52. Bölüm

52. Bölüm

İrem Çiftçi
berceste_sb

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!

İyi okumalarr 🤍

............

Gözlerinin içine bakarak geri çekildiğimde şeytanın gözleri yavaşça açılmıştı. Kararmış gözleri yutkunmama neden olmuştu. Bedenimi sarmayı bırakıp üzerime çıktığında kıkırdadım. "Beni kışkırtma." Dedi keyifle dudaklarıma nefesini üfleyerek.

"Kışkırtırsam ne olur ki?" Evet, kesinlikle kaşınıyordum ama şimdilik utanma duygumu bir kenara bırakmış, hislerimle hareket etmeye başlamıştım. Ne olacaksa olsundu.

Gözlerinden eğlenen bir parıltı geçtiğinde başını kulağıma doğru eğmişti. "Benim küçük kurduma cesaret mi gelmiş?" Dediğinde bana sesleniş şekli yüzünden keyifle mırıldandım. Kesinlikle cesaret gelmişti.

Bir elini saçlarıma çıkartıp önüme gelen saç tutamlarını kulağımın arkasına iç çekerek yerleştirdi. "Bebeğim, onu yakında sana uygulamalı olarak göstereceğim ama şu anda değil." Deyip bakışlarını dudaklarıma indirdi. Kendi dudağını dilinin ucuyla ıslatıp gözlerimin içine duygu yüklü bir şekilde baktı. "Beni delirtiyorsun..." Baş parmağını alt dudağımın çizgisinde gezdirdi. "Ama senden vazgeçemiyorum." Gözlerini kısıp yüzümü büyük bir dikkatle incelemişti. "Ne yapıyorsun bana?"

Mavi gözleri, kahverengi gözlerimle buluştuğunda daha önce gözlerinde görmediğim bir duyguyla baktı bana. Önce çeneme küçük bir öpücük kondurdu, sonra ise alnıma. Geri çekildiğinde üzerimden kalkıp yanıma uzandı. "Uyu hadi." Deyip başını bu seferde o benim göğsüme yasladı.

Derin bir nefes alıp şeytanın burnuma dolan rahatlatıcı kokusuyla gözlerimi kapattım. Bir elimi yumuşacık saçlarından geçirdiğim sırada huzurla mırıldanmıştı. Ne kadar zaman geçti bilmiyordum ama rüyalar alemine çekilmeden önce duyduğum titrek sesi, söylediği her sözde kalbime bir sızı bıraktı.

Ben ise bunun rüya olup olmadığını ayırt edemeyecek kadar araftaydım.

"Ben... Sana geri dönülemez şekilde aşık oluyorum, meleğim..."

Eh, durum artık eşitlenmiş gibi görünüyordu.

Bu diyarda yaşarken öğrendiğim şey şeytanların aşkının gerçekten yakıcı olduğuydu. Peki bu umrumda mıydı?

Kesinlikle, hayır.

Her şeyi göze almıştım.

🦋

Birinin beni kolumdan dürtüklemesiyle gözlerimi bıkkınlıkla araladım. O kadar uykum vardı ki etrafa bakıyordum ama neler olduğunu algılayamıyordum. Nova ve Ela'nın panik dolu sesleri kulağıma acı verici bir şekilde işkence ediyorlardı.

"Dolunay çabuk kalk!" Nova’nın uyarı dolu cümlesini bir kez daha duymamla yorgun bir kabullenişle iç çektim. Kirpiklerim birbirine yapışmıştı sanki. Gözlerimi aralayamıyordum.

Bu sarayda uyumama asla izin verilmiyordu!

İmdat!

Güneş daha yeni doğuyordu ama kapıma şimdiden dayanmışlardı. Koruyuculuktan istifa etmek için iyi bir zamandı...

"Ne oldu?" Esnedim ve elimi yüzüme çıkartıp saçlarımı karıştırdım. Gözlerimi ikisinin üzerinde gezdirdiğimde beni endişeyle izlediklerini fark ettim. Başımı yanıma çevirip yatakta şeytanın uyuduğu tarafa baktım. Onu göremeyince kalbimi bir huzursuzluk doldurdu.

Tek umudum dün uyumadan önce söylediği sözlerin gerçek olmasıydı. Umarım beynim bana saçma sapan şakalar yapmıyordu.

"Dolunay!" Nova'nın bağırışını duymamla irkilerek düşüncelerimden sıyrıldım ve onlara geri döndüm.

"Savaş nerede?" Diye sormamla gecikmeden cevap verdi.

"Herkes toplantı salonunda seni bekliyor. Yarım saattir uyanman için uğraşıyoruz! Hazırlanmalısın!" Nova beni uyandırma görevini Ela’ya devrederek hızlıca dolabıma uçtu. Kıyafetlerimi dolaptan fırlatırken ağzım açık şekilde onu izliyordum. Neden bu kadar paniklemişlerdi?

Mavi uykusuzluğa sinirlenmiş gibi dolabımı karıştıran Nova’ya hırladı. İşte kaçınılmaz olan geliyordu. Kral kesinlikle hesap soracaktı. Savaş yokken ondan kaçmıştım ama şimdi kaos biraz daha hafiflediğine göre uzun bir nutuk çekecekti bize. Dün olayın şokuyla konuşma yapmamıştı, şimdi ise ortalık sakinleştiğine göre önünde bir engel kalmamış olmalıydı.

"Azarlanmaya hiç niyetim yok." Dedim yüzümü buruşturarak. O adamı sabah sabah çekemeyecektim.

"Keşke azarlama olsaydı... Bu daha kötü Dolunay. Çok daha kötü şeyler oldu. Ruh koruyucusu-" Ela sözlerine devam edemeden ensemdeki sızıyla yüzümü buruşturdum ve elimi mührün olduğu yere çıkardım.

"Tanrı aşkına, yine ne yapmış?" Yerinde dursa ölürdü sanki! Şu adamın adını bir gün duymadan rahat etmek istiyordum artık! Ensemdeki sızı acıya dönüşmeye başladığında oflayıp ensemi ovuşturarak başımı önüme eğdim. Ela bir şeyler söylüyordu ama onu dinleyemiyordum. Bir an önce Savaş'ın yanına gitmem gerekiyordu. Bunu durdurabilecek tek kişi her zamanki gibi o'ydu.

Birkaç küfür mırıldanıp üzerimdeki yorganı kaldırdım ve hızla yataktan kalktım. Elimle ensemi tutarak dolaba ilerlediğimde Nova elime resmi bir elbise tutuşturmuştu bile. Siyah, altın işlemeli elbiseyi lavaboda üzerime geçirmiş ve dışarı çıkarak Nova’nın saçlarımı toplamasına izin vermiştim. Beş dakikada hazırdım.

Nova birkaç takıyı boynuma ve bileklerime iliştirirken hazırlanmamı bekleyen Ela yanıma gelmişti. "Acilen toplantı odasına gitmeliyiz." Başımı sallayıp aynadan güzel gözüken halime baktım. Uyuyunca düne kıyasla yüzüme biraz daha renk gelmiş olmalıydı.

Odadan tam çıkacağımız sırada yatakta rahatça uyuyan Mavi yattığı yerden hırlayarak kalkıp etrafta gözlerini gezdirdi. Sanki bir şey hissetmişti. Kulaklarını dikleştirmiş ve bir yere odaklanmış garip sesler çıkartıyordu. Odadan çoktan çıkmış olan Nova ve Ela’ya kısa bir bakış atıp huzursuzlukla kurduma döndüm.

"Mavi?" Kurdum adını her seslendiğimde bana bakardı. Ama bu sefer gözlerini yatağın yanındaki boşluktan ayırmıyordu. Dişlerini gösteriyordu. Yanına gidip sakinleşmesi için yumuşak yelesini okşadım. Bakışlarımı gözlerini sabitlediği yere çevirdim ve kaşlarımı çatarak boş olan duvarı inceledim. Hiçbir şey yoktu. Neye bakıyordu?

"Orada ne var kızım?" Diye sormamla bedenimde bir ürperti hissetmem bir olmuştu. Yavaşça kanatlarımı etrafıma doladım. Tüylerim ürpermişti.

"Bir sorun mu var?" Ela'nın sesini duymamla yerimden sıçradım. Bakışlarımı duvardan ayırıp ona döndüm ve başımı olumsuz anlamda salladım.

"Hayır. Sadece bir şey gördüğümü sandım." Dediğimde hafifçe gülümseyerek omzuma dokundu.

"Hadi, geç kalıyoruz. Kral zaten biraz gergin, daha fazla bekletmeyelim." Düşüncelerimden hızlıca sıyrılıp kurdumu odada yalnız bırakarak -ne kadar istemesem de- Ela’nın peşine takıldım.

Dışarı çıkıp toplantı odasına ilerlediğimizde büyük koridorlardan hızlı adımlarla geçiyorduk. Muhafızlar yanlarından geçtiğimiz anda başlarını dikleştiriyorlardı. Sarayda yine bir gerginlik havası vardı. Hizmetlilerin bile oradan oraya koşturduklarını fark etmiştim. Sabahın köründe bu kadar insanın neden iş başında olduğuna anlam veremiyordum. Kıyamet falan kopuyor olmalıydı.

Pekala, sanırım korkmaya başlamıştım.

Ensemde başka bir ürperti daha hissettiğimde tekrar arkamı döndüm ama hiçbir şey yoktu. Sebebi belirsiz bir sıkıntıyla dolmuştum. Önüme dönüp hızlıca ilerlemeye başladığım sırada ise mührün olduğu yerde soğuk bir nefes hissetmemle irkilerek yerimden sıçramıştım. Tabi bunu kimse görmemişti, yoksa koruyucu olarak rezil olmak istemezdim ama korku filminde gibi hissetmeye başlamıştım.

Bir an önce Savaş’ın yanına gitmeliydim.

Büyük kapının önüne geldiğimizde kapının önündeki muhafızlar kapıyı gürültülü bir şekilde araladı. Bütün bakışlar her zamanki gibi bize dönmüştü. Nova ortadan kaybolurken Ela toplantı salonunun en köşesine, diğerlerinden uzak bir yere geçti. Herkes masanın etrafında toplanmıştı. Bu masaya alışmaya başlamıştım.

Üzerimdeki bakışlara aldırış etmeden hızla büyük masanın başında yerini almış olan Savaş'ın yanına ilerledim. Yanına geldiğimde kaşlarını çatarak yüzümü inceledi. "Bir şey mi oldu?" Diye sordu, o da fark etmiş olmalıydı. Betim benim atmıştı çünkü...

Galiba iyice kafayı yemiştim.

Bir şeyler olduğunu anlamış olan şeytan nerede olduğumuzu umursamadan elini atkuyruğu yapılmış saçlarıma çıkardı ve dalgalı tutamlarımı tek omzumda toplayıp ensemin açıkta kalmasını sağladı. Elini ensemdeki mührün üzerinde gezdirdiğinde onu göremesem de gerildiğini tahmin edebiliyordum. "Kızarmış." Dediğinde içime dolan endişeyle yerimde kıpırdandım. Ruh koruyucusu yine bir şeylerin peşindeydi...

Beni bu saatten sonra asla yalnız bırakmayacaktı.

Kral hızlıca masanın yanlarında duran komutanlarda gözlerini gezdirdi, sonrada Savaş ve benim üzerimizde sabitledi. Şeytan saçımı bırakıp kollarını arkasında kenetledi. Bende onun yaptığı gibi yapıp toplantıya odaklandım ve katılımcılara kısa bir bakış attım. Savaş’ın küçük kız kardeşi Mira dahil neredeyse bütün saray buradaydı. Saat çok erken olduğu için herkes yorgun gözüküyordu. En çokta masanın diğer başında duran Alp. Uykusuzluktan gözlerinin altı morarmıştı. Gözlerine çöken yorgunlukla masanın üzerindeki haritayı inceliyordu.

Kral konuşmaya başladığında derin bir nefes aldım ama içimdeki sıkıntıdan bir türlü kurtulamıyordum. "Ruh koruyucusu bu sefer çok büyük oynuyor." Diye sözlerine başladığında herkes onu dikkatle dinliyordu. "Batı sürüsü... Dün gece bütün sürü katledilmiş şekilde yaşadıkları yerin ortasında bulundu." Sözlerinin ağırlığı beni bulduğunda gözlerim istemsizce büyüdü.

"N-ne?" Ağzımdan kaçan boğuk iniltiye engel olamamıştım. Ne demişti o? Bütün sürü mü?

"Yaşlı çocuk demeden herkesi, Batı sürüsündeki bütün kurtları öldürmüş." Diye tane tane devam ettiğinde kanım donmuştu.

"A-ama neden? Onların hiçbir suçu yoktu..." Ayakta duramayacağımı anladığımda Savaş belimden tutmuştu. "O çocukların hiçbir suçu yoktu. Bunu neden yapıyor?" Diye sordum çaresizce o kahrolası koruyucunun amacını anlamak için. Aynı şeyin abim ve sürüsünün başına geldiğini düşünmek bile istemiyordum.

Bu beni bitirirdi.

Kralın kısa bir baş işaretiyle Alp anlatmaya başlamıştı. "Amacını anlamış değiliz, bir şeyler planlıyor ama ne olduğunu hala bilmiyoruz. Geçen sefer koruyuculara ulaşmak için öldürüyordu. Bu sefer ise..." Derin bir nefes aldı ama devam edemedi. Başka bir konuya geçti. "Ateş'in çok zeki bir adam olduğunu hepimiz biliyoruz... Yine başka bir şeyin peşine düşmüş olmalı."

Ruh koruyucusunun adının Ateş olduğunu yeni öğreniyordum. Oysaki öğrenmek istediğim en son şey buydu. Tam da ona yakışan bir isimdi. "Her şeyi tek başına yapmış olamaz. Geçen sefer Amara ona yardım ediyordu. Bu sefer başka, daha farklı birinden yardım almış olmalı." Kralın tam yanında duran Ayaz sessizliğini bozup konuşmaya başlamıştı.

Amara...

Onu tanıyordum.

Başımı çevirdiğimde Savaş ile göz göze geldim. Onun öldürdüğü kadındı. Başını beni onaylamak için salladı. Ruh koruyucusu geri dönmüştü ama çok şükür o kadın hala ortalıkta yoktu. "Mert vampirlerin başına geçmiş. Onun yardım ettiğinden şüpheleniyoruz." Yüzü tanıdık komutan Ayaz’ı cevaplamıştı.

"Vampir kraliçeye ne oldu?" Diye sordum merakla. Herkes bana baktı. Bunu bilmek kesinlikle hakkımdı, bu dünyaya ilk adım attığımda o kadın beni mahvetmiş, tutsak düşmeme neden olmuştu. Savaş’ı ise yeteneğini kullanıp parmağında oynatmıştı.

"Öldü." Diye sorumu kısaca cevapladı aynı komutan. Orta yaşlardaki şeytan adam yüzüne ihtiyatlı bir ifade takınmıştı. Sorularımı cevaplamaktan gocunmuyordu.

"Nasıl?" Diye sordum tekrardan. Kim onu durduk yere öldürmüş olabilirdi ki? O kadın bir hayli güçlüydü.

"Mert."

"Kendi...” Komutanın söylediği isimle midem burkuldu. Yavaşça yutkundum. “Tahta geçmek için kendi annesini mi öldürdü?" Sorumla komutan omuz silkmişti. Onlar vampir, demişti. Canları ne isterse yaparlar. Duyguları yoktur.

Abim haklıydı. İyi ki bir vampire bağlanmamıştım. O zaman gerçekten kalpten giderdi.

Toplantı salonunda konuşulan konulara zar zor yetişebiliyordum. Geçen dakikaların ardından bir daha ne soru sormuş ne de konuşmuştum. Yanımda duran şeytanda sessizdi. Sanki zihninin içinde kaybolmuştu. Bir şeyler düşündüğünü fark etmiştim.

"Siktir..." Savaş'ın yanımda bütün odada yankılanacak bir küfür savurmasıyla bütün bakışlar ona dönmüştü. Kaşlarımı çatarak bende ona döndüğümde o kimseye bakmıyordu. Başını masaya eğmiş önündeki haritayı inceliyordu.

"Savaş?" Adını seslenmemle temkinle başını kaldırıp yüzüme bakmıştı.

"Koruyucular kurtlardan oluşur..." Diye devam ettiğinde Alp sözünü kesti.

"Bu kadar ileri gidemez. İmkansız." Dediğinde gözlerimi devirdim. Gayette gidebilirdi. O adam saf kötünün tekiydi.

"Kurtları öldürmesinin sebebi bu..." Diyen şeytan bakışlarını endişeyle babasına çevirdi. Kral onu gözlerini kısmış dikkatle dinliyordu. "Kendisinden başka koruyucu olmasını istemiyor, evet ama..." Yavaşça yutkundu. "Bir daha koruyucu ortaya çıkmasını da istemiyor. Bu sefer eskisi kadar küçük düşünmüyor. Kurtların hepsini öldürene kadar durmayacak. Türlerini yok etmeye çalışacak. Bu yüzden Batı sürüsünden başladı."

“En büyük sürüyü birkaç dakikada yok etmiş. Prensimiz korkarım ki haklı.” Başını ağır ağır sallayan komutan konuşmuştu. “Bu ihtimali elbette düşündük ama o da bir kurt olduğu için üzerinde durmadık. Sonuçta koruyucular sonradan seçiliyor. İlk başta koruyucuları öldürmeye çalışacağını öngörmüştük. Kurtlar dünya üzerindeki en değerli ırk. Hepsinden kurtulması mümkün değildi.”

“Ya mümkünse?” Kaşlarını çatan Ayaz devam etmişti. Yüzüne keskin bir ifade yerleştirmişti. “Ya bir yolunu bulduysa? Ölümden de dönemez sanıyorduk.”

"O zaman..." Konuşmaya başlayan kral başıyla beni işaret etmişti. "Onlara da sıra gelecek." Dediğinde yanımda duran şeytanın kaskatı kesildiğini fark ettim. Bunda şaşırılacak bir şey yoktu. Kral, Yiğit ve beni kastediyordu. Ruh koruyucusunun bizi öldürmek istediğini hep biliyordum ama aklımı bulandırana, beni kendi yanına çekene kadar durmayacağını da anlamaya başlamıştım.

"Bana neden daha güçlü olmak varken onu öldüreyim demişti." Dedi Savaş, Ateş’in ona söylediği sözleri kastederek.

"İki şansını da denemek istemiş. Dolunay bir doğa koruyucusu. Kurtlar, hatta Driad’lar bile onu dinler. Onu yanına çekerek hepsinden kısa sürede kurtulması mümkün. Dolunay teklifini kabul etmezse onu..." Savaş kralın devam etmesine izin vermeden öfkeyle soluyarak araya girdi.

"Öyle bir şey olmayacak." Dedi. "İzin vermeyeceğim."

Sessizce duran Alp konuyu dağıtarak araya girdi. "Emre’ler... Onları bir an önce buraya getirmemiz gerekiyor yoksa sonları hiç iyi olmayacak." Derken bakışları bana özür dilercesine takılmıştı. Ruh koruyucusunun abimlere ulaşmaya çalıştığını biliyordum. Beni onlarla tehdit etmeyi deneyeceğini hissediyordum. Kahretsin ki abime ve anneme zarar gelmemesi için her şeyi yapardım.

Olacak iş değildi. İnanamıyordum. Adam çoklu oynuyordu. Sanki beyni asla durmadan yeni kötülük dolu planlar üretiyordu. Şaka gibiydi. Ölünce bize inanılmaz kinlenmiş olmalıydı. Yoksa dünya üzerinde yaşayan bir türü yok etmeye çalışmak mı? Akıl alır gibi değildi!

İmkansız olmalıydı... değil mi?

"İki gün sonra yola çıkarsanız birkaç gün içinde yanlarında olursunuz." Dedi kral bakışlarını ikimiz arasında gezdirerek. Ayaz onaylayan bir mırıltı çıkarmıştı. Gidişimiz yedi gün sonra olacaktı ama ileri çekmişlerdi anlaşılan.

"Hayır. Olmaz. Dolunay hiçbir yere gitmiyor." Dedi Savaş. Şaşkınlıkla ona döndüm. "Yaşananlardan sonra onu tehlikeye atamam." Kral sinirle gülüp eliyle burun kemerini sıktı.

"Kurtların yerini bulmanız için bir kurt lazım. Eğer sürü saklanıyorsa Emre kardeşi dışında kimseyle iletişime geçmez. Artık bize bile güvenmiyorlar." Dedi ve bakışlarını benim üzerime çevirmeden önce Savaş’a kısa bir soru sordu. "Geçen sefer ki saldırıyı unuttun mu yoksa oğlum?"

"Saçmalık." Dedi şeytan babasına çıkışarak. "Bu onu ölüme götürmek olur." Kendisinin de gidecek olması umurunda değildi. Sadece benim gidip gitmememle ilgileniyordu. Bu kalbimi sıcacık bir hissin kaplamasına neden olmuştu. Onun dışında koruyucu olup olmamam fark etmez, gerçekten buradaki kimse bana ne olacağıyla ilgilenmiyordu. Gözlerini deviren kral sıkılmış gibiydi.

“Buna Dolunay karar versin. Eminim abisini bulmak istiyordur.” Dedi kral gözlerimin içine tartışmaya açık olmayan bir şekilde bakarak. Bakışları ağırlaşmıştı. “Öyle değil mi, Dolunay?”

Elbette bulmak istiyordum! Ne biçim soruydu bu böyle? Onları Ateş denen psikopat Ruh koruyucusunun eline bırakamazdım.

“Elbette, efendim.” Dedim şeytanın gözlerine temkinli bir şekilde bakarak krala cevap verirken. Bana ciddi misin bakışları atınca omuz silkmiştim. Üzgünüm ama daha fazla sarayda hiçbir şey yapmadan oturamam. Özellikle konu ailemse...

Herkes toplantıya geri döndüğünde kraliçenin beni hüzünle izlediğini fark ettim. Ona hafifçe gülümsediğimde o da bana buruk bir gülümseme bahşetti. Sessizce tekrar toplantıya döneceğim sırada tüylerimin diken diken olmasıyla kaşlarım çatıldı. Ensemdeki mühür beni yine deli etmeye başlamıştı. Gözlerimi kapatıp neyin beni bu kadar ürperttiğini anlamaya çalıştım.

Kurt içgüdülerim beni kesinlikle uyarıyordu. Şeytanın bana seslendiğini duyduğumda bile başımı kaldırmamıştım. Bir şeyler tersti... Uyandığımdan beri takip ediliyormuş gibi hissediyordum.

Siktir.

Bulunduğumuz salonda bizden başka biri daha vardı.

Duyularım bu yüzden beni uyarmaya çalışıyordu.

"O burada..." Diye fısıldadım gözlerimi sonunda aralarken. Artık alışmıştım ama ellerim panikten terlemişti. Bu adamı her gördüğümde vücudum benden bağımsız tepki veriyordu. Strese giriyordum. Yine bana zarar verecek korkusuyla mantığımı bir kenara bırakıyordum.

Sesim her ne kadar kısık olsa da odada bir bomba etkisi yarattı. Herkes susmuş ve bana dönmüştü. Komutanların eli yavaşça kılıçlarına giderken anladıklarını biliyordum.

Toplantı salonunun duvarlarında kısa, keskin bir kahkaha yankılandı. Kahkahanın etkisiyle oda buz kesmişti. Kraliçe küçük kızına sarılıp onu kendine çekmişti. Kralın gözlerinde geçmişten gelen bir öfke parlamıştı. Ayaz kılıcını çekip babasının önüne geçtiğinde herkes temkinle etrafa bakıyordu.

Şeytan bileğimden hızla tutup beni kendine yaklaştırdığında masanın boş olan ucunda ilk önce silik bir silüet belirdi. Sonra ise o. Ruhlar her zamanki gibi etrafındaydı. Odanın zeminine beyaz, ölümcül bir sis gibi yayılıyorlardı. Üzerindeki siyah zırh onu daha da korkutucu göstermeyi başarmıştı. Kemerindeki hançerleri gördüğümde yutkunmuştum. Onunla hiç silahı varken karşılaşmamıştık.

Ayrıca... daha demin görünmez mi olmuştu o?

Tanrım, bu adamın usta olmadığı bir konu var mıydı?

Neden en tehlikeli güç ondaydı?! Ne vardı sanki su koruyucusu falan olsaydı?

Alp ve diğer komutanlar kılıçlarını çektiğinde Ateş ihtiyatla başını sallamıştı. "Bunu yapmak istemezsiniz." Dedi, tam arkamızda duran ve bir köşeye sinmiş olan Ela’ya bakarak. Bakışlarını takip edip korkuyla büyücü arkadaşıma döndüm. O büyü yapabilir, herkesi daha kolay şekilde koruyabilirdi. Tabi... ruhlar etrafına ve ağzına dolanarak bedenini sıkıca kavramasalardı.

Geldiğimizden beri kapının önünde duran Orkun’un sesi hiç çıkmamıştı. Şimdi ise Ela’yı öyle görmesiyle öfkeyle soluyordu. Kılıcına uzandığında yanımda beni sıkıca tutan Savaş kaşlarını kaldırdı ve arkadaşına hayır anlamında başını salladı. Orkun dişlerini sıksa da durmayı kabul etmişti.

Rahat bir tavırla odada dolaşan ve masanın boş bulduğu köşesine yaslanan -ki herkes etrafından çekildiği için boştu- Ruh koruyucusu üzerindeki bakışlara aldırış etmeden gözlerini arsızca üzerimde gezdiriyordu. "Lütfen, rahat olun. Buraya savaşmak için gelmedim." Dedi.

O kadar ciddiyetsiz konuşuyordu ki, inanması çok zordu. Kral çenesini sıktı. Yüzüne saf nefretle baksa bile gözlerini üzerimden çekmedi Ruh koruyucusu. Savaş daha fazla dayanamayıp bana bakmasını engellemek için bir kanadını açtı ve onunla arama siyah bir duvar ördü. Bunu yaparken Ateş’e küfretmeyi ihmal etmemişti.

"Neden buradasın?" Kralın sesi odada yankılandığında Ateş güldü. Gülse dahi bakışları açık bir tehdit taşıyordu.

"Bende sizi tekrar gördüğüme sevindim." Diyerek omuz silkti. "Aslında sizinle ilgilenmiyorum. Bugünlük sizi öldürmemeye karar verdim. Sadece küçük melezimin nasıl olduğunu kontrol etmek istedim." Gözleri parlarken beni baştan aşağı süzmüştü. "Görünüşe bakılırsa çok iyi."

Anlık bir öfkeyle Savaş’ın arkasından çıktım. "O çocukların hiçbir suçu yoktu seni adi piç." Dedim keskin bir ses tonuyla. Küfür etmek ya da onu sinirlendirmek umrumda değildi. Canım yanıyordu. O kurtlar öldüğü için, her biri türümün bir parçası olduğu için. Çocuklar acı çektiği için.

Hepsi adına bu adamdan kurtulacaktım.

Gücüm devreye girerek sarayın, üzerinde bulunduğumuz yerin sallanmasını sağladığında Ateş daha da keyiflenmişti. Keyiflenmişti ve bu beni çileden çıkarıyordu. Yer sarsılmaya devam ederken odadakiler bana dehşetle bakıyordu. Savaş dengesini zar zor sağlayıp kolumdan tuttu ve beni göğsüne çekti. "Sakin ol." Diye fısıldadı kulağıma doğru. Baş parmağıyla sakinleşmem için bel kıvrımımı okşuyordu. "Sinirlenmenin sırası değil, bebeğim. Onu böyle yenemeyeceğimizi biliyorsun."

Dişlerimi sıkarak gücüme durmasını emrettim. Oysa o da benim gibi öne atılarak Ruh koruyucusunu paramparça etmek istiyordu. Bu kadar vahşi bir kız değildim, herkese nazik davranmayı beni ne kadar sinir etseler de bilirdim ama bu adam nazikliği falan hak etmiyordu. Acı çekerek gebermeyi hak ediyordu.

Onu paramparça edecektim ama şimdi değil.

Zamanı değil.

Sakinleşerek Ateş’e tekrar döndüğümde gözlerimin içine bakarak kemerinden bir hançer çıkardı. Bu hareketiyle Alp’ten uyarı dolu bir ses yükselmişti. Diğer komutanlarda gerildiğinde nefesimi tuttum. Ateş kimseyi umursamadan elinde tuttuğu hançeri incelerken konuştu. "Kılıçlarınızı yerine sokun, sevgili komutanlar..." dedi. "Tek bir hatanızda kızı ölü bulursunuz. Gözünüzün önünde geberir ve hiçbir şey yapamazsınız. Aynı diğerleri gibi..."

Savaş beni sıkıca tutup Alp’e emir verdiğinde Alp ne kadar istemese de kılıcını kılıfına geri sokmak zorunda kaldı. Diğer komutanlarda onu izledi. Kral sessizleşmişti. Komutanların davranışlarıyla Ateş'in dudağında ukala bir sırıtış belirmişti. "İşte böyle, sözümü dinleyin. Elimden bir kaza çıkmasını istemezsiniz." Deyip hançeriyle oynamaya geri döndü. "Evet, Emre’nin yerini buldunuz mu?" diye sorduğunda dişlerimi sıktım. "Yer bulmak çok sıkıcı olmaya başladı, belki bana da söylersiniz? Hım?"

"Yoksa eskisi gibi üşengeç misin, Ateş?" Şeytanın tehditkar sesini duyan Ruh koruyucusunun bakışları karardı. "Tabi ya, yanında artık o yok. Bütün zeka gerektiren işlerini ona yaptırıyordun. Tek bir hançer darbesiyle ölmesi ne yazık..."

Susması için kolunu sıktığımda bana imayla baktı. Bana sakin ol diyene bakın! Adamın damarına basıyordu. Ne yapmak istediğini anlamamıştım. Amara’dan bahsediyordu ama tanrı aşkına, Ateş’i daha fazla kızdırarak ne yapmayı amaçlıyordu?

Şeytanın bu sözleri ile Ateş yakıcı bir öfkeyle bize yaklaşmaya başladı. Çenesi kasılmış, gözleri kısılmıştı. Şeytan beni gerisin geri ittirerek ondan uzaklaşmamı sağladı. Savaş'ın tam önünde duran Ateş hançerini sanki bir oyuncakmış gibi sallayarak şeytanın karnına sivri ucunu bastırdığında içeriyi ölüm sessizliği kaplamıştı.

Tanrım, dayanamayacaktım.

Diğerlerine baktığımda yerlerinden kıpırdamadıklarını gördüm. Yüzleşmelerine izin veriyorlardı. Savaş zaten onu bir kez öldürmüştü, ne yapmasını istiyorlardı? Neden kimse müdahale etmiyordu?!

Öfkeyle hiçbir şey yapmadan bıçağı izleyen Alp’e baktığımda hissetmiş gibi başını kaldırdı ve gözlerimin içine bakarak başını iki yana salladı. Sakın, diyordu. Sakın ani bir hareket yapma. Yaparsam büyük bir kaos çıkardı ve içeride bütün kraliyet ailesi vardı.

Mantıklıydı.

Ama konu bağım olduğunda hiçbir şey onun hayatının önüne geçemezdi.

Kraliçe sessizce gözyaşı döküyor, bakışlarını oğlunun karnına yaslanmış hançerden ayırmıyordu. Mira ise annesinin eteğine sarılmıştı. Küçük prenses bana baktığında ona gülümsedim. Yapacağım şey çok hoşlarına gidecekti.

Hatta mutluluktan bayılabilirlerdi.

Bağım ve gücüm devreye girerek tehlikede olduğumuzu algıladı. Önümde birbirinden bakışlarını ayırmayan ikiliye göz devirerek elbisemin eteğini kaldırdım ve uyluğumdaki kemerden Savaş’ın bana verdiği ilk hançeri yavaşça çektim. Ona bütün gücümü yükledim, sihrimle dolan hançerimin etrafında yeşil ışıklar dolaştı. Nasıl yaptığımı bilmediğim şekilde kas hafızam devreye girdi. Büyük bir soğukkanlılıkla şeytanın arkasından çıkarken Ateş’in merak dolu bakışları üzerimdeydi.

Gözlerinin içine bakıp sakince gülümsedim ve hançerimi o daha ne yaptığımı anlamadan aynı Savaş’ın kayalıkta yaptığı gibi, inanılmaz bir hızla aralarına fırlattım. Bunu yapabildiğimi bile bilmiyordum ama o an düşünmemiştim. Yeşil ışıklar saçan hançerim Ateş’in ve Savaş’ın tenini es geçerek aralarındaki hançere büyük bir hızla saplandı.

Ateş’in hançerini delip geçen hançer kraliçeyi sıyırıp tam arkalarındaki duvara saplanmıştı. Hançerinin metal kısmında büyük bir delik vardı.

Şeytanımla uğraşmaması gerektiğini bilmeliydi.

Savaş’ın bir bana birde duvara saplanmış hançerime bakan şaşkın gözlerini umursamadan Ateş’e döndüm. Sandığımın aksine öfkelenmemişti. Daha çok... keyif almıştı? Psikopat herif. "Neden hala buradasın? İstenmediğini anlamış olman gerekirdi, Ateş. Defol git artık."

Ateş gözlerini kısarak keyifle bana bakmaya devam ettiğinde bende gözlerimi kısarak ona karşılık verdim. Bu salondaki kimse hareket edip bir şeyler yapmaya çalışmamıştı. Şeytanı öldürse bile yerlerinden kıpırdamayacaklarına emindim. Onlara da sinirliydim. Neyi bekliyorlardı?

"Bütün halka geri döndüğümü duyursanız iyi olur." Dedi Ateş yakıcı bakışlarını gözlerimden bir saniye bile çekmeden krala hitaben. "Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

"Çoktan öldüğünün haberini de verelim mi? Fazla yaşamayacaksın çünkü seni kahrolası herif." Dediğimde başını geriye atıp büyük bir kahkaha patlattı.

"Biliyor musun, beni çok eğlendiriyorsun Dolunay. Sanırım seni sadece kendime saklayacağım. Savaş ağzının tadını gerçekten biliyormuş." Deyip ellerini ceplerine soktu. Sözleri yüzünden utançtan kıpkırmızı kesilmiştim. “Kim bilir, belki de senden sıkılıp bir ara kullanmam için bana verir.”

Sinirle gülen şeytan çileden çıkmış gibiydi. “Seni bir kez daha öldüreceğim ama bu sefer öldüğünden emin olacağım.” Savaş keskin bakışlarını bir avcı gibi Ateş’e dikmişti. “Geçen sefer hançer kullanmam işe yaramamış anlaşılan. Bu sefer yüreğine kutsal bir kılıç saplayacağım. Acının her saniyesini hissettiğinden de emin olacağım. Yemin ederim.”

Ruh koruyucusunun gözleri anında karadı. Çevik bir hareketle öne atılıp Savaş’a saldıracağı sırada Alp kılıcını çekerek aralarına girmişti ama buna gerek yoktu. Biz daha ne olduğunu anlamadan gözden kaybolmuştu. Gitmişti.

O gittiğinde rahat bir nefes aldım desem yalan olurdu, öfkeyle şeytana dönmüştüm. "Delirdin mi sen?! Neden seni yaralamasına izin veriyorsun? Ya seni öldürseydi?!" Diyerek ondan uzaklaştım ve duvara saplanan hançerimi geri alıp tekrar uyluğuma yerleştirdim. Toplantı salonu anında karışmıştı. Kral bütün komutanlara emir yağdırıyordu.

Sözlerimi duyan ama umursamayan şeytan yanına geri döndüğüm anda omuz silkti. "Ne yapsaydım Dolunay? Ona karşılık verip sana zarar vermesine izin mi verseydim?" Deyip iç çekerek devam etti. "Benden bunu yapmamı bekleme. İlgiyi üzerinden çekmeliydim."

Ona cevap vereceğim sırada kızarmış gözleriyle yanımıza gelen kraliçeyi fark ettim. Bakışlarını endişeyle Savaş’ın karnında gezdirmişti. "İyi misin oğlum?" Diye sorduğu sırada bende Ateş’in hançeri yasladığı yere baktım. Zırhını giymediği için gömleğinden hafif bir kan damlıyordu.

Ne yapacağımı bilmeyip panikle karşısına geçtim. Elimi yarasına çıkartıp dokunacaktım ama canını acıtacak olma ihtimaline karşın tereddüt ettim. "Savaş! Niye söylemiyorsun?!" Diye sordum acıyla inleyerek. Bir bana birde annesine bakan şeytanın yarası umurunda gibi görünmüyordu ama bizim gayette umrumuzdaydı.

Onu her ne kadar iyileştirmek istesem de yapamazdım. Diğer koruyucuların açtıkları yaraları iyileştiremiyordum ve bağım bu durumdan hiç hoşlanmıyordu. “Sorun yok anne, ben iyiyim. Sadece ufak bir sıyrık.” Dediği sırada gözlerimin içine bakıyordu şeytan. Kraliçe karnına dikkat ederek ona sarılmıştı. “Daha kötülerini aldım biliyorsun.”

“Her seferinde ödümü kopartıyorsunuz.” Dedi kraliçe homurdanarak. Bakışları ikimiz arasında gidip gelmişti. “İkinizde. Yara almamak için çabalamaya başlasanız iyi edersiniz.” Dediğinde Savaş bitkince gülmüştü. Diğer kolunu ve kanadını açıp beni de sarılmak için çağırdığında kollarının arasına girmiştim. Kanatlarını etrafımıza sarıp keyifle mırıldandı.

“Benim için endişelenen iki güzel hanımefendi var. Cennete düştüm sanırım.” Dediğinde homurdandım. Alaya alması hiç hoşuma gitmemişti. Burada benim yüreğim ağzıma gelmişti. Şansım varken o hançeri Ateş’e fırlatmalıydım.

Gerçi hala hançeri nasıl bu kadar isabetli fırlattığımı bilmiyordum.

Geçmişten kalma bir yetenek gibiydi. Galiba sadece en tehlikeli zamanlarda ortaya çıkıyordu. Ne hoş...

"Adam elini kolunu sallayarak saraya giriyor!" Kralın sinirli bağırışını duymamla yerimden sıçradım. Kraliçe başını söylenerek iki yana sallayıp kralı sakinleştirmek için Savaş’ı son kez kontrol edip gitti. Şeytan beni daha çok sardığında dikkatle kralı dinliyordum. "Krallığın etrafındaki koruma kalkanını aktif hale getirin! Kimse krallığa benim özel iznim olmadan girmeyecek!"

Oradan oraya koşuşturan askerlere huzursuzlukla baktım. Savaş’ta onları izliyordu ama müdahale etmiyordu. Kolları ve kanatları hala etrafıma sarılıydı. Sarayda büyük bir telaş başlamıştı. "Şu andan itibaren Ruh koruyucusunun geri döndüğü kesinleşmiştir. Umalım ki eski ve karanlık günler onunla birlikte geri dönmesin."

Kral son sözleri komutanlara söyledikten sonra arkasında Ayaz ve bir grup askerle toplantı salonundan hızla çıktı. Kraliçe de kızını alıp onları izledi. Ela bize bir baş selamı verip telaşla masadan kaptığı parşömenlerle onları takip etmişti. Orkun yorunca iç çekip Ela’ya yetişmek için seri adımlarla kapıya ilerledi. En son Alp ve biz kalmıştık.

Kahretsin ki gerçekten büyük bir tehlikenin içindeydik.

Hayatım çok değişiyordu ve ben buna engel olamıyordum. Kendi hayatım üzerindeki kontrolüm parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu. Ona yetişemiyordum.

Savaş’a bir şey olacak diye ölesiye korkuyordum ve o bu olayların tam ortasındaydı. Aynı benim gibi...

Şeytan masmavi gözlerini bize bitkince bakan Alp’ten çekti ve başını eğerek tam gözlerimin içinde sabitledi. Cesaret veren bir ses tonuyla konuşmuştu. "Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Öğreteceğim..." Deyip derin bir nefes aldı ve omuzlarını dikleştirdi. "Her şeyi."

Alp'in bize hitaben konuşmasıyla gözlerimi huzursuzlukla kapadım ve şeytana daha çok sindim.

"İki gün sonra yola çıkıyoruz. Hazır olsanız iyi edersiniz..."

...............

Oy vermeyi unutmayınn!

İnstagram; irem_cft_

Devam edecek...

 

Bölüm : 03.02.2026 15:25 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...