
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
.........
Bakışlarımı ağaçların arasından bize dikkat kesilmiş siyah kurttan çektim ve Savaş'ın mavi gözlerinde sabitledim. Şeytanın gözleri kısılmıştı. "Bir sapığımız eksikti..." diye homurdandığında kıkırdamama engel olamadım. Haklıydı.
Şeytandan ayrılıp ıslak kanatlarımı silkeledim ve sudan yavaş adımlarla çıktım. Tabi bunları yaparken gözlerim siyah kurdun üzerindeydi. Beni bilmiş gözlerle izliyordu. Etrafa yayılan su sesinden Savaş’ın arkamdan geldiğini fark ettim. Elimi nahif bir şekilde tuttu ve önüme geçip kıyıya çıkmama yardım etti.
"Saraydan çok uzaklaşmışız." Deyip kanatlarını kurutmak amaçlı kaba bir şekilde silkeledi.
Elbisem, sudan çıktığımızdan dolayı üzerime yapışmıştı ve bu deli gibi üşümeme neden oluyordu. Bunca şeyle uğraşırken birde hasta olamazdım. Elbisemi incelemeyi kesip bana dik dik baktığını fark ettiğim Savaş’a çevirdim bakışlarımı. Kanatlarını usulca açıp muzip bir şekilde sırıttı. "Yürüyerek ulaşamayacağımız için hava yolunu kullanacağız." dediğinde gözlerimi kocaman açtım ve hızla başımı salladım.
"Hayatta olmaz! Ben yürüyeceğim, sen istersen hava yolunu kullanabilirsin." Dedim ve siyah kurda aldırış etmemeye çalışarak ormanın içinde ilerlemeye başladım. Tuhaf, ağaç dalları ve çiçekler bana yol açıyordu. Buna alışabilirdim. Sanırım.
Dirseğimden tutup göğsüne yaslanmama neden olan şeytan alayla güldü. "Üzgünüm bebeğim, sende benimle geliyorsun. Kuzuyu kurtların arasına bırakma gibi bir amacım yok." deyip cevap vermeme izin vermeden beni sanki ağırlıksızmışım gibi kolayca kucağına aldı ve çığlık atmama neden oldu.
Büyük kanatlarını araladığında ve yukarı bir ok gibi fırladığında çığlığım içime kaçmıştı. Başımı boynuna yaslayıp sinirle inledim. "Beni sinir etmekten zevk alıyorsun değil mi?" Saçlarım rüzgarda uçuşuyordu. Metrelerce yukarıda olduğumuza emindim. Derin bir nefes aldım. Bir saniye... Bu harika koku ondan mı geliyordu? Sanırım dönüştüğüm için duyularım biraz daha gelişmişti ama tanrı aşkına... daha önce bu kokuyu nasıl fark etmemiştim?
"Etkilendiğini kabul et. Bu halime bayılıyorsun." Dedi keyifli bir ses tonuyla. "Anlaşılan melekciğin uçmayı öğrenme zamanı gelmiş." Diye benim duyabileceğim şekilde başını eğdi ve kulağıma fısıldadı. Tüylerim diken diken olmuştu. Kokusu burnuma dolmaya devam ediyordu.
Of kızım! Etkilendiğini bu kadar belli etme!
Domatese döndüğümü fark etmesin diye başımı boynuna sakladım ve mırıldandım. "Ben halimden memnunum, bence gerek yok." Dediğimde kahkaha attı. Göğsü kahkahasıyla inip kalkmıştı.
"Ben olsam bende memnun olurdum. Kucağımdasın sonuçta." Dediği şeyi duymamla kaşlarım çatıldı.
"İndir beni şeytan!" dedim ve kucağından inmek için debelendim. Aslında bu pek mantıklı değildi, havadaydık ve muhtemelen beni bırakırsa yere çakılırdım. Beni bırakmayacağına güveniyordum.
"Geldik zaten." Deyip ani bir manevrayla yere indi ve kanatlarını kapattı. Homurdanarak kucağından indim ve rüzgar yüzünden yüzüme yapışan saçları önümden çektim. Savaştan çıkmış gibi görünüyorduk.
Bizi sarayın tam önünde değil, uçurumun olduğu yerde indirmişti. Etrafı kısaca süzdüm ve tripli olduğum için şeytanı arkamda bırakarak orman yolundan saraya ilerlemeye başladım. Kanatlarımı bedenime sarmış ve muhafızlara bacak şov yapmamak için üzerimi gizlemiştim. Islak elbisem bir hayli yukarı çıkmıştı.
"Rica ederim!" Şeytan arkamdan seslendiğinde sırıttım.
"Teşekkür etmem!" Deyip arkamı döndüm ve ona sinir bozucu bir şekilde gülümsedim. Başını sallayıp gülen şeytan birkaç büyük adımla bana yetişti ve elini belime koyarak bir kanadını açıp etrafıma sardı. Benim ıslak kanatlarıma karşın onun kanatları kurumuştu bile.
“Keşke daha uzun bir şeyler getirseydim.” Diye kendi kendine söylenen şeytana kısa bir bakış attım. Üzerimdeki elbiseden bahsettiğini anladığımda kıkırdadım.
“Gecelik getirmişsin, Savaş...” dedim gülmemeye çalışarak. Kanadını daha çok etrafıma sardı.
“Hangisi normal nereden bileyim ben? Hepsi birbirine benziyordu.” Dedi homurdanarak. Saraya girdiğimizde, muhafızlar yine uzaylı görmüş gibi bize bakıyorlardı. “Önünüze dönün!” Savaş’ın emir veren sesiyle endişeyle başlarını çeviren muhafızlara acıdım desem yalan olmazdı.
İçimden yüz kez kimseyle karşılaşmamak için dua etmeme rağmen, karşımda kısık gözlerle bizi süzen Sare’yi görmemle bıkkınlıkla iç çektim. "Günaydın Savaş..." Dedi koridorun sonundaki odadan çıkarak bize yaklaşırken. İmalı ve kıskançlık dolu bakışları yine üzerimizdeydi. Şeytan cevap vermedi. Sadece gözlerini devirdiğinde içimden tatmin edici bir ferahlık hissi geçti.
İşte böyle.
Pes etmeden yanımıza yaklaşan Sare, tatlı olduğunu sandığı -daha çok cadı gülüşüne benzeyen- gülümsemesiyle bize baktı. "Nereden geliyorsunuz?" diye sorduğunda durdum ve cevap vermek için ona döndüm. Tam konuşmak için ağzımı açacaktım ki Savaş araya girdi. Kulağıma doğru eğildi ve Sare’nin duyamayacağı şekilde fısıldadı.
"Cevap vermezsek kendiliğinden gider, melekcik." dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım. Haklıydı.
Bize şaşkın bakışlar atan kızı görmezden gelerek odaya giderken arkamı dönüp elbette el sallamadım, saçmalamayın. Şey... sanırım onu sinirden kudurtmuştum ama kimin umrundaydı ki? Yaptıklarını unutmamıştım.
Ben doğa koruyucusuydum. Artık dönüşmüştüm. Önümde güçlenmemek için hiçbir engel kalmamıştı.
Şeytana yaslanarak ilerlerken birkaç sarmaşığın ortalığı karıştırmasını istedim. İstediğim elbette oldu. Doğa artık benimleydi. Arkamızdan gelen Sare’nin çığlık sesine dönüp bakma gereksinimi duymadım. Şeytan bana sorarcasına döndüğünde gülümsedim. Ne yapmıştım ki?
Birkaç dikenli sarmaşıktı sonuçta.
Kraliçeyi, Savaş’ın annesini üzerinde kırmızı, kraliçelere yakışır ihtişamlı elbiseyle zarif adımlarla bize yaklaşırken gördüğümde başımı saygıyla önüme eğdim. "Günaydın, çocuklar." dediğinde hafifçe gülümsedim. Utanmıştım.
Bir karşılaşmadığımız o kalmıştı. Bu haldeyken evren beni sınıyor muydu? Rezillik... Bütün havam sönmüştü resmen!
"Günaydın anne ve görüşürüz anne.” Dedi şeytan beni zorla yürütmeye çalışırken. “Acelemiz var.”
Kraliçe birkaç dakika duraksayıp üzerimizi şaşkınlıkla süzdükten sonra konuşmaya devam etti. "Üzerinizi değiştirdikten sonra yanıma uğrayabilir misiniz?" dediğinde yavaşça başımı salladım. Savaş da kabul ettiğinde odaya varmıştık.
Şeytan arkamızdan kapıyı sert bir şekilde kapattığında endişeli gözlerle ona baktım. "Yanlış bir şey yapmadım değil mi?" diye sorduğumda başını olumsuz anlamda salladı. Kraliçe neden bizi yanına çağırıyordu ki?
"Büyük bir ihtimalle nerede olduğumuzu soracaktır." dediğinde titrek birer nefes aldım. Umarım öyledir... Bizimle, özellikle ikimizle birlikte ne konuşmak isteyebilirdi ki?
Kötü düşüncelerimden sıyrılmak için başımı salladım ve kucağıma çıkmak için debelenen Mavi’yi es geçerek hızla dolabıma ilerledim. Beyaz, sıra sıra dizilmiş elbiselerin arasından yine sade bir elbise seçip yatağa koydum.
Savaş çıkardığım elbiseye resmen burun kıvırdı. Dolabıma yöneldiğinde kaşlarımı çattım. Dolaptan yeşil, biraz daha kalın ve uzun kollu başka bir elbise çıkararak yanıma gelip üzerime tuttu. Dizlerimin üzerinde biten ve tülden kolları uzun olan elbiseyi daha önce görmediğime emindim. "Bence bunu giymelisin." dediğinde elbiseye gülümseyerek baktım. Güzeldi ve bunu nereden bulduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.
Sarmaşık desenleri beni ve ne olduğumu yansıtıyordu.
"Pekala," Onu nasıl reddedebilirdim ki? Elbiseyi vermesine rağmen hala odada duran ve rahat bir şekilde beni izleyen şeytana baktım. "Dışarı." Dediğimde muzip bir şekilde sırıttı.
"Giyinmende yardımcı olabilirim." Dedi. Gözlerimi devirdim ve kapıyı işaret ettim.
"Güle güle şeytan..." dediğimde memnun olmayan bir surat ifadesiyle homurdanarak kapıya ilerledi. Onunda üzerini değişmesi gerekiyordu ayrıca.
"Hayallerimi yıktın melek!" Sözlerine gülerek odadan çıkmasını bekledim ve arkasından kapıyı kapattım.
Odaya döndüğümde üzerimdeki ıslak her şeyden kurtuldum ve yatağın üstündeki elbiseyi alıp üzerime geçirdim. Fakat bir sıkıntım vardı... Elbisenin arkasını birinin kapatması gerekiyordu. Normalde sadece kanatlarım için sırtımın açık olması lazımdı ama bu elbisede açıklık fermuarı olduğu için belimden başlıyordu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sırf bu yüzden bile bu elbiseyi seçmiş olabilirdi. Gıcık şeytan...
Boğazımı temizleyip kapıyı açtım. Savaş duvara yaslanmış, kollarını önünde kavuşturmuş sırıtarak bana bakıyordu. "Yardım lazım mı?" diye sorduğunda dudaklarımı ıslatıp sinirle gülümsedim. Üzerini hızlıca değişmişti, karışık kahverengi saçları ve boynuzlarının etrafına sarılı altın tacı bakanın bir daha dönüp bakmasına neden olurdu.
Kahretsin. Ben şeytandan deli gibi etkileniyordum ve buna hiçbir itirazım yoktu. Kurda dönüşmem lanet hormonlarımı bozmuş olmalıydı. Burası çok mu sıcaktı?
"Nova’yı çağıracağım." Dedim bakışlarımı kaçırarak.
"Etrafta gözükmüyor gibi..." İhtiyacım olduğunda asla etrafımda olmazdı zaten benim sinir bozucu perim.
"Tamam, gidip başka bir elbise giyerim bende." Dedim ve odaya döndüm. Kökten çözüm.
Sırıtarak peşimden odaya giren şeytan kapıyı arkasından kapattı. Gözlerimi kısarak keyifli yüz ifadesini inceledim. Her türlü istediğini elde ediyordu. "Arkanı dön, melekcik." dediğinde bir süre durup yüzüne baktım. Sonrada kabullenip dudaklarımı birbirine bastırdım ve yavaşça arkamı döndüm. Saçlarımı toplayıp bir omzuma bıraktım. Kanatlarım neredeyse kurumaya yüz tutmuşlardı.
Ateş gibi yanan ellerini tenimde hissettiğimde titrek bir nefes aldım. Dokunduğu yerler sanki yanıyor, ellerinden başlayıp vücuduma yayılan sıcaklık başımı döndürüyordu. Fermuarı olabildiğince yavaş kapattıktan sonra başını boynuma doğru eğdi. Sıcak nefesini boynumda hissettiğimde gözlerim kapandı. Dudaklarını boynuma bastırdı. Kolları belime dolanmıştı.
Dudaklarının tenimde gerildiğini hissettim. Sırıtıyordu. "Kızardın." dediğinde gözlerimi hızla açtım.
"Burası çok sıcak... gereğinden fazla sıcak." Dedim içime kaçmış sesimle zorla. Burnunu kokumu almak istermiş gibi boynuma sürtüp geri çekildi.
"Peki, sen öyle diyorsan..." Dedi ve üzerimi memnunmuş gibi süzüp kapıyı işaret etti. "Artık gitmemiz gerekiyor. Kraliçeyi bekletmek olmaz." dediğinde çok oyalandığımızın farkına yeni varmıştım. Başımı sallayıp utaçtan yüzüne bakmadan odadan çıktım.
Kraliçeyi görmek amacıyla kapısı çeşitli fresklerle kaplı odanın önüne geldiğimizde muhafızlar yüzünden durmak zorunda kaldım. Kapının önünde biri şeytan, diğeri melek iki muhafız önce bana dik dik baktı, sonra ise arkamdan rahat bir şekilde gelen Savaş’ı gördüklerinde yüz ifadelerini bozmadan hafifçe eğildiler ve kapıyı araladılar. Oda küçük bir toplantı salonu gibiydi. Pencerelerden giren sabah güneşi en ortadaki uzun masayı aydınlatıyordu. Kraliçe, birkaç kız melek hizmetliyle konuşup gülümsüyordu. Masaya atıştırmalık taşıyan genç şeytan bir kız bana gülümseyerek selam verdiğinde bende nazikçe gülümsemeye çalıştım.
Bu kraliyet işlerine ne zaman alışacaktım acaba? Resmen tarih filmlerindeki gibiydi! Modern dünyadan ve demokrasiden bir anda kral ve kraliçeye geçiş yapmak aklımı bulandırıyordu. Buradaki doğaüstü varlıklar buna alışmışlardı ve keyifleri gayet yerinde görünüyordu. İyi yönetildikleri belliydi ve hayır, şu anda tek odaklandığım hayatta kalmak olduğu için bunu sorgulamayacaktım.
Sonra işin içinden çıkamıyordum. Fantastik dünyaya alışmak zordu.
Savaş rahat bir şekilde masadan bir sandalye çekti ve bakışlarını bana dikti. Ona ne oldu dercesine baktığımda sandalyeyi işaret etti. "Kahvaltı yapmadın." Oturmamı istediğini anladığımda etraftaki hizmetlilerin ve kraliçenin bakışlarını üzerimde hissederek çektiği sandalyeye yerleştim. Yok olmak istiyordum.
“Maya, bize kahvaltılık bir şeyler getirir misin lütfen?” Kraliçe odanın köşesindeki hizmetliyle seslendiğinde şeytan kız başını eğdi ve gülümseyerek odadan çıktı. İtiraz edemeyecektim çünkü dün de dönüşme stresinden dolayı hiçbir şey yiyememiştim. Acıktığımı şimdi fark ediyordum.
Şeytan olmasa yemek yemeyi bile akıl edemeyecek kadar doluydu zihnim.
Savaş yanıma oturduğunda Kraliçe gülümseyerek bana döndü. “Sonunda dönüşmene çok sevindim, canım. Nasıl hissediyorsun? Yapabileceğimiz bir şey var mı?” deyip masaya yaslandı. “Ailen burada olamasada biz buradayız. İhtiyacını söylemekten çekinme.” Bacak bacak üstüne atıp dudaklarını büzdü. “Kurtlarda bu işler nasıl ilerler bilmiyoruz, Savaş sana eminim yardım ediyordur. Genelde bizden çok sürülerle takıldığı için daha bilgili...”
Gerçekten de öyleydi. Ben geldiğimde şeytan abimlerin yanında, sürüdeydi. Sanırım veliaht prens olmadığı için gezmesine kimse karışmıyordu.
“Alttan alttan laf soktuğunu fark ediyorum, anne...” dedi şeytan homurdanarak. Kıkırdayarak kraliçeye döndüm.
“Fark et diye söyledim zaten, oğlum...” dedi kraliçe kahvaltılık getiren hizmetliyi izleyerek. “Umarım sana sıkıntı çıkarmıyordur, Dolunay. Bilirsin, erkekler bazen biraz...” diyen kraliçe oğlunda bakışlarını sırıtarak gezdirdi. “Duygusuz varlıklar olabiliyorlar. Özellikle şeytanlar...” tekrar bana döndü. “Ama onlarla başa çıkmayı öğrendim. İstediğin zaman yanıma gelebilirsin.” Kraliçe göz kırptığında şaşkınlıkla şeytana döndüm. Omuz silkti.
“Teşekkür ederim, efendim.” Dedim tekrar kraliçeye dönüp saygılı bir ses tonuyla. Bu kadına bayılıyordum.
“Rica ederim. Sonuçta Koruyucular bizlerin her şeyi...” dedi yavaşça iç çeken kraliçe. “Bana onu hatırlatıyorsun.” dediğinde kaşlarım çatıldı. Tam ağzımı açıp kim olduğunu soracaktım ki Savaş uyarı dolu bir ses tonuyla araya girdi.
“Anne.” Birbirlerine keskin bakışlar atan anne ve oğula anlamaz şekilde baktım. Ne saklıyorlardı?
Kraliçe dolmuş gözlerini Savaş’tan çekti ve bana çevirdi. Zorlukla gülümsediğinde endişeyle onu dinledim. "Akşam kraliyet yemeği var." Diye asıl konuya gelip konuyu değiştirdiğinde kaşlarım çatıldı ama ses etmedim. "Nişanla alakalı, diğer krallıklardan da katılacaklar." dediğinde yanımda oturan şeytan daha çok gerildi.
"Bunun bizimle alakası ne?" dediğinde Kraliçe derin bir nefes alıp bakışlarını oğlundan çekti ve bana çevirdi.
"Sizden isteğim, bütün gece boyunca birbirinizin yanından ayrılamamanız. Ne olursa olsun. Söz vermelisiniz." dediğinde kaşlarımı çattım. Tam tersi olması gerekmiyor muydu?
Savaş ellerini masaya yasladı. "Olmaz, anne. Bütün gözleri Dolunay’ın üzerine çekmek istemiyorum. Zaten herkes koruyucuyu merak ediyor. Sahte bir nişan için onu tehlikeye atamam." Dediğinde, Kraliçe gözlerine saf acıyla baktı.
"Yanından ayrılamazsın. Amcan geliyor." Dedi ve sanki ben orada değilmişim gibi konuşmaya devam etti. “Bağınızı öğrenmemeli. Koruyuculara takıntılı olduğunu biliyorsun... Öğrenirse durmaz.”
"Onu babam mı davet etti?" Dedi şeytan gergin bir ses tonuyla. Çenesi kasılmıştı. Şey... sanırım biraz öfkelenmişti.
Hiç düşmanım yokmuş gibi birde kötü amca çıkmıştı. Ayrıca takıntı mı? Ne takıntısıydı bu? Kaşlarımı çatıp araya girme ihtiyacı duydum. "Bu nasıl bir takıntı peki?" diye sorduğumda Savaş bana döndü.
"Koruyucuları elinde barındıran güçlüdür. Kısaca seni tutsak etmek ve kullanmak istiyor." dediğinde gözlerimi devirdim. Zaten bunu herkes istiyordu. Vampirlerde dahil.
“O adam çok tehlikeli. Vampirlerle çalıştığını düşünüyorum ama henüz kanıtları toplayamadım.” Dedi kraliçe. “Dikkatli olun, çocuklar. Zarar görmenizi istemiyorum.”
Derin bir nefes alıp başımı salladım. Kahvaltıya geçtiğimizde sohbet bitmişti.
Akşam olacakları çok merak ediyordum.
🦋
"Dolunay... Çok fazla şeytan kokuyorsun" Nova'nın homurdanmasıyla gözlerimi devirdim ve önüme döndüm. Sarmaşık şeklindeki bilekliği bileğime takarken beni azarlayan küçük perim sinirimi bozuyordu.
"Elimde olan bir şey değil, biliyorsun." dediğimde saçımla uğraşmayı bırakıp söylenerek makyaj masasındaki çekmeceye yöneldi. Mavi bir parfüm şişesi çıkardığında kaşlarımı kaldırdım. Şişesinden çıkan boru plastik bir topla birleşiyordu. Parfüm şişeleri bile ortaçağdan çıkmış gibiydi.
"Bu iş görür. Kokunu saklamalıyız." deyip parfümü üstüme boca ettikten sonra tekrar eski yerine döndü. Saçıma gümüş çiçeklerden oluşan zarif bir taç sabitlemişti. Üzerimdeki elbisem gümüş rengi ve beyaz karışımıydı. Işığın yansımasıyla üzerindeki simler parlıyor, minik yıldızlara benziyorlardı. Makyajımı hafif yapmaya karar veren Nova, boynuma minik bir elmastan oluşan gül şeklindeki kolyeyi takarak son dokunuşunu yaptı ve aynaya memnun gözlerle baktı.
Akşam yemeği için gayet sade ve şıktım. Buraya geldiğimden beri kendimi tanıyamıyordum. Resmen yüzüme renk gelmişti. Ayrıca dönüşmek enerjimi yerine getirmiş, hasta gibi dolaşan benden sağlıklı bir bene geçiş yapmıştım.
Kapının çalınmadan açılmasıyla gözlerimi devirdim. Savaş'ın geldiğini biliyordum çünkü her seferinde kapıyı çalmadan içeri giriyordu. Aynadaki yansımasını görmemle arkamı döndüm. Şeytan kapıya yaslanmış hayranlıkla beni süzüyordu. "Çok... güzel olmuşsun." dediğinde gözlerimi kıstım. Bakışlarını üzerimden çekmiyordu. Onun üzerinde siyah, prenslere yaraşır altın işlemeli bir takım vardı. Başındaki altın tacı ışıl ışıldı.
"Kapıyı çalmayı öğrenmen gerekiyor, şeytan." Dediğimde gözlerini zar zor yüzüme çıkardı ve başını yavaşça salladı.
"Cık..." Yaslandığı kapıdan doğruldu ve yanıma geldi. "Gerekmiyor. Ne kadar inkar etsende beni hissediyorsun, melekcik." Dedi. Haklıydı. Bana yakınken garip şekilde hissediyordum ve sanki son zamanlarda bu his güçleniyordu ama bunu itiraf etmeyecektim.
Dibime kadar giren şeytan, önüme gelen saç tutamını kulağımın arkasına yerleştirdi ve konuşmaya devam etti. "Şimdi, oraya gideceğiz ve sen yanımdan ne olursa olsun ayrılmayacaksın. Anlaşıldı mı?" dediğinde derin bir nefes alıp başımı salladım. Tehlikeye atılmak gibi bir amacım zaten yoktu.
Misafirlerin karşılandığı yere, büyük salona geldiğimizde, yemekten önce herkes birbiriyle sohbet ediyordu. Salon şık bir şekilde süslenmiş ve her yere küçük, uzun masalar konmuştu. Yemek burada değil, başka yerde yenilecekti. Savaş’ın burada konukları karşılaması gerekiyordu. Gelen lord ve leydilerin çoğu melek ve şeytan olsada bazıları başka türlerdendi. Bazılarının büyücü olduklarını tahmin ediyordum, yüzlerindeki değişik rünlerden oluşan dövmeler pek arkadaş canlısı durmuyordu. Değişik kanatlı bir tür daha görmüştüm. Kanatları daha çok yaprak gibiydi ve tahminlerime, birde fantastik filmlere dayanarak onların peri olduklarını düşünüyordum.
İlk defa bu kadar fantastik yaratığı bir arada görüyordum. İşte şimdi nerede olduğumu tam olarak idrak ediyordum. Ben bu varlıkların arasından seçilmiştim. Bakışlar sürekli bana kayıyordu, omzumdaki iz görünmese bile yeni bir yüz görmeyi beklemiyorlardı, özellikle prensin yanında. Nişanlanacak prensin yanında...
Sare beni sinir etmek istermiş gibi sürekli Savaş’ın yanındaydı. Konuştukları konuları pek anlamıyordum, genelde sohbetlerde Savaş’ın bir tık gerisinde duruyordum ve şimdiden sıkılmıştım. Sanırım davetlerin tek eğlenceli yanı yemekti. Ofladığımda gözüm bir yere takıldı. İzlenme hissiyle tüylerim diken diken oldu.
Şeytan bir şeylerin yanlış olduğunu anlayınca gerildi ve elini belime uzattı. Sare şeytanın bu hareketiyle gözlerini devirmişti ama umrumda değildi. Kahverengi saçlı ve mavi gözlü, tahminen orta yaşlarında şeytan bir adam, görünüşüyle çok dikkat çekiyordu. Göz göze gelmemizle bakışlarımı kaçırdım. Neden bana öyle bakıyordu?
Ona tekrar baktığımda elindeki kadehi kaldırdığını ve bize selam verdiğini gördüm. Bunları yaparken şeytanice gülümsemesi yutkunmama neden oldu.
Şeytanlar istedikleri zaman gerçekten korkutucu olabiliyorlardı...
"O kim?" diye sordum üzerimizdeki gözlere ve fısıldaşmalara aldırmamaya çalışarak. Şeytan cevap vermemişti. Belimi çok sıkı tutuyordu. "Savaş?" diye sorduğumda biraz duraksayıp sonunda cevap verdi.
"Amcam." Dedi dişlerinin arasından sinirle tıslayarak.
"Neden bana öldürecekmiş gibi bakıyor?" diye sordum adamdan bakışlarımı çekmeden. Ela ve Orkun’un yanımıza geldiğini fark etmiştim.
"Birazdan kimin öleceği tartışılır.” Deyip Orkun’a döndü ve beni resmen Orkun’a verdi! Melek asker tarafından kolumdan tutulduğumda şaşkınlıkla şeytana bakıyordum. “Yanından ayrılma. Sakın.” Dedi Orkun’a bugüne kadar karşılaştığım en ciddi ses tonuyla. Şaşkınlıktan dilimi yutmuştum sanki.
Orkun sırıttı. “Emredersiniz, prensim.” Dedi ve beni Ela’nın yanına, arkasına çekti. Hadi ama! Şeytan hani yanımdan ayrılmayacaktı? Resmen oyuncak bebek gibi oradan oraya çekiliyordum.
Ela koluma girerek kulağıma eğildi. “Savaş birazdan halleder, Dolunay. Endişelenme.” Dediğinde şaşkınlıktan gözlerim kocaman açıldı. Neyi halledecekti?
Onu öldürmeyecekti, değil mi? Böyle söylemişti...
“Endişelendiğim bu zaten!” dedim fısıltılı sesimle. Etraftaki birkaç bakış üzerimize döndüğünde yutkundum ve tekrar Savaş’ın olduğu yere baktım. Amcasının yanına ilerlediğini ve çıkacak gerginliğe engel olmak adına yanlarına birkaç tane asker ile kralında yaklaştığını fark etmiştim. Kalbim yerimden fırlayacaktı. “Kafayı yemiş!” dediğimde Ela kıkırdadı.
“Aşık şeytanlar biraz delidir.” Dedi koluma girerek. “Alışırsın.” Dediğinde ona susması için işaret yaptım. Nereden çıkmıştı bu? Benim yüzümden birilerine zarar gelmesini istemiyordum ama tanrı aşkına... fantastik varlıklara şiddetin kötü bir şey olduğunu nasıl anlatabilirdim ki? Hele bir şeytana?
Of!
Endişeyle dudaklarımı dişlediğim sırada Savaş amcasının kolunu hışımla tuttu. Etraftaki gerginlik resmen görünür olmuş, gelen misafirlerin odağı haline gelmişlerdi. Herkes çıkacak gerginliği hissetmiş gibi o tarafa bakıyordu.
“Ne konuşuyorlar?” diye sordum yanımdaki Orkun’a bakışlarımı çevirirken ama cevap alamadım. Ela da buna şaşırmış gibi başını çevirdi ve baktığım yöne baktı.
Etrafta ne kadar gözlerimi gezdirsemde...
Orkun yoktu.
Nereye kaybolmuştu?
Endişeyle çarpan kalbim eşliğinde Ela’ya döndüm. Büyücü arkadaşımda gözlerimin içine korkuyla bakıyordu. “Nereye gitti?” diye sordu kolumdan çıkarak etrafında dönerken. “Dolunay, bu nasıl olur? Daha demin yanımızdaydı!” Dedi endişeyle etrafı tararken. Yutkunarak gözlerimi salonda gezdirdim ama Orkun hiçbir yerde yoktu. “Büyü...” diye fısıldadı Ela kendi kendine konuşarak. Kaşları çatılmıştı.
“Ne? Ne büyüsü Ela!” diye sorduğum sırada bakışların bir hayli üzerimizde olduğunu fark ettim ama kimse yanımıza gelmeye yeltenmemişti. Gereğinden fazla bağırmıştım, tabi bu da umrumda değildi, deli gibi korkmuştum. Daha demin yanımda olan adam nasıl olurda kimsenin ruhu duymadan ortadan kaybolabilirdi?
“Kalabalıkta kal. Onu bulacağım.” Dedi Ela ve bana bir kez daha bakmadan büyünün peşinden gitti. Sanki nereye gittiğini biliyordu. Yukarı bakarak bir şeyi izliyordu. Önüme dönüp uzağımda amcasıyla hararetli bir şekilde konuşmaya dalmış şeytana baktım. Bağım beni huzursuz ediyordu, ayrıca tüylerim diken diken olmuştu. Olmaması gereken bir şey buradaydı ve ben onu iliklerime kadar hissediyordum. Ayrıca bağım sanki şeytanın yanına gitmem için beni uyarıyordu. Bir şey olacak, diyordu. Bağının yanına git ve onu koru.
Kraliçe bize birbirinizin yanından ayrılmayın demişti ve bilin bakalım kim davette tek başına kalmıştı? Söz dinlemek konusunda mükemmeldik.
Şeytanın yanına gitmek için ileri doğru adım atacağım sırada bir gürültü koptu. Savaş’ın sesi yükseldi, bu da abisinin araya girmesine ve onu kolundan tutup salonun dışına çıkarmasına neden oldu. Şeytan ne kadar dirensede Ayaz’dan kurtulamadı, onları sinirli bir adet kral izledi. Kötü amca resmen bu üçlü salondan sinirle çıkarken arkalarından sırıtıyordu. İki prensin ve kralın salondan çıkmasını herkes şaşkınlıkla izlemişti, buna bende dahildim. O adam ne demişti de bu kadar sinirlenmişlerdi? Çıktıkları kapıya bakarken kenarda bir grup kadınla duran kraliçeyi fark ettim. Bana bakarak bir şey demeye çalışıyordu.
Siktir. Kraliçe bana git diyordu! Resmen kapıyı gösteriyordu. Şeytanın yanına gitmem için başıyla işaret etmiş, sonrada kadınlarla sohbete geri dönmüştü.
“Affedersiniz...” Bir perinin yanından geçmeye çalışırken yer kaplayan büyük kanatlarıyla karşı karşıya gelmiş, onlara garip garip bakmıştım. Geçmem için yana çekilen peri bana gülümsedi. Elbisemin eteklerini tutarak hızlı bir şekilde salondan sıvışmaya çalışıyordum ama bu kadar kalabalıkken zordu. Bir ara gülümseyerek sohbet etmeye devam eden Sare’nin bana ters ters baktığını fark etmiştim ama şu anda onunla uğraşacak zamanım yoktu.
Cübbe giyen bir grup büyücünün daha yanından geçeceğim sırada kolumdan sert bir şekilde tutuldum. Hızım kesilmiş, resmen yeri boylamakla karşı karşıya kalmıştım. Kolumdaki el düşmemem için beni sıkı sıkıya tuttu ve bedenimi çevirerek göz göze gelmemizi sağladı.
Şey... Bu kadar fazla doğaüstü varlığın arasında küfür etmem koruyuculuğuma yakışmazdı, değil mi? Zaten beni zindana atacak yer arıyorlardı, birde kralın kardeşine küfür etmek iki kat tehlikeye girmeme neden olurdu.
Savaş’ın amcası. Beni kolumdan tutan o’ydu.
Nasıl olmuştu bilmiyordum ama bana yetişmişti. Siyah boynuzları kahverengi saçlarının arasından kıvrılan orta yaşlardaki adam üzerindeki takıma rağmen korkutucu bir savaşçı gibi görünüyordu. Kara kanatlarını iki yanında sıkıca katlamış, yüzüne şeytani bir gülümseme yerleştirmişti. Göz göze geldiğimizde gözlerinin içinin kötülükle parladığına yemin edebilirdim.
Gücüm içimde şaha kalktı. Beni korumak için sınırlarımda gezmeye ve onu kullanmam için zihnimi zorlamaya başladı. Sanki bizi savun yoksa ortalığı kıyamet alanına çevireceğim diyordu.
Beni tutmaya devam eden adama bakarken kanatlarım korkudan titredi. “Bir yere mi gidiyordun, kızım?” diye sorduğunda sorusuna cevap vermek amacıyla yutkunarak başımı iki yana hızla salladım.
Ne münasebet? Sadece senden kaçacak yer arıyordum, kahrolası adam.
“Şey... hayır? Ben... ben...” dedim kekeleyerek ve etrafıma endişeyle baktım. Lanet olası salonun hepsi bizi göz ucuyla izliyordu. Hayır biri de demiyordu ki şu kızı bu şeytanın elinden kurtaralım ama yok, tek başımaydım. Gözlerimi devirip önüme döndüm. “Dolaşıyordum.” Dedim hayatımda duyduğum en saçma bahaneyi uydurarak.
Adam alayla güldü. Sinirle dişlerimi sıkıp kolumu silkeledim ve elinden kurtuldum. Kahrolası herif resmen kolumu morartmıştı. “Dolaşıyordun demek...” Dedi ve fısıldamak için kulağıma doğru eğildi. “Bağının bundan haberi var mı?” Gözlerim şaşkınlık ve dehşetle kocaman açıldı.
“N-ne?” dedim kekeleyerek. Gücüm içimde hırçınlaşıyor ve öne atılıp onu boğazlamak istiyordu. Neredeyse istediğini verecektim. “Ne bağı? Bağlı değilim ben!” Dişlerimi sıkarak dediğim şeyle adam daha çok güldü. Her şeyi elime yüzüme bulaştırmıştım ama bundan daha önemli bir şey vardı şu anda...
Bu adam Savaş’a bağlı olduğumu biliyordu.
Peki bunu bana karşı kullanma ihtimali yüzde kaçtı? Bence yüz on falandı. “Neyden bahsettiğinizi bilmiyorum, izninizle...” dedim ve konuyu kapatmak için arkamı dönüp gitmek istedim ama kolumdan tutarak beni tekrar durdurdu. Başımı çevirip öfkeyle baktım yüzüne. “Yeter! Kolumu bırakır mısınız?!”
“İşte böyle, koruyucu. Hadi göster bana gücünü.” Önümdeki şeytanın dedikleriyle soluk alıp verişim hızlandı. Bu. Adam. Delirmişti. Korkudan ve gücümü tutup yine bir felakete neden olmamı engellemeye çalışmaktan bedenim bir yaprak gibi titriyordu.
Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun.
Onun amacı zaten buydu.
Gücümü kullanmamı sağlayıp beni saraydan sürgün etmek istiyordu, bunun için ise bu kalabalık davetten daha iyi bir yer yoktu.
Buradan atılırsam düşmanlara açık bir hale gelirdim.
Bu adam çok zekiydi! Şimdi anlıyordum, kraliçe bu yüzden bizi uyarmıştı. Savaş yanımda olursa emir vererek yanlış bir şey yapmamı engellerdi. Amcası Savaş’ın bu yüzden yanımdan ayrılmasını sağlamıştı. Bağımızı biliyordu, vampirlerle iş birliği içindeydi çünkü onlarda biliyordu. Of ya.
Bu lanet yemeğe katılmamalıydım.
Kolumu bırakmayan adamın yakasına hızla birinin yapışmasıyla irkilerek geriye doğru sendeledim. Kolum elinden kurtulmuştu. Tam önümde beliren tanıdık silüetin kime ait olduğunu elbette biliyordum. Savaş son anda yetişmişti. Amcasını bırakıp öfkeli gözlerle bana döndü ve emir verdi. “Sakın. Gücünü kullanma.”
Gücüm bağımın emrini dinleyerek yavru bir kedi gibi içime geri sindiğinde rahat bir nefes alabilmiştim. İşte bu özelliği ne kadar inkar etsemde seviyordum. Şeytanın emri gücümün kıyameti koparmasını engelleyerek beni durdurmuştu. Savaş tekrar önüne döndü ve amcasına baktı. “Yeter. Buradan defolup gidiyorsun!” dediğinde şaşkınlıktan gözlerim irice açıldı. Salon sessizleşti ve bütün dikkatler bize döndü. “Muhafızlar!” Salonun sonunda duran muhafızlar Savaş’ın emriyle harekete geçip bize doğru yaklaşmaya başladılar. Sonradan fark ettiğim kralın bir el hareketiyle onları durdurmasıyla ise yerlerinde kaldılar.
“Savaş! Rahat bırak amcanı!” Kralın yanında Ayaz ile birlikte bize doğru öfke dolu adımlarla geldiğini görünce gözlerimi devirdim. Zaten bir o eksikti, artık tam kadro buradaydık. “Sare’nin yanına git. Derhal!” Kralın bağırmasıyla yerimden sıçradım.
Bir kralı kızdırmak en son isteyeceğim şeydi ama bu Savaş’ın pek umrundaymış gibi durmuyordu.
“Evet, sevgili yeğenim...” Savaş’ın amcasının konuşmasıyla endişeyle yutkundum. Yine ne gibi bir kötülük yapacaktı acaba? “Nişanlının yanına git. Yoksa herkes yanlış anlayacak.” Deyip kurnazlık dolu bakışlarını bana çevirdi. “Neredeyse koruyucu ile birbirinize bağlı olduğunuzu düşüneceğim.” Gözleri muziplikle parladı. “Ya da aşık.”
Salondan şaşkınlık dolu fısıltılar yükselirken derin derin nefesler almaya çalışıyordum. Biraz daha zorlasa romantik komedi filmi çekecektik. Bu adamın benimle olan derdini anlamamıştım, sanırım artık hayatım böyle olacaktı ve benim bunu kabullenmem gerekiyordu. Koruyucu olmam bile bir sürü düşmanım olmasına yetiyordu.
Ne hoş bir hayat.
İzlediğim dizilerden ve okuduğum kitaplardan ilham alarak olaya el atmam gerekiyordu yoksa işin içinden sıyrılamayacaktık. En iyisi ağlaya zırlaya bu salondan ayrılmam ve odama sıvışmamdı. Yani başroller böyle yapardı. Peki ben ne mi yaptım?
Bilmek istemezsiniz...
Birkaç adımla Savaş’ın önüne geçtim ve amcasıyla göz göze geldim. Sanırım onlara koruyucuyu gösterme zamanım gelmişti yoksa bu kahrolası fantastik boyutta ölecektim. Annem ve abime kavuşamadan ölmek ya da ikinci kadın damgası yemek bu dünyada hayallerim arasında yoktu.
Şirince sırıtıp karşımdaki şeytani amcaya baktım. Boyu benden uzun olduğu için başımı kaldırmam gerekmişti. “Efendim, neden benimle konuşmakta bu kadar ısrarcısınız?” Başımı üzgünmüşüm gibi iki yana salladım ve dudaklarımı büzdüm. “Neredeyse beni kızdırmaya çalışarak mağdur durumuna düşmeye çalıştığınızı ve vampirlerle iş birliği yaptığınızı düşünmeye başlayacağım...” deyip tekrar sırıttım. “Şey... ya da bana aşık olduğunuzu...” dediğimde gözleri dehşetle kocaman açıldı.
Köşede duran kraliçenin kahkaha attığına şahit olduğumda kıkırtımı tutamadım. Salondan gülüşmeler yükselirken yanımızda duran kralın bile şaşkınlıkla bana baktığını fark ettim. “Üzgünüm, benim için çok olgunsunuz. Şimdi izin verirseniz prensimizin nişanını kutlamak ve odama çekilmek istiyorum. Koruyucu olmak bazen çok yorucu olabiliyor...” dedim ve elbisemin eteklerini toplayarak arkamı döndüm. Salondaki bütün varlıklar bana dikkatle bakıyordu ama sosyal anksiyetenin sırası değildi. Bir kere sınıfta sunum yapmıştım, gayette fantastik varlıkların arasından yürüyerek düşmeden veya rezil olmadan odama gidebilirdim.
Şeytanın yanından geçerken bana parlayan gözlerle baktığını fark ettim ama ona daha fazla bakmadan başımı eğerek salondan hızlı adımlarla çıktım. Herkes geçmem için bana yer açıyordu.
Alın size koruyucu, kahrolası fantastik yaratıklar.
Burada ölmeyeceğim.
...............
Bölüm nasıldııı?
İnstagram; irem_cft_
Beni takip etmeyi unutmayınn!
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.26k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |