
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
Lütfen unutmayın ama tamam mı 🥹
İyi okumalarr 🤍
.............
Başımı son bir çabayla kaldırdım ve kendime gelmeye çalıştım. Dişlerimi sıkarak hançerimi Ateş’in görmemesi için arkama sakladım ve taşların altında kalan sağ kanadıma büyük bir endişeyle baktım. Onu çekiştirmem işe yaramıyordu. Yerime mıhlanmıştım. Üstelik inanılmaz acıyordu.
Boğazımdan boğuk bir inilti yükseldi. Ateş üzerime yürümeye devam ediyordu ve bu anın tadını çıkarıyordu. Psikopat herif bir yere kaçamayacağımı bildiği için rahattı.
"Madem seni kılıçla öldüremiyorum, o zaman bende kendi yöntemlerimi denerim." Diyerek tam önümde durduktan sonra elindeki kılıcı bir kenara sertçe fırlattı ve üzerime eğildi.
Bir dizini yere yaslayıp yüz yüze gelmememizi sağladığında elini çeneme çıkartıp başımı zorla kaldırmıştı. Başını hafifçe yana eğip konuştu. "Ne yapsak ki seninle, melekcik?" Dediğinde parmaklarım arkama sakladığım hançeri daha sıkı kavradı.
Bana biraz daha yaklaşması gerekiyordu. Kendimi çenemi kavrayan parmaklarından kurtarmak adına geri çektiğimde tahmin ettiğim gibi yüzünü yüzüme daha çok yaklaştırdı. Gözlerimiz kesiştiğinde nefesimi sertçe dışarı verdim.
Bunu yapabilirdim.
Hançeri çıkartıp bulabildiğim en yakın yerine saplayacağım sırada çevik bir hareketle bileğimi sertçe tutarak hançeri bırakmamı sağladı. Bileğime uyguladığı baskı yüzünden gözlerim tekrardan dolmuştu. Benimle alay ederek güldü. "Yaramazlık sana hiç yakışmıyor ama Dolunay..." Yere düşen hançerimi de alıp uzağa fırlattı.
Korkuyla titreyen bakışlarımı hançerin düştüğü yerden ayırdım ve tekrar tek bir duygu kırıntısı barındırmayan suratına çevirdim. İnanılmaz keyif alıyordu yaptığı şeylerden. Çenemdeki elini yüzüme çıkartıp başparmağıyla yanağımı okşadı. Tiksintiyle kendimi geri çektiğimde bakışlarını yüzümden çekip taşların altında kalan kanadıma kaydırmıştı. Dudaklarını büzüp konuştu. "Yardım etmemi ister misin?" Ani duygu değişimi yüzünden dehşete düşmüştüm.
Neredesin Savaş?
Onlardan başka şansım olduğunu artık düşünmüyordum. Ateş’te benim gibi patlamayla savrulmuştu ama sanki hiçbir şey olmamış gibi tam karşımda duruyordu. Kahrolası suratında tek bir çizik dahi yoktu.
Öfkeyle inleyip bacağımı kaldırdım ve ani bir hamleyle tekmemi karnına geçirdim. Şaşırarak geriye doğru sendelediği sırada elimi toprağa yaslayıp büyük bina parçasını kanadımın üzerinden sağlam sarmaşıklarım sayesinde kaldırmıştım. Çektiğim acı yüzünden nefesimi tutup kanadımı zorda olsa sırtımda katladım ve bana merakla bakan Ruh koruyucusuna döndüm.
Ona dönmemle beyaz bir sisin üzerime çullanması bir oldu. Artık onların ne olduğunu öğrenmiştim. Ruhlar bana uzanmak için çırpınıyorlardı ama onlardan yana kayarak hızla çekildim ve Ateş’in kenara fırlattığı kılıcını kapıp ucunu ona doğrulttum.
Bana yaklaşmasına ramak kala kılıcı iki elimle sıkıca kavradım. "Yaklaşma!" Diye yakıcı bir öfkeyle bağırdığımda durdu. Bu hareketimle çenesi kasılmıştı. "Onlara ne yaptın?" Savaş’ların burada olmamasının sebebinin o olduğunu biliyordum. Yiğit’e de aynı şeyi yapmıştı. Büyük ihtimalle buraya abimlerle gelmişti ama onu tuzağına çekmiş ve bir av gibi avlamıştı.
Yiğit’in bir daha asla burada olmayacağı gerçeğini hatırlamamla dudaklarımı birbirine bastırıp gözümden bir damla yaşın yere düşmesine izin verdim. Canım çok yanıyordu.
"Neden kendin görmüyorsun?" Ateş umursamazca konuştuğunda öfkeyle nefes aldım. Ne saçmalıyordu?
Konuştuğu anda tuhaf bir şey oldu. Kılıç elimden kayıp düştü. Aynı bedenim gibi. Bir külçe gibi yere yığılan bedenimi dışarıdan bakan üçüncü bir kişiymiş gibi izliyordum. Bütün acılarım dinmiş, hafiflemiş ve yüklerimden arınmıştım.
Siktir.
Çünkü artık bedenimde değildim!
Soluklaşan ellerimde ve yerde uzanan bedenimde gezinen titrek bakışlarım neler olduğunu kavramaya çalışıyordu. Bu sırada ise Ateş alaycı bir şekilde konuşmuştu. "İyi geceler melekcik..." Ruhuma, yani gözlerimin içine imayla bakıp yerdeki bedenime doğru yaklaşmaya başladı.
Çırpındım, hatta bağırdım ama ona dokunamadım. Bedenime dokunmasına izin vermek istemesem de ruhum tıpış tıpış emirlerini dinliyordu. O izin verdiği müddetçe hareket edebiliyordum.
Ağlamaktan başka bir şey yapamayarak çaresiz bakışlarımı bedenimi izleyen Ateş’e diktim. Yerdeki bedenimi büyük bir merakla inceliyordu. Sanki her şey çok normalmiş gibi... "Uyurken şimdikinin aksine daha masum gözüküyorsun." Kendi kendine mırıldanmasıyla öfkeyle tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim ama beni kendime getiren acıyı hissedemedim.
Bu daha da paniklememe neden oldu.
Tanrım, beni öldürmüştü. İnanamıyordum! Bu kadar mıydı yani her şey?
Yerde yatan bedenimin önüne geçip bedenimle arasına bir set çektim. Dolan gözlerimi yüzüne dikmiştim. "Ne yaptın bana?!" Diye yakındım ama umurunda olmadı. Omuz silkmişti.
"Sadece ruhunu bedeninden çıkardım." Deyip elini havada sallayarak devam etti. "O kadar da abartılacak bir şey değil." Nefesimi öfkeyle dışarı verdim.
"Beni eski halime döndüreceksin. Hemen!" Emir veren bir ses tonuyla konuştuğumda gülmüş ve dediğime inanamıyormuş gibi bakmıştı.
"Hayır." Diyerek yanımdan değil içimden geçti ve bedenimin yattığı yere diz çöktü. Ona tam ne yaptığını soracaktım ki uzaktan birkaç ses kulağıma çalınmıştı.
Bu Savaş’ın sesiydi! "İki saniye içinde nereye kaybolmuş olabilir Alp?! Kahretsin, saatlerdir arıyoruz!"
Savaş’ın sesinin ardından uzun zamandır haber alamadığım abimin sesini de duymuştum. Gözyaşlarımı silip güldüm. Beni arıyorlardı... "Yiğit’te bir anda ortadan kayboldu. Siz gelmeden önce şehirde onu aramaya başlamıştım ama hiçbir yerde yok. Bu üçüncü turum olacak."
Bize doğru yaklaşıyorlardı. Ruh koruyucusu onları yeniden görmemizi sağlamış olmalıydı. Yaptığı büyü her ne ise onu üzerimizden kaldırmış ve Yiğit ile ikimizin işini kimse duymadan bitirmişti. İşte bu kadardı. Onun için bunu yapmak çok basitti. İki koruyucu tuzağına çekmiş ve kısa sürede kimsenin müdahale etmesine kalmadan avlamıştı.
Bedenimi kucağına almak için hareketlendiğini fark ettiğim Ateş’e bakarken gözlerim irileşti. "Ne yapıyorsun sen? Bırak bedenimi!" Ne desem de bana aldırış etmedi. Sadece ruhuma kısa bir bakış atmakla yetinmişti.
Bedenimi şeytanların yanına götürdüğünü anladığımda korkuyla nefesimi tuttum. Hayır, olamazdı. Savaş beni böyle görürse mahvolurdu. Ona bunu yaşatmak istemiyordum. Yiğit’i kollarımda kaybetmenin acısını çekmişken ona böyle bir yük bırakamazdım. Büyük ihtimalle ruhumu göremeyecekti, benimle konuşamayacaktı. Ona veda bile edememiştim. Sadece Ateş'in kucağındaki cansız bedenimi görecekti şeytan. Abim de mahvolurdu. Kendini suçlayıp dururdu.
Buna izin veremezdim. Onlara bunu yapamazdım.
"Hayır!" İtiraz ederek Ateş’in önüne geçtim. "Lütfen bırak beni burada. Görmesinler. Kaybolduğumu düşünsünler." Beni dinlemedi. Onun yerine içimden geçerek ilerlemeye devam etti. "Lütfen! Mahvolacaklar!"
Bir iki saniye duraksadı ve başını arkasına çevirip yüzüme şüpheyle baktı. "Ona gerçekten aşıksın..." Dediğinde dudaklarımı daha fazla ağlamamak için birbirine bastırdım. Zaten ölmüşsem diğerlerini de yanımda mahvetmenin bir anlamı yoktu benim için. Aileme olan sevgimdendi, şeytana olan aşkımdandı. Onunla daha fazla zamanımız olmasını dilerdim ama durum böyleyse kadere boyun eğecektim.
Gerçekçi olmalıydım. Peri masalında değildik. Yüzyıllardır yaşayan Ruh koruyucusunu yeni ortaya çıkmış güçlerimle yenemeyeceğim belliydi ama en azından direnmiştim. Arkamdan çabalamadı diyemeyeceklerdi.
"Dolunay!" Ateş'in kucağındaki cansız bedenimi ilk fark eden Savaş oldu. Korku dolu gözleri bedenime saplanıp kalmıştı. Adımı öyle bir haykırmıştı ki acıyan kalbimi tutmak zorunda kalmıştım. Ardında kalan abim şeytanın adımı bağırmasıyla yanına koşarak geldi. Evet, artık hayatımdaki iki değer verdiğim adamda ölü bedenimi izliyordu.
Ne harika bir andı, değil mi?
Savaş anında Ateş'e ilerleyip bedenimi kucağından koparırcasına aldı. Cansız kollarım kollarından sarkıyordu. Başını göğsüme yaslayıp nefes alıp almadığımı kontrol etti. Yanı başındaki Ruh koruyucusu hiçbir şey demeden onu izliyordu. Ben ise onun yanında ağlamamak için dişlerimi sıkarak olan bitene odaklanmıştım. Ne görülüyordum ne de duyuluyordum. Artık tamamen bir ruhtum.
Şeytan acı dolu bir şekilde inleyip bedenimi yere bıraktı. Kendi de benimle birlikte yere çökmüştü. Omuzları pes etmişlikle düşmüştü. Şoka girmiş olmalıydı çünkü konuşmuyordu. Tekrar tekrar nabzımı kontrol ediyor, inanmıyormuş gibi başını sallıyordu.
O bunu yaptıkça ben mahvoluyordum.
Aylar sonra suratını ilk defa gördüğüm abimin gözleri dolmuştu. Bakışları boşluğa takılı kalmıştı, ne olduğunu henüz algılayamamıştı. Hiçbiri anlamamıştı. Arkalarında şoka girmiş şekilde olan biteni izleyen Alp, Orkun, Ayaz ve Elis’e döndü bakışlarım. Buruk bir şekilde gülümsedim. Daha birkaç saat önce yolculuk ettikleri arkadaşlarını böyle görmek onlar için sarsıcı olacaktı. Siyah kurdu görememiştim ama sorun değildi. Ona minnettardım, beni hep korumuştu.
O an aklıma Yiğit'in de gelmesiyle boğazıma büyük bir yumru oturdu. Onu da bulacaklardı.
Böylelikle biz iki koruyucu yan yana diğerleriyle aynı kaderi yaşayacaktık.
"Ne... yaptın ona?" Savaş’ın yüzüne yayılan acı yerini tehlikeli bir öfkeye bıraktı. Abim kızarmış gözlerini ovuşturup kararan bakışlarını Ateş’e dikmişti.
Ateş ellerini ceplerine soktu ve umursamaz bir tavırla omuz silkti. "Tam karşınızda. Onu görememeniz benim sorunum değil." Dediğinde dostlarım gerildi. Ayaz’ın çenesi kasılmıştı. Elis hançerlerini çekerken Orkun hala bedenimi hüzünle izliyordu.
Alp ilk harekete geçen oldu. Kılıcını çekti. Bakışlarına yakıcı bir öfke yayılmıştı komutanın. Onlarla dalga geçtiğini düşünüyordu ve buna izin vermeyeceği belliydi. Ateş bu hareketiyle başını iki yana salladı. "Onu sadece ben görebiliyorken bunu yapmak aptallık olur. Arkadaşınızın ruhunun diğer tarafa doğru yola çıkmasını saniyesinde sağlayabilirim. Geri dönmesini istiyorsanız ruhunu bedenine koymanın bir yolunu bulun." Diyerek keyifle devam etti. “Yoksa ölmesi umurumda olmaz. Hatta işime gelir ama etrafta onun dışında pek eğlenceli bir şey yok. Yolu bulursanız kızın yaşamasını sağlarsınız.”
Şeytan gözlerini sakinleşmek adına kapatıp açtı. Daha fazla bekleyemeyerek yanına yaklaştım. Ateş merakla ne yaptığımı anlamaya çalışıyor ve ruhumu büyük bir dikkatle izliyordu. Bakışlarının ağırlığı üzerimdeydi. Ona aldırış etmeden şeytanın önünde eğildim.
Elimi yüzüne uzatıp dokunamasam bile yanağına koydum. Başını yavaşça yana yatırıp yanağımı avucumun içine yaslamış ve özlemle iç çekmişti. "Buradasın..." Diye mırıldandığında Ateş’ten hayret dolu bir ses yükseldi.
"İlginç..." Geri çekilip başımı Ateş'e çevirdim ve gözlerimi öfkeyle kıstım. Başını bana doğru veda edermiş gibi yavaşça eğip gülümseyerek ruhların etrafını sarmasını sağladı ve bir adım geri atıp gözden kayboldu. Beni burada, kaderimle yalnız bıraktı.
Bir yolunu bulamazsak gerçekten ölecektim!
Tanrım, galiba panikten bayılacağım! Ruhlar bayılabiliyor muydu acaba? Birazdan öğrenecektim.
Tedirginlikle bir yol arıyorlar mı diye tekrar dostlarıma döndüm. Elini kucağındaki bedenimin yüzüme çıkarıp önüme gelen saç tutamlarını kulağımın arkasına yerleştiren şeytanın nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde kalp atışlarını duyabiliyordum. Endişesini de iliklerime kadar hissedebiliyordum. Sanki onunla bir bütündük. Bunun bağ yüzünden olduğuna emindim.
Üşümeye başladığımı hissettiğimde kanatlarımı bedenime yavaşça sardım. Hava bir anda soğumuştu ama bu nasıl olurdu? Ruh formundayken hiçbir şey hissetmezdim ki...
Abim bedenimin yanına diz çöküp elimi tuttu ve bitkin şekilde Savaş’a baktı. "Ruhu bedeninde değil. Biraz daha böyle kalırsa bir daha hiç dönemeyebilir." Dedi bakışlarını tekrar bana indirirken. Tükenmişlikle yüzümü inceliyordu.
Siyah kurdun ufuktan koşarak gelmeye başladığını gördüğümde kaşlarım çatıldı. Rüzgarın yelesini dalgalandırdığı kurt hiç durmadan üzerimize ilerliyordu. Abim ona duygu dolu gözlerle bakıyor, hafifçe gülümsüyordu. "O yardım edebilir." Dedi ve başıyla az bir yolu kalan siyah kurdu işaret etti.
Şeytan kurda kısa bir bakış attı. "Onu tanıyor musun?" Abim başını salladı.
Savaş cansız bedenimi hafifçe doğrultup kurdun yanına yaklaşmasına izin verdi. Bense bu sırada kurdun kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bakışlarım abim ve kurt arasında gidip geliyordu.
Abimin kurt formuna oldukça benzemesinin, onu tanımasının bir nedeni vardı.
Bana yakın davranmasının ya da baskını yapıp beni yanında istemesinin bir nedeni vardı.
Beni sürekli kurtarmasının bir nedeni vardı!
Kalbim kontrolsüzce hızlanırken onun kim olduğunu anladım.
Fark ettiğim gerçekle yanına gidecektim ki kurt patisini göğsüme bastırdı ve cansız bedenimi tuhaf, yeşil ışıkların kaplamasını sağladı. Soğuk bir rüzgarın bedenime hücum etmesiyle gözlerim irileşti. Başım dönmeye başlamıştı. Aynı zamanda bir yere, bedenime doğru zorla çekiliyordum. Sonrasında zaten bilincim kapanmıştı.
Gözlerimi tekrar açtığımda kendi bedenimdeydim. Bedenimdeki sızılar geri gelmiş ve bana işkence etmeye karar vermişlerdi. Daha da ağırlaşmıştım sanki. Kesik kesik nefes alıyordum ve şeytanın kucağındaydım. Ona yakın olmanın verdiği güvenle başımı göğsüne daha fazla yasladım. Beni bırakmayacağını biliyordum.
"Buradayım meleğim..." Şeytan kollarını etrafıma daha sıkı sarıp saçlarıma küçük bir öpücük kondurdu. "İyisin, geçti..." Dediği anda gözyaşlarımı serbest bıraktım ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hiçbir şeyin geçtiği falan yoktu.
Bir kabusun içine düşmüştüm.
"Ben gidip Yiğit’i bulacağım." Abim yanımdan kalkıp gideceği sırada Savaş’ın sıkı sıkı tuttunduğum zırhından sıyrılan tişörtünü bıraktım ve ağlayarak ona dönüp başımı salladım.
"Bulamazsın." Ağzımdan çıkan sözcükle herkes donakaldı. "Hiçbir şey yapamadım." Bakışlarım boşluğa saplanıp kaldı. "O gitti ve ben buna engel olamadım."
Benim kadar şanslı değildi.
"Yiğit..." Abim devam edemeden dudaklarını birbirine bastırdı ve yumruklarını sıktı.
"Diğer koruyucu öldü mü?" Elis yanımıza gelmiş ve avcunu ağzına dehşetle yaslayıp konuşmuştu. Elimi cebime zorlukla atıp Yiğit’in verdiği kolyeyi çıkardım. Bu ondan kalan son şeydi. Onu göğsüme yaslayıp gözlerimi kapattım.
"Ağlama..." Şeytanın sesini duyduğumda gözlerimi açıp tükenmişlik sızan mavi gözlerine baktım. Eliyle gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarımı sildi. "Kıyamam ki ben sana..."
Bakışlarımı sessizleşen abime çevirdiğimde gözlerinin kızarmış olduğunu gördüm. Yere oturmuş bir şeyler düşünüyordu. Omuzları da kendi gibi çökmüştü. O da Yiğit için yas tutuyordu.
Siyah kurt hareketlenip abimin yanına gittiğinde ve burnuyla kolunu dürttüğünde bana gelmesi için ona doğru elimi uzattım.
Artık kim olduğunu biliyordum.
Kana bulanmış ellerim babama uzanıyordu.
"Baba..." Sessizce mırıldanmamla siyah kurt başını dikleştirip bana baktı. Beni kucağında sıkıca tutmaya devam eden şeytan gerilmişti. Herkes tekrar bana dönmüştü. Kimseden çıt çıkmıyordu. Bu anı bölmek istemiyor gibilerdi.
Biliyordum onun sebepsiz yere bizi terk etmeyeceğini.
Hep biliyordum, hissediyordum.
Babam bana yaklaşıp başını eğdi ve parmaklarımın yelesinden geçmesine izin verdi. Elimi dalgınca yelesinde dolaştırdım ve bu anın tadını çıkardım. Benim sessiz koruyucum hep babamdı.
Abim hızla oturduğu yerden kalktığında herkes şaşkınlıkla ona döndü. "Gidiyoruz." Bana bakarak konuşmuştu. Doğrulmaya çalıştığımda Savaş belimden tutarak bana yardım etti ve ayaklarımın üzerinde sağlam bir şekilde durmam için bedenini bedenime yasladı. Babamın yelesine sıkı sıkıya tutunmuştum.
"Saraya mı?" Diye sordum yorgun bakışlarımı yüzüne dikerek. Başını iki yana olumsuzca salladı.
"Evimize, Dolunay. Sürünün yanına." Dedi ve devam etti. "Annem de orada olacak."
"Sürü iyi mi?" Diye sordum merakla. Savaş’tan huzursuz bir homurtu yükselmişti.
"Onları güvenli bir yere götürdüm. Buraya seni Ruh koruyucusuna fark ettirmeden Yiğit’le birlikte almak için gelmiştik. O yüzden sürü buradaymış gibi davrandım, bizi bulun diye..." Zorlukla yutkundu. "Babam da yanında olacaktı ama..." Nefesini sertçe dışarı verdi. "İşler istediğimiz gibi gitmedi."
"Sürüyle birlikte baskını bu yüzden mi yaptınız?" Savaş’ın ve Alp'in yaralanmasına sebep olmuşlardı. Eğer bu yüzdense onlardan kesinlikle hesap soracaktım.
"Baskını ben yapmadım. Babam yaptı." Dedi hala yanımda dikilen ve ona sıkıca tutunmama izin veren siyah kurdu işaret ederek. "O zamanlar Savaş'ın seni zorla yanında tuttuğunu düşünmüş." Bakışlarını kaçırdı. “Bu biraz benim de hatam. Ona senin Savaş’a bağlı olduğunu söylemedim. Bilmesine gerek yoktur diye düşündüm çünkü... sadece seni alacaktı. Baskın yapmayacaktı ama onu bazen ben bile anlamıyorum.”
Bu yüzden uçurumda Savaş’ı öldürmek istemişti. Sadece beni kurtararak sürüye geri götürecekti.
Artık her şey daha mantıklı geliyordu.
Bunları yaşadığıma hala inanamıyordum gerçi.
"Sen neredeydin? Neden baskını yapmasına engel olmadın?" Diye sordum abime sinirlenmemeye çalışarak. Zaten öyle çok şey yaşamıştım ki patlayacak bir yer arıyordum. Buradan olanları öğrenmeden tek bir adım dahi atmayacağımı ve ne kadar inatçı olduğumu biliyordu. En azından siyah kurt, yani babam, kendi kendine ona bağlı olduğumu anlamış olmalıydı ki artık Savaş’ı öldürmekten vazgeçmişti.
Ne harikaydı değil mi?
Mucizeler dolu hayatıma hoş geldiniz ama içeri girerken kapıyı aralık bırakmayı unutmayın...
Çünkü girdiğiniz anda geri kaçacaksınız.
Yüzünü sıvazlayan abim derin bir nefes aldı. "O zaman Yiğit’le birlikte Mert’in başımıza açtığı vampir sorunuyla uğraşıyorduk." Dedi babama öfkeli bir bakış atarak. "Sürünün başında babam duracaktı ama haber bile vermeden baskın yapmış."
Sinirle gülerek başımı salladım. İnanamıyordum, bu yaşananlar gerçek olamazdı. Gök gürlediğinde irkilerek başımı gökyüzüne kaldırdım. Yağmur başlamıştı ve giderek hızlanıyordu. Tenimdeki kandan arınmamı sağlıyordu. Diğerleri hiç ses çıkarmadan yüzleşmemize izin veriyorlardı. Buna Savaş’ta dahildi.
Başımı ona çevirdiğimde beni yorgunlukla izlediğini gördüm. Omuzları çökmüştü. Yağmur damlaları saçlarını ıslatıyordu. Siyah kurdun hareketlenmesiyle beni yavaşça bıraktı. Babamın yelesini sıkıca tutunup ilerlemeye başladım. Şehrin kapısına doğru gidiyordu.
Şeytanın arkamdan gelmediğini fark ettiğimde gerildim. Adımlarımı kesip arkamızda kalan Savaş’a ve diğerlerine baktım. Yerlerinden bir santim bile kıpırdamadan bizi izliyorlardı. "Neden gelmiyorsunuz?" Merak dolu sorumu abim cevapladı.
"Onlar gelmeyecek, Dolunay." Cevabıyla dilim tutuldu sanki. "Sadece biz gideceğiz."
Ne?
Savaş gelmiyor muydu?
"Ama..." Abim sözümü kesti.
"Sürü krallığın oldukça yakınında. Bağ sorun çıkarmayacak inan bana. Her şeyi ayarladık." Başımı inanmıyormuş gibi salladım.
Savaş’ın yüzünde bundan dolayı endişeli bir ifade vardı. Konuşmamıştı, hiçbir şey söylememişti çünkü benim karar vermemi istiyordu. O saraydan ayrılamazdı. Bir prensti, sadece arada bir gelebilirdi yanıma ve ben ona öyle çok alışmıştım ki ailem ile onun arasında yapacağım tercih bana hayatı zindan ediyordu.
İnanamıyordum.
Başımı olumsuz anlamda sallayıp tereddüde yer bırakmadan kısılmış sesimle konuştum. "Ben gelmeyeceğim." Dedim abimden ve babamdan bakışlarımı kaçırarak. Onlara ihanet ediyormuş gibi hissetmem normal miydi?
"Evet geleceksin, Dolunay." dedi abim ciddiyetle bakışlarını yüzüme dikerek. "Bir daha kardeşimden ayrı kalmayacağım. Yiğit’in yanından iki saniye ayrıldım ve şu olanlara bak." Eliyle şehri işaret etmişti. "Senin ait olduğun yer bizim yanımız."
"Benim ait olduğum tek yer onun yanı abi..." Dediğim anda babam yan taraftan hırladı. “Anlayamazsınız. Sizin bir bağınız yok.”
“Sadece bir bağ yüzünden mi aileni bırakıyorsun?” Diye sordu inanamaz şekilde.
“Böyle söylemeye hakkın yok abi. Sizi bulmak için neler çektiğimi bilmiyorsunuz.” Dedim öfkelenmeye başlayarak. “Sırf iyi olduğunuzu kendi gözlerimle görmek için tuzak olduğunu bildiğim halde geldim! Az kalsın ölüyordum!” Yağan yağmur gözyaşlarımı saklıyordu. “Hiçbirinizin hayatıma karışma hakkı yok. Nelerle başa çıkmaya çalıştığımı bilmiyorsunuz.”
Başımı çevirip uzakta beni izlemeye devam eden şeytana baktım. "Ruh koruyucusu yüzünden kafayı yemek üzereyken yanımda Savaş vardı. Hayatta kalmak için uğraşırken yanımda Savaş vardı. Yanımda birilerini ararken, yalnızlıktan kırılırken yanımda Savaş vardı. Beni vampirlerden bile o kurtardı. Üstelik sadece bu da değil..." Söyleyeceğim şeye kendimi hazırladım. “Onu seviyorum. Yanından ayrılamam. Artık olmaz.”
Benim ait olduğum tek yer onun aynıydı.
Onsuz geçen bir hayatı düşünmek bile istemiyordum.
Bencillik gibi görünebilirdi ama bu artık benim hayatımdı. Bu doğaüstü dünyaya geldiğimden beri oradan oraya sürüklenip durmuştum ve bana hiçbir seçim hakkı tanınmamıştı. Şimdi ise ilk defa kendimi seçiyordum.
Birde onu...
Şeytanımı. Benim şeytanımı.
Şiddetli bir gök gürlemesiyle yerimden sıçradım. Savaş’ın tam olarak nerede durduğunu ve nasıl hissettiğini artık anlayabiliyordum. Yüreğimin her çarpışında onun kalbi de içimde, bağımın olduğu yerde kendini belli etmek istermiş gibi atıyordu. Bunun nasıl olduğunu ise henüz anlamış değildim. Kalp atışları bana karışmıştı, sanki kulağımı göğsüne yaslamıştım.
Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Ruhumun diğer yarısı gibiydi. Duygu yüklü itirafımdan sonra aramızdaki bağda bir şeyler değişmişti.
Şeytanın elini belimde hissettiğimde titredim. Yanımdaydı. Abimde kabullenmişti, artık beni ikna etmeye çalışmayacağını biliyordum. Omuzları düşse de kendini hemen toparladı ve babama baktı. Babam ise kulaklarını yatırmış büyük bir dikkatle yanımda dikilen Savaş’a bakıyordu. Yelesi yağmur yüzünden ıslanmaya devam ediyordu.
"Kardeşime iyi bak, prens." Abim konuşmaya başladığında yutkunarak ona döndüm. Savaş’a dönmüş ve büyük bir ciddiyetle konuşmuştu. “Yeri geldiğinde onu kendinden bile koruyacaksın.”
"Bundan emin olabilirsin, Alfa." Şeytanın bedeninin gevşediğini hissettim. Duyguları duygularıma karıştı. Gideceğim için yaşadığı panik yerini büyük bir rahatlamaya bıraktı.
Abim bir süre durup gözlerini ikimiz arasında gezdirdi. Derin bir nefes alıp daha fazla beklemeden ona doğru atıldım ve kollarımı sıkıca etrafına doladım. O da kollarını belime doladığında gözlerimi kapatmıştım. Her şeyi benim için yaptığını biliyordum. "İyi olacaksın. Ne zamana istersen yanına geleceğim, kardeşim." Deyip başını boynuma yasladı abim.
“Biliyorum.” Deyip geri çekildim ve başımı babama çevirdim. Benimle geleceğini, nereye gidersem gideyim yanımda olacağını biliyordum. Abim ona başını salladı ve bana son bir bakış atıp kurt formunu alarak yağmurun altında koşarak uzaklaşmaya başladı. Babama benzeyen kurdun uzaklaşan formunu izledim bir süre. Sürünün yanına döndüğünü biliyordum.
Abimin beni anladığını biliyordum. O benim her şeyimdi, bir hiç uğruna onları bırakmayacağımı ve sebebimi bulduğumu biliyordu.
Avucumda sıkıca tuttuğum Yiğit’in kolyesini boynumdan geçirdim. Ondan bir parça yanımda olacaktı. Arkadaşımı asla unutmayacaktım.
Yağmur dinmeye başlamıştı. Arkamızda bizi sessizce dinleyen ekibe döndüğümde hepsinin dikkatle beni izlediğini fark ettim. Şeytan ani bir hamleyle beni kucağına aldığında şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Savaş, ne yapıyorsun?" Dediğimde beni kucağından indirmeden şehir çıkışına ilerlemeye başladı. Diğerleri arkamızdan geliyordu.
"Biraz daha ayakta kalırsan yorgunluktan bayılacaksın." O söyleyene kadar yorgun olduğumun farkında değildim. Şimdiyse bedenimin her yanına yayılan ağrıyı ve sızıyı iliklerime kadar hissediyordum. Ağlamaktan şişmiş gözlerim etrafı bulanık görüyordu. Üstüm başım kan ve pislik içindeydi.
Berbat bir haldeydim.
"Kendim yürüyebilirim." Dediğim anda bakışlarını yoldan ayırmadan başını olumsuz anlamda salladı. "Böyle sen yorulacaksın..."
İlk kaşlarını kaldırarak bana baktı. Sonrada uzunca iç çekti. "Ben yorulmam." Dediğinde gözlerimi devirdim. "Uyu hadi güzelim, uyandığında burada olacağım."
"Ya olmazsan?" O kadar fazla olay atlatmıştık ki uyumaktan korkar hale gelmiştim. Gözlerimi açtığım zaman yanımda şeytanı görememekten ölesiye korkuyordum. Öte yandan her şeyin bir rüya olmasını diliyordum. Sanki mümkünmüş gibi...
"Söz veriyorum." Dedi ve ısrarla devam etti. Bakışları anlam veremediğim duygulara bulanmıştı. "Uyandığında yanında olacağım ama şu anda dinlenmen lazım."
Sözüne güvendim.
Başımı huzurla göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım ve yorgunluktan anında uyuyakaldım.
Rüyamda ise Yiğit’i kollarımda tekrar tekrar kaybettim.
🦋
Gözlerimi yavaşça araladığımda şeytanın kucağında değil oldukça yumuşak bir yatakta olduğumu fark ettim. Başımı hızla çevirip Savaş’ı görmek adına yatağın diğer tarafına baktım ama kimse yoktu.
Birde söz veriyordu!
Üstümde hala aynı kıyafetlerim vardı. Buraya geleli çok olmamış olmalıydı çünkü kıyafetlerim nemliydi. Sadece sarayda olmadığımızı biliyordum, odanın duvarlarındaki işlemeler sarayın altın işlemlerinden bir hayli farklıydı. Karanlık desenler bana vampirlerin sarayını hatırlatıyordu.
Başımı uyandığım anda sızlamaya başlayan sağ kanadıma çevirdiğimde temiz beyaz sargılara sarıldığını fark ettim. Sırtımda sargılarla sıkıca katlanmış kanadımı oynatamıyordum bile ve bu daha da huzursuzlanmama neden oluyordu. Normalde hep yaptığım gibi onları etrafıma sarardım. Şimdi ise bir kanadımla yetinmek zorunda kalmıştım.
Odanın kapısının yavaşça açılmasıyla şeytan içeri girmişti. Hızla yataktan kalkıp yanına gittim ve üzerine atılıp sarıldım. İlk şaşırmış olsa da kollarını belime dolamıştı. "Gel hadi üzerini değiştirelim, meleğim." Deyip bir kolunu etrafıma dolamaya devam ederek diğer elinde tuttuğu temiz kıyafetleri yatağın üzerine bıraktı.
"Neredeyiz?" Diye sordum merakla. Geri çekilip yatağa bıraktığı kıyafetleri almış ve banyo olduğunu tahmin ettiğim bir kapıya yönelmiştim. Pislik içinde daha fazla kalamayacaktım. Bu kıyafetlerden ve üzerimdeki kurumuş kandan acilen arınmam gerekiyordu ve açıkçası nerede olduğumuz umurumda değildi.
"Gölge krallığında," Diye cevapladı sorumu duvara yaslanıp kollarını önünde kavuştururken. “Şu anda saraydayız. Sanırım bir süre daha misafirleri olacağız.” Sinirle güldü. "Ateş giderken geri dönmek için kullanacağımız bütün geçitleri kapatmış. Üstelik atlarımızı öldürüp bize cesetlerini hediye olarak bırakmış." Yavaşça iç çekti. "Gölgelerin kralı ve kraliçesi bize yardım etmek istediklerini söyledi ve sonuç..." Ellerini açıp içinde bulunduğumuz odayı gösterdi. "Buradayız."
Başımı salladım. Bakışları ben hiçbir işe yaramayan zırhımı çıkarırken boynumda sallanan Yiğit'in verdiği kolyeye kaymıştı. "Dolunay..." Kısık sesle mırıldanmasıyla bakışlarımı ona çıkardım. "Teşekkür ederim."
"Ne için?"
"Beni sensiz bırakmadığın için."
Sanırım abimle konuşurken onu sevdiğimi söylediğim kısmı duymamıştı. Sinirlerim bozulmuş şekilde güldüm ve üzerimden çıkardığım zırhla birlikte eldivenleri de bir kenara attım. "Bir şey değil, Savaş." Dediğimde başını sallayarak gülüyordu. Ona aldırış etmeden banyoya girip musluğu açtım ve üzerimdeki kandan cildimi kızartacak şekilde çitileyip arınmaya çalıştım.
Yiğit’in kanı olduğunu düşünmem bile midemi burkuyor, gözlerimin tekrar dolmasına neden oluyordu. Birkaç kez öğürsem de kusmadım. Zaten midem bomboştu. Sadece küvette gereğinden fazla oyalanıp kanatlarıma da aynı çitileme işlemini uyguladım. Beyaz tüylerimden kırmızı lekelerin sonsuza dek çıktığından emin olana kadar durmadım.
Bu sırada psikolojim bozulmuş gibi ağlamamı saymıyordum bile ama sanırım biraz daha iyi olmuştum. Ağlamak ve banyo yapmak bence psikolojiye iyi gelen şeylerdi. Banyoda Savaş’ın getirdiği temiz siyah bol pantolonu ve uzun kollu dar beyaz tişörtü üzerime geçirip kanatlarım için ayrılan kısmın kendiliğinden kapanmasını izledim.
Bunu Savaş’ın yaptığını biliyordum.
Yüzümde oluşan minik bir tebessümle Yiğit’i kolyesinin boynumdan aşağı salınmasına izin verdim ve botlarımı giydim. Yatağa oturan şeytan banyodan hızla giyinip çıktığımdan beri beni izliyor ama yorum yapmıyordu. Yaptığı büyüyle saçlarımı ve kanatlarımı sessizce kurutmuştu. Sağ kanadımdaki sargılara kısa bir bakış attığını fark etmiştim ama endişelenecek bir şey yoktu çünkü sızısı giderek diniyordu.
Kapının çalmasıyla ikimizin de bakışları oraya döndü. "Efendim, kral ve kraliçe sizi akşam yemeği için bekliyor." Sarayda hizmetli bir kadın başını kapıdan uzatmış ikimize bakıyordu.
Savaş başını sallayarak onu onayladı. Kadın kapıyı kapatıp gittiğinde bakışlarımı ona çevirdim. "Ben onlarla tanışmadım?" Dedim sorarcasına.
"Buraya geldiğimizde uyuyordun. Seni şifacılarına gösterdim." Dedi yataktan kalkarken. Kapıya gidip dışarı çıkacağım sırada önüme geçerek beni durdurmuştu. “Dolunay... Bana anlatabilirsin, biliyorsun değil mi? Seni dinlerim. Ben... Ben iyi olmadığını görebiliyorum ve elimden hiçbir şey gelmiyor. Sadece... üzgünüm.”
Yiğit hakkında konuşmamı istiyordu. Derdimi anlatmamı, böylelikle rahatlamamı diliyordu ama bu bana göre artık anlamsızdı.
Onu hiçbir şey geri getirmeyecekti. Ağlamam ve sızlanmam fayda etmeyecekti.
Bunu bugün yeterince öğrenmiştim.
"O bir daha geri gelmeyecek, değil mi?" Şeytan can yakıcı sorumla yutkunarak yüzüme çaresizce baktı. Cevap vermek istemiyordu. Sessiz kalmıştı.
"Her şey zamanla düzelecek." Dediğinde bakışlarımı kaçırıp alayla güldüm. Onun bunu bildiğini biliyordum. O da bir kayıp yaşamıştı ama ben bu kadar acıtacağını hiç tahmin etmemiştim.
Son sözlerinin ardından aramızda büyüyen sessizlikle birlikte yemek salonuna geldiğimizde kral ve kraliçenin bizi beklediğini gördüm. İkisi de simsiyah saçlı ve kahverengi gözlüydü. Gölge olduklarını uzaktan görsem bile söyleyebilirdim. Kraliçenin başına zarif, siyah bir taç yerleştirilmişti. Kralın tacı ise onun neredeyse iki katıydı. İkisi de siyahlar içindeki kıyafetleriyle oldukça tehlikeli görünüyorlardı. Tabii tam yanlarında dikilen gölge savaşçılarının korkutuculuk bakımından yanlarından geçemezlerdi.
Sandalyelerinin başında dikilen gölge savaşçılar resmen birer suikastçıya benziyorlardı. Ağızları siyah bir kumaşla örtülüydü. Sadece gözleri belli oluyordu.
Bundan hiç hoşlanmamıştım.
Neden sanki onlara anında saldıracakmışız gibi yanlarında savaşçılar duruyor ve bize kötü kötü bakıyorlardı?
"Hoş geldiniz." Gölge kraliçesinin tiz sesini duyduğumda nezaketen gülümsemeye çalıştım. Kraliyet işlerine alışmıştım. Bir sürü yapmacık gülümseme ve konuşma... hayatı yalanlarla yaşıyorlardı. Sadece Savaş’ın annesini seviyordum. Birde kardeşlerini. Geri kalan krallık sahipleri kişilik olarak berbattı. En azından tanıştıklarım öyleydi. Diğerlerini bilemeyecektim.
Savaş'ın oturmam için çektiği sandalyeye oturduğumda masadaki bütün bakışlar üzerimizdeydi. Bakışların üzerimizde olmasına da alışmıştım. O yüzden pek umurumda olmadı ama kral delici bakışlarını üzerime dikerken umursamamak epey zor oluyordu. Ayaz gelmemize pek takılmamıştı, onun dışında masada tanıdığım tek kişi Elis idi. Anlaşılan Alp ve Orkun gelmemişti.
Masadaki kişilerde gözlerimi kısaca gezdirdiğimde biriyle göz göze geldim. Tahminen Savaş'ın yaşlarında, siyah saçlı ve kahverengi gözlü bir adamın bakışları ilgiyle üzerimde geziniyordu. Masada oturduğuna ve başında bir taç olduğuna göre prensti.
Eh, biraz daha böyle bakmaya devam ederse Ateş’ten çıkaramadığım sinirimi ondan çıkaracaktım. Üstelik tam yanımda oturan Savaş gittikçe huzursuzlanıyordu.
"Melek ve Şeytan Krallığı’nın prenslerini sarayımızda ağırlamak bizim için büyük bir onur..." Kralın konuşmasıyla bakışlarımı adamdan çektim. Ayaz ve Savaş’tan bahsediyordu. Onlara kısa bir bakış attıktan sonra bana döndü. "Ve hakkında pek çok şey duyduğumuz Doğa koruyucusunu da." Diye eklediğinde kendimi gülümsemek için zorladım.
"Sizi oğlumla tanıştırayım." Diyerek araya heyecanla giren kraliçe bakışları üzerimde olan adama dönmüştü. "Bars." Dediğinde adam benden bakışlarını sonunda çekmişti. Adamdan iyi bir elektrik aldığım söylenemezdi, sanırım şeytanda ondan pek hoşlanmamıştı. Bunu yanımda huzursuzca kıpırdanmasından anlıyordum. Ayrıca karşımızda oturan Ayaz ona sakın yapma bakışları atıyordu. Veliaht prens bu salondaki tek akıllı kişiydi anlaşılan.
Ne diyebilirdim ki? Başka bir kadın ya da prenses Savaş’a böyle baksa bende ona saldırırdım ki Sare’ye onlarca kez saldırmıştım. Fantastik varlıklar nazikçe konuşmaktan anlamıyordu. Buraya geldiğimden beri konuşarak çözülen hiçbir şey görmemiştim. Onlara kibarlık yaramıyordu.
Kahrolası varlıklar şiddetten anlıyordu ve bundan ölesiye nefret ediyordum. Gücümün, hatta doğanın da nefret ettiğini biliyordum. O sevgi ve anlayış isterdi. Bende huzurlu bir ortam. Şu işe bakın ki olabileceğimiz en yanlış ortamdaydık.
Uzun bir süre boyunca sohbetleri sıkıcı bir şekilde ilerledi. Ben tabağımdaki yemekle oynarken Savaş ve Ayaz kralın sorularına cevap vermekle meşgullerdi. Konuştukları şeylerden anladığım söylenemezdi, o yüzden bakışlarımı tabağıma dikmiş Bars denen sinir bozucu prensin bakışlarını yok saymaya çalışmıştım. "Bu seneki bahar balosu yine aynı gün mü olacak?" Elis'in konuşmasıyla başımı tabağımdan merakla kaldırdım.
Savaş başını salladı. "Evet." dediğinde kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. Sohbetten anladığıma göre baharın gelmesini müjdeleyen balo doğum günümden bir gün önceydi. Her sene yapılan bir baloydu ve bütün krallıklar katılıyordu. Bu fantastik boyutta mevsimlerin de farklı işlediğini bu sohbet sayesinde öğrenmiştim. Doğum günüm ocakta, neredeyse kışın ortasındaydı ama şu işe bakın ki baharın gelmesi kutlanıyordu.
Her sene farklı bir krallıkta olan balo, bu sene Melek ve Şeytan Krallığına denk gelmişti.
Bu güzel bir tesadüftü. Doğum günümü baloyla kutlayabilirdim en azından. Hayatta bazen iyi şeyler de olabiliyormuş demek ki...
Bars'ın bana yönelik konuşmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Bakışlarım anında ona döndü. "Siz baloya gelecek misiniz?"
Gerçekten bunca olayın içinde benimle baloyu mu konuşacaktı? Kalsın. Sanki konuşacak başka konu yoktu.
Ters bir cevap vermemek adına gülümsemeye çalıştım. "Daha belli değil." Dediğimde flörtöz bir şekilde gülümsedi.
İşte şimdi hapı yutmuştuk.
"Sizi orada görmeyi çok isterim. Böyle bir güzelliği diğerlerinden saklamak suç olur." Dediğinde Ayaz yanımda hareketlenen Savaş’ı uyarmak adına öksürdü. Panikle şeytanın koluna yapıştım ve yumruk yaptığı elini sakinleşmesi adına okşadım. Kral ve kraliçe bize sorarcasına bakıyordu.
“Kardeşim...” Dedi Ayaz, yanımda tüm sinir uçlarına kadar gerilmiş şeytana. “Neden tatlının tadına bakmıyorsun? Oldukça... güzel.” Diye devam ettiğinde ona somurtarak baktım. Bizi böyle mi kurtarıyordu? Sağ ol, Ayaz.
Sakinleşmek için başını sallayan şeytanın kısılmış gözleri Bars’a kitlenmişti. "Orada olacağız, merak etme. Birlikte." Dediğinde boğazımı temizledim ve tehlikenin geçtiğini anlayıp titreyen ellerimle suyuma uzandım. Gölge savaşçıların bakışları dikkatle üzerimizdeydi.
Şahsen ben delik deşik olmak istemiyordum.
Bu yemek bir an önce bitmeliydi.
Sohbet devam ederken söyledikleriyle bir ara Bars'a gülümsemem gerekmişti ama Savaş’ın bakışları anında benimle onun arasında gidip gelmişti. Yerinde huzursuzca kıpırdanmaya devam ediyordu. Saygıdan bile olsa prensin sözlerine cevap vermeli ve gülümsemeliydim. Sonuçta bizi ağırlamışlardı. Şeytan ne kadar memnun olmasa da yapacak bir şey yoktu.
Yemek bittiğinde ve kaldığımız odaya tekrar döndüğümüzde Savaş sessizce beni takip etmişti. Odaya girdiğim an beni belimden tutup yavaşça kapıya yasladı ve kapının kapanmasını sağlayıp gözlerimin içine yalvararak baktı. "Ona bir daha gülümseme." Dediğinde ciddi olup olmadığını anlamak için yüzünü inceledim.
Gayet ciddiydi.
Kraliçe, yani annesi bundan bahsetmişti. Şeytanların sevgisi bazen çekilmez olabiliyordu.
Eh, en azından ben buna hazırlıklıydım. Sonuçta bir insan değildi, onu bunun için suçlayamazdık.
Dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırıp konuşması için onu biraz daha kışkırttım. “Şaka yapıyorsun değil mi?” Diye sorduğumda başını iki yana sallayıp bakışlarını kaçırdı. Kendi bile bunu söylediğine inanamıyordu.
Sare aynısını yaptığında nasıl hissettiğimi anlaması beni oldukça tatmin etmişti.
Üzgünüm şeytan ama bunu çoktan hak ettin.
"Sadece bana gülümsemeni istiyorum." Dedi bakışlarını kaçırmayı kesip ciddiyetle. "Sadece bana bakmanı, sadece beni görmeni, sadece bana sarılmanı, bana gülmeni istiyorum. Siktir, daha önce hiç böyle hissetmemiştim."
Derin bir nefes alıp başını yüzüme daha çok eğdi. "Bu çok bencilce ama..." Gözlerimin tam içine anladığımdan emin olmak istermiş gibi bakıyordu. "Seni sadece kendime istiyorum."
En azından sonunda bunu fark etmişti.
...............
Nasıldıı?
İnstagram; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |