”
Koray Amcamın sesini duyduğumuzda aşağı koşuşturduk. Merdivenlerden inerken giriş kapısındaki bombanın pimini yerine itip bağladığım kapı kolundan çözdüm.
Salona koşup Kızıl Gözleri gördüğümde dilimden o mükemmel kelime dökülüverdi.
“Baba!”
Ama nafile!
Babam değil Koray Amcamdı giren. Kırmızı-mavi polis arabası çakarları yüzüne vururken sirenler sokağı inletiyordu.
“Noldu bizi beğenemedin mi? Baban artık Kara Gözlü, kızıl gözleri biz aldık.” derken kollarının arasına aldı. Ben onu gücümün yettiğince sıkarken o benim tozlu saçlarımı kokluyordu.
Boğazım düğümlendi, yutkunamadım. Nefesim yavaşlarken sinirlerimin boşaldığını hissedebiliyordum.
Koray Amcam;
“Yetiştik yavrum.” deyip yüzümü ellerinin arasına alıp kızıl gözlerine çevirdi.
“Yetiştik emanet!”
Benim iyi olduğumu gören annem içinde tuttuğu nefesini bırakıp rahatladı. Daha yarım saat önce önünde beştaş oynadığımız kanepenin üzeri tuğla molozları ile doluydu. O evinin haline bakarken Serpil abla elini omzuna atıp onu teselli etmeye çalışıyordu.
“Herkes iyi mi?” diye sordu Koray Amcam.
Her birimizden onay aldıktan sonra gözleri yırtık nevresim parçası ile sarılı elime takıldı.
“Ne oldu eline?”
“Önemli bir şey yok amca cam kesti. Ama sen biraz önce ayağıma bastın.”
“Off kusura bakma. Tamam. Hani küçük yumurcaklarla Fatıma ana. Sığınakta mı?”
Ben; “Evet” derken annem çoktan kaybolmuştu bile.
Aşağı indiğimizde Babaannem anneme beni sorarken bir yandan da gözleri ile merdivenden inenlere bakıyordu. Murad annemin yanağından öpüyor Zehra eteğindeki tozu temizlemeye çalışıyordu.
Beni görüp; “Ohoooyy yavrum.” diyen babaanneme koşup sarıldım.
“Ne oldu eline?”
“Bir şey yok kömürüm. Küçük bir cam kesiği.”
“Maşallah kızıma.”
“Lan zırtapoz. Biz sana bayanları emanet etmedik mi?” diyen Koray Amcam maskesini çıkarmıştı.
“Ben babaannemle Zehrayı koruyordum.”
“Aslanım benim. Gelin bakalım sarılın amcanıza.”
Koray Amcam Zehra ve Muradı kucağına alıp yukarı çıkarken arkasından takip ettik.
“Murad senin dişlere ne oldu?”
“Döküldü. Yeniden çıkacakmış.”
“Ya çıkmazsa?”
“Annem çıkacağını söyledi. Elimle oynamaz dilimi dokundurmazsam düzgün çıkarmış.”
“Hadi bakalım göreceğiz.”
Muradın gözlerini eliyle kapatıp mutfağın kapısından geçerken biran duraksadı.
“Zümra sulu köfte mi yaptın?”
“Yapmıştım abi.”
“Evet yemeğin içine biraz toz kaçmış.” deyip patlayan el bombasının etkisiyle tavana ve yerlere saçılan salça izlerini gösterdi.
“Muhtemelen pilavdan da taş çıkar.”
Tüm bunları bizi sakinleştirmek için söylüyordu ve başarıyordu da.
Bahçe kapısından dışarı çıktığımızda annem ile yan yana donduk kaldık.
“Ab...Abi siz bahçe duvarından mı girdiniz? Allah’ım duvar ne hale gelmiş. Bahçeme ne yaptın abi sen?” derken yerdeki cesetleri görmüyordu bile.
Zehra ve Muradı kucağından henüz indirmemişti Koray Amcam.
“Siz yukardaydınız adamlarda kapıyı açmaz dedim daldım duvardan Zümra.”
Annemden önce babaannemin cesetleri görmesin diye kendi korkusunu hiçe sayıp önünü kapattığı Zehra cevap verdi.
“Babam bu duruma çok kızacak bence.”
Murad;
“Bence de!”
“Başlatmayın şimdi babanızın bıyığına.”
Arkama baktığımda Muhafız jipinin yanında diz üstü dizilen 5 tane adamı gördüm. İkisi siyah giyinmiş profesyonele benziyordu. Diğer üçü ise ağlıyor yalvarıyorlardı.
“Abi nolur bırakın bizi. Biz siz olduğunuzu bilmiyorduk.”
Üçünün gözleri korku ile irileşirken diğer iki profesyonel kaşlarını çatmış olacakları bekliyorlardı.
“Amca kim bunlar?”
“Mossadın çakalları ve para ile tuttukları hain köpekler.”
“Eeee... Biz deşifre olduk.”
“Hayır. Ali ve timi nerede sanıyorsun. Hepsini bulduk. Baban her şeyden haberdardı ama bu kadar erken olacağını tahmin edemedi. Alparslan abi ve timi de siyonist köpekleri doğruyor. Üç timde büyük kıyım yaptı.”
“Üç tim derken?”
Koray amcam gözleri ile jipi gösterdi.
Ömer Amcam ve Babam hariç bütün tim arabanın arkasındaki saklandıkları yerden çıkıp kendilerini gösterdiler. Her birine babama sarılıyormuş gibi sarılıyordum. Evin önünde frenleyen araca aynı anda gözlerimizi çevirdiğimizde Kübra teyzemin indiğini gördük. Elinde tabanca ile yazmasının açıldığını umursamadan tüm gücü ile koşuyordu. Hızını kesmeden gözyaşları ile yıkadığı yüzünü silmeden anneme sarıldı. Bana da koşuyorken Mahfer ablanın sendelediğini görmemle annemin bağırması bir oldu.
“MAHFER!”
Yanına koşan Koray amcam üzerinde yara arıyordu.
“Mahfer neresi?”
Rengi solmuş kolunu kaldıracak takati kalmamıştı.
Sağ elini kaldırıp belinin sol tarafını gösterdi.
“Önemli bir şey değil.”
Elini çeken annem kan ile ıslanan yeri yırtıp yarayı açığa çıkarttı. Belini sıyıran kurşun arkasında derin bir yarık bırakmıştı.
“Saçmalama pantolonun ıslanmış kandan.” diyen annem Kübra Teyzemin uzattığı bezi alıp yaraya bastı.
“Hemen ambulansa git. Bizim hastaneye götürsünler.”
“Ben çoktan haber verdim kıpırdatmayın.” dedi Kübra Teyzem.
Elinde çanta ile bahçeye giren paramedik amcamların maskeli yüzlerini gördüğünde biran donup kaldılar.
“Hadi. Lütfen acele edin.”
Koray Amcamın sesi ile korkudan sıyrılıp Mahfer Ablanın yanına diz çöktü.
Yüzünü Koray Amcama dönmüştü.
“ Yine olmadı.”
“Saçmalama kız. Başlama yine.”
Gözleri dolmuştu Mahfer Ablanın.
İlk müdahaleyi yapıp sedyeye yatırmak istediklerinde kabul etmeyip Koray amcama yerden kaldırması için elini uzattı.
“Tut elimi dallama.”
Paramedik, Koray amcamın yüzüne bakıp konuşmaya cesaret edemeyince anneme döndü.
“Önemli bir şey yok. Merak etmeyin.”
“Teşekkür ederim. Özel Asutay Hastanesine götüreceksiniz.” deyip uzaklaşan Mahfer Ablanın arkasından bakakaldı.
“Hadi artık.” diyen Koray Amcam, Muradı tekrar kucağına aldı.
“Polisin girmesini istemedik. Biz çıkalım da onlar girsin. Şura senin elini yuvada hallederiz.”
Duvar üstlerinde, büyük saksı arkalarında ve çimlerin üzerinde belki onlarca cesette gözlerimi gezdirip arabaya doğru yürümeye başlarken. Annemin, Koray Amcamı kendine çevirdiğini gördüğümde duraksadım.
“Mahfer neden öyle söyledi?”
“Ne söyledi anlamadım?”
“Sana neden; ‘Yine olmadı.’ dedi. Yine olmayan ne?”
Koray Amcamın sessizliğinden çok diğer amcalarımın soruyu duyup uzaklaşmaları benim kadar annemin de dikkatini çekmişti.
“’Yine ölemedim.’ demek istedi.”
“Çok mu istiyor ölmeyi?”
“Öyle saçma sapan konuşuyor işte.”
“Bence saçma değil.” derken annemin yüzünde buruk bir ifade vardı.
“Onu bu hale getiren ne? Onu bunca yıl sizden ayıran ne? Onun sizden uzaklaştıran sebep ne Koray Abi?”
Annemin sesi biraz yükselmiş, elleri titremeye başlamıştı. Bunu fark eden Koray Amcam, Muradı ve Zehra’yı araca bindirip anneme döndü.
Fatıma Annem daha fazla dayanamayıp araya girdi.
“Kızım ne oldu sana, bu burada mı konuşulur?”
Koray Amcam;
“Senin sinirlerin bozulmuş. Hadi bin kardeşim arabaya.”
“Ben gayet iyiyim. Mahferin bu kadar acı çekmesinin sebebini bulacağım. Siz söylemezseniz Rahm...”
“Sakın!!!”
Bunu Koray Amcam değil Gölge söylemişti. Sesi tehditkar ve ürkütücü derece hırıltılı çıkmıştı.
“Sakın Kağatun Ana!”
SERPİL'DEN...
Rüya ile girmişti hayatına. Bir kız, bir evlat gibi değil Rabbinin manevi emaneti olarak görüyordu Şura'yı. Sesindeki muhtaçlık tüylerimi ayağa kaldırmıştı.
“O iki koordinatı attım sana. Biri bile sağ çıkmasın. Serpil, Koraya da söyledim; çocuklarımı kurtarın...”
Son kurduğu cümlede ne kadar dik, kararlı bir aksan kullanmaya çalışsa da kalbinde kopan fırtınayı sesinde hissedebiliyordum.
“...Eğer... E... Eğer o evden bir kişi sağ çıkacaksa o Şura olsun.”
Aklımdan geçerken bile telefonun karşısındaki o sese boğazım düğümleniyordu.
Her birimiz tek tek yuvaya düşerken bizi karşılayan Esmanın gerginliği dikkatimi çekti.
“Oğuz sen Şura'nın eline bakıver.” diyen Koray Abi, Kenan, Bora, Samet abi ile birlikte aynı anda sağ yakalanan dört köpeğin ensesinden tutup yere çarpması Esmayı daha çok germişti.
Yavaş yavaş yaklaşıp kulağına eğildim.
“Esma ne oldu?”
Bir kaç saniye korkuyla gözlerime bakıp cevabı Koray Abiye verdi.
“Ko... Komutanım Korhan ve Orhan Komutanlar Börü ve Börte'nin yanında.”
Başını kaldıran Koray Komutan şaşkınca bakakaldı.
“Ne zaman geldiler. Rah... Alagan da orada mı?”
Bu soru Şura ve Zümra'nın dikkatini çekmişti. Onun o ağlamaklı halini seyrederken sarılmamak için kendimi tutuyordum.
“Hayır Komutanım Alaganımız gelmedi. Projeksiyonu kurmamı istediler. Şimdi gelmiştim bende.”
Eli Oğuz komutanda olan Aybala gözlerini kapatıp bakışlarını Esmadan çekti.
Koray Komutan adamın ensesinden tutup ayağa kaldırdığında diğerleri de onu izleyip peşine takıldılar.
Şura, Oğuz Komutan ile gözlem odasında kalırken hepimiz onların peşine takılıp Yuvanın en ürkütücü yerine, Börü ve Börtenin kafesine gittik.
Neredeyse bir halı saha büyüklüğündeki büyük alanın üst kısmının yarısı kapalıyken Börü ve Börtenin olduğu kısmın tavanı açıktı. Kafesin ön kısmı kalın demir ızgara ile kapalıydı. Börü ve Börteyi dışarı çıkıp tabanı çakıl kaplı bahçelerinde dolaşırken görürdük ancak.
Ellerinde büyüdükleri için sadece Şura, Zümra ve Kara Muhafızlar beslemek için yanına girebilirken ben ve Esma kendimize alıştırmaya çalışıyorduk.
Söz konusu Orta Asyada nesli tükenmekte olan, izine ve kendine nadir denk gelinen, Türklerin kendine simge edindikleri yetişkin iki Gök Yeleli Bozkurt olunca değil kafese girip başını okşamak, kalın demirlerin arkasından gözlerime bakmalarında bile elim ayağım boşalıyordu.
Adamlar kapalı alanın boyasız duvarının önüne dizilirken karanlıktan Korhan ve Orhan Albay çıktı. Kenan, Koray, Sinan, Bora, Samed, Oğuz Abi sırasıyla ellerinden öperken, Zümra gözleri dolu dolu onu bekleyen babasının boynuna atıldı.
“İyiyiz baba herkes iyi.”
Orhan Albay duvar dibindeki köpeklere yiyecek gibi bakıyor, elini silahına atmamak için kendini zor tutuyordu.
Adamlara yaklaşan Korhan Albay kiralık mafya bozuntularına yaklaştı.
“Bunları anladık.” dedi siyah giyimli, gözlerini yerden kaldırmayan adamlara bakarak.
“Siz Türksünüz. Nasıl bu köpeklere kandınız? Evinde Türk bayrağı sallanan, kapısında ‘Bismillahirrahmanirrahi' yazan bir eve nasıl kurşun sıktınız?”
Adamlar korkularından çocuk gibi ağlarken Korhan Albay sakin ses tonunu bozmamaya çalışarak devam etti.
“Karşınızdaki bir kadın ve bir kız. Be lanet köpekler parmaklarınız o tetiği nasıl ezdi?”
“Komutanım yemin ederim bilmiyorduk siz olduğunuzu.”
Korhan Albayın bakışları kurşun kadar yakıcıydı.
“Orasının bir Muhafız evi olması sizin fıtratınızı, fikrinizi değil sonunuzu değiştirir. Ama orasının bir Alagan'ın evi olması size bunları getirir.” deyip konuşurken cebinden çıkarttığı kumandayı masaya kurdukları projeksiyona tuttu. Boyasız duvara yansıyan video adamların ağlamasını durdurmuş, irileşmiş, korku dolu gözlerini kendine odaklamıştı.
Bu, Ali ve timin girdiği evlerdi. Video tek tek atlıyor yerde yatan, kafası parçalanan, bacakları ve kolları bir kenara savrulmuş cesetleri gösteriyordu.
“Bunlar orada olduğunuzu ve ne halt yediğinizi bilen arkadaşlarınız.”
“Yemin ederim bir daha olmaz Komu...” derken başı aniden açılan kapıya döndü. İçeri girene Zümra şaşırsa da ben bildiğim için tepki göstermedim.
“Bet... Betüll!”
Kapıyı kapatan Betül, ortamı süzerken diz çökmüş dört adamı gördüğünde neye şahit olduğunu idrak etmeye çalışıyordu.
“Züm... Zümra ben... Benim ne işim var burada, neden getirdiler?”
Kağatun Ana gözlerime bakıp benden cevap beklerken Koray Komutan bu yükü sırtımdan aldı.
“Yaşadığınız bu baskın Betül Hocanın bizi öğrenmesinden sonra olduğu için telefonunu incelemeye aldık.”
“Abi saçmalama! Ne demek;’İncelemeye aldık.’ Bir şey çıkmayacak ben kefilim.”
“Buna bizde kefiliz Züm...” derken aniden düzeltti. “Kağatun ana.”
Uzun uzun etrafındakileri gözlemleyen Betül Hoca ağlamaya başladı.
“Zümra yemin ederim kimseye söylemedim. Gerçekten kimseye söylemedim. Nolur...”
Zümra’nın sarılması ile yüzünü bir çocuk gibi göğsüne basan Betül hüngür hüngür ağlıyordu.
“Biliyorum Betül sakin ol bir şey olmayacak.” deyip Koray abiye baktı.
“Abi bir şey söylesene.”
Göğsünde bağladığı kolunu çözen Orhan Albay eli ile Koray Komutanı durdurup Zümra’nın arkasından cevap verdi.
“Eğer ortada hainlik varsa bunu yapan Zümra olmuş Betül olmuş sonuç farklı olmaz. Öz kızımda olsa gereğini yapar kan kusar; kızılcık şerbeti içtim derim.”
Zümra'nın babasına yalvarır gibi bakması Orhan Albayı tekrar konuşmaya itti.
“Betül kızım yüzüme bak.”
Zümra'nın göğsünden başını kaldıran Betül ,Korhan Albayın gözlerine bakarken Zümra ıslak yanağına yapışan saçını toparlıyordu.
“Sen kendine kefilsen göz yaşlarını sil bu köpeklere karşı başını dik tut. Sen bizim canımızsın.”
Betül kendini toparlayıp duruşunu dikleştirdiğinde kapı tekrar açıldı.
Esma diz çökmüş adamlara bakıp;
“Komutanım müsadenizle.” dedikten sonra elindeki telefonu Betül’e uzattı.
“Telefon temiz ama ikamet ettiği sitenin bahçesinde Kadir Kalyon isminde emekli özel harekat polisi ile bizim hakkımızda konuşmuş. Bu beyefendi yıllar önce arazide bir Muhafız Timi ile karşılaşmış. Bunu Betül hanıma hayranlıkla anlatmış.”
Sonuna kadar açtığı gözlerini Zümra'ya çeviren Betül;
“Demiştim sana temiz olduğumu. O çocuk, kartoncu genç çocuk bunları anlatan.” deyip sarılırken Zümra karşılık verdi.
“Bende; ‘Kefilim' demiştim sana. Bizimkiler her yerdeler bitanem. Lütfen çok dikkatli ol”
Bir süre sarıldıktan sonra el ele tutuştular.
“Hadi biz çıkalım. Burası sana göre değil.”
Zümra ve Betül kapıya ilerlerken komutanlardan müsaade isteyip peşlerine takıldım.
Esmaya yaklaşıp; “Beni götür buradan biraz sonra ne olacak kestiremiyorum.” diyebildim.
Zümra pistonlu kapının kolundan tutup kendine çekti. Çok az açılan ağır kapıyı daha iyi kavrayıp açmak için elini dış tarafa attığı anda elinin üzerine bir el kondu. Başımı kaldırıp haki spor şapkanın altındaki yüze baktığımda yüzüm istemsizce güldüm ve tüm bedenimi heyecan kapladı.
Derin bir nefes alıp avazım çıktığı kadar bağırdım.
“DİKKAAAATTT!!!”
Saçları şapkadan taşıp kulaklarının üzerine kapanan Karabasanın gerilen derisi gözlerini daha çekik yapmıştı. Arkasında olduğum halde Zümranın nefes almadığını görebiliyordum. Sağ eli Kömür Gözlüsünün elinin altındayken, Betül'ün omzundaki sol kolu yavaş yavaş yanına düştü.
“Rah... Rahmanım.”
Buğulanmış yeşil gözlerinin verdiği huzuru deli gibi merak ediyordum.
Alagan tebessüm dahi etmiyordu. Acıyan, şefkat dolu gözleri ile Zümra'nın yosunlarına bakıyordu. Zümra çok istiyordu ama ‘Dikkat’ çekildiğinde esas duruşa geçen babasına saygısından atılamıyordu helalinin boynuna. Tesadüfen koyduğu eli tutup kendi yanağına koyan Alagan eşinin sıcaklığı ile biran gözlerini yumup iki saniyeliğine kendini huzura bıraktığında arkasından son anda yetişen Utar'ın biranda fark edip aniden arkasını dönmesi komiğime gitmişti.
Korhan ve Orhan Albayı gören Alagan huzurdan çıkıp kinine geri döndü.
“Bir şeyiniz var mı, çocuklarımız nasıl?”
“Yok hepimiz iyiyiz gözlem odasındalar. Sen uğramadın mı oraya?”
“Olumsuz anlamda başını sallayan Alagan'ın gözleri bir saniye olsun Zümra'nın gözlerinden ayrılmıyordu.
“Hesap sormadan olmaz.” deyip içeri geçti. Hemen arkasından gelen Ali ve timinin postal sesleri etrafımızı daha da korkunç yaparken Esmanın aradan kaçtığını gördüm.
Kısık ve sakin sesle; “Selamun Aleyküm.” dedi Alagan.
“Adamların karşısına geçtiğinde adam başını kaldırıp Karabasana bakmaya kalkıştığında Gölgenin ensesine vurduğu kuvvetli bir tokat yere kapaklanmasına neden oldu.
“İzin vermeden başını kaldırma.”
Alagan önde, Utar sol arka çaprazında, Korhan ve Orhan Albay Utarın arkasında duruyordu.
Zümra ve Betül hoca gitmekten vazgeçmiş neler olacağını merakla bekliyordu. Alagan başını Utar'a çevirdi. Ne yapacağını anlayan Utarın aniden harekete geçmesi Betülü sıçratmıştı.
Siyah giyimli iki siyonist’e yaklaşan Utar bıçağını çıkartıp plastik kelepçeleri keserek adamların elini serbest bıraktı. Adamın birisi başını kaldırıp Utara baktığında yediği yumruk arkasındaki duvara çarpıp tekrar öne sekmesine sebep oldu.
Farkına varmıştı. Bu kuvvetteki yumruğa sahip olan birisini alt etmesi imkansızdı.
Utar tüm bunları yaparken iki elini önde bağlamış Alagan bileklerine geçirdiği saç tokalarında elini gezdiriyordu. Bu lastik tokaların anlamını Şuranın telefonunda Rahman abi ile çekindiği fotoğrafta görüp sormuştum.
En üstteki eşi Zümra'nın siyah tokası, ortadaki lacivert Şuranın, en alttaki ise Zehra’nın bordo lastik tokasıydı. Boynundaki üçgen muska Murad’ındı. Tokalarda bayanları, muskasında oğlunu taşıyordu eşsiz baba.
Utar hızlı adamlarla Alagan’ın yanındaki yerini alıp sessizce kolundaki tokaları izliyordu. Ortamdaki bu korkunç sessizlik beni bu derece gererken donuk, neler olacağından habersiz olan Betül Hocayı ne hale getirdiğini, neler düşündürdüğünü tahmin dahi edemiyordum.
Utar gözünü hiç ayırmadan tokalara bakarken Alagan'ın kısık sesle konuşması irkilmeme neden oldu.
“Eli kesilmiş.”
Şapkasının altından gözlerini seçemesem de Koray Komutana baktığı belliydi.
Koray Komutan;
“Çok önemli bir şey değil Komutanım.” derken lacivert tokayı sündüren Alagan aniden bıraktığında hiç beklemeyen Utar silahını çekip Türk hainlerden birini başından vurup beynini arkasındaki betona sıvadı.
Çığlığı basan Betül, Zümra'yı kendine siper ederken Karabasanın dikkatini çekmemişti bile.
“N'olur yapmayın bilmiyorduk siz olduğunuzu.”
Adamın yalvarışlarına aldırmayan Karabasan tekrar başını kaldırıp insanın ruhunu çeken kısık ses tonu ile Koray Komutana baktı. Bu halinden çocukluk arkadaşı bile çekiniyordu.
“O eve onun göz yaşını bile damlatmadık biz Koray.” derken Şura'nın tokası tekrar gerilmeye başladı.
“Göz yaşı damlamayan evime Gök Gözlümüzün kanı aktı.”
Bırakılan gergin lastiğin tenin çıkardığı sesin ardından gelen silah sesi ikinci adamın başını da parçalamıştı.
Elini ağzına kapatan Betül deli gibi titriyordu.
Alagan yönünü Kurt kafesine döndüğünde hızlı adımlarla panoya yaklaşan Utar yeşil düğmeye basıp yuvalarının kapısını açtı.
Önden çıka Börü başını aşağı indirip yaklaşırken heybetinden etkilenmemek elde değildi. Kafesin kare demirlerinin arkasına yaklaştığında burnunun üzeri kırışmaya başlamıştı. İçerdeki yabancılarda gözlerini gezdirip dişlerini vurmaya başlaması bir adım geri çekilmeme neden oldu.
Arkasından gelen Börte, Börü kadar heybetliydi. Kardeşinin yanına gelip o nereye bakıyorsa o da tam aksi yöne bakıyordu.
Bilimin; ‘Canis lupus' dediği bu devasa canlıya biz Bozkurt diyorduk.
Börüye doğru yaklaşan Alagan elini kare kafesten içeri sokup okşamaya başladığında Börü sakinleşip gözlerini kapadı. Henüz 10 aylık olmasına rağmen Alagan’ın neredeyse göbeğine geliyordu.
“Zamanı çarpıp da dörde katlasam. Gece boyu dağdan dağa atlasam. Gece boyu oracıkta çatlasam. Biri yarsa bozkurt bulur içimde.” deyip Zümraya döndü.
“Siz çıkın. Serpil, Zümraları götür kardeşim.”
“Emredersiniz komutanım!”
Zümra ses çıkartmadan Betül'ün koluna girip kapıya yöneldi.
Önden dışarı çıkan Betül;
“Bırakın ben gideyim ne olur.” deyip bana baktı.
“O kalan iki yabancı adama ne yapacak?” diye sorduğunda Zümra ile göz göze geldik.
“Zümra cevap versene ! Tahmin ettiğim şey değil değil mi?”
Harekat merkezinin kapısından girecekken çığlık atmaya başşadı.
“ZÜMRA CEVAPP VEEER!”
Dizlerinin bağı çözülen Betül yere kapaklanırken hala bağırıyor var gücüyle tepiniyordu.
Panikle dışarı çıkan Esma, Kübra ve Şuraya dönen Zümra;
“Hemen büyük bir kağıt getirin.” deyip Betül’ün başının altına elini koydu. Betül bağırmaya devam ederken Zümra’nın soğukkanlılığına şaşırmıştım.
Ne yapacağını anlayan Kübra getirdiği kağıdı kese kağıdı gibi yaptı . Arkasını eli ile kapatarak yere diz koyduktan sonra Betül'ün ağızını kapattı.
Bu yöntemin amacı kanda aniden düşen karbondioksit seviyesini dengelemekti. Kendi çıkardığı karbondioksiti kağıt keseyi kapatarak tekrar solunuma gönderiyordu. Böylece kan gazları dengeleniyor, semptomların hafiflemesine yardımcı oluyordu.
Yavaş yavaş sakinleşen Betül'ün saçını okşayan Zümra;
“Eh be güzel kardeşim. Ben sana demiştim; ‘Düşme üzerine sen bizi kaldıramazsın' diye.” deyip Betül'ün yüzünde süzülen gözyaşını sildi.
20 dakika sonra...
“Tüm bu anlattıklarınız gerçek mi? Yani Şura ile eşin Rahmanın geçmişi.”
Betül tüm anlatılanlardan son derece etkilenmiş Şuranın eşsiz tebessümüne dalıp gitmişti. Akan gözyaşları bu kez korkudan değil tamamen Şuraya karşı olan sevgisindendi.
“Gel kız sarılayım sana.”
Deri koltuktan kalkıp kollarını açan Şuranın geçmişini Zümra'nın ağızından dinlemesi hoşuna gitmişti. Kimi yerinde güldü, kimi yerinde o güzel günler gözünde canlanıyormuş gibi dalıp gitti.
Kapının açılmasıyla herkes o yöne baktığında ilk ayağa kalkan Zümra oldu.
“Mahfer! Nasıl oldun iyi misin?”
“İyiyim Ana. Biraz derindi ama idare ederim. Siz ne yaptınız?”
“Biz iyiyiz. Geç otur ayakta durma.” diyen Zümra onunla birlikte gelen Asel'e sarılıp Mahfer’in yanına oturdu. Gözlerine bir süre baktı.
“Rahman geldi. Kurtların yanında birazdan gelir.”
‘Ah be kurnaz Kağatun Ana. Bunu kasten yaptığına yemin ederim.’
Mahfer, Zümra'nın beklediğini yapıp aşırı tepki göstermişti ama yarası izin vermedi.
“Ben aşağı inip biraz yata...” derken yarasının acısı ile nefesini tutup tekrar oturdu.
“Dur neden gidiyosun? Çoktandır orada birazdan gelir. Yıllardır görmüyorsun kardeşini anlatacak anılarınız çoktur sizin.”
Zümra’nın bu çıkışına Şura'nın kaşları çatılsa da fark ettirmedi.
“Evet çok anımız var.”
Hiç bir şeyden şüphelenmeyen Mahfer kurşun yarasını unutup kapanmayan yarasının derdine düşmüştü.
Monitörleri izleyen Esmanın sesi ile herkes ayağı fırlarken Şura kapının önüne kadar koştu.
“Komutanlar geliyor!”
Bu saate kadar ağlamayan Gök Mavisi gözlerini silip kapının açılmasını beklerken beklediği oldu.
Alaganın içeri girmesiyle çekilen ‘DİKKAT!’ ile harekat merkezinin atmosferi tamamen değişti. Burada ona ‘Alagan' değil ‘Abi’ demem çok sıcak geliyordu. Getirdiği börekler, Koray Abi ile atıştığı günler, yapılan şakalar film şeridi gibi geçerken Babasına sarılan Şuranın ağlayışı benimde yanaklarımı ıslatmaya başladı.
Hepsi aynıydı onun için ama Karabasan dağın üzerinde dağ gibiydi. O çatışmadan çıktığı halde bu saate kadar ağlamayan Şura onun kollarında rahatlamış, onun kollarında Kara Murad dağında esirliğinden kurtulan Aybala’ya dönüşmüştü.
“Geldim babam geldim. Geldim Gök Gözlüm.”
Şuranın sarılı elini tutan Alagan elinin üzerine alıp değerli bir taşmış gibi bir süre inceledi.
“Bab..Baba çok korktum.”
“Seni o korku ayakta tuttu zaten. Yanında yoktum özür dilerim.”
“Sen hep yanımdaydın benim. Senin taktiklerinle kurtuldum ben. Adadaki eğitimleri hatırlatarak beni o cendereden çıkarttın.”
Şura ağlarken Alinin gözünü kaçırıp yumruğunu açıp kapatması, derin derin nefes alması dikkatimden kaçmadı. Yanımızdaki Betül’e bakıp başı ile onaylayıp sürekli aynı şeyleri yapıyordu.
Betül ise; ‘Yapma’ der gibi başını iki yana sallıyor gizli gizli telkinler veriyordu.
Şura ile ayrılan Rahman Abi yere çömelip bir dizine Muradı bir dizine Zehra'yı oturttu.
“Eeee nasıldı oyun ikizler? Heyecanlandınız mı?”
Murad;
“Oyun değildi baba gayet kötüydü. Evimiz yıkılacaktı.”
“Olur mu hiç? Ben silah kullanmayı boşuna mı öğrettim size?”
Rahman Abiyi gören Mahfer gözlerini doldurup yutkunarak arkama saklanmak için harekete geçti.
“Ben sığınakta babaannem ile Zehrayı korudum.”
Zehra;
“Hayır ikimiz babaannemi koruduk.”
İkizler kendi arasında atışırken Rahman Abinin tatlı tebessümü ile pürdikkat onları dinlemesini seyretmek kadar güzel bir şey yoktu.
Fatıma Anneye bakan Rahman Abi başını yana yatırıp ayağa kalktı.
“Baba ben Koray Amcamdan şikayetçiyim.”
Muradın bu çıkışına herkes gibi gülümseyerek yaşananları izleyen Koray Abinin aniden yüzü asıldı.
“Dur oğlum Babaanneni göreyim ona da sıra gelecek.” deyip Koray Abiye imalı bakışını fırlattıktan sonra annesinin boynuna sarıldı.”
“Hakkını helal et Annem!”
Fatıma annenin oğluna sarılıp boynunu koklaması dilini düğümlemişti.
“Hel... Helal olsun oğuuull! Sizin çektiklerinizin yanında ben halımdan niye şikayet edeyim?”
Annesinin alnından öpen Rahman abi biraz aşağıda kalan bize baktı.
“Selamun Aleyküm hanımlar.” derken arkamda saklanmaya çalışan Mahferi gördüğünde kaşlarını çattı.
“Ortak!”
Çaresiz yana çıkan Mahfer gözlerindeki yaşı silip burnunu çekti.
“Alaganım!”
“Bırak şimdi Alaganı. Allah senden razı olsun. Yaran nasıl?”
Rahman Abi yarasına bakarken Mahfer acısını unutmuş hayranlıkla esas yarasının gözlerine bakıyordu.
Rahman Abi yüzüne baktığında o bedenindeki yaraya çevirdi gözünü.
“Küçük bir şey lal... Lala!”
Bu kez hayranlıkla bakan Rahman Abiydi.
“Vay be! Ne kadar büyümüşüz. Saçlara bak.”
Koray Abi ve Korhan Albay ciddiyetle Mahfere bakarken diğer Komutanlar bakmamak için kendilerine bahane arıyor, kimi silahında elini gezdiriyor kimi cam masaya parmağını sürüp toz kontrolü yapıyordu. Ali ve timinin tek yaptığı dik duruşları ile komutanlarını seyretmekti.
Zümra!
Zümra, Mahfer ile Rahman abinin diyaloglarını dinlerken sadece gözlerine bakıyordu.
Tabi onun kadar kurnaz olan yetiştirdiği kızı Şura vardı. Hemen harekete geçip atmosferi dağıtmayı başardı ama olan yine Koray Abiye oldu.
“Baba bende Koray Amcamdan şikayetçiyim.” dediğinde, Koray Abi şaşkınlıkla bakışlarını ona yöneltti.
“Kız sana ne yaptım? Nite diğerleri değil de ben.”
Omuzlarını silken Şura.
“Yanıma geldiğinde ayağıma bastın.” dedi.
Sadece Koray Abi değil odadaki herkes, Şura'nın derdinin basılan ayağı değil Koray ve Rahman ikilisinin didişmelerini özleyişiydi. Herkes gibi.
Koray Abi;
“ Bak işte. Özür diledim ya Aybala.”
Rahman Abi gülümseyip Şuraya parmak salladı.
“Sana kim öğretiyor bu yaramazlıkları?”
Şura yakalandığının farkına varıp boynunu içine çekti.
Alagan, Şuraya bakarken Zümra harekete geçti. Kasvetli hava gitmiş ortada dönen muhabbete Betül bile gülümser olmuştu.
“Bende şikayetçiyim. Zırhlı ile evimin duvarını yıkıp bahçeme girdi.”
Her şikayetten sonra Koray Abinin yüz şekli başka bir hal alıyordu. Rahman Abi, Koray Abinin haline gülümserken. Bacağına dürten Muradı fark ettiğinde çömelip oğlu ile aynı seviyeye geldi.
“Ne oldu oğlum, ne oldu güzel gözlüm?”
Muradın şikayeti Mahfer dahil herkesi kahkahaya boğdu. Dedesi Orhan Albay torununu ısırmamak için kendini zor tutarken Korhan Albayın ilk defa gülerken gözlerinden yaş geldiğini görmüştüm.
“Baba!” diyen Murad, içinde tuttuğu şikayeti döküldü.
“Baba! Koray Amcam; ‘Baban dökülen dislerini satıp kendine motositlet aldı.’ dedi bana doğru mu?”
SON...
Umarım beklediğinize değmiştir. :)
Oylarınızla destek , yorumlarınızla yol göstermeniz dileği ile...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |