
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
.........
“Bazen beni deli ediyorsun oğlum!” Kraliçenin bağırışının boş konferans salonunda yankılanmasıyla nefesimi tutup kapı aralığından çekildim ve sessiz olmak için büyük bir çaba sarf ederek duvara yaslandım. Sarmaşıklarla sarmaladığım ve bana korkutucu bakışlar atan şeytan muhafızlarla göz göze geldiğimizde şirince sırıtmaya çalışmıştım.
Ne yapmıştım ki? Alt tarafı ağızları ve bedenleri biraz sarmaşığa takılmıştı. Dikenli bile değillerdi. Yanlışlıkla onları öldürmediğim için mutlu olmalılardı...
Bana beni öldürmek ister gibi bakan muhafızlara göz devirdim ve önüme, kapı aralığına tekrar döndüm. Kraliyet ailesinin konuşmasını, pardon tartışmasını izlemek yasa dışı olmalıydı ama tartışma benim hakkımdaysa dinleyebilirdim sonuçta, değil mi? Tartışmaları laf sokmamın ardından, yemek bittikten ve konuklar gittikten sonra olmuştu. Hava aydınlanıyordu ama bu gece saraydaki kimse uyumamıştı. Bende hizmetlilerin dedikodusuna denk gelip bulmuştum burayı. Adım tartışmanın arasında geçtiğinde ise sessizce dinlemeye başlamıştım. Tabi muhafızları paket yaptıktan sonra...
Ayrıca buna hakkım vardı. Benden bir şeyleri saklamamaları gerekiyordu. Çocuk değildim. Doğum günüme birkaç hafta kalmıştı ama burada insan dünyasındaki on sekiz yaş kuralı yoktu anlaşılan. Üzerime bir sürü sorumluluk yükleyip sonra benden bir şey saklayamazlardı.
“Ona söylemelisin. Derhal söyleyeceksin!” Kraliçe bir kez daha konuştuğunda masaya yaslanmış kral homurdanarak yüzünü ovuşturuyordu. Savaş tam önlerindeydi, yüzünü göremiyordum. “Oğlumun benden böyle bir şeyi sakladığına inanamıyorum!” Sıkıntılı ifadesiyle ileri geri yürüyen Ayaz’a yakalanmamak için tekrar duvarın arkasına saklanıp yavaşça iç çektim.
Savaş benden bir şey saklıyordu ve kraliçe bunu bilmem gerektiğini söylüyordu. Üstelik küçük toplantılarında aile üyeleri dışında nefret ettiğim bir yüz vardı.
Tatlı(!) büyücü prensesi Sare.
Ama ben daha çok sinsi ve kurnaz kötü sarışın karakter demeyi tercih ediyorum.
O şeytan yüz sene yüzümü göremeyecekti.
“Bence söylemesine gerek yok. O kız kim oluyorda bunu ona söyleyip söylemeyeceğimize karar vermeye çalışıyoruz?” Sare’nin konuşmasıyla sinirle iç çektim. Yüz azdı. O şeytana sittin sene küs kalacaktım. “Biz bilsek yeterli. Zaten son birkaç yılı kapsıyor.”
“Bu bir aile meselesi Sare, sana fikrini sormadım.” Şeytanın cevabıyla dudaklarımın kenarı keyifle kıvrıldı. İşte böyle devam edersen belki sana küs kalma süremi azaltabilirim, şeytan.
“Koruyucu ailenizden yani? Kraliyetten anladığından bile şüpheliyim. Daha davetlerde Lord’lara laf sokmaması gerektiğini bilmeyen bir kız o!” Sare öfkeyle bağırıp krala döndü. “Efendim, siz bana katılıyor musunuz?”
Başından beri tartışmayı sessizce dinleyen kral yaslandığı masadan yavaşça doğrulduğunda tüylerim diken diken oldu. Bu adam beni korkutuyordu. Şeytan olması iki kat daha gerilmeme neden olurken onu Savaş’la kıyaslamadan edemiyordum ama hayır, şeytan bu kadar ürkütücü değildi. Mavi gözleri, kahverengi saçları ve öfkelenince birbirlerine benzemeleri dışında baba oğul arasında başka hiçbir benzerlik yoktu. Sanırım krala en çok benzeyen Ayaz idi.
Kral masmavi gözlerini Savaş’a dikti. “Koruyucuyla aranda ne var bilmiyorum oğlum ama ilişkinizi derhal kesseniz iyi edersiniz.” Duyduğum sözlerle kanım dondu. Ne demişti o daha demin? “O kız ne yazık ki çok yaşamayacak, onu koruması gereken ailesi bile ortalıkta yok. Krallığımı tehlikeye atmaktansa kızı düşmanlarımıza yem ederim.”
“Aeron!” Kraliçenin yüksek çıkan sesiyle yerimden sıçradım. Krala öfkeli bakışlar atıyordu ama daha çok hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Aynı benim gibi... “Bunu nasıl söylersin? O kızın hiçbir suçu yok, masum bir kızı öldürsünler diye saraydan atmayacağım. Koruyucuları korumalıyız, onlar bizim son şansımız. Bunu sende biliyorsun!”
“Değiller. Hatırlatırım, ondan önce gelenler bizim himayemizdeyken öldüler. Onu durduramadılar. Savaş bu işe bir son verdi. Oğlumuz yapamasaydı kaybediyorduk.” Kral sinirle güldü. Sanki o anlar aklına gelmişti. “Bu konu zaten başıma bela oldu, bir daha aynı şeyin olmasına izin vermeyeceğim.” Tekrar Savaş’a döndüğünde oğlundan çok emri altındaki bir askere bakıyordu sanki. “O kızın hayatı senin elinde, o yüzden söyleyip söylememekte sana kalmış. Bir hata daha istemiyorum, beni anladın mı, Savaş?”
“Anladım... baba.” Şeytanın başını öne eğmesi gözlerimin irileşmesine neden olmuştu. Kabul etmişti! Bana ne olduğunu söylemeyecek, üstelik kralın beni tek bir hatamda kapı dışarı etmesine izin mi verecekti? Hayır, hayır, hayır... böyle olmamalıydı! Şimdi işin içinden nasıl çıkacaktım ben?
Bu dünyadaki herkes neden ölmemi bu kadar istiyordu? Sanki benden kurtulurlarsa sorunları ortadan kalkacakmış gibi davranıyorlardı!
Dolan gözlerimden düşen bir damla yaşı koluma sildim ve duvara yaslandım. Hüngür hüngür ağlamamak için kendimi zor tutuyordum ama Savaş haklıydı. Babasına, bir krala karşı çıkamazdı. Benim için bunu yapamazdı. Anladığım şey korkuyla yutkunmama neden olmuştu.
Savaş... resmen beni hayatta tutan tek şeydi. Hayır, bunun bağ ile alakası yoktu, bu onun varlığıyla ilgiliydi. Ruhum ona bağlanarak beni hayatta tutmuş, en mantıklı seçimi yapmıştı. Savaş’a bağlanmasam vampirlere tutsak düştüğümde kimse beni kurtarmaya gelmeyecek, kraliçe oğlu tutsak olmasa bir koruyucu için askerlerini, Ela ve Alp’i beni kurtarmaya göndermeyecekti. Bu sarayda kalamayacaktım, asla güçlerimi öğrenene kadar güvende olamayacaktım. Annem beni bir yere kadar koruyabilmişti sadece.
Ruhumun ya da kaderimin seçimini fark ettiğimde sendeleyerek kapıdan geri çekildim. Bunlar nasıl bir tesadüftü böyle?
Evren ya da daha farklı bir şey, beni ben farkında olmadan korumuştu. Ya da birileri...
Kollarımı korunmak için bedenime sardım ve kapının önünden hızlı adımlarla ayrıldım. Muhafızları çözme gibi bir amacım yoktu, zaten doğada beni dinlemedi, sarmaşıklarını çözmedi.
Burnumu çekerek ve birazda ağlayarak saraydan etraftakilerin garip bakışları eşliğinde dışarı çıktım.
Sanırım şeytana küs kalma sürem birkaç gün olacaktı.
Sonuçta o olmasa şu anda gerçekten, diğer tarafı boylamıştım.
🦋
Dizlerime yasladığım başımı kaldırdım ve gözyaşlarımın bulanıklaştırdığı bakışlarımı önümdeki göle diktim. Burası dönüştüğümde uyandığım göldü. Sevmiştim, üstelik şeytan yanımda olunca daha çok sevesim gelmişti. Olanları hatırladıkça artan gözyaşlarımı silip sinirle iç çektim. Durmuyorlardı ama şikayetçi değildim, eninde sonunda ağlayıp içimi dökmeliydim yoksa olur olmadık yerlerde ağlardım.
Gözlerimi kararmaya yüz tutan gökyüzüne çevirdim. Neredeyse akşam olmuştu. Hava kararıyordu ama ben hala buradaydım. Bu umrumda değildi, ormana güveniyordum. Koruyucusuydum, ölmeme izin vermesindi bir zahmet. Sonuçta kitaplarda böyle oluyordu.
Tabi okuduğum kitaplarda ana karakterler bir anda güçlenip kraliçe falan olup kötüleri yeniyorlardı ama benim ne bir tane kötüm, ne kraliçe olacak bir krallığım, ne de tutarlı bir gücüm vardı. Hanımefendi ölmediğim sürece ortaya çıkmıyordu.
Düşüncelerime gülüp başımı iki yana salladım. Bir değil, onlarca düşmanım vardı ve neredeyse hiçbirini tanımıyordum. Şaka gibiydi!
Bir süre daha burada kalacaktım anlaşılan. Saraya dönmek istemiyordum.
Şeytanı görmek istemiyordum.
Onu özlüyordum, bağım yanına git ve biraz hesap sor, sonrada onu affet ve her şey olup bitsin diyordu.
Şey... sanırım bunu bağ değil ben diyordum ama ne fark ederdi ki? Olan olmuştu, şeytan bana hiçbir şey söylemeyecek, hata yapmamam için uğraşacak ve üstüne büyük bir sorumluluk alacaktı. Ortadan kaybolsam her şey herkes için daha kolay olurdu.
En azından kral aramızdaki bağı bilmiyordu, bilseydi kıyamet falan kopardı sanırım.
O adamdan nefret ediyordum.
Düşüncelerimden sıyrılmak için başımı tekrar salladım ve yerde duran, gözüme kestirdiğim taşı alıp göle doğru fırlattım. Taş birkaç kere sekip suyun içine dalmaya başladığında yavaşça iç çektim.
"Hey!" Boş ormanda yankılanan ses ile dehşete düşmüş bir halde ayağa kalkıp korkuyla etrafıma baktım. "O en sevdiğim taşımdı! Neden sormadan atıyorsun?!"
Yutkunarak etrafımda döndüm ama tanrı aşkına, kimse yoktu. "Neredesin!?" diye sordum temkinle etrafıma bakarken. Aklımı kaçıracaktım! Keşke birilerine haber verseydim, en azından öldüğümde falan haberleri olurdu ama bugün duyduğum sözlerden sonra beni kurtarmaya bile zahmet etmeyeceklerine emindim. Bir tek Savaş ve onun hatırına Ela, Alp ve Orkun gelirdi. Nova zaten ortalıkta yoktu. Mavi hiçbir şey yapamazdı.
Of ya. Ölmek için çok gençtim.
"Yukarı bak. Dönüp durma, başım dönüyor senin yüzünden." Başımı hışımla kaldırıp gökyüzüne uzanan uzun ağaç dallarına ve sık yapraklara baktım. Gördüğüm şeyle kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Bir ağacın dalında, tahminen benden küçük, on üç yaşlarında sarı saçlı bir çocuk oturuyordu.
“Ağlamandan sıkıldım.” Dediğinde kaşlarım şaşkınlıktan daha çok havalandı. Oflayıp bir bacağını daldan sarkıttı. Parlak yeşil gözleriyle beni inceliyordu. "Yaklaşık iki saattir buradayım ve sen beni fark etmedin. Merak ediyorum... tehlikeli bir ormanda olduğunun farkında mısın?"
Ergen bir çocuk olduğunu anladığımda rahat bir nefes aldım. Bir çocuk beni öldürmek istemezdi. Yani... umarım. "İki saattir boş boş oturup ağlamamı mı izliyorsun?" diye sordum yarı kızgın bir ses tonuyla. Tekrar yere oturup önüme döndüm ve dizlerimi kendime çektim. Gücüm tepki vermemişti, demek ki çocuk gerçekten zararsızdı.
"Evet." Dedi oturduğu ağaç dalından ama ona bakmıyordum. Gözlerimi devirdim. Üşüdüğüm için kanatlarımı etrafıma sarmıştım. Nişan yemeğinde giydiğim kıyafetin üzerimde olması hiç iyi değildi. Zaten karnımda gün boyu bir şey yemediğim için açlıktan gurulduyordu, galiba kimse nerede olduğumu merak etmemişti.
"İyi, izlemeye devam et o zaman." Burada biraz daha ağlayacaktım, izlemeye devam edebilirdi. Umrumda değildi.
“Siz diğer tarafın insanları nasıl dersiniz.... Hah! Buldum!” dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. “İyi bir psikoloğumdur. Bana anlatabilirsin, Dolunay." dediğinde ise donakaldım. "Şeytan seni çok kızdırmış anlaşılan."
Duyduğum sözlerle başımı hızla kaldırdım ve oturduğu dala gözlerimi kısarak şüpheyle baktım. "Sen bunu nereden biliyorsun?!" diye dehşetle sorduğumda dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Ben her şeyi bilirim..." Dedi ve ağaçtan sanki metrelerce yüksekte değilmiş gibi rahatça atlayıp karşımda durdu. Kollarını arkasında bağlamış, sırıtıyordu. "Mesela... Senin prense bağlı olduğunu biliyorum." Diye devam ettiğinde kaşlarımı çattım. "Sare'nin kötü olduğunu, koruyucu olduğunu, babanı tanımadığını, kanatlarını kullanamadığını..." deyip daha çok sırıttı. Gözleri parlamıştı. "Son olarak ise... Şeytana deli gibi aşık olduğunu, o yüzden burada onun için saatlerdir ağladığını biliyorum." Diye eklediğinde gözlerim irice açıldı.
"Değilim!" En azından deli gibi değildim ama bunu onun bilmesine gerek yoktu. Bir çocuk yüzünden kızarıp bozardığıma inanamıyordum. Onunla hislerimi tartışacak değildim.
"Öylesin." Sinirle nefesimi dışarı verdim. Bu çocuk beni sinir etmeye başlamıştı.
"Hayır, değilim." Diye tekrar söylendiğimde tek kaşını kaldırdı.
"O yüzden mi burada onun için yaklaşık iki saattir ağlıyorsun?" Söyledikleriyle dudaklarımı birbirine bastırdım. Haklıydı maalesef.
"Sen... Sen bunları nereden bilebilirsin ki?" diye sordum ve tereddütle gözlerine baktım. “Yoksa büyücü müsün?”
Hiçbir şey söylemeden sözlerime gülerek önümüzde uzanan göle girdi. Elini suyun içine daldırıp daha demin fırlattığım taşı aldı ve pantolonunun cebine attı. "Hayır, büyücü değilim. Düşüncelerini okuyabiliyorum." Sonunda konuştuğunda yüzüm buruşmuştu.
"Bu özel hayata müdahale." Dediğimde daha çok güldü. Hala gölün içindeydi. Üzerine giydiği ortaçağa özgü kıyafetler ıslanmıştı ama o bunu takmıyordu anlaşılan.
"Onları okumama sen izin verdin, koruyucu. Benim suçum yok" deyip göldeki başka bir taşa uzandı. “Duyulmak istedin. Belkide görülmek.” Eline aldığı taşı incelerken omuz silkti. “Hangisi olduğu fark etmez. Öylece oturuyordum ve düşüncelerin kafamın içinde bağırmaya başladı.”
Derin bir nefes alıp durumu kabullendim ve gözlerinin içine ihtiyatla baktım. "Bunlar aramızda kalacak. Tamam mı?" dedim beni ciddiye almasını umarak.
"Elbette." dediğinde gözlerim kısıldı. Nedense hiç inandırıcı gelmiyordu. Kahrolası bu yerde kimseye güvenmeyecek miydim ben? Bir Savaş vardı, artık o da benden bir şeyler saklamaya başlamıştı. Ne hoştu...
Oflayarak ağaca yaslandım ve düşüncelerime geri dönmek üzere gözlerimi kapattım. Tabi bu uzun sürmedi, minik bir yağmur damlasının burnuma düşmesiyle homurdanarak gözlerimi geri açmıştım.
"Birazdan yağmur yağacak." Çocuk bakışlarını bana dikmişti. Söylediği şeye güldüm ve gözlerimi devirdim.
"Gerçekten mi?" Alayla konuşmamla gülmemek için kendini zor tuttu. Gölden ıslak bir şekilde çıkıp etrafa su açarak yanıma geldi ve bağdaş kurarak yere oturdu. Elindeki taşı incelerken bana hitaben konuşmuştu.
"Burada oturup hasta mı olmak istiyorsun? Eminim şeytan bunu istemezdi. Sadece iyiliğini düşünüyor gibi göründü bana." Dediğinde sinirle iç çektim. “Bazen bazı şeyler saklanmalı ve zamanı gelince açığa çıkmalı. O zaman anlamlı olurlar.”
"Ne hissettiğimi ve yaşadıklarımı sadece düşündüğüm kadar bilebilirsin." dediğimde başını bana çevirdi. “Ona kırgın değilmişim gibi yapamam. İstenmediğim bir yerde kalmaya, şeytanı da sırf bağlıyım diye yanımda sürüklemeye mecburum. Aileme ne olduğunu bile bilmiyorum. Neden sahip olduğumu bilmediğim güçlerim var. Sadece... yoruldum.”
"Biliyorum." Dedi kısık bir ses tonuyla. Gözlerime sanki gerçekten anlıyormuş gibi bakıyordu. Gözleri kısıldı ve yaşına göre olgun cümleler kurmaya başladı. “Ama şunu unutuyorsun, koruyucu. Evren ve kader hata yapmaz. Zamanı gelmeden hiçbir şeyi öğrenemezsin. Öğrenmeyeceksin. Kaderini değiştirmene neden olan hiçbir şey sana şu anda görünmeyecek, düşmanların bile henüz gölgelerde saklanıyor. Şimdilik sana kendilerini göstermeyecekler. Göstermezler.” Söyledikleriyle kalbim korkuyla çarptı. Çocuk sırıttı. “Çünkü kötüler bile denkleriyle savaşmak, zaferin tadını çıkarmak isterler.”
“Bunları nereden biliyorsun?” dedim. Sanki dilim tutulmuş, sesim içime kaçmıştı. “Kimsin sen?” Diye ekledim kaşlarım çatılırken. Omuz silkti.
“Sadece bir dost tavsiyesi verdim.” Dedi ve sakin bir şekilde önüne döndü. “Koruyucular yaşamalı ve bizi ondan korumalı. Başka kimseye bu güç bahşedilmedi.” Tekrar bana döndü ve gülümsedi. “Bağın dışında. O sensin, sende o’sun.”
Dedikleri karşısında ağzımı cevap vermek için açtım ama ne diyeceğimi bilemediğim için geri kapadım. Şeytandan bahsediyordu. Bana başka hiçbir şey söylemeyecekti, kendisi demişti. Zamanı gelene kadar öğrenmeyecektim. Karmaşık düşüncelerim eşliğinde önüme döndüm. Yağmur şiddetini arttırmaya başlasa bile ikimizde yerimizden kalkmadık. Neden burada olduğunu hala bilmiyordum ama olaylara daha mantıklı bakmamı sağlamıştı.
Yağmur kanatlarımı, saçlarımı ve bedenimi ıslatırken çocuk konuşmaya başladı. "O kurdu tanıyor musun?" diye sorduğunda kaşlarımı çattım ve başımı ona çevirdim. Eliyle ağaçların arasında işaret ettiği yere bakıp gözlerimi kıstım.
Ağaçların arasından ıslak, siyah yeleli bir kurt ortaya çıktığında nefesimi tuttum. Bu bizi takip eden, her yerde karşılaştığımız kurttu. Kahverengi, bilge bakışlara sahip gözleri gözlerime kilitlenmişti.
Kaşlarımı kaldırdım ve hayretle gözlerimi kurdun üzerinde gezdirdim. "O... ne zamandır orada?" diye sordum büyük cüssesini incelemeye devam ederek. Benim kurdumun iki katıydı, istese çocukla beni tek hamlede yutacak gibi duruyordu ama nedense ona güveniyordum. Sakinleştirici bir his yaratıyordu. Çevremde olması güvende hissetmeme neden oluyordu.
Tanrım. Sanırım deliriyordum.
"Sen buraya geldiğinden beri orada seni izliyor. Sanırım sana bir şey yapıp yapmayacağımı anlamaya çalışıyordu." diye cevap verdiğinde dudaklarımı endişeyle dişledim. “Sadece konuştuğumuzu fark ettiğinde oturdu.”
Beni takip mi etmişti? Onu nasıl fark etmemiştim?
Kaşlarımı çatarak kurdun gözlerine baktım. Bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. Rahatsız olup yerimde kıpırdandım. Islanmayı umursamadan saklandığı çalılığın arkasından çıktı ve bize doğru gelmeye başladı. Gerilsem dahi belli etmedim. Yanımıza bir hayli yaklaşıp önümüzde durdu.
Yanımda oturan çocuk bir kurda birde bana baktı. Korkmuş gibi görünmüyordu. Kurt, beni korkutmaktan çekiniyormuş gibi burnundan sesli bir nefes aldı ve başını eğip burnunu yavaşça koluma sürterek şaşkınlıktan gözlerimi kırpıştırmama neden oldu. "Onu takip etmeni istiyor." Çocuk konuştuğunda hiç istemesemde oturduğum yerden kalktım.
Haklıydı, artık gitme zamanım gelmişti. Hava iyice kararmıştı. Beni saraya geri götürmek istediğini hissediyordum ama nasıl hissettiğimi bilmiyordum. Onu takip edecektim. Orman zarar görmeme izin vermeyecekti. Ayrıca bu kurtta merak ettiğim bir sürü şey vardı. Belki yolda öğrenebilirdim.
Kurt ormana doğru ilerlemeye başladığında durup çocuğa baktım. Gülümseyerek "Sonra görüşürüz, koruyucu." dediğinde bende gülümsedim.
"Görüşürüz ve teşekkür ederim." diye mırıldandım. Önüme dönüp gelmemi bekleyen kurda yetiştim.
Sallana sallana yanımda yavaş adımlarla yürüyen kurtta meraklı bakışlarımı gezdirdim ama bana pek aldırış ediyora benzemiyordu. Kim olduğunu deli gibi merak ediyordum. "Kimsin sen?" diye sorduğumda hiçbir şey söylemeden, hatta tepki bile vermeden ilerlemeye devam etti. "Neden sürekli beni takip ediyorsun?" Yine cevap vermeden yürümeye devam edince yavaşça iç çektim. Acaba konuşmayı mı bilmiyordu? Ya da belki sağırdı?
"Neden konuşmuyorsun?" diye yüksek sesle tekrar soru sorduğumda bana gözlerini kısarak baktı ve alçak bir tınıyla hırladı. Şey... sanırım beni azarlamıştı. Kesinlikle sağır değildi, sadece cevap vermek işine gelmiyordu. Oflayıp durdum ve bana soru dolu bakışlar atmasına neden oldum.
İçinden sövdüğüne yemin edebilirdim ama ondan birkaç şey öğrenene kadar yürümeye niyetim yoktu. Bana takıntılı falan mıydı? Neden sürekli peşimde dolanıyordu? Hava karardığı için aynı arkadaşlarımla dışarı çıktığım zamanlar annemin yaptığı gibi beni eve sokmaya çalışıyordu ama onun dişi değil, erkek bir kurt olduğuna emindim.
Kollarımı göğsümde kavuşturdum ve kurt ile inatçı bir şekilde bakışmaya başladım. O ise gözlerini devirdi -resmen bana kurtça göz devirmişti- ve arkama geçip ben daha ne yaptığını anlayamadan sırtımdan kabaca ittirerek öne doğru sendelememe neden oldu. “Hey!” dedim ama beni bırakmaya niyeti yoktu.
Kanadımı keskin dişleriyle tutup beni yanında ilerlemeye zorladığında şaşkınlıktan gözlerim irileşti, ayaklarım ona uyum sağlamak zorunda kaldı. Sağ kanadımı ne yaparsam yapayım bırakmamıştı. Dişleri asla acıtmıyordu, sadece onunla birlikte ilerlememi sağlıyordu ve bu çok utanç vericiydi.
Aynı bir ebeveynin çocuğunu eve zorla çekiştirmesi gibiydi ve bir genç kız olarak bu hiç hoş değildi!
Sarayın arka kapısına gelene kadar beni bırakmadı, hatta kapıyı ittirip içeri benimle birlikte girerek kapıda bekleyen muhafızların şaşkın bakışlarının bize dönmesine neden oldu. Beni bir paket gibi içeri bıraktıktan sonra muhafızlara aldırış etmeden arka kapıdan çıktı ve kapıyı patisiyle ittirerek yüzüme kapadı.
Daha demin kaba bir kurt tarafından zorla saraya sokulmuştum.
Olayın ilginçliğine gülerek başımı eğdim ve bana canavar görmüş gibi bakan muhafızlara aldırış etmeden odama sıvıştım. Neyse ki kimseyle karşılaşmamıştım. Islak kıyafetlerimden kurtulup sıcak bir duş aldım ve kendimi yatağa bıraktım.
Bugün uzun bir gün olmuştu.
🦋
Yazardan:
-Melek ve Şeytan Sarayı-
Genç adam odasına uğrayıp hızlıca üzerindeki zırhtan kurtuldu ve bulabildiği en rahat kıyafetleri üzerine geçirerek şu bir haftadır her gece yaptığı gibi aşağı katlarda bulunan odaya gitmek için yola koyuldu. Görevden gelmeden önce odasına uğramıştı çünkü o kızın yanına savaştan kalma iğrenç parçalarla gitmek istemiyordu.
Savaş ve kaos bir melekten uzakta olmalıydı. Özellikle bu genç kızdan.
Şeytan kendi kendine güldü. Bu kendisinin de ondan uzakta olması demekti, adı bile Savaş’tı ama uzakta olması o kızın bağ yüzünden ölmesi anlamına gelirdi. Ayrılamazlardı, en güvenli yer kendi yanıydı. Zaten hissettikleri yüzünden artık ayrılabileceğini bile sanmıyordu.
Huzur veriyordu. Yanında gerçekleri unutabiliyordu, ona bir şey olacağı fikri bile yüreğini sıkıştırıyor, tüylerinin diken diken olmasına neden oluyordu.
O diğer koruyucular gibi olmayacaktı, hayır. Yaşayacaktı.
Şeytan sessizce odanın kapısını araladı. Kız uyuyordu, onu uyandırmayacaktı. Sadece birkaç saat yanında kalacaktı. Onu izleyecek, neden kendisine bağlandığını anlamaya çalışacak, bunun evrenin bir lütfu olup olmadığını sorgulayacaktı. Neyse ki uykusu derindi.
Ailesiyle tartışırken onları dinlediğini biliyordu, muhafızları başka kimse sarmaşıklara hapsedemezdi. Zaten bilmese bile anlardı çünkü bir haftadır ailesinden ve ondan her karşılaştıkları yerde kaçıyordu. Sanki göze batmak ve hata yapmak istemiyordu, koridorlarda yürüyüşü ve konuşmaları temkinliydi.
Odaya usulca dalan şeytan arkasından kapıyı sessizce kapattı ve odanın ortasındaki yatağa ilerledi. Perdeleri açık olan pencereden yansıyan ay ışığı yatağı ve yatakta uyuyan meleği sanki bir tanrıçayı kutsarmış gibi aydınlatıyordu. Melek her zamanki gibi üzerine giydiği kısa beyaz gecelikle ve bedenine bir koza gibi doladığı beyaz kanatlarıyla derin bir uykudaydı.
Şeytan gülmemek için dudaklarını dişledi ve yatağın boş bıraktığı tarafına ilerledi. Uykusunda kanatlarını fark etmeden kendine doluyordu ve bu çocuk meleklerin yaptığı bir şeydi. Kanatlarını hala anca bir çocuk gibi kontrol edebiliyordu ama en azından nasıl katlayabileceğini öğrenmişti.
Kahverengi, yumuşacık saçları yastığın üzerinde dağılan meleği iç çekerek izledi şeytan. Kabul edemeyeceği kadar güzeldi, dönüşmesi bedenine ve yüzüne canlılık getirmişti. Gece olmasına rağmen parlayan saç tutamlarına dokunmak istedi.
Yatağın diğer tarafına ona dokunmamaya özen göstererek uzandı. İsteğine yenik düşüp elini meleğin yanağına uzattı. Parmakları teniyle temas ettiği anda melek hissetmiş gibi uykusunda kaşlarını çattı. Şeytan gülerek elini hızla geri çekti ve onu izlemeye devam etti.
"Özür dilerim meleğim..." diye fısıldadı. "Çok özür dilerim." Başını çevirip bakışlarını tavana yöneltti ve gözlerini acıyla kapattı. "Yaptığım ve yapacağım her şey için." Dedi yutkunarak.
Birkaç saat sonra gitmeliydi ama kalmayı diledi. Sonsuza dek meleğin yanında kalmayı arzuladı.
Kader belkide onu duyardı.
🦋
Sabah uyandığımda göğsümde bir ağırlık hissetmemle huysuzlanarak gözlerimi araladım. Bir şey, hayır biri, resmen kollarını bedenime sıkıca dolamış, başını ise göğsüme yaslamış bir şekilde üzerimde uyuyordu. Şeytanın burnuma dolan kokusuyla huzurla gözlerimi geri kapattım.
Sonuçta bana zarar vermezdi.
Bir saniye... ne?
Gözlerimi kapadığım gibi hızla aralayarak üzerimde uzanan şeytana baktım. Bir kanadını battaniye misali üzerime bırakmış, sıcaktan pişmeme neden olmuştu. Sanki kaçmamı engellemek istermiş gibi kollarını belime sarmış huzurla uyuyordu. Saçları karışmıştı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp uyanması için boynuzlarına dikkat ederek ellerimi yumuşacık saçlarından geçirdim. Maalesef uyanması gerekiyordu çünkü sıcaktan ve belime sardığı kollarından dolayı nefes alamıyordum. Ağırlığının yarısı üzerimdeydi ve gayette cüsseli bir şeytandı. Homurdanarak gözlerini açtı. Başını yavaşça kaldırıp bana baktı ve uykulu gözleriyle göz göze gelmemize neden oldu. "Siktir. Uyumuşum, değil mi?" Telaşla konuşması üzerine dudaklarımı büzüp gülmemeye çalışarak başımı salladım.
“Biraz öyle olmuş sanki, şeytan.” Dedim ama sanırım beni duymadı ya da duymak istemedi. Omuz silkip başını tekrar göğsüme yasladı ve gözlerini kapattı. “Kalkmayı düşünmüyorsun herhalde...”
“Uyumak istediğim için buradayım sonuçta.” Dediğinde şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
“Kendi odana ve yatağına ne oldu?” Güldü.
“Bu yatakta benim. Odada benim. Sarayda benim.” Başını kaldırıp tekrar gözlerime baktı. Gözlerinin içi muziplikle parladığında ne diyeceğini anlayıp sözünü kestim.
“Filmlerdeki kötü çocuklar gibi sende benimsin demeyeceksin değil mi?” Şeytani bir şekilde gülümsedi.
“Hayır, demeyecektim melekcik. Öyle olmasını mı isterdin yoksa?” Bilmezlikten geldiğinde utanıp onu üzerimden ittim. Homurdandı.
“Kalk üzerimden, Savaş.” Üzerimden kalktığında derin bir nefes alıp kendime çekidüzen verdim ve yataktan hızla kalkarak gözlerimi kıstım. “Açıklama istiyorum.”
Şu bir haftadır, onu hiç görmemiştim ama anlaşılan o beni görmüştü. Burada olmasından kesinlikle şikayetçi değildim, orası kendime bile itiraf edemediğim ayrı bir konuydu ama bir açıklama borçluydu. Onu özlemiştim. Aramızdaki sözsüz gerginliğin bitmesi gerekiyordu, zaten bağım ondan daha fazla ayrı kalmama izin vermeyecek gibiydi.
“Seninle uyumak istedim, Dolunay. Yalan söyleyecek değilim.” Dediğinde umursamazlığı karşısında hayrete düştüm. “Bir haftadır suratıma bakmıyorsun, ne yapsaydım?” Derin bir nefes alıp duraksamamdan yararlanıp kollarını belime doladı ve beni kendine çekti. “Bana öyle bakma, melekcik. Bilmemen gereken hiçbir şeyi öğrenemeyeceksin.”
Yüzümün aldığı ifadeyi tahmin edebiliyorum çünkü açıklamasına değil, başka bir duruma odaklanmıştım. Elimi endişeyle kaldırıp yüzüne götürdüm. "Savaş... burnun kanıyor." Titrek sesimle sarf ettiğim sözlerle beni aniden bıraktı ve birkaç küfür savurup geri çekildi.
"Ne oluyor!? Neden kanıyor!?" diye sordum telaşla ve ona yaklaşmaya çalıştım ama başını sallayıp geri çekildi. Kaşlarını çatıp kanı koluna sildi.
"Sorun yok, sakin ol." Dediğinde öfkeyle soludum.
"Savaş... neden bana ne olduğunu söylemiyorsunuz?" Dedim titrek sesimle. Ağlamamla uyuyan Mavi uyandı ve ulumaya başladı. "Yemin ederim kimseye söylemem. Bana güvenmiyor musunuz?" Yanağıma düşen damlayı silip burnumu çektim. Ona yardım edememek beni deli ediyordu. “Çocuk değilim, kaldırabilirim. Sana ne olduğunu öğrenememek beni mahvediyor. Biliyorum burada istenmiyorum ama yemin ederim elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Kimseye söylemeyeceğim, sadece yardım etmek istiyorum.”
Şeytan gözlerimin içine öyle bir baktı ki sanki bu elinden gelen bir şey değildi. Söylemeyecekti. “Ağlama. Sorun olmayacak, revire gideceğim ve bitecek.” Bana arkasını döndüğünde nefesimi tuttum. “Sonra yanına uğrarım.”
Arkasına döndü ve gitti.
Aklımda burun kanamalı hastalıklar sıralanıyordu ama tanrı aşkına, fantastik bir evrendeydik. Burada şifacılar mucizeler yaratıyordu. Benden sakladıkları kadar ne olabilirdi, anlayamıyordum. Üstelik bir prensti, şifacılar onu iyileştirmek için sarayda sıra olurlardı. Benden sakladıkları şey her ne ise o şey buydu, artık emindim ve bu bilgiye kraliyet ailesi dışında kimse erişemiyordu.
Ama o benim şeytanımdı, bağımdı. Beni vampirlerden kurtarmak için hiç düşünmeden peşimden gelen adamdı. Öylece duramazdım.
Üstümdeki geceliğe ve çıplak ayaklarıma aldırış etmeden peşinden odamdan çıktım. Beni böyle görünce strese giren Mavi peşimden gelmesin diye kapıyı arkamdan kapatmıştım. Revire gitmek için hızla merdivenleri indiğim sırada biriyle çarpışmıştım.
Kral...
Bir o eksikti!
Çarptığım an irkilerek geri çekildim ve yüzüne baktım. Of. Bu adam beni deli gibi korkutuyor ama ondan daha önemli işlerim vardı. Yanında duran Alp ve başka bir adam daha bana ağzı açık şekilde şaşkınlıkla bakıyorlardı. “Sarayda böyle mi dolaşıyorsun, koruyucu?” Kralın sorusuyla gözlerimi devirdim.
Sana ne be dememek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve şeytana yetişmek için hiçbir şey söylemeden başımı eğip yanından geçmeye çalıştım.
Kolumu tuttu.
Of ya.
“Dolunay, eğilsen iyi olur...” Alp’in sözleriyle kralın arkasında duran ona baktığımda bana kafayı mı yedin bakışları attığını fark ettim. Kral önümdeydi ama benim kralım değildi, benden kurtulmak istediğini pek çok sefer belli etmişti. Eğilmeyecektim, üzgünüm Alp. Saygı duyarım ama ölmemi isteyen bir adama boyun eğemem. Annem beni böyle yetiştirmedi. Yanımda kimsenin olmaması gururum olmadığı anlamına gelmiyor.
“Sorun değil, Alp.” Kralın konuşmasıyla yutkundum ama yüzüne bakmayıp omuzlarımı dikleştirdim. “Bu evrene hakim değil, yakında üstlerinin kim olduğunu anlayacaktır. Yoksa ona eğitim vermek zorunda kalacağız.” Deyip gözlerimin içine bakmak için başını eğdi. Göz göze geldik ama gözlerimde ne gördüyse kaşları çatılmıştı. “Belki o zaman prensinin statüsünün ne olduğunu anlayıp peşinde uygunsuz şekilde gezmeyi bırakır.” Üzerimi baştan aşağı süzdü. “Ya da kraliyet sırlarına erişemeyecek küçük bir kız olduğunu idrak eder.”
Sözlerinin etkisiyle tekrar dolan gözlerimi aldırış etmeden konuştum. “Gidebilir miyim, lütfen.” Sakin olmalıydım, cevap veremezdim.
Bu dünyayla başa çıkmak beni çok yoruyordu ama bir sebep için seçilmiştim, bunların başıma gelmesinin bir nedeni olmalıydı.
İnanıyordum.
“Odana git, kızım. Savaş’ı bir daha rahatsız etme.” Kolumu bırakan kral başıyla arkamı işaret etti. “Ortalıkta çok dolanma. Göze batmanı istemiyorum.”
Çenemi kapayıp emre uyarak arkamı döndüm ve odama olanları kabullenmiş bir şekilde geri yürüdüm. Mantıklı olan buydu. Hayır, söylenemezdim, hayır, savaşamaz ve kavga çıkaramazdım. İnsanların arasında değildim artık.
Oysa herkes benim yerimde olmak isterdi. Koruyucu olarak seçilen bir kız, prense bağlanan bir kız, sihirli güçleri olan bir kız, sarayda yaşayan bir kız...
Kulağa muhteşem geliyor, değil mi?
Değil.
Sadece birkaç ayda hayatım mahvoldu. Savaş olmasa toparlanamazdım, o olmasa zaten ölmüş olurdum. Bu fantastik varlıklar, düşmanlar ve kraliyet sistemi beni yavaş yavaş mahvediyordu. Sürekli panik ve endişe içinde yaşamama neden oluyorlardı. Olanların korkunçluğu zihnimi yavaş yavaş yiyip bitiriyordu.
Böyle devam ederse geriye sadece ben, şeytan ve kalbimdeki geleceğe dair olan umudum kalacaktı.
🦋
Yazardan:
-Melek ve Şeytan Sarayı, Revir-
Şeytan revire geldiğinde, büyük kapıyı hızla aralayıp içeri girdi. Arkasından gelen ama babasının engellediği kızı umursamamaya çalışıyordu. Böyle olması herkes için daha iyi olacaktı. Yaşlı şifacının onu beklediğini görmesiyle sıkıntıyla iç çekti ve köşedeki siyah koltuğa kendini bıraktı. "Ne zamandır böyle?" Şifacının kısık sesle sorduğu soruya bir süre cevap vermedi.
"Onu yok edeli bir yıl oldu... Bu ise yeni." dediğinde yaşlı kadın başını olumsuz anlamda salladı.
"Çok ilerledi. Lanet kendini artık gösteriyor olmalı." Şifacı başıyla kanayan burnunu işaret ettiğinde şeytan öfkeyle soludu.
Eskiden olsa bunu umursamazdı. Sonuçlarını göze alarak yapmıştı.
Ama artık kaybetmek istemediği bir şey vardı.
"Neden şimdi?" Kenardaki masada iksirleriyle ilgilenen yaşlı melek kadın, şeytanın sorduğu soruyla başını kaldırdı. Söyleyip söylememekte tereddüt etti. “Neden daha önce değil?”
"Lanetler zamanlarını iyi ayarlarlar, prensim." dediğinde şeytan yavaşça arkasına yaslandı. “Artık kaybedecek bir şeyleriniz olduğunu fark etmiş." diye devam ettiğinde başını olumsuz anlamda sallıyordu. “Öldürmezler ama sahiplerinden bir şeyler almadan da gitmezler.” İç çekip hüzünle şeytana baktı. “Koruyucu bilmeli.”
"Hayır, bilmeyecek." Bu kararı onun için en iyisiydi. "Ona böyle bir yük bırakamam. Çok fazla şey yaşadı." Yaşlı kadın başını onaylamazcasına salladı ama hiçbir şey söylemedi, revirden çıkarak onu yalnız bıraktı.
Şeytan bir süre revirde durduktan sonra kendini toparlamak için ve melek ile bugün hiç karşılaşmamak adına saraydan ayrıldı. Geri döndüğünde hava kararmış, gece çökmüştü. Günler hızlı geçiyordu.
Kendi odasına uğramadan meleğin odasına geçti. Ağlamaktan gözleri şişmiş olan genç kız bütün gün onu beklemişti. Kral odasından çıkmasına bugün için izin vermemişti. Yemek yemeyi reddetmiş, küçük perisini bile odaya almamıştı. Sadece onu beklemişti. Odaya giren şeytan yatağın yanındaki koltuğa kendini bırakarak uyuyan meleği izlemeye başladı.
Ve şeytan, ilk kez ağladı o gece. Meleğine bakarkenki söylediği sözler, küçük odada yankılandı çaresizce.
"Seni unutmak istemiyorum..."
.............
Bölümü beğendiniz mii?
İnstagram; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |