
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
...............
Kahvaltı salonunda baş başa kahvaltımızı yaptıktan ve odamıza -böyle diyordum çünkü artık ikimizin odasıydı- döndükten sonra şeytan kapıyı arkamızdan kapatıp üzerimi inceledi. "Üstünü giyinsen iyi olur." Dedi. Ona merakla baktım. "Bir yere gideceğiz."
"Nereye?" diye sorduğumda omuz sikti. Gülümsemişti.
"Sürpriz." Cevabıyla gülüp odadan çıkmasını işaret ettim. Dudaklarını büzüp odamızdan çıkarken giyinmeme yardım edebileceğini mırıldanmıştı. Başımı arsızlığına karşın sallayıp dün geceden kalan kıyafetlerimden kurtuldum. Dün neler olduğunu hala bilmiyordum ama kahvaltıda hizmetlilerden Orkun’un kara büyüden arındığını, iyileşmeye başladığını işitmiştim.
Buna şükrediyordum. Neyse ki Ruh koruyucusu ona geri dönülemez şekilde zarar vermemişti.
Onu anmak tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Ensemdeki mührü her ne kadar zayıflatmaya çalışsakta hala ben buradayım dermişçesine arada bir dürtüyordu.
Hatırlıyordum, Mert’te buna benzer bir şey yapmaya çalışmıştı ama onun izi zamanla silinmişti. Bu ise... Ne zaman gideceği belli değildi. Pek kafaya takmamaya çalışıyordum çünkü düşünmeye başlarsam yine strese girecektim ve işin içinden çıkamayacaktım.
Tanrım, düşmanlarım sürekli beni kurbanlık bir koyun gibi damgalıyor. Sıkılmaya başladım bundan. Yiğit’te bir koruyucuydu, gidip birazda onunla uğraşsalar işim kolaylaşacaktı ama bu seferde abime ve anneme zarar gelirdi. Of! Ne biçim bir çıkmazdı bu anlamıyordum ki...
Düşüncelerime göz devirip hazırlanmam için her zamanki gibi yardım eden Nova’ya teşekkür ettim. Saraydan çıkacağımızı söyleyerek beni şaşırtmış, üzerime zarif yeşil bir elbise geçirmeme yardım edip beyaz bir pelerin uzatmıştı. Bu evrende mont, hırka veya ceket gibi insan icadı giysilerde yoktu. Bundan yakınıp Nova’yı biraz deli etmiştim ama haklıydım. Her gün elbise giymek işkenceydi, ayrıca pelerin çok rahatsız edici bir şeydi ama giymekten başka şansımda yoktu anlaşılan.
Ne güzel...
Beyaz pelerinin boyun hizasındaki ipini bağlayıp kanatlarımı sıkıca katladım. Hazır olduktan sonra odadan çıkarak beni kapıda bekleyen Savaş’a baktım. Her zamanki gibi mükemmel şekilde hazırdı. Üzerine odadan çıkmadan önce aldığı siyah, altın işlemeli ve kraliyet ailesine ait bir arma barındıran pelerini geçirmişti. Belinde bir kılıç asılıydı, parlak keskin metali görmek yutkunmama neden olmuştu. Her an tehlikeyle karşılaşabileceğimizi hatırlamak hiç hoşuma gitmemişti.
Bir günümüz normal geçsin diye dua etmeye başlayacaktım. Bunun için adak bile adardım ama ne yazık ki artık bu mümkün değildi. En başta ben normal değildim. Kurt ve melek melezi olmak kadar garip bir şey varsa o da ruhumun en doğru seçimi yaparak karşımdaki şeytana bağlanmasıydı.
Dalgın düşüncelerimin arasından Savaş’ın bana yaklaştığını görüp irkildim. Bana kaşları çatılmış şekilde baksada yorum yapmadı. Belindeki kemerde sabitlediği sıra sıra dizili hançerlere uzanıp -sanki savaşa gidermiş gibi hazırlanması beni daha çok ürkütmüştü ama yaşadığımız şeylerden sonra gayet haklıydı- bir tanesini seçerek çıkardı. Onu merakla izlediğimi fark edip elbisemi işaret etti. “İzin verir misin?” diye sorduğunda anlamazlıkla suratına baktım.
“Ne için?” Diğer elinde tuttuğu kısa kemeri yeni fark etmiştim. Adamın ihtişamı nasıl beni benden alıyorsa artık...
Kapa çeneni iç ses.
“Hançeri takmam lazım. Sağlam olduğundan emin olacağım yoksa bir yerine batabilir.” Dedikten sonra ben daha ne olduğunu anlamadan önümde tek bacağını yere yaslayıp diz çöktü. Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Ne yapacağını anlayınca izin vermek adına hızla başımı salladım. Elbisemin eteğini uyluğuma kadar kıvırıp tutmamı bekledi. Sol bacağımın üst kısmına kemeri bağlarken renkten renge giriyordum.
Kızaran yanaklarıma aldırış etmemeye çalışmıştım ama olmuyordu. Çok yakındı!
Şey... şikayetçi olduğum söylenemezdi...
Hançeri kılıfına yerleştirip bacağımla neredeyse bir olan kemeri son kez kontrol etti ve onaylayan bir mırıltı çıkarıp ayağa kalktı. Yine göz gözeydik. Kızaran yanaklarıma baktığında beni utandıracak bir yorum yapmasını bekledim ama yapmadı. Onun yerine bir beyefendi gibi konuştu. “Hançeri yanına gereğinden fazla yaklaşan herkese saplayacaksın. Mümkünse duşta bile yanından ayırmayacaksın.” Gözlerime ciddiyetle baktı. “Ben ciddiyim. Sözlerim tartışmaya açık değil.”
“Emredersiniz prensim ama anlamadığım bir şey var...” Deyip muzip bir şekilde sırıttım. Hançerin hafif ağırlığı bana güven veriyordu. “Bu aralar yanıma gereğinden çok çok çok fazla yaklaşan bir şeytan var. Onun için ne yapacağım?” Hep o benimle uğraşamazdım ya, benimde şeytanla uğraşma zamanım gelmişti.
Duraksayıp bana hayretle baktı. Sanki bu lafları benden duyduğuna şaşırmıştı ama onunla çok fazla vakit geçiriyordum, ona benzemeye başlamam kaçınılmazdı. Ne bekliyordu ki? Alaycı kişiliği eninde sonunda bana bulaşacaktı.
Ayrıca artık ilk başlarda neden böyle davrandığını biliyordum ve bu canımı yakıyordu.
Alaycı kişiliği bir koruma mekanizmasıydı. Bu diyarda, evrende ya da krallıkta fark etmez, sorunları alaya almadan psikolojini koruyamazdın. Üstelik bir prensti. Her yük onun omuzlarına bırakılmıştı.
Benimde onun gibi her şeyi alaya almaya başlamam çok geçmeden olmuştu çünkü ciddiyete geri dönersem aklımı kaybedecektim.
“O şeytanın kalbine hançer uzun zaman önce saplanmış, melekcik.” Diyerek gözlerimin irileşmesine neden oldu. “Biraz daha saplasan bir şey olmaz çünkü bu şeytan artık senden uzak duramaz.”
Sözlerinin üzerine yorum yapmayacağımı anlayan şeytan donup kalmış halime gülerek beni belimden tutarak sarayın dışına ilerletti. Saraydan ayrılmak beni strese soksada eninde sonunda çıkacaktım dışarı. Halkın arasına karışacağımızı öğrenmek ise daha çok şaşırmama neden olmuştu çünkü neredeyse buraya geldiğimden beri saraydan ormana gitmek dışında pek uzaklaşmamıştım. Dışarıdaki hayat nasıldı bilmiyordum.
Diğer melek ve şeytanları hayranlıkla izledim bir süre. Daha önce hiç bu kadar melek ve şeytanı bir arada görmediğime emindim. Arada daha değişik türler elbette vardı ama melek ve şeytanlar çoğunluktaydı. Her birinin farklı büyüklükte ve çeşitte kanatları vardı. Giydikleri kıyafetler her zamanki gibi ortaçağa aitti ve hepsi ayrı güzellikteydi. Başımı kaldırdığımda havada uçan sadece birkaç muhafız görmüştüm. Gerekli olmadıkça kanatlarını kullanmıyorlardı, bunu sorum üzerine belime girmiş, beni kalabalıkta ilerletmeye çalışan Savaş anlatmıştı.
Kanatları en değer verdikleri uzuvlarıymış. Gerekli olmadıkça onları kullanarak yıpratmak istemezlermiş.
İşte bu hayatımda duyduğum en ilginç bilgiydi. Bu yüzden etrafta pek fazla uçan görmemiştim, hatta uçma eğitimim bu nedenle gecikmişti.
Uçmayı gerekli görmüyorlardı.
Sıra sıra dizilen ve farklı farklı şeyler satan dükkanları büyük bir ilgiyle inceledim. Bizi -daha çok Savaş’ı- gören herkes hafifçe eğilip yolumuzu açıyor, arada bir yanımıza yaklaşarak hal hatırımızı soruyordu. Savaş ile konuşmaktan gayet memnunlardı. Tabii arada bana kayan kaçamak bakışları hissediyordum elbette.
Kim prensinin yanındaki kızı merak etmezdi ki sonuçta?
Ben ederdim.
Magazinleri falan var mıydı acaba? Takip etmek eğlenceli olurdu.
Ayrıca Savaş kesinlikle ünlüydü. Hem de baya baya ünlüydü...
Önümüzden çekilip bize başını eğerek selam veren bin beş yüzüncü şeytana baktım. Alışveriş yapmış olmalıydı çünkü elinde bir sürü poşet vardı. Kanatları bir hayli büyüktü ve sırtında katlanmışlardı. Boynuzlarının ise biri kırıktı. Ürkütücü olduğuna yemin edebilirdim ama karşımızda küçülmüş, başını eğmişti. "Sanırım burada çok fazla tanınıyorsun..." diye boş bir yorum yaptığımda ki gerçekten yaşadığım şaşkınlık yüzünden beynimi kullanarak konuşmamıştım, kalabalığın gürültüsünden sesimi nasıl duyduğuna anlam veremediğim şeytan kahkaha attı.
"Bazen prens olduğumu unutuyorsun, melekcik." dediğinde gözlerimi devirdim. Gerçekten unutuyordum.
Ona ağzımı açıp cevap vereceğim sırada biri omzuma sert bir şekilde çarptı. Omzumun yerinden çıktığına emindim! Çarpmanın etkisi ve şokuyla dengemi kaybedip geriye doğru sendeledim. Şeytanın belimdeki eli olmasaydı kaldırıma yapışırdım, buna emindim.
Arkamı dönüp bana çarpan adama baktım. Başı bir pelerinle gizlenmişti, yüzü zar zor gözüküyordu ama gözlerini sanki beni tanımış gibi hayretle yüzüme dikmişti. Ona kaşlarımı çatarak baktım ama özür dilemedi. Onun yerine yüzüme anlamlı bir şekilde bakmaya devam etti. Sonra ise arkamda gerilmiş, öfkeyle homurdanan şeytanı fark etti ama günaydın, biraz geç oldu sanki...
“Önüne bak.” Dedi şeytan kolunu sıkıca belime sararak. Beni yanına çektiği sırada halkın işi gücü bırakmış bizi izlediğini fark ettim. Sessizlik olmuştu. Adam yürek yemiş gibi -adam diyordum çünkü kanatları veya boynuzları yoktu, bir melek ya da şeytan değildi- gözlerini devirdi.
Canına susamıştı.
Of.
Uğraş dur şimdi.
Daha fazla sinirlenmeye başlayan şeytana endişeyle döndüm. Şehirde uçarak nöbet tutan muhafızlar bir olay olduğunu anlayıp hızla yanımıza indiklerinde herkes geri çekildi. “Bir sorun mu var majesteleri?”
“Hayır, kesinlikle yok!” diye cevapladım şeytan muhafızın sorusunu Savaş’ın konuşmasına izin vermeden. Daha fazla gerginlik çekemeyecektim. “Adam sağır demek ki Savaş, anlamıyor. Hadi gidelim.” Diyerek koluna yapıştığımda şeytan derin bir nefes alarak önce bana, sonrada muhafızlara baktı. Kaos istemediğimi biliyordu, bildiğini biliyordum.
“Yok. Görevinize dönün.” Savaş’ın emriyle her şey eski haline döndü. Rahat bir nefes alıp onu çekiştirerek olay yerinden uzaklaştırdım. Arkama baktığımda adam çoktan gitmişti.
Ucuz atlatmıştım.
Şeytan yol boyunca adam hakkında homurdandı, bende onu dinledim. Alt tarafı omzuma çarpmıştı, benim için normalde sorun olmazdı ama Savaş haklıydı çünkü bir prens olarak halkının arasında otoritesi vardı. İnsanların arasında değildik, bana normal gelen şeyler onlar için normal olmayabiliyordu. Gün geçtikçe bu doğaüstü varlıklara daha çok adapte oluyordum. Sanırım aşırılıklarına alışıyordum çünkü artık bende normal değildim.
Ara sokaklara girerek mavi ve siyah kaplamalı küçük bir evin önünde durduğumuzda başımı yana yatırıp gözlerimi kısarak bu değişik tarzdaki yapıyı inceledim. Buradaki evler yüksek katlı değildi, bir tek öğrenim gördükleri ve akademi dedikleri yapı yüksek katlıydı, onun dışında yaşadıkları evler birkaç katlı ve oldukça şirindi. "Neden buraya geldik?"
Şeytan soruma cevap vermeyip kulübenin kapısını çalmadan açtı, beni de içeri belimden ittirerek sokmayı ihmal etmedi. Ona onaylamaz bakışlar attığımda umursamadan arkamızdan kapıyı kapattı. İçerideki duvarlara sabitli raflarda yer yer alan farklı boyuttaki şişelere hayretle baktım.
Bir bilim insanının kulübesine benziyordu ama fantastik dünyadaydık, sihir insanının evi falan olmalıydı.
Kendi kendime güldüğüm sırada Savaş bana şaşkınlıkla baktı. Ne diyebilirdim ki? Şakam gayette komikti. Bir daha yapsam komik olmazdı. Of. Deliriyordum galiba.
Evin üst katı olduğunu fark ettiğim yerden merdivenlerden iki kişi indi. Birinin üzerine oldukça kalın bir pelerin geçirmiş, saçları ağırmış yaşlı bir kadın olduğunu görüp şaşırdım. Beyaz tutamları örülmüş kadının saçında çeşitli tokalar vardı. Boynunda da bir sürü kolye parlıyordu. Aslına bakarsanız her yerinde takı vardı. Ellerini ve boynunu çeşitli siyah simgeler kaplıyordu.
Oldukça otantik bir tarzı vardı ve hayır, melek ya da şeytan değildi. Daha çok bir şaman gibi duruyordu.
Arkasından aşağı sevinçle inen, Savaş’ın yaşlarındaki adam yaşlı kadına oldukça benziyordu. O yüzden torunu olduğunu varsaydım. Gözlerinin yeşil rengi aynıydı. Hangi türdenlerdi acaba?
Arkamda öylece dikilen şeytan hareketlenip adamın yanına gitti. "Oğlum nerelerdesin sen ya?" Adam sırıtarak konuştuğunda birbirlerine sarılıyorlardı.
Arkadaşlardı sanırım.
Bana anlamlı bir şekilde bakan ve yakınımdaki sandalyeye oturan yaşlı kadını büyük bir ilgiyle inceledim. Sihir insanı o olmalıydı. Bu iksirlerde onundu. "İşler çoktu bu aralar. Uğrayamadım." Şeytan ve arkadaşının konuşmasını dinleyerek raflardaki şişeleri incelemeye başlamıştım çünkü aklıma birini böyle incelemenin kabalık olduğu gelmişti ve benimle hiç konuşmamıştı.
Fakat dayanamayıp yaşlı kadına tekrar bakmıştım. Gözlerinde anlayamadığım bir duyguyla beni izliyordu.
Sanki eskiden tanıdığı biriydim ve yeniden karşılaşmıştık.
Çok korkutucuydu.
İmdat?
"Bahsettiğin kız o mu?" Savaş’ın arkadaşının sorusuyla bu sefer herkesin bakışları bana dönmüştü. Utanarak bakışlarımı onlardan kaçırdım.
Arkadaşına benden mi bahsetmişti?
Hoşuma gitmedi desem yalan olurdu.
"İstediğin yere oturabilirsin, Dolunay." Dedi adam ve masanın yanında duran koltuğu işaret etti. Otantik babaanne hala konuşmamıştı. Masaya yaslanmış, yüzüne yerleştirdiği buruk bir tebessümle bizi izliyordu. Daha çok beni ve şeytanı...
Boğazımı temizledim ve bakışlarımı şeytanın yüzüne çıkarıp ona sorar gözlerle baktım. Gülümseyerek önümden geçti, arkadaşının gösterdiği koltuğa rahat bir şekilde oturdu. Bende yanına yerleştiğimde arkadaşı da tam karşımızdaki koltuğa geçti. Elinde küçük bir kap tutuyordu. “Bu arada ben Eren, Dolunay. Savaş ile uzun yıllara dayanan bir dostluğumuz vardır.” Dediğinde başımı salladım. “O da babaannem. Seninle tanışmak için oldukça heyecanlıydı.” Tahminim doğru çıkmıştı.
“Memnun oldum.” Dedim gülümseyerek. Samimi birine benziyordu ve sonuçta Savaş’ın arkadaşı benimde arkadaşımdı. Aslında ilgimi çeken yaşlı kadındı, benimle neden bu kadar tanışmak istediğine anlam veremesemde bunu koruyuculuğuma bağladım çünkü herkes koruyucuyu merak ediyordu. Bu herkes tanımına ne kadar istemesemde kötü insanlarda dahildi, hatta başı çekiyorlardı.
Yine düşüncelerimin farklı yönlere kaydığını fark edip Eren’nin elinde çevirdiği ilaç kutusuna baktım. "O nedir?" diye sorduğum sırada onu Savaş’a tutması için attı. Şeytan kutuyu yakalayarak yakından incelemem için bana uzattı.
"Krem." Eren sorumu cevapladı. "Ağrı kesici gibi düşün." Ben içindeki sarı sıvıyı incelerken başını ihtiyatla salladı. “İnan bana, ihtiyacın olacak.”
"Neden ki?" diye sordum kremi geri Savaş’a uzatarak. Savaş ve Eren bir şeyler biliyorlarmış gibi birbirlerine bakarak sırıttılar. Tanrım, bu iki adamı kim arkadaş yapmıştı? İkisi de sinir bozucuydu...
"Yakında anlarsın, melekcik." Diyen şeytan konuştuktan sonra arkadaşıyla sohbetine geri döndü. Gözlerimi devirip oturduğum yerde kıpırdandım. Sıkılmıştım ve yanımdaki yaşlı kadının asla konuşmayıp sadece gözlerini bizde gezdirmesi rahatsız edici olmaya başlamıştı.
Yaşlıları severdim ama birinin ona korkutucu olduğunu söylemesi gerekiyordu.
Neyse ki kaba bir kız değildim. Söyleyen ben olmayacaktım.
"Birbirinizden ayrılmamanız gerekiyor." Sonunda konuştuğunda tüylerim diken diken oldu. Şaşkınlıktan ve birazda ne dediğini anlamadığımdan kaşlarım çatıldı.
Savaş ve Eren sohbeti bırakıp konuşan yaşlı kadına döndü. "Anlayamadım?" diye şaşkınlıkla mırıldandığımda devam etti.
"Yolunuza çok fazla engel çıkacak, birbirinizden asla ayrılmamanız gerekiyor. Ne olursa olsun birbirinize sıkı sıkıya tutunmalısınız. Kader bunu ister, o seni ve şeytanı korur." Dedi ve bakışlarını benden çekip Savaş'ın gözlerinde sabitledi. "Birlikte olmak için yaratıldınız. Kader görür. Sonunda anlatır, fısıldar varlıklarına. Ya sen? Sen hisseder misin?” Kadının dikkatli bakışları tekrar bana döndü. “Yoksa hala derin bir uykuda mı doğa?"
Tanrım, Eren’nin babaannesi bir deliydi.
Bunu daha önce anlamalıydım!
Ne saçmalıyordu?
Ayrıca Doğa kimdi? Benim adım Dolunay’dı!
Yaşlı kadın konuştuktan sonra şeytan rahatsızca yerinde kıpırdandı. Eren ile aralarında anlam veremediğim bir bakışma geçmişti. "Artık gitsek iyi olur. Sizi daha fazla rahatsız etmeyelim." dediğinde onu onaylayarak hızla ayağa kalktım. Bu kadından bir an önce uzaklaşmalıydım.
Savaş arkadaşına veda ettiğinde kulübeden çıkmıştık. "O da neydi?" Ben üzerimdeki şaşkınlığı atmaya çalışırken belimden tutup beni kulübeden uzaklaştıran şeytana hayretle soru sormuştum.
"O hep böyledir. Fazla sorgulama." Umursamazca verdiği cevap beni tatmin etmedi ama çenemi kapalı tuttum.
En iyisi yaşlı kadının sözlerini unutmaktı.
Şehrin içinden ilerleyip büyük bir arenanın önünde durduğumuzda ağzım şaşkınlıktan aralık kaldı. Nutkum tutulmuştu. Şehrin ortasına kurulmuş arena bir tür eğitim ve yarışma merkeziydi. Şimdi anlıyordum neden buraya geldiğimizi.
Eğitim içindi!
Büyük arenadan içeri girerken devasa kapısı gıcırdayarak açılmıştı. Şeytan hayran hayran etrafı incelememe gülüp içeri girmemi bekleyerek kapıyı arkamızdan kapattı. Arenayı bir tür sessizlik esir almıştı çünkü etrafta bizden başka kimse yoktu. Bunu Savaş planlamış olmalıydı. Duvarlarda sabitlenen onlarca bilmediğim ölümcül savaş aletini incelerken botlarımın altındaki kumu hissettim. Kim bilir kaç savaşçı geçmişti buradan... Üstelik kat kat binlerce kişiyi taşıyacak tribünleri vardı.
Savaş birkaç aleti ve anlamadığım mekanizmayı kontrol ederek tribünlerin altındaki kapıyı işaret etti. "Bugün burası tamamen bizim. Soyunma odasına kıyafet bıraktım, onları giysen iyi olur. Bunlarla..." Deyip başını aletlerden kaldırıp üzerimi inceledi. “Kesinlikle rahat edemezsin.”
Biz gelmeden önce hazırlık yapmış olmalıydı. Ya da birilerine emretmişti. Her neyse işte. Prens olmak güzeldi.
Soyunma odasının önüne geldiğimde kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdim. Büyük bir boy aynası duvarda sabitlenmişti. İçeride soyunma kabinleri vardı. Lavabonun üzerine bırakılmış salaş tişörtü ve spor şortunu görünce gözlerim parladı.
Sonunda insan giysileri!
Sırtı açık askılı beyaz tişörtü ve siyah şortu hızla üzerime geçirirken bir yandan da saçlarımı bileğimde her zaman bulundurduğum tokamla bağlamaya çalışıyordum. Bacağımdaki hançere bir süre bakıp kaşlarımı çatmayı da ihmal etmemiştim. Onu kullanmayı ne kadar istemesemde yanımda bulunmalıydı.
Tam soyunma odasından çıkacağım sırada şeytan içeri girdi. Ona sorar gözlerle baktığımda bana aldırış etmeden arkama geçip topladığım saçımı açtı. Saçlarımı balıksırtı örmeye başladığında şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. "Sen saç örmeyi biliyor muydun?" diye sorduğumda dikkatle örmeye devam ederken başını salladı. "Ben dalga geçiyorsun sanmıştım..." diye mırıldandığımda aynadaki yansımama baktı.
"Mira saçlarını hep bana ördürür. Alıştım." Dedi ve uzun saçlarımı örmeyi bitirip ucuna tokayı sıkıca tutturdu. Sonrada geri çekilip eserini inceledi. Mükemmel bir şekilde saçımı balıksırtı örmüştü. "Olası bir durumda saçların seni engellememeli. Ayrıca onlara bir şey olması, yanlışlıkla dahi olsa hiç hoşuma gitmez, melekcik." Elimi saçlarıma götürerek düzgün örülmüş örgüyü kontrol ettim.
Bu işi gerçekten biliyordu.
Bilmediği, beceremediği ne vardı ki zaten?
Dalgın bir şekilde tekrar arenaya geldiğimizde etrafıma bakarak derin bir nefes aldım. Şeytan karşıma geçti ve ellerini arkasında birleştirerek gözlerimin içine ciddiyetle baktı. "Pekala. Dönüş." Dediğinde suratına bakakaldım.
"Ne?"
"Diğer tarafın Dolunay. Onu da kullanman gerekiyor. " Başını ciddi olduğunu anlamam için yana yatırdı.
"Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Ayrıca geçen sefer sana zarar vermiştim, uyandığımda hiçbir şey hatırlamıyordum Savaş." Dediğimde iç çekti. “İstemiyorum. Başka bir şey yapabiliriz.”
Neden istemediğimi ben dahi bilmiyordum ama kurt tarafım garip bir şekilde içimde büyük bir huzursuzluk yaratıyordu.
"Güzelim... O da senin bir parçan, sana bir zararı yok." Şeytanın söyledikleri beni rahatlatmıyordu. “Bana zarar veremez, bağı olduğumu biliyor.” Tam sözlerine devam edeceği sırada sanki bir şey aklına gelmiş gibi durdu ve bakışlarını asla çıkarmadığım kolyeme dikti. Kolyemi artık takmama gerek yoktu ama ailemi özlediğim için çıkarmaya niyetimde yoktu.
Şeytan bana yaklaşıp kolyeyi boynumdan çekip alınca şoka girdim. “Annen seni korumak için bunu vermiş olmalı. Bu taş insanların arasında yaşarken dönüşmeni engeller. Diğer tarafını baskılar.” Kolyeyi yakından incelemek için almıştı ama boynumdaki yokluğunu hemen hissetmiştim.
“Onu bana annem vermedi...” diye fısıldadım duygu yüklü bir sesle. “Babam verdi.” Onu özlediğim için takıyordum ama asla konusunu açmazdım. Açmayacaktım.
Yine de beni koruduğunu bilmek iyi hissettirmişti. Bu dünyada ailem ve Savaş dışında kimse bana ne olacağını önemsemiyordu sonuçta. Elimde olanlara sıkı sıkıya tutunmalıydım. Şeytan bana anlayışla baktığında bakışlarımı kaçırdım çünkü bu konuşmak istediğim bir konu değildi. "İçinde kurtboğan var." Diye devam etti konuyu değiştirerek. “Bu seni engelliyor. Kurtları büyük ölçüde rahatsız eden bir bitki.” Dediğinde başımı salladım.
Mantıklı bir çözümdü.
"Şimdi..." dedi Savaş ve elini sol omzuma, izime çıkardı. "İzin verir misin?" dediğinde başımı salladım. Parmaklarını yavaşça izime bastırdığında gözlerim kapandı.
Ben hala nasıl dönüşeceğimi öğrenemediğim için bağı kullanacak olmalıydı.
Nefes alıp verişim hızlandı. Savaş izimi bırakıp birkaç adım geri çekildi. "Karşı koymana gerek yok, meleğim. Güvendesin." diye sakin bir ses tonuyla konuştuğunda derin nefesler almaya çalıştım ama bedenimin değişmeye başladığını hissederken sakin kalmak kesinlikle zordu.
"Acıtıyor." diye tısladım dişlerimin arasından.
"Sorun yok." Şeytanın sesi giderek azaldığında kendi zihnimle baş başa kaldığımı fark ettim. Burada ne Savaş vardı ne de herhangi biri. Sadece ben ve önüme uzanan dümdüz beyaz bir boşluk.
"Savaş?" diye mırıldandım panikle. Neredeydim? Üzerimde giydiğim kıyafetler aynı şekilde duruyordu ama resmen başka bir yere ışınlanmıştım.
Dönüşeceğim derken yanlışlıkla ölmüş olma ihtimalim yüzde kaçtı?
Karşımda bir hareketlenme hissettiğimde bakışlarımı hızla oraya diktim. Bir şey bu tarafa doğru geliyordu. Gözlerimi kısarak bana yaklaşan şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Bembeyaz yeleli, sırtından yelesiyle aynı renkte zarif melek kanatları uzanan hayvanı yarı şaşkın yarı hayranlık dolu şekilde izledim. Oldukça güzeldi ve vahşi bir yaratıktan çok ormanın narin kraliçesi gibi duruyordu. Kulakları dikilmişti, kahverengi gözleri beni ilgiyle izliyordu. Sanki bana yaklaşmak ve kendini sevdirmek istiyordu.
Merak dolu bakışlarım bedenine dolanmış birkaç çiçekli sarmaşığa döndüğünde kaşlarım çatıldı. Sol ön bacağının üzerinde, omzunun olması gereken yerde benim izim vardı.
Bu kurt...
Bendim.
Sakin olmaya çalışarak elimi kurda doğru uzattım. Bana korkusuz bir şekilde yaklaştı ve kuyruğunu neşeyle sallayarak ona dokunmama izin verdi.
Elim yelesine değdiği anda yaşanan göz alıcı bir ışık patlamasıyla gözlerimi kapatmak zorunda kalmıştım. Tekrar açtığımda ise şeytan karşımda durmuş bana gurur dolu gözlerle bakıyordu. "İşte oldu." Neler olduğuna anlamak için ayağa kalkmaya çalıştım ama hiçbir uzvum yerinden kıpırdamadı. Onun yerine yeni fark ettiğim pençelerim daha çok kuma saplandı.
Çünkü zaten ayaktaydım.
Şaşkınlıkla şeytana sesleneceğim sırada konuşamadığımı fark ettim. Onun yerine boğazımdan garip, hırlama benzeri sesler yükselmişti. Hızla kendi etrafımda dönerek durum değerlendirmesi yapmaya çalıştım.
Kuyruğum vardı!
Onu istediğim şekilde hareket ettirebilmem çok hoşuma gitti, gülerek bunu göstermek için şeytana baktım ama dışarıdan çok tuhaf görünüyor olmalıyım ki beni zaten kahkaha atarak izlediğini fark ettim. Homurdanıp -daha çok hırlayıp- ona baktığımda gülmeyi kesti.
“Çok güzelsin. Her zamanki gibi...” dediğinde hırlamayı kesip alışmaya başladığım arka bacaklarımın üzerine oturdum. Bu beden bana yabancı değildi, o gördüğüm kurt bendim, biliyordum. Biz artık birdik. Şeytana imalı imalı baktığımda -ki sadece bunu yapabiliyordum- ne demek istediğimi anladı. “Hadi başlayalım.”
Tek kaşımı merakla kaldırdım, bunu zar zor yapabilmiştim çünkü kaslarımı hareket ettirmek tahmin ettiğimden biraz daha zordu. Dişlerimin gereğinden fazla keskin olduğunu hissediyordum, aynı kulaklarımın artık her tınıyla hareket ederek etrafta neler olduğunu algılaması gibiydi. Kurt olmak güzeldi.
Kanatlarım her zamanki gibi sırtımın iki yanında katlıydı. Beni diğer kurtlardan ayıran farkım buydu. Birde boyum diğerlerine göre kısa olmalıydı çünkü Savaş hala bana üstten bakıyordu ama abimin ve Yiğit’in şeytan ile neredeyse aynı boyda olduklarına emindim. Ormanda gördüğüm kurt ise onlardan daha da büyüktü.
“Bana saldır ama bunu içgüdülerini kullanarak yap.” Dedi şeytan elini kılıcına uzatırken. Üzerindeki pelerinden ve gömlekten kurtulmuştu. “Onlar sana yol gösterecekler ve hayır, bana zarar veremezsin, vermeyeceksin.” Sırıttı ve buz mavisi gözleriyle göz göze gelmemize sebep oldu. “Bir savaşçı olduğumu unutuyorsun.”
Haklıydı. Kendi izin vermediği sürece ona çizik dahi atamazdım.
Başımı bir avcı gibi eğip dişlerimi gösterdiğim sırada kendime hayret ediyordum. Kas hafızası çalışıyor olmalıydı çünkü böyle davranmayı nereden öğrendiğimi bilmiyordum ama içimden bir ses boynumu saklamam gerektiğini söylüyordu.
Şeytan beni kızdırmak adına kılıcını salladı ve kurdum bunu bize hakaret olarak algıladı. Öfkeyle pençelerimi çıkarıp hırlayarak üzerine atıldığımda son anda yana çekilerek yerle buluşmama neden oldu. Homurdanarak arkamdan kahkaha atan şeytana baktım. Yelemdeki kumdan kurtulmak adına silkelendim ve aklıma gelen fikirle sırıttım.
Kuyruğumu yere bastırıp hızla kaldırarak kumun şeytana gelmesine neden oldum. Gülmeyi kesip ciddi bir hal alıp kumun kendine gelmesini engellemek için kanatlarını bedenine sardı. Geri açtığında ise bana ciddi misin der gibi bakıyordu. “Ne yani? Ruh koruyucusunu da mı böyle basit bir numarayla kandıracaksın?” Başını hayal kırıklığıyla salladı. “Seni evine alıp evcil hayvan gibi beslemesine neden olacak kadar nazik olma, melekcik. Biraz saldır.” Kılıcını kaldırıp bana doğru uzattığında boğazımdan bir hırlama yükseldi. Bağım şimdiden bana kılıç çekmesinden nefret etmişti. “Bir koyun değil, kurtsun. Öyle davran.”
Haklıydı.
Bende ona bir kurt olduğumu gösterecektim.
Onu şaşırtıp ani bir şekilde arka ayaklarımdan ve kanatlarımdan güç alarak üzerine sıçradım. Kılıcını bana zarar vermemek adına kenara atmak zorunda kaldı. Üzerine atladığımda kumda birlikte yuvarlandık. Şimdiden dehşete düştüğünü hissetsem de durmadım. O kılıcı bana batırmayacağını bildiğim için böyle davranmıştım. Altımda kaldığında yüzüne doğru hırladım. Yüzünü buruşturup başını çevirdi. “Sana olan zaafımı kullanman hiç etik değil.”
Biliyordum ama umrumda değildi açıkçası. Beni sinirlendirmemeliydi.
Altımdan kurtulmak için debelendiğinde kaşlarımı çatıp patimle göğsüne bastırdım. Pençelerimi tenine bir zarar gelmemesi adına içime çekmiştim. İstediğim zaman çıkabiliyorlardı ve doğrusu havalı bir özellikti. Başımı yana yatırıp ona imalı bir şekilde baktım.
Kimmiş koyun?
Gıcık şeytan.
Tüylerim sinirden diken diken oldu. Bu bedende öfkelenmek çok tehlikeliydi çünkü duygularım ve duyularım iki katına çıkmıştı. Ayrıca her yerim ağrıyordu. Kremi neden aldığımızı şimdi anlamıştım.
Eğitimden sonra kesinlikle o kreme ihtiyacım olacaktı.
Şeytan altımda huzursuzca nefeslendi. Düşüncelerimden sıyrılıp tekrar ona döndüğümde elinden attığı kılıcın tekrar elinde belirdiğini fark ettim. Büyü yapmıştı! Diğer elinde tuttuğu, kemerinden çıkardığı hançer tam göğsümün üzerindeydi. Keskin ucunun tüylerimin ardından tenime değdiğini hissediyordum. Kılıç ise boynumdaydı.
Yine yenilmiştim.
Öfkeyle homurdanıp üzerinden kalktım. Kulaklarım hüzünle düştü. Ona sırtımı dönüp oturdum ve geri dönüşmeye odaklandım. Konuşmadan daha fazla duramazdım. Gözlerimi kapatıp diğer formumu istedim ama hiçbir şey olmadı.
Hadi ya.
Bir kurt bedeninde sıkışıp kaldım mı yani şimdi?!
Endişeyle uluyup şeytana baktım ama benimle değil kılıcıyla ilgileniyordu. “Geri nasıl dönüşeceğini kendin bulmalısın yoksa böyle kalırsın. Üzgünüm melekcik.” Diyerek şaşkınlıkla ona bakan kurt bedenimi inceledi. “Her zaman yanında olamam.”
Bilerek öncesinde beni dönüştürmüştü!
Hepsi nasıl dönüşebileceğimi bulmam içindi.
Şeytan ne kadar sinir bozucu olsada aynı zamanda zekiydi. Böyle öğrenecektim. Zorlanmadan veya zor durumda kalmadan gücümün ortaya çıkmayacağı belliydi. Onu anladığım ve her şeyin iyiliğim için olduğunu bildiğimden kumlara uzandım. Başımı ön patilerime yasladığımda geri dönmek için meditasyon yapmaya çalışıyordum ama üstünde gömlek olmayan Savaş daha ilgi çekiciydi. Kılıcıyla ilgilenirken hormonlarımın gazabına uğrayıp onu izledim.
Kuma oturmuş kılıcını hançeriyle keskinleştiriyordu. Birkaç dakikanın ardından bakışları bana kaydığında güldü. Utanıp bakışlarımı kaçırdım. Çok güzel gülüyordu. Sıcak basmıştı ama yelem zaten beni bir battaniye gibi sıcak tutuyordu. Ondan kaynaklı olmalıydı. “Beni izlemeyi bırakıp dönüşmeye odaklanmazsan akşama kadar burada kalacağız, melekcik.” Dedi bana bakmadan. “Seninle burada baş başa kalmak istemediğimden değil tabi ama diğer formunu tercih ederim.”
Beni utandırdığı için ona hırlayıp sırtımı döndüm ve bir top gibi kıvrılıp kanatlarımı bedenime sardım. Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu ama daha doğru dürüst bir şey bile yapmamıştık. “Geri dönüşeceğim niyetine sakın uyuma, Dolunay.”
Şeytan tekrar konuştuğunda öfkelenerek kalktım. Susması için sadece hırlamayı planlıyordum ama öyle olmadı. Üzerine doğru atıldığımda şaşkınlıkla bana baktı. Aniden kendi bedenime dönüştüğümde şeytan yere çakılmamam için beni son anda yakaladı. Birlikte kumda yuvarlandığımızda nefes nefese üzerimdeki bedenine baktım.
Başarmıştım!
Ne yani, geri dönüşmek için sinirlenmek mi gerekiyordu?
Bu ne saçma bir dönüşmeydi?
"Öldün." Şeytanın konuşmasıyla irkilerek ona baktım. Bir hançeri boynuma yaslamıştı. “Ama iyi taktikti, beni şaşırtmayı başardın, melekcik.”
Bilerek yaptığımı sanmıştı!
Şey... Aslında oldukça havalı bir hareketti. Bende bunu bozmadım.
Sonuçta beni övmüştü.
Hoşuma gitti.
Zaten şeytan genel olarak hoşuma gidiyordu ama bundan bahsetmeyecektim.
Kıyafetlerim üzerimdeydi. Onları geri dönülemez şekilde yırtmamıştım bu sefer ve bu iyi bir gelişmeydi. Şeytan boynumdaki hançeri çekip uyluğuma bağlı hançere uzandı. “Ama bir dahaki sefere bunu çekmeyi unutma.”
"Kalk üzerimden, şeytan." dediğimde beni dikkate almadı. Ona hala sinirliydim.
Başını salladı ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Bana küstün mü yoksa?" Sorusuyla gözlerimi devirdim. Yoo, sadece kurdumu deli etmiş ve bana koyun demişti. Ayrıca az kalsın diğer formumda kalmama neden oluyordu.
Ne vardı ki bunda canım? Günlük, sıradan şeylerdi.
"Hayır." diye mırıldandığımda üzerimdeki ağırlığını daha çok hissettim. “Savaş... çok ağırsın, kalk üzerimden." Onu üzerimden kaldırmak için ne yapabilirim diye düşünmeye başladığımda aklıma gelen fikirle şeytanice sırıttım. Kasıklarına tekmeyi geçirmek için tam ayağımı kaldırmıştım ki ne yapacağımı anlayıp beni engelledi.
"Yemezler." Deyip pis bir şekilde sırıttı. "Bebek nasıl yapacağız sonra?" dediği şeyle gözlerim hayretle irileşti.
"Pislik!" diye bağırdığımda gülerek başını boynuma yasladı. "Ne zaman kalkmayı düşünüyorsun?" Omuz silkti.
"Kalkmayı düşündüğümü nereden çıkardın?" dediğinde yüzü boynumda olduğu için sesi boğuk çıkmıştı. Tam cevap vereceğim sırada arenada bizim dışımızda başka birinin sesi yankılandı. Savaş gerildi. Başını hızla kaldırdı ve kapıya doğru baktı.
"Yerde yiyişmek... Güzel fikirmiş." Savaş’ın abisinin sesini duymamla şeytanın üzerimdeki bedenini hızla ittim. Ayağa kalkıp utançla kendime çekidüzen verdim. Arenanın kapısına yaslanmış bizi izleyen adam yüzünden yanlış bir şeyler yapmış gibi hissediyordum ama yapmamıştım.
Savaş homurdanarak ayağa kalktı ve yerdeki kılıcını alarak kemerindeki kılıfa soktu. "Her yerden çıkmak zorunda mısın Ayaz?" dediği sırada sırada köşeye bıraktığı gömleğini arıyordu.
"Maalesef öyleyim, kardeşim." dediğinde şeytan sinirle güldü.
"Piçlik yapma." Küfür ettiğinde yüzüm buruştu.
"Ayıp oluyor ama Savaş." Abisi konuşmaya devam ederken Savaş gömleğini giymekle meşguldü. Ona aldırış ediyor gibi görünmüyordu. "Ben senin abinim. Bana ne zaman abi demeyi düşünüyorsun?"
Şeytan bıkkın bir nefes aldı ve gözlerini kıstı. "Bir düşüneyim... Hiçbir zaman?" Deyip yanıma gelerek kollarını göğsünde kavuşturdu. "Neden geldin buraya?"
"Akşam acil bir toplantı olduğunu söyleyecektim." dediğinde Ayaz, konu ilgimi çekmeye başlamıştı. Ağırlığımı diğer ayağıma vererek merakla dinlemeye başladım bu ikilinin konuşmasını.
"Bunu akşamda söyleyebilirdin." Ayaz omuz silkti ve bakışlarını bana dikti.
"Onunda gelmesi gerekiyor." Dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.
Yine ne yapmıştım?
Muhtemelen kralı kızdıracak bir şeyler...
Sonuçta dediği gibi Savaş’tan asla uzak duramıyordum. Durmayacaktım.
Kral istediği kadar sinirlenebilirdi. Birbirimizi sevmek zorunda değildik, değil mi? Beni saraydan kovmadığı sürece ortada bir sorun göremiyordum. Ayrıca yanlış hiçbir şey yapmamıştım. Savaş kaşlarını kaldırarak şaşkınlıkla bana döndüğünde bilmiyorum der gibi omuz silktim. Başını tekrar abisine çevirip sözlerini onayladı. "Tamam. Orada olacağız."
Ayaz bize başını sallayıp kapıyı arkasından kapatarak gittiğinde bakışlarımı yanımdaki şeytana çevirdim. Başıyla soyunma odasını işaret etti. "Üzerini değiştir. Saraya döneceğiz." Dediğinde çoktan yola koyulmuştum.
Saraya dönerken tekrar kalabalık sokaklardan geçtik ama hava kararmaya yüz tuttuğu için bu sefer etraf biraz daha sakindi. Şeytan yanımda düşünceli bir şekilde yürüyordu. Normalde yol boyu benimle uğraşırdı ama toplantı aklını meşgul ediyor olmalıydı. Sessizleşmişti. Biz odaya girene kadar bir yorum yapmadı.
Odaya girip akşamki toplantı için hazırlanmadan önce kısa bir duş almıştım. Banyoda ihtiyacım olan her şey vardı. Savaş gerçektende odasını benim için yaşanabilir kılmaya çalışmıştı. İçimi sıcacık bir his kapladı.
Rahat etmem için uğraşıyordu.
Ona teşekkür etmem yetmezdi, hayatımı borçluydum. Benim için öyle çok şey yapmıştı ki artık sayamıyordum. Bir prens olarak her şeye sahipti, ona teşekkür niyetine verebileceğim tek şey sevgimdi.
Yetmesini umuyordum.
Islak saçlarımı kurulayıp odaya girerken küçük bir yemek masasıyla karşılaştım. “Bir şeyler yemelisin.” Savaş giyinme odasında çıkıp masanın sandalyesini oturmam için çekti. “Toplantı saatlerce sürebilir. Bende duşa gireceğim. İhtiyacın olan şeyi Nova getirecektir.” Yemek masasının köşesine oturmuş tabaktaki pastayı kaşıklayan Nova bir yandan da Mavi’ye tavuk parçaları atıyordu. Kıkırdayarak yanlarına yaklaştım ve masaya oturarak yemek yiyen kurdumun başını kaşıdım. Savaş’ı onaylamayı ve teşekkür etmeyi de ihmal etmemiştim.
Ağzıma zorda olsa bir şeyler atarken Nova giymem gereken kombin hakkında konuşuyordu. Biraz daha resmi olmalıymış, yoksa toplantıda ciddiye alınmazmışım. Aslında pek umrumda olduğu söylenemezdi ama onu dikkatle dinliyordum. Savaş’ın yanında kalmak istiyorsam eninde sonunda böyle şeylere alışmam gerekecekti. Bir şeyler yemeyi bitirip hazırlandığımda aynadaki görüntüm beni tatmin etmişti. Üzerime giydiğim, beyaz kanatlarımın aksine siyah renkteki altın işlemeli askılı elbise gayet resmiydi. Sol omzumdaki koruyucu izimi açığa çıkarıyordu. Uyluğumdaki hançer ise ince kumaşın altında saklıydı. Nova ben üzerimi giyerken ona garip bakışlar atsada yorum yapmadı. Saçımı sıkı bir atkuyruğu yaparak altın renkte birkaç toka iliştirdi.
Savaş üzerine giydiği siyah, kraliyet aramasını taşıyan bir takımla saçlarını kurulayarak duştan çıktığında bakışlarım aynadaki yansımasına kaydı. "Gidelim mi?" diye sorduğunda başımı salladım. Islak kanatlarını ve saçlarını saniyesinde kurutmasına yarayan büyüyü bana da yönlendirdiğinde güldüm.
Çok yararlı bir büyüydü. Sanırım en kısa zamanda öğrenmeliydim. Kanatlara sahip olmak bazen uğraştırıcı olabiliyordu.
Kuruyan kanatlarımı sırtımda sıkıca katlayarak şeytanın girmem için uzattığı koluna girdim. Masanın üzerinde duran altın tacını başına takmıştı. Toplantı odasının önüne geldiğimizde muhafızlar kapıyı yavaşça araladı. İçerinin ışığı gözümü almıştı. Odanın ortasında üzerinde bir haritanın açık olduğu büyük masa duruyordu. Elbette haritadan hiçbir şey anlamamıştım.
Genel olarak yönetim ve savaş işlerinden anlamıyordum ama kimse anlamamı beklemiyordu zaten.
Tek merak ettiğim bu ciddi toplantıda neden olmam gerektiğiydi.
Çünkü içeride bir sürü komutan, kral ve kraliçe vardı. Ayaz kralın tam yanında duruyordu. İkili masaya eğilmiş hararetle bir şey tartışıyor, tanımadığım ama komutan olduklarını zırhlarındaki işlemeden anladığım adamlar onları dinliyordu. Tanıdığım tek komutan Alp’ti, o da bu zırhı giyip armayı taşıyordu bu yüzden onları ayırt edebiliyordum. İçeri girdiğimiz anda Savaş kolumdan çıktı, salondaki sesler kesildi, tüm bakışlar üzerimize -daha çok benim üzerime- döndü.
Artık sosyal anksiyete benden korkuyordu.
Alışmıştım sanırım çünkü bakışlarımı kaçırmadım. Yapmam gerekeni yaptım. Elbisemin eteğini tutarak zarif bir şekilde kral ve kraliçenin önünde eğildim. "Toplantıyı katılmamı istemişsiniz, majesteleri." Dedim ve doğruldum. Kraliçe bana gözleri parlayarak baktı. Üzerimi beğeniyle süzmüştü.
Bu kadına bayılıyordum.
Bakışlarımı kraliçeden ayırmadım. Krala sadece kısa bir bakış atmıştım. Tekrar kraliçeye döndüğümde salondaki gözler hala üzerimdeydi. Savaş annesinin yanına geçerken bana hafifçe başını salladı. Hareketimi onaylıyordu. Eh, ne diyebilirdim ki? Artık bende kraliyet hakkında bir şeyler biliyordum. Burada hayatta kalmak istiyorsam öğrenmek zorundaydım sonuçta.
Masaya yaklaşıp onlara uzak bir köşede, Sare’nin yanına geçtim. Bana gözlerini deviren prenses bir yorum yapmadı. O da düşünceli gibiydi.
“Sana söylememiz gereken önemli bir haber vardı Dolunay, bu yüzden toplantı da bulunmanı istedik.” Kraliçe bana hitaben konuşmaya başladığında onu merakla dinledim. “Emre ve sürüsünün yerini bulduk.”
İşte bunu beklemiyordum.
"N-nasıl?" Diye sordum şaşkınlıktan sesim titrerken. Kalbim yerinden fırlamak istermişçesine hızla atıyordu. "Neredeler? İyiler mi?" Elim kalbimi susturmak için göğsüme gitti.
Sonunda aileme kavuşabilecektim. İyi olduklarını bilmeye ölesiye ihtiyacım vardı.
Alp kraldan izin alarak açıklamaya devam etti. "Olduklarını tahmin ettiğimiz yere onlardan haber almak için komutamdaki askerlerden gönderdik." Bakışlarını kaçırıp ensesini kaşıdı. Devam etmekte zorlanıyordu. "Sadece bir tanesi geri döndü. O da sürüyü gördüğünü ama onlara ulaşmalarını engelleyen bir şeylerin olduğunu söyledi. Artık bulundukları bölgeyi net bir şekilde biliyoruz. İletişime ise geçemedik."
Dengemi sağlamak için masaya yaslanmak zorunda kaldım.
Savaş araya girdiğinde onları zar zor dinliyordum. Yine düşüncelerimin içinde kaybolacaktım. “Asker başka bir şey demedi mi?” Diye sordu gerginlikle, Alp’e hitaben.
Alp’in çenesi kasıldı. “Diyemedi. Geldiğinde kötü durumdaydı.”
Tanrım, askerleri öldüren bir şeyler vardı ve abimler tam oradaydı!
Uzun bir süre sessizlik oldu. “Ne yapacağız peki?” diye sordum sessizliği bölerek endişeyle. Bu sefer kral cevap verdi. Keskin bakışlarını üzerime dikmişti. Bakışlarının ağırlığı altında eziliyordum.
"Oraya sen gideceksin." Dediğinde bunu kabul etmeye hazırdım. Benden kurtulmak istediği aşikarken beni tehlikenin ortasına göndermek istemesi şaşırtıcı olmazdı. Buna hayır demeyecektim çünkü abimi ve Yiğit’i bulmaya deli gibi ihtiyacım vardı. Gözlerimle görmeliydim iyi olduklarını. “Oğullarım ve görevlendirdiğim savaşçılarda seninle gelecek.”
Oğullarım mı demişti daha demin o?
Ben bağım yüzünden Savaş’tan ayrılmayacağımdan onunda gelmesi için ne gibi bir bahane uyduracağımızı düşünmeye başlamıştım bile ama kral beni şaşırtarak iki prensi düşünmeden benimle tehlikenin ortasına gönderiyordu.
Kafayı yemişti galiba.
Burada mantıklı düşünen tek bendim sanırım.
İki prense de bir şey olursa krallığı kim yönetecekti? Mira vardı ama o çok gençti.
Sare boğazını temizleyip bana baktı. Yine ne gibi bir şey saçlamayacağını düşünerek şüpheyle ona döndüm. Yapmacık bir şekilde gülümsedi. Diğerleri nasıl gidileceğini konuşurken aklımdaki soruyu yanıtladı. “Sakın prensler seninle geliyor diye önemli biri olduğunu sanma, Dolunay.” Dediğinde kaşlarım çatıldı. Öyle düşünmemiştim ki zaten. Kral en önce benden kurtulmak isterken bu pek mümkün değildi.
“Neden geliyorlar?” diye sordum lafı dolandırmadan. İlgi üzerimizde değildi. Bu Sare’yle yaptığım ilk normal(!) konuşmaydı.
“Çünkü sıradan askerlere göre tehlikeli olan bir görevden bile sağ çıkamıyorlarsa krallığı yönetmeye layık değillerdir.” Deyip omuz silkti. “Kral bunu hep yapar. Boş hayallere kapılma diye söyledim. Birde bir koruyucu olarak çok cahilsin, senin yerine utanıyorum ne yazık ki. Savaş’ın yanında böyle gezmen onu kötü etkiliyor.”
Benden çekiniyordu.
Bunu anlamıştım çünkü eskisi kadar laf sokmaya çalışmıyordu.
Ona zahmet edip cevap vermedim. Toplantıya odaklandım. Filmlerde prensler pamuklara sarılıp büyütülürlerdi ama gerçek dünyada böyle değildi. Haklılardı. Neden güçsüz birinin onları yönetmesini istesinlerdi ki? Kralların halkı koruyabilecek, tahta sahip çıkabilecek kişiler olması gerekirdi.
Yedi gün içinde yola çıkacağımızın kararı verilirken ensemdeki mühürde bir karıncalanma hissettim. O sırada ise Savaş ile göz göze geldim. Konuştuklarına bakılırsa bizi gerçekten tehlikeli bir yolculuk bekliyordu.
Benim için endişelendiğini gözlerinden anladım ama eninde sonunda bu gerçekleşecekti.
Koruyucu olarak kendimi kanıtlamalı ve abimleri bulmalıydım.
Av değil avcı olmanın zamanı gelmişti.
............
Beni İnstagramdan takip etmeyi unutmayınn!
Kullanıcı adım; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |