49. Bölüm

49. Bölüm

İrem Çiftçi
berceste_sb

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!

İyi okumalarr 🤍

..........

Saat kaçtı bilmiyordum. Gecenin bir yarısı gördüğüm kabusla huzursuzlukla gözlerimi açmıştım. Uyandığımda bile korkudan titremeye devam etmiştim. Ensemdeki mühür sanki biri orayı deşmiş gibi cayır cayır yanıyordu. Elimi enseme atıp mührün olduğu yere dokunmuştum ama acısından elimi hemen çekmek zorunda kalmıştım. Neyse ki toplantı altı saat sürdüğü için şeytan yorgunluktan yanımda bayılmış gibi uyuyordu, onu bunun için uyandırmak istemezdim.

Üstelik gördüğüm kabus kalbimi hala sıkıştırırken...

Dişlerimi sıkıp acının geçmesini beklerken yatakta yan döndüm ve Savaş’ı uyandırmamaya dikkat ederek göğsüne sokuldum. Nefes alıp verişi düzenliydi, başımı göğsüne yaslamıştım. Burada kalp atışlarını en iyi şekilde dinleyebiliyordum. Zaten rahatlamam için gereken tek şey buydu.

Başımı kaldırıp yüzüne bakarken iç çektim. Endişeyle yüzünün her santimini aklıma kazımak istermişçesine ezberledim. Ona öylesine alışmıştım ki artık yanımda olmadığı bir dünya benim için yoktu. Gerçi zaten öyle bir ihtimal yoktu, ondan ayrılamazdım. Tabii o istemediği sürece...

Bu bir ilkti. Ailem dışında kaybetmekten ölesiye korktuğum kimse olmamıştı.

Artık o da vardı.

Ruhumun bir parçasıydı, kalbimin sahibiydi.

Ona bir şey olmasına izin veremezdim. Çok gülünçtü oysa, beni her seferinde bir şeylerden koruyan o olmuştu. Rüyamda bile onu koruyamıyorsam burada ne yapardım bilmiyordum. Acizin tekiydim ve bundan nefret ediyordum.

O ölürse bende ölürdüm ama rüyamda öyle olmuyordu.

Onu kaybediyordum ve öylece, hiçbir şey yapmadan izliyordum. Ne bir güç ne de bir kılıç. Hiçbir şey durduramıyordu gitmesini.

Kabustan geriye kalan sahneler tekrar zihnimde canlanırken korkuyla iç çektim. Titremeye devam ediyordum. Çok üşüyordum. Gözyaşlarım sanki bağımsızlıklarını ilan etmiş gibi yanaklarımdan aşağıya usulca süzülüp şeytanın tişörtünü ıslatıyordu. "Dolunay?" Duyduğum uykulu sesle utançla gözlerimi kapattım.

"Gidemezsin..." diye fısıldadım içime kaçan sesimle. Ağlamam şiddetlenirken başımı göğsüne daha çok bastırdım. Beni böyle görmemeliydi. "Lütfen gitme Savaş. Kalbim çok üşüyor. Canımı çok acıtıyor." Ellerini saçlarımda hissettiğimde daha çok titredim. "Yapamam ben sensiz. Bana bunu yapamazsın. Kendini alıştırıp sonrada beni arkanda bırakıp gidemezsin. Söz veriyorum güçleneceğim... Ben... Ben daha çok çabalayacağım." Çenemden tutarak başımı göğsünden kaldırmamı sağladığında ona karşı koymadım.

"Ağlama." dedi ve gözlerini kapatıp alnını alnıma yasladı. "Ben gitmeyeceğim ki meleğim, hep yanında olacağım. İkimize yetecek kadar güçlü olduğumu sürekli unutuyorsun..." Başımı olumsuz anlamda salladım.

"Ama gidiyordun." Diye direttim ısrarla. İkna edilmeye ihtiyacım vardı. "Gitme desem bile gidiyordun şeytan. Ağlasam bile gidiyordun. Yalvarsamda gidiyordun." Burnunu burnuma sürtüp geri çekildiğinde gözyaşlarım nedeniyle bulanıklaşan gözlerimi araladım.

"Bu sadece bir rüya. Gerçek değil." Deyip elini yüzüme çıkartarak gözyaşlarımı sildi. "Ağlamandan nefret ediyorum." Yerinde benimle birlikte doğruldu. Sırtını yatak başlığına yaslayıp bedenimi kendine çekti. "Sözünü tutmalısın."

"Bu seferde sen söz ver." Diye mırıldandım titrek sesimle.

"Söz veriyorum meleğim." Başını kulağıma eğdi ve fısıldadı. "Açıkçası senden ayrılmaya hiç niyetim yok." Gülümsedi. "O yüzden bir ömür boyu bu yüzü görmeye kendini hazırlasan iyi edersin."

Verdiği sözden tatmin olup başımı boynuna yasladım ve gözlerimi kapattım. Tekrar uykuya dalmaya çalışmıştım ama bu artık mümkün gibi görünmüyordu. Ensemdeki mührün tenimi dağlamaya başlamasıyla yüzüm buruşmuş, bedenim acıdan kasılmıştı.

Şeytan bir şeyler olduğunu anlamış olacak ki hızla elini kaldırıp ensemdeki ize getirdi. "Bunu o yaptı." Diye tısladı öfkeyle. "Kabusu görmeni o sağladı."

"Mührü zayıflatmıştık ama?" dedim başımı boynundan kaldırmadan. Beni mühürleyen kişinin yaptığını tahmin etmiştim, yoksa ensemin bu kadar yanmasının başka bir izahı olamazdı.

"Etkisi geçmiş olmalı." Şeytanın cevabıyla sinirle iç çektim. O öpücük neredeyse bir gün işe yaramıştı. Bedenimin ve zihnimin başkaları tarafından kontrol edilmesinden nefret ediyordum. O çizgiyi aşabilecek tek kişi şeytanımdı. Bu olay yüzünden bir daha ilgi çekici nesnelere dokunmamaya yemin edecek hale gelmiştim.

Oflayıp başımı şeytanın boynundan kaldırdım ve yorgun yüzüne baktım. "Uyumak istemiyorum." O kabusu görmeye bir daha dayanamazdım. Çok gerçekçi olması beni korkutuyordu. “Uyuyabileceğimi sanmıyorum, özür dilerim. Seni de uyandırdım...”

Başını hızla iki yana salladı. “Sorun değil. Bunun için özür dilemeni istemiyorum.” Bakışları ağlamaktan şişmiş gözlerimde gezindi. "Ama emin misin? Çok uykusuz görünüyorsun Dolunay..." Omuz silktiğimde elinden bir şey gelmeyeceğini anlamıştı. "Pekala." Deyip yavaşça kollarını etrafımdan çekip yataktan kalktı. Kapıya doğru ilerlediğinde merakla ne yaptığını anlamaya çalıştım. Odadan çıktı ve on beş dakika sonra elinde iki kahve bardağıyla geri geldi. Bir bardağı bana uzatırken onu şaşkınlıkla izliyordum. "Uykunu açar."

Elindeki dumanı tüten bardağı alıp kahveden bir yudum aldım. Buraya geldiğimden beri tanıdık bir tat alamıyordum. Gerçekten iyi gelmişti. Savaş yorganı açıp yatağa tekrar girdi. Başımı omzuna yasladım ve karanlık odada düşünceli bakışlarımı gezdirdim.

Huzurlu bir andı.

Kahve bardağını sağ eline alarak boşta kalan elini belime doladı ve beni kendine çekti. "Kahveyi nereden buldun?" Sorduğum soruya biraz güldükten sonra cevap verdi.

"Mutfaktan?"

"Sarayda mutfak mı var?" Şeytan ciddi olup olmadığımı kontrol etmek için başını yüzüme doğru eğdi ve sorar gözlerle baktı. Sonrada başını sallayarak cevap verdi.

"Sana sarayı bir an önce gezdirmem lazım." Diye mırıldandığında onu onayladım. Kesinlikle bana sarayı gezdirmesi gerekiyordu. Sürekli kaybolmak sıkıcı olmaya başlamıştı ama benim suçum değildi. Gerçekten büyük bir yapıydı. Ayrıca her şeylerinde sihir olduğu için yemekleri büyüyle yaptıklarını düşünmem benim suçum olamazdı, değil mi?

"Savaş..." diye mırıldandım. "Beni kim mühürledi?" Şeytan bir süre cevap vermeyince tekrar konuşmaya başladım. "Bilmek istiyorum. Buna ihtiyacım var."

Kahveden bir yudum alıp yüzünü buruşturdu ve derin bir nefes alıp sesini alçaltarak isteksiz bir şekilde konuşmaya başladı. "Sana onun geri döndüğünü söylemiştim." Dediğinde bakışlarımı yorgana indirdim.

Ruh koruyucusu...

Tahmin etmiştim. Kahrolası adam.

"Dünyaya geldiği yetmiyormuş gibi birde beni mi mühürledi?" Kafamın karışmasıyla kaşlarım çatıldı. "İyide bunu neden yapsın ki? Etraftan Ruh koruyucularının kötü olduğunu ve dengeden nefret ettiklerini, diğer koruyucuları öldürmek istediklerini duydum. Başka koruyucuların ortaya çıkmasını engellemek istiyorlarmış. Madem öyle neden beni eline fırsat geçmişken öldürmedi?"

"Çünkü seni öldürmek değil, kullanmak istiyor." Dudağının kenarı tiksintiyle kıvrıldı. "Amacına ulaşması için senden ve Yiğit’ten kurtulması gerekiyordu ama planı değişmiş." Sonlara doğru sesi kısılmıştı. "Büyük ihtimalle ilk önce Yiğit’i avlayacak. Seni ise öldürmek yerine kendine mühürleyerek aradan çıkardı. Bir amacı var ve bunun için daha da güçlenmek istiyor." Duraksadı. "Biz bunun nedenini henüz bilmiyoruz. Zekice ilerliyor. Ruh koruyucuları her zaman zeki ve sinsi olmuşlardır, diğer koruyucuların saflığından nefret ederler."

Şeytanın sözleriyle kahveyi zorlukla yutkundum. Ne hoş, sırf koruyucu olduğumuz için ölmemizi isteyen başka bir kaçık koruyucu vardı. Üstelik zekiydi, Savaş bile böyle diyorsa yaşanacakları ancak tahmin etmekle kalabilirdim. O bizden kurtulmadan biz ondan kurtulmalıydık ve ben daha önce hiç kimseye zarar vermemiş nahif bir insandım. Neyse ki Yiğit vardı ama anlaşılan Ruh koruyucusu onu bana yaptığı gibi mühürlemeyecekti. Ondan en kısa zamanda kurtulacaktı.

Öldürerek.

Dehşet ve kan dolu düşüncelerime kaşlarımı çatıp aklıma takılan soruyu sordum. "Dünyaya nasıl döndü ki? Hani koruyucu olarak sadece ben ve Yiğit vardık? Herkes onu tanıdığına göre daha önce öldüğünü sanıyordunuz ama yaşıyor?"

"Vampir Kraliçe. Geri dönmesine yardım etmiş olmalı." Yanıtıyla bıkkınlıkla iç çektim. Vampirler her yerden çıkıyordu.

"Ruh koruyucusunun öldüğünü sanıyordum. Biri ölüp sonra geri dirilemez şeytan!" Ona karşı çıkmamla güldü.

"O kitabı okumaya devam etmelisin. Ruh koruyucularının ruhları ölmez Dolunay," Dedi. "Bedenlerini öldürerek sadece uzun bir süre dünyaya gelmemelerini sağlayabilirsin." Kaşlarını çattı. "Biz bunu sağlamıştık ama... Sadece birkaç yıl geçmesine rağmen geri döndü." Şeytanın gözlerinden saniyelik bir korku parıltısı geçsede hemen kendini toparladı. "Üstelik eski bedeniyle, kendisi olarak geri döndü. Bunun imkansız olması gerekiyordu. Normalde başka bir insanın formuna girip geri gelmeliydi. Ruhu yeni bir bedene girdiği anda intikam isteyecekti, bütün asırlarda olduğu gibi nefret dolu olacaktı. Yeni seçilen Koruyucular onun gelişine kendilerini hazırlayacaktı."

"Biz sağladık dedin. Sende mi oradaydın?" diye sordum hayretle. “O öldürülürken?”

"Onu..." Söylemekte zorlanıyor gibiydi. "Onu öldüren, her şeye son veren bendim Dolunay." Dediğinde yavaşça geri çekilip ciddi olup olmadığını anlamak için karanlıkta kalan yüzünü inceledim. “Sizden önce seçilen Koruyucular başaramadı. Ruh koruyucusu bir asır sonra öyle güçlenmiş şekilde geri döndü ki onu durduramadılar. Ruhunun geri dönmek için seçtiği kurt bedeni inanılmaz yetenekliydi. Birinin kendini feda edip bu işe bir son vermesi gerekiyordu.”

"N-ne?" Diye sordum kahvemi sehpanın üzerine bırakarak. Bunları bana söylemediğine inanamıyordum!

"Bana öyle bakma." Dedi başını sallayarak. "Bunu yapmak zorundaydım. Yapmasaydım ailemi öldürecekti. Ona karşı çıkabilen güçlü Krallıklardan biriyiz. Koruyuculardan sonra sıranın bize geleceği belliydi."

"Savaş..." diye mırıldandım hüzünle. Acısı içime öyle bir oturmuştu ki boğazım düğümlenmişti. Bana sıraladığı sebepler benim inanmam için değildi. Kendini inandırmaya çalışıyordu.

"Ben bir koruyucu katiliyim." Dedi ve arkasına yaslandı. "Onun canını korkunç bir şekilde aldığım için hiç pişman değilim. Annenin kanatlarının olmamasının sebebi o," Duraksadı ve derin bir nefes aldı. "Krallığa yapılan baskının sebebi o, Her şeyin sebebi o ve..." Yavaşça yutkundu. Gözleri kızarmıştı. "Ve ablamın yanımda olmamasının sebebi o."

Gözlerine şaşkınlıkla bakarken duyduklarımı doğru anlayıp anlamadığımdan emin olmak için bir süre yüzünü inceledim ama gayet ciddiydi.

Olanlara, yaşadıklarına inanamıyordum.

Nasıl dayanmıştı bilmiyordum ama artık bana anlatmayı seçmiş olmalıydı. Acısını paylaşmak istiyordu, biliyordum, Savaş çok uzun zamandır dik durmaya çalışıyordu. Elimden hiçbir şey gelmemesi beni deli ediyor olsada yapabileceğim tek şeyi yaptım. Onu dinledim, acısına ortak oldum.

Keşke yaşadığın acıyı senden çekip alabilsem şeytan.

"Doğru duydun." Dedi ve sinirle güldü. "Bir ablam vardı. Ama bir yıl sonra ondan daha büyük olacağım." Başını iki yana salladı. "Ablamdan daha büyük olacağım Dolunay..." Sanki kendiside söylediklerine inanamıyor gibiydi. Yavaşça iç çekti ve başını geriye attı.

Bu haline dayanamayıp ona sarıldım. Başını usulca göğsüme yasladı, kanatlarını kaçıp gitmemi engellemek istermiş gibi etrafıma sardı. Bunları anlatmak ona çok gelmişti, hissediyordum ama asla belli etmedim. Sadece dinledim. "Bana seni kaybetmek istemiyorum dedin. Asıl ben seni kaybedemem, meleğim. Artık olmaz. Seni koruyacağım, onu tekrar öldürmem gerekse bile. Yanında kendim gitmem gerekse bile." Dediğinde bu ihtimalin korkunçluğu karşısında irkildim. "Odana girdiği gece o olduğuna inanmak istemedim Dolunay. Geri döneceğini hiç düşünmemiştim. Korktuğum her şeyi, her ihtimali yanında getirdi. Her şeyimi biliyor. Zayıf noktalarımı bile. Seni biliyor. Senin için nasıl yanıp tutuştuğumu biliyor, ablama ne kadar bağlı olduğumu bildiği gibi..."

Söylediği sözler her seferinde daha çok dehşete düşmeme neden oluyordu. Ruh koruyucusu odama girmişti ama ben onu görmemiştim. Bu yüzden Savaş beni kendi odasına almış ve o sabah revirde uyanmıştık. Her şey daha anlaşılır olmaya başlamıştı.

Annemin başta anlattığı şeyler artık daha mantıklı geliyordu. Babamın olmamasının ve annemin kanatlarını kaybetmesinin sebebi Krallığa onun savunucusu vampirler tarafından yapılan baskındı. O baskını yıllar önce, ben küçükken daha geri dönmemiş Ruh koruyucusu adına yapmışlardı. Onu geri istedikleri için, onun davasını savundukları için yapmışlardı.

Her şeyin sebebi Ruh koruyucusuydu.

Asıl düşmanımız o’ydu.

Her şey işte şimdi yerine oturmuştu.

Bilmediğim ne çok şey vardı oysa...

"Özür dilerim meleğim." Şeytan konuştuğunda kaşlarımı çatarak düşüncelerimden sıyrıldım. "Sana bunları en başında anlatmalıydım ama yapamadım. Cesaretim yoktu. O anları zihnimden bile silmiştim. Tekrar anlatırsam geri dönerler diye korktum ama şuna bak..." Sinirle güldü. “Korktuğum her şeyle şimdi karşı karşıyayız.”

Söylediklerine sessiz kalıp parmaklarımı şefkatle saçlarından geçirdim. Saçlarıyla ilgilenmeye başladığımda huzurla mırıldanmıştı. "Seni de almasına izin vermeyeceğim." Dedi ama bunu bana değil, daha çok kendisine söyledi. Kendini ikna etmeye çalışıyordu.

Keşke, keşke seni alıp uzaklarda huzurla yaşayabilsek, Savaş.

Çünkü bu olanlar bana çok fazla, sadece sen varsın diye varım. Ne olduğumu, nereye gittiğimi ve kaderimin nasıl şekillendiğini artık göremiyorum. Tahmin bile edemiyorum.

Sadece yanında olmam gerektiğini biliyorum, şeytanım.

Nasıl bu hale geldik biz?

Keşke seninle sıradan bir üniversitede tanışabilseydik. Belki o zaman korkmadan, bir şeylerden kaçmadan birlikte huzurla yaşayabilirdik.

Ama merak etme,

Sonumuzun böyle güzel bitmesi için savaşacağım.

🦋

"Önüme geç, Dolunay." Şeytanın ciddiyetle konuşmasıyla gözlerimi hırçın dalgaların çarptığı uçurumdan çekip yüzüne çevirdim.

"Burası çok yüksek, Savaş. Bence daha alçak bir yerden başlamalıyız..." Dedim bakışlarımı tekrar uçuruma çevirirken. Şeytan derin bir nefes alıp yanıma geldi. Mavi yanında duruyordu. Onu hava alması için dışarı çıkarmıştık.

Burada ise yükseklik korkumu yenmek için bulunuyorduk.

Ve bu olacak gibi değildi.

Şeytan omuzlarımdan tutup beni korktuğum uçuruma doğru döndürdü ve ellerini belime dolayıp arkama geçti. Dalgalı denizde gözlerimi gezdirirken yavaşça yutkundum. "Kanatların var meleğim." Dedi ve başını çevirip omzumun üzerinden yüzüme baktı. "Onlar süs olarak durmuyor."

Rüzgar yüzünden önüme gelen saçlarımı bıkkınlıkla çektim ve bahsi geçen kanatlarımı açıp kapadım. Benim için gayette süs olarak duruyorlardı, tabi olası bir acil durumda onları kullanmam gerekecekti. "Biliyorum ama..."

Burası çok çok çok yüksek.

Düşersem parçalarımı denizden falan toplamak zorunda kalırdık ve bu hiç hoş değildi.

Hayır, bu konuda daha fazla yorum yapmayı reddediyorum yoksa düşmekten değil kalp krizinden gideceğim.

"Aması yok." Diyerek sözümü kesmişti. "Pekala..." Deyip hareketlendi şeytan ve beni kendine çevirdi. Ne yapmaya çalıştığını anladığımda başımı iki yana hızla salladım.

"Savaş! Saçmalama!" Elleri belimde, üzerime doğru gelerek beni geriye yürütürken titriyordum. Ona güvensem dahi bu uçurumun şakası olmazdı.

"Sorun yok..." Bana doğru bir adım daha attığında ellerimi göğsüne koydum ve gömleğine sıkıca tutundum. "Kanatlarını aç." Dediğinde kararsızca başımı uçuruma çevirdim. "Hadi meleğim..."

Sonunda bir kaçışım olmadığını anladığımda dediğini yaptım. Kanatlarımı yavaşça araladığımda gülümsemişti. "İşte böyle. Şimdi gösterdiğim gibi çırpacaksın." Dedi ve belimdeki ellerini sıkılaştırdı. O ileri doğru bir adım atınca bende mecburen onunla hareket ediyordum. "Bir adım daha..." Diye kulağıma doğru fısıldadığında gözlerimi kapattım ve kanatlarımı binlerce defa gösterdiği gibi hızla hareket ettirmeye çalıştım.

Şeytanın da kanatlarını açtığını hissedince titrek bir nefes bıraktım dışarı. Ayağımın altındaki zemini hissedemediğimde kalbim deli gibi atmaya başlamıştı.

"Aç gözlerini." Dişlerimi sıkarak gözlerimi araladığımda şeytanın buz mavisi gözleriyle karşılaştım. Bulunduğumuz yerin çok yüksek olduğunu bildiğim için gözlerimi gözlerinden ayırmıyordum.

Korkudan ve havada olduğumuzun verdiği şaşkınlıktan kanatlarımı kapattığımın farkında bile değildim. Şeytan beni tutmasaydı çoktan parçalarımı levyeyle kazımaya gelmiş olurlardı. "Şimdi..." Deyip ellerini belimden yavaşça çekmeye başladığında korkuyla gözlerine baktım ve kollarına sıkıca tutundum. "Kanatlarını kullan Dolunay."

Kollarından tutunarak başımı kanatlarıma doğru çevirdim. Usulca onları çırpmaya çalıştığımda birazda olsa işe yaradığını hissetmiştim. Rüzgarın verdiği hissi dalgalanan beyaz tüylerimde hissedebiliyordum. Gerçekten hassaslardı, her bir çırpışta havada asılı kalmamı sağlıyorlardı. Kanatlarımı onlara sahip olduğumdan beri sanki kollarımmış gibi kullanmıştım ama bu yanlıştı. Şimdi anlıyordum, melek ve şeytanların kanatlarına neden bu kadar önem verdiklerini.

Bizi biz yapan her şeydi. Mükemmel bir histi...

Savaş belimdeki ellerini çekip dirseklerimden tuttuğunda dengemi sağlayamadım. Tam düşmek üzereyken beni belimden yakalamış ve uçuruma geri bırakmıştı. Oflayarak kendimi çimenlere attım ve sırtüstü uzandım. Bütün sırt kaslarım gerilmişti. "Neredeyse oluyordu." deyip kollarımı iki yanıma açtım. Mavi yanıma gelip yüzümü yalamaya başladığında kıkırdadım.

"Bu kadar çabuk pes etmek yok." Dedi şeytan ve Mavi’yi üzerimden alarak kalkmam için elini uzattı. Uzattığı elini tutup ayağa kalktım ve bütün gün uçmam için çabalamasına izin verdim.

Kaç saattir burada olduğumuzu bilmiyordum.

Kaçıncı denememiz olduğunu bilmediğim gibi...

Yüzlerce defa aynı döngüyü tekrarlamıştık. Şeytan asla bıkmamıştı, her seferinde tekrar tekrar nasıl uçulması gerektiğini göstermişti. Güneş neredeyse batmak üzereydi. Artık kötüde olsa biraz kanatlarımı kullanabiliyordum.

Tabi Savaş beni tutarsa...

Ağrıdan sızlayan sırt kaslarıma homurdandığım sırada şeytan dinlenmem için verdiği birkaç dakikanın bittiğini haber vermek için yanıma geldi. "Pekala," Diyerek beni uçuruma doğru itekledi. "Son kez deneyelim."

Elini göğsüme çıkardığında ne yapacağını anlamamla kaşlarım dehşetle havalandı. "Böyle anlaşmamıştık!" Beni uçurumdan aşağı itecekti!

"Sen dönüşürken yaptığım gibi yapacağım melekcik. Öğrenmenin en iyi yolu bu. Korkmana gerek yok. Ben buradayım." Dediğinde kabullenmişlikle iç çektim. Gözlerimin içine güven dolu bir şekilde bakarken göğsümdeki elinin baskısını arttırdı.

En son bunu yaptığında ikimizde denizi boylamıştık. O siyah kurt olmasa muhtemelen boğulacaktım ama hayır, bunu düşünmeyi de reddediyordum.

Çünkü neden olmasın?

Streslenmek ne zaman işime yaramıştı ki zaten?

Gözlerimi kapattığım anda ayaklarım yerden kesildi. Kanatlarımı aralayacak zamanım olmamıştı bile. Onları korkudan açamıyordum.

Kanatlarım açılmıyordu!

Dehşetle gözlerimi açtım. Beyaz bir duman tarafından bütün bedenim sarılmıştı. Aşağı düşerken rüzgar yüzünden gözlerimi pek açamıyordum ama hissediyordum. Lanet olsun! Sadece kanatlarımı değil, bütün bedenimi bağlayan bir sarmaşık gibi dolanmıştı her yerime bu soğuk, yakıcı duman. Çığlık atmamı engellemek istermiş gibi önce boğazıma, ondan sonra da ağzıma ilerlemişti.

Tanrım, deniz veya uçurum yüzünden değil, beyaz bir duman yüzünden ölecektim. Aşağı doğru son sürat düşerken çığlık atmama bile izin verilmemişti. Savaş ise bana yetişememişti.

Ensemdeki mührün sızladığını hissetmemle denize düşmem bir olmuştu. Bedenim soğuk denizle buluşurken çektiğim acıyla bilincimi saniyelik olarak kaybettim. Ne nefes alabiliyordum ne de yüzeye çıkmak için çırpınabiliyordum. Sadece yüzeye bakmakla yetinmiştim bedenim denizin derinliklerine çekilirken.

Nefessizlikten ciğerlerim isyan ediyordu. Tam pes edeceğim, sonumu kabulleneceğim sırada güçlü bir el kolumdan tuttu ve beni hızla yukarı doğru çekti. Tabi sadece çekmeye çalışmakla kalmıştı çünkü beyaz duman hala üzerimde dalgalanıyor ve beni denizin dibinde tutuyordu. Baygın bakışlarımı şeytanın korku dolu suratında gezdirdim.

Ölecektim.

Şeytan tüm gücüyle ellerini bedenimdeki beyaz dumana sardı ama nafileydi çünkü onlar her ne ise dokunamıyordu.

Ne olduklarını biliyordum.

Bedenime dolanan şeyler ruhlardı. Kollarımdan, bacaklarımdan, kanatlarımdan ve boynumdan tutup beni aşağı çekiyorlardı.

Acıyla haykırıp onlardan kurtulmaya çalıştım. Şeytan kollarını belime dolayıp kanatlarını suyun altında hızla çırparak beni yukarı çekmeye çalışıyordu. Sonraki bir an ise durdu. Daha doğrusu donakaldı. Beni yukarı çekmekten vazgeçip elini izime götürdü. Aynı zamanda baygın bakan gözlerime imalı bir şekilde bakıyordu.

Ne yapman gerektiğini biliyorsun, diyordu.

Gözlerimi kapatıp içimde patlamaya hazır güce odaklandım. Orada, kalbimin tam üzerinde duruyor ve onu kullanmamı bekliyordu. Ona yardım etmesini emrettiğim anda tiz bir ses çıkararak bedenimden yayılan ve bir koruma kalkanına benzeyen yeşil ışık huzmesi karanlık denizin altını aydınlattı. Beni ve Savaş’ın etrafını sararak üzerimdeki ruhların küçük birer yeşil balığa dönüşmesini sağlarken olanları zar zor izleyebiliyordum. Serbest bırakıldığı anda güç çekilmiş bedenimi oynatamadım. Şeytan bekleme yapmadan kolumdan tutarak ikimizi de hızla su yüzeyine çekti.

Bedenimi kıyıya çıkarmak yerine aceleyle denizin üzerindeki kayalıklardan birinin üzerine sırtüstü yatırdı. Sonra ise kendini zar zor yukarı çekerek yüzümü elleri arasına alıp bana sorular sordu ama öksürürken ve zar zor nefes alırken, birde litrelerce su kusarken ona cevap verecek halim yoktu.

Bir. Daha. Denize. Girmeyeceğim.

Savaş gergin gözüküyordu ama ne diyebilirdim ki? Haklıydı. Islak saçlarındaki su damlaları yüzüme damlıyordu. Çenesinin kasıldığını yeni fark etmiştim. "O yaptı." diye tısladı öfkeyle dişlerinin arasından. “Nefes almalısın. Nefesini tutmayı kes, Dolunay.”

“Deniyorum...” Dedim panikle nefesimi düzenlemeye çalışırken. Ne yaptığımın farkında değildim, az kalsın ölüyordum ve bu öyle korkunç bir histi ki hala yaşadığıma inanamıyordum.

Bedenimde ellerini gezdiren şeytan hasar kontrolü yapıyordu ama ne şanslıydım ki tek bir çizik bile almamıştım. Sadece ciğerlerim hiç mutlu değildi, o kadar. "İzleniyoruz." Diye kısık sesle mırıldandığında yüzümü incelemekle meşguldü. Uyluğumda duran hançere uzanarak onu çekip çıkardı ve elime tutuşturdu. “Bunu sana yaklaşırsa kullanacaksın. Beni anladın mı? Ona acımanı istemiyorum, sadece hayatın için çabalayacaksın. Onu öldürmek seni kötü biri yapmaz, bulduğun herhangi bir boşlukta, mümkünse kalbine ya da boğazına saplayacaksın.”

İrkilerek şeytanın gözlerine baktım. Sanki benim tanıdığım şeytan gitmiş, onun yerine acımasız bir savaşçı gelmişti. Haklı olması beni daha çok korkutuyordu, ben insanlara daha önce hiç ölümcül bir zarar vermemiştim. Oysa bu evrende hayatta kalmak istiyorsam bunu yapmak zorundaydım. Aynı bir ormanda yaşamak gibiydi. Besin zincirinin en altında olursan ölürdün. Bir av olursan ölürdün. Zayıf olursan sen ve sevdiklerin ölürdü.

Bundan nefret ediyordum.

Sahilde bir hareketlilik olunca başımı yavaşça o tarafa çevirdim. Orada etrafını beyaz dumanların -daha doğrusu ruhların- sardığı bir adam dikiliyordu. Üzerinde günlük beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolon vardı.

Oldukça sıradan bir insan gibi göründüğünü söyleyebilirdim.

Tabi Ruh koruyucusu olmasaydı...

Titrek bir nefes aldım ve bakışlarımı ondan çekip şeytana çevirdim. O bana bakmıyordu. Kısılmış bakışlarını Ruh koruyucusunun üzerinde sabitlemişti. Gözlerini onun üzerinden çekmeden kulağıma eğildi ve temkinle fısıldadı. "Arkamda duracaksın." Deyip üzerimden çevik bir hareketle kalktı. Elimden tutup beni de kaldırdığında hızla arkasına geçmiştim.

Başımı sahile doğru çevirdiğimde adamı orada göremedim. Kaşlarımı çatarak onu bulmak adına bakışlarımı etrafta gezdirdim. Tam önümüzde, kayalığın diğer köşesinde birinin aniden belirmesiyle yerimden sıçradım ve şeytana daha çok sokuldum. Arkasında duruyordum ama adamı görebiliyordum.

Daha demin buraya ışınlanmıştı!

Tanrım, bu nasıl bir güçtü?

Merakla Savaş’tan ve benden biraz daha büyük duran, tahminen yirmilerinin ortasında olan adamı incelemeye başlamıştım. Dalgalı kısa sarı saçları ve bir avcı gibi bakan keskin kahverengi gözleri vardı. Ellerini cebine sokmuş, karşımızda durarak rahat bir tavırla bizi izliyordu. Botlarının altından süzülen dumanlara yutkunarak bakmıştım.

"Neden buradasın?" Şeytanın sorusuyla ölümcül bir şekilde güldü.

"Gerçek nedenini sen daha iyi bilirsin, Savaş." Dedi ve bakışlarını bana çevirdi. Göz göze gelmemizle irkilerek bakışlarımı kaçırdım. Gülümsemesi bile ürkütücüydü. "Benim olanı yakında alacağım için, küçük bir kontrol diyelim." Başını yana yatırdı. "Anlaşılan ona çok iyi bakıyorsun. Küçük gösteriniz çok heyecanlıydı."

"Sana onu vermeyeceğimi kaç defa söylemem gerekiyor?" Şeytan öfkesine yenik düşüp konuştuğunda adamın gülümsemesi daha da büyümüştü. Elimdeki hançeri daha sıkı tuttum.

"Biliyor musun... Hançerini sapladığın yer hala sızlıyor Savaş." Deyip eliyle göğsünü, kalbinin olduğu yeri sıkıca tuttuğunda kanımın donduğunu hissettim. "Aslında bu iyi bir şey, acımın taze kalmasını sağlıyor."

Şeytan sessizleşti. Dişlerini sıkmıştı ama onu daha çok kızdırmamak için cevap vermemişti. O cevap vermeyince adam devam etti. "Hayır, intikamımı seni öldürerek almayacağım. Bu çok basit olurdu, değil mi?" Keskin bakışlı gözlerini bana çevirdi. "Canından daha çok değer verdiğin şeyi alacağım senin elinden, onu benden aldığınız gibi." Sinirlenmeye başladığını hissediyordum, etrafındaki beyaz dumanlar çoğalmıştı.

Onu benden aldığınız gibi demişti. Savaş onu öldürdüğü için intikam istemiyor muydu? Başka birini de mi öldürmüşlerdi?

Hiçbir şey anlamamıştım.

"Seni bir kez öldürdüm, yine öldürebilirim." Savaş başını dikleştirdi. “Geçen sefer gayet kolay olmuştu.”

"Bunu yapmayacaksın. İkinci bir laneti kaldıramazsın.” Deyip başını sallayarak ukalaca güldü adam. “Ona daha söylemedin değil mi? Onu nasıl unutacağını. Senin için bir hiç olacağını..." Dedi ve başını yana doğru eğdi. "Kim bilir, belki teselli için benim kollarıma gelir."

"Kes sesini!" Şeytan öfkeyle bağırdığında adam susmak yerine gözlerimin içine bakarak devam etti.

"Sen şimdi lanetinin beni öldürdüğün için olduğunu da söylememişsindir." Duyduklarımla birlikte nefesimi tutarak bakışlarını benden kaçıran şeytana döndüm. Arkasından çıkmış, yanına geçmiştim.

Titrek bir nefes alıp önümüzdeki adama aldırış etmeden konuştum. "Savaş?" Dememle başını kaldırdı. "Ne lanetinden bahsediyor?"

Gözlerime çaresizce bakıyordu.

Bir gün...

Sadece bir huzurlu sıradan günümü acilen talep ediyordum!

Yoksa yok, kafayı yiyecektim!

Beni itinayla delirteceklerdi.

.............

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfenn.

Bölüm nasıldı?

İnstagram; irem_cft_

Devam edecek...

Bölüm : 30.01.2026 17:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...