
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
..........
Yorgun bakışlarımı odamızın penceresinden çektim ve bitkinlikle derin bir nefes aldım. Savaş’ın yanından ayrılmamın ve krallığın üzerine mavi bir örtü gibi serilen koruma kalkanını hayretle izlememin üzerinden yarım saat geçmişti. Ela yanımda değildi, büyücülük işleriyle uğraşıyordu. Yanımda hiç arkadaşım yoktu. Kral tarafından doğrudan odaya gitmem ve dışarı çıkmamam emredilmişti.
Sıkıntıdan patlayacaktım!
Mavi’nin yumuşak yelesini kaşıyıp homurdanarak yatakta huzursuzca kıpırdandım. Kurdum tek gözünü açıp bana sorarcasına baktığında omuz silktim. Ne diyebilirdim ki? Ruh koruyucusu bilmem kaç yüzüncü hainlik ve kötülük içeren planını yaparken ben odama hapsedilmiştim. Kral iyiden iyiye sinirimi bozmaya başlamıştı. Günlerimi korunması gereken(!) bir prenses gibi geçiremezdim ama muhtemelen kral beni odama bu yüzden göndermemişti.
Daha çok ayak altında dolanarak işlerine engel olmamı istemiyordu.
Ne yaptığı umrumda değildi oysa. Benim tek istediğim o kahrolası koruyucuyu bir an önce öldürmekti.
Kral resmi bir duyuruyla halkına Ruh koruyucusunun geri döndüğünü haber vermişti. Bu haber diğer krallıklara -bilmediğim bir sürü doğaüstü türün krallığı vardı- ulaklar tarafından gönderilmeye başlanmıştı. Herkes, bütün doğaüstü varlıklar endişeliydi. Eski, felaket dolu günlerinin geri gelmesini istemiyorlardı.
Eskiden krallıkta yaşamadığım için neler olduğunu pek bilmiyor olsam da onları anlayabiliyordum. Gücüm sayesinde miydi, hiçbir fikrim yoktu ama ormanın bile huzursuz olduğunu hissediyordum. Hayvanların arasında bir endişe kol geziyordu. Tabii bunu nasıl bildiğimi açıklayamazdım. Öyleydi işte. Artık anormalliklerime bende alışmıştım.
Savaş halkı kontrol altına almak için gitmişti. Bazı melek ve şeytanlar sıkıntı çıkarmıştı. Ruh koruyucusunun geri döndüğüne inanmıyorlardı. Onlara yalan söylediğimizi sanıyorlardı. Kendi gözleriyle görmedikleri sürece inanmayacaklarına da emindim. Oysa sadece iyilikleri için söylenmişti bu haber. Her türlü tehlikeye karşı hazır olmaları için. Bundan daha önce söylenmemesinin nedeni halk arasında panik yaratmamaktı. Şimdi ise Ateş çok kolay bir şekilde krallığa sızmış, toplantı salonuna elini kolunu sallayarak girmişti. Bu krallık için inanılmaz bir zayıflık göstergesiydi. Bütün muhafızlarla ve askerlerle toplantı yapılacaktı. Hepsi belli bir yerlere koştururken Nova anlattığı bu bilgeler eşliğinde beni odama sürüklüyordu.
Mavi'nin kucağıma daha çok yayılmasıyla dudaklarımı büzdüm. Onun rahatlığından istiyordum.
Nova gittiği yerden bir ışık patlaması eşliğinde geri dönüp tam karşımda durduğunda soru dolu bakışlarımı ona diktim. "Savaşı gördün mü?" dediğimde başını olumsuz anlamda salladı.
Gözlerimi devirip incelemeye pek fırsatım olmadığı ikinci hançerimi incelemek için onu kılıfıyla birlikte uyluğuma bağlı olan kemerden çıkardım. Kılıfı bembeyazdı ve üzerine çeşitli değerli taşlar bezenmişti. Kabzasında bir adet melek ve şeytan kanadı vardı. Oldukça hoştu fakat...
Hançerin tanıdık gelmesiyle yavaşça yutkundum.
Bu hançer Savaş'ın Ruh koruyucusunu ve sevgilisini öldürdüğü hançerdi. Onu bana vermişti...
Kaşlarım hayretle havalanırken kabzasında yer alan ve gözüme kestirdiğim, hafif çıkıntılı beyaz elmasa parmağımı yavaşça bastırdım. Bu hareketimle taş daha fazla parlamaya, odaya göz alıcı beyaz bir ışık yaymaya başlamıştı. Gözlerimi kısıp taşa merakla daha fazla bastırdığımda Nova konuştu. "Dolunay, bunu yapmasan daha iyi ola-" Ona sessiz olmasını söyleyeceğim sırada parmağımda hissettiğim acıyla hançeri hışımla elimden fırlattım.
Of! Bastığım elmas canımı acıtmıştı.
Bir yandan acıyan parmağımı sallarken bir yandan homurdanıyordum. Nova bana göz devirip hançeri yerden aldı ve yatağa bıraktı. "Neden meraklı olmamalıyız adlı çalışma. Mutlu oldun mu?" Dediğinde umursamazca omuz silktim.
En azından merakımı gidermiştim.
Sihirli nesnelere ebediyen dokunma. Yeni mottom buydu. Birde parlak, ilgi çekici elmaslar. Asla.
Gerçi bunu kitaba dokunup yanlışlıkla mühürlendikten sonra uygulamalıydım. Evren iyi dalga geçiyor olmalıydı benimle...
Elimi sallayıp acının geçmesi için su tutmak üzere lavaboya ilerleyeceğim sırada odanın kapısı yavaşça açıldı. Duraksayıp içeri giren şeytana baktım. Yüzünden yorgunluk akıyordu. Buna rağmen üzerine giydiği zırhıyla içeri girip kapıyı arkasından kapattı ve gözlerini üzerime dikip kızarmış parmağıma kaşlarını çatarak baktı.
Aptallığımla yüzleşmesi hoşuma gitmemişti.
Boğazımı temizleyip utançla bakışlarımı kaçırdım. Durumu açıklamak için tam ağzımı açacaktım ki yüzünde bitkin bir ifadeyle yanıma gelip yanan elimi ellerinin arasına aldı. "Hançerin üzerindeki taşa mı bastın?" Diye sorduğunda hemen anlaması üzerine şaşırıp başımı suçlulukla salladım.
Sızlayan işaret parmağımı tutup parmaklarını hafifçe üzerinde gezdirdi. Bunu yapmasıyla sızı anında yok olmuştu. "İşe yarar sanmıştım..." Diye umutsuzca mırıldandığında kaşlarımı sorarcasına kaldırdım. Parmağımı bırakıp devam etti. "Hançeri sadece kraliyet ailesinden olanlar kullanabiliyor. Bana bağlı olduğun için kullanabilirsin sanmıştım, yanılmışım."
“Bir tane var zaten. Onun bana yeteceğini eminim.” dedim konuyu geçiştirerek. Bunun için dertlenmesine gerek yoktu.
Sözlerim üzerine hiçbir şey söylemeyen şeytan başındaki tacı dikkatle çıkardı ve yatağın yanındaki sehpaya bıraktı. Zırhının metal kayışlarını açıp ağır metali yere bıraktı. Üzerindeki kısa kollu tişörtle kaldığı sırada ellerindeki zırhının bir parçası olan metalleri çıkarmakla meşguldü. Her şeyden kurtulduğuna kanaat getirdiğinde huzurla mırıldanmıştı. Onu hafif bir tebessümle izliyordum.
En sonunda yatağa uzanıp yorgun bakışlarını hala ayakta dikilen bana çıkardı. "Yanıma gel." Dediğinde itiraz etmeden yatağa ilerledim. Nova ortadan kaybolmuştu. Mavi yatakta yatmaktan vazgeçmiş, yere uzanmıştı. Onun yarattığı boşluğa uzandım. Savaş anında belimden tutup beni kendine çekti. Kıkırdamadan edemedim. "Birkaç saat dinlendikten sonra ormana gideceğiz."
"Neden?" Diye sordum yüzünü merakla incelerken.
"Sana bir şeyler öğreteceğim." Saçlarımla oynamaya başladığında yorgunca gülümsüyordu.
"Ne öğreteceksin?" Sorumla birkaç dakika sessiz kalıp yüzümü ezberlemek istermiş gibi inceledi.
"Yanında her zaman ben olmayacağım, melekcik..." Konuşmaya karar verdiğinde moralim bozulmuştu. "Güçlerini kullanman gerekiyor. Doğru şekilde."
"Neden yanımda olmayacaksın? Bir yere mi gideceksin?" Diye art arda soru sorduğumda başını iki yana salladı. Bakışları kararlıydı.
"Hayır, bir yere gitmeyeceğim. Sadece bir önlem. Geçen seferki gibi olmaması için." Sözlerine pek inanamadım.
Sadece gerçek olmasını umdum.
Zaten başka seçeneğim ne zaman vardı ki?
Şeytan başını göğsüme yaslayıp çok geçmeden uykuya daldığında uykum olmadığı için onu izlemiştim. Parmaklarımı yumuşacık saçlarından geçiriyordum. Kanatlarının ağırlığı üzerimdeydi. Parmakları her zamanki gibi belime sıkıca dolanmıştı. Birkaç saat daha uyumasını dilerdim ama ne yazık ki çok geçmeden uyanmıştı. Hiç kıpırdamadan saatlerce uyanmasını beklemek mi?
Bunu kimse için yapmayacağımı düşünürdüm.
Onun için ise değerdi.
Yerinde doğrulup uykulu bakışlarını üzerimde gezdirdi. Saçları karışmıştı. "Uyumadın mı?" Diye sorduğunda omuz silktim.
"Uyudum." Kaşlarını kaldırdı. İnanmadığı çok açıktı.
"Bana yalan söyleme. Anlıyorum." Deyip kanatlarını üzerimden çekerken saçlarını karıştırdı ve gerindi.
"Uykum yoktu." dedim. Üzerini değiştirmek için dolaba ilerliyordu. "Gidecek miyiz?"
Israrım üzerine bana kısa ama gayette etkileyici bir bakış attı. Gömleğini üzerinden çıkarırken bakışlarımı kaçırdım. Çok geçmeden tam önüme beyaz, hafif bir kumaşı olan elbise bırakıldı. Kaşlarımı hayretle kaldırıp benim için seçtiği elbiseyi inceledim. "Onu giyebilirsin." Deyip eline aldığı kıyafetlerle lavaboya ilerledi.
O lavaboya girdiğinde üzerimi aceleyle değiştirdim. Elbise altın işlemeli sarmaşık ve çiçeklerle kaplıydı. Bel kısmına kadar dar olan kumaş sonradan bollaşarak kolay hareket etmeme alan tanıyordu. Uzun kollu elbisenin sırtını kapatacağım sırada durdum. Kanatlarımın altında, belimden başlayan bir fermuarı vardı ve onu çekmek zaten kanatlarım yüzünden imkansızdı. Bir kere elim oraya bile ulaşamazdı.
Seni kurnaz, şeytan.
Lavabodan giydiği gömleğinin kollarını düzelterek çıkan şeytan hafifçe sırıtıyordu. O gömleğinin kanatları için ayrılan kısmını büyüyle rahatlıkla kapatabiliyordu ama ben böyle bir büyüye sahip değildim. "Bilerek mi yapıyorsun?" Diye sordum yanıma ben sormadan yardım için yaklaşmasını izlerken.
"Evet." Dedi.
Yavaşça iç çektim ve başımı iki yana salladım. "Sen akıllanmazsın, şeytan." Tam arkama geçip saçlarımı bir omzuma verdi.
Başını eğip dudaklarını varla yok arası boynuma bastırdığında gözlerim kapandı. "Konu sen olduğun sürece asla akıllanmayacağım." Dedi ve parmaklarını belimin, fermuarı kapatmadığı için açıkta kalan kısmında gezdirdi. Parmaklarının çıplak tenimde bıraktığı yanma hissiyle uzunca iç çekmiştim. Ondan öyle çok etkileniyordum ki...
"Kokun sarhoş edici..." Deyip başını boynumdan kaldırdı ve beni delirtecek bir yavaşlıkta elbisenin fermuarını kapattı. Derin bir nefes alıp başını salladı. "Ne yapacağım ben seninle?" Diye sorduktan sonra geri çekildi.
İnan, bende bilmiyorum şeytan.
Tek istediğim ömrümün geri kalanında hayatımın bir parçası olman.
Ona cevap vermediğim ve odadan çıkıp uçuruma sessizce yürüdüğümüz dakikaların ardından ormanın uçurumla birleştiği alana gelmiştik. Savaş durmak yerine önden yürümeye devam ettiğinde ona yetişmek için biraz daha hızlandım. "Ormana geldik?" Dedim sorarcasına. Bana kısa bir bakış attı.
"Aşağıdaki sahile gideceğiz." Ah, şu Ruh koruyucusunun suyu boylamama ve az kalsın boğulmama neden olduğu yere gidiyorduk demek. Yeni fobi kilidim açılmıştı galiba. Uçurumun aşağısındaki denize kaç kez düştüğümü saymayı bıraksam iyi olacaktı.
Travmalarımın hepsini Ruh koruyucusunu öldürene kadar zihnimdeki kapalı bir kutuya kilitleyip düşünmeyi reddediyorum.
Yoksa akıl hastanesi kaçınılmaz şekilde bir sonraki durağım olacak...
Sonu gözükmeyen denizin ormanla bitişik olan sahiline geldiğimizde hafifçe gülümseyerek etrafı inceledim. Her şeye rağmen burası mükemmel gözüküyordu. Gözlerimi kapatıp denizin tuzlu kokusunu içime çektim. "Burası uygun." Dedim ve elbisemin altına hep giydiğim -bu boyutta ne yazık ki görünüş değil işlev önemliydi çünkü- botlarımı çıkararak bir kenara bıraktım. Yalın ayaklarım yumuşak kuma temas ettiğinde kollarını bağlamış yüzünde hafif bir tebessümle beni izleyen şeytana döndüm.
"Evet, ilk dersimiz nedir öğretmenim?" Dediğim sırada yavaşça yanıma yaklaşıyordu.
"Sizi çok mutlu gördüm, leydim..." Dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp bakışlarımı kaçırdım. "Buraya gel, melekcik." Elini bana doğru uzattı ve ellerimi elleri arasına aldı. Avuç içlerimin yukarı bakmasını sağladığında dikkatle ne yaptığını anlamaya çalıştım. "Tek yapman gereken istemek, hissetmek ve hayal etmek. Zor değil." Kaşlarımı çatarak yüzüne baktığımda gülümseyerek başını eğdi ve birbirine kenetli ellerimize baktı.
Birkaç dakika sonra ellerimizde yanan bir ateşin belirmesiyle şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Ateş canımı yakmıyordu. Avuçlarımızın birleştiği noktadan usulca yukarı doğru uzanıyordu. Sanki avuçlarımda soğuk bir rüzgar esiyordu. Tenime hafifçe temas ediyordu.
Şeytan bunu büyüyle yapmıştı. Birkaç kez yaptığına şahit olduğum büyüsünü kullanıyordu.
Ateşi söndürdüğünde geri çekilerek ayaklarımızın altındaki kuma baktı. "Sıra sende." Dedi yeri işaret ederek. Bir şeyler yetiştirmemi istiyordu.
"Ama... kumun üzerindeyiz?" Dememle yanıma gelip elimi tekrar avcunun içine aldı.
"Fark etmez. Doğa sana istediğin her yerde itaat eder. Sarayda muhafızlar için kullandığın sarmaşıklarda sadece istediğin için ortaya çıktılar." Deyip elimi tutup kuma eğilmemizi sağladı ve avcumu kumların üzerine bastırdı. Gözlerini kapattığında nefesimi yavaşça dışarı verip bende gözlerimi kapattım. "Odaklan. Sarmaşık dışında başka bir şey yetiştirmeni istiyorum. Gerektiğinde sana yardım edebilecek daha büyük bir şey..."
Ama aklımda o kadar korkunç bir şey yoktu henüz.
Sadece hoşuma gidecek bir çiçeğin şeytana hediye etmek için açmasını istiyordum.
Fakat içimde, kalbimin yakınlarında yüzeye çıkmak için bekleyen gücüm isteğime itiraz etti. Burun kıvırdı demek daha doğru olurdu. Geri kaçıp ne yaparsan yap demiş ve gitmişti. Bana bir çiçeği çok görüyordu!
Sinirle iç çekip gözlerimi açtım. "Neden olmuyor? Her seferinde sadece öleceksem ortaya çıkıyor." Gerçekten de öyleydi. Ne zaman öfkelensem ya da büyük bir tehlikede olsam anca o zaman bana yardıma gelip isteğimi yerine getiriyordu gücüm. Ondan ufak, masum bir çiçeği benim için açtırmasını istemiştim ama kabul etmiyordu.
Aynı benim kişiliğime sahip bir gücüm vardı. Bende ölüm kalım meselesi olmadığı sürece pek harekete geçmezdim. Toplantı odasında hançeri kullanmam bile bu yüzdendi.
Ne güzel(!)
"Olacak." Dedi şeytan, gözlerimin içine anlayışla bakarak. "Hemen olmaz ki meleğim..." Ellerimizin kum ile birleştiği noktayı işaret etti. "Yardım etmemi ister misin?"
Başımı hemen salladım. Küçük bir büyü yardımı fena olmazdı. Kabul etmemle eli elimin üzerindeyken gözlerini kapattı. Bende onun gibi gözlerimi kapattım ve odaklanmaya çalıştım.
Birkaç dakikanın ardından kalp atışlarımın hızlanmaya başlamasıyla yerimde heyecanla kıpırdandım. Sanki bedenimde, ellerimizin birleştiği noktadan başlayarak kanatlarıma doğru uzanan bir tür elektrik dolaşıyordu. Geçtiği her yeri, damarlarımda dolaşıyormuş gibi hafifçe yakıyordu.
Bu Savaş’ın büyüsüydü.
Onu hissedebiliyordum. Metalik bir kokusu ve tadı vardı. Resmen tadını alabiliyordum. Ben gücümün hissettirdiklerine alışmıştım ama bir kokularının veya tatlarının olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Benim gücüm sanki hep orada duran bir parçamdı ama büyü... Yeni bir şeydi. Savaş ise bu konuda ustalaşmıştı. Büyücüler kadar fazla olmasa da gerektiğinde kullanabileceği kadar büyüsünün olduğunu biliyordum.
Düşüncelerimden sıyrılıp aklımdaki çiçeğe odaklandım. Yavaşça nefesimi dışarı verip elimin altındaki kumu iyice hissetmeye çalıştım. Avuç içimin sebebi belirsiz şekilde yanmaya başlamasıyla ise şaşkınlıkla gözlerimi araladım. Gördüğüm görüntüyle endişe dolu bakışlarımı şeytanla kenetli ellerimizde gezdirmiştim. Elimin tam üzerinde duran elinin damarlarına sarı bir ışık yayılmış, kolundan yukarı doğru tırmanıyordu. Benimde aynı şekildeydi. Damarlarımda kan değil sarı ışık dolaşıyordu sanki.
Bunun normal olmadığına adım kadar emindim.
"Savaş!" Panik dolu sesimle şeytan hızla açtı gözlerini. İlk önce endişeli suratıma, sonra ise elimin üzerindeki eline baktı. O da şaşkın görünüyordu. Bunu beklemiyor olmalıydı.
"Elimi hareket ettiremiyorum..." Elbette hareket ettiremiyordu. Yoksa şu ana kadar elimi kumdan çekmiştim ama sanki bir güç ellerimizi kuma sabitlemişti. Yapıştırılmış gibi asla oynatamıyordum yerinden.
O anda bir şey oldu. Savaş ne olduğunu çözene kadar aradan bir hayli zaman geçti. Damarlarımızdaki sarı ışık giderek çoğaldı. Sanki bir şeyler içimden akıp kuma doğru çekiliyordu. İznim olmadan.
Ardından büyük, göz alıcı bir patlama geldi.
Bizden çokta uzak olmayan, ormanın kumlarla buluştuğu yerde duran ağacın gövdesine hızla çarptım. Ağzımdan boğuk bir inilti yükselse de hemen toparlanmıştım. Kendime gelmek adına yavaşça başımı kaldırıp Savaş’ı aradım. Çok zıt yerlere savrulmuştuk. Patlamanın şiddetiyle ben ormana doğru savrulurken, o denize doğru savrulmuştu.
"Dolunay!" Şeytan çevik bir hareketle yarısına kadar girdiği sudan çıkıp koşarak yanıma geldi ve gözlerini tedirginlikle bedenimde gezdirdi. "İyi misin? Bir yerin acıyor mu?" Sorusuyla başımı olumsuz anlamda sallayıp yerimde doğruldum. En azından geçen sefer ki gibi her yerim morarmamıştı.
Eh, bu da bir şeydi.
Tabi artık bir yerlere savrulmaktan vazgeçmeliydim.
Tam şeytanın yüzüne bakıp konuşacağım sırada gözlerimin sahilde bir yere takılmasıyla ağzım şaşkınlıkla aralandı. "Savaş..." Diye mırıldandım ve sahili işaret ettim.
Sarı, müthiş derecede parlayan bir çiçek şeytanla tam elimizi koyduğumuz yerde açmıştı. Yaprakları ateştenmiş gibi içlerinde çeşitli renk oyunlarını barındırıyordu. Etrafında açan birkaç küçük çiçekten ziyade öyle büyülü gözüküyordu ki gözlerimi ondan alamıyordum.
Şeytan kafası karışmış şekilde beni ayağa kaldırırken hala çiçeği izlemekle meşguldüm. Evet, bir çiçek istemiştim ama bu kadar güzel olacağını hiç düşünmemiştim. Bunu hayal bile edemezdim. Tamamen kusursuzdu. Hatta her rüzgar esişinde etrafa sarı, minik yıldızlara benzeyen tozlarını yayıyordu. Elimde olmadan çiçeğe doğru yürüdüm ve hayranlıkla onu inceledim.
Şeytan çok geçmeden yanıma gelmişti. Yanıma diz çöktü ve o da benim gibi çiçeği yakından inceledi. "Bu..." Duraksayıp elini nazikçe, kırmaya korkuyormuş gibi çiçeğe uzattı. "Bu yaşam çiçeği..." Dediğinde kaşlarımı çatıp bakışlarımı yüzüne çıkardım. "Çok nadir bulunurlar. Hatta dünyada sadece iki tane var. Yerleri herkesten sır gibi saklanır."
"Artık üç." Dedim ve gülümseyerek çiçeği izlemeye devam ettim. "Ne işe yarıyor?"
"En ölümcül yaraları bile iyileştirebilirsin. Hastalıklardan kurtulmanı sağlar. Seni ölümün kıyısından çekip alır. Bu çiçeğin kaderin bir lütfu olduğunu söyleyenler de vardır." Şeytan çiçeğin yapraklarını nazikçe okşayıp geri çekildi. Bu hareketiyle etrafa daha fazla sarı toz yaymıştı.
"Peki ya lanetleri?" Hevesle konuştuğumda neyden bahsettiğimi anlamış olacak ki buruk bir şekilde gülümseyerek başını olumsuz anlamda salladı.
"Lanetler bedende bulunmaz, melekcik. O zaman zaten bir lanet değil, hastalık olurlar. Lanet ruha yerleşir, onun bir parçası olur." Dediğinde kendimi sırtüstü kumlara bıraktım. Öfkeyle iç çekmiştim.
"Dünya çok adaletsiz." Dedim ve nefesimi sertçe verdim. "Koruyucu olmaktan nefret ediyorum!" Ellerimle yüzümü kapatıp sinirle inledim. "Neden ben? Onca kişi arasından ben olmak zorunda mıydım?!"
"Olduğun kişi ve yaptığın, çabaladığın her şey seni şimdiye getirdi meleğim." Şeytan yanıma uzanırken konuşmaya devam etmişti. Başımı çevirip yüzüne baktım. "Biraz bencilce olacak ama iyi ki seçilmişsin. İyi ki bana bağlanmışsın." Dediğinde yüzünde huzurlu bir ifade vardı. "Bana bağlanman için yaptığım her ne ise hiç pişman değilim. Sen yanımda oldukça ve bana böyle bakmaya devam ettikçe hiçbir şeyden pişman olmayacağım." Diyerek devam etti. "Çabalayacağız. Daha iyi bir gelecek ve kader için. Çünkü yaşamanın anlamı bu."
Sözlerinin ardından başını gökyüzüne çevirdi şeytan. Simsiyah kanatları kumların üzerine yayılmıştı. Bende derin bir nefes alıp bakışlarımı kusursuz yüzünden çektim ve gökyüzüne çevirdim. Bir süre sonra ise güneşlenmekten sıkılıp şeytanın üzerimdeki merak dolu bakışları eşliğinde deniz kıyısına ilerleyip yalın ayaklarımı soğuk suya soktum. İyi gelmişti.
Şeytan da uzandığı yerden kalkıp yanıma geldiğinde muzipçe sırıttım. "Su savaşı?" Sorumla güldü.
"Kaybetmeye hazır ol, melek." Dediğinde ondan uzaklaşmış çoktan suya girmiştim.
"Asıl sen hazır ol, şeytan." Dedim gözlerimi kısarak. Üzerindeki gömleği tek bir hamlede çıkarıp kumlara bıraktığında kaşlarım çatıldı. "Hey! Bu dikkat dağıtmak!"
Kimse kusursuz vücudunu izlemeden savaşamazdı bir kere!
Hile yapıyordu!
Kıpkırmızı kesildiğimde kaşlarını alayla kaldırdı ve yüzümü inceledi. "Benden etkileniyor musun, melekcik?" Sorusuyla ciddi misin der gibi ona bakmıştım.
"Evet. Hem de çok. Oldukça... etkileniyorum." Anlık bir cesaretle konuşmamla şeytanın keyfi yerine gelmişti. Ama zaten bu konuda yalan söylemezdim. Gıcık şeytan, ne kadar etkileyici olduğunu elbette biliyordu. Bu sözleri ağzımdan duymak için soru sorduğuna emindim.
Eh, bende de bir şeyler vardı tabii...
Oyunu kurallarına göre oynamalıydık sonuçta.
Yanına iyice yaklaşıp arkamı döndüm ve saçlarımı tek bir omzumda toplarken konuştum. "Fermuarımı açar mısın?" Sorumla yüzünü göremesem bile şaşırdığına emindim çünkü uzun bir süre duraksamış ve hiçbir şey dememişti.
Elbisemin fermuarını kapattığı gibi geri yavaşça açtığında beyaz kumaşı üzerimden hızla çıkardım. Altımdaki dizlerimin bir hayli üzerinde biten beyaz, askılı içlikle kaldığımda yutkundu. Bu boyuttaki kadınlar genellikle elbiselerinin içine hem korse hem de bu kısacık -insan dünyasında gayet normal boyutta olan ama burada ne yazık ki yargılandığı için giyemediğim- içlik denen elbiseyi giyiyorlardı. Nova beni bin kez bu içlik denen şeyin elbise olmadığı ve onunla asla dışarı çıkmamam gerektiği hakkında uyarmıştı. Oysa birkaç sefer gecelikle dışarı çıkmış ve arada şortta giymiştim.
Doğaüstü varlıklar gerçekten tuhaftı.
Garip gelenekleri vardı.
Şeytanın duraksamasından faydalanıp kanadımı denizde salladım ve üzerine su sıçrattım. Baştan aşağı ıslanırken afalladı. "Evet, kesinlikle hile oluyormuş." Diye kendi kendine mırıldanırken saçından aşağı sular damlıyordu. Bu haline güldüğümde bakışları gülüşüme takılmıştı. "Çok güzel gülüyorsun..."
Sözleriyle utanarak dudaklarımı birbirine bastırdım ve yüzünü inceledim. Sanırım dün gece söylediği sözler gerçekti.
Şeytana bir şey olmuştu.
Değişmişti. Tanıştığımızda davrandığı gibi davranmıyordu artık.
Gerçekten de bana aşık oluyor olabilir miydi?
Umarım, diye geçirdim içimden. Bunu ölesiye istiyordum. Bu hisleri itiraf etmeden, tek taraflı şekilde yaşayamazdım artık. Zaten bağın tek taraflı olması beni deli ediyordu çünkü...
Ben şeytana aşıktım.
Gözlerine,
Değer verişine,
Sevişine,
En çokta gülüşüne.
Her şeyine.
İç çekerek yüzüne bakmaya devam ettim. Onun duyguları kararlaşana kadar bir şey demeyecektim. Bekleyecektim.
Korkuyordum. İtiraf edersem gider diye...
Elini bana doğru uzattığında daldığım düşüncelerimden sıyrıldım ve uzattığı eline baktım. Elini tuttuğum zaman beni suyun derinlerine doğru çekti. Su beline geldiğinde ise durdu. Elini belime koyarak yüzlerimizi iyice yakınlaştırdı. Dengemi sağlamak için omuzlarına tutunmuştum.
Bakışlarını dudaklarıma indirdi ve kendi dudağını usulca ıslattı. "Seni öpmek istiyorum." İzin istiyordu. İzin istemeden hiçbir şey yapmıyordu. Bir elini yanağıma çıkartıp baş parmağını alt dudağımın çizgisinde gezdirdi. "Dudaklarının tadına bakmayı öyle çok istiyorum ki..." Burnunu burnuma sürttüğünde ellerimi omuzlarından indirip kollarına tutundum. Dudaklarını yavaşça dudaklarıma bastırmasıyla çekmesi bir olmuştu.
Sahilden gelen gür bir kurt ulumasıyla ikimizde başımızı hızla oraya çevirmiştik. Siyah kurt bakışlarını üzerimizde ölümcül bir şekilde gezdiriyordu. Bir o yana bir bu yana yürüyüp denizden uzak duruyordu. Şeytan sinirle iç çekti ve başını boynuma yasladı. "O kurdu öldüreceğim." Dediğinde dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım.
Anın şokunu atlattıktan sonra kendime gelmek için derin bir nefes alıp başımı sahildeki kurda yeniden çevirdim. Amacı neydi? Zamanlaması mükemmeldi çünkü...
Şeytan başını boynumdan kaldırıp yavaşça iç çekti. "Hasta olacaksın..." Dedi ve beni belimden tutup kurdun olduğu yere, sahile doğru iteklemeye başladı. Denizden çıktıktan sonra kumların üzerindeki elbisemi aldım ve üzerime geçirdim. Fermuarı açık kalmıştı ama umrumda değildi.
Kurt bir kenara oturmuş hala bizi izliyordu. Şeytan kendini kumların üzerine bıraktığında bende yanına gidip oturdum. Siyah kurda göz devirip beni kucağına çekti ve kanatlarını etrafıma sardı. "Üşüdün mü?" Diye sorduğunda başımı olumsuz anlamda sallayıp göğsüne iyice sindim. Sudan yeni çıkmamıza rağmen sıcacıktı. Kanatlarını ise bir battaniye misali etrafıma sarmıştı. Kesinlikle üşümüyordum.
Başını bana doğru eğip gözlerimin içine ciddiyetle baktı. "O kurttan kurtulmamız gerekiyor." Dediğinde gülerek başımı iki yana salladım.
"Sadece bir şey anlatmaya çalışıyor olabilir mi?" Sorumla cıkladı ve başını kurdun olduğu yere çevirdi.
"Sanmıyorum..." Diye mırıldanıp kurdu dikkatle inceledi. "Seni kıskanıyor." Kaşlarım çatıldı.
"Beni neden kıskansın ki?" O kurdu tanımıyordum bile. Bence beni kıskanması için ortada hiçbir neden yoktu.
"Bilmiyorum ama bu hoşuma gitmiyor." Diye homurdanan Savaş başını tekrar denize çevirdi. Etrafımıza sarılmış kanatları yüzünden kurdu göremesem de bakışlarının üzerimizdeki ağırlığını hissedebiliyordum.
"Onu görmezden gelsek?" Diye sordum çözüm yolu bulmaya çalışarak.
"Artık öyle yapacağım." En azından kurttan kurtulmaya karar vermemişti. Ne kadar inkar etsek de her seferinde yardımıma koşuyordu. O kurda artık ölesiye güveniyordum.
Şeytanın yaydığı sıcaklık yüzünden mayışmıştım. Gözlerimi kapatıp birkaç dakika dinlendim. Sonra ise aklıma gelen şeyle konuştum. "Savaş..."
"Hmm?"
"Senin soyadın ne?" O doğum günüme kadar biliyorken bende artık onun hakkındaki en ufak ayrıntıyı bile bilmekte kararlıydım. Bu an öğrenmek için güzel bir andı.
"Soyadım mı?" Şaşkınlıkla sorunca başımı sallamıştım. "Karahan. Kraliyet soyu Karahan hanedanından oluşur." Diye devam ederek meraklı bakışlarını yüzüme dikti. "Neden sordun?"
Omuz silktim. "Doğum günün ne zaman?" O benimkini biliyordu fakat ben bu soruyu hiçbir zaman sormamıştım ona. Bu aklıma gelince hüzünle iç çektim. O kadar çok şey yaşamıştık ki ona doğru düzgün zaman ayırmaya pek vaktim olmamıştı.
"Kendimi sorguya çekilmiş gibi hissediyorum..." Güldüğünde devam etmesini bekledim. "On altı Kasım."
"Burcun?" Soruma daha çok güldü. Burada burç sistemi olduğunu biliyordum! Fantastik varlıklarda inanıyordu. İnanılmazdı...
"Akrep." Hiç şaşırmamıştım. Ben oğlaktım, pek yansıtır mıydım bilmiyordum ama insanların arasında böyle şeylerle ilgilenmek hoşuma giderdi. Fantastik şeyleri severdim. Ne yazık ki burada hayatta kalmaya çalışmaktan başka bir şey düşünemez olmuştum...
"En sevdiğin renk?" Diye sordum sabırla cevaplamasını beklerken. Parmaklarını belimden çekip ıslak kanatlarımda usulca gezdirmişti. Yumuşak beyaz tüylere iç çekerek baktı.
"Beyaz..." Dediğinde dokunuşunun tadını çıkararak başımı göğsüne daha fazla yasladım. Rahatlatıcı kokusu -daha çok benimde kokum- burnuma doluyordu. Biraz deniz ve ormanın ferahlatıcı karışımı.
"Bana bir hikaye anlatır mısın?" Sıra dışı sorumla ellerini saçlarıma çıkardı ve ıslak tutamları yavaşça okşadı. Siyah kurt şu anda hiç umrumda değildi. Gitmediğini biliyordum. Şeytan bana istediği kadar dokunabilir, öpebilirdi. Bir kurdun karışma hakkı yoktu.
"Nasıl bir hikaye istersin?" Diye sordu. Ben en çok Rapunzel’in hikayesini severdim ama onun bu hikayeleri bilmediğini biliyordum. Bu hikayeler daha çok insan dünyasına aitti. Onun dünyasından bir şeyler istiyordum.
"Senin en sevdiğin hikayeyi." Dediğimde gülümsemesi genişledi. Biliyordum, onun hakkında bir şeyler öğrenmek istemem hoşuna gidiyordu.
"Bir gün, sarayda yaşayan güzeller güzeli bir prenses varmış..." Hikayeyi anlatmaya başladığında gözlerimi yavaşça kapattım. "Bu prenses, ormanda gördüğü, sıradan halktan olan yabancı bir adama aşık olmuş. Her gece ormana o adamı görmek için giden prenses ne yapıp ne edip en sonunda adamı da kendine aşık etmiş..." Hüzünle iç çektiğini fark ettim. "Fakat günün birinde, prenses geri dönülemez bir hata yapmış. Adamı ailesiyle tanıştırmak istemiş. Ailesini ormana, adam ile tanıştıkları yere götürmüş. Adam her akşam olduğu gibi onu orada bekliyormuş. Oysa yaptığı tek bir hatanın bir gecede tüm doğrularını götüreceğinin farkında değilmiş..."
"Prenses, adamın bir suçlu olduğunu öğrendiğinde her şey için çok geçmiş. Kral, adamın bir hırsız olduğunu bildiği için onu hemen zindana atmalarını emretmiş muhafızlarına. Prenses ne kadar yalvarsa da babasının kararını değiştirememiş. Aşkı için savaşmaya kararlı olan prenses, adamı zindandan kurtarmak için bir plan hazırlamış, planı başarılı olmuşta... Ta ki muhafızlara yakalanana kadar."
"Muhafızların saldırması üzerine adam, prensese zarar gelmemesi için kendi canını feda etmiş. Adamın ölmesiyle mahvolan prenses, onu geride bırakıp aşkını kalbinde gizli tutmak zorunda kalmış..." O anlatmaya devam ederken uyumamak için kendimi zor tutuyordum ama çok geçti. Uykuya dalmadan önce hikayenin sonunu zar zor duymuştum.
"Adam için akıttığı her gözyaşını ise tacındaki elmaslara dönüştürmüş..."
🦋
Yazardan:
-Melek ve Şeytan Krallığı-
Kucağında çok geçmeden uyuyakalan meleğine buruk bir gülümsemeyle baktı şeytan. Günlerdir doğru dürüst uyumadığını biliyordu. Ruh koruyucusu aklını yine karıştırır diye korkuyordu ama buna yanında olduğu sürece izin vermeyecekti. Onu da alamayacaktı. Uykusundan uyandırmamaya dikkat ederek parmaklarını ipekten farksız saçlarında gezdirdi.
Bakışları yüzüne kayarken yavaşça iç çekmişti.
Gülüşü çok güzeldi...
Meleği gerçek olamayacak kadar sıra dışıydı. Bir mucize gibi hayatının tam ortasına düşmüş ve hayata tutunması için büyülü bir sebep haline gelmişti. Bazen onu hak etmek için ne yaptığını düşünürdü ama sonra hiçbir şey yapmadığı konusunda karar kılardı. Kader sadece ona acımış olmalıydı.
Başka bir açıklaması olamazdı.
Düşüncelerinden sıyrılmak adına başını kaldıran şeytan, sonu gözükmeyen denize bitkinlikle baktı. Kanatlarını meleğinin etrafına daha çok sardı. Kızın hasta olmaması gerekiyordu. İki gün sonra yola çıkacakları için ona iyi bakmalıydı.
Onu ölüm tuzağı sayılacak bir şehre katiyen götürmek istemiyordu. Tabi bu sadece bir istekti, başka çareleri yoktu çünkü. Alfa sürüsünü sakladıysa yerini ancak kardeşi varsa gösterirdi, yalnızca onu dinlerdi. Onları krallığa gelmeye ikna edemezlerse sürü için çok geç olabilirdi. Koruyucu için iyi bir tehdit unsuruydu. Ailesine karşılık Ruh koruyucusuna katılması...
Onları dikkatle izlemeye devam eden devasa kurt hareketlendiğinde şeytanın bakışları görkemli hayvana kaydı. Onu incelerken aklından bir sürü düşünce geçiyordu. Neden kucağındaki kıza bu kadar değer veriyordu?
Bir kurt akrabası ya da eşi olmadığı sürece hiçbir canlı için hayatını bu denli tehlikeye atmaz, onu sürekli korumaya çalışmazdı. Yalnız sürüleri için geçerliydi bu koruma ama bu kurdun bir sürüsü yokmuş gibi gözüküyordu. Kız sarayın dışına çıktığı her anda bir hayalet gibi peşine takılıyordu.
Kurt, kızı hem kıskanıyor hem de değer veriyordu.
Şeytanın iyi bir tahmini olsa da bunu kesinleşmeden kimseye, özellikle kıza söylemeyecekti.
Düşüncelere dalan şeytan başını kucağında uykusu sırasında mırıldanmaya başlayan meleğe çevirdi. Kanatlarını yine korunmak için bedenine sarmaya çalışıyordu. Bu haline güldü. Gözlerini kapattı ve başını biraz daha eğip sadece onun alabildiği kusursuz kokusunu içine çekti. Bu anda kalmak için her şeyini verebilirdi.
Uğruna ölebileceği kadar çok değer veriyordu ona...
Bir lanetin onu unutturmasına izin veremeyecek kadar çok.
Uyanmamasına özen göstererek yavaşça kucağına aldı meleği ve ayağa kalktı. Arkalarından ona tuhaf bakışlar atan siyah kurdu umursamadan saraya ilerlemeye başlamıştı. Hava soğumuştu. Biraz daha soğukta kalırsa hasta olurdu meleği.
Şeytan bakışlarını yola dikti ve kendi içinde bir yemin fısıldadı kadere.
Onun için, meleği için umut olmaya devam edecekti. Yaşadığı sürece parlamasına şahit olacak ve bu uğurda ne gerekirse yapacaktı çünkü...
Yaşam ancak ortada bir amaç varsa anlamlıydı.
O anlamını bulmuştu.
Geriye sadece savaşmak kalmıştı.
🦋
Gözlerimi araladığımda yatağımızdaydım ama en son sahilde olduğumuzu hatırlıyordum. Sabah olmuştu. Koskoca bir gün uyumuştum ve uykumu gayet iyi almıştım. Savaş beni odaya getirmiş olmalıydı. Uyurken nasıl olduysa Ruh koruyucusu bana musallat olmamıştı. Sanırım Savaş’ın dibinden ayrılmamam ve mührün bağ yüzünden zayıflamasından dolayıydı çünkü o adamın kötülüğe ara verdiğini düşünmüyordum.
İblis.
Negatif düşüncelerime göz devirip üzerimdeki geceliğe diktim bakışlarımı. Bunu da giymediğime emindim ama umursamadım. Yavaşça gerindiğimde Mavi uyanmamı fırsat bilerek yatağın üzerine çıkıp yüzümü yalamaya başladı. Kıkırdayarak onu üzerimden aldım ve elimi yüzümü yıkamak için lavaboya ilerledim. Şeytan ortalıkta gözükmüyordu.
Lavabodan kendime çeki düzen vererek ve üzerime gündelik bir elbise giyerek çıktım. Birbirine karışmış saçlarımı tararken kanatlarımın uyuşmuş olduğunu fark etmemle yüzüm buruşmuştu. Onları açıp kapadım. O kadar uzun zamandır onları kullanmıyordum ki... Normalde uçmak için yaratılmış kanatlarım benim sırtımda süs niyetine duruyorlardı. Artık tam olarak uçmayı öğrensem iyi olacaktı.
Mavi yanıma yaklaşıp açıp kapadığım kanadımın altına girerek tüyleriyle oynamaya başladığında güldüm. Kapının açılmasıyla ise başımı çevirip içeri giren Savaş’a baktım.
"Uyandın mı?" Sorusuyla daha çok gülmemek adına dudaklarımı birbirine bastırdım. Her zamanki gibi benden erken uyanmış ve hazırlanmıştı. Tacı yine başında altın renkte parlıyordu. Kılıcı bile kınındaydı. Sanki kahvaltıya değil de savaşa gidiyorduk ama yaşadıklarımızın ardından bunların bir çeşit önlem olduğunu biliyordum.
"Hayır, hala daha uyuyorum Savaş. Birazdan uyanırım belki..." Sorduğu soruyla dalga geçmemle hafifçe güldü ve başıyla kapıyı işaret etti.
"Kahvaltıya gideceğiz. Hadi gel." Başımı sallayıp ona katıldım ve uzattığı koluna girdim. Koridorlarda ilerlerken bana bir şeyler anlatan şeytanı dikkatle dinliyordum. Muhafızlar onu gördükleri anda her zamanki gibi başlarını eğiyorlardı.
Başka bir koridoru daha döndüğümüzde bir kadınla karşılaştık. Bu kadını daha önce sarayda görmediğime emindim. Bize doğru gülümseyerek yaklaşıyordu. Asıl garip olanı melek ya da şeytan olmamasıydı. Üzerine giydiği ve bedenini sıkıca saran uzun kollu tulum siyahtı. Tulumunun her yerine farklı birer silah iliştirilmişti. Minik hançerler, keskin olduklarını tahmin ettiğim yuvarlak şeyler, iki tane kılıç ve benzeri silahları büyük bir şaşkınlıkla inceledim. Omuzlarında gizlenmesi adına yapılmış simsiyah kadife bir pelerin vardı. Siyah saçları beline doğru uzanırken yeşil gözleri bize bakarak merakla parlıyordu.
Buralı değildi.
"Majesteleri..." Diyerek tam önümüzde durdu ve Savaş’a bakarak bir elini göğsüne saygıyla yaslayıp dikkatle eğildi. "Ben Gölge Krallığı’ndan Elis. Buraya Kardelya şehrine yapacak olduğunuz yolculukta size eşlik etmek adına krallığım tarafından gönderildim. Krallığımız kurtlar konusunda sizinle aynı fikirde. Ruh koruyucusuna karşı yanınızda yer alacağız."
Abimleri almaya gideceğimiz yerden bahsediyordu. Yolculuk yapacağımız şehrin adı Kardelya’ydı. Dediği gibi yardım amaçlı gönderilmiş olmalıydı çünkü gölge dediği türü hayal meyal hatırlıyordum. En önemli özellikleri mükemmel birer savaşçı olmalarıydı.
Kadın doğrulduğunda göz göze geldik.
Artık yolculuğumuz için daha da meraklanmaya başlamıştım...
..........
Oy vermeyi unutmayınn.
Bölüm nasıldıı?
İnstagram; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |