50. Bölüm

50. Bölüm

İrem Çiftçi
berceste_sb

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!

İyi okumalarr 🤍

..........

"Yine benden bir şeyler sakladın değil mi Savaş?" Öfkeyle gözlerinin içine baktım ve sakinleşmek için derin bir nefes aldım. "Bir lanetin var ve ben bunu bu aptal Ruh koruyucusundan mı öğreniyorum? Sana bana bir sorun varsa söyleyebilirsin dememe rağmen! Resmen yalvarmıştım o gün sana söyle diye!" İnanamıyormuş gibi başımı salladım. "Süper!"

Ona laf etmemden hoşlanmadığı belli odan adam gözlerini kısarak bana baktı. "Sözlerine dikkat et, ikinci kez uyarmam." Uyarı dolu cümlesiyle vahşileşen bakışlarımı bana pişmanlıkla bakan şeytandan çektim ve Ruh koruyucusuna çevirdim.

"Senin yüzünden oldu değil mi?" Sinirle sorduğum soruyla omuz silkti. Madem Savaş bana anlatmıyordu, bende sorularıma cevabı düşmanımdan alırdım.

"Bir koruyucuyu öldürmenin cezası olacağını o benden daha iyi biliyordu." Dedi ve gözlerini yanımda sessizce duran şeytana çevirdi. "Ama artık çok geç." Deyip keyifle devam etti. "Cezasını çekecek. Lanetlendi."

Gözlerimin yanmaya başladığını hissetmemle ağlamamak için dişlerimi sıktım. "Bunu... bunu neden benden sakladın Savaş?" Sorumla şeytan çaresizce yüzüme bakmaya devam etti. "Birlikte çözebilirdik." Yavaşça iç çektim. "Bazen gerçekten yoruyorsun, şeytan."

Son söylediğim sözlerle gözlerini acıyla kapattı. "Dolunay..." Konuşmasına izin vermeden hızla araya girdim ve bakışlarımı ondan çekip hançerimi sıkıca tutarak Ruh koruyucusuna çevirdim.

"Açıklamanı çok merak ediyorum ama..." Diyerek şeytanın tam yanındaki yerimi aldım ve hançerimi kaldırıp önümüzdeki adama korkusuzca doğrulttum. "Şimdi ilgilenmemiz gereken başka bir sorun var. Mesela karşımda hayatımı mahveden bu kahrolası adamın durması gibi."

Ruh koruyucusu kendisini kastettiğimi biliyordu. Söylediklerimle alayla güldü ve konuşmaya başladı. "Kalbimi kırıyorsun..." dedi. "Oysaki benim seninle ilgili çok güzel planlarım vardı."

"Senin o planlarını..." Şeytan sözlerini tamamlamadan önce bana kısa bir bakış attı. Ona susması için imayla baktım. Ne hoş, artık bakışlarla konuşabildiğimizi fark etmiştim. Öfkeden delirdiğini hissedebiliyordum ama susmalıydı.

Gerçi o bunu benden daha iyi biliyordu.

Bu adamla daha öncede karşı karşıya gelmişti. Üstelik yenmişti.

Tekrar yapabilirdik. Birlikte.

Tam konuşacağım sırada etrafı bulanık görmeye başlamamla gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdım. Bir anda ne olduğunu anlamamıştım. Başım dönüyordu ve gözlerim kararıyordu. Titrek bir nefes alıp elimi alnıma çıkardım. Sızlayan noktaya baskı uygulamamla acıyla inlemem bir olmuştu.

"Anlaşılan sizin şu mührü acınası şekilde zayıflatma olayı pek işe yaramamış." Ruh koruyucusu konuştuğunda ona bakmamıştım. Başımı kaldırmaya takatim bile yoktu. Hançerim elimden kayıp gidiyor, dünya dönüyordu.

"Dolunay..." Şeytan endişeyle adımı söyleyip karşıma geçti. Söylediği şeyleri net duyamıyordum. Yüzünü bile seçemiyordum. Ayrıca ensem deli gibi acıyordu.

Görüş alanım uzun bir sürenin ardından tekrar netleştiğinde bakışlarımı şaşkınlıkla etrafımda gezdirdim. Ruh koruyucusu kötücül bir şekilde sırıtarak gözlerimin içine bakıyordu. Bana doğru bir adım atmaya yeltendiğinde şeytan beni arkasına çekti. "Yaklaşma!"

Tam önümüzde duran adam histerik bir şekilde gülmeye başladığında yavaşça yutkundum. Sarayın yakınında olduğumuz için Savaş’ta bir kılıç bile yoktu, sadece kemerinde her zaman taşıdığı birkaç hançeri vardı. Onları çektiğinde ortalığın karışacağını anlamıştım ama ben mühür yüzünden etkisiz elemandım. Nova haklıydı. Mühür kötü bir şeydi.

"Biliyor musun Savaş..." Dedi Ruh koruyucusu ve dudaklarını ıslatıp kararmış gözlerini bana çevirdi. "Ona istediğim zaman yaklaşırım ve sen..." Gözleri kısıldı. "Buna engel olamazsın."

Bu adam iliklerine kadar öfke ve nefret doluydu. Deli gibi intikam istiyordu.

Bir an böyle bir düşmanı hak edecek ne yaptığımı düşündüm ama hiçbir şeydi. Bunu kesinlikle hak etmemiştim.

"Meleğine elveda de, şeytan." Ben daha ne olduğunu anlamadan Savaş adamın üzerine atıldı. Hiç yakın bir dövüş izlememiştim, bu kadar hızlı ve dehşet verici olduğunu bilmiyordum. Tanrım, adam ışınlanabiliyordu. Savaş’ın savurduğu her hançer darbesinden ustalıkla kaçıyordu. Üstelik yanında hiçbir keskin alet yoktu.

Of.

Savaş kaçmasından dolayı öfkeyle homurdandı ve bir hançeri ışınlanacağını tahmin ettiği yere hızla fırlattı. Hançer Ruh koruyucusu yerine kayalığa saplanınca irkilip onlardan uzaklaşmaya çalıştım. Burada ölmek hayatımda isteyeceğim son şey falandı, ayrıca daha doğru düzgün hançer bile kullanamıyordum. Bir an önce aralarından sıvışmalı ve saraya ulaşıp yardım çağırmalıydım.

“Git! Koş Dolunay!” Savaş tam yanımda belirip bana uzanmaya çalışan adamın üzerine atlayarak birlikte suya düşmelerine neden olduğunda bende kayalığın diğer tarafına, onlardan en uzak noktaya koştum. Uçmayı deneyebilirdim ama kanatlarım sırılsıklamdı. En mantıklısı denize atlayıp yüzerek kumsala ulaşmak ve saraya koşmaktı.

Sonrasına sonra bakardık.

Denize doğru atlayacağım sırada bir şey oldu. Birinin eli arkamdan boynuma doğru dolandı ve beni bedenine yapıştırdı. Nefesimin tekrar kesilmesiyle gözlerim irileşti. Korkuyla etrafımı sarmaya başlayan beyaz dumanlara baktım. “Bir yere mi gidiyorsun, melekcik?” Kulağımda nefesini hissettiğim adamla öfkeyle inledim ve elinden kurtulmak için debelendim. Elimde tuttuğum hançeri ona fark ettirmeden kaldırıp bel boşluğuna hiç düşünmeden sapladım.

Acıyla inlese dahi beni bırakmadı. Hançeri sapladığım yerden çıkarıp sinirle güldü ve keskin metali elinde salladı. “Tek numaran bu olamaz, değil mi?” Kana bulanmış metale dehşetle bakarken hiç tahmin edemeyeceğim bir şey yaptı.

Hançeri uyluğumdaki kemere elbisemi bir hayli yukarı kaldırarak tekrar yerleştirdi ve keyifle fısıldadı. “Seni şirin, tatlı şey.” Deyip elini kaldırdı. Beyaz dumanlar etrafımızda yükselirken korkuyla şeytana bağırdım. “Pençelerin varmış demek ki...”

Savaş neden bana cevap vermiyordu?

Ona bir şey mi yapmıştı?

“Hadi gidelim.” Dediğinde ben daha ne olduğunu idrak edemeden bedenim boşluğa düştü. Başka bir yerde, deniz ve kayalıktan bir hayli uzak bir ormanda sert bir şekilde çimenlere düştüğümde hayretle etrafıma baktım.

Bizi ışınlamıştı!

“Ne yaptın sen?” Ayağa kalkmaya çalışırken sendeleyerek tekrar yere düştüm. Öyle midem bulanıyordu ki neredeyse kusacaktım. Dünya sanki etrafımda dönüyordu. Islak saçlarımı yüzümden çekerek soluklanmak için yere yaslandım.

"Merak etme, yakında geçer." Ruh koruyucusunun sesini yakınımda duymamla başımı hızla kaldırdım.

Bir ağaca umursamaz şekilde yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış kısık gözlerle yerde duran beni izliyordu. Bakışlarımı etrafta gezdirdim.

Şeytan yoktu.

"Boşuna etrafına bakma." Bana üstten bir bakış atıp konuşmaya devam etti. "Onu bulamazsın. En son baktığımda başını feci şekilde bir kayaya vurmuştu. Bir süre uyanmayacağından eminim." Sözleriyle yerden yardım alarak hızla ayağa kalktım ve gücüme odaklanarak birkaç keskin sarmaşığı topraktan yükselttim. Uyluğuma bağlı hançerimi tekrar çekip boğazına dayadığımda sadece sırıtmakla yetindi.

O sırıtışını parçalayacaktım.

"Nereye getirdin beni?!" Diye tısladım dişlerimin arasından öfkeyle. "Savaş nerede?!" Yüzüne doğru bağırmadan hoşlanmamıştı. Hareket etmemesi için mührü ve diğer her şeyi hiçe sayarak bıçağı boğazına iyice bastırdım.

Bize zarar veremeyecekti. Buna izin vermeyecektim.

"Benim onunla işim yok." Dedi kısık bir ses tonuyla omuz silkerek. Gözlerimin tam içine bakıyordu. "Ama dediklerimi yapmazsan olacak." Bakışları boynuna yasladığım hançer ve yüzüm arasında imayla gidip geldi.

Sakin kalmaya çalışarak dişlerimi sıktım ve yüzüne tiksinircesine baktım. "Senin dediklerini yapacağıma ölürüm daha iyi."

Söylediğim şey ona komik gelmiş olacak ki gülmeye başladı. "Aptal kız... Seni öldürürsem Savaş’ta ölür. Bunu bilmediğin için bu kadar rahat konuşabiliyorsun. Bağının ona uzanmak için yanıp tutuştuğunu görebiliyorum. Onu diğer tarafta bırakmaz, kendisiyle beraber götürür. Ruhun ruhuna karışmış." Dedi ve sanki dünyada gördüğü en ilginç şeymişim gibi yüzümü inceledi. "Ölmeniz benim işime yaramaz." Çevik bir hareketle kolumdan tutarak sırtımı ağaca yasladı. Hançer artık benim boynumdaydı. "Ama gözlerinin önünde acı çekmesini istemezsin, değil mi?"

Söyledikleriyle öfkeyle elinden kurtulmaya çalıştım ama boğazıma yasladığı hançerim her hareket edişimde tenime daha çok batıyordu. Hareket etmemi engelliyordu. Karşısında ne kadar aciz olduğumu hissettirmek istiyordu. Ruhları, gücümle yükselttiğim sarmaşıkları öldürüp kurutmuştu. Başını yavaşça boynuma doğru eğip derin bir nefes aldığını fark ettiğimde korkudan titredim. Yakıcı, sıcak nefesini boynumla kulağım arasındaki bölgede hissedebiliyordum.

Adam bana iznim olmadan dokunuyordu!

Kötü olduğu yetmezmiş gibi birde alanıma girip bedenimi istediği gibi kullanıyordu.

Gözlerim dolarken midem burkuldu. İğrenç hissediyordum. "Etrafına bir bak..." Dediği sırada hançeri boynumda gezdiriyordu. Tanrım, bir psikopattı. Şaka yapmıyorlardı, adam saf kötüydü. Kafayı yemişti. "Doğa sana itaat ediyor Dolunay..." Ağlamamak için yanaklarımın içini dişledim. "Ne kadar güçlü olduğunun farkında değilsin." diye devam ettiğinde ensemdeki mühür devreye girdi.

Bedenimi hiçbir şekilde hareket ettiremediğimi anladığımda korkudan yere yapışacaktım. Dizlerimdeki bütün derman çekilmişti.

Belki de burada ölüp cenneti boylardım, iyi bir seçenek gibi gelmeye başlamıştı. Bu adamın ellerini etrafımda hissetmektense ölmeyi yeğleyecek hale gelmiştim...

Hayır.

Pes edemezdim.

Şimdi olmazdı.

Savaş’ı ve ailemi yüzüstü bırakamazdım.

Bırakmayacaktım.

"Etrafında gördüğün herkesten daha güçlüsün. Bana direnmeye bırak." Dediği sırada zaten hareket edemiyordum. "Neden bir şeytanın arkasına saklanıyorsun ki?" Başını iki yana salladı. "Bu saçmalık. Biz koruyucuyuz Dolunay, bizim onlara değil, onların bize itaat etmesi gerekiyor. Önümüzde, gücümüz karşısında eğilmeliler." Beni ikna edici bir ses tonu kullanarak inandıracaktı anlaşılan kendine. "Sana güçlerini öğretebilirim." Hançeri tutmayan elini saçlarıma çıkardı ve yüzüme gelen ıslak saç tutamını kulağımın arkasına yerleştirdi. "Savaş’a bağlı olman bir şeyi değiştirmiyor, aynı zamanda bana mühürlüsün. Sana yardım edebilirim."

Sanki zihnimi kontrol ediyordu.

Savaş beni bu konuda uyarmıştı. Adam inanılmaz şekilde zeki ve sinsiydi.

İnsanları sözleriyle ustalıkla kandırabilirdi. Önceki koruyucuların yenilmesine şaşırmamıştım. Benim onunla karşılaşmak için kendimi hazırlayacak zamanım bile olmamıştı, bu yüzden aklımı çelmeye çalışıyordu. Onun karşısında diğer koruyucular kadar eğitimli değildim.

Kahrolası adam gerçekten usta bir manipülatördü.

"Beni. Derhal. Bırak." Ciddi olduğumu anlaması için tane tane konuşarak dokunuşlarından uzaklaşmak adına ağaca daha çok sindim. “Seninle gelmeyeceğim.”

Başını boynuma daha çok eğdiğinde pis bir şekilde sırıtıyordu. Elleri arsızca bedenimde dolaşırken midem çalkalandı. Bana dokunmasına istemiyordum. Uzaklaşmasını istiyordum. Bütün sinir sistemim dokunuşları karşısında uyarılmıştı. "İstediğini biliyorum." Dediği sırada sabrım sonunda taşmıştı.

İçimde dakikalardır ortaya çıkması için uğraştığım gücüme seslendim ve beni kurtarması için emretmedim, neredeyse yalvardım. Ben burada debelenirken sessizce izlemesi hiç hoş değildi. Gücüm içimden yeşil ışıklar eşliğinde infilak ederek Ruh koruyucusunu üzerimden aldı. Bir hayli şaşırmış olan adam geriye doğru sendeledi ve etrafımı bir koza gibi saran gücümden temkinle uzaklaştı. Bakışları kararmıştı. "Yeter! Çık zihnimden!" Diye bağırdım öfkeyle. Yerden yükselen sarmaşıkların bedenine dolanmasını sağladım. Saçlarım gücümün estirdiği rüzgar yüzünden oradan oraya savruluyordu.

Bedenimi şefkatle saran yeşil ışık huzmeleri Ruh koruyucusunu tehlike olarak algıladı. Gücüm sanki kendi düşünceleri varmış gibi davranıyordu. İlk defa onu bu kadar somut görüyordum. "Ne bana ne de Savaş’a bir zarar verirsen seni öldürürüm! Duydun mu beni!" diye devam ettim sarmaşıklarımın sıkı sıkıya sardığı adama doğru yürürken.

Yere attığı hançerime uzanıp keskin metali temkinle elime aldım. Bunları yaparken gücüm etrafımda dalgalanarak bana eşlik ediyordu. Beni koruyacağına güveniyordum. Ruh koruyucusunun üzerimdeki ölümcül bakışlarına aldırış etmeden doğrulacağım sırada tiz bir ses kulağımda çınlamıştı.

Siktir, adam yine ışınlanmıştı.

Onunla böyle mücadele etmemin imkanı yoktu.

Ensemde sıcak bir nefes hissetmemle irkilerek arkamı döndüm. Şimdi tam karşımda duruyordu, yaşananlardan memnun değilmiş gibi görünüyordu. Ellerini sıkılmış bir şekilde havada salladı ve müthiş bir hızla geriye doğru savrulmamı sağladı. Havada metrelerce geriye uçup bir ağaca çarptığımda acıyla haykırdım. Gözlerim dolmuştu ve sol kanadım dehşet şekilde acımıştı.

Ağacın gövdesine öyle sert çarpmıştım ki nefesim bile kesilmişti. Kaburgalarımdan birkaçının kırıldığında emindim. Öksürerek ayağa kalkmaya çalıştığım sırada almaması için elimdeki hançere sıkı sıkıya sarılıyordum. Onu tekrar alıp bir yerime saplamasını kesinlikle istemiyordum ama adam beni farklı farklı yollarla zaten öldürebilecekmiş gibi duruyordu.

"Yanlış kararlar vermen senin zararına oluyor. Bana ne yaptırdığına bak." Ciddi bir ses tonuyla konuştuğunda yüzü buruşmuştu. Yerde yatan bedenime yaklaşırken yutkunarak ondan uzaklaşmak için kendimi geri çektim. Arkamdaki ağaca daha çok sinmiştim. Ağladığımın farkındaydım ama daha önce hiç canımı sebepsiz yere bu kadar yakan biriyle karşılaşmamıştım.

Üstelik bir canavar bile değildi. İnsan suretindeki bir kurttu.

Ruh koruyucusu acıdığı için yere yaydığım sol kanadımdan beni kıskıvrak yakaladığında hiçbir şey yapamadım. Bedenim korkudan kilitlenmişti sanki. Sadece kanadımı bırakmasını bekliyordum. Ona nasıl saldıracağımı şaşırmıştım. “Ne kadar yumuşakmış...” Diyerek başını iki yana salladı ve hassas tüylerimde parmaklarını gezdirdi. “En zayıf noktanız burası, değil mi? Ona zarar verirsem bir hiç olursunuz. Çok acınası.”

Elbette bir hiç olurdum! Bu nasıl canice bir yöntemdi böyle? Onlara zaten geç sahip olmuştum, onlarsız bir daha asla yapamazdım. Uçup uçmamam umrumda değildi, onlar benimdi. Kanatlarım benim her şeyimdi.

Annemi daha iyi anlıyordum. Kanatları ondan alınırken ne kadar acı çektiğini, nasıl dayandığını hayal bile edemezdim. Onların yokluğuna dayanamazdım. Bu kahrolası adam bizi bir kuş gibi avlamayı görevi bilmişti. Ona göre bilinçli varlıklar değildik. Karşısına çıkmaması gereken böceklerdik.

Kitaplarda veya filmlerde böyle olmuyordu ama! Bu kadar kötü birini hayal dahi edemezdim. Ekranlardaki kötüler sadece amaçları için uğraşır, halka fazla zarar vermezlerdi ama tanrı aşkına, karşımda saf kötü varken bunu düşünmek saçmalık ötesiydi.

Bende düşünmedim. Kanadımı ondan kurtarmalıydım. Sıkıca sarıldığım hançeri o daha ne yaptığımı anlamadan kaldırdım ve çevik bir hareketle yakınımdaki bacağına sapladım. Baldırına saplanan hançerle birlikte küfrederek kanadımı bıraktı ve geriye doğru sendeledi. Hançeri daha önce sapladığım beli çoktan iyileşmiş olmalıydı. Adam bir kurttu, elbette hızlı iyileşecekti. Dişlerimi sıkarak hançeri sapladığım yerden çekerken kanın yüzüme sıçramasıyla yüzüm buruşmuştu.

Of. Galiba kusacaktım.

İyi bir deneyim olduğu söylenemezdi ama sanırım her şeyin bir ilki vardı.

Adam bıçaklamanın mesela...

O bacağıyla uğraşırken yerden destek alarak son kalan gücümle ayağa kalktım ve hızla ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladım. Gözyaşlarım yüzünden her yer bulanıktı, hava kararmıştı ama duramazdım. Önüme gelen ağaç dallarını çekerek, elimde kanlı hançeri sıkıca tutarak koşuyordum. Hayatım için koşmalıydım, bir daha bana dokunmasına veya zarar vermesine izin veremezdim. Üstelik şeytanın hayatı da bana bağlıyken hiç duramazdım.

Ay ışığının aydınlattığı ormanda bana doğru hızla yaklaşan bir karartı gördüm. O karartı büyük, siyah bir kurttu ve üzerime doğru koşuyordu.

Ruh koruyucusu ise tam arkama ışınlanmıştı. İkisi arasında kalacağım sırada kurdun ne yaptığını anladım. Bana değil, Ruh koruyucusuna doğru süratle koşuyordu. Aniden bir nokta değil de devasa bir hayvana dönüştü. Hızla yaklaştı. Yapmam gerekeni yaptım. Koşmayı bırakıp kendimi nefes nefese çimenlerin üstüne attım.

Siyah kurt üzerimden sıçrayarak tam arkamda duran Ruh koruyucusunu gafil avladığında ağzımdan kaçan çığlığa engel olamadım. Kanatlarımı bedenime sarıp sesleri duymamak için kulaklarımı kapattım. Bu sahneyi izlemeyecektim. Daha fazla kan görmeye dayanamazdım. Daha fazla vahşete dayanamazdım. Ayrıca siyah kurdun başına bir şey gelirse kendimi asla affetmezdim. Beni bulmuş, bulduğu yetmemiş gibi yine kurtarmıştı. Ona minnettardım yoksa ışınlanabilen birinden nasıl kurtulacağımı bilmiyordum.

Birkaç dakikanın ardından hiçbir şey olmadığında ve boğuk duyduğum sesler aniden kesildiğinde gözlerim ile kanatlarımı yavaşça araladım. Gözyaşlarımı, aynı zamanda yüzüme bulaşmış kanı silerek beni arkasına almış, boşluğu izleyen siyah kurda baktım. Ruh koruyucusu ışınlanıp gitmişti. Giderken bir hayli kan kaybetmiş olmalıydı çünkü metalik koku buram buram burnuma doluyordu. Siyah kurt gitmesini sağlamıştı.

Şimdilik.

Önümde duran kurt tehlikenin geçtiğini anladığında kuyruğunu sallayarak başını bana çevirdi ve yavaş adımlarla beni korkutmamaya çalışarak yanıma geldi. Beklemediğim bir şey yaparak yüzüme bulaşmış kanı yaladığında homurdandım.

Parmaklarımı durması için yelesinden geçirdim. "Sorun yok. Benim kanım değil." Dediğimde boğazından birkaç homurtu yükseldi ama aldırış etmedim. Bir yerim kanamamıştı, sadece alt tarafı bütün bedenim oraya buraya savrulmaktan morarmıştı. Sol kanadım sızlasa da iyi olduğundan emindim.

Ucuz kurtulmuştum.

Beni nasıl bulmuştu, hiçbir fikrim yoktu.

Siyah kurdun yumuşak yelesine tutunup hafif sendeleyerek sersemlemiş şekilde ayağa kalktım. Islak kıyafetlerim yüzünden titriyordum. Etraf gereğinden fazla soğuktu. Buradan bir an önce gitmeliydik ama ayakta zar zor duruyordum. Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu. Baygın bakışlarımı beni ısrarla burnuyla dürten kurda çevirdim. Sırtına binmem için eğilmişti. Başımı sallayıp yelesinden tutunarak kendimi at büyüklüğündeki bedenine zorlanarak çıkardım. Sonrasında ise yaydığı sıcaklık ve güven yüzünden bilincim anında kaybolmuştu.

Bilincim geri geldiğinde hala yoldaydık ama saraya yaklaşmıştık. İhtişamlı yapının etrafa yaydığı ışıkları görmek beni bir nebze olsun rahatlatmıştı. Uçurumun olduğu yere geldiğimizde yüzlerini seçemediğim birkaç muhafız gökyüzünden hızla yere, önümüze inmişti.

“Efendim! Onu bulduk!” Aralarından bir tanesi bağırdığında Ayaz’ın olduğumuz yere seri adımlarla yaklaştığını gördüm. Yavaşça kurdun üzerinden inmeye çalıştığımda belimden tutarak bana yardım etmişti. Başımı dik tutamıyordum. Bütün kemiklerim deli gibi sızlıyordu ama aklımda tek bir kişi vardı.

“Savaş?” dedim ağlamaklı sesimle. Ne olur ona bir şey olmamış olsundu. Ayakta kalmak için Ayaz’ın kollarına tutunarak zar zor yüzüne baktım. Bana ne yapacağını bilememiş şekilde bakan prens bakışlarını arkamda sabitledi.

"Dolunay!" Arkamızdan gelen sesi duymamla bedenime güçlü kolların sarılması bir olmuştu. Beni göğsüne çeken şeytanla daha çok ağladım. Artık güçlü olmam gerekmiyordu. "Çok korktum! Seni bir daha göremeyeceğim diye çok korktum!" Yüzümü ellerinin arasına aldı ve gözlerimin içine baktı. Bilincim ellerimden kayıp gidiyordu. Ne dediğini ya da ne sorduğunu duyamıyordum.

"Savaş..." Diye mırıldandım zorla. "İyi hissetmiyorum." Daha fazla dayanmadan titreyen bedenimi serbest bıraktım. Şeytan ben yere kapaklanmadan önce bedenimi çevik bir hareketle tutmuş ve kucağına almıştı. Hızlı adımlarla bir yere ilerliyordu. Çok halsizdim, gözlerimi açık tutamıyordum. Kan ve kir içinde olmalıydım, bunu bana dehşetle bakan muhafızlardan ve yanlarından geçtiğimiz acıyan bakışlı hizmetlilerden anlamıştım. Anlaşılan kaybolduğumun haberi sarayda çabuk yayılmıştı.

"Siktir. Çok sıcaksın." Şeytanın kısık bir sesle konuşmasıyla bakışlarım yüzüne çevrildi. "Ateşin var." Yorum yapmadım. Hala ne olduğunu idrak etmekle meşguldüm.

Ben ne yaşamıştım öyle?

Bir Ruh koruyucusu tarafından alıkoyulmuş ve onu hançerlemiştim. O da beni bir yerlere savurmuştu, falan filan...

Benim için sıradan bir gündü.

"Savaş!" Koridorların birinden kraliçenin panik dolu sesinin yükselmesiyle kapanan gözlerim tekrar aralandı. Bize doğru elbisesinin eteklerini tutmuş geliyordu. "Onu bulmuşsunuz! Ah, çok şükür! Nasıl? İyi mi? Bir şey olmuş mu?"

"İyi gözükmüyor. Onu revire götürüyorum." Yanımıza gelen kraliçenin alnı yüzüme bakarken endişeyle kırışmıştı. Savaş kucağında benimle birlikte ilerlerken tam yanımızda yürüyordu. Elimi tuttuğunda neredeyse annemin yanında olduğunu hissedip ağlayacaktım.

Hayatta kalmıştım. O kahrolası psikopat adamla karşılaşıp hayatta kalmıştım.

Kendimle gurur duymalıydım.

"Bende sizinle geleceğim." Diye kararlı bir sesle konuştu kraliçe ve muhafızlara kapıları aralamalarını emretti.

Revire girdiğimiz anda bütün bakışlar bize döndü. Savaş en yakın yataklardan birine beni yavaşça bıraktığında baş şifacı yanımıza yaklaşmak üzereydi. Kadın bile halime şaşırmış olmalıydı ki kaşları şaşkınlıkla havalanmıştı. Birkaç saniye süren şaşkınlığının ardından ise birkaç şifacı melek daha çağırıp onlara bir şeyler getirmelerini söyledi. Bunlar yaşanırken rüyadaymış gibi etrafı izliyordum. Kraliçe hala elimi tutuyor ve şefkatle okşuyordu.

Şifacı kadın üzerime giydiğim beyaz, askılı tişörtü yırttığında utanamayacak kadar yorgundum. Yer yer morarmış tenim açığa çıktığında şeytan yanımda sinirle soludu. Onunda başına küçük bir sargı yapıştırıldığını fark etmiştim. Baygın bakışlarımı cıklayan şifacı kadına çevirdim. Yüzünü buruşturmuştu. Diğer bir şifacı meleğin getirdiği yeşil renkteki iksir gibi olan şeyi alıp içmemi sağladı. Acı tadı yüzünden kaşlarım çatılmıştı ama sızlayan bedenimi anında rahatlatmıştı. Bedenimin her yerini dikkatle inceleyen şifacı kadın en sonunda endişelenecek bir şeyimin olmadığını söylemiş ve morarmış yerlerime krem sürerek soru sormuştu.

"Bu kız kaç yaşında?" Sorusuna yanımdaki sandalyede oturan şeytan hızla cevap verdi.

"On yedi." Deyip beni şaşırtarak devam etti. "On sekize girmesine üç hafta beş gün var." dediğinde ise kaşlarım hayretle havalandı. Ona doğum günümü söylemediğime emindim.

"Sen bunu nereden biliyorsun?" Sorumla omuz silkti.

"Seninle ilgili her şeyi biliyorum." Dedi kısık bir sesle. Sonrada gözlerini benden çekip şifacı kadına döndü.

O benimle ilgili her şeyi biliyordu ama ben onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum...

"On sekiz yaşına girdiği zaman mühür daha da güçlenecek." Şifacı kadın elindeki kremi bırakıp hüzünle konuştuğunda boğazıma bir yumru oturmuştu. "Yani, on sekiz yaşına kadar sizde ona bağlanmazsanız-" Savaş kadının sözlerini bitirmesine izin vermeden araya girdi.

"Anladım." Dedi düz bir ses tonuyla. Kraliçe yorum yapmadan bakışlarını ikimiz arasında gezdiriyordu. Konuşmaya başladığında bütün bakışlar ona dönmüştü.

"Bunun başka bir çözüm yolu yok mu?" Şifacı kadın kraliçesine bakarken temkinle başını iki yana salladı.

“Varsa dahi biz bilmiyoruz, efendim. Uzun zamandır böyle bir şeyle karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Bağ neredeyse kitaplardan bile silinecek kadar eski bir sözleşme. Mühür ise... o da ayrı bir karmaşa...” Yaşlı kadın sehpaya koyduğu eşyaları alırken bir yandan da devam ediyordu. “Prensimizin ruhu bağına karşılık verip koruyucuya bağlanmayı seçerse mühür bedene tutunamaz.”

Şifacı kadın son sözlerinin ardından diğer hastalarla ilgilenmeye gittiğinde revirin kapısı yavaşça açıldı. İçeri Ayaz, arkasından da Sare girdiğinde gözlerimi devirdim. "Bende nerede kaldı diyordum. Bir o eksikti." Kendi kendime mırıldanmamı şeytan duymuştu ama anlaşılan kraliçe de duymuştu. Bana imayla baksada hiçbir şey dememişti.

"Dolunay!" Sare'nin o iç gıcıklayan yapmacık sesini ve gülümsemesini duyduğumda homurdandım. Üzerime ince yorganı aceleyle çekmiştim. "Yaralandığını duydum, iyi misin?"

"Sen gelmeden önce çok daha iyiydim Sare." dediğimde şeytan güldü ama öksürerek bunu gizledi. Ayaz da tam yanımıza gelip nasıl olduğumu sorduğunda gayet normal bir şekilde cevap vermiştim. Bunun üzerine Sare homurdanarak kraliçeye dönmüştü.

"Bence gayet iyi görünüyor." Dediğinde kraliçe olgunca gülümsemişti. Cevap vermemeyi seçmişti. Bu kadından ders almalıydım kesinlikle.

Kim bilir, belki bir mucize yaşanırdı da bu kadar yaşadığım şeyden sonra evren bana acıyarak beni kaybolmuş bir krallığın kraliçesi falan yapardı ama evet, bu da sadece kitaplarda olan bir şeydi.

Of ya.

Ayaz ve Sare aralarında konuşmaya başladığında yavaşça şeytanın kulağına eğildim ve fısıldadım. "O kızı gönder yoksa hiç istemeyeceğimiz şeyler olacak, şeytan." Savaş gülerek başını salladı.

"Nasıl istersen." Deyip ikili arasındaki sohbeti keserek Sare’ye hitaben konuştu. "Senin ilgilenmen gereken işler yok muydu, Sare?"

Şeytanın konuşmasıyla şirin olduğunu düşündüğüm bir gülümsemeyle bende araya girdim. "Hem hasta ziyareti kısa olurmuş, o yüzden bence şimdi doğrudan geri gidebilirsin."

Gözlerini deviren Sare burada daha fazla durmanın anlamsız olacağını fark etmiş gibi memnuniyetsiz bir şekilde revirden çıkarken arkasından konuştum. "Neden hala o kızı sarayda tutuyorsunuz ki? Bir şeyler karıştırdığını şu ana kadar anlamış olmanız gerekirdi. Vampirlere çalışıyor. Bundan eminim. Gözlerimle gördüm." Dedim kendimden emin bir ses tonuyla. Bu sefer bana inanmalılardı, artık uzamıştı bu iş. O kadının bir an önce gitmesi gerekiyordu.

"Sare’nin ve ailesinin Ruh koruyucusuyla birlikte çalıştığını saraydaki herkes biliyor, Dolunay..." Kraliçe konuştuğunda gözlerim şaşkınlıkla irileşti. Hışımla şeytana döndüğümde gözlerini devirdiğini fark etmiştim. "Savaş dahil."

Sinirle homurdandığımda gözlerime bakamıyordu. "Savaş... Seni öldürmemem için bana tek bir neden söyle."

“Annem söyleyene kadar bende farkında değildim.” Neyse ki hızla cevap vermişti. “Ayrıca bu aralar kafamı çok meşgul eden şeyler vardı. Onu umursamadım.” Oflayıp tekrar kraliçeye döndüm.

"Peki onu zindana atmak için neyi bekliyoruz?" Diye sorduğumda kraliçe hafifçe güldü.

"O büyücülerin prensesi, onu öylece zindana atamayız, Dolunay. Ayrıca sizin abini ve sürüyü bir an önce bulup buraya getirmenizi bekliyoruz." Kraliçe yavaşça iç çekerek devam etti. "O zamana kadar karışıklık çıkmasını önlemeliyiz."

Çok mantıklı olduğu için sesimi çıkarmadım.

"Pekala... Ben artık gideyim." Kraliçe gitmek için hareketlendiğinde başımı kaldırıp ona baktım. Elimi bir kez sıkıp yanımda olduğunu ve istediğim zaman onu görebileceğimi söyledikten sonra yanımda oturan Savaş’ın saçlarına küçük bir öpücük kondurdu. Uzaklaşmadan önce bize dönüp gülümsemiş, bakışları ikimizin arasında gidip gelmişti. "Uslu durun." Dediğinde başımı salladım.

Kraliçe gittikten sonra Savaş gülerek kısık bir sesle mırıldanmıştı. "Bundan pek emin değilim..." diyerek bana döndüğünde yüzü düştü çünkü ona kollarımı önümde bağlamış şekilde öfkeyle bakıyordum.

"Evet, açıklamanızı alayım prens hazretleri." Dedim. "Unuttuysan sana yardımcı olayım. Şu ‘lanet’ meselesinden başlayabilirsin anlatmaya mesela."

İsteksizce iç çeken şeytan sandalyeye daha çok yayıldı. "Ruh koruyucusunu öldürmenin bir bedeli vardı... Bende o bedeli ödeyeceğim." Deyip gözlerimin içine baktı. "Geçmişimi unutarak."

"Her şeyi mi? Bu saçmalık!" Bağırmamla başını olumsuz anlamda sallamıştı.

"Sadece onu öldürdükten sonraki anılarımı. Onu tanımamış olacağım." Dedi şeytan ve bakışlarını kaçırdı. "Yani... seninle de tanışmamış olacağım."

Hüzünle nefesimi dışarı verip dediklerini idrak etmeye çalıştım ama gözlerim yine dolmuştu, odaklanamıyordum. Şu birkaç günde ne çok ağlamıştım. "Bunu engellemenin bir yolu vardır. Bende bir koruyucuyum, bunu durdurabilirim." Çaresiz bakışlarımı ağlamamı fark edip tekrar yanıma gelen şifacı kadına çevirdim. "Bir şey yapacağız değil mi? Durdurmanın bir yolu vardır..."

Kadının başını üzgünce önüne eğmesiyle irkildim ve elimle yanağımdan süzülen gözyaşlarımı sertçe sildim. "Neden bir türlü mutlu olamıyoruz?" En sonunda hüngür hüngür ağlamaya başladığımda Savaş beni göğsüne çekmişti.

"Ağlama..." Dediğinde yatakta daha fazla küçülerek göğsüne sokuldum. Burada, tam bu zamanda ölmek istedim. Elimden her şeyimi alacaklardı. "İşte bu yüzden sana söylemedim. Ağlamandan nefret ederken gözyaşlarının sebebi olmak beni mahvediyor, Dolunay." Yorgun bir şekilde iç çekti. "Sözünü tut melekcik." Saçlarıma küçük bir öpücük kondurduğunda ağlayarak iç çekiyordum. "Bir yolunu elbet bulacağız..."

Şeytan, ben ağlamayı kesene kadar yanımda sessizce durdu bütün gece.

Korkuyordum ama yaşanan olaylardan değil.

Bir sonumuzun bile olamamasından...

................

Oy vermeyi unutmayın lütfenn

İnstagram; irem_cft_

Devam edecek...

 

Bölüm : 31.01.2026 17:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...