51. Bölüm

51. Bölüm

İrem Çiftçi
berceste_sb

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!

İyi okumalarr 🤍

..............

Nerede olduğumu bilmiyordum. Hatırladığım en son şey şeytanla revirde olduğumdu, uyuyakalmıştım. Şu anda ise sarayın hiç bilmediğim bir noktasında, net olmayan bir bakış açısıyla bulunduğum yeri inceliyordum.

Şey... paniğe kapılmak için çok doğru bir zaman değil mi sizce de?

Ne ara giydiğimi bilmediğim beyaz elbisemin eteklerine baktım. Bu elbiseyi giymediğime o kadar emindim ki! Kaşlarımı çattım ve birkaç adım geri gittim. Başımı önüme eğdiğimde yalın ayaklarımı fark ettim, sonra ise ıssız ve pencereden gelen ay ışığının aydınlattığı koridoru gördüm. Bu koridor sarayın içindeki herhangi bir koridordu. Pek ilgi çekici bir yanı olmadığını söyleyebilirdim. Sadece her zaman yerlerinde olan muhafızlar ortada yoktu, o kadar. Duvarda cılız bir şekilde yanan ve koridoru azda olsa aydınlatan meşaleye iç çekerek baktım.

İlla korkutucu bir yerde rüya görmek zorundaydım, değil mi?

Düşüncelerime gözlerimi devirip yalın ayaklarımı umursamadan temkinle koridorda ilerledim. Garip bir şekilde içimde ne korku vardı ne de endişe. Sadece ufak bir merak. Rüyadaydım sonuçta...

Silik gibi gözüken kollarım ve bedenim panik olmamama hiç yardımcı olmuyordu gerçi. Hayalet gibi hissediyordum. Ölmüş olamazdım herhalde... Tüyler ürpertici düşüncem nedeniyle duraksadığımı çok geç olmadan fark ettim. Yürümeye devam edeceğim sırada karşımda bir hareketlenme hissetmemle bakışlarımı hızla yerden kaldırdım ve koridorun başına çevirdim. Şeytanın aşina olduğum silüetini silik bir şekilde görmemle nefesimi tutmuştum.

"Savaş!" Heyecanlı bir şekilde ona seslenmem ile bulunduğum yerde bir gariplik olduğunu anlamam bir olmuştu. Ona seslendiğim her an bana bakan şeytan sanki beni duymamıştı. Oysa ki sesimi duymamış olması imkansızdı. Birkaç adım daha ilerleyip şaşkınlıkla ona doğru yaklaştım.

Üzerindeki zırhı ve elinde tuttuğu kılıcı görmemle ise başımdan aşağı kaynar sular akmıştı. Dehşetle ağzımı kapatıp yer yer yırtılmış, yer yer aşınmış ve her yeri kan ile kaplanmış zırhına korkuyla baktım. Elinde tuttuğu kılıcın ucundan yere kan damlıyor, gerisinde iz bırakıyordu. Diğer elinde tuttuğu, sapında taşları parlayan hançer bile kandan nasibini almıştı. Yüzü ve bedeni baştan aşağı yaralarla kaplıydı. Meşalenin zayıf ışığı intikam isteyen ölümcül yüz ifadesini ortaya çıkarıyordu.

Gördüğüm görüntü karşısında kanım çekilmişti.

Tanrım, ne olmuştu ona böyle? “S-savaş?” Bana elbette cevap vermedi. Sesli bir şekilde yutkundum ve üzerime doğru gelen bedeninin karşısında durmaya devam ettim. Bakışlarımı çaresizce yüzünde gezdiriyordum. Tam yüzüme bakıyor olsa dahi beni görmüyordu.

Hayır, bu bir rüya değildi. Daha önce gördüğüm kabusla bir alakası da yoktu.

Bedeni bana yaklaşan şeytana son bir çare olarak elimi tereddüt etmeden uzattım.

O an ise her şey saniyeler içinde gerçekleşti. Soğuk bir rüzgar hissetmemle gözlerimi kırpıştırıp şaşkınlıkla arkamı dönmüştüm. Şeytan sanki ben burada değilmişim gibi ilerlemeye devam ediyordu. Bana dokunmamıştı bile. İçimden geçmişti!

Beni göremiyordu, duyamıyordu ve dokunamıyordu.

Olduğumuz yerde yoktum.

Dehşete düşmüş bir halde şeytanı izlemeye devam ettim. Nereye gidiyordu? Neden kahrolası bir savaştan çıkmış gibi görünüyordu? Koridorun diğer tarafından, benim geldiğim yerden şeytana doğru yaklaşan iki silüet ile neler olduğunu anlamak için bütün dikkatimi onlara verdim.

Biri bacaklarının dibinde dolaşan beyaz dumanlar ile tartışmasız Ruh koruyucusuydu. Yüzünün her tarafına kan bulaşmıştı ve topallıyordu. Elinde hiçbir kılıç ya da hançer yoktu.

Yanında tanımadığım ve daha önce hiç görmediğim, oldukça masum bir suratı olan kadınla beraber şeytana doğru ilerliyorlardı. Kadının dudaklarına kötücül bir gülümseme yerleşmişti. Siyah, birbirine karışmış saçları beline doğru uzanıyordu. Masmavi gözleri ise kararmıştı. Aynı yanındaki ruh koruyucusu gibi öfkeliydi ama ikisinin de duruşunda garip bir gurur vardı.

"Onu öldürdünüz!" Şeytanın acı dolu bağırışının koridorda yankılanmasıyla yerimden sıçradım. "Sadece yaşamak istiyordu! Buna izin bile vermediniz!"

Hayır, hayır, hayır...

Bu olamazdı.

Kimden bahsettiğini gayet iyi biliyordum.

Ablasından.

Tanrım, geçmişteydim!

Yanlarına gitmek ve neler olduğunu daha iyi anlamak için hareketlendiğim sırada kolumdan inanılmaz bir güçle tutuldum. Cılız bir çığlık dudaklarımdan firar etmişti. Beni tutan kişiye başımı çevirdiğimde onun Ruh koruyucusu olduğunu gördüm.

Olmazsa olmazdı, tanrı korusun kıyamet falan kopardı zaten...

Her yerden çıkmak zorundaydı çünkü. Artık mışıl mışıl uyumaya elveda diyecektim anlaşılan.

"Yine ne istiyorsun?" Sertçe konuşmamla güldü. Ellerini kaçamamam için bedenime dolayıp sırtımı göğsüne yasladığında dişlerimi sıktım. Bana dokunmadan yapamıyordu! Kurtulmak için debelenmemem gerektiğini önceden öğrenmiştim. Zaten buradaki bedenim gerçek değildi, bana zarar verebileceğini sanmıyordum. Onunda bedeni soluktu. İkimizde rüyadaydık.

Adam sadece psikolojimi bozmakla ilgileniyordu.

Ne hoş...

Bana gerçek dünyada ulaşamayınca rüyalarım aracılığıyla sübliminal mesaj vermeye falan başlayacaktı sanırım.

Sarayda psikolog bir melek var mıydı acaba? Uyanınca uğrasam iyi olacaktı.

"Rüyalarını kontrol edebilmek ne kadar eğlenceli bilemezsin." Dediğinde bıkkınlıkla iç çektim. "Şu anda geçmişteyiz melekcik ve sende benim buradaki esirimsin. Birlikte kan ve vahşet dolu bir anı izleyeceğiz. Merak etme, senin için biletini en önden ayırttım." Kötü bir mizah anlayışı vardı.

Bunun dışında fark ettiğim diğer şey ise buradan derhal çıkmam gerektiğiydi.

Ya da rüyada olduğuma göre uyanmam. Her neyse işte.

Savaş’ın bana anlatırken zorlandığı bir anıyı izleyemezdim. Benden iyiliğim için bazı şeyleri sakladığını biliyordum. Ayrıca daha fazla ölüm, kan veya kaos kaldıramayacaktım ama tanrı aşkına, bunu kime anlatıyordum ki?

Evren ne isterse onu yapıyordu.

Başımı diğer tarafıma çevirip konuşmaya devam eden anıdaki şeytan ve Ruh koruyucusundan bakışlarımı çektim. Arkamdaki adam izlemek istemediğimi anlamış olacak ki homurdanarak çenemden tutup zorla oldukları yere bakmamı sağladığında çileden çıkmıştım. "Bırak!"

"Eğlence daha yeni başladı ama..." Deyip başını kulağıma doğru eğdi. "Kaçırmak istemezsin. İzleyeceksin." Diye fısıldadığında soğuk nefesini tenimde hissetmemle irkilmiştim. Anılarım depreşmişti.

Korkunç bir insan olduğunu bildiğim için yerime sinip -daha çok zorunda kalıp- anıyı izlemeye başlamıştım. Çenemi bir mengene gibi tutan parmakları yüzünden yüzüm buruşmuştu. Çenemdeki eli hareket etmemi, belimdeki ise kaçmamı engellemek için bedenimi sıkıca kavramıştı.

Karşımda gördüklerimle acıyla inledim, midem çalkalanmaya başladı. Şeytan, Ruh koruyucusunun yanındaki kadının boğazına hançerini dayamıştı. Onu esir almış, karşısında duran adama karşı kullanmaya çalışmıştı. Ne ara bu hale geldiklerini bilmiyordum. O sırada Ruh koruyucusundan kurtulmaya çalıştığım için belli bir yerleri kaçırmış olmalıydım. Zaten bilmek istediğim söylenemezdi.

Ruh koruyucusu şeytanın karşısında durmuş öfkeyle bir şeyler söylüyordu ama ne konuştuklarını duyamıyordum. Sanki sesleri bilerek kısılmıştı ve bundan kesinlikle arkamdaki adam sorumluydu. Savaş kadının boğazına dayadığı hançeri tereddüt etmeden kaydırmaya başlayınca çığlık attım.

Bıçağın teni keserken ki dehşet verici sesini duymamla beni tutan Ruh koruyucusundan kurtulmak için daha çok hareketlendim. Mide öz suyum resmen boğazıma tırmanmıştı. Savaş’ın tereddüt etmeden birini öldürdüğünü görmek istemiyordum. "Yeter! Her şeyi gördüm! Bırak artık beni! Lütfen!" diye yalvardığım sırada gözlerimi sımsıkı kapatmıştım. Yine ağlıyordum.

"İzle! Neden açmıyorsun gözlerini? Yanı başında uyuduğun şeytanın nasıl biri olduğunu bilmen gerekiyor değil mi?" Ruh koruyucusu sesini yükseltmeden konuşmuştu ama her cümlesi yakıcıydı.

Elini yanağıma çıkarıp yavaşça okşamaya başladığında çaresiz, acı dolu bir inilti kaçtı dudaklarımdan. Susmasını istiyordum. "İlk önce sevdiğim kadının, sonrada benim canımı aldı. Sevdiğimin hiçbir suçu yoktu. Halktan, sıradan biriydi. Sadece yanımda olmayı seçtiği için ona yalvarmama rağmen boğazını kesti. Gözümün önünde yaptı bunu!" Deyip belimdeki elini sıkılaştırdı. "Hala daha güveniyor musun şeytanına?" Onu dinlememeliydim. "Şeytanlar güvenilmez varlıklardır. O onursuz bir katil. Masum bir kadını öldürecek kadar aşağılık bir prens."

"Kes sesini!" Diye bağırdım ve çenemdeki elinden kurtulmak için başımı salladım. "Yalan söylemeyi kes! Beni kandıramazsın!"

"Kendini kandırmaya devam et, Dolunay." Sinirle gülmüştü. "Seni unuttuğunda onun için sıradan biri olacaksın. İşte o zaman ailesi için sana da kıyacak. Gözünün yaşına bakmadan sevdikleri için seni benim önüme atar. Umurunda bile olmazsın, o ruhsuz bir canavar." Başını kulağıma sır veriyormuş gibi eğdi. "İyi düşün melekcik. Fark etmeden yanı başındaki kişiyle kül olabilirsin. O zaman bana sakın gelmeye kalkma çünkü sana bu şansı son kez tanıyacağım." Belimdeki kollarını gevşetmişti ama bedenimdeki bütün güç, kanım gibi çekilmişti. "Biz değerliyiz. Onların kraliyet oyunlarından ibaret değiliz. Özellikle sen, Dolunay. Tam bir mucizesin. Bir şeytana ait olamayacak kadar kıymetlisin."

Kan ter içinde kalmış bedenimle ve dehşetle açılan gözlerimle uyandığımda hızla yattığım yerden doğruldum. Kendimi yatak başlığına doğru çekip kanatlarımı korunmak için etrafıma doladım. Kahretsin, adam beni resmen delirtmişti.

Neyin doğru olup olmadığını anlamayacak hale gelmiştim.

Tanrım, bana yardım et. Çok yoruldum.

"Sakin ol..." Şeytanın sesini duymamla irkilerek başımı kaldırdım ve yüzüne baktım. Ona baktığımda öldürdüğü kadının aklıma gelmemesi imkansızdı. Bir hayvan ölüsü gördüğümde bile acı çeken bana gözümün önünde bir insan ölümünün izletilmesi azıcık kalan mantığımın da uçup gitmesine neden olmuştu. Yaşadığım şeyleri sindirmeme bile izin vermiyorlardı. "Sadece kabustu, geçti meleğim."

Şeytan yatakta doğrulup bana yaklaştığında başımı hışımla iki yana salladım ve kendimi geri çektim. Kanatlarıma daha çok sarılmıştım. "İstemiyorum." Dedim hıçkırıklarımın arasından. "Lütfen, dokunma bana. Dokunulmak istemiyorum. Dokunmayın artık bana, rahat bırakın artık beni."

Savaş bir süre durup ağlayan suratımı inceledi. "Ne gösterdi sana?" Sesi sakindi ama içindeki öfkeyi hissedebiliyordum. Çenesi kasılmıştı.

"Yalnız kalmak istiyorum." Dedim bakışlarımı yüzünden kaçırarak. Masum birini öldürdüğüne inanmıyordum ama artık neye inanacağımı bilmiyordum. "Lütfen, gider misin?" Onun odasında olmamız umrumda değildi. Yalnız kalmalıydım.

Sakin ol, geçecek, Dolunay. Sen sandığından daha güçlüsün. İçimden bu sözleri tekrarlayıp bakışlarımı odada gezdirdim. Şeytanla göz göze gelmemeye çalışıyordum.

"Bir daha sormayacağım, Dolunay. Bağı kullanarak seni konuşturmamı istemiyorsan bana sana ne gösterdiğini söylemelisin." Dediğinde korkudan titremeye başlamıştım. O bana bir şey yapmazdı. Bağımdı, bana zarar veremezdi. İyiliğimi istiyor sadece.

Ama kalbim neden bu kadar acıyor?

"Gördüm." Dedim ve gözyaşlarımı silip burnumu çekerek duvara bakmaya devam ettim. "Onları öldürdüğünü gördüm." Ve aklımdan çıkmıyor. Sadece evime gitmek istiyorum. Dinlenmek ve bu olaylardan uzakta yaşamak istiyorum. Sıradan bir hayat istiyorum. Seni istiyorum. Aramızda sırların ve Ruh koruyucusunun oyunlarının olmadığı bir sevgiyi ölesiye istiyorum.

Artık çok şey istiyorum.

Birde akıl sağlığımı derhal geri talep ediyorum!

Başını önüne eğen şeytan sinirle gülmeye başlamıştı. Sakinleşmek için derin derin nefesler alıp açıklama yapmak adına bana döndü ama hemen bakışlarımı kaçırdım. "Dolunay..." Devam etmesine izin vermeden sözünü kestim.

"Bir gün..." Dedim ve söyleyeceğim şeylerin ağırlığı karşısında yutkundum. Gözlerim acıyla kapanmıştı. "Bir gün bana da zarar vereceğini söyledi. Beni unutunca senin için sıradan biri olacakmışım. O kadın... o kadın masummuş ama sen onu acımdan öldürmüşsün... O sana da aynı şekilde zarar verdiği zaman yanıma sakın gelme dedi." Söylediğim sözleri duyduğu anda omuzları hayal kırıklığıyla düşmüştü. Söylediğime pişman etmişti beni.

"Ve sende ona inandın, öyle mi?" Dediğinde gözlerine zorlukla baktım. Ondan çekiniyordum.

“Hayır, öyle değil-” Diye devam etmiş ama susmuştum. Ben bile artık neye inanacağımı bilmiyordum.

“O yüzden mi sana dokunmamı istemiyorsun?” Ses tonundaki hayal kırıklığı beni bitirmişti. Cevap vermek için ağzımı açmıştım ama sözlerimi geri tıkmıştı. “Bunu nasıl düşünebilirsin? İnanamıyorum...” Başını iki yana sallayan şeytan dişlerini sıkarak yataktan kalkmıştı. Kanatlarımı etrafımdan çekip kolumu tuttuğunda gözlerim şaşkınlıkla irileşti. "Kalk." Yüzüme bakmadan emir veren bir ses tonuyla konuştuğunda öfkesi karşısında hayrete düşmüştüm.

Kolumu tutup beni yataktan kaldırdığında ve kapıyı açarak odadan çıkmamızı sağladığında dilim resmen tutulmuştu. "Dur! Savaş! Bu saatte nereye gidiyoruz?!" Beni dinlemedi. Koridorda bedenimi kendiyle birlikte zorla sürüklemeye devam etti. Yanlarından geçtiğimiz muhafızlar bizi şaşkınlıkla izliyordu. Başlarını dikleştirip üzerimi incelediklerinde utançla başımı eğdim.

Yine gecelikle dışarı çıkmama neden olmuştu.

Ona inanamıyordum!

Kütüphanenin büyük kapısının önüne geldiğimizde kapıyı muhafızlardan önce araladı ve beni içeri sakince sokmadı, itekledi. Öfkeyle solumaya devam ettiği için susmuş, buna laf etmemiştim. Bana hiçbir zaman bu kadar öfkelenmemiş, bu yanını asla göstermemişti. Gerçekten her şeyin bir ilki vardı demek ki.

Bu hiç hoşuma gitmemişti. Bağım kalbime yakın olan bir yerlerde resmen acıyla sancıyordu. Onu söküp çıkarmak istiyordum. Bize böyle davranmasın diye haykırmaya başlamıştı içimde. Sanki yas tutuyordu. Sanırım şeytanı öfkelendirdiğim için bir tık bana da sövüyordu.

Ruhum çok sinir bozucuydu.

Şeytan masadaki lambayı yakıp kolumu bıraktı ve sıra sıra dizilmiş raflara ilerledi. Raftaki birkaç kitabı çıkarırken ve hiçte nazik olmayan bir şekilde masanın üzerine bırakırken sessizce onu izliyordum. Ağlamaktan gözlerim şişmiş, dün aldığım yaralar tekrar sızlamaya başlamıştı. Berbat bir halde olmalıydım. Ayrıca Savaş o kadar ses çıkarmıştı ki muhafızların bir şeyler olduğunu anlayıp diğerlerine haber vermeleri an meselesiydi.

Birkaç tane daha kitabı yerlerinden çıkartıp inceledikten sonra aradığını bulmuş olacak ki durdu. Elinde tuttuğu siyah ciltli kitabı tam önümdeki masaya bırakıp sayfaları çevirirken onu pişmanlıkla izlemeye başlamıştım.

Bir sayfada durduğunda soluğumu tuttum. Eliyle yanına, masaya yaklaşmamı işaret etti. "Buraya gel." Sert sesinden ödün vermeyince paşa paşa isteğini yerine getirdim. Yanına yaklaştığımda kitaptaki bir bölümü gösteriyordu. "Oku. Tam burayı." Gözlerimi satırların üzerinde yavaşça gezdirdim ve olayların gerçeğini öğrendim.

Ruh koruyucusunun yanında duran kadının fotoğrafı sayfanın tam köşesine işlenmişti. Altında büyük harflerle ‘Tehlikeli. Gördüğünüz yerde sakın öldürmeye çalışmayın. Saklanıp askerlere haber verin.’ yazıyordu. Bir gazetenin parçasıydı.

Ruh koruyucusu her şeyi, her katliamı o lanet kadınla beraber yapmıştı. Her planında yanında o vardı. Kadın inanılmaz kötüydü. Masum yüzüne kanmamak gerekiyordu. En az Ruh koruyucusu kadar çıkan savaşlarda rolü vardı. Yaptığı şeylerde ondan aşağı kalır yanı yoktu. O kadar fazla insanın canına kıymıştı ki sayısı bilinmiyordu. Arka sayfada kimleri, nasıl ve nerede öldürdüğünün kaydını görünce ürpererek geri çekildim.

"Savaş..." Geri çekilip yüzüne baktığımda beni izlediğini gördüm. Yüzü ifadesizdi, kendini bana kapatmıştı. Bağım daha çok sızladı. Omuzlarım pişmanlıkla düştü, kanatlarımı da üzüntüyle serbest bırakmıştım. Uçları yere değiyordu. “Özür dilerim. Öyle düşünmemeliydim. Ben artık... neye inanacağımı bilememeye başladım. O adam... sürekli konuşuyor.”

Kütüphanenin kapısının sesli bir şekilde açılmasıyla yerimden sıçradım. Şeytan bana cevap vermeyip yüzünü buruşturarak kapıya döndü. Bütün kraliyet ailesine haber gitmiş olmalıydı. "Çocuklar?" Kralın konuşmasına aldırış etmeden tekrar Savaş’a döndüm. O da gözlerimin içine kararlılıkla bakıyordu. "Gecenin bir yarısında bu gürültünün sebebini öğrenebilir miyim? Neden muhafızlar kavga ettiğinizi söylüyor?"

Şeytan, babasının sorusuna cevap vermedi. Tek yaptığı gözlerime bakmaktı. "Sen olsan ne yapardın Dolunay?" diye sordu. Dudağının kenarı acıyla kıvrılmıştı. "O kadın abini öldürse... Karşısına geçip sırf biri onun için yalvarıyor diye canını bağışlar mısın yoksa gözünün yaşına bakmadan bir bedeli olmasına rağmen öldürür müsün?" Şeytanın kan dondurucu sözlerinden sonra kimseden çıt çıkmadı. Konuşmamamı bir cevap olarak algılamış olmalı ki başını salladı. "Öldürürsün. Sırf sevdiği yalvarıyor diye diğer insanların feda ettikleri sevdiklerine ve ablamın ölüsüne saygısızlık yapamazdım. Daha fazla can almasına izin veremezdim. Ya ölecektim ya da öldürecektim." Sinirle güldüğünde kaskatı kesilmiştim. "Yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı ama bir anı sayesinde çok kolay bir şekilde aklını karıştırmasına izin veriyorsun, Dolunay." Yakıcı bakışları gözlerimde sabitlendiğinde irkildim.

Her şeyi batırmıştım.

Bir aptal gibi davranıyordum. Ne yapıyordum ben?

O adamın zihnime sızmasına nasıl bu kadar kolay izin vermiştim? Ben böyle biri değildim.

Suçlulukla bakışlarımı kaçırdığımda devam etti. "Ben sana kendimden daha çok değer veriyorum... Göremiyorsun değil mi?" Deyip soğukkanlılıkla sessizce bizi izleyen ailesine döndü. "Söylesene onlara bana bağlı olduğunu. Herkese söyleyelim hatta bensiz yaşayamayacağını. Artık saklamanın bir anlamı yok." Demesiyle kraldan hayret dolu bir ses yükselmişti. "Onlar karar versinler." Bakışlarını tekrar bana çevirdi. "Sana değer vermeyecek olsaydım yaşaman için elimden geleni yapar mıydım? Üstelik benim bu durumdan hiçbir çıkarım yok."

Elim kalbime gittiğinde elbisemin kumaşını sıkıca tuttum. Bağım ya da kalbim, artık ayırt edemiyordum, içimde deli gibi acıyordu. "Giderdim Dolunay. Yapardım bunu. Seni vampirlerle birlikte bırakıp peşinden gelmeye yeltenmezdim. Zaten peşinden gelmeseydim çoktan ölmüş olurdun." Yorgun bir nefes aldı. Omuzları düşmüştü. "Eğer burada durup ölmene izin vermiyorsam bu sana değer verdiğim içindir." Sesi sonlara doğru kısıldı. Gözyaşlarım benden bağımsız yanağımdan süzülüyordu.

"Senin için çabalıyorum ama bu bazen... çok yorucu olabiliyor. Bir savaştayız, ölümler her zaman olacak. Hayatta kalmak istiyorsan alışmaya başlamalısın. Seni can yakmadan hayatta tutamam. Sende can yakmadan daha fazla yaşayamazsın." Başını iki yana sallayan şeytan kararlılıkla devam etti. “Burası hayal ürünü dünyası değil, melekcik. Gerçek dünya. Kalbini ve zihnini korumak için savaşmalısın. Sen savaşmazsan biz zaten baştan kaybettik demektir.”

Sözlerini tamamladıktan sonra bana daha fazla katlanamıyormuş gibi yüzüme bakmadan gitti. Bizi şaşkınlıkla izleyen ailesine aldırış etmeden aralarından geçerek kütüphaneden çıkmıştı. Bir süre sızlanarak gittiği noktaya baktım.

Çok haklıydı...

Artık değişmeliydim.

Bunu bizim için yapmalıydım. Ben ve onun için. Ne kadar çabalasam da yetmeyecekti, bir yolunu bulup yetmesini sağlamalıydım.

Savaşmalıydım.

O adamla hem kalbim hem de zihnim için savaşmalıydım.

"Pekala..." Kral konuşmaya başladığında kızarmış gözlerimi onlara çevirdim. Kral, kraliçe ve Ayaz yan yana durmuş kapının eşiğinde beni izliyordu. Mira ise uykusuzlukla gözlerini ovuşturuyordu. Onları uyandırdığımız için utanarak bakışlarımı kaçırdım. Kanatlarımı etrafıma sardığım sırada kral konuşmaya devam etmişti. "Sanırım sizinle uzun bir konuşma yapmamız gerekecek..."

🦋

Bir gün olmuştu. Koskoca bir gün. Şeytan hala ortalıkta yoktu. O konuşmayı yapmamızın ardından gitmiş ve geri dönmemişti. Saraydaki kimsenin nereye gittiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Fazla uzaklaşmadığını biliyordum, ben buradaydım çünkü. Hayatta kalmam için hala çabalıyordu.

Şu anlık saray halkının Savaş’a bağlı olduğumu öğrenmesi dışında pek bir sorun yok gibi görünüyordu...

Kimi kandırıyordum ki?

Sorun çok büyüktü. Büyücü krallığına Savaş’a bağlı olduğumun haberi kısa sürede ulaşmış ve bir kaos ortamı yaratmıştı. Melek ve Şeytan Krallığına bir hayli kinlenmişlerdi. Onlardan saklamamızdan memnun değillerdi. Sonuçta Sare ile nişanlanması beklenen prensin koruyucu ile bir bağı olduğu ortaya çıkmıştı. Haklılardı. Ben olsam bende sinirlenirdim.

Sare bu olayın sonunda saraydan gönderilmişti. Ailesi onu geri çağırmıştı. Evlilik olmayacağına göre burada daha fazla kalmasının bir anlamı yoktu zaten.

"Benim suçum..." Dedim karşımda oturan Ela ve Orkun’a bakarak. Bana destek olmak için gelmişlerdi. Bunlar yaşanırken kraldan köşe bucak kaçmak zorunda kalmıştım. Beni saraydan kovacak diye yüreğin ağzımdaydı. "Krallığın başının derde girmesi benim suçum."

"Senin suçun değildi Dolunay. Zaten yakın zamanda olacak bir şeydi, biz sadece bunu erkene çekmiş olduk." Ela'nın yumuşak ve destek vermeye çalışan sesini duyduğumda bile paniklemekten kendimi alıkoyamadım. İyi bir dosttu, işlerini bitirip -daha çok sarayda yaşattığım kaosun işlerini- Orkun’u kolundan tuttuğu gibi yanıma gelmişlerdi.

"Biraz da iyi yanından bakalım, Sare cadısı sonunda gitmiş oldu. Aranızda Savaş ile yakınlaşmak için hiçbir engel kal-" Ela yanında oturan Orkun’a dirseğini geçirdiğinde gülmemek için dudaklarımı dişledim.

Savaş azda olsa uzakta olduğu için ara sıra bedenimi bir titreme esir alıyordu. Sanki üşüyor gibiydim. Gün içinde çokça kez ürpermiştim. Bağımı zar zor susturabilmiştim. Yanına gitmek için yanıp tutuşmaya şimdiden başlamıştı ama onu suçlayamazdım, bende nerede ne yaptığını deli gibi merak ediyordum.

Ela oturduğu sandalyeden ayağa kalktığında bakışlarımı yüzüne merakla çıkardım. Eski odamdaydık. Odamın köşesindeki masaya oturmuştuk. "Biz artık gidelim." Deyip Orkun’u kolundan tutup ayağa kaldırdığında Orkun şaşkınlıkla konuştu.

"Niye ya? Daha yeni gelmiştik..." Ela bana şirince gülümseyerek Orkun’u kapıya çekiştirmeye başladı. Bu hallerini gülmemeye çalışarak izliyordum. Daha yeni gelmemişlerdi, yarım saate yakındır sohbet ediyorduk. Çok tatlılardı.

"Saat gecenin üçü, Orkun. Kız belki uyumak istiyordur." Diye diretti Ela odamın kapısını aralarken.

"Doğru. Mantıklı." Diyen Orkun kapıdan çıkmadan bana el salladı. Melek asker zırhını gece bile çıkarmamıştı. "İyi geceler Dolunay." Ela’ya homurdanarak çıkarken arkasından kapıyı kapattı. Onlar gittiğinde depresif halime geri dönmüştüm.

İyice sessizleşen odamda bakışlarımı gezdirdim. Savaş’ın odasına alışmıştım, ayrıca hala bütün eşyalarım ve Mavi oradaydı ama içimden oraya dönesim gelmemişti. Onsuz orada kalmamın bir anlamı yoktu bana göre. O gelmeden uyumamak için diretiyordum, gözlerim bu yüzden uykusuzluktan yanıyordu. Savaş yanımda olmadığı için mührü kullanan Ruh koruyucusunun rüyalarıma girmesi kolaylaşabilirdi. Sonuçta uzaktaydık, mührü zayıflatmamıştık.

Uyuyakalmamak için çabalayarak balkona çıktım. Soğuk havanın bedenime bir anda nüfuz etmesiyle tüylerim ürpermişti ama iyi gelmişti. Uyumayacaktım, hatta Savaş yanımda yokken hiç uyumayacaktım. Bayılsam bile Ruh koruyucusunun oyunlarına bir kez daha kanamazdım. Onu dinleyemez, beni manipüle etmeye çalışmasına izin veremezdim. Bana bir daha istediğini yaptıramayacaktı.

Ellerimi balkonun parmaklıklarına yaslayıp bakışlarımı ışıkları sönmüş şehirde gezdirdim. Yavaşça soğuk havayı içime çektim. Bir an sonra ise arkamdan gelen kanat hışırdama sesleri ile gözlerimi kapatmıştım. Bağım içimde mutlulukla kıpırdamıştı. Başımı çevirip bakmama gerek yoktu.

Kimin geldiğini biliyordum...

Nefesini ensemde hissetmemle huzurla mırıldandım. Ellerini yavaşça belime doladı ve başını boynuma gömdü. "Özür dilerim." Kısık sesimle konuşmamla başını boynumdan kaldırmadan cevap verdi.

"Dileme..." Boynuma dudaklarını sürttüğünde uzunca iç çekmiştim. Az kalsın bir kedi gibi mırlayacaktım. Ondan uzak durmak bana iyi gelmemişti. "Sana o kadar çıkışmamam gerekirdi. Nereden bilecektin ki?"

Sonunda yüzüne bakmak için belime sarılı kolları arasında döndüğümde başımı göğsüne yaslamıştım. "Bir daha kavga etmeyelim. Bu kalbimi çok acıtıyor." Başını eğip gözlerini yüzümde yavaşça gezdirdi. Üzerinde zırhının olduğunu fark ettim. Kalp atışlarını duyamamak homurdanmama neden olmuştu.

"Acıtmasın." Deyip saçlarıma dudaklarını yasladı. Kanatlarının yavaşça etrafımıza dolanmasını izledim. "En azından Sare’yi erkenden göndermiş olduk." Güldüğünde kendimi tutamayıp bende kıkırdadım. Haklıydı. "Sana bir şey getirdim." Merakla başımı göğsünden kaldırdığımda kemerinden bir hançer çıkardığını fark etmiştim. Sapındaki değerli taşlar parıl parıl parlıyordu.

Üzerime geçirdiğim geceliğin eteğini uyluğuma kadar kaldırırken gözlerimin için bakıyordu. Hançeri diğerinin yanına kılıfıyla birlikte yerleştirip eteğimi bıraktı. "Bunu da yanından ayırmayacaksın. Ne kadar fazla o kadar iyi."

“Sen bana hep böyle hançer mi vereceksin, şeytan?” Diyerek güldüğümde gözleri dudaklarıma takılmıştı. Başını iki yana sallayıp kendine geldiğinde soruma aldırış etmeden devam etti. Bakışlarını tekrar yüzüme çıkarmıştı.

“Bir daha bu odaya gelmeni istemiyorum. Kavga etsek bile odamızda kalacaksın. Burası güvenli değil." Deyip konuşmamı beklemeden beni eski odamdan çıkardığında haklı olduğu için yorum yapmamıştım. Zaten burada uzun süre kalma gibi bir niyetim yoktu.

Odamıza geldiğimizde uykusuzluğun verdiği yorgunlukla kendimi yatağa bıraktım. "Uyumak istemiyorum. Uyuyamam." Diye mırıldandım bitkinlikle. Üzerindeki zırhı çıkaran şeytanı izlerken uyumamak için oyalanacağım bir şeyler arıyordum. Sonuçta sabah olunca Ruh koruyucusu uyanacaktı, belki kötücül planlarına gündüz devam edip beni uyumam için rahat bırakırdı.

O adamdan ölesiye nefret ediyordum ve ben birilerinden kolay kolay nefret edebilen bir kız değildim. Hatta birinin ölmesini isteyecek bir kız hiç değildim ama o adam dengemi bozuyordu.

Bir daha onun yüzünden bu kadar çaresiz duruma düşmek istemiyordum. Düşemezdim.

"Ben yanındayım. Söz veriyorum bir şey olmayacak. İzin vermeyeceğim." Üzerine bir eşofman takımı geçiren şeytan tam yanıma, yatağa uzandı. Ellerini belime dolayıp bedenimi her zamanki gibi kendine çekmiş, kanatlarını etrafımıza sarmıştı. “Bir şey olursa seni uyandıracağım. Uyuyabilirsin.”

Yüzlerimiz çok yakındı. Öyle yakındı ki nefesini dudaklarımda hissedebiliyordum. Elimi yanağına yavaşça yasladığımda başını bana doğru eğip burnunu burnuma sürttü. Bir şeyler mırıldandıktan sonra derin bir nefes aldı. Diğer elimi göğsüne, tam kalbinin olduğu yere yasladığımda kalbinin çok hızlı attığını fark ettim.

Aynı benimki gibi.

Dudağımı dudaklarına yasladığımda yavaşça iç çekti.

Tanrım, bu adam beni bir gün kendisiyle birlikte yakıp kül edecekti. Ruh koruyucusu haklıydı.

Ama bu durumdan asla yakınmazdım.

Ruhum en doğru seçimi yapmıştı.

Biliyordum.

...............

Bölüm nasıldıı?

İnstagram; irem_cft_

Beni takip etmeyi unutmayınn 🤍

Devam edecek...

Bölüm : 02.02.2026 13:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...