
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
..............
Kalbim acıyordu. Neden böyle söylemişti yaşlı kadın? Bir yerden sonra bitiyor da ne demek oluyordu?!
"Bu..." Konuşmak için ağzımı açtım ama geri kapadım. Dilim tutulmuştu resmen. Bakışlarımı ilk şeytanın arkadaşının üzerinde gezdirdim, sonra da onunla birlikte gelen kız ve yaşlı kadında. Bunun bir şaka olmasını umuyordum fakat endişeli hallerine bakılırsa gayet ciddilerdi.
Biz saraydan çıktıktan sonra çok geçmeden arkamızdan Orkun ve diğerleri de gelmişti. Herkes hayretle yaşlı kâhine bakıyordu. Orkun tam ağzını açıp konuşacağı sırada ona izin vermeyip sert bir çıkış yaptım.
"Ne saçmalıyorsunuz siz?" Dediğimde sessizlik ortama bir sis gibi yayıldı. Kimse ağzını açmaya cesaret edemiyordu. Biraz sert konuşmuş olabilirdim ama kendime hakim olamıyordum. "O ölürse bende ölürüm ama onun hayatını sonlandıracağımı söylüyorsunuz." Dedim. "Bu saçmalık."
Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalıştım. "Size inanmıyorum." Deyip gözlerimi açtım ve daha nazik bir ses tonuyla devam ettim. "Böyle yapacaksanız lütfen gördüğünüz şeyleri kendinize saklayın. Zaten başımda bir sürü bela var, bunlardan bahsederek beni daha fazla huzursuz ediyorsunuz. Dayanamayacağımdan... korkmaya başladım. Lütfen."
Rüzgar yüzünden sallanan ağaçların uğultusu sarayın büyük bahçesinde yankılanıyordu. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım ve üzerimdeki bakışları umursamadan arkamı döndüm. Gözlerimin gözyaşlarım nedeniyle yanmasını engellemek için derin bir nefes aldım. Sonrada kanatlarımı açtım. Yürüyemeyecek kadar titriyordu bacaklarım. Şu anda ayakta durmam bile bir mucizeydi.
Peki ya şeytan? O neden hiçbir şey demiyordu. Neden bu kadar sakindi?
Neden bunu kabullenmiş gibiydi?
Sinirle iç çektim. Kimseye bakmadan yeni kullanmayı öğrendiğim kanatlarımı biraz daha araladım. Tam gideceğim sırada yaşlı kadının yanındaki kızın yumuşak sesini duydum. Biraz daha konuşmaya devam ederse onu öldürebilirdim.
"Her seferinde böyle oluyor desek... inanır mısın?"
Pekala, sanırım ağlayacağım.
Abimin hayatta olup olmadığını bile bilmiyorken birde bu olay çıkmıştı. Kadının yalan söylemesi muhtemeldi, onu Ateş bile göndermiş olabilirdi ama yine de içime bir kuşku düşürmüştü.
Ne istiyorlardı? Bunları anlatarak pes etmemi mi sağlamaya çalışıyorlardı?
Anlamıyordum. Zaten sadece Savaş var diye ayaklarımın üzerinde durabiliyordum.
Bakışlarımı kenarda sessizce duran ve çaresizce yeri izleyen şeytana çevirdiğimde ona baktığımı hissetmiş olacak ki gözlerini gözlerime çıkardı. Bir süre yüzümü inceledi, sonrada başını olumsuz anlamda salladı. Bir şey demeyecekti.
"Siz şimdi bana oğlumun öleceğini mi söylemeye çalışıyorsunuz?" Kraliçe sert ve acımasız bir ses tonuyla konuştuğunda ortamdaki gürültünün yerini tekrar sessizlik aldı. Kral da onun yanındaydı ve yaşlı kadına gözlerini kısmış bakıyordu. Sanırım ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Neredeyse bütün saray halkını başımıza toplamıştık. Düşüncelerime o kadar kapılmıştım ki burada olduklarını fark etmemiştim.
Orkun, Ayaz ve Alp'e imalı bakışlar atmaya başladığında gözlerimi devirdim. Ortalık karışacak gibi duruyordu. Bir prense öleceğini söylemek ne kadar doğruydu ki zaten? Kadın saraya kadar gelmiş prense kaderi bir yerden sonra bitiyor diyordu. Bu çok anlamsız ve saçmaydı. Üstelik ellerinde bir delil yokken bunu söylemek...
Kahinler saçmalıktan ibaretti.
Evet, buna karar vermiştim.
Kanıtlanmamış bir şey için üzülmek istemiyordum ama elimde değildi. Yaşlı kadının yanında duran kızın son söyledikleri kalbimde bir yerlere oturmuştu. Üstelik Savaş'ta hiçbir tepki vermiyordu. Karşı çıkabilirdi ama yapmıyordu. Sanki bir şeyler biliyordu.
Sadece kenarda sessizce durup olan biteni izliyordu.
Mira ve Ela'nın yanıma gelmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Kanatlarımın hala açık olduğunu fark etmemle onları yavaşça kapattım ve önümde duran arkadaşlarıma döndüm. Onlarında yüzü solgundu. Bu olanlar fazla geliyordu. Özellikle Mira'ya. Bunu anlayabiliyordum.
Bakışlarımı tekrar kraliçeye çevirdiğimde kollarını göğsünde bağlamış, yaşlı kadına sert bir yüz ifadesiyle baktığını gördüm. Kâhin konuşmuyordu. Bakışları hala benim üzerimdeydi.
"Efendim, prense öleceğini söylemek kesinlikle haddimize değil ama babaannem doğruyu söylüyor olabilir. Geçen haftadan beri aynı rüyaları gördüğünü anlatıp durdu. Farklı görülerinin hepsi aynı son ile bitiyor." Dedi kız ve krala döndü. "Babaannemin kâhin olduğunu sizde biliyorsunuz, biz sadece uyarmak için gelmiştik. Prensimizin iyiliğini düşünmeseydik bunu kendimize saklardık."
Kız sözlerini tamamladıktan sonra şeytanın arkadaşı araya girdi. "Bu bir kez ile kalan bir şey olsaydı emin olun size gelmezdik. Savaş, arkadaşım. Ondan bunu saklayamam." Sözlerini kararlılıkla sürdürdü. "Kaderi ilerlerken belirli bir yerden sonrası sadece büyük siyah bir boşluk." Bitkin bir nefes aldı ve ekledi. "İsterseniz size de gösterebiliriz."
Son sözlerini söylemesi üzerine bekleme yapmadan konuştum. "Bana gösterin. Görmek istiyorum." Dediğimde kenarda sessizce duran şeytan başını hışımla iki yana salladı.
"Hayır." Dedi ve gözlerimin tam içine baktı. "Görmeyeceksin."
Gözlerimi kıstım. Benimle iddialaşmamalıydı. Hele bu durumda hiç. Dediklerini umursamadan titreyen ayaklarımla yaşlı kadına doğru bir adım attım. Şeytan beni engellemek için yanıma gelmeye çalışmıştı ama Alp ve Orkun onu tutmuştu. Sonunda ise kabullenmişti. Şimdi herkesin yaptığı gibi yaşlı kadının önünde durmuş olan beni çaresizce izliyordu.
Yaşlı kadına elimi uzattığımda, nasırlaşmış avuç içlerinin arasına aldı ve gözlerini kapattı. Bende nefesimi yavaşça dışarı bırakıp göreceklerimden her ne kadar korksam da gözlerimi kapattım.
Gözlerimi açtığım anda görebildiğim tek şey etrafı loş bir şekilde aydınlatan karıncalı beyaz ışıklardı. Beyaz ışık arada bir gidip geliyordu. Bu başımı ağrıtıyordu.
Şeytanın silüetini silik bir şekilde karşımda görmemle nefesimi tuttum. Bedenim burada değildi. Bir rüyadaymışım gibi sadece görüntüleri görebiliyordum.
Şeytanın karaltı gibi olan silüeti gidip geldikten sonra sabit bir şekilde durdu karşımda. Ayakta durmuş kanatlarını birinin etrafına sarmış, bir kişiye sarılıyordu. Sarıldığı kişinin kim olduğunu göremiyordum büyük siyah kanatlarını etrafına doladığı için. Büyük ve beyaz alanın içinde sadece o ve sarıldığı kişi vardı.
Kanatlarını yavaşça sarıldığı kişinin etrafından çekmesiyle onun ben olduğumu fark ettim. Kaşlarımı çatarak kızarmış gözlerimi ve yaralı suratımı inceledim. Ağlıyor muydum?
Görüntü bir kez daha gidip geldi ve karıncalı bir şekilde sabit durdu. Bu sefer etraf çokta net değildi. Bulanıktı. Ama karşımda duran kişinin kim olduğunu biliyordum. Ateş...
Biz gitmiştik. Onun yerine Ateş gelmişti. O kadar nefret dolu bir şekilde bakıyordu ki bir an korkmuştum. Kaşları kızgınlıkla çatılmıştı. Bakışlarımı aşağı çevirdiğimde elinde tuttuğu parlak ve keskin kılıcı gördüm. Yutkunarak gözlerimi tekrar yüzüne çıkardığımda kılıcı yavaşça boşluğa doğru kaldırdı.
Kılıcın kabzasını tek eliyle kavramıştı. Kabzayı çok sıkı tuttuğu için parmak boğumları beyazlamıştı. Ellerinde kan vardı. Hem de olması gerekenden fazla. Görünüşü biraz farklı olsa da onun Ateş olduğuna emindim.
Kılıçtaki kanın kime ait olduğunu düşünmek istemedim bir an. Tek odağım boşluğa uzattığı kılıçtı. Bütünüyle kana bulanmış saç uçlarını başını sallayarak önünden çekti ve çenesini kasarak gözlerini kıstı. Kılıcı boşluğa saplamak için biraz daha geri çektiğinde nefesimi tutmuştum.
Kılıcı boşluğa saplayacağı sırada görüntü gidip geldi. Ateş’in yerine cehennemden çıkmış gibi görünen bir yaratık belirdi ama sonra o da gitti. Ardından birkaç damla yere düşen kan ve sonsuz bir karanlık geldi...
Gözlerimi tekrar açtığımda bütün vücudum titriyordu. Büyük bir dehşete kapılmıştım. Kadının dedikleri doğruydu. Ateş'in kılıcı sapladığı andan sonrası büyük bir karanlıktı. O yere damlayan kanı düşünmek bile istemiyordum.
Belime dolanan güçlü kollarla gözyaşlarımı bırakmamak için hiçbir neden kalmamıştı. Ağlamaya başladığımda şeytan başımı göğsüne yasladı. "Lütfen..." Dedim yalvararak. "Beni bırakma! Bunun doğru olmadığını söyleyin!"
Titrek sesimle sarf ettiğim sözcükler bahçede kısa bir süre yankılandı. Herkes donup kalmıştı. Onlarda anlamıştı kadının doğruyu söylediğini. "Artık gitseniz iyi olur." Savaş’ın kadına yönelik konuşmasını duyduğumda yavaşça iç çektim. Başımı göğsünden kaldırdım ve ellerimle gözyaşlarımı sildim.
Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Böyle durmamam gerekiyordu. Nereye kadar saklanabilirdik ki? Eninde sonunda karşılaşacaktık gerçeklerle. Ve benim bu kaderi değiştirmek için harekete geçmem gerekiyordu. Kadın haklıydı. Kendimi geri çekememem ve Ateş’ten bu kadar korkmamam gerekiyordu.
Şeytandan yavaşça uzaklaştım ve bakışlarımı yüzüne çıkardım. "Peşimden gelme..." Dedim suratıma anlam veremez bakışlar atarken. "Lütfen."
İlk kaşlarını çattı, sonrada ne yapacağımı anlamış olacak ki dehşetle yüzüme baktı. "Hayır." Demesine kalmadan kanatlarımı aralamıştım. Bir adım geriye atarak aramızda bir boşluk yarattım. "Her ne yapacaksan birlikte yapacağız, Dolunay." Dedi ve ondan uzaklaşmamı engellemek için kolumu tuttu. "O yüzden kaçmayı aklından bile geçirme."
Derin bir nefes alıp başımı salladım. Şeytandan kaçmak gibi bir amacım yoktu. Sadece Ateş'i görünce üzerine saldırıp saldırmayacağından emin olamıyordum.
O kahrolası koruyucunun yanına gidecektim ve planlarımı teker teker işlemeye başlayacaktım.
Şeytan arkasını dönüp kenarda duran saray halkına ve ailesine baktı. Kraliçenin kızarmış gözleri ikimizin arasında gidip gelmişti. "Siz balo hazırlıklarına devam edin. Biz geleceğiz." Dediğinde fazla üzerinde durmadılar çünkü Savaş'tan başka kimse Ateş'i görmeye gideceğimizi bilmiyordu. O da düşüncelerimi okuyup öğrenmiş olmalıydı.
Hiçbir şey olmamış gibi, yaşlı kadın sanki hiç gelmemiş gibi elbette yapamazdık ama balo bitene kadar yapmak zorundaydık. İşler yoluna girene kadar...
Çünkü yaptığım plan kesinlikle önemliydi. Bunu bozamazdık. İşe yarayacaktı. Biliyordum.
Yaramak zorundaydı.
Şeytanın elimi tutması bana güven vermeye devam ederken kapadığım kanatlarımı tekrar açtım. Sanırım uçarak gidecektik ormana. Kanatlarımı kullanmaya çalıştığımda beni bekledi. Havadayken dikkatimin dağılmamasına özen göstererek başımı kaldırdım ve şeytana baktım. Bana sırıtarak bakıyordu. Ne var der gibi kaşlarımı kaldırdığımda omuz silkti. Daha deminki ruh halinden eser kalmamıştı. Mutlu gibi gözüküyordu.
Onu mutlu görmek beni de mutlu ediyordu.
Onunla birlikte gülümsediğimi geç fark etmiştim. Tabii gülümserken havada olduğumuzu unuttuğumu saymazsak. Kanatlarımı kullanırken başka bir şey düşünmemem gerekiyordu. Her seferinde unutuyordum ve onları kapatıyordum. Bu durum can sıkıcı olmaya başlamıştı.
Şeytan gülerek belimden tuttu ve düşmemi engelledi. "Seni asla bırakmayacağımı biliyorsun değil mi?" Dediğinde başımı salladım. Zaten beni ayakta tutan da buydu. "O yüzden gülümse artık." Dedi ve rüzgardan dolayı önüme gelen saçları kulağımın arkasına verdi. "Bir kişinin dediklerine göre hayatımızı yönetemeyiz, Dolunay." Derin bir nefes aldı. "Bu nedenle sessiz kaldım ve kadını yalanlamadım. Bu bizim hayatımız, değiştirecek olan biziz. Kaderimizi yazacak olan da yine bizleriz." Deyip beni yumuşak çimlerin üzerine bıraktı.
Yüzüme baktıktan sonra yavaşça iç çekti. "Şimdi kâhinin dediklerini bir kenara bırakıp abini bulmaya odaklanmalıyız." Ormanı inceledi. Ağaçlar çok gür olduğu için güneş ışınları azar azar iniyordu aşağıya.
Sağ kanadımın üzerinde bir el hissetmemle vücudum kasıldı. Kanadıma dokunulmasından hoşlanmadığımı fark etmiştim. Dokunanın Savaş olduğunu bilmeme rağmen irkilmiştim. Gerçekten çok hassaslardı. Sanırım bende diğer melek ve şeytanlar gibi düşünmeye çok zaman geçmeden başlayacaktım.
"Şu kahrolası herif gelmeden önce sana söylemem gereken bir şey var." Dedi şeytan. Ateş'ten bahsediyordu, birazdan burada olurdu. Krallığın etrafında olan kalkanın dışına çıktığımız için bizi fark etmesi an meselesiydi. Fark ettiği anda ise buraya geleceğini ikimizde biliyorduk. Ensemdeki mühür henüz tam olarak silinmemişti sonuçta.
"Artık uçabildiğine göre..." Dedi ve elini beyaz kanadımın kıvrımında gezdirmeye devam etti. Bu çok... kışkırtıcıydı. "Kanadına kimsenin dokunmasına izin vermemen gerekiyor." Deyip muzip bir şekilde sırıtarak ekledi. "Benim dışımda."
Kaşlarım sorarcasına havalandı. "Senin dışında?" Sorumla başını salladı.
"Benim dışımda." Dedi benim için herkes olmadığından emin bir şekilde. "Bizim zayıf noktamız, kanatlarımız." Başını biraz daha bana doğru eğdi. "Eskiden kullanamadığın için onları hedef olarak görmüyorlardı." Kanatlarını yavaşça etrafıma sararken tekrar konuştu. "Ama artık görecekler."
Başımı sallayıp anladığımı belirttim. Kısık sesle bir şeyle mırıldandıktan sonra başını eğip dudaklarımızı birleştirmişti. Bir elini yanağıma çıkardığında iç çekip kollarına tutundum. Beni yavaş yavaş öpmeye devam ederken Ateş'in geldiğini fark edemeyecek kadar kaptırmıştım kendimi. Arkamızdan gelen bir boğaz temizleme sesiyle hiç istemesem de şeytan dudaklarını ayırmak zorunda kalmıştı benden.
Homurdanarak bakışlarını benden çekip arkamızda duran Ateş'e çevirdi. Bizi yüzüne takındığı alay dolu bir ifadeyle izleyen adama büyük bir nefretle baktım. Abimlerin iyi olup olmadığını öğrenmek için ona katlanmam gerekiyordu. Üzerine atlamamak için kendimi zor tutuyordum. Yanımda duran şeytanında benden farkı yoktu. O da gerilmişti.
Ateş’in yarınki baloya kesinlikle gelmesi gerekiyordu. Bir şeyler planladığımızı anlarsa gelmezdi. O yüzden ona boş boş bakmaya başlamış ve baloya ilgili bütün düşüncelerimi zihnimden silmiştim. Mühür hala silinmemişti. Ne olur ne olmazdı.
"Önemli bir anı böldüm sanırım..." Dedi ve ellerini arkasında birleştirip sola doğru bir adım attı. Etrafımızda yürüyordu. Bunu yaparken beni -daha doğrusu kanatlarımı- inceliyordu. Sanırım şeytan haklıydı. Artık kanatlarım büyük bir hedefti.
Düşmanım ise psikopat bir caninin tekiydi.
Ateş'le göz göze geldiğimizde bedenimden anlam veremediğim bir ürperti geçti. Onu her gördüğümde canımı yakacakmış gibi geliyordu ve bu çok korkunçtu. Kısa bir sürede hayatımın tam ortasında yer edinip belki de yaşamım boyunca benimle olacak travmalar bırakmıştı üzerimde.
Ondan bu kadar korkmama inanamıyorum ama bedenim istemsiz kasılıyor, kendini gücüm gibi korumaya çalışıyordu. Çoktan kanatlarımı etrafıma sarmaya başlamıştım bile. Oysa gözünde güçsüz görünmekten nefret ediyordum.
Gözlerimin tam içine vahşice baktığı için bakışlarımı kaçıran ilk ben oldum. Ona her baktığımda Yiğit’in öldüğü beliriyordu zihnimde. "Kısa ve net bir soru soracağım, sende lafı uzatmadan cevap vereceksin." Savaş ciddi bir şekilde konuştuğunda dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı.
Ateş bir süre cevap vermeyip beni uzun uzun incelediğinde kaşlarım çatıldı. Rahatsız olmaya başladığımda yerimde kıpırdandım. Her seferinde karşısında güçlü duracağım diyordum ama beni bakışlarıyla eziyordu. Çok rahatsız oluyordum onunla aynı ortamda bulunmaktan.
Şeytan rahatsız olduğumu anladığında kanadını açıp beni arkasına aldı ve Ateş'in görüş açısından çıkmamı sağladı. Neden bu kadar fazla inceliyordu beni? Nasıl öldüreceğini mi hesaplamaya çalışıyordu?
Bu düşüncemle tüylerim ürperdi. Ondan korkuyordum... ve bu elimde değildi.
"Abin çok zeki çıktı Dolunay." Ateş'in bana yönelik sözlerini duymamla dudaklarımı birbirine bastırdım. "Yine sürüyü benden saklamayı başardı. Yiğit'in yerlerini acınası şekilde söylemesine rağmen."
Duyduklarımla sonunda rahat bir nefes aldım. Abim iyiydi. Rahatlamış bir şekilde şeytanın eline uzandım. Ellerimiz birbirine kenetlendiği zaman Ateş'in bakışları bu seferde ellerimize kaydı. "Ama yine de..." Deyip bakışlarını tekrar yüzüme çıkardı. "Bir gün onları bulacağım." Dedi ve yüzüne soğuk bir ifade takındı. "Kendini buna hazırlasan iyi edersin."
Sinirle gözlerimi kıstım. Savaş’ın arkasından çıkıp ona cevap vereceğim sırada gözlerim boynundaki kolyeye takılmıştı. Ucunda ateş sembolü olan bir kolyeydi ve oldukça parlaktı. Bir an için bunun Yiğit’le bir bağlantısı olabileceğini düşündüm. Sahiden, Ateş Yiğit'e nasıl ulaşmıştı? Sadece benim rüyalarıma girdiğini sanıyordum.
Bu çok saçmaydı. Ölen birine nasıl ulaşıyordu? Benim rüyalarıma boynumdaki kolye sayesinde girebiliyordu Yiğit ama Ateş’e cevabı nasıl verdiği hakkında tek kelime etmemişti. Yerlerini öldükten sonra söylemişti çünkü ondan öncesinde abim zaten yanımda ve gayet iyiydi.
Bu işte bir tuhaflık vardı ve ben bundan hiç hoşlanmamıştım.
Ateş bir şeyler karıştırıyordu.
"Ateş, katlanılmaz herifin tekisin. Anca konuşuyorsun." Şeytanın alaylı sözleriyle gözlerimi devirdim. Kendini ona saldırmamak için zor tutuyor gibiydi. Durduk yere savaş başlatacaktık şimdi.
Ateş sırıtmaya başladığında derin bir nefes alıp araya girdim. Artık cevabımızı aldığımıza göre gidebilirdik. Biraz daha konuşursak her şeyi batıracaktık çünkü.
"Duygularımız karşılıklı Savaş..." Dedi ve başını hafifçe yana doğru eğdi. "Ama ben artık senin değil başka birinin ruhunu istiyorum." Dudaklarını büzdü. "O yüzden bu seferlik şansına küs."
Şeytan gözlerini kıstı. Yumruklarını sıkıyordu. Yumruk yaptığı elinden bir damla kanın yavaşça yere doğru süzülmesiyle endişeden deliye döndüm. Kendine zarar verdiğinin farkında değildi. Elini avuçlarım içine alıp yumruğunu serbest bırakmasını sağladım ve gözlerinin içine sakin olması için içtenlikle baktım. Bunları hiç konuşmadan yapıyordum. Ateş'te bizi izliyordu. Her hareketimi dikkatlice. Sanki hiçbir şeyi kaçırmak istemezmiş gibi.
Takıntılı bir manyak olduğunu fark etmiştim.
"Beni baloya davet etmeniz gururumu okşadı doğrusu. Uzun zamandır bir davet almıyordum." Dediğinde yaptığım işe bir süre ara verdim. Sonrada sessizce devam ettim. Aslında şu ana kadar konuşmuş olurdum ama planımızın bozulmaması için susmam gerekiyordu. "Bana bu kadar güvendiğinizi bilmiyordum. Bunu bir dans teklifi olarak görüyorum, melekcik. Sözünü tutacağını umuyorum."
Seninle dans edeceğime ölürüm daha iyi diye bağırmak geçse de içimden yapmadım. Yine sustum. Derin bir nefes alıp şeytanın yaraladığı avcunu iyileştirip elimi geri çektim.
Başımı çevirdiğimde ise Ateş gitmişti. Hiç ses çıkarmadan ortadan kaybolmuştu. Savaş gittiği yere bakıyordu. Olduğu yerde yeller esiyordu şimdi...
Ama çok yakında yeniden görüşeceğimizi biliyordum ve içimden bir ses her şeyin değişeceğini söylüyordu.
🦋
Anladığımı gösteren bir şekilde başımı salladım ve önümde duran büyük haritada gözlerimi yavaşça gezdirdim. Buraya neden geldiğimizi aslında pek anlamamıştım, şeytan saraya döndüğümüzde hiç bekleme yapmadan beni toplantı salonuna sokmuştu. Kapıyı arkamızdan kapatarak içeri kimsenin girmesini istemediğini kapının önündeki muhafızlara iletmişti. Üstelik hiçte nazik olmayan bir şekilde yapmıştı bunu.
Gözlerimi devirip anlattığı şeye kulak verdim. Elini haritanın üzerinde gezdirdi. Sonrada aradığını bulmuş olacak ki parmağıyla ormanın sıklıkla olduğu bir bölgeyi işaret etti. "Saraydan hiçbir yere sapmadan dümdüz kuzeye doğru gidersen Driad'ların yaşam alanına varırsın. Uzun bir yolculuk olur, geçitler olmadan haftalar sürer ama onlar seni korur."
Derin bir nefes alıp şüpheyle gözlerimi kıstım. Neden bana bunu anlatıyordu? "Driad ne?" Soruma gecikmeden cevap verdi.
"Orman koruyucuları. Doğayla iç içe bir ırk." Dedi ve yüzümü dikkatle inceleyerek devam etti. "Yani senin halkın." Kaşlarımı hayretle kaldırdım.
"Benim halkım mı?" Başını salladı.
"Orman, doğanın en önemli parçası." Deyip bakışlarını saçlarımın sarılaşmış tutamlarında gezdirdi. "Güçlerinde ortaya çıkmaya başladığına göre artık sana hizmet edeceklerdir. Uzun zamandır başlarında bir lider yok."
"Bunu bana neden anlatıyorsun Savaş?" Driad’ları es geçip asıl konuya odaklanmaya çalıştım.
"Çünkü krallığa herhangi bir baskın olursa..." Yutkundu ve bakışlarını kaçırdı. "Gideceksin."
"Ne?" Deyip şaşkınlıkla konuştum. "Benden sizi bırakıp tek başıma kuzeye doğru gitmemi mi istiyorsun?"
"Evet."
"Senden uzaklaşamam, Savaş." Dediğimde başını iki yana salladı. Gözleriyle boynumda asılı duran kolyemi işaret etti.
"Onu çıkarmadığın sürece sorun olmaz. Yiğit bir şeyler biliyor olmalı. Onu o yüzden sana verdi." Dediğinde sinirle iç çektim.
"Ne bildiği artık umurumda değil. Neden size yardım etmeme izin vermiyorsun?" Dedim kendimden emin bir şekilde. "Baskın sırasında sizi öylece bırakıp gitmemi istiyorsun, Savaş. Sana inanamıyorum. Oradan bakınca kendi canıma sizin canınızdan çok önem veriyormuş gibi mi görünüyorum?" Ona inanmıyormuş gibi baktığımda gözlerinden hüzünlü bir parıltı geçti. "Benden bunu istemeye hakkın yok."
"Anlamıyor musun Dolunay? Gitmek zorundasın." Dediğinde sinirle güldüm.
"Seni bırakmayacağım." Dedim gözlerinin içine ciddi bir ifadeyle bakarak. Beni anlamasını umuyordum.
Sıkıntıyla iç çekip saçlarını karıştırdı. "Her şeyi senin güvenliğin için yapıyorum." Dedi ve aramızda duran masayı aşarak yavaş adımlarla yanıma geldi. "Olası bir baskında Ateş seni bulacak. Başka kimse umurunda değil. Sana ulaşana kadar kimlerin öldüğü umurunda değil." Deyip ellerimi tuttu ve Gözlerime yalvarırcasına baktı. "Sana nasıl baktığını görmedin mi? Açığını arıyor, baskın yapmak için an kolluyor." Sözlerini sürdürdü. "Orada seni bulamayacaktır. Güvende olacaksın."
"Kendimi koruyabilirim." Dedim. "Artık çocuk değilim ve güçlerim var."
"O yüz yıllardır yaşıyor Dolunay!" Dedi çaresizce. "İstese ikimizi de karşılaştığımız anda öldürürdü." Endişeyle dudaklarını dişledi. "Ama yapmıyor, planladığı bir şeyler var ve ben ne olduğunu anlamış değilim. Kahretsin ki asla açık vermiyor. Güçlerinin sınırını bilmiyorsun, ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyorsun, gözünü nasıl karartacağını bilmiyorsun, meleğim. Ablam da senin gibi yanımızda kalmak istedi. En güvende olduğu yer olan krallığından ayrıldı ve krallığımızı savunmak için yanımıza geldi. Sonra ise... Bir daha geri dönemedi. Aynı şeyin senin de başına gelmesine izin vermeyeceğim. Beni anlamak zorundasın. Aynı planı yeniden kuruyor. Sadece doğru anı bekliyor."
"Savaş..." Bu kadar endişelendiğini nasıl görememiştim? Şeytanın korktuğunu ama yanımda güçlü görünmeye çalıştığını nasıl fark etmemiştim? Kızarmış gözlerine bakarak iç geçirdim ve onu kendime çekip başını boynuma yaslamasına izin verdim. İtirafıyla birlikte omuzları çökmüştü. Yanlış yaptığımı o an anlamıştım işte. “Özür dilerim. Çok özür dilerim, şeytanım.”
“Söz ver.” Dedi boynumdaki başı yüzünden boğuk çıkan sesiyle. “Bana arkana bakmadan gideceğine dair söz ver.”
Titremeye başlayan sesini fark etmemle tereddütte yer bırakmadan konuştum. “Söz veriyorum.” Cevabımdan sonra başını boynumdan kaldırdı ve ciddi olup olmadığımı anlamak istermişçesine sonsuzluk gibi gelen bir süre boyunca yüzümü izledi. Sonra da başını sallayıp dalgın bakışları eşliğinde toplantı salonundan çıktı. Nereye gittiğine dair hiçbir fikrim yoktu.
Yine de gitmesine ve biraz yalnız kalmasına izin verdim. Bir süre arkasından bakıp masanın üzerindeki karmaşık haritaya geri döndüm.
Keder dolu bakışlarım Driad krallığında gezindi.
Ablasının bir daha geri dönemediği krallığına hüzünle iç çekerek baktım.
Savaş ne kadar üstesinden gelmiş gibi gözükse de onu kaybetmenin acısını hala kalbinde taşıyordu.
Seni nasıl iyileştireceğim, şeytan? Bana canını ver desen senindir derim ama geçmişine ne yaparsam yapayım çare olamayacağım, değil mi?
Oysa yanında olursam her şey düzelir sanmıştım.
🦋
Saatler yavaş yavaş ilerlerken balo günü gelip çatmıştı. Planımızın üzerinden yaptığımız çeşitli toplantılarla geçmiştik. Saatler ilerledikçe endişem atıyordu.
Sarayda sabahtan beri yoğun bir hazırlık vardı. Oradan oraya koşuşturan hizmetliler akşamki balo için hazırlıkları yetiştirmeye çalışıyorlardı. Bahar balosu olacağı için konsepti de buna uygun hazırlamışlardı. Bu yüzden sarayın neresine bakarsam bakayım sürekli rengarenk çiçekler görüyordum.
Bu biraz da olsa rahatlamamı sağlıyordu. Sonuçta onlarda benim bir parçamdı, beni her şeyden koruyacaklarına inanıyordum.
Yine de bir baloya katılacak olmama rağmen canım çok sıkkındı. Akşam neler olacağını kestiremiyordum, diğer krallıkların Ateş’in katılmasına nasıl bir tepki vereceğini kestiremediğim gibi. Gerçi bir kez çıkmıştık bu yola, artık geri dönemezdik. Her ne olacaksa hepsine hazırlıklı olmalıydık.
Kapıyı çalarak odaya giren hizmetli kızlara gülümsemeye çalıştım. Baloya hazırlanmam gerekiyordu ve bu iş tahmin ettiğimden de uzun sürecekti. Artık düşüncelerimden sıyrılıp bütün dikkatimi akşama ve Ateş'e vermeliydim.
Nefesimi yavaşça dışarı verip kendimi beni hazırlamaya gelen görevli kızlara bıraktım. Nova oradan oraya uçuyor, kızlara emirlerini sıralıyordu. Dediğine göre balonun en güzeli ben olmalıymışım. Doğa Koruyucuları bahar balosunda en göze batan kişilermiş. Böyle bilgileri peş peşe sıralayarak elbisemin son dokunuşlarını yaptı.
Birkaç saat sonra ise tamamen hazırdım. Şimdi odanın köşesindeki boy aynasından üzerimdeki mavi ve omuzları açık elbisemi inceliyordum. Yakasında ve belinde gümüş çiçekler vardı. Bacak kısmında ise uzun bir yırtmaç. Bel kısmından sonra bollaşan elbise resmen bir mücevher gibi parlıyordu. İlk defa bir elbiseyi bu kadar beğenmiştim. Kanatlarımla inanılmaz uyumluydu. Kanatlarıma da ilk defa gördüğüm birkaç takı taktıklarında şaşırmıştım ama izin vermiştim. Gümüş zincirlerin uçlarında mavi kelebekler vardı ve beyaz tüylerimin üzerinden zarifçe sarkıyorlardı.
Yalan yoktu, takılar ve elbise bana çok yakışmıştı. Hizmetli melek kızlar güzelliğimi öve öve bitiremediklerinde utanmadan edememiştim. Onlar gittiklerinde Ela ve Mira beni almak için gelmişlerdi.
Dudaklarımı birbirine bastırıp aynada yansımasını gördüğüm arkadaşıma döndüm. "Çok güzel olmuşsun, Dolunay." Dedi Ela ve Mira'ya fikrini sormak istermiş gibi baktı. Mira da heyecanla konuşmuştu.
"Abim seni görünce bayılacak!" Dediğinde hep birlikte güldük. Gerçekten de şeytanın ne tepki vereceğini çok merak ediyordum.
Mira, siyah çiçeklerle süslenmiş kırmızı bir elbise giymişti. Elbisenin bel kısmından sonrası kabarıktı. İnce tülün üzerindeki siyah çiçekler onu tam bir prenses gibi gösteriyordu. Başına her zaman taktığında farklı, elbisesine uyumlu kırmızı bir taç iliştirmişti. Boynuzlarına da birkaç takı taktığı gözümden kaçmamıştı. Sanırım bunlar bir balo da takılması gereken takılardı.
Ela ise mor, fazla kabarık olmayan bir elbise seçmişti. Sadeydi ama ona çok yakışmıştı. Saçını salık bırakmış, gür saç tutamlarının arasına birkaç tane mor çiçek yerleştirmişti.
"Diğer krallıklar yavaş yavaş gelmeye başladı." Dedi Mira ve pencereden kararmış gökyüzüne baktı. "Kimse Ateş'in geleceğini bilmiyor. Bilseler buraya bir adım dahi atmayacaklarına bahse varım." Başımı sallayıp onu onayladım.
Şeytan balo salonuna gideceğimiz zaman beni odamdan almaya gelecekti. Bu yüzden bugün onu hiç görmemiştim. Odada gözlerimi yavaşça gezdirirken elimi boynumda duran kolyeme çıkardım. Onu çıkarmayı kısa bir an düşünmüştüm ama sonra vazgeçmiştim. Ne olursa olsun boynumdan ayrılmayacaktı.
Savaş ile dün yaptığımız konuşma aklımdan çıkmıyordu ama onu diğer düşüncelerimle birlikte zihnimin derinlerine itmeli ve planımıza odaklanmalıydım.
Derin bir nefes alıp balo hakkında konuşan Ela’yı dinledim. Nova'nın bir anda yanımda belirmesiyle bakışlarım ona çevrildi. Elinde kendinden büyük mavi bir tacı zar zor tutuyordu. Kaşlarımı çattığımda tacı heyecanla bana uzattı.
"Bunu bulmaya gitmiştim." Bu yüzden ortadan kaybolmuştu demek ki. "Savaş efendimiz kendisi seçti." Dedi tacı almamı işaret edip. "Ve takmanı rica etti." Yüzüme yerleşen tebessümle minik ellerinden tacı aldım. Üzerinde küçük ve parlak mavi taşlar vardı.
Ben tacı incelerken zihnimin derinliklerinde aşina olduğum bir ses yankılandı. "Umarım elbisene uygun tacı seçebilmişimdir, melekcik."
Sesini duymamla oturduğum yataktan hızla doğruldum. Benimle zihnimden konuşmuştu!
Bu sadece bağlı olan kişilerin yapabileceği şeydi...
Ela ve Mira birden ayağa fırlamama anlam veremez olacaklar ki bana merakla baktılar. Savaş’ın sesini sadece ben duymuştum. Elimde tuttuğum tacı başıma yerleştirdim ve gözlerimi ikisinin arasında gezdirdim. "Gidelim mi?" Dediğimde başlarıyla onayladılar. Bütün krallıklar artık gelmiş olmalıydı. Balo başlayalı pek fazla olmamıştı.
Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Dışarı doğru bir adım attığımda Orkun ve Savaş'ın bizi koridorda beklediğini fark ettim. Şeytan, ellerini cebine sokmuş ve duvara yaslanmıştı. Üzerine giydiği altın işlemeli siyah gömleği kanatlarıyla uyumluydu. Mavi gözleri ise giydiklerine meydan okur gibi kısık bir şekilde duruyor, üzerimde dolaşıyordu. Bakışlarından geçen memnuniyet parıltılarını fark etmiştim.
Yavaşça yutkunarak bakışlarını yüzüme çıkardı. Bende onu izliyordum sessizce. Yaslandığı duvardan doğrulup elini tutmam için uzattığında hafifçe gülümsedim ve benim soğuk ellerime karşın, sıcak olan elini tuttum. Elini tuttuğum anda bedenimden ufak bir titreme geçmişti. Bunun yanı sıra nefes alıp verişimde hızlanmıştı.
Bunun neden olduğunu gayet iyi biliyordum.
Şeytan, bir elini belime yerleştirdi ve başını boynuma doğru eğdi. "Çok güzelsin." Dedi ama dudakları oynamamıştı. Yine zihnimden konuşmuştu. İkimiz dışında kimse duyamazdı onu.
"Sende çok yakışıklısın." Dediğimde yüzünde ufak bir gülümseme belirdi. Zihinden konuşmak oldukça basitti. Sadece duymasını istediğim sözcükleri düşünmem yetmişti.
"Artık gitsek iyi olur." Dedi Ela'nın yanında duran Orkun ve devam etti. "Karşılamamız gereken özel bir konuğumuz var. Tabii gelme zahmetinde bulunduysa..." Dediğinde gözlerimi devirdim. Ateş'ten bahsediyordu.
"Gelmedi mi?" Sorumla şeytan başını iki yana salladı.
"Şehrin etrafı muhafızlarımızla dolu." Dedi. "Krallığa ayak bastığı anda haberimiz olacaktır." Önüme döndüğümde yavaşça iç çektim.
Büyük balo salonuna muhafızların kapıyı bizim için aralamalarıyla girdik. Buraya sarayı gezerken bir kez rastlamıştım. Nişan için verilen davette daha küçük bir salon kullanılmıştı. Buranın ise ışıkları kapalı olduğu için ne kadar büyük olduğunu fark etmemiştim. Şimdi anlıyordum. Büyük salon, tavandaki büyük avizelerde duran mumlarla aydınlatılmıştı. Elliden fazla krallığın kral ve kraliçeleri, prens ve prensesleri buradaydı. Hepsinin bakışları da salondan içeri giren bizde. O kadar fazla farklı yüz vardı ki gerilmeden edemedim. Biz salona girdiğimiz anda salon sessizleşmişti.
Galiba daha demin bir elf görmüştüm ama bunu sonra düşünecektim.
Keşke buraya gelmeden önce şeytan beni uyarsaydı. Daha önce hiçbir baloya katılmadığım için böyle olacağını tahmin edememiştim. Bu kadar kişinin bakışlarının üzerimde olacağını bilmiyordum. Artık alışsam da sosyal anksiyetem arada kendini hatırlatıyordu.
Titrek bir nefes alıp sakin olmaya çalışarak şeytanın beni yönlendirmesine izin verdim. İnsanların arasından geçerek sonunda Ayaz ve Alp'lerin olduğu masaya varmıştık. Mira'larda yanımızda durmuşlardı. Biz yerimizi aldıktan sonra salon, sessizliğin yerini konuşmalara ve kısık sesle çalan şarkıya bırakmıştı. Her tür kendi masasında dikiliyordu.
Başımı çevirdiğimde kenarda büyücü kralı ve kraliçesiyle duran ve bakışlarını ikimizin arasından ayırmayan Sare'yi görmemle gerildim. Elindeki zarif içki kadehini dudaklarına götürürken bile gözlerini bizim üzerimizden ayırmıyordu.
Ne kadar itiraf etmek istemesem de ona oldukça yakışan siyah ve göğüs dekolteli dar bir elbise giymişti. Onu bir süre inceledikten sonra çenemi dikleştirerek Savaş’a daha çok yanaştım. Onun önünde zayıf görünmeyecektim.
Savaş, belimdeki elini sıkılaştırdığında gülümseyerek gözlerimi Sare’den çektim ve yanımıza gelen hangi krallığa ait olduklarını bilmediğim prens ve prensese çevirdim. Baştan aşağı bembeyaz giyinmişlerdi. Aynı zamanda gözleri ve saçları da kıyafetleri gibi bembeyazdı. Genellikle yanımıza prens ve prensesler geliyordu. Kral ve kraliçeler arada sırada bize baksalar da yanımıza gelme gereği duymamışlardı.
Buradaki herkesin şeytanla aramızdaki bağı fark ettiğini biliyordum. Bunu anlamak zor olmamıştı. Bakışlarından... çok belli ediyorlardı. Ruhlarımızın birbirlerine karıştığını en az benim kadar hissedebiliyorlardı. Yanımıza gelen birkaç kişi bununla ilgili soru sormuştu hatta ama geçiştirmiştik.
İnanın sevgili fantastik yaratıklar, daha ben nasıl olduğunu bilmiyorum. Ruhum dile gelip konuşursa bir ara size anlatır.
Balonun zarif havasına karşın zırhlara ve silahlara bürünmüş bir muhafız davetlilerin meraklı bakışları eşliğinde yanımıza geldi. Genç yaşta olduğu belli olan şeytan muhafız yanımıza geldikten sonra eğilerek selam verdi ve sadece bizim duyabileceğimiz bir ses tonuyla konuştu. "Efendim, Mert zindandan kaçmış." Dediğinde şeytan, başını kaldırıp dehşetle muhafıza baktı.
Eh, belliydi bunu yapacağı zaten. Vampirlerin bir an olsun yerlerinde durmayacaklarını herkes bilirdi, o yüzden fazla şaşırmamıştım.
Orkun, Ayaz, Savaş ve yanımıza sonradan katılan Alp’in arasında anlam veremediğim bir bakışma geçti. Yine gözleriyle konuşuyorlardı. "Alp, sen kızların yanında kal." Savaş tam yanımda dikilen komutana hitaben konuştu. Elini belimden yavaşça ayırırken alnıma küçük bir öpücük kondurmayı ihmal etmedi. "Birazdan geleceğim. Söz veriyorum."
Başımı hiç istemesem de kabul edip salladığımda benden ayrıldı. Yanına aldığı Orkun ve Ayaz’la hızla balo salonundan çıktı. Bakışlarımı onlardan çektiğim sırada Sare'yle göz göze geldik. Bana elindeki kadehi kaldırarak gülümsedi. Gözlerimi kısarak onu inceledim. Bu işin altında o vardı. Onu neden baloya çağırmışlardı ki zaten? Hain olduğunu biliyorlardı.
Yakaladım seni.
Bunu Savaş'lara söylememiz gerekiyordu. Balo salonunun çıkışına gitmek için hareketlendiğimde yanımızda kalan Alp bileğimden nazik bir şekilde tuttu. "Dolunay? Bir sorun mu var?" Sorusunu kısık bir sesle cevapladım.
"Sare yapmış olmalı, onlara söylememiz gerekiyor. Aslında Savaş’a zihnimden ulaşacaktım ama engelleniyorum, Alp. Bir şeyler dönüyor." Dediğimde Alp temkinle etrafımızı inceledi.
Beni engelleyenin Sare olduğuna adım kadar emindim çünkü yapılan büyünün metalik kokusunu alabiliyordum. Böyle bir alçaklığa karışacağı belliydi, yoksa neden yine bir şeyler yaptığını açığa çıkarsındı ki?
Bu işte bir şeyler vardı.
"Tamam. Ben söyleyeceğim ama siz kalabalığın içinden kalacaksınız. Anlaşıldı mı?" Kabul edip üçümüz de başımızı salladığımızda iç çekti ve bakışlarını uzun bir süre üzerimizde gezdirdi. "Hemen geleceğim, sakın bir yere ayrılmayın. Özellikle sen Dolunay."
Gözlerimi devirdiğimde Alp çıkışa doğru ilerlemişti bile. Onun gitmesini izlerken Ela ile Mira'nın yanına daha fazla yaklaştım. Sanırım Ateş gelmeyecekti. O yüzden sorunumuz yoktu. Planımızda bir işe yaramamıştı.
Mutlu son.
Bitti.
Öyle sandınız değil mi?
Güldürmeyin beni.
Kötüler gösterişi her zaman sever.
Başımı kaldırdığımda kraliçeyle göz göze geldik. Bizim olduğumuz tarafa kaşlarını çatarak bakıyordu. Karşılaması ve sohbet etmesi gereken çok kişi olduğu için yanımıza gelemiyordu. Yani... buradan bakınca öyle görünüyordu.
Salondaki uğultu bir anda kesildiğinde yanımda gerilmeye başlayan Ela ile göz göze geldik. İkimizin de ağzını bıçak açmıyordu. Neler olduğuna bakmak için herkesin yaptığı gibi bende yavaşça balo salonunun kapısına doğru döndüğümde Ateş'in kısılmış kahverengi gözleriyle ani bir şekilde karşılaştım. Boğazım kurumuştu. Gelmeyeceğine bu kadar inanırken bir anda ortaya çıkması... üstelik Savaş’lar yanımızdan ayrıldığı zaman. Bunun bir tesadüf olduğunu hala düşünen var mı?
Bunu adım adım planladıklarına yemin edebilirdim.
Sadece benim gözlerimin içine bakması rahatsız ediciydi. Üzerindeki hiçbir bakış umurunda dahi değildi. Masanın yanında öylece dikilen beni izliyordu. Nefesimi yavaşça dışarı bırakıp bakışlarımı kaçırdım. İstediğim olmuştu işte. Planım işe yarıyordu.
Yine de çok huzursuzdum. İçimdeki sıkıntı bir türlü kaybolmuyordu.
Buna rağmen güçlü görünmeliydim. Ondan korktuğumu anlamamalılardı. Yenilmez herifin teki olduğunu düşünmekten vazgeçmelilerdi. Bu görevde koruyucu olarak bana aitti. Zaten artık tek başıma kalmıştım. Ateş Koruyucusunun öldüğü haberi her yere yayılmıştı. Bu yüzden de korkuyor olabilirlerdi.
Bir tık haklı gibilerdi sanki...
Ateş yavaş adımlarla yanımıza gelmeye başladığında başımı korkusuzca dikleştirdim. Bize burada saldıramazdı, o yüzden sakin olmam ve kendimden ödün vermemem gerekiyordu.
Ruh koruyucusu yanlarından geçerken herkes korkarak çil yavrusu gibi etrafa dağıldı ve bana doğru gelmesi için ona yol açtı.
Of ya.
Ama bu kadar korkulmazdı ki!
Lanet herif gözlerini üzerimden ayırmadan salona hitaben konuştu. Salon bir hayli sessiz olduğu için kendinden emin sesi duvarlarda yankılanmıştı. "Lütfen..." dedi. "Baloya devam edin. Buraya sorun çıkarmak için gelmedim."
Uğultular tekrar çoğaldığında kanatlarımı hafifçe aralayıp Ela ve Mira’yı arkama almıştım. Şeytanlar gelene kadar yerimden kıpırdamayacaktım. Onunla fazla konuşmayacaktım ve kendisiyle pek ilgilenmiyormuş gibi yapacaktım.
Bakışlarının elbiseme doğru indiğini fark ettiğimde gözlerimi kıstım. "Önüne bak!" Dediğimde güldü. İlk defa alaycı bir ifade yoktu suratında. Masamıza gelerek etrafımızdaki herkesin uzaklaşmasını sağlamıştı.
"Çok güzel olmuşsun ama yazık olacak." Dediğinde anlamaz bir şekilde yüzüne dik dik baktım. "Çok yazık olacak güzelliğine." Başını iki yana salladı. "Keşke böyle olması gerekmeseydi. Her şey daha farklı olabilirdi."
Başımı çevirip kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışarak masamıza seri adımlarla ulaşmak için uğraşan Alp'e baktım. Kaşları öfkeyle çatılmıştı ve gözleri doğrudan Ateş’e dikilmişti. Dudaklarının kıpırtısından küfür ettiğini anlamıştım.
"Seni de gördüğüme sevindim komutan." Dedi Ateş sıkılmış gibi, Alp’in yanımıza gelmeye çalışmasını izleyerek. Hızla yaklaşan bedenine kısa bir bakış attı ve kaşla göz arasında bileğimden tuttu. Ben daha ne olduğunu anlamadan ise tekrar konuştu. "Ama şimdi gitmem gerekiyor. Yapacak işlerimiz var."
Zaman yavaşlıyormuş gibi oldu ilk, sonrası ise oldukça hızlıydı. Ateş beni balo salonundan çıkartıp ışınlayarak uçuruma getirmişti. İçimden lanet okuyarak ondan hışımla uzaklaştım ve arkamdaki ağaca yaslanıp başımın dönmesinin geçmesini bekledim. Geçen sefer ki gibi kötü olmamıştım en azından.
Uçurumda Ateş ile tek başıma olduğumu fark ettim. Onu karşımda alay eden bir surat ifadesiyle görmemle bir kez daha lanet okudum. Bana yaklaşacağı sırada uyluğumdan çıkardığım hançerimi kaldırdım ve gücümü keskin metal dikkatle yükledim.
"Yaklaşma!" Diye uyardım onu kendimden emin bir şekilde. Bana doğru bir adım atmaktan elimdeki hançeri gördüğünde vazgeçti.
Gözlerini kıstı. Duruşunu hiç bozmadan başını dikleştirdi. "Seninle bir anlaşma yapacağız." Dediğinde bıkkınlıkla nefesimi dışarı bıraktım.
"Seninle anlaşma falan yapmam ben." Dedim ve hançerimi daha sıkı tuttum. Sözlerimi umursamadı.
"Savaş’ı seviyorsun." Dediğinde ondan bahsetmesi üzerine öfkeyle gerildim. "Ona değer veriyorsun." Devam etti. "Ama öleceksin. Bu gece sana bağlanacağı için sen öldüğün zaman o da ölecek. Belki bunu değiştirebiliriz."
"Bunu değiştiremezsin Ateş. O yüzden daha iyi bir yalan bul. Ayrıca yüzüme karşı bugün öleceksin demen hiç etik değil." Dediğimde dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı.
"Ben Ruh koruyucusuyum, Dolunay" Dedi. "Ruhlar bana hizmet eder. Sence de ruhların yaptığı bir anlaşmayı değiştirmem kadar normal bir şey var mı?" Kendi sorusunu kendi cevapladı. "Yok. Sadece izin vermen gerekiyor."
Ayağına dolanan ve onun bana yaklaşmasını önlemeye çalışan çimlere kısa bir bakış attıktan sonra konuşmaya devam etti. "Eğer sen..." Doğanın beni korumak için uğraşmasını umursamamıştı. "Bana kendi ellerinle, kendi canını verirsen, bende sen öldükten sonra şeytanın hayatta kalmasını sağlarım. İkimiz içinde her şey böylelikle daha kolay olur."
Dalga geçiyordu herhalde.
Öyle değil mi?
İntihar etmek istediğimi falan mı sanıyordu bu kahrolası herif? Çok ürkütücüydü.
"Hiçbir kanıtın yok. Sana acınası şekilde ölmek istediğimi düşündüren ne?" Dedim teklifine burun kıvırarak.
Gülerek başını salladı ve elini boynunda daha önce de gördüğüm ucunda ateş sembolü olan kolyeye götürdü. "Yiğit bana çok yardımcı oluyor. Onun sayesinde ateşi kontrol etmeyi öğrendim." Dediğinde dehşetle yüzüne baktım. "Sanırım ona bir teşekkür borçluyum. Zavallı ruhu bana hizmet etmek için oldukça istekli. Aynı ölen diğer Koruyucular gibi..."
Yiğit'in ruhunu o kolyenin içinde tutuyordu. Bu yüzden ucunda ateş sembolü vardı. Koruduğu element olduğu için. Bizleri öldürdüğü yetmiyormuş gibi birde güçlerimize ve ruhumuza sahip oluyordu.
Bu çok... Tanrım... Artık kötülüğünü kelimelerle tarif edemiyordum.
İnanılmazdı.
Daha ne yapabilir dedikçe bir üstünü yapıyordu.
"Sana son ana kadar şans vereceğim, Dolunay." Dedi tekrar. "Sonunda bunu yapmam için sen bana yalvaracaksın." Duraksadı. "Tabi her şey için geç olmazsa... Biliyorsun, fikrim çabuk değişebiliyor. Sıkılırsam ikinizi birlikte öldürmeye karar verebilirim ama büyük bir nezaket gösterip sana bu teklifi sunuyorum. Arada böyle iyi olasım geliyor. Bence bunu doğru kullanman senin yararına olur."
Siktir. Tam da usta bir manipülatör gibi konuşmuştu. Sözcükleri nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu.
Ayaklarına dolanmış çimlerden kurtulup ışınlanarak arkama geçtiğinde soğuk nefesini ensemde hissettim. Parmaklarını sağ kanadımın kıvrımında usulca gezdirdiğinde bütün vücudum uyarıldı. Yine alanımı hiçe sayıyordu ama bu sefer ani bir hareket yapmayacak kadar akıllıydım.
Arkamı dönüp yüz yüze gelmemizi sağladığımda sakince beni süzdü. "O sen öldükten sonra hayatına devam edecek. Lanet sayesinde hiç var olmamış gibi olacaksın." Dedi sanki iyi bir şeyden bahsediyormuş gibi. "Bence bu Savaş'a yapacağın en büyük fedakârlık olur."
Bıkkın bir nefes alıp başımı başka tarafa çevirdim. "Artık git, Ateş. Ya da baloda ne yapacaksan yap ama beni rahat bırak." Dediğimde yüzü karardı. Aldığı cevaptan memnun olmadığı açıktı. Ona istediğini vermeyeceğimi anlamıştı.
"Yarın yapacaklarım için hiç pişman olmayacağım." Dedi. "Bugünü iyi değerlendir, melekcik. Bu sana verdiğim ilk ve son doğum günü hediyesi." Uçuruma doğru giderken son kez konuştu. "Bunun için bana teşekkür edeceksin."
O ruhlarını da alıp gözden kaybolurken arkasından bakmakla yetindim.
Şöyle bir uyuyup iki ay sonra falan kalksam acaba yersiz öfkesinden vazgeçer miydi? Ben zihnimi anca böyle toparlayabilirdim çünkü.
Tabii ne istediğime dikkat etmem gerektiğini çok geç olmadan öğrenmiştim.
Saray halkını uyarmam gerekiyordu ama içimden hiçbir şey yapasım gelmiyordu. Ruhum çekilmiş gibi attığım yavaş adımlarla saraya geri yürümeye koyuldum.
Saraya girdiğimde doğrudan balo salonuna ilerleyecektim ki sağ taraftaki koridordan gelen birtakım seslerle durdum. Başımı o tarafa çevirdiğimde birkaç gölge gördüm. Savaş’ın sesi çokta uzaktan gelmiyordu. Öfke dolu sesi kulağıma tekrar çalındığında yolumdan saptım. Yanlarına gittiğimde gördüğüm görüntüyle şaşırmadan edememiştim. Savaş, Mert'i yakasından tutmuş ve duvara yaslamıştı. Alp, Orkun ve Ayaz da tam arkasındaydı.
"Hiçbir işe yaramıyorsun, Savaş." Dedi Mert ve alaylı bir ses tonuyla şeytanı kışkırtmak istermiş gibi sözlerine devam etti. "Daha kendi eşini bile koruyamıyorsun. Ne acınası..."
Yutkunarak gözlerimi usulca üzerlerinde gezdirdim. Şeytan Mert'i bıraktı ve yere sertçe düşmesine neden oldu. "Ateş'in köpeğisin, kışkırtmaktan başka bildiğin bir şey yok. Şuna bak, elimizde oyuncak oldun." Dedi ve Alp'ten aldığı parlak kılıcın ucunu yerdeki Mert'in boynuna yasladı. "Seni öldürmemem için tek bir neden söyle bana. Şimdi. Derhal."
Mert güldüğünde yüzüm buruştu. Ona enjekte ettikleri bir sıvı yüzünden vampir duyuları körelmişti. Zaten böyle olmasaydı onu burada bir saniye bile tutamayacağımıza emindim. "Beni öldürürsen halkımda sizden kurtulur." Dedi kendinden emin bir şekilde. "Beni aramak için yola çıkmışlardır bile. Türümü hafife alıyorsunuz. Pişman olacaksınız."
Vampirlerden nefret ediyordum. Hiçte Edward gibi değillerdi.
"Savaş?" Adını seslendiğimde şeytanın bakışları hızla bana kaydı. Kaşları yüzüme bakarken çatılmıştı.
"Dolunay? Senin balo salonunda olman gerekmiyor mu?" Diye sorduğunda sinirle güldüm. Ne yani? Ateş'in beni götürdüğünü bilmiyorlar mıydı?
Alp'e kaşlarımı kaldırarak merakla döndüğümde o da konuşmuştu. "Sare'nin yaptığını söyledim." Dedi ve devam etti. "Ama size salondan ayrılmayın demiştim."
Ah, tanrım! O hain büyücü prensesi Orkun’a yaptığı gibi hafızalarını silmişti. Bu kadar güçlü olduğunu elbette sanmıyordum ama Ateş’ten yardım almış olmalıydı.
Kahrolası koruyucu planımı çözüp herkesin hafızlarından geldiği kısa sürelik anı silmiş ve yaşanmamış gibi yapmıştı.
Zeki herifin tekiydi.
Böyle bir düşmanım olmasından nefret ediyordum!
"Ateş gelmedi mi? Ciddi misiniz siz?" Sorumla hepsi olumsuz anlamda başını salladı. Planımın işe yaramadığı yetmiyormuş gibi şimdi birde bununla uğraşacaktım. Ayağımı öfkeyle inleyip yere vurdum.
Delirecektim!
Yerimde kudurmaktan başka bir şey yapamıyordum!
Üstelik Sare benimle iyi dalga geçmiş olmalıydı.
"Pekala, kulaklarınızı iyi açın ve beni dikkatle dinleyin." Dedim bakışlarımı bana tuhaf bir yaratıkmışım gibi bakan dörtlü de gezdirerek. "Ateş baloya geldi ve-" Sözümü kesen Orkun'a kötü bir bakış attım.
"Bu imkansız. Krallığa girmiş olsaydı haberimiz olurdu." Bıkkın bir nefes alıp devam ettim.
"Hepinizin hafızasından büyücülerden yardım alarak o anları silmiş. Kimse saraya geldiğini hatırlamıyor." Dedim gülümseyerek ama asabım çoktan bozulmuştu. "Benim dışımda."
Şeytan korkutucu bir yüz ifadesiyle bedenimi yavaşça süzdü. Konuşmaya başladığında çenesi öfkeyle kasılıyordu. "Sana bir şey yaptı mı?" Başımı hayır anlamında salladım.
"Baloyu sonlandırmamız gerekiyor." Dedim somurtarak. "Yarın kötü şeyler olacağından bahsetti. Bir baskın için hazırlık yapıyor olabilir. Kimsenin benim yüzümden canının yanmasını istemiyorum." Hüzünle iç çektim. "Zaten planım da işe yaramadı."
Şeytan karşıma geçip önüme eğdiğim başımı çenemden tutup kaldırdı. Gözlerime içten bir şekilde bakıyordu. "Sorun değil, meleğim. Başka bir yolunu elbet buluruz." Dedi. "Ve bulacağız."
Başımı salladığımda Mert’in ve diğerlerinin orada olmasını umursamadan dudaklarıma kısa bir öpücük bıraktı. Elimi göğsüne çıkartıp bağımızın kanıtı olan izine avcumu bastırdım. Alnını alnıma yasladı ve gözlerini kapattı.
Kararımı verip yavaşça iç geçirdim.
Ona Ateş'in anlaşmasından bahsetmeyecektim.
Umudunu yitirmesine izin veremezdim. Şimdi olmazdı.
🦋
Ela ve Mira'yla odama çıkmıştık. Saat gecenin üçüydü. Sabaha kadar uyumayacaktım. Onun yerine balkondan şehri gözetleyecektim. Ateş'in ne zaman saldıracağını bilmiyorduk ama saraya çok geçmeden sınırlarda bir hareketlilik olduğu uyarısı gelmişti.
Savaş diğerleriyle birlikte sınıra gitmişti. Balo ise iptal olmuştu. Sadece birkaç saat içerisinde herkes geçitleri kullanarak krallığına dönmüştü. Üzerimdeki balo elbisemle balkonun korkuluklarına yaslanmış yıldızlı geceyi izliyordum.
Hiçbir doğum günümün bu kadar berbat geçtiğini hatırlamıyordum. İyi olan tek şey şeytanında bana sonunda bağlanmasıydı. Bu bana yeterdi zaten. Arada sırada zihnimden konuşuyordu ve rapor vererek biraz olsun rahatlamamı sağlıyordu. "Biz iyiyiz." ya da "Her şey yolunda." gibi...
Yine de bu krallığı büyük bir savaşa sürüklediğim gerçeğini değiştirmiyordu.
Geçmişte çektikleri acı yetmiyormuş gibi sırf buradayım diye yine ve yine savaşmalarına sebep olmuştum. Kendimden nefret etmeye başlayacaktım. Ateş’in giderek delirmeme sebep olacağından korkuyordum. Üstelik bana yarın öleceksin demişti. Şimdiden paranoyaklığa başlamıştım. Tüylerim bir şeylerin yaklaştığını anlamış gibi arada diken diken oluyordu.
Ayrıca gücüm sanki hiçbir tehlikede değilmişiz gibi uyumanın zamanını bulmuştu. Gece boyu hiç sesi çıkarmamış ve beni uyarmaya çalışmamıştı.
Gece olmasına rağmen şehir ayaktaydı. Yaşlılar ve çocuklar sığınaklara götürülüyordu. Olası bir savaş için şifacılar bile ayarlanmıştı. Bütün saray hazırlıklıydı. Komutanlar oradan oraya koşturuyordu.
Diğer krallıklara gelecek olursak, yine bize öfkelilerdi. Planım işe yaramadığı için her zamanki gibi tek başımızaydık ve bunu düzeltmek için aklıma artık hiçbir fikir gelmiyordu. Diğer krallıklar Ateş'e hemen boyun eğmişlerdi. Savaşa katılacaklarına Ateş'in boyunduruğu altında yaşamayı tercih ediyorlardı.
Onlara korkup kaçtıkları için ölesiye öfkeliydim ama haklı oldukları için hiçbir şey diyemiyordum. Bende olayların tam ortasında olmasam büyük ihtimalle arkama bakmadan kaçardım.
Yine de o kahrolası herifi yenmek için birleşmemiz gerektiğini umarım çok geçmeden anlarlardı.
Yaslandığım korkuluklardan doğruldum ve gözlerimi kapattım. Tam o sırada zihnimde şeytanın sesi yankılandı. "Seni seviyorum." Negatif düşüncelerimin içinden geçen sesi kıkırdamama neden olmuştu. Moralimin bozuk olduğunu hissetmiş olmalıydı.
"Bende seni seviyorum, şeytanım." Dediğimde olduğu yerde gülümsediğini hissettim. Bu zihnimde ufak bir karıncalanma yaratmıştı. Şeytanın varlığını uzakta olsa bile her an yanımdaymış gibi hissetmek güzeldi. Tamamlanmış gibiydim. Sanki bir tarafım hep yarımdı ama şimdi diğer parçasını bulmuştu.
Mükemmel bir histi.
Aradan geçen birkaç saatin ardından sabah oldu. Güneş doğuyor ve karanlığı ezip geçerek bütün krallığı aydınlatıyordu. Etraf sessizdi. Ela ile Mira yalnız kalmak istemedikleri için bütün gece odamdaydılar. Zaten diğerleri sınıra gitmişti. Ela’da beni koruyacağından söz ederek dibimden ayrılmıyordu. Mira ise yalnız kalınca paniklediğinden bahsetmişti. Yani sonuç olarak çıkacak olan karışıklık hepimizi endişelendiriyordu. Odamdaki koltuklara oturmuş durgun bir şekilde güneşin doğuşunu izliyorduk.
"Sizde duydunuz mu?" Mira'nın sesiyle Ela ile aynı anda başımızı çevirip prensesin endişe dolu yüz ifadesine baktık.
"Neyi?" Dememe kalmadan büyük bir patlama sesiyle üçümüzde yerimizden fırladık. Tanrım, gelen ses ile yer bile sarsılmıştı. Neler oluyordu?
"Savaş?" Zihnimden şeytana seslenmeye çalıştım ama cevap vermedi. Tekrar tekrar adını söylesem de çıt çıkmamıştı. Başımı olumsuzca sallayıp büyük bir tedirginlikle arkadaşlarıma döndüm. "Cevap vermiyor."
"Burada duramayız. Annemin yanına gitmeliyiz." dedi Mira. Ona katılıyordum. Kesinlikle bir şeyler yapmalıydık. Şeytanın sesini duymadığım ve onu hissedemediğim her saniye endişem artacaktı çünkü. Ayrıca gücüm bağımı bulmam için beni dışarı çekiştirmeye başlamıştı bile.
Mira hızla odadan çıktığında ve bize yerinizde kalın işareti yaptığında merakla onu izledik. Birkaç dakika sonra geri geldiğinde elinde üç tane oldukça keskin kılıç tutuyordu. Hepsini yatağın üzerine bırakıp bakışlarını kararlılıkla bize dikti. "Elimde bunlar var. Umarım kullanmayı biliyorsunuzdur çünkü koridorda tek bir muhafız bile yok. Anlaşılan muhafızlar yerlerinden ayrılmışlar. Aşağıdan sesler geliyor."
Ortada duran kılıcı elime alıp incelediğimde Ela telaşla başını sallamıştı. Üzerimizdeki elbiselerden neyse ki bir saat önce kurtulmuştuk. Üzerimde rahat edebileceğim bol bir pantolon ve beyaz bir badi vardı. Ela’ya da dolabımdan bir şeyler ayarlamıştım. Savaşacaksak bütün önlemleri almalıydık. Bu işin şakası yoktu.
Kemerime birkaç hançer yerleştirip kılıcı sıkıca tuttum ve Mira’ya hazır olduğumuzu söyledim. Prenses elindeki kılıcını sıkıca kavrayarak kapıyı araladı ve etrafa kısaca göz gezdirip bize gelmemiz için işaret verdi. Bir prenses olarak her durum için eğitimli olduğunu biliyordum, o yüzden tereddüt etmeden onu takip ettim.
Daha önce hiç bir kılıç kullanmasam da eninde sonunda kullanmam gerekeceğini biliyordum. Tek umudum hançer numaram gibi bir yerlerden kılıç kullanmayı da bildiğimin falan ortaya çıkmasını beklemekti. Yapacak bir şey yoktu.
Dehşet dolu seslerin yükseldiği yere geldiğimizde kapının önünde yere serilmiş muhafız cesetleriyle karşılaştık. Sarayın girişindeki taht odasındaydık. Mira bizi hızla kapının arkasına çekip saklanmamızı sağlamıştı. Neyse ki buradan içerisi görünüyordu. Yüzüm buruşurken sarayın ana giriş kapısındaki büyük deliği inceledim. Birileri kapıyı kırıp zorla içeri girmişti. Duvarları parçalanmış sarayın içi de dışı gibi acımasızca tahrip edilmişti.
Burada kıyamet kopuyordu.
Kaosun tam ortasında ise gözleri kan kırmızısına bürünmüş Ateş vardı. Gözlerinin bu rengiyle hiç karşılaşmamıştım, benimkilerin yeşil olması gibi onunda arada değişiyor olmalıydı ama tanrı aşkına, karşımızda bir ölüm tanrısı gibi dikilmesini üçümüzde beklemiyorduk.
Nefesimi tutmuş bir şekilde acımasız düşmanımı izliyordum. Bütün muhafızları öldürmüş, kenarda duran kral ve kraliçeyle bir şeyler konuşuyordu. Buraya ulaşmak için ardında cesetlerden bir dağ bırakmıştı.
Hepsi benim suçumdu.
Ona canımı verseydim belki... belki yaşamaya devam ederlerdi.
Bencilin tekiydim. Canım öyle çok yanıyordu ki...
Kanlar damlayan kılıcına bakarken yanımda sessizce duran arkadaşıma hitaben korkusuzca konuştum. "Kral ve kraliçeyi koruma kalkanına alman gerekiyor." Dedim titremeye yüz tutmuş sesimle. Üç kız olarak kapının arkasında saklanmaya devam ediyorduk. "Sizde koruma kalkanının içinde kalın." Nefesimi yavaşça dışarı verdim. "Ve ne olursa olsun sakın içinden çıkmayın."
Ela kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı. "Bir yere mi gideceksin?" Başımı salladım.
"Onu buradan uzaklaştıracağım. İstediğini vereceğim."
Ela'nın arkamdan bağırmasını dikkate almadan olduğum yerden çıktım ve Ateş'e kendimi gösterdim. Beni gördüğü anda gözleri parladı. Kral ve kraliçeyle ilgilenmeyi bırakmıştı. "Dolunay..." Dedi. "Bende tam seni almaya gelmiştim."
Dişlerimi sıkıp elimdeki kılıcı daha sıkı kavradım ve gücüme uzandım. Sarayın büyük kapısından içeri giren iki kişiyi görmemle gözlerim irileşti. Üçüyle aynı anda başa çıkamazdım. Bu mümkün değildi.
Sare ukala bir sırıtışla elindeki hançeri sallarken, Mert gözlerini kısıp vampir dişlerini ortaya çıkarmıştı. Ateş önde, onlar tam arkasında duruyordu. Ben ise kral ve kraliçeyi arkama alıp tek başıma karşılarına dikilmiştim. Ne pahasına olursa olsun Savaş’ın ailesini koruyacaktım.
Onlara bir şey olmasına izin vermeyecektim.
Arkama kısa bir bakış attım. Kral, kraliçeyi arkasına almış gözlerini kötücül üçlünün üzerine öfkeyle dikmişti. Mira yanlarına koşup annesinin koluna sarıldığında bakışlarım Ela’ya döndü. Ona başımı sallayıp işaret verdim ve koruma kalkanını hızla kurmasını bekledim. Beni dışarıda bırakacak şekilde mor kalkanı etraflarına sardı.
Büyücü arkadaşım gözlerinde bariz bir acıyla bana bakıyordu ama yapmam gereken şeyi biliyordu. O yüzden bana izin verdi.
Kraliçenin bana yalvaran çığlıklarını duymazdan gelip dolan gözlerimi önüme çevirdim ve gardımı aldım. Ateş iki yana başını sallayıp kahkaha attı, Mert ise uzun bir süre alayla bana baktı.
Onların benimle dalga geçmesine izin verdim. Ne ve kim olduğum artık umurumda değildi. Tek bildiğim savaşmayı bırakmayacağımdı.
Onların ilk hamleyi yapmasına izin vermedim. Gücüme Mert’i ve Sare’yi benden uzak tutmasını emrettim. Doğa beni dinleyip yerden zemini parçalayarak yükselen ağaç köklerini onlara yönlendirdi. Onlar ağaçlarla uğraşırken bakışlarımı Ateş’e çevirdim.
Ona dönmemle kılıcını savurması bir olmuştu. Elimde tuttuğum kılıcı kendimi korumak amacıyla acemice kaldırdığımda iki keskin metal tam ortamızda çarpıştı. Kılıcını uzak tutmak için harcadığım efor kaslarımı yakmıştı. Öfkeyle çığlık atıp kılıcını ittirmeye çalıştım ama tanrı aşkına, çok güçlüydü. Üstelik bu gücünün küçük bir kısmıydı.
Benimle alay ediyor, oynuyordu. Onun için bütün bunlar küçük bir eğlenceden ibaretti.
Kılıcını en sonunda öyle bir güçle ittirdi ki, Ela’nın yarattığı kalkana doğru şiddetle savruldum. Sırtım kalkana çarptığında ağzımdan acı dolu bir inilti kaçtı. Kalkanın içindeki kraliçe ağlayarak bana ulaşmak adına kalkanın şeffaf yüzeyine vuruyordu. Bana bir şeyler söylüyordu ama onu çınlayan kulaklarım yüzünden duyamıyordum. Kral suratıma acıyla bakarak onu geri çekmiş, benden uzaklaştırmıştı.
Ela isteğimi yerine getiriyordu. Ona ne olursa olsun kalkanı açma demiştim.
Böyle olmak zorundaydı çünkü biliyordum, kalkanda bende olursam Ateş ne yapar ne eder o kalkanı parçalardı.
Artık benim yüzümden kimsenin canının yanmasına izin vermeyecektim.
Dolmaya başlayan gözlerimi kalkandan çektim ve kraliçeye hafifçe gülümseyip bana doğru kılıcını sallayarak yaklaşan Ateş’e baktım. Kraliçe burada olduğum süre boyunca bana çok iyi davranmıştı, ona minnettardım ama keşke babamı bir kez daha görseydim.
Çünkü pek zamanımın kalmadığını hissetmeye başladım.
Üzgünüm, şeytanım.
Ben çok yoruldum.
Ateş ruhlarını üzerime gönderdi. Gücüm içime kaçtı. Sanırım o da artık kurtulamayacağımızı anlamıştı. Beni korumak için hiçbir şey yapmadı.
Belki de böyle olması gerekiyordu.
Kâhinin dediği gibi kaderi dinlemeli ve her şeyi akışına bırakmalıydım.
Gücüm ağaçları geri çekti. Onlarla sarmalanmış Mert ve Sare ortaya çıktı. İkisi de şaşkınlık dolu bakışlarını bana dikmişti. Onlara daha fazla bakmadan gözlerimi asıl düşmanıma çevirdim. Kanatlarımdan tutarak beni yerden kaldırdı ve bedenimi acımasızca göğsüne çekip göz göze gelmemizi sağladı. Kısılmış gözleri pes etmiş gözlerimi dikkatle inceliyordu. Kanatlarımı daha çok sıktığında gözlerim acıdan doldu. Kollarını bir ihtimal beni bırakması için tırmaladım ama pek etkilenmiş gibi görünmüyordu.
Hisset, diye fısıldadı doğa sadece ikimizin bildiği bir frekansla. Akışına bırak kendini, ben yanındayım. Ben her zaman senin bir parçanım, biz biriz. Bir ve tekiz. Sana senin olanı veririm. Kader seni bırakmaz. Hala korkuyor musun yoksa? Korkma. Kader bizleri korur. Ona inan.
Bize inan.
Her şey olması gerektiği gibi.
Ona inandım. Ateş parmaklarını boynuma sıkıca sardığında yaşlar akan gözlerimi kapattım.
Şimdi söyle bana,
Değişmeye cesaretin var mı?
Çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Biz biriz. Bir ve tekiz.
Birlikte her şey olabiliriz.
Galiba acıdan garip sesler duymaya başlamıştım çünkü hiçbir şey olduğumuz yoktu. Bu kahrolası adam sonunda beni öldürecekti ve kimse engel olmayacaktı. Doğa bile artık emirlerime uymuyordu, sadece konuşuyordu. Bana inan deyip gitmişti. Arkasında umudunu yitirmeye başlayan beni bırakmıştı.
Hiç adil değildi.
Böyle ölmek istemiyordum.
Ateş yüzüme doğru yaklaştı ve alaycı bir ifadeyle konuştu. Gözlerim acıdan kısılırken tırnaklarımı boynumdaki eline geçirmiştim. "Hayır, o görmeden ölemezsin. Nefes almaya devam et, Dolunay. Bil bakalım şimdi kimin yanına gidiyoruz?" Dedi ve nefes almam için boynumdaki parmaklarını biraz olsun gevşetti. "Gösteriyi kaçırmasını istemiyorum. Şimdi olmaz."
Savaş’tan bahsediyordu. Cani herif bizi onun yanına ışınlayacaktı.
Arkasında bizi sessizce izleyen Mert ve Sare’ye kısa bir bakış atıp bana tekrar döndü. Onlara hiçbir şey söyleme gereksinimi duymadan bizi anında sınıra ışınladı. Boğazımı ve kanatlarımı sonunda bıraktığında öksürerek nefes almaya çalıştım. Beni bıraktığı an bacaklarımdaki güç çekildiği için dizlerimin üzerine düşmüştüm.
Ağlayarak etrafıma bakındım. Savaş, Orkun, Alp ve Ayaz tam karşımda duruyordu. Sınır dedikleri yer büyük şeffaf bir kalkanın ardıydı. Bu krallığın kalkanıydı ama paramparça olmuştu. İçeri kontrolsüz bir şekilde giren ölü bedenler savaşıyor ve tekrar tekrar diriliyorlardı. Burada kıyamet kopuyordu.
Zorlukla ayağa kalkıp diğerlerine seslenmeye çalıştım. Ölülerle uğraşmayı bırakıp sesime döndüler. Umut etmiştim, sonra da onu yitirmiştim. Savaş’ın gözleri üzerime döndüğü anda Ateş belimden yakalayarak sırtımı göğsüne yasladı ve çenemi sıkıca tutup şeytanın gözlerine bakmamı sağladı.
"Dolunay!" Diye haykırdı acıyla adımı Savaş. "Hayır! Dur!" Ateş’in elinde tuttuğu hançeri son anda fark ettim. Bana özel yapılmış gibi zarif ve oldukça keskindi.
Kimse Ateş’i durdurmadı. Filmlerde olduğu gibi bir kahraman gelip son anda beni ölümün kıyısından almadı.
Canım çok acıdı. Hançeri, Yiğit’e yaptığı gibi karnımın tam ortasını delip geçti. Acıdan kıvransam ve çığlık atsam dahi beni bırakmadı. Keskin metalin tenimde açtığı yarayı son anıma kadar hissettim. Sonunda ise daha fazla dayanamayıp gözlerimi kapattım.
Neden bu kadar acıyordu ki?
Yoksa kimse söylemedi mi sana?
Biz biriz.
Bir ve tekiz.
Birlikte her şey olabiliriz.
................. Birinci Kitabın Sonu................
Eh, koskoca bir kitabı bitirdik ve ben uzun bir ara veriyorum çünkü tatilim bitti ve okula geri dönmek zorundayım 😔
Ama hiç merak etmeyin, yakında çok büyük bir haberle geri döneceğim! Hep birlikte bayılacağız bu habere 😌
O yüzden haberi duymak için beni İnstagramdan takip etmeyi lütfenn unutmayınn. Kullanıcı adım irem_cft_
Devam edecek... ama ne zaman?
Öptümm.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |