46. Bölüm

46. Bölüm

İrem Çiftçi
berceste_sb

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!

İyi okumalarr 🤍

............

Gün ışığının gözümü almasıyla ve izlenme hissiyle yavaşça gözlerimi araladım. Şeytanın masmavi, kızarmış gözleriyle göz göze geldiğimde hüzünle iç çeksemde yattığım yerden doğrulmadım. "Savaş..." diye mırıldandım. "İyi misin?"

Soruma cevap vermek yerine düşünceli bir şekilde bana bakmaya devam ettiğinde endişeyle üzerimdeki yorganı kaldırdım. Yanına yaklaşıp oturduğu koltuğun kenarına kalçamı yasladım ve bakışlarımı üzerine diktim. Bir süre konuşmadan bekledim, ona zaman tanıdım. Sonrada dayanamayıp sessizce mırıldandım. "Baban yanına gelmeme izin vermedi." Şeytan bana yine cevap vermeyince derin bir nefes aldım. "Artık seni zorlamayacağım. Sadece..." Bakışlarımı ondan çektim. "İyi olup olmadığını bilmek istiyorum..."

Derince iç çekti ve başını bana doğru çevirip olumsuz anlamda salladı. "Endişeleneceğin bir şey yok meleğim." Konuşmaya başladığında sözünü kesmeden onu dinledim. "Bazen olmasını istemediğimiz şeyler oluyor..." dedi ve dudaklarını endişeyle dişledi. "Ben bir hata yaptım... Düşünemedim bu noktaya geleceğini." Yutkunarak yüzümü inceledi. "Ve geri dönüşü olmadığı için... Bunun bedelini çok ağır ödeyeceğim." Diye sözlerini sonlandırdığında kaşlarımı çatmış şaşkınlıkla ona bakıyordum. Ne yapmıştı?

Burnu bu yüzden mi kanamıştı? En kötü ne yapmış olabilirdi?

Düşüncelerimden sıyrılmak adına başımı salladım ve ona usulca yaklaştım. Kolunu belime sardığında yumuşacık saçlarıyla oynamaya başlamıştım. "Bu sorunu tek başına çözmek zorunda değilsin, biliyorsun değil mi?"

"Biliyorum. Seni bu konuya bulaştırmamam gerektiğini de biliyorum, melekcik." Başını kaldırıp yüzüme aşağıdan baktı. “Kötü zamanlardı, oldu ve bitti. Bir daha yaşanmayacaklar. Onlardan bahsedersek peşimizi bırakmazlar.”

"Savaş..." diye mırıldandım çaresizce. "Yanında durabilirim. Bulaştır beni o konuya." Dediğimde bunu beklemiyor olmalı ki duraksadı. "En fazla birlikte dibe batarız. Ve bu benim için en kötü şey olmaz, şeytan." Dudağının kenarı duyduklarıyla keyifle kıvrıldı.

"Birlikte..." diye mırıldandı hoşuna gitmiş gibi. "Ya birimiz diğerini bırakırsa?" dediğinde kendimden emin bir şekilde devam ettim.

"Öyle bir şey olmayacak." Dedim. "Sen benden vazgeçmedin, bende senden vazgeçmeyeceğim." Kulağına eğilip umutla fısıldadım. "Ne olursa olsun. Bana ne olduğunu söylemesen de hissederim, yine bir yolunu bulurum, şeytan."

Elini kaldırıp önüme gelen saç tutamlarımı yüzümden çekti. "Başıma gelen en güzel şeysin. Bir lütuf gibisin..." Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. “Bu söylediklerini zamanı gelince bana hatırlat..." Dediğinde moralinin düzeldiğini anlayıp sonunda rahat bir nefes aldım. "Ama bana bir konuda söz vereceksin." konuşmaya devam ettiğinde merakla kaşlarım havalandı.

"Neyle ilgili?"

"Ağlamayacaksın." Düz, tartışmasız bir ses tonuyla konuştuğunda kaşlarımı çattım. "Sana ağlamayı yasaklıyorum."

"Bu biraz ağır olmadı mı?" Başını olumsuz anlamda salladı. Sonuçta sinirlensem bile gözleri dolan bir kızdım.

"Söz ver, melekcik. Başına ne gelirse gelsin güçlü olacaksın." Bir süre duraksayıp ciddi olup olmadığını anlamak için yüzünü inceledim ama kesinlikle ciddiydi.

"Peki, deneyeceğim. Söz şeytan..." dediğimde başını rahatlamış bir şekilde salladı, sıkıntılı yüz ifadesi yumuşadı. Beni bırakıp doğruluğundan merakla onu izledim.

“Hazırlan. Düzgün yemek yemiyorsun, kahvaltıya gideceğiz.” Şeytan dışarı çıktığında sıkıntıyla iç çektim. Bir süre durup kapıyı izledim, ardından elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı yaptım. Üzerime sarı, günlük ve salaş bir elbise geçirip birkaç takı taktığımda hazırdım. Yatağa uzanmış bir halde botlarımı kemiren Mavi’nin başına minik bir öpücük kondurup dışarı çıktım.

Artık bir yerlerden başlamam gerekiyordu.

Gücümün sınırlarını öğrenmeliydim. Birkaç silah kullanmam fena olmazdı. Bundan sonra sakin bir hayatımız olmayacaktı. Her seferinde Savaş yanımda olamaz, beni kurtaramazdı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Kendimi savunabilmeliydim yoksa kralında dediği gibi pek fazla yaşamayacaktım. Burası güllük gülistanlık bir yer değildi. Öğrendiğim kadarıyla geçmişte olan şeyler yüzünden acı çeken bir krallıkta ve kimse bana neler olduğunu söylemeye tenezzül etmeyecekti.

Odamdan çıktığımda şeytanın üzerini değiştirip geldiğini fark ettim. Başına altın tacını yerleştirmişti. Girmem için uzattığı koluna girdiğimde koridorda ilerlemeye başladık. Savaş’ı gören muhafızlar başlarını saygıyla eğiyorlardı. Derin bir nefes alıp konuya girdim. "Savaş..." diye mırıldandığımda başını bana çevirdi. "Bana kanatlarımı kullanmayı öğretmeni istiyorum."

Gözlerinin içi parlamıştı. Sırıtarak başını salladı. "Bende ne zaman soracaksın diye merak ediyordum." Dedi. Sonra ise bakışlarını yemek salonunun kapısındaki muhafız şeytanlara dikip bana hitaben konuştu. “İsteğin benim için emirdir, meleğim.”

Muhafızlar başlarını eğip salonun kapısını araladılar. Salonun ortasındaki masaya yerleşmiş aile bireylerinin gözleri bize döndüğünde gerildim ama şeytan bana cesaret vermek istermiş gibi hafifçe kolumu sıktığında rahatlamaya çalıştım. Ben yanındayım, diyordu. Benim için Mira’nın, kız kardeşinin yanında bir sandalye çekti ve oturmamı bekleyip kendisi de yanımdaki sandalyeye yerleşti. Biz girdiğimiz anda salon sessizleşmişti. Sadece bana tabak koyan hizmetliden ses çıkıyordu.

Bütün bakışları üzerimizde hissediyordum, üstelik Sare’de her zamanki gibi buradaydı. Anlaşılan kimse ben buradayken konuşmak istemiyordu, keyifleri bilirdi. Ortamdaki gerginlik hissediliyordu ama artık bu da umrumda değildi. Savaş neredeyse bende oradaydım, alışmalılardı.

Şeytan önüme gelen tabağı masadaki kahvaltılıklarla doldurmaya başladığında ona kibarca teşekkür ettim. "Orkun’dan bir haber var mı?" Savaş'ın abisi Ayaz sessizliği bozup konuşmaya başladığında kaşlarım çatıldı.

Bunu nasılda unutmuştum...

Nişan için verilen akşam yemeğinde yanımızda olan adam bir anda ortadan kaybolmuş, Ela onu bulmaya gitmişti. Ne onu ne de Ela’yı çok uzun zamandır görmemiştim. Zaten doğru dürüst odamdan bile çıkmamıştım, ortada dolanmamaya ve göze batmamaya çalışmıştım.

"Onu hala bulamamışlar mı? Ela onu aramaya gitmişti..." Endişeli sorumla bütün bakışlar bana döndü.

"Bir haftadır sarayda görülmemiş. Talimlere gelmemiş, katılması gereken hiçbir göreve katılmamış..." Sare içeceğini yudumlayıp bana alayla baktı. “Anlaşılan belanın ta kendisisin, Dolunay. Adam sadece yanında beş dakika durdu ve kayıplara karıştı.” Başını olumsuza salladı. “Hepimizi ve krallığı tehlikeye atıyorsun.”

Bana laf sokmasıyla yanımdaki şeytan gerildi ama bana cevap vermem için alan tanıdı. “Sevgili prensesimiz ölmekten bu kadar korkuyorsa krallığına dönebilir.” Dediğimde yanımda oturan Mira kıkırdadı. “Ben her gün bu stresle yaşıyorum, ama zamanla alışıyorsun, merak etme Sare. Sadece etrafımda dolanmamaya ve sinirlerimi bozmamaya bak. Yoksa beni isteyenlere senin en yakın arkadaşım olduğunu, seni çok sevdiğim ve sana bir şey olursa ölüme bile gidebileceğimi söylerim.” Kadehime doldurulan şerbeti kaldırdım ve gözlerinin içine şeytani bir şekilde baktım. “O zaman görürüz kim kimi tehlikeye atıyor. Benden önce sana ulaşırlar.”

Yanımda oturan şeytanın gülmemek için kendini sıktığını fark ettim. Ona gözlerimi kısarak baktığımda kadehini bana doğru kaldırdı. Cevabım hoşuna gitmişti. Başımı çevirip tekrar Sare’ye baktığımda betinin benzinin attığını gördüm. "Sen... Ne biçim bir koruyucusun?" Dediğinde Kraliçe araya girdi.

“Kızlar, lütfen. Daha fazla gerginlik istemiyorum.” Dedi ve bana anlayışla baktı. “Bu senin suçun değildi, Dolunay. Ela ve görevlendirdiğimiz bir ekip onu mutlaka bulacaktır.” Başımı sallayıp tabağıma geri döndüm. Neyse ki kral kahvaltı boyunca hiç konuşmamıştı ama bakışlarının yine de Savaş ile benim aramda gezdiğini biliyordum.

Kahvaltı sorunsuz bir şekilde bittiğinde Nova’yı görmek ve Mavi’yi beslemek için odama uğramaya karar verdim. Şeytan koridora çıktığımızda kolumdan tuttu. "Odana gittikten sonra kütüphaneye gel. Seni orada bekleyeceğim." dediğinde merakla yüzüne baktım.

"Kanatlarımı kullanmayı öğreteceğini sanıyordum..." Başını salladı.

"Evet ama ondan önce birkaç şey öğrenmelisin." Dediğinde onu onayladım. Kral ile birlikte işlerini halletmek için gittiği sırada arkamızdan salondan çıkan Sare’yi gördüm. Ona şirin bir şekilde gülümsediğimde homurdanarak bana laf sokmaya çalışmadan hızlı adımlarla gitti.

Onu korkutmuştum anlaşılan. Bir süre beni rahatsız edemezdi.

İşlerimi hallettikten sonra Nova beni kütüphaneye bıraktı. Ona veda edip muhafızların daha önce hiç girmediğim odanın kapısını açmalarını bekledim. Ama tanrı aşkına, buraya oda demek haksızlık olurdu. Kitaplardan oluşan bir krallık gibiydi. İçeride benim dışımda kimse yoktu. Anlaşılan melek ve şeytanlar okumayı değil savaşmayı daha çok tercih ediyorlardı.

İçerisinin neden bu kadar sessiz olduğuna anlam veremeyerek sıra sıra dizilmiş kitap raflarının arasından geçtim ve en ortadaki büyük masanın yanına geldim. Bu alanda bir sürü masa vardı, okumak için ayrılmış olmalılardı. Şeytan henüz gelmemişti, o gelene kadar birkaç kitap inceleyebilirdim. Tabi bu konuda pek başarılı olduğum söylenemezdi, hepsi farklı dillerde yazılmıştı. Daha çok antik bir dil olduklarını bile söyleyebilirdim. Şeytanın benim için bulacağı kitapları okuyabileceğimi umuyordum...

Derin bir nefes alıp gözlerimi önünde durduğum bir rafın üzerinde gezdirdim. Bir kitap... sanki fark edilmek istermişçesine parlıyordu? Şaşkınlıkla ona uzandığım sırada parlaklığı daha da arttı. Kırmızı cildin içinde alevler geziyordu sanki. Biraz ürkmüş şekilde ve birazda hayretle kitabı elime alıp kapağını açtım ama kapağı açıldığı anda elime elektrik çarptı.

Ağzımdan acı dolu bir inleme kaçarken kitabı hışımla yere fırlattım. Şaka falan mıydı bu?! Sinirlenip bir kitaba birde elime baktım ama görünürde hiçbir şey yoktu. Acı elimden başlayıp enseme doğru yol aldığında kaşlarım çatıldı. Elimle ensemi ovuşturup parlaklığı sönen kitabı aldım ve rafa geri koydum.

Kendime not;

Bir daha büyülü fantastik bir dünyada bilmediğin nesneleri elleme. Çarpıyorlar.

Kütüphanenin kapısı açıldığında elimi ensemden çektim. Bakışlarım oraya döndü. Şeytan gelmişti. Başıyla oturmam için masayı işaret etti. Dediğini yapıp üzerinde kitaplar olan masaya yerleştim, o da masaya yaslanıp bekleme yapmadan söze girdi. "Akademideki eğitim yılının başlamasına birkaç ay var. Normalde diğer melek ve şeytanlar gibi öğrenim görebilmen için seni oraya yazdıracaktım ama..." Deyip duraksadı. Sıkıntıyla iç çekmişti. "Ama bizim o kadar zamanımız yok." diye devam etti.

"Biliyorum. Elimden geleni yapacağım." Dememle yüzüme acıyla baktı. Acele etmemiz gerektiğini biliyordum, kimse benim gelişmemi beklemeyecekti neticesinde.

"Masanın üzerine bir kitap bıraktım." Deyip başıyla masadaki bir hayli kalın olan kitabı işaret etti. "Birkaç işim daha var, onları halledip geleceğim." Bir kitaba birde bana baktı. "Ben gelene kadar o kitap bitmiş olacak."

Gösterdiği kitabı önüme çekip incelediğimde kaşlarım şaşkınlıkla havalanmıştı. "Yok artık..." Dedim ve hayretle şeytana döndüm. "Savaş bu kitap bin üç yüz otuz altı sayfa?" Umursamazca omuz silkti.

"Onu da sen düşün, melekcik. Bir yerden başlaman lazım." Dediğinde gözlerimi devirdim.

"Ya bitiremezsem?" dediğimde sırıtarak başını yüzüme eğdi. Kurumuş dudaklarımı ıslattığımda bakışları saniyelik olarak dudaklarıma kaysada tekrar gözlerime çıktı. Kalp krizi geçirecektim galiba, yoksa bu kadar yakında olmasıyla kalbimin yerinden fırlayacakmış gibi atmasının başka bir açıklaması olamazdı.

"O kitap bitecek." Deyip geri çekildiğinde ve başka bir şey demeden kapıya ilerlediğinde arkasından seslendim.

"Beş sayfa okurum!" dediğimde güldü. Kapı arkasından kapanmadan önce bana alayla baktı.

"Bir şeytanla asla pazarlık yapma melekcik, sen kaybedersin." Kapı kapandığında kütüphanede tekrar yalnız kalmıştım.

O gittikten sonra bir süre kendi kendime gülümsedim, sonra ise aptal aşıklar gibi davrandığımı fark edip ciddiyetle önüme döndüm ve bir hayli eskimiş kitabı incelemeye başladım. Okuyabileceğim bir dilde, Türkçe yazılmıştı. Buna şükredip kitabın kapağındaki 'Koruyucular' başlığına baktım. Kendim hakkında bazı şeyleri öğrenmemin zamanı gelmişti.

Kitabın kapağını aralayıp ilk sayfada yazan bilgileri hızlıca okudum. İlgimi çekmişlerdi.

'Dünyaya düzeni sağlamak için gönderilmiş toplam beş koruyucu vardır. Sadece kurt türünde ortaya çıkabilen bu ünvan, sahiplerine eşsiz yetenekler katarak onları birer savunucu rolüne sokar. Amaçları dünyadaki varlıkların barışını sağlamaktır, neden ve ne için, ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları meçhul olsada zamanla varlıklar arasında onlara bu anlam yüklenmiştir. Eşi benzeri olmayan yetenekleri evrenin beş farklı elementinden gelmektedir. Bunlar; Ateş, Hava, Su, Doğa ve Ruhtur. Dünyada aynı anda sadece iki tane koruyucu bir arada bulunup düzeni sağlayabilir. Bu dengenin bozulmaması ve yetenek sahiplerinin tehlikeye yol açmaması için alınmış bir önlemdir.'

İlk satırları okumamla şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Bu yüzden koruyucu olarak sadece Yiğit ve ben vardım. Diğer koruyucuların olabileceği aklıma hiç gelmemişti... Su, hava ve... ruh? Bu nasıl bir koruyuculuk olabilirdi ki? Tanrım, ruhları kontrol ettiğimi düşünemiyordum. Çok korkunçtu. Bana en uygun olacak koruyuculuk gerçekten doğaydı. En sağlıklısıydı. Ateş falan olsam kendimi bile yakabileceğime emindim. Yiğit gerçekten iyi iş çıkarıyordu.

Ayrıca koruyucuların kurtlardan oluşması da ilgimi çekmişti. Başka türlerde ortaya çıkamıyorlardı, sebebini ise yazmamışlardı. Bilmiyor olmalılardı. Sayfaları çevirdikçe kendim hakkında birçok şey öğrenme fırsatım olmuştu. Mesela benim şifa yeteneğim vardı. Bu gücü Yiğit’in açtığı yaralar üzerinde kullanamıyordum. O da aynı şekilde bana zarar veremiyordu.

Yani koruyucuların birbirlerine zarar vermeleri kesinlikle yasaktı. Bu mantıklı bir kuraldı, ben Yiğit’in yaraladığı kişileri iyileştiremezdim, ona düşman kesilemezdim. Bu kurallar iyi anlaşmamız için yapılmış olmalıydı çünkü onun ateşide beni yakmıyordu.

Kendimi savunmak için yarattığım sarmaşıklar gücüm için hiçbir şeydi, diğer doğa koruyucularının ağaçları yerlerinden oynatabildikleri, kalkanlar yaratabildikleri, kişilerin ölümcül yaralarını iyileştirebildikleri ve hayvanlarla mucizevi ilişkiler kurdukları kayıtlara geçmişti. Ve daha bir sürü akla hayale sığamayacak güçleri vardı.

Bir gün bende bu kadar ileri gidebilir miydim acaba?

Şu anda tek odaklandığım hayatta kalmaktı gerçi. Sonrasına sonra bakardık.

Ama anlamadığım bir şey vardı. Madem varlıklar arasında huzuru sağlamak için vardık, o zaman neden benden önceki koruyucular öldürülmüştü? Neden benden kurtulmayı bu kadar istiyorlardı? Kötüler her zaman olurdu, biliyordum ama ortada doğru düzgün bir sebepte olmalıydı. Ormanda karşılaştığım çocuk daha yüzlerini göstermeyen düşmanlarım olduğunu söylemişti. Benden ne istiyor olabilirlerdi ki? Daha kendimi doğru dürüst savunamıyordum bile.

Bizden önceki diğer iki koruyucuyu bile öldürebilen bir düşman... Ona nasıl karşı koyabilirdim? Bu imkansıza yakındı!

Tedirginlikle iç çekip arkama yaslandım ve gözlerimi kapattım. Yok olmak istemiyordum, ne kadar büyük bir tehlikenin ortasında olduğumu anca idrak edebilmiştim. Planlarım arasında bir üniversite kazanmak ve meslek sahibi olmak vardı. Süper kötü adamlarla savaşıp ölmek değil!

Düşüncelerimin negatifliğine gözlerimi devirip elimi tekrar yanmaya başlayan ensemde gezdirdim. Deli gibi acımaya başlamasıyla kaşlarım çatıldı. Yine ne gibi bir saçmalığın içine düştüğümü merak etmeye başlamıştım. Panikle oturduğum sandalyeden kalktım ve etrafta gözlerimi gezdirdim. Ensemde ne olup bittiğine bakmam gerekiyordu. Kütüphanede ayna aramam biraz saçmaydı ama denemekten zarar gelmezdi.

Büyük kapının aradan geçen bir saatin ardından ilk defa açılmasıyla bakışlarımı raflardan kaydırıp oraya çevirdim. "Kaç sayfa okudun?" Savaş’ın merak dolu sorusuyla alayla sırıttım.

"Beş. Altı da olabilir..." dediğimde bana inanmayıp gülerek masanın önüne geldi. Kitaba bakarak başını salladı.

"Yüz yetmiş iki?" Deyip dudaklarını büzdü. "Eh, en azından temel şeyleri öğrenmişsindir." Diye devam ettiğinde gözlerimi devirdim.

Omuz silkerek geri oturmak için masaya yöneldim. Belki okumaya devam edebilirdim. Tam ileri doğru adım atmıştım ki şeytan beni dirseğimden tutarak engelledi. "Bekle," Deyip kaşlarını çatarak arkama geçti. Ensemdeki saçları omzuma verdiğinde ne yapmaya çalıştığını anlamıştım.

Acının olduğu yere bakıyordu ama bir şey olduğunu nasıl anlamıştı? Bana göre pek önemsenecek bir şey değildi, o yüzden söylememiştim. Bir kitap en fazla ne yapabilirdi ki? Üstelik saraydaydı. Lanetlenmiş falan olamazdım herhalde... "Savaş?" dediğimde sert bir sesle sözümü kesti. Yakıcı bakışlarını ensemde hissedebiliyordum. Aynı gerildiğini hissettiğim gibi. Bu şey her ne ise hiç hoşuna gitmemişti.

"Sakın. Kıpırdama." Deyip parmaklarını enseme yasladı. Canımın acımasıyla dişlerimi sıktım, kaşlarım çatıldı. Tanrım, sanki kızgın bir demir yaslanmış gibiydi. Şeytan birkaç küfür mırıldanıp beni bıraktı. Başımı sorarcasına çevirip yüzüne baktım ama kesinlikle çok öfkeliydi. Çenesi kasılıyordu.

"Dolunay... Bu soruyu bir kez soracağım ve sende cevabını direkt vereceksin." Dediğinde ona şaşkınlıkla baktım. Sakin olmaya çalışıyordu. “Sadece bir saat yanından ayrıldım. Bir lanet saat, melekcik. Başına bu nasıl gelmiş olabilir?” Olan şeye inanamıyor gibiydi. “Kütüphanede kiminleydin? Yanında kim vardı?”

Sorduğu soruyla dilim tutulmuştu. "Bir saattir burada tek başıma kitap okuyorum Savaş! Kiminle olabilirim?" dedim ve ona kırgın bir şekilde baktım. “Bu sarayda senin dışında doğru dürüst konuştuğum kimse bile yok. Bunu bana nasıl sorabilirsin?”

"Bana yalan söyleme, Dolunay..." dediğinde hayretle yüzünü inceledim ama ciddiydi, yalan söylediğimi sanıyordu! "Biri seni kendine mühürlemiş. Bir adam." Duyduğum şeyle gözlerimi dehşetle açtım ve elimi hızla enseme götürdüm. “Bunu yanında olmayan hiç kimse yapamaz.”

"Bu saçmalık. Sende biliyorsun!" Bağırmamla derin bir nefes alan şeytan yanıma yaklaştı. Kolunu belime dolayı beni kendine çektiğinde ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Başını boynuma eğdiğinde gözlerim irileşti. Kokumu içine çekiyordu.

"Üzerindeki kokum kayboluyor..." diye mırıldandı gözlerimin içine ciddiyetle bakıp. Daha çok öfkelenmiş gibiydi. Dişlerini sıkıyordu. “Ve bu benim hiç hoşuma gitmedi. Bana ne olduğunu anlat. Şimdi.”

“Kitap...” Ne olduğuna anlam veremeden endişeyle fısıldadım. Mühürlenmekte neydi? “Rafta parlayan bir kitap vardı, ona dokundum sadece.” Olanları hatırlamak ister gibi bakışlarımı kitabın olduğu rafa çevirdim. “Beni çarptı ama önemsemedim, büyülü bir yerdeyiz sonuçta! Normal sandım...”

Şeytan beni bırakıp hışımla baktığım rafa yöneldi. “Senin şu kitap artık yok anlaşılan.” Sinirle güldüğünde yanına anca varmıştım. Bu... nasıl olurdu? Kitabı tekrar yerine koyduğuma emindim ama şimdi... lanet olası bir kül yığınına dönmüştü.

O kitap yüzünden olmuştu her şey ve bunu yapan her kimse arkasından iz bırakmamak için kitabı yakıp kül etmişti.

Oysa ben geldiğimden beri yalnızdım burada.

Çocuğun dedikleri aklımda dolanıp duruyordu.

Tanışmadığım düşman...

Sanırım artık tanışmıştık. İlk hamlesi ise beni kendine mühürlemek olmuştu.

"Majestleri!" Kütüphanenin kapısı hızla açıldığında yerimden sıçradım. Düşüncelerimden sıyrılıp endişeyle Savaş’a seslenen melek muhafıza baktım. Şeytanda yanımda gerilmiş bir şekilde onu izliyordu. “Efendim! Orkun’u bulduk!”

Şeytan kaşlarını çatıp bana döndü. “Bunu sonra konuşacağız.” Deyip kütüphaneden çıkmak ve muhafızı takip etmek için gitti. Bende peşine takıldım. Orkun’a ne olduğunu ölesiye merak ediyordum. Şeytan arkalarından ilerlediğimi fark etmiş gibi bana kısa bir bakış attı ama gelmeme itiraz etmedi. Kütüphaneden ayrıldığımız anda yanımıza gelen diğer muhafızlara döndü. "Durum nedir?" Asker olduğunu tahmin ettiğim ve bir yetkiliye benzeyen melek vakit kaybetmeden cevap verdi. Savaş’ın tam yanında ilerliyordu. Diğerleri geride, benim yanımdalardı.

"Biri ona işkence edip arka bahçeye atmış. Kimse nasıl ve ne zaman geldiğini bilmiyor. Ortada bir anda belirmiş." dediğinde kalbim dehşetle hızlandı. Orkun... ona zarar vermişlerdi! Ela’yı düşünemiyordum, mahvolmuş olmalıydı. Üstelik Savaş’ın en yakın arkadaşıydı. Sarayda olup biten birçok şeyi biliyordu. Yetenekli bir asker olduğunu duymuştum. Onu bile kaçırıp işkence edebilmişlerdi...

Biz kim ile karşı karşıyaydık böyle?

Başka bir koridordan daha geçip revire yaklaşırken Savaş komutana tekrar soru sordu. "Babamın haberi var mı?" Komutan başını salladı. Sanki kendini söyleyeceği başka bir şeye hazırlamaya çalışıyordu. Paniğini buradan bile hissedebiliyordum.

Bir komutanı bile korkutabilecek biri vardı!

"Efendim... Size söylemem gereken bir şey daha var." dediğinde Savaş duraksadı. O da duyacağı şeye kendini hazırlamaya çalışıyor gibiydi. O durunca bende durmak zorunda kaldım. Arkamızdan gelen muhafızlarda durdu.

"Söyle." Dedi şeytan ama sanki öğrenmek istemiyordu. Çenesi kasılmıştı.

"Onu arka bahçede kara büyünün etkisi altında bulduk." Komutan konuştuğunda sanki çevremizdeki hava ağırlaşmıştı. Muhafızların soluklarını tutup şaşkınlıkla birbirlerine baktıklarını fark ettim. Hatta uzun koridorda panik içinde koşuşturan hizmetliler bile durmuş, buraya bakmaya başlamışlardı. Havadaki panik gözle görülür olmuştu.

Savaş’ın sinirle gülmesine şok içinde baktım. “İmkansız.” Dediğinde karşısında ona haber veren komutan gerildi. “Onu kendi ellerimle öldürdüm ve sen bana şimdi...” Şeytan sakin olmaya çalışır gibi derin nefesler alıyordu. Bakışlarının bana kaydığını hissettim. “Odana git.”

"N-ne?" Şaşkınlıkla suratına bakıp kekelediğimde başıyla koridoru işaret etti.

"Odana git ve ben gelene kadar sakın çıkma." Deyip bakışlarını yanımda duran muhafıza çevirdi. "Odasının önünde nöbet tutacaksınız. İçeri kimse girmeyecek." Duyduklarımın şokunu atlatamadan koluma giren kadın muhafız tarafından zorla odama götürülmüştüm.

Tanrım, neler oluyordu?

Biz neyin içine düşmüştük böyle?

.........

Bölüm nasıldıı? Beğendiniz mi?

Tatile girdiğim için bölümler artık böyle gelecek, ardından size bir sürprizim olacak 🤭

Beni İnstagramdan takip etmeyi unutmayınn kullanıcı adım irem_cft_

Devam edecek...

Bölüm : 20.01.2026 15:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...