
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
.............
Odama zorla getirildiğimde oflayarak kendimi yatağımın üzerine bıraktım. Kenarda uyuklayan Mavi’yi uyandırmış olacağım ki uzandığı yerden kalkıp yatağa çıkarak kucağıma kıvrıldı. Yumuşacık tüylerini okşarken bir yandan da ne kadar hızlı büyüdüğüne hayret ediyordum. Onu bulmamın üzerinden sadece birkaç hafta geçmişti ama gözle görülür şekilde irileşmişti. Kucağıma bile sığmıyordu artık.
Düşünceli bir şekilde bakışlarımı odamda gezdirdim. Neler olduğunu bilmiyordum, meraktan çatlasamda kimsenin bana söylemeye tenezzül etmeyeceğine emindim. Kapımın önünde nöbet tutan muhafızların konuşma sesleri kulağıma geliyordu. Onları dinlemeye başlayacağım sırada gözüm odamdaki balkona takıldı.
O balkonun ben odamdan çıkarken açık olmadığına emindim. Şimdi nasıl olurda sonuna kadar açıktı?
Dudaklarımı büzüp Mavi’yi kucağımdan kaldırdım ve huzursuzluk içinde balkona ilerledim. Rüzgar şiddetli bir şekilde esiyordu. İçerisi anormal derecede soğumuştu. Tüylerim diken diken olsada kanatlarımı etrafıma dolayarak balkona çıktım ve dikkatle etrafı inceledim. Şehir sakin görünüyordu. Belkide temizlik için gelmişlerdi...
Hiçbir şey olmadığına kanaat getirince arkamı döndüm ve balkondan çıkarak büyük camlı kapısını sıkıca kapattım. Bir saraydaydım, kapımın önünde nöbet tutan onca muhafız varken korkmamı gerektirecek bir şey yoktu bence...
Negatif olasılıklar zihnime dolmaya başladığında gözlerimi devirip elimi balkon kapısının kulpundan çektim ve karanlık odayı yavaşça süzdüm. Hava kararmaya yüz tuttuğu için güneş azda olsa odayı aydınlatıyordu. Bu yüzden ışıkları açma gereği duymamıştım. Yaşadığımız olaylar beni paranoyak yapmış olmalıydı. Sakinleşmeliydim, güvendeydim.
Derin bir nefes alıp oyalanmak adına ve üzerimi değiştirmek için köşedeki dolabıma doğru ilerledim ve sade, rahat hareket edebileceğim bir gecelik çıkarttım. Elbiseyi üzerime geçirdikten sonra saçlarımı taradım. Yatağıma tekrar uzandığımda, şimdi yapacağım tek şey Savaş’ın gelmesini beklemekti. Filmlerdeki kızlar gibi oraya gidip hayatımı tehlikeye falan atmayı kesinlikle düşünmüyordum, bu aptallık olurdu ama Orkun’a ne olduğunu deli gibi merak ediyordum.
Başımı yastığa yaslayıp tavanı izlemeye başladım. Odanın içinden bir takım ürkütücü tıkırtı sesleri gelmeye başladığında irkilerek yataktan doğruldum. Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde hiçbir şey göremememin verdiği korkuyla üzerimdeki yorganı kaldırdım.
"Mavi?" Kurdum yanımda yatıyordu, ona seslenmemle başını ne oldu dercesine kaldırmıştı. Bakışlarımı balkonun olduğu tarafa çevirdim. Ayağa kalkacağım sırada önümde parlak bir ışık patlamasının olmasıyla ağzımdan tiz bir çığlık kaçtı.
Ellerimi korkuyla kapattığım suratımdan çektim ve neler olduğunu baktım. Nova kısılmış gözleriyle karşımda durmuş dik dik bana bakıyordu. Onu görmemle sinirle inledim ve sert bir şekilde konuştum. "Neden normal bir şekilde gelmiyorsun?! Amacın beni korkudan öldürmek mi?!" diye sitemle konuştuğumda omuz silkti.
"Birine mühürlendiğini duydum. Bende hala hayatta mısın diye kontrol etmeye geldim." Tatlı bir şekilde gülümsediğinde gözlerimi devirdim ve alt dudağımı sinirle dişledim.
"Hayır, öyle bir şey olmadı. Sadece bir kitaba dokundum. Ayrıca Savaş’a bağlıyım. Bu imkansız." Diye art arda konuştuğumda başını olumsuz anlamda salladı.
"Değil." dedi ve devam etti. "Savaş’ta sana bağlı olmadığı sürece isteyen herkes seni kendine mühürleyebilir." Başını yana yatırarak ciddiyetle konuştu. "Bunun olmaması için karşılıklı bağ gerekiyor ama sizde o yok."
Anlattığı şeylerle nefesimi alayla dışarı bıraktım. "Ne yani? Yoldan geçen herhangi biri beni istediği zaman kendine mühürleyebilir öyle mi?" dediğimde bıkkınlıkla iç çekti.
"Hayır, bunu sadece çok güçlü biri yapabilir, Dolunay." dedi.
Çok güçlü biri...
Hissettiğim huzursuzlukla yerimde kıpırdandım. "Mühürlenmek nasıl oluyor peki? Bağ ile aynı mı?" diye merakla sordum. Ne kadar çok şey öğrenirsem o kadar iyiydi.
"Bağ daha kuvvetli. Hatta kıyaslanamazlar bile. Mühürlenmeyi en alt katman bağlanma şekli olarak düşünebilirsin." O anlatmaya devam ederken merakla onu dinliyordum. "Bağ isteyerek yapılmaz, bunu sen seçemezsin. Ruhun karar verir, bizim engel olamayacağımız her şeydir. Bir mucize gibidir. Mühür ise isteyerek yapılır. Genelde başka bir kişiyi kontrol etmek istediğin zaman başvurulan bir yoldur." Yavaşça iç çekti. "Mesela, bağlı olduğun kişi senden uzaklaşırsa ölürsün ya da gücünü kaybedersin. Ruhun yas tutar. Ona ulaşmak ister. Mühürlendiğinde ise tam tersi, sana hiçbir şey olmaz." Açıklamasını sonlandırdığında kafam karışmıştı.
"Yani... o kadar da kötü değil?" Diye bir umut konuştuğumda başını olumsuz anlamda salladı.
"Kötü, hemde çok kötü." Sert çıkışıyla moralim bozulmuştu. "Sana istediğini yaptırabilir, acı çektirebilir, düşüncelerini okuyabilir ve nereye gidersen git seni bulabilir. İradeni kontrol edemezsin. Efendin o’dur. Tabi her halükârda Savaş efendimize bağlısın, mühür çok güçlü olamamıştır bu yüzden." Sıkıntıyla yüzümü ovuşturduğum sırada Nova kıkırdadı. “Savaş efendimiz sana bir şey olmasına izin vermez. Endişelenme.”
"Nova... Moralimi bozuyorsun." diye sessizce mırıldandığımda omuz silkti.
"Gerçekleri söylüyorum. Yalan mı söyleyeyim?" Aklıma başka bir şey geldiğinde dehşetle kalakaldım.
Düşünce okumaktan mı bahsetmişti o?
"Savaş benim düşüncelerimi okuyabiliyor mu?!" diye sorduğumda küçük peri şapşalmışım gibi bana baktı.
“O kadar şey söyledim ama sen buna mı takıldın? İnanamıyorum...” Bana umutsuz vakaymışım gibi baktı. “Savaş efendimizin bunu yapabilmesi için karşılıklı bağ gerekli, Dolunay. Sadece sen bağlısın.” Dediğinde rahat bir nefes aldım. Savaş’ın düşüncelerimi okuması demek utançtan yerin dibine girmem demekti.
Boğazımı temizleyip utançla yüzüme gelen saç tutamlarını kulağımın arkasına verdim. "Orkun’dan bir haber var mı?" diye kısık bir ses tonuyla konuyu değiştirmek için soru sorduğumda hüzünle cevap verdi.
"Tek bildiğim durumunun çok kötü olduğu, ona zarar vermek istemiyorlar ama kara büyünün etkisi altında olması işlerini zorlaştırıyor. Onu zindana kilitlemek zorunda kaldılar. Etrafına zarar veriyordu." dediğinde dudaklarımı endişeyle dişledim.
Umarım iyileşebilirdi. Kara büyünün ne olduğunu bilmesemde saraydakilerin verdiği tepkilerden çok kötü bir şey olduğunu anlamıştım.
Nova birkaç işi olduğunu söyleyip gittiğinde başımı tekrar yastığıma yaslayıp gözlerimi kapattım.
Uykuya dalmadan önce tek hatırladığım, ensemdeki mührün deli gibi acımasıydı.
Oysa uykum yoktu...
Sonrasında bilincimi kaybetmiştim zaten.
🦋
Yazardan:
-Yarım saat önce, Melek ve Şeytan Sarayı-
Şeytan, meleğinin odasında güvende olduğuna kanaat getirdikten sonra hızlı adımlarla yanlarından ayrıldı. Arkasındaki muhafızlarla beraber mahzene, Orkun’un tutulduğu zindana ilerliyordu. Aldığı haberle birlikte panik zihnini bulandırıyordu. Doğru düşünmesini engelliyordu. Hissettiği gerginlik bütün bedenine yayılmıştı. Hayır, kendisi için değildi korkusu.
O kız içindi, meleği içindi.
Eğer geri döndüyse onu isteyecekti. Baş edemezdi, onunla kimse baş edemezdi. İki koruyucuyu nasıl öldürdüğünü biliyordu, dünya onun yüzünden neredeyse geri dönülemeyecek bir kaosa sürükleniyordu.
Neredeyse...
Şeytan başına saplanan ani bir ağrıyla acıyla inledi. Derin bir nefes aldı ve elini alnına götürdü. Her şey çok fazlaydı, böyle olmamalıydı. Üzerinde çok fazla sorumluluk vardı ve bu sorumluluklar basit sorumluluklar değildi. Candı. Önemsemesi gereken kişilerin canları. Meleğinin canı en başı çekiyordu, geri dönülemez şekilde hisler beslediği meleğin... Sonrada ailesi ve halkının.
Onlar için tekrar lanetlenmeyi bile göze alırdı.
"Efendim? İyi misiniz?" Yanındaki komutanın merakla konuşmasıyla yürümeyi bıraktığını fark etmişti. Askerlerinin soru dolu bakışları üzerindeydi. Başını sallayıp kendini sakinleştirmeye çalışarak yürümeye devam etti.
Karanlık mahzenin, suçluların tutulduğu yerin giriş kapısına geldiklerinde nöbet tutan muhafızlar içeri girmeleri için kapıyı hızlıca araladılar. Kapının açılmasıyla etrafı bağırış ve konuşma sesleri esir almıştı. Şeytan kaosa karşın yüzünü buruşturarak yavaş ve kendinden emin adımlarla içeri girip arkadaşının tutulduğu zindana doğru ilerledi. Adım sesleri mahzende yankılandı.
İlk abisiyle göz göze geldi. Ona kısa bir baş selamı veren Ayaz, durduğu zindanın önünden çekildi ve Savaş’a alan tanıdı. Yanlarında birkaç üst rütbeli asker vardı. Orkun’un tutulduğu zindanın önü pek kalabalık sayılmazdı. Babası gördükleriyle deliye dönüp toplantı için çoktan komutanlarla gitmiş olmalıydı.
Şeytanın gözleri abisinden çekildi ve ne kadar inkar etsede kara büyü etkisi altındaki dostuna döndü. Meleğin beyaz kanatları kaçmasın diye zincirle bağlanmıştı. Aynı şekilde ayaklarını ve ağzını kaplayan zincir bütün bedenine dolanıyordu çünkü etrafa ve kendine zarar vermeye çalışmıştı. Gördüğü görüntüyle sesli bir şekilde yutkunan şeytan birkaç küfür mırıldandı. Kara büyünün etkisi altında olduğunu ele veren gözleri beyaz bir sisle kaplanmış gibiydi. Sanki içlerinde ruhlar geziyordu.
Şeytan sıkıntıyla saçlarını karıştırdı ve üzerindeki yara izlerine baktı. Her yeri kanla kaplıydı. Ne yapmışlardı ona böyle? Söylediklerine kulak kesilmeye çalıştı. Genelde bağırıyordu. "Hepiniz aptalsınız! En yakın zamanda yaptıklarınız yüzünden öleceksiniz!"
"Orkun..." diye mırıldandı şeytan yumuşak bir ses tonuyla. “Hepimiz yanındayız, dostum. Sakin ol.” Yaralarını iyileştirmeleri gerekiyordu ama sakin olmadığı için revire götüremezlerdi.
Şeytan artık inanıyordu. İnkar etmenin bir anlamı yoktu.
Ruh koruyucusu geri dönmüştü.
İki koruyucu yasasını çiğnediği yetmezmiş gibi diğer koruyucuları öldürmek isteyecekti. Yiğit ve Dolunay korunmalıydı. Onlara zarar gelmesi dünya için geri dönülmez bir kaos demekti. Koruyucular olmadan, dengede yoktu.
Ya aralarından birisi ölüp denge sağlanacak, ya da Ruh Koruyucusu teker teker diğer ikisini de avlayıp varlıkları mahvedecekti. Bunu daha önce yapmayı denemişti, şeytan buna bir son vermişti ama bedeli ağır olmuştu. Bir daha olamazdı. İzin veremezdi.
Koruyucuların normalde iyi olması ve dünyayı koruması gerekirdi, değil mi?
Hayır, Ruh Koruyucuları için bu geçerli değildi. Onlar iblislerin ta kendileriydi...
Diğer koruyucular her çağda onları durdurmaya çalışmıştı. Ne var ki sürekli geri geliyorlardı. Parazit gibi dünyayı sömürüyor, ruhları bir oyuncak gibi kullanıyorlardı. Amaçları elbette belliydi; Koruyucuları öldürmek. Her dünyaya gönderildiklerinde dengeyi üç koruyucu olarak bozuyor, diğer koruyuculardan nefret ediyor ve onları öldürmekten büyük bir zevk alıyorlardı. Bu katliam koruyucular ile sınırlı bile değildi, diğer türlerden de kurtulmayı kendilerine amaç bilmişlerdi.
Şeytan düşüncelerinden sıyrılmaya çalışarak tekrar konuşmaya başlayan arkadaşına döndüğünde, duyduklarıyla afallamıştı. "Efendimiz geri döndü. Siz burada oyalanırken doğa koruyucusunun işini bitirdi bile." Deyip kıkırdadığında yan yana duran abi kardeş şok ile birbirlerine baktı.
Bu bir tuzaktı.
Onu oyalamışlardı...
"Dolunay!" Hızla zindandan çıkan şeytan az kalsın düşüyordu. Arkasından zindandan çıkan abisi muhafızlara sesleniyordu ama onları bekleyecek zamanı yoktu. Damarlarında gezinen panik kalbinin dehşetle çarpmasına neden oluyordu. Nöbet tutan bir muhafızın elinden kılıcı kapıp duraksamadan odasının olduğu kata çıktı. Kılıcı sıkı sıkıya tutan şeytan gerilerek sessiz ve karanlık koridora baktı.
Kan kokusu alıyordu.
Siktir, diye geçirdi içinden.
Yaşayamazdı. Ona bir şey olursa, bu duyguyla yaşayamazdı.
Odasının önüne geldiğinde yere yayılan kana ve muhafızlarının ölü bedenlerine dehşetle baktı. Daha önce birçok savaş meydanında bulunmuştu ama bu... Bu başka bir şeydi. Odasının önüne diktiği bütün muhafızlar ölmüştü. Melek muhafızların beyaz kanatları kesilmiş, cesetleri kapının önüne atılmıştı.
Bu bir mesajdı. Melek ve Şeytanların en hassas bölgeleri kanatlarıydı. Kimsenin dokunmasına bile izin vermezlerdi.
Senin olana dokundum, diyordu Ruh Koruyucusu.
Kapının kulpunu titreyen eliyle zar zor çeviren şeytanın parmaklarına kan bulaştı. Bütün bedeni korkudan uyuşmuştu. Dehşet dolu bakışlarını odada gezdirdi. Göreceği şeyden ölesiye korkuyordu ama beklediği gibi olmadı.
İçeride ne kan ne de ceset vardı. Sanki kapının önünde bir katliam yaşanmamış gibi huzurla uyuyordu melek. Kurdu ise her zamanki gibi yanına kıvrılmıştı. Şeytan temkinle odaya girdi ama gerçekten de görünürde hiçbir şey yoktu. Mavi bile uyanmamıştı, oysa sese ikisinin de uyanması gerekmez miydi?
Şeytan kılıcını diğer eline alıp yatağın yanına ilerledi ve uyandırmak adına elini meleğin yüzüne uzattı. Uyanması gerekiyordu, iyi olduğunu söylemeliydi. İyi olduğunu duymaya ihtiyacı vardı. "Dolunay..." diye titrek sesiyle mırıldandı. "Hadi uyan, meleğim."
Uyurken hep yaptığı gibi kanatlarını bedenine sarmış olan melek hiçbir tepki vermedi. Yanında duran kurtta uyanmamıştı. Şeytan titrek bir nefes alıp kızı omuzlarından tutarak hafifçe sarstı. "Dolunay!" Sesi de bedeni gibi dehşetle titremeye başlamıştı. "Aç gözlerini! Hadi! Lütfen!"
Uyanmıyordu!
Hayatta olduğuna emindi oysa ama kahretsin, neden uyanmıyordu?
Meleği yavaşça yatağa geri bırakan şeytan cesetlere dikkat ederek koridora çıktı ama arkasından kimse yardıma gelmemişti. Yanlış bir şeyler vardı. “Alp! Ayaz!” Koridora bağırdığında kimse onu duymadı. Sesi boşlukta yankılanıp kendine döndü. Meşaleler bile yanmayı bırakmıştı. Koridor ve oda, buz kesmişti.
Kimseden cevap gelmeyince şeytan odaya hızla geri girdi ve meleği kucağına alıp götürmek için yatağa ilerledi. O sırada ise balkonun tam yanından gelen şeytani bir gülme odada yankılandı. "Gözlerime inanamıyorum. Onu gerçekten önemsiyorsun."
Şeytan olduğu yerde donup kaldı. Tüyleri diken diken olmuştu. Buradaydı. Başından beri buradaydı. Dişlerini sıkıp başını yavaşça odanın köşesinde duran, bedeninin etrafı beyaz bir sis ile, ruhlarla çevrili olan adama baktı. Baştan aşağı karanlıkla kaplıydı. Elinde tuttuğu keskin kılıçtan öldürdüğü muhafızlarının kanı yere damlıyordu.
Ani bir tepki vermemeye çalışan şeytan temkinle meleği ve adam arasındaki yerini aldı. Kanatlarını hafifçe aralayıp kılıcını sıkıca tutarken sakin olmaya ve mantıklı düşünmeye çalışıyordu. Hata yapma lüksü yoktu. Onu kızdırmaya çalıştığının farkındaydı. "Neden uyanmıyor?! Ne yaptın ona?!" diye öfkeyle tısladı dişlerinin arasından. Adam eğlenen bir ifadeyle şeytanın gözlerinin içine baktı.
"Sadece tatlı bir uyku... Bu aralar çok stresli olduğunu fark ettim." Alaycı bir şekilde konuştuğunda şeytan sinirle yumruklarını sıktı. “Zihni çok karışık ama şu işe bak ki tek bir düşüncesi kesin, o da seni ne kadar çok sevdiği...” Başını yana doğru eğdi. “Tüh, çok güzelmiş aslında. Birlikte durdurulamaz olurduk. Ne yazık...”
Şeytan aldığı eğitimler sayesinde sakin kalabiliyordu. Duyguları, hayatlarının önüne geçemezdi. Tehlike sırasında duygular, hata demekti. Kendisini kızdırmasına izin vermeyecekti, eskiden de aynısını yaptığını biliyordu ve ona kanması birçok şeye mâl olmuştu. "Kimsin sen?" diye sordu dikkati meleğinin üzerinden çekmeye çalışarak. Ayrıca inkâr ettiği şeyi duymaya ihtiyacı vardı.
"Elbette bu konuşmayı yapmayacağız, Prens. Kim olduğumu gayet iyi biliyorsun." Dedi ve bakışlarını yatakta huzurla uyuyan kıza çevirdi. "Kılıcını bırak. Yoksa meleğine elveda dersin."
Vücudu öfkeyle kasılan şeytan kılıcı daha sıkı kavradı ve yavaşça adama doğru uzattı. Kılıcın ucu adamın boynuyla aynı hizadaydı artık. "Kes sesini. Benim krallığımdasın, beni tehdit edebilecek bir konumda değilsin." Şeytan dişlerinin arasından sinirle konuştuğunda adamın yüzündeki keyifli ifade geri gelmişti.
"Onu kimin mühürlediğini sanıyorsun?" dediğinde şeytan öfkeyle iç çekti. Kahretsin ki biliyordu. Adam, bakışlarını meleğin üzerinde sabitlediğinde büyük bir ciddiyetle konuşmuştu. Alay eden halinden eser kalmamıştı. "O artık bana ait."
“Seni geberteceğim.” Şeytan sinirle kanadını açtı ve aralarına bir set çekerek adamın bakışlarının meleğinin üzerinden çekilmesini sağladı. Kılıcı boynundan ayırmamıştı. "Çek gözlerini onun üzerinden!"
"Bu hallerin sana hiç yakışmıyor, Savaş." Dedi adam ve boyun hizasındaki kılıca sıkılmış gibi baktı. "Eskiden daha dikkatliydin, nasıl dikkatsiz oldun böyle? Ama haklısın, kız dikkat dağıtıcı. Garip bir huzur veriyor." Öne doğru bir adım atıp kılıcın ucuna daha çok yaklaştı. "Neden onu önemsiyorsun ki? Birkaç aya adını bile hatırlamayacaksın." Dediğinde şeytanın gözleri kısıldı. Lanetini bile biliyordu, bu da çok uzun bir zamandır onları izlediği anlamına geliyordu. Yeni gelmemişti.
"Amacın ne Koruyucu? Lafı dolandırmayı kes." Diyerek öfkeyle soluduğunda adam omuz silkti. Şeytanın kasları gerilmekten kasılmıştı. Onu hemen burada, boğazını keserek öldürmek ve bu işi bitirmek istiyordu ama kahrolası adam zekiydi, meleğini kendine mühürleyerek ona zarar verme olasılığını sıfıra indirmişti. Şeytan daha kılıcını kaldırmadan Dolunay’a akla hayale sığmayacak şeyler yapardı.
"Düşündüm de... neden daha güçlü olmak varken onu öldüreyim?" dediğinde şeytan yavaşça yutkundu. “İlk defa melez bir koruyucu gördüm. Tuhaf bir güç yayıyor etrafa.” Deyip sırıttı. “Onu istiyorum. Öldürmekten sıkıldım, benim olmalı.”
Odanın etrafında dolaşmak için birkaç adım atan adamı şeytan gözlerini kısarak izledi. Her hareketini dikkatle izlemeli, onlara zarar vermesini engellemeliydi. Öğrenmişti, bu adam yalanın ta kendisiydi. "Her neyse, sıkıldığım için sana biraz ipucu vereceğim. Mührü gerçekleştirmek gerçekten zor oldu, bende birilerinden yardım aldım." Dedi ve soğuk bir şekilde sırıtarak şeytana baktı. "Tahmin et bakalım o kim?"
Şeytan bıkkınlıkla iç çekti ve sessizce mırıldandı. "Vampir Kraliçe..." Cevap verdiğinde önündeki adam başını yavaşça salladı.
"Ne de olsa düşmanlarımız ortak..." diye devam etti. Sonrada gözlerini meleğe çevirdi. Dudaklarını büzerek onu baştan aşağı süzdü. "Ama şu işe bak ki Kraliçeden ilginç bir şey daha öğrendim. Koruyucu birine bağlıymış..." dediğinde şeytan yumruklarını sıktı. Adam gözlerini kıstı ve öğrendiklerinden tatmin olmuş bir şekilde ona döndü. "Kime bağlı olduğunu anlamak zor değil."
Şeytan pişmanlıkla bakışlarını meleğine kaydırdı.
Omuzları hayal kırıklığıyla düştü.
Onu yine koruyamamıştı.
"Yakında onu almaya geleceğim." Adam konuştuğunda düşüncelerinden sıyrıldı ve omuzlarını dikleştirdi.
"Cesedimi çiğnemen gerekecek." Dediğinde karşısındaki adam alayla güldü.
"O zamana kadar onu unutmuş olacağın için bu boş tehdidini görmezden geliyorum Savaş." Deyip söyleyeceklerini bitirmiş olacak ki kapısı sonuna kadar açık balkona yöneldi. Balkondan odaya kolayca girdiği gibi, etrafında dalgalanan beyaz sis, yani ruhları ile birlikte ışınlanarak ortadan kayboldu.
Şeytan kılıcını hızla yere atıp yatakta uzanan meleğe yöneldi ve onu dikkatle kucağına aldı. Bekleme yapmadan odadan çıkıp cesetlere ve yeri süsleyen kana dikkat ederek revire hızlı adımlarla ilerledi. Muhafızlar koridora yeni giriyor, onlara ve arkalarında kalan cesetlere şaşkınlıkla bakıyorlardı ama bunun önemi yoktu, bir an önce revire ulaşmalıydı. Yanlarına gelmek ve ne olup bittiğini öğrenmek isteyen abisine başını olumsuzca salladı. Şimdi değil, dedi. Önce revire gidecekti.
Revirin kapısının önüne geldiğinde muhafızlar geçmeleri için kapıyı hızla araladı. Kucağındaki melek gerçektende ölü gibi uyuyordu, uykusu derin olsada arada hareket ederdi ama bayılmış gibi asla kıpırdamıyordu. Şeytanın bedenini ele geçiren panik şaşkın şifacılar arasından geçip meleği bir yatağa bırakmasına rağmen devam etti. Sıra sıra dizilmiş yataklardaki birkaç askerde hayretle onlara bakmıştı.
Onları fark etmesiyle birlikte geçen sefer yanına uğradığı baş şifacı hızla yanlarına gelmek için hareketlenmişti. Yatakta kıpırtısız yatan kızın nabzını kontrol edip hayretle bakışlarını üzerinde gezdirdi. "Mühürlenmiş..." Dedi ve yatağın köşesine oturan şeytana döndü. "Bu nasıl oldu?"
"İnan bana, bilmiyorum. Artık hiçbir şeyi bildiğimi sanmıyorum." Deyip sıkıntıyla iç çekti. "Bu Mührü bozmanın bir yolu var mı?" Şifacı kadın kendine yöneltilen soruya büyük bir ciddiyetle cevap verdi.
"Mührü bozamazsınız, prensim. Bunu yapmanız için ya inanılmaz güçlü ya da sizin de ona bağlı olmanız gerekir. Karşılıklı bağ onun dışındaki başka herhangi bir Mühre izin vermez ama durum böyleyken... sadece Mührü zayıflatabileceğinizi söyleyebilirim. Şu anda mührün emriyle uyuyor olmalı." diye cevap verdiğinde şeytan sinirle güldü.
Daha başlarına ne gelecekti, kim bilir...
“Anlat.” Emriyle şifacı kadın mührü zayıflatma yolunu anlatmaya başladı.
🦋
Gözlerimi açtığımda boğazımı bir kuruluk esir almıştı. Kirpiklerim ise sanki birbirlerine yapışmışlardı. Yerimde gözlerimi aralamadan oflayarak yavaşça doğruldum. Hayatımda hiç bu kadar derin uyuduğumu sanmıyordum, üstelik ne rüya ne de başka bir şey görmüştüm. Çok garipti.
Birde şey...
Kendi odamda uyuduğuma emindim. Revirde ne işim vardı?
Yaşananların saçmalığıyla kaşlarım çatıldı.
Bakışlarımı revirden çektim ve yanımda başını göğsüme yaslamış bir şekilde uyuyan şeytana çevirdim. Her zamanki gibi kaçmamı engellemek istermişçesine kolları belime sıkıca dolanmıştı. Yatak küçük olduğu için bana iyice sokulmuş huzurlu bir şekilde uyuyordu. Acayip yorgun gözüküyordu. Onu uyandırmamaya karar vermiştim. Sonuçta bu evrende her gün saçma şey yaşıyordum. Ne olduğunu eninde sonunda öğrenirdim.
Kurumuş dudaklarımı dilimin ucuyla ıslatıp başımı tekrar yastığa yasladım. Bu hareketim şeytanı uyandırmış olacak ki gözlerini hızla açıp bakışlarını üzerimde endişeyle gezdirdi. "Bir şey mi oldu? Bir yerin mi acıyor?" diye sorularını ardı ardına sıraladığında kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
"Hayır... hatta mükemmel uyumuş gibi hissediyorum. Çok tuhaf." diye mırıldanıp gözlerimi revirde gezdirdim. "Neden buradayız?" Sorumla birlikte şeytan rahat bir nefes alıp başını göğsüme tekrar yaslayarak gözlerini kapattı.
"Canım burada uyumak istedi. Senin odandan da sıkıldım." Diyerek soruma saçma bir cevap verdiğinde gözlerimi devirdim.
"Zevklerin çok kötü olmaya başladı, şeytan." Alayla konuştuğumda omuz silkti. Canının revirde uyumak istediğine elbette inanmıyordum. Daha yaratıcı bir yalan bulmalıydı.
Yavaşça iç çekip başını göğsüme daha çok bastırdı. Saçları boynumu gıdıklandırıyordu. "Gece ölü gibi yattığın için endişelenip seni buraya getirdim." Dedi sonunda.
Ne yani, gece beni uyandırmaya çalışmış ama uyanmamış mıydım?
"Hiçbir şey hatırlamıyorum." diye mırıldandığımda başını kaldırdı.
"Böylesi daha iyi." dediğinde gözlerimi bıkkınlıkla kapattım.
"Savaş, gece bir şey oldu ve yine bana söylemiyorsun değil mi?" Bu huyu canımı sıkmaya başlamıştı. Benimle alakalı bir şey oluyorsa söylemesi gerekiyordu. Hiçbir şey bilmeden etrafta dolanamazdım.
Yavaşça yutkundu. "Ruh koruyucusu geri döndü." Konuya hızla daldığında söylediklerini anlamak için bir süre duraksadım. Sonra ise kaşlarım anlamazlıkla çatıldı.
"Nasıl?" Dengenin sağlanması için iki koruyucu olması gerektiğini biliyordum, o nasıl seçilmişti ki? Üstelik birkaç yerde öldüğüne dair bir şeyler daha okumuştum, ölümden geri mi dönmüştü? Tüyler ürperticiydi...
"Bilmiyorum. Sadece Orkun’a kara büyüyü onun yaptığını biliyoruz. Yalnız Ruh Koruyucuları kara büyüyü bu kadar kolay kullanabilir." dedi. Sonra ise bu konuyu daha fazla konuşmak istemiyormuş gibi başka bir konuya geçti. "Eşyalarını odandan toplasan iyi olur."
"Neden ki?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Bundan sonra benim odamda kalacaksın." dediğinde gözlerim irileşti.
"Ne?"
"Bundan sonra yanımdan bir saniye bile ayrılmak yok. Ben neredeysem sende oradasın." Ses tonu dediklerinin tartışmaya açık olmadığını gösteriyordu. "Seni odanda bekleyeceğim. Şifacı birkaç şeye daha bakmak istiyor." Deyip bize doğru yaklaşan yaşlı melek kadını işaret etti. Kendine çekidüzen verip gittiğinde yaşlı kadın ensemi kontrol etmiş, sadece uyuduğumu ver bir şeyimin olmadığını söylemişti. Ayrıca sapasağlam olduğumu da eklemeyi ihmal etmemişti.
Ona teşekkür edip revirden ayrıldım. Şeytan tamda dediği gibi odamdaydı, birkaç şeyi kutulara koyup hizmetlilere verip odasına taşınmasını söylüyordu. Odaya girmemle Mavi’nin olmadığını fark etmem bir oldu. "Mavi?" Soruma direkt cevap verdi.
"Benim odamda. Ona bir yer bile yaptım." Dediğinde hayretle başımı salladım. Bunları ne zaman yapmıştı? Kaç yıl uyumuştum ben böyle?
Eşyalarımın toplanmasına yardım ettim. Bir saat içinde az olan eşyam -zaten saraya gelince verilenlerdi- Savaş’ın odasına taşınmıştı. "Eşyalarını dolaba yerleştirebilirsin." Deyip kenardaki giyinme odasını işaret etti. Dolap demek az kaçardı, bir oda dolusu kıyafeti vardı ama adam prensti, böylesi normal olmalıydı. Düşüncelerime gülüp odayı daha iyi incelemek adına etrafta gezindim. Odaya siyah, mavi ve altın rengi tonları hakimdi. İnsan dünyasındaki evimizden bile büyüktü. Şeytan ben odayı incelerken yatağa uzanmış Mavi’yi severek beni izliyordu.
Balkonu merak edip dışarı çıktığımda tamda tahmin ettiğim gibi şehre üstten baktığını fark ettim. Dağlara doğru uzanan krallığın sonu görünmüyordu, bir hayli güzel bir manzarası vardı. Temiz havayı içime çekip Melek ve Şeytan krallığını izledim bir süre. Her şeye rağmen, her ne kadar söylensem de bu boyutu seviyordum. Her şey capcanlıydı. Doğası bile sihirliydi.
Bu huzur dolu anımı ensemdeki mühür bozdu. Yanmaya başladığında elimle olduğu yeri ovuşturdum. "Bu şeyi geçirmenin bir yolu var mı?" diye sordum, ben balkona çıktıktan sonra peşimden geldiğini bildiğim şeytana. Bakışlarımı manzaradan ayırmamıştım.
"Geçirmenin yok. Sadece zayıflatabiliriz." Yavaşça iç çektim.
"Güzel. Bir an önce yapalım." Deyip başımı onu görmek için arkama çevirdim. "İksir falan mı? Ya da bir büyü?"
Bakışlarını kaçırıp cevap verdi. "Değil...”
Kaşlarımı çatıp yüzünü inceledim. "Ne o zaman?" diye sordum şaşkınlıkla. Derin bir nefes alıp bana doğru yaklaşmaya başladığında hayrete düştüm ama bu kısa sürdü. Balkonun korkuluklarına yaslandım, o da kollarını iki yanımdan uzatarak üzerime eğildi. Çok yakındık, hızlanan kalp atışlarımı hissedebileceği kadar yakındık. Anlamıştım. Bir hayli yakın olmalı ve bağı aktif tutmalıydık.
Gözlerime izin ister gibi bakıyordu ama sanki yapacağı şey için yalvarmaya hazırdı. Ben ne kadar istiyorsam, o da o kadar çok istiyordu. Mühür bunun bahanesi bile olabilirdi, artık beni öpmemesi için ortada hiçbir sebep yoktu. Bağım içimde kıpırdandı ve şeytanın bu kadar yakınımızda olmasına tepki verdi, resmen canlandı. Balkonun birkaç yerinde açan çiçeklere yüzüm kızararak baktım.
Sevgim gözle görülebilir olmuştu.
Ona kırmızı güller armağan etmiştim.
Şeytan bakışlarını gözlerimden ayırmadı. “İzin verir misin?” diye sorduğunda bir süre tepki vermedim. Kaşları çatıldı. Dudaklarımda küçük bir tebessüm belirdi. Daha fazla beklemeden, onun yapmasına izin vermeden dudaklarımı ben dudaklarına bastırdım. Bir süre donakaldı, sonra ise bir elini belime, diğerini yanağıma yerleştirip beni daha çok kendisine çekti.
Bu öyle güzel bir histi ki sanki asırlarca bu anı beklemiş gibiydim.
Mucizeviydi.
Beni öpmeye devam ederken ellerinin titremesinden onunda böyle hissettiğine artık emindim.
Soluklanmak için geri çekildiğimde dudaklarına doğru fısıldadım. “Beni bunun için çok beklettin, şeytan.”
Gülerek burnunu burnuma sürttü. “Aptalın tekiymişim demek ki.” Deyip bu seferde o dudaklarını yasladı dudaklarıma.
Buna ne kadar devam ettik bilmiyorum, zaman bile aklımdan uçup gitmişti. Etrafımızı kaplayan çiçekler gibi kalbimde de çiçekler açtı.
Çok mutluydum ve bunun için kadere teşekkür ediyordum.
Şeytanım yanımda olduğu sürece her şeyi yapabilirdim.
............
Bölüm nasıldıı?
Sonunda öpüştük 😌 hbgjhdfvgıwyegfı
Lütfen oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn, biraz az oy geliyor okunma sayısına kıyasla.
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |