
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
.............
Kadın alışılmışın dışında bir şey yaptı. Savaş’ın önünde eğilip -ki yapması gereken buydu- benim karşıma geçti. Samimi bir şekilde gülümsüyordu ama gözlerinde daha çok... saygı vardı? Tam karşımda durup elini kalbinin üzerine koyup bu seferde benim karşımda eğildi. “Koruyucu. Saygılarımı sunarım.” Diyerek doğruldu. “Sizinle tanışmak büyük onur. Önceki koruyucuları görme fırsatım hiç olmadı. Sizin için buradayım.”
Daha önce kimse önümde eğilmemişti. Koruyucu olmam fark etmez, saraydaki herkes sadece sıradan biriymişim gibi davranıp yanımdan geçip gidiyorlardı.
Kimse daha önce benimle tanıştığı için onur da duymamıştı.
Bu çok... tuhaf bir histi? Sanki birileri sonunda neler yaşadığımın ve ne olduğumun farkına varmış gibiydi.
Tamda bu yüzden ne yapacağımı bilemeyip kekeledim. “B-ben...” Dediğim sırada şeytan beni kurtarmak için araya girdi.
“Teşekkür ederiz, Elis. Neden kahvaltıda bize eşlik etmiyorsun?” Savaş eliyle yemek salonunu işaret etti. “Belki yapacağımız yolculuğun üzerinden bir daha geçmek istersin.” Elis saygıyla başını salladı.
“Elbette, prensim. Bende zaten kral ve kraliçeyle görüşmek için yanlarına gidiyordum.” Elis önden biz arkadan ilerleyeceğimiz sırada duraksadığımı ve hala anın şokunda olduğumu fark eden şeytan güldü. Elini belime atıp beni yavaşça ilerletirken kulağıma doğru eğilmişti.
"Hoşuna mı gitti?" Sorusuyla kızararak bakışlarımı kaçırdım. "Alışsan iyi edersin. Kraliyetten olmak kolay olmayacak." Deyip daha çok eğilip yanağıma küçük bir öpücük kondurdu. Ona şaşkınlıkla baktığımda önüne dönmüştü bile. Bana bakmadan sırıtıyordu.
Kraliyetten olmak mı demişti o?
Evlenme teklifi ettiğinin farkında değildi herhalde...
Değil mi?
Ağzımı açıp konuşacağım sırada yemek salonuna geldiğimizi fark edip çenemi tuttum. Sırası değildi. Yanlış duymuş olmalıydım. Ben kraliyetten değildim, daha hayatımı zor yönetiyordum. Muhtemelen bu haldeyken ülkeyi falan batırırdım. Şu anlık tek isteğim aileme kavuşmak, şeytanın yanından ayrılmamak ve hayatta kalmaktı. Bunlar bana yeterdi.
Kahvaltı salonunda bir hayli zaman geçirdik. Kral durmaksızın Elis’e sorular soruyor, Elis ise hiç usanmadan bu soruları büyük bir dikkatle cevaplıyordu. Yapacağımız yolculuk hakkında bir sürü şey öğrenme fırsatım olmuştu bu sayede. Mesela Kardelya şehri perilerin bağlı olduğu krallığın doğusunda kalan küçük bir ticaret şehriydi. Terk edilmişti çünkü Ruh koruyucusunun sarayına oldukça yakındı. Periler ve diğer türler ondan korktukları için şehre uzun süredir ayak basan olmamıştı.
Abimler için iyi bir saklanma noktasıydı.
Abimin beyninin nasıl çalıştığını en iyi ben bilirdim. Oldukça göz önünde, Ruh koruyucusunun yakınında saklanmayı tercih etmişti. Sürü onunlayken güvende olacaktı. Biliyordum... buna inanmak istiyordum. Annem de insanların arasındaki evimizde güvendeydi. Ruh koruyucusu oraya karışamazdı.
Kahvaltıdan sonra odamıza döndük. Koridorda içime dolmaya başlayan sebepsiz sıkıntı sanki nefes almama bile engel oluyordu. Odaya geldiğimizde nefes almak için balkona çıkmıştım, Savaş ise kaşlarını çatmış ama yorum yapmamıştı. Balkonun korkuluklarına yaslanıp derin derin nefesler almaya çalıştım ve elimi ensemdeki mühre götürdüm.
Ruh koruyucusu yine bir şeylerin peşindeydi.
Bundan adım kadar emindim ve içime sızan bu sinsi his bana konunun Yiğit ile alakalı olduğunu söylüyordu.
Diğer koruyucu arkadaşım güvende değildi. Sol kolumdaki izim beni uyarıyor, zihnime bana ait olmayan bir paniği yerleştiriyordu.
Yiğit tehlikedeydi. Yardıma ihtiyacı vardı ve bu abimlerin de tehlikede olduğu anlamına gelmekti.
Şeytan arkamdan çok geçmeden balkona çıkıp yanıma geldiğinde yüzümdeki ifadeyi görmesiyle suratıma şaşkınlıkla bakmıştı. "Dolunay?" Ellerini belime yerleştirerek vücudumun ona dönmesini sağladı. Yüz yüzeydik.
"Yiğit..." Dedim titremeye başlayan sesimle. "Ona bir şey olacak Savaş... İyi hissetmiyorum. Başı belada olabilir." Kaşları daha fazla çatılan şeytan bakışlarını benden çekip düşünceli bir şekilde şehre dikti.
Yanlarına gitmeliydik.
Bir gün daha dayanacak sabrım kalmamıştı.
"Yola çıkmamız gerekiyor." Dedim cevap vermeyeceğini anladığımda. Şeytan bakışlarını tekrar bana indirdi. "Geç kalmış olabiliriz." Başımı iki yana sallayıp kralla bizzat konuşmak için gideceğim sırada Savaş kolumdan tutarak beni durdurdu.
"Biraz sakin ol meleğim..." Dedi ve endişemi dindirmek adına yüzümü elleri arasına alıp gözlerimin içine bakarak yatıştırıcı bir tonda konuştu. "Ruh koruyucusu yerlerini bilmiyor, eminim iyilerdir."
Omur iliğimden başlayarak zihnime doğru süzülen ürpertici his hiçte öyle demiyordu ama... "Erken yola çıkmak gibi bir şansımız var mı?" Diye sordum inatla direterek.
Burada daha fazla kalırsam içim rahat etmeyecekti.
"Babama ve Alp’e soracağım. Hazır olduğumuzu söyleyeceğim." Dedi isteğimi yerine getirerek. Biraz olsun rahat bir nefes aldığımda başımı salladım.
"Tamam, bende seninle geliyorum." Cıkladı ve kolumdan tutup beni balkondan çıkarıp odaya geri soktu.
"Ben halledeceğim, melekcik. Biraz olsun güven bana." Yatağa oturmamı salladığında tartışmaya yer bırakmamıştı. "Lütfen." Diye devam etti ve konuşmamamdan anlaştığımızı çıkarıp saçlarıma kısa bir öpücük kondurup tacını alarak aceleyle yanımda ayrıldı.
Benim için onları ikna edeceğini bildiğimden içim rahattı.
Yine de endişelenmeden edemiyordum.
Yiğit, benim buradaki ilk arkadaşımdı. Ona bir şey olursa...
Hayır. Bunları düşünmeyecektim. Şimdi değil.
Şeytan gittikten sonra yatağa uzandım ve oldukça gürültülü düşüncelerim eşliğinde uzunca tavanı izlemeye başladım. O gelene kadar bekleyecektim ama akşama kadar gelmemesi beni şaşırtmadı desem yalan olurdu.
Çok geç kalmıştı.
Bütün gün gücümle çeşitli çiçekler büyütüp Nova’nın odayı dağıttığım için söylenmesini dinlemiş ve çiçekleri bahçeye taşımasını izlemiştim. Sarayın büyük bahçesine çıkmıştım. Onu dışarı çıkardığım için neşeyle uluyan Mavi arada bir Nova’nın getirdiği küçük kırmızı bir top ile oynuyor ve onu fırlatmam için bana geri getiriyordu. Bu sırada Savaş hala yanıma gelmemişti. Ciddi bakışlı muhafızlara prenslerinin nerede olduğunu sorduğumda bana ya cevap vermemiş ya da omuz silkmişlerdi.
Aradan geçen zamanın ardından ise akşam yemeğimi odaya getiren küçük perimle sıkıntıdan yerimde duramaz hale gelmiştim.
Hava kararırken yemeğimi hızla yiyip ihtiyacım olacağını düşündüğüm için karnımı iyice doyurmuştum. İçimden bir ses her şeyin yola çıkmak için hazır olduğunu söylüyordu. Uyluğumdaki hançeri kontrol edip odamdan çıkarak muhafızlar ve hizmetliler dışında soru sorabileceğim birilerini aramaya başladım.
Herkesin, özellikle hizmetlilerin ellerinde bir takım sırt çantalarıyla atların bulunduğu ahırlara yürüdüğünü gördüğümde şaşırmadan edememiştim doğrusu.
Yavaşça iç çekip koridorda adımlarımı sürdürdüm. En sonunda ise soru sorabileceğim birini görmemle gözlerim parlamıştı. Bir muhafızla konuşan Alp’in yanına hızla vardım. Beni gördüğünde yanındaki muhafızı göndermiş ve bakışlarını bana dikmişti. "Gidiyor muyuz?" diye sordum direkt konuya girerek.
Başını ağır ağır sallayıp beni onayladı. "Savaş seni büyük salonda bekliyor. Bende tam seni çağırması için birilerini gönderecektim." Alp’e teşekkür edip yanından ayrıldıktan sonra hızlı adımlarla büyük salon denen yere ilerledim. Muhafızlar kapıyı araladığında içeri girmiş ve bir masanın başında dikilen şeytana merakla bakmıştım.
Üzerine zırhını geçirmiş, baştan aşağı silahlarla kuşanmıştı. Onu elbette daha önce zırhıyla ve silahlarıyla görmüştüm ama hiç bu kadar fazla silahı üzerindeyken görmemiştim. Başındaki tacı eksikti sadece. Yolculuk için tamamen hazırdı. Siyah bir pelerin sıkıca katlanan kanatlarının bulunduğu sırtından sarkıyordu. Masaya eğilmiş, başka bir zırh olduğunu düşündüğüm metali dikkatle inceliyordu.
Beni fark ettiğinde başıyla masanın üzerindeki zırhı işaret etti. "Bunları giymen gerekiyor." Dediği sırada yanına çoktan gelmiş ve masadaki zırhı incelemiştim. Yanında giymem için birtakım rahat kıyafet vardı.
Bol ve kahverengi pantolona uzanırken bakışlarımı şeytanın yüzüne diktim. Üzerimi değiştireceğimi anlamış olacak ki boğazını temizleyip hızla arkasını döndü. Pantolon bedenime garip şekilde tam uymuştu. Oldukça rahattı. Düğmesini takıp uzun kollu siyah badiye uzandım. Badi onu üzerime geçirdiğim anda sihirli bir şekilde kanatlarımın bulunduğu alandaki boşluğunu kendiliğinden kapatmıştı. Sabah giydiğim elbiseyi masanın üzerine bırakırken son olarak ellerime kahverengi, kılıç tutmak için yapıldığını tahmin ettiğim deri eldivenleri geçiriyordum. Parmak kısımları açıktı.
Uyluğumdaki hançer pantolonumun altında kalmıştı ne yazık ki. “Dönebilirsin.” Dedim şeytana hitaben. Masanın üzerindeki değişik zırhı ve kemeri takmam için yardımına ihtiyacım vardı. Savaş bir süre durup üzerimi inceledi. Sonra ise anında zırha uzandı.
Bu zırhı kısa bir zamanda bulmuş olmalılardı çünkü bana göre yapılmamıştı. Şeytan onu göğsüme zar zor takıp arkasındaki metal kayışları geçirirken bir an üzerimden kayıp düşmesinden endişelendim. Savaş’tan da memnuniyetsiz bir homurtu yükselmişti. Aslında benim için pek bir sıkıntı yoktu, Ruh koruyucusu tarafında trajik şekilde kılıçtan geçirilmemi engellese yeterdi ama şeytan bu durumdan kesinlikle hoşlanmamıştı.
“En kısa zamanda sana özel bir tane yaptırmalıyız.” Deyip kayışları takmasını bitirerek geri çekildi ve kemere uzandı. Onu da belime bağlayıp yanından sarkan kılıfa kendi kemerinden bir hançeri sokuşturmuştu. Artık tamamen hazırdım.
Son olarak saçlarımı topladığım sırada geri çekilen şeytan siyah botlarımdan başlayarak üzerimi baştan aşağı süzmüştü. "Bu kadar yakışacağını tahmin etmemiştim." Dedi beğeniyle. Kıkırdadım ve ona doğru yaklaşarak dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum.
Bu bir teşekkürdü. Diğerlerini ikna ederek erken çıkmamızı sağlamıştı.
Gün boyu ensemde dolaşan his peşimi hiç bırakmamıştı. Onunla bir gün daha geçiremezdim. Öpücüğüme şaşırmış olan şeytan kendini anında toparlayıp sırıttı. Ağzını açıp arsız bir yorum yapacağını tahmin ettiğim sırada salonun büyük kapıları aralanmıştı. Alp gelmişti. "Hazırlıklar tamam. Sizi bekliyoruz." Dedi.
Savaş bana imayla baksa da sustu. Ona gülüp Alp’i takip ettim ve salondan çıktım. Arkamızdan bizi sessizce takip ediyordu. Koridorlarda yürürken sarayın gözdesiydik. Herkes bize bakarak fısıldaşıyordu. Sanırım yola çıkacağımız ve yanımızda iki prensi de götüreceğimiz içindi.
Mantıklıydı. Ben olsam bende dedikodu yapardım.
Kendi kendime gülüp Savaş’ın ve Alp’in bana deliymişim gibi bakmasına sebep oldum. Onlara bir şey yok der gibi omuz silktiğim sırada sarayın ana çıkış kapısına gelmiştik. Burada bir kalabalık vardı. Komutanlar ve ciddi bakışlı kral, kapının önünde hararetli bir sohbete dalmışlardı. Kraliçe Ayaz’ın koluna sarılmıştı. Ona bir şeyler hakkında nasihat veriyor olmalıydı. Bizi gördüklerinde ilk yanımıza gelen Mira oldu. Küçük prenses anında şeytana sarılmıştı.
Onları izlerken hafifçe tebessüm ettim. Herkes birbiriyle vedalaşıyordu. Saraydaki hizmetliler bile prenslerinin gidişi için buradaydı.
Hazır bir şekilde kapının önünde bekleyen ekibimizde bakışlarımı yavaşça gezdirdim. Alp, Orkun, Ayaz, Elis, Savaş ve ben... oldukça küçük ama yeterli bir ekipti. Fazla dikkat çekmeyecektik. Zaten asıl amacımız buydu. Yanımızda bir sürü askerle gidersek oldukça göze batardık ve oraya abimleri bulmak için gitmemizin hiçbir anlamı kalmazdı.
Alp Savaş’ın, Orkun ise Ayaz’ın yakın koruması olarak bize eşlik ediyordu. Kral kahvaltı da bundan bahsetmiş, benim için ise gölgelerin en iyi savaşçısını getirdiğini söyleyerek konuyu geçiştirmişti. Sadece teşekkür etmekle yetinmiş ve yorum yapmamıştım.
Kraliçe yanımıza gelip önce oğluna sonrada bana sarıldı. “İkinizin de tek bir sıyrık bile almadan geri dönmesini istiyorum...” Kraliçe bana sıkıca sarılırken konuşmuştu. Geri çekilip üzerimi inceledi. “Hatta istemiyorum, kraliçeniz olarak emrediyorum. Anca o zaman sözümü dinliyorsunuz.”
“Biz iyi olacağız, anne...” Dedi şeytan gülerek nazikçe annesine tekrar sarılırken. “Endişelenmene gerek yok. Sürüyle birlikte kimse fark etmeden geri dönmüş olacağız.” Savaş’a katılarak başımı salladım. Umudumuz bu yöndeydi tabii...
Ama sıyrık almama konusunda aynı fikirde değildim. Sakarın teki olarak illaki bir yerlerimi incitecektim. Bu belliydi.
Savaş annesinden ayrılırken gözleri dolmuş kraliçeden bakışlarımı kaçırdım. Bir anne olarak kesinlikle haklıydı, endişelenmesini anlayabiliyordum. Benim ailem burada olsa onlarda benim içinde endişelenirlerdi sonuçta...
Bozulan moralimi kimse anlamadan yerine getirdim ve düşüncelerimden sıyrıldım. Ailemi bulmaya gidiyordum. Sorun yoktu.
Yola çıkmak için bahçeye çıktığımızda omuzlarıma kalın bir pelerin örtüldü. Pelerinin boynundaki bağlarını sıkıca bağlayan şeytan gözlerimin içine ciddiyetle bakıyordu. "Yanımdan bir saniye bile ayrılmanı istemiyorum." Başımı salladım. Zaten aptallık yapıp yanından ayrılmak gibi bir amacım yoktu.
Ela’nın omzuna konmuş hüngür hüngür ağlayan Nova’ya gülmeden edememiştim. Savaş bineceğimiz atları hazırlarken küçük bedenine sıkıca sarılmıştım. Sanırım hayatta kalacağıma hiç güvenmiyordu ve bu gerçekten komikti. Onunla da vedalaştıktan sonra bir sürü gözün üzerinde olduğu Savaş’ın iki atla birlikte yanıma geldiğini fark ettim. Dizginlerini tuttuğu atların biri diğerinden bir hayli büyüktü. Küçük olanın benim için olduğunu biliyordum. Yelesinin rengi karanlıkta pek belli olmasa da gri olduğunu tahmin ediyordum. Oldukça uysaldı. Onu sevmeme izin verdi.
“Ata pek binmediğini biliyorum. O yüzden onu seçtim.” Diyen şeytan kendi atını muhafızlardan birine bırakmış yanıma yaklaşmıştı. Ekibin geri kalanı çoktan atlarına binmişti. Bizi bekliyorlardı.
Ata binmeyi gerçekten bilmiyordum.
Şey... sonuçta aynı boyutta bir kurda binmiştim. Pek farklarının olduğunu düşünmüyordum.
Savaş beni belimden tutarak kaldırdı ve ata rahatlıkla binmemi sağladı. Eyere yerleşip atın dizginlerin tuttum ve ona hazır olduğumu belirtmek amacıyla başımı salladım. Savaş atımı son kez kontrol edip kendi atına tek bir hamleyle bindi ve Alp’e bir baş işareti verdi. Sonunda üzerimizdeki bakışlar eşliğinde saraydan ayrıldık.
Atın üzerinde durmak ilk başta zor gelse de sonradan alıştım. Atım sorunsuz şekilde önümüzde ilerleyen Alp’in atını takip ediyordu. Savaş tam yanımda at sürerken arkamızdan Ayaz geliyor, onu Orkun ve Elis izliyordu. Şehrin içinden kısaca geçtikten sonra orman yoluna çıkan bir patikayı takip ettik. Akşam yola çıkmamızın nedeni yine fazla dikkat çekmemekti. Etrafı ay ışığı yeterince aydınlatıyordu. Koskoca bir gün yolda olacaktık. Şehre yarın öğleden sonra varacaktık. Kral daha önce birkaç gün içinde varırsınız demişti ama bugün konuştuklarına göre başka, Ruh koruyucusunun sarayından uzakta bir rota belirlemişlerdi.
Benim için fark etmezdi. Oraya ne kadar erken varırsak o kadar iyiydi.
Yiğit’in ve abimin iyi olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı.
Orkun ve Elis kısık sesle sohbet ediyordu. Ayaz arada onlara katılıyordu. Ben ise düşüncelere dalmıştım. Tabii Alp’in atının dizginlerini çekerek aniden durmasıyla düşüncelerimden hızla sıyrılmak zorunda kalmıştım. At homurdanarak durduğunda etraf sessizleşti, diğer atlarda durdu. Çalılardan bir hışırtı sesi yükseldiğinde gerilerek Savaş’a baktım ama o bana bakmıyordu. Kısılmış gözlerini hareket eden çalıya dikmişti. Kılıcına uzandığını fark ettiğimde yutkundum.
Daha yeni yola çıkmıştık ya!
Sarayın bu kadar yakınındayken bize bir şeyin saldıracağını pek sanmıyordum ama bende hançerime uzanmıştım. Gücüm rahattı. Beni uyarmıyordu.
Zaten bunun için bir neden de yoktu.
Çalıların arasından tanıdık siyah kurt çıktığında gözlerimi devirmiştim. Alp gülerek başını salladı ve atını tekrar hareket ettirdi. Orkun alaycı birkaç yorum yapmış ve Ayaz’ın gülmesine neden olmuştu. Savaş yanımda homurdansa da bir şey demedi. Kurdu pek sevmediğini biliyordum. Bu ihtişamlı hayvan resmen bana yapışmıştı, nereye gidersem gideyim asla dibimden ayrılmıyordu.
Gerçi bu yolculuğa gelmeyeceğini düşünmek hataydı.
Yelesi geceye gizlenmiş hayvan hareket eden atımın tam yanına geldi ve bana kısa bir bakış attı. Atımın huzursuzlanmasına neden olmuştu ama umurundaymış gibi görünmüyordu. Bende pek umursamadan önüme döndüm ve tuttuğum nefesimi yavaşça dışarı verdim.
Bu yolculuk yorucu olacaktı.
Neredeyse dört saattir yolda olduğumuzu fark etmiştim bir ara ama ne zamandı bilmiyordum. Sanki sonsuzluk gibi gelen bir zamandır yoldaydık. Ata bindiğim için bacaklarım ağrımaya başlamıştı. Ne olurdu sanki buraya da araba getirselerdi? Alp bir kez kullanmıştı, araba kullanabildiklerini biliyordum ama ısrarla eski dönemlere bağlı kalıyorlardı.
Of ya.
Sonunda açık ve ağaçlardan arınmış bir alana geldiğimizde dinlenmeye ve geceyi burada geçirmeye karar vermiştik. Atımdan bin bir zorlukla inip tutulmuş bacaklarımı ve kanatlarımı esnettim. Her yerim deli gibi ağrımıştı. Diğerleri atlara bağlanmış çantalarından birtakım uyku tulumuna benzeyen yorganı çıkardıklarında bende aynı şeyi yapmak için hareketlenmiştim ama Savaş beni durdurup önüme geçti. Benim yorganımı alıp hiçbir şey söylemeden diğerlerinin yanına gittiğinde arkasından bakakalmıştım. Siyah kurt yanıma gelip hareketlenmem için başıyla beni dürttüğünde ona kısa bir bakış attım. Gözleriyle diğerlerinin yanına git ve kendi süründen ayrılma diyordu sanki...
Vay canına. Sanırım artık kurtları anlamakta uzmanlaşmıştım. İşe yarar bir özellikti.
Savaş’ın yanına ilerleyip kurmayı bitirdiği yumuşak yorganın üzerine kendimi bıraktım ve acıyla inledim. Her yerim, ama her yerim tutulmuştu. Alışık olmadığım şeyleri yapmaktan nefret ediyordum. Bu halime gülen şeytana gözlerimi kısarak öfkeyle baktım. Bunu umursamayıp tam yanıma yerleştirdiği yorganına çöktü ve kolumdan tutarak beni göğsüne çekti.
Başımı göğsüne yasladığımda huzurla iç çekmiştim. "Sence abim ve sürü iyi midir?" Diye sordum içimdeki ürpertici hissi dindirmek amacıyla. Diğerleri çoktan ateş yakmış ve sohbete girişmişlerdi.
Savaş soruma cevap vermek için başını salladığında derin bir nefes aldım ve başımı kaldırıp gece olduğu için gökyüzünde ışıl ışıl parlayan yıldızlara baktım. Şeytanın burnumun üzerine küçük bir öpücük kondurmasıyla ise bakışlarımı gökyüzünden ayırıp yüzüne çevirmiştim.
Bana bakarken gözlerinin içi parlıyordu. Elimi kaldırıp yavaşça yanağına çıkardım. Başını eğip yanağını avcuma yasladığında utanarak başımı boyun girintisine yaslamıştım. Kokusu burnuma dolmuştu.
Ben bu şeytana ölüp bitiyordum.
Belimdeki ellerini sıkılaştırdığı sırada Orkun konuşmaya başlamıştı. "Hey, aşk böcekleri!" Bize seslendiğinde başımı şeytanın boynundan kaldırdım. "Aile var burada." Dikkati bizim üzerimize çektiği için neredeyse yerin dibine girecektim. Kıpkırmızı kesilip şeytandan uzaklaşmaya çalıştığımda homurdanmıştı.
"Sanki seni koridorda Ela’yı öperken görmedik, Orkun." Şeytan konuştuğunda kaşlarımı kaldırıp şaşkınlıkla Orkun’a baktım. Alp'te ona dönmüş öfke dolu bakışlarını yüzüne dikmişti.
Sanırım Savaş ortalığı fena halde karıştırmıştı. Gülerek kavga eden Orkun’la Alp’i izledim. Orkun’un Ela’yı öpmesinden memnun olmadığı açıktı komutanın. Kardeşinden uzak durmasıyla ilgili bir dizi uyarı -daha çok ölüm tehditi- içeren sözcükleri Orkun’a sakin olmaya çalışarak sıralıyordu. Orkun ise yerine sinmiş bir şekilde Savaş’a ve Ayaz’a beni kurtarın bakışları atıyordu.
Çok komiklerdi.
Başımı çevirip kenarda sessizce bizi izleyen Elis’e baktım. O da yüzüne yerleştirdiği küçük bir tebessümle kavgalarını izliyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde bana sıcak bir gülümseme gönderdi ve başını eğerek selam verdi. Üzerine giydiği pelerini saçlarıyla uyumluydu. Kemerine taktığı silahlar ise onu gerçekten tehlikeli gösteriyordu.
İyi bir kıza benziyordu. Yani... umarım öyledir.
Bir süre etrafta görünmeyen siyah kurdu ormandan çıkarken gördüğümde kaşlarımı hayretle kaldırdım. Bütün ekibin bakışları ona dönmüştü. Ölü bir geyiği ağzıyla tutmuş bizim bulunduğumuz alana doğru sürüklüyordu. Tam önüme gelip ölü geyiği yere bıraktığında neredeyse kusacaktım. Yere oturup bakışlarını bana dikmişti.
"O şeyi ölsem de bana yediremezsin." Dedim kurda yüzümü buruşturarak. İyi ki akşam yemeğini iyi yemiştim. Kurt burnuyla geyiği bana doğru ittirmişti. Savaş ise yanımda gülmekle meşguldü.
"Asıl senin yemen gerekmiyor mu?" Orkun alayla konuştuğunda gözlerimi devirdim. Açlıktan ölürdüm de onu yemezdim. Kurt olmam böyle besleneceğim anlamına gelmiyordu. Ayrıca pişmiş bile değildi, onu yediğim an midemi falan bozar ya da zehirlenirdim. Böylelikle Ateş’in beni öldürmesine gerek kalmazdı.
İğrençti.
"Ben aç değilim." Dedim tiksintiyle. Onlar istediklerini yiyebilirlerdi.
"Sanırım bende aç değilim..." Elis'te bana katıldığında ona minnettar şekilde gülümsedim. Şeytan belime doladığı kollarını gevşettiğinde ve beni kurt ile baş başa bırakıp atına doğru yöneldiğinde şaşkınlıkla arkasından seslendim.
"Savaş?" Bana bakmadan cevap verdi.
"Bekle..." Dedi atının eyerine bağladığı çantayı alırken. Geri döndüğünde elinde mor renkte elmaya benzeyen garip bir meyve tutuyordu. Onu çantasından çıkarmıştı. Elindeki meyveyi bana uzatıp meyvelerin bulunduğu çantayı diğerlerine verdi. Orkun yine aşkla ilgili boş bir yorum yaptığında ona göz devirmeyi ihmal etmemiş ve çok geçmeden yanıma gelmişti. "Tadı güzel." Dedi elimde tuttuğum meyveyi işaret ederek.
Geyik yemekten iyidir sonuçta. Tadının nasıl olduğu pek umurumda değildi açıkçası.
Siyah kurda geri baktığımda geyiği yemeğe başladığını görmüştüm. Yemeyeceğimi anlamış olacak ki bir kenara çekilmiş karnını doyurmaya başlamıştı. İçimden bir ses onun kim olduğunu yakında anlayacağımızı söylüyordu. Neden dönüşmediğini ölesiye merak ediyordum. Sıradan bir kurt olmadığını biliyordum çünkü oldukça zekiydi.
"Lanetlenmiş." Şeytan sanki aklımı okumuş gibi konuşmuştu. Ona merakla döndüğümde siyah kurda baktığını fark ettim. "Bir daha insana dönüşemeyecek." Dediğinde ise yüreğim burkulmuştu. "Büyük ihtimalle Ruh koruyucusu yaptı."
Bu yüzden hiç dönüşmüyordu. O da Savaş gibi lanetlenmişti.
Çok kötü bir durumdu. Sonsuza dek kurt olarak kalmak... Hayır, bunu kesinlikle istemezdim. Hayal dahi edemezdim.
Elimdeki tadının gerçekten güzel olduğunu fark ettiğim meyveyi bitirip ortamızda usulca yanan ateşi izlemeye başlamıştım. Soğuk olduğu için dizlerimi kendime çekerek kanatlarımı etrafıma sarmış Savaş ve Ayaz’ın bolca politika dolu konuşmasını dinliyordum. Sesleri beni mayıştırıyordu. Diğer yandan köşede kendi halinde takılan Elis’in kılıcını parlatmasına kayıyordu arada bakışlarım. Herkes kendi yorganının üzerinde ateşin etrafında takılıyordu.
Düşüncelerime dalmıştım. Saatler ilerledikçe Yiğit ve abimi bulmak için daha çok sabırsızlanmaya başlamıştım.
Gücümün aniden yüreğimin yakınlarında uyanması ve gün yüzüne çıkmak istemesi yüzünden kapanan gözlerimi hızla araladım. Kanatlarımı etrafımdan çekerek tedirgin bakışlarımı ormanda gezdirdim. “Ateşi söndürün!” Alp’in bağırmasıyla onunda bir şeylerin ters gittiğini anladığını fark ettim. Yerinden kalkmış ve kılıcını çekmişti.
Tam ne olduğunu soracaktım ki siyah kurt Savaş’tan önce yanıma geldi ve büyük bedenini bedenime yaslayıp başını hırlayarak eğdi. Kolumdan tutan şeytan çok geçmeden beni onun yanından alıp atlara doğru götürmüştü. Eşyalarımızı toplama fırsatımız bile olmamıştı. “Ne oluyor?” Diye tedirginlikle sordum beni hiç konuşmadan atlara doğru çekiştiren şeytana.
Bana cevap vermeyip Orkun ve Ayaz’a başıyla kısa bir işaret gönderdi. İkili kendi atlarına yöneldi ama anında kaskatı kesilmiş gibi durdular. Birbirlerine bakışları hiç hoşuma gitmemişti.
"Avcılar..." Elis sessizce fısıldadı bindiği atının dizginlerini sıkıca tutarak. Endişeyle bize bakıyordu. "Yerimizi nasıl buldular?"
Şeytan yanımda homurdanırken Ayaz çoktan emirlerini sıralamaya başlamıştı. "Onlar gidene kadar saklanacağız, sonra burada buluşacağız. Savaşmayacağız. Şimdi olmaz." Dedi ve kılıcını eline alıp atını yanında götürdü. Bize bakıp ormanı işaret etti. “Saklanın kardeşim. Atlarınızı alın.” Alp ormana ilerleyen prensi atıyla birlikte takip etti. Başını iki yana gergince sallıyordu.
Avcılardan nefret ediyordum. Bir kez zaten onlar tarafından kaçırılmıştım. Bence yeterliydi.
Ekip hızla saklanmak için etrafa dağıldığında gözlerimi karanlık ormanda gezdirmiştim. Ateş söndüğü için hiçbir şey göremiyordum. Siyah kurdun yumuşak yelesinin elime değdiğini hissettiğimde yerimden sıçramıştım. Savaş ise kolumu bırakıp çoktan atlara yönelmişti. İki atı oldukça büyük çalıların yanına götürdü ve oturmalarını sağladı. Atlar sözünü ikiletmeyip sanki emir almışlar gibi sessizce uzanmış ve başlarını eğmişlerdi. Çıt bile çıkarmıyorlardı.
Krallığın atları bile büyülüydü.
Oldukça havalıydı ama şimdi bunu düşünmenin sırası olduğunu sanmıyordum.
Şeytan atların ses çıkarmayacağından emin olduktan sonra hızla yanıma geldi ve beni yine çekiştirmeye başladı. Bende ses çıkarmadan gergince onu takip ettim. Büyük, kalın ve yaşlı bir ağacın yanına geldiğinde beni de kendiyle birlikte yere çekti. Kollarını belime dolamıştı. Sırtım ise göğsüne yaslıydı. Avcıların çok yakınımızda olduğunu hissedebiliyordum. Adım ve konuşma sesleri kulağıma doluyordu.
Kahretsin ki çok fazlalardı. En azından bizim ekipten fazlalardı. Meşalelerinin ışığı daha demin bulunduğumuz açıklığı aydınlatıyordu. Kıl payı saklanmıştık.
Siyah kurtta yanımıza gelip yere çömeldi ama buna gerek olduğunu sanmıyordum. Zaten siyah yelesi sayesinde bu karanlıkta görülmesi neredeyse imkansızdı. Başını patilerine yaslayıp uzandığında göğsümden fırlamak istermiş gibi atan kalbim eşliğinde onu izliyordum.
Gerginlikten midem bulanıyordu. Tam arkamda duran ve beni kucağına çeken şeytan bunu anlamış olacak ki baş parmağıyla sakinleşmem için belimi okşadı. Sakin olmalıydım ama tanrım, avcılardan deli gibi korkuyordum. Travmamı tetikliyorlardı. O zindanlara bir daha düşemezdim. Psikolojim bunu kaldırmazdı.
"Burada olduklarına emindim. Nereye kayboldular? O melez koruyucuyu istiyorum." Bir avcı konuştuğunda ses çıkarmamaya özen göstererek yutkundum. Benden bahsediyordu! “O kızın başına iyi bir para koymuş Lider.”
"Burada kimse yok. Bizi yanlış mı yönlendirdin, Alfred?" Diğer bir avcı konuştuğunda gözlerimi kapatıp başımı geriye yasladım. Bu hareketimle dudaklarım şeytanın çenesine değmişti. Yavaşça yutkunduğunu hissettiğimde gözlerimi açıp bakışlarımı yüzüne çevirmiştim. Gözlerini sımsıkı kapatmıştı.
Bir şeyler yapmalıydık yoksa yakalanacaktık. Avcılar bulunduğumuz noktaya yaklaşıyorlardı. Yerimde öylece durmayı reddedip bir elimi ses çıkarmamaya özen göstererek çimlere yasladım ve soğuk toprağı avucumun içine alıp sıktım.
Hadi, doğa... Bana biraz olsun yardım et. Koruyucunu koru. Şimdi. Senden bunu istiyorum.
Tam yanımızda bulunan bir dalın kırılma sesi geldiğinde gücüme odaklandığım için avcıların bu denli yaklaştıklarını fark etmemiştim. Ağzımdan boğuk bir çığlık kaçacaktı ki şeytan hızla ağzımı kapatmış ve başını iki yana sallamıştı.
Çok geçti.
Boylu poslu ürkütücü bir avcıyla göz gözeydik. Meşalesini bizim olduğumuz yere doğru salladığında zaman sanki dondu.
Her şey saniyeler içinde gerçekleşti. Diğer bir avcı da atlarımızın olduğu yere yönelmiş ama sanki hiçbir şey yokmuş gibi homurdanarak çalıları geri bırakmıştı.
Neler olduğunu çok geçmeden anladım. Sırtımı göğsüne yasladığım şeytan nefesini sertçe dışarı verdi. Şaşırmıştı. Hayretle tam karşımızda duran ama bizi görmeden konuşmaya devam eden avcılara bakıyordu. Yanımızda uzanan siyah kurt ise bakışlarını bana gururla dikmişti.
Görünmezdik.
Gücüm, ormanın bizi saklamasını sağlamıştı.
Buradaydık ama değildik de...
Alnımdan süzülen ter damlasına aldırış etmeden dişlerimi sıkarak toprağa ve gücüme daha sıkı tutundum. Avcıların yanımızdan geçip gidişini kendi gözlerimle görene kadar bırakmadım avuç içimde ufalanmış toprağı. Küçük çimler koluma çıkmak istiyorlarmış gibi yavaşça büyüyüp bileklerime sarılarak huylanmama neden oluyorlardı. Elim resmen çimlerle bir olmuştu.
Garip bir histi ama bizi koruduğu sürece katlanabilirdim. Çimler sanki ormanın canlı birer uzvuymuş gibi tenimi şefkatle okşuyorlardı. Aslında şey... garip değil oldukça huzurlu bir histi ama bunu kendime elbette itiraf etmeyecektim.
Avcıların gittiğinden emin olduktan sonra rahatlayarak nefesimi yavaşça dışarı bıraktım. Meşalelerinin ışığı kaybolmuştu. Şeytan belimdeki kollarını gevşetti ve huzurla inledi. "Siktir. Bir daha bunu yapmayacağım..." Dediğinde kıkırdayarak kucağından doğruldum. Ondan uzaklaşmama izin verip etrafa bakındı.
"Görünmez olabildiğimi bilmiyordum." Dedim başımı iki yana sallayıp çimlerin parmaklarımı bırakmasını beklerken. İsteğim üzerine yavaşça geri çekildiler. Onlara ufak bir teşekkür mırıldandım ve Savaş’ın beni ayağa kaldırması için elini tuttum.
“Diğerlerini bulmalıyız. Bu konuyu sonra detaylıca konuşacağız melekcik...” Deyip etrafta gezdirdi bakışlarını. Siyah kurt ayaklanmış elimi yalamaya başlamıştı. Gülüp parmaklarımı yumuşak yelesinden geçirdim. Sanırım o da bana teşekkür ediyordu.
Ağacın arkasından birlikte çıktığımızda ekibin geri kalanının zaten açık alanda olduğunu gördük. Bizi arıyorlardı. "İki dakikada nereye kaybolmuş olabilirler?" Dedi Ayaz arkası bize dönük şekilde ses tonundaki endişeyle. “Oraya saklandıklarına emindim ama avcılar yanlarından geçtiler ve hiçbir şey-”
Bizi fark eden Elis boğazını temizlediğinde Ayaz hızla arkasını dönmüştü. Alp ve Orkun da bize yüzlerinde şok dolu bir ifadeyle bakıyordu. “Şey... evet. Biraz görünmez olmamızı sağlamış olabilirim...” Dedim bakışlarımı kaçırarak.
“Anlaşılan güçlerin gelişiyor.” Dedi Alp başını sallayıp bizi merakla incelerken. Ayaz sessizleşmişti. Orkun bana yüzünde anlam veremediğim bir ifadeyle bakıyordu.
“Senden önceki doğa koruyucularının görünmez olabildiğini hiç duymadık. Hatta kayıtlara geçmiş bir sürü mükemmel güçleri var ama aralarında bu yok.” Dedi Ayaz, sesine gizlenmiş bir merakla. “Bunu nasıl yaptın?”
“Ormandan bizi korumasını istedim sadece. O da dediğimi yaptı.” Dedim umursamazca. Yanımda dikilen şeytanın Ayaz’ın sorusuyla gerildiğini fark etmiştim.
“Orman seni dinlemez, Dolunay. Doğada aynı şekilde. Koruyucular bu kadim parçalara emir veremezler.” Dedi Ayaz direterek. “Sadece onların ve kaderin bahşettiği kendi koruyuculuk elementlerine ait küçük güç parçalarını yönlendirebilirler.”
“Bu kadar yeter.” Dedi Savaş Ayaz’ın sorusuna cevap vermemi engelleyerek. “Olan oldu. Bizi korudu. Ayrıntılara inmenin bir anlamı yok, abi.” Diyerek atlara yöneldi ve onları getirmek için gitti. Giderken üzerimde dört meraklı göz bıraktığının farkında değildi. Bana daha önce sanki hiç karşılaşmadıkları bir yaratıkmışım gibi bakıyorlardı ve bu çok kabaydı.
Asıl saçma olanı şeytanın Ayaz’ın dediklerini bilmesiydi. Bana ormandan ve doğadan istemem gerektiğini o söylemişti ama onlara emir veremeyeceğimden hiç bahsetmemişti.
Ben hep gücümden bir şeyler istemiştim ve o da yapmıştı.
Düşüncelere dalmış bir şekilde yanıma gelen siyah kurdun yelesini okşadım. O da bana merakla bakıyordu.
Ah, bende bir bilsem ne ve kim olduğumu...
Ama artık neyi bildiğimden bile emin değilim.
“Yola çıkıyoruz. Burada kalmak riskli. Daha sonra dinlenecek başka bir yer buluruz.” Dedi Alp kendi atına binip bizimde binmemizi beklerken. Savaş’a kısa bir bakış atmıştı. Şeytan ona imayla bakıp beni belimden kaldırarak atıma binmeme yardımcı oldu. Yine gözleriyle konuşuyorlardı ve ben yine bir şey anlamıyordum.
Onlara göz devirip yanımda at süren Elis ile sohbet etmeye başladım. Bana silahlarını tanıtıyordu.
Onu dikkatle dinlemeye çalıştım yoksa düşüncelerimin ağırlığı altında kalıp ezilecektim.
🦋
Geçitleri ve kestirmeleri kullanarak kısa zamanda şehir bölgesine varmıştık. Gece bir ara sadece uyumak için durmuş ve birkaç saat içinde tekrar yola koyulmuştuk. Ne kadar yorulsam da at sürmeye devam etmiştim. Mesafe azaldıkça abimi göreceğim için heyecanlanmaya başlamıştım. At üzerinde kahvaltı yapıp öğleden sonra az kalan yol için ilerlemiştik ve işte burada, Kardelya şehrindeydik.
Tabii bazı sıkıntılar vardı...
Dudaklarımı endişeyle dişleyip önünde durduğumuz şehir girişine baktım. Biraz fazla sessizdi.
Biraz değil, baya bir sessizdi. Gerçekten koskoca bir şehir terk edilmişti.
Savaş yanıma yaklaşıp belimden tutarak attan bir yerlerimi kırmadan inmeme yardım etti. Ona teşekkür edip attan inen diğerlerine baktım. Atlar burada kalacaktı. Biz ise şehri dolaşacaktık. Hava ısındığı için omuzlarımda duran pelerinimi çıkartıp atıma bağlanan çantanın içine sıkıştırdım ve diğerlerinin yanına tam yanımda sessizce ilerleyen şeytan ile gidip şehrin büyük kapısının önünde durdum.
Kapıyı içeriden birinin açması gerekiyordu ama içeride kimse yoktu.
Harikaydı.
Elis öne doğru bir adım atarak kapının tam önünde durdu. "Kapıyı ben açarım. Birkaç işe yarar eşyam var." Deyip omzundan beline doğru çapraz şekilde bağladığı çantayı karıştırdı ve içinden yuvarlak, içinde mavi ışıklar yanıp sönen garip bir kristal çıkardı. Arkasını dönüp sırıtarak bize baktı. “Biraz geri çekilseniz iyi olur, majesteleri...”
Savaş gözlerini devirip kolumdan tutarak beni geriye, arkasına doğru çekti. Diğerleri de aynı şeyi yaptığında merakla Elis’i izlemeye başlamıştım. Elindeki küçük kristali kapıya hızla fırlattı ve şey... kapının havaya uçmasını sağladı.
Zaten başka türlü açılmayacak gibi görünüyordu.
“Kapıyı açmak dediğin onu havaya uçurmak mıydı?” Diye sordu Orkun başını iki yana onaylamazcasına sallarken.
“Başka bir fikrin var mıydı asker?” Dedi Elis Orkun’a sorarcasına. Orkun omuz silkti ve sırtında sıkıca katladığı beyaz kanatlarını açıp kapadı.
“Şey evet? Kanatlarımız var ya mesela. Farkındaysan uçabiliyoruz.” Dedi alayla. Bunun üzerine Ayaz ve Savaş’ta gülmüştü. Alp ise gözlerini devirmişti.
“Sizin o değerli parçalarınızı küçük bir görev için bile kullanmayacağınızı hepimiz biliyoruz...” Dedi Elis gözlerini kısarak. Ardından başıyla içeriyi işaret etti. “Hadi gidelim. Yeterince zaman kaybettik.”
“Gerçekten hiç mi kullanmıyorsunuz?” diye sordum merakla Orkun’un yanına yaklaşarak. Savaş arkamdan gülmeye devam ediyordu. Hadi ben uçamıyordum, onlar ne yaşıyorlardı? Kafayı yemiş olmalılardı.
“Neden kullanalım ki?” dedi Orkun bana ciddiyetle bakıp. “Ölüm kalım meselesi olmadığı sürece yıpranmalarının lüzumu yok.” Verdiği cevap üzerine şeytana şaşkınlıkla dönüp bakmıştım. O da bana ben sana demiştim der gibi bakmıştı. Bunlar olurken şehre girmiştik. Siyah kurt ve diğerleri önden şehrin ıssız sokaklarında yürüyorlardı. Etrafı hafif bir sis çevrelemişti.
Terk edilmiş az katlı beyaz yapılar oldukça merak uyandırıcıydı. Bu yüzden onlarla ilgilenmeye başlamıştım. Bu şehir aynı antik kentlere benziyordu. Ekipten kısa bir süreliğine uzaklaşıp büyük, tapınak gibi bir şey olduğunu tahmin ettiğim bir binanın içine yıkık kapısından kısaca göz attım ama abimlerden hiçbir iz yoktu. Oflayarak dışarı çıktım ve kanatlarımı açıp kapatırken önümdeki taşı tekmeledim.
“Burası ne zaman terk edildi demiştin, Alp?” Diye sordum başımı yerden kaldırıp en önden ilerleyen Alp’e bakmak için ama...
Kimse yoktu.
Ne?
Karşılaştığım manzara karşısında şoka girerken nefesimi tutmuştum. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Tanrım, bu da ne demek oluyordu?! Daha iki saniye önce tam önümdelerdi! Nasıl yaşanabilirdi böyle bir şey?!
Bir an beni bırakıp gittiklerini düşünmüştüm ama şeytan dünya yansa beni bırakmazdı. Bundan adım kadar emindim. Daha doğrusu sürekli söylenir ve dibinden ayrılmamamı tembihleyip dururdu. Şehre adım atarken en son Orkun ile konuşmuştum. Sonra Savaş’ın sesini hiç duymamıştım. Elimi yanan enseme atıp detaylıca düşündüm ama gerginlikten kusacaktım. Tüylerim yine diken diken olmuştu.
Ateş zihnim ile oynamıştı.
Şehre adım attığım anda kaybolmuştum. Fark edip geri dönmemi engellemek için onların burada olduğuna inandırmıştı beni ama Savaş hiç yanıma gelmemişti.
Siktir. Dikkatsizin tekiydim ve tam olarak bir tuzağın içine düşmüştüm.
Panikle elimi ensemden çektim ve kanatlarımı tehlikeden korunmak adına etrafıma sarıp bakışlarımı dikkatle ıssız sokaklarda gezdirdim. “Savaş!” Şeytanın adını ısrarla sesleniyordum ama kimse cevap vermiyordu. Deli gibi korkmaya başlamıştım. “Abi! Neredesiniz?”
Kemerimdeki hançere uzanıp onu titreyen parmaklarımın arasına aldım ve sıkıca tuttum. Biraz olsun sakinleşmeye çalışsam da işe yaramıyordu. Issız sokaklarda hızlı adımlarla yürüyordum. En sonunda ise çıkışı bulmak için koşmaya başlamıştım ama tanrı aşkına, sanki bir labirentin içindeydim. Yollar bambaşka sokaklara açılıyordu. Kaybolmuştum. Çıkış gibi bir yer yoktu.
Burası kahrolası büyüklükte bir şehirdi ve ben burada cani bir Ruh koruyucusuyla tek başıma kalmıştım.
Abimleri bulmak için gelip tuzağa düşmüştüm.
Savaş ısrarla seni oraya götürmek istemiyorum dese de onu dinlememiştim. Kral da benden kurtulmak istediği için oğlunu dinlememişti.
Burada, yanımda kimse olmadan ölmek istemiyordum. Savaş’ı bulmadan olmazdı. Kurbanlık bir koyun gibi sonumu bekleyemezdim.
Tanrım, bunları hak etmiyorum.
Neden şimdi olmak zorundaydı?
En sonunda detaylıca düşünmek için koşmayı kestim ve şehir merkezi gibi bir yerde durdum. Etrafta öylesine koşturup hiçbir yere varamayacaktım. Yanağımdan süzülen gözyaşlarımı silip gözlerimi kapattım ve kurt duyularıma odaklandım. Belki bir ses ya da konuşma yakalayabilirdim. Mantıklı düşünmeliydim ama stresten elim ayağım boşalmıştı. Kaç defa Ateş ile karşılaşıp hayatta kalabilirdim ki? Diğer seferlerde şansım yaver gitse de en sonunda benden sıkılacak ve kurtulmaya karar verecekti. Bir masalda değildik. Acımayacaktı. Üstelik diğer koruyucular gibi hazırlıklı da değildim.
Onun için kurt bile değildim. Bir kuzudan farksızdım.
Uzaktan acı dolu bir inleme sesi duyduğumda nefesimi tuttum. Burada benim dışımda başka birinin daha olduğunu hissediyordum. Acı çekiyordu. Arada bir öksürüyor ve inliyordu. Gözlerimi açıp burkulan midemi tuttum. Yanına gitmeli ve onu iyileştirmeliydim. Gücüm bunu yapmam için beni resmen tuzak olduğunu bildiğim bir yere itiyordu.
Korkudan doğru düşünemiyordum ama o yöne doğru çoktan yürümeye başlamıştım. Sesin geldiği yöne hızla ilerlediğimde tırnaklarımı avuç içime batırıyordum. Yaptığım doğru muydu bilmiyordum. Sadece benim dışımda burada olan diğer kişiyi bulmak ve çektiği acıyı dindirmek istiyordum.
Bir adım daha atmıştım ki karşımda gördüğüm görüntüyle bağırmamak için dehşetle elimle ağzımı kapattım.
Yiğit...
Biliyordum. Hissediyordum.
Başının dertte olduğunu biliyordum!
Her yeri yara bere ve kan içindeydi. Üzerindeki beyaz tişört baştan aşağı kana bulanmıştı. Elleriyle karnını tutup yıkık dökük bir binanın duvarına yaslanmıştı. Gözlerini sımsıkı kapatmış acıyla inliyordu.
Ne olduğunu algılamamla yanına gidip yarasına bakmak için yere çökmem bir olmuştu. "Yiğit!" Titreyen parmaklarımı yarasını tutan kanlı ellerinin üzerine yasladığımda gözlerini zorla açtı. Ağlamaya başlamıştım.
"Dolunay..." O kadar kısık sesle konuşmuştu ki yanında olmasam duymam imkansızdı. "Git." Dediğinde başımı iki yana çaresizce salladım. Dudaklarının arasından süzülen kanı gördüğümde ağlamam daha çok artmıştı. "O burada. Git."
“Seni iyileştirmeden olmaz.” Dedim gözyaşlarımı silip pantolonumun çoktan kanla ıslanmış paçasından hançerimle bir parça keserken. İlk yardım dersi almıştım. Bunu yapabilirdim. Gücümde onu iyileştirebilirdi. Sadece biraz soğukkanlı olmalı ve paniğe kapılmamalıydım.
Tabii durmayan gözyaşlarım bana hiç yardımcı olmuyordu.
Titrek bir nefes alıp ellerini çekerek karnındaki yarasına kumaşı bastırdım. Çok fazla kan vardı. Yarayı göremiyordum bile. Başını olumsuz anlamda salladı ve acıyla inlerken gözlerini tekrar kapattı. "İyileştiremezsin." Dediğinde nedenini anlamamla bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan.
Ateş’in yaptığı yarayı iyileştiremezdim ki.
Koruyucuların yaptığı yaralar iyileşmiyordu.
Ama onu böyle bırakamazdım...
Tanrım, yalvarırım bana yardım et.
"Hayır! Sus!" Dedim gözlerinin içine umutla bakarak. Ruh koruyucusu benden dostumu alamayacaktı. "İyileşeceksin. Diğerleri birazdan gelecek. Seni krallığa götüreceğiz Yiğit. Orada bir sürü şifacı var. Her şey eskisi gibi olacak..." Sesim sonlara doğru kısılmıştı. Bana buruk bir gülümsemeyle bakan dostum beni mahvediyordu.
Benim sevdiğim hiç kimse ölmemişti ki...
Bununla nasıl başa çıkacağımı hiç öğrenmemiştim. Onlar ölmez gibi gelirdi hep. Sanki ölümsüzlerdi, sonsuza dek birlikte yaşar ve başımıza gelenlerle birlikte mücadele ederdik.
Gerçek dünyayla tanışmam çok geçmeden olmuştu. Gerçek yüzüme çok sert bir şekilde vurmuştu hayal dünyasında yaşamadığımı. Oysa sadece on yedi on sekiz yaşlarında genç bir kızdım.
Dostumun kollarımda ölmesini hak edecek ne yapmış olabilirdim ki?
Elini yarasının üzerindeki elime koyup yavaşça çekti Yiğit. "Benim için yapabileceğin bir şey kalmadı, Dolunay..." Dedi ve son kez gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Bakışlarını yüzümde gezdirirken konuşmuştu. "Bırak bu seferde ben sana yardım edeyim..."
"Hayır." Dedim itiraz ederek ve başımı iki yana sallayarak. "Gidemezsin. Bana bunu yapamazsın. Lütfen. Yalvarırım..."
Kendi kanıyla kaplı ellerini yavaşça yüzüme çıkardı ve önüme gelen saç tutamlarını kulağımın arkasına yerleştirdi. Gözlerime bariz bir acıyla bakıyordu. "Senden gitmeni istiyorum." Deyip öksürerek elini boynundaki kolyeye attı. "Seni bulmasına izin verme. Kaç, Dolunay." Kolyeyi bana uzattığında başımı hıçkırıklarımın arasından iki yana şiddetle salladım.
"Hayır!" Dedim. "Seni daha yeni bulmuşken gidemezsin! Yiğit!" Gözlerimi acıyla kapattım. Ağlamama engel olamıyordum. Gitmesine engel olamadığım gibi... "Lütfen!"
Elimi sıkıca tuttuğunda gözlerimi açıp acı çeken mavi gözlerine baktım. Bunlar yaşanıyor olamazdı. "Yanında olacağım." Dedi ve kolyeyi dikkatle avcumun içine bıraktı. "Hep yanında olacağım. Şimdi gitmen gerekiyor." Yerinden zorlukla doğrulup alnını alnıma yasladı. "Seni yenmesine izin verme. Ne olursa olsun, ne yaşarsan yaşa, bizi kurtar, koruyucu."
Geri çekilip yavaşça yutkundu ve gözlerini kapatarak acıyla başını geriye yasladı. Elimi sıkıca tutan eli gevşediğinde korkuyla suratına baktım. "Yiğit! Hayır! Gitme..." Diye yalvardım.
Sesimi duymadı.
Elimi yüzüne çıkartıp avcumu yanağına bastırdım. Açmıyordu gözlerini. "Özür dilerim..." Dedim ve başımı göğsüne yasladım. "Yanında olamadım, çok özür dilerim." Yanında olamadığım dostuma son bir kez çaresizce konuştum ama cevap vermeyeceğini biliyordum. "Beni affeder misin?"
Cevap vermedi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Nefes almıyordu. Göğsü inip kalkmıyordu.
Yiğit ölmüştü.
Ve o an bir kez daha acınası bir söz verdim kendime.
Ruh koruyucusunun sevdiklerime zarar vermesine izin vermeyecektim.
Arkamdaki varlığını hissetmemle Yiğit’in cansız bedenini ondan korumak için kana bulanmış kanatlarımı etrafımıza sardım. "Biri gitti, kaldı diğeri..." Alay dolu sözcüklerini duyduğumda gözlerimi sıkıca kapadım.
Ateş, benden dostumu almıştı.
Yiğit'in elini ne kadar istemesem de yavaşça bıraktım ve verdiği kolyeyi cebime attım. Gözyaşlarımı elimle silip ayağa kalktım ve hançerimi elime alıp kanatlarımı sıkıca katlayarak dostumun cansız bedeninin önüne geçtim. Onun karşısında güçsüz olmayacaktım. "Onu öldürdün." Dedim dişlerimi sıkarak vahşice.
"Evet, öyle yaptım." Dedi. Sakin olmaya çalışarak gözlerimi kapatıp açtım. Yerin sarsıldığını hissettim. Bunu gücüm yapıyordu. "Gerçekten bana karşı koyabileceğini mi sanıyorsun Dolunay?" Dediği şeye sinirle güldüm.
"Sanmıyorum. Seni geberteceğim." Ellerimi yere doğru uzatıp büyük, korkutucu ve devasa sarmaşıkların etrafımda toplanmasını sağladım. Sonrada elimi ona doğru sallayıp sarmaşıklarımın bedenine saldırmasını izin verdim. Keskin dikenleri olan sarmaşıklar Ruh koruyucusuna hızla uzandı. Ateş ise ışınlanarak onlardan kaçtı. Öfkeyle inleyip elimi yerdeki büyük bir kaya parçasına uzattım. Kaya isteğimi anında yerine getirip sarmaşıklardan kurtulan bedenine büyük bir hızla fırladığında yana çekilerek kolayca kaçmıştı.
Acınası şekilde güçsüzdüm. Sarmaşıklar ve görünmezlik dışında pek bir numaram yoktu bile. Onun gözünde bir böcekten farksızdım.
Bundan nefret ettim. Güçsüzlükten, acınası olmaktan, ona karşı koyamamaktan...
Burnumun kanadığını hissettiğimde kaşlarımı çatarak elimi burnuma götürdüm. Birkaç saniye sonra ise ensemdeki mührün şiddetle sızlamasıyla dizlerimin üzerine düşmüştüm. Bedenimin hiçbir uzvunu hareket ettiremiyordum. Kendi bedenim beni dinlemiyordu, Ateş’in kuklasına dönüşmüştü. Gözyaşlarım yanaklarımdan aralıksız süzülürken bana doğru bir avcı gibi yaklaşan Ruh koruyucusunun zalim suratını izlemekle yetiniyordum. Adımları sakindi. Elinde tuttuğu Yiğit’in kanına bulanmış kılıcı bir o yana bir bu yana sallıyordu.
Beni öldürecekti.
"Biliyor musun şimdiye kadar beni çok eğlendirdin. Aslında seninle canını acıtmayacak yoldan bir anlaşma yapacaktık ama böyle olması gerekiyormuş." Dedi ve tam karşımda durup bana tepeden bakmaya başladı. Gözleri bir şahin gibi kısılmış, bakışları derinleşmişti. Ölüm görmek istediği çok açıktı.
Ama.
Ben.
Bugün.
Ölmeyecektim.
Kılıcının kana bulanmış ucunu tam kalbimin olduğu yere bastırdığında gözlerimi kapadım ve doğaya uzandım. Nefesimi yavaşça dışarı verip bütün hücrelerimle ona seslendim. Ona sadece ikimizin bildiği frekansta bir şarkı fısıldadım. Beni, koruyucusunu hayatta tutmak için direnmesini diledim.
Ve doğaya bir söz verdim.
Daha iyi bir dünya için çabalayacağıma dair.
Ondan olanların zalimce katledilmediği, ağaçların özgürce farklı diyarlara uzandığı, bitkilerin doğaüstü varlıkların arasında ihtişamlı bir şekilde büyüdüğü dünyaya dair. Çünkü doğa sadece bir element değildi, hayır. O su, hava, ateş ya da ruh gibi sadece kullanılmak istemiyordu. O evrendi, evrende o. Diğer koruyucular bunu fark edememiş olmalılardı.
Anlaşılmak istiyordu.
Farkında olunmasını istiyordu. Onun sayesinde hayatta olduğumuzun bilinmesini istiyordu.
Bende sözümü böylelikle vermiştim. Ruh koruyucusundan kurtulacağıma ve ölen kurdunun, doğanın bir parçası olan koruyucunun intikamını alacağıma dair. Hayatım pahasına savaşmayı kazanana kadar bırakmayacağıma dair.
Yiğit ve ölen diğer kurtları için savaşacağıma dair.
Kalbimin üzerindeki kılıcın baskısı arttığında Ateş ile aramızda göz kamaştırıcı bir patlama oldu.
Doğa beni de almasına izin vermedi.
Patlamanın şiddetiyle hızla geriye savrulurken kanatlarımı etrafıma sarmıştım ama yine de yaralanmaktan kendimi kurtaramamıştım. Yıkık dökük bir binanın duvarına çarpmamla anca durmuştum. Acıyla inleyip toz duman içinde kalmış ciğerlerim yüzünden öksürdüm. Bedenimin her noktası sızlıyordu. Gözlerimi zorlukla aralayıp başımı yana çevirdim. Yerimden kalkamıyordum çünkü sağ kanadım çarpmamla birlikte yıkık binadan kopan büyük duvar parçalarının altında kalmıştı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı geriye yasladım. Ruh koruyucusu kılıcıyla birlikte doğrudan bana doğru geliyordu ama gözlerim kayıyor ve bilincim gidip geliyordu. Berbat bir haldeydim.
Son kalan gücümle sadece elimde sıkıca tuttuğum hançerin kulpunu kavrayabildim.
Bugün ölmeyecektim.
...............
Oy vermeyi unutmayınn!
İnstagram; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |