
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
...........
Ona dik dik baktığımı gören şeytanın kaşları çatıldı. “Bir şey demeyecek misin?” Diye sordu gözlerini yüzümde merakla gezdirirken. Ne dememi istiyordu ki? Odaklandığım şey bambaşkaydı çünkü şu an.
"Sen beni kıskanıyorsun..." Dedim. Artık bu inkar edemeyeceği bir gerçekti. Bu gerçeği onun ağzından duyma isteğim diğer her şeyden ağır basıyordu.
Dudaklarını büzdü. "Evet, seni kıskanıyorum. Hem de deli gibi..." Dedikten sonra yavaşça iç çekip yüzünü boynuma gömdü.
Bunları söylemenin onun için zor olduğunu biliyordum, duygularını itiraf etmekte sıkıntı çekiyordu ama onları mükemmel şekilde gösterip arayı kapatıyordu. Bunu bildiğim için onu daha fazla zorlamadım. Anlayışla elimi yumuşacık saçlarından geçirdim ve kokusunu içime çektim. Elimi yavaşça göğsüne çıkarıp avcumu kalbinin olduğu yere bastırdığımda çok hızlı attığını fark ettim.
Benim için bu kadar hızlı atıyordu.
Bu çok güzel bir histi. Kelimelerle tarif edilemezdi.
O da elini kaldırıp göğsünde duran elimin üzerine koydu. Birkaç dakika bu huzurlu anın tadını çıkardık. Sonra ise her zamanki gibi bu an garip bir şekilde bozuldu. Savaş göğsünü sıkıca tutup acıyla inlediğinde şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırmıştım.
Bana sarılmayı bırakıp sendeleyerek geri çekildiğinde tedirginlikle yüzünü inceledim. "Savaş! Ne oldu?" Diye sorduğumda cevap vermedi. Eli kalbinin üzerindeyken acıyla yüzünü buruşturuyordu. Tanrım, kalp krizi geçiriyormuş gibi duruyordu. Fantastik varlıklara bu olur muydu?
Bilmiyordum!
Ona yaklaşacağım sırada başını sallayıp geri çekildi ve beni kendinden uzaklaştırdı. "Bekle." Gözlerini kapatıp derin derin nefesler almaya çalıştı. Canı acıyordu. Canı neden acıyordu ki?
"Savaş..." Dedim ve gözlerimi panikle yüzünde gezdirdim. "Beni korkutuyorsun!" Kalbinin olduğu yeri sıkıca tutup tekrar acıyla inledi. Nefes alıp verişi hızlanmıştı. Korkudan ödümü kopartıyordu!
Üzerindeki tişörtü hızla çıkartıp kenara attığında göğsünün tam üzerinde belirlemeye başlayan ve yeşil bir şekilde parlayıp göze çarpan dövmeye şaşkınlıkla baktım. Dilim tutulmuştu.
Göğsünde belirmeye başlayan dövme, sol omzumdaki koruyucu olduğumu belirten izimle birebir aynıydı.
Bu benim izimdi!
Başımı kaldırdığımda gözlerimiz kesişti. "Arkanı dön." Dediğinde çokta düşünmeden dediğini yapıp arkamı döndüm. Bana yaklaştı ve ensemdeki saçlarımı sol omzuma verdi. Başparmağıyla Ateş'in yaptığı mührün üzerinden geçerken nefesimi tutmuştum.
"Silinmeye başlamış." Dedi sesine yansıyan neşeyle. "Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi?" Başımı olumlu anlamda salladığım sırada geri çekilmişti.
Bu şeytanın da bana bağlandığı anlamına geliyordu.
Dudaklarımı birbirine bastırarak arkamı döndüm ve keyifle parlayan gözlerine baktım. Elimi ellerinin arasına alıp avcuma küçük bir öpücük kondurdu. Gözlerim yavaşça kapandı. "Henüz tam bağlanmadım." Dediği sırada neler olduğunu idrak etmekle meşguldüm. "Umalım ki doğum gününe kadar tamamlansın." Onu dikkatle dinleyip gözlerimi araladım ve masmavi gözlerine baktım.
Yaşadığımız anın bir rüya olup geçmişe karışacağından korktum bir an ama değildi.
Göğsündeki silik iz tartışmaya yer bile bırakmamıştı.
Tanrım, teşekkür ederim.
Onu bana bahşettiğin için.
Hiçbir şey demeden dudaklarımı dudaklarına yasladığımda iç çekti şeytan.
Böylelikle sonsuz kez daha beni seçtiği için ona da teşekkür ettim.
🦋
Kendimi gülümsemeye zorlayarak yanımdaki Bars'a tepemin attığını fark ettirmemeye çalıştım. Dikkatli bakışlarımı ona yöneltmiştim. O da bana yine yüzünde bozulmayan gıcık bir tebessümle karşılık vermişti. "Sana sarayı gezdirmemi ister misin?" Dediğinde kararsız kalmıştım.
Aslında hiç istemiyordum ama bir prensin teklifini -üstelik onun krallığındayken- reddetmek inanılmaz kabalık olurdu.
Başka seçeneğim olmadığından adım kadar emindim. Bu adam resmen bana yapışmış ve peşimi gün boyu bırakmamıştı.
Sabah saraydaki bol sohbetli kahvaltıdan sonra Savaş, Ayaz ile birlikte Gölge kralı ve kraliçesiyle konuşmak için yanımdan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bende odama giderken Bars ile karşılaşmıştım. Etrafta beni kurtarabilecek arkadaşım yoktu bu sefer. Mecbur bu adama katlanacaktım.
Yüzüne kararsız bir şekilde bakmamla ısrarcı bir tonla tekrar konuştu. "Sadece birkaç saat sürer. Söz veriyorum." İçimden gerçekten çok kısaymış(!) diye geçirmeden edemedim. Bir yanım kabul etmek istemiyordu. Diğer yanım ise aptallık etmeyi kes sadece bir gezi diyordu.
"Daha sonra olsa olur mu?" Dedim kısık bir ses tonuyla. Başını anında iki yana sallamıştı.
"Reddedildi." Dediğinde gözlerimi devirdim. Savaş’ta bir prensi ama bu kadar ukala kesinlikle değildi.
Şu anda şeytanın bir yerlerden çıkıp yanıma gelmesi için dua ediyordum.
Bars... biraz tuhaf davranıyordu.
Ne düşündüğümü anlamış olacak ki konuşmaya devam etti. Yanıma gelip elini belime koyup onunla birlikte ilerlememi sağlayarak alanımı hiçe saymıştı. "Savaş gelene kadar burada oluruz. Seni eşinden ayırma gibi bir amacım yok. Bu kadar korkma." Dediğinde az kalsın yere kapaklanacaktım.
Eş mi demişti o yoksa ben mi yanlış duymuştum?
Doğru duyduysam bunu bozmayacaktım çünkü.
En azından bana daha fazla yaklaşmaması gerektiğini böylelikle öğrenirdi çünkü içimde gün yüzüne çıkmaya çalışan gücümü zar zor tutmaya başlamıştım. Omurgam bile onu içimde tutmak için gerilmişti. Ne hakla bize dokunuyor diye fısıldayıp beni yapmamam gereken şeyler yapmam için ikna etmeye çalışıyordu.
Gücüm aynı kıskanç bir kız gibi davranmaya başlamıştı ve bu kesinlikle tuhaftı. İçimde adeta bambaşka biri yaşıyordu. Zaten o hançeri isabetli atan kişinin ben olmadığıma oldukça emindim.
Tek anladığım şey Savaş ile aramızdaki bağ güçlendiği için gücümün bağımla birlikte tepki verdiğiydi. Bu gibi olaylara pek fazla aldırış eden biri değildim ama sanki ikisi içimde bir araya gelip sözsüz bir anlaşma yaparak beni ve Savaş’ı bütün tehlikelerden korumaya karar vermişlerdi.
Gözlerimi kısarak yüzünü incelediğim Bars gülümseyerek yüzüme bakmaya devam etti. Hareketlerinde bir tuhaflık olduğunu biliyordum fakat anlamamış gibi yapmak şu anlık en iyisiydi.
Kendimi yeniden gülümsemeye zorlayarak konuştum ama ağzımın tadı çoktan kaçmıştı. "Bana kütüphaneyi gösterir misin?" Dediğimde anında başını sallayıp önümüzde uzanan ıssız koridoru işaret etti.
"Bu taraftan." Temkinli adımlarla koridorda ilerlemeye başladığımda kalbim göğsümden fırlamak istiyormuş gibi atıyordu. Bars’tan olabildiğince uzak durmaya çalışarak kanatlarımı hafif etrafıma sarmış yürüyordum. Sağ kanadım artık sızlamadığı için sargıyı çıkarmaya karar vermiştim.
Aramızda büyüyen sessizlikle koridorda adımlarımı sürdürürken muhafızların yerlerinde olmadığını fark ettim. Gölge muhafızlar normalde her geçtiğimiz kapının önünde dururlardı ama şimdi etrafta kimsecikler yoktu. Koridor iyice ıssızlaşmış ve gün ışığı alan pencerelerin olmaması nedeniyle etrafa tuhaf bir karanlık çökmüştü.
Ama biliyordum ya!
Tuzağa düşmekte gerçekten üstüme yoktu. Zaten neden yabancıların iyi olduğuna inanıyordum ki? Gölgeleri tanımayan beş yaşındaki bir çocuk bile görünüşlerinden kötü olduklarını söylerdi.
Asıl panik yaptığım şey elbette kendim değildim. Savaş ve dostlarımdı. Hala saraydalardı. Alp, Orkun ve Ayaz. Üstelik babamın sarayın tam dışında beni beklediğini biliyordum.
Kendim sürekli mükemmel bir şekilde ölümden kıl payı kurtuluyordum ama zaten bir dostumu kollarımda yeni kaybetmişken diğerlerine zarar gelmesini göze alamazdım.
Tanrım! Bir gün! Sadece bir huzurlu gün!
Koridorun ortasında bir anda duraksadım ve başımı beni büyük bir ciddiyetle izleyen Bars'a çevirdim. "Vazgeçtim." Dediğimde kaşlarını kaldırarak suratıma baktı. "Beni Savaş'ın yanına götürür müsün?"
"Ama geldik." Söylediklerimi umursamadan arkamda duran büyük siyah kapıyı gösterdi. Ardından gözleri büyük bir dikkatle boynumda sallanan Yiğit’in kolyesine ilişti.
"Kolyen güzelmiş." Bars'ın tekrar konuşmasıyla boğazıma oturan yumruyu gidermek amacıyla yavaşça yutkundum. Tüylerim diken diken olmuştu ve içimden bir his her şeyi bildiğini söylüyordu.
Elimi kolyeme çıkardım ve daha fazla bakmasına izin vermeden ucundaki parlak mavi taşı tişörtümün içine sokuşturdum. Kolyenin görüş alanından çıkmasıyla bakışlarını tekrar yüzüme çıkarmıştı. "Arkadaşın mı verdi?" Dediğinde şüpheyle suratına gözlerimi diktim.
"Bu seni neden ilgilendiriyor?" Omuz silkti.
"Arkadaşını geri getirmenin yolunu biliyorum. Bilmek istersin diye düşündüm. Pek fazla kişinin bilmesine izin yok o yüzden yalnız kalmamızı sağladım." Dedikleriyle kelimenin tam anlamıyla donakaldım. Gözlerim dehşetle açılmıştı.
Elis orada yaşadığımız her şeyden kral ve kraliçesine elbette eksiksiz şekilde bahsetmişti. Bu yüzden biliyor olmalıydı ama tanrı aşkına, ölüyü geri getirmekte ne demek oluyordu?
"Yiğit'i nereden biliyorsun?" Oldukça yerinde olan sorumu geçiştirdi.
"Sadece birkaç tesadüf diyelim. Askerimiz ondan kısaca bahsetti ama şimdi önemli olan konu bu değil." Dedi ve başıyla kütüphaneyi işaret etti. "Aradığın cevapların hepsi orada. Ruh koruyucusunun nasıl geri döndüğü dahil." Gözleri tehlikeli bir şekilde parlamıştı. "Tek yapman gereken içeri girmek."
Bu adam sanıldığının aksine aptal bir prens değildi, hayır. Bakışları bile kendini ele veriyordu.
Başımı olumsuz anlamda sallayıp geriye doğru bir adım attım. "Sana güvenmiyorum. Oraya girmeyeceğim, prens. Canımı gayet seviyorum ve yerinde kalmasını tercih ediyorum."
Sözlerime karşın ukala bir şekilde güldü. "Hadi ama Dolunay, gerçekten arkadaşını geri getirmek istemediğini mi söylüyorsun? Sana aradığın cevaplar içeride diyorum. Nasıl bir koruyucu bu eşsiz şansı hiçe sayar?"
Ona gözlerimi devirip geri gideceğim sırada gözümün önünden geçip kütüphanenin hafif aralık kapısından içeri giren ve etrafa parlak yeşil ışıklar saçan kelebek yüzünden durmak zorunda kaldım. İlgiyle gerisinde bıraktığı ışık çizgilerini incelemiştim. Bars’ın kelebeği fark etmediğini anladım çünkü hala suratımı izliyor, o ihtişamlı canlıya hiçbir tepki vermiyordu.
Zaten tepki veremezdi çünkü gücümün sadece benim için yaptığı bir şeydi. Beni ısrarla yolu takip etmem için zorluyor ve içeriye gir diye kulağıma fısıldıyordu. Aradığımız cevaplar orada diyordu. Bende Bars’a değil beni asla yanıltmayan gücüme güvendim.
Derin bir nefes alarak ve cesaretimi toplayarak geri dönüp kütüphanenin büyük kapısını ittirdim. Bars bu hareketimle keyifle arkamdan beni takip etmişti. Kapının açılmasıyla gözlerim büyük raflara takılı kaldı. Burnuma anında eskimiş kitapların kokusu dolmuştu. Bakışlarım büyük bir tezgahın üzerinde duran ve yeşil kelebeğimin üzerine konduğu kitaba ilişti.
Arkamı döndüm ve sessiz bir şekilde beni izleyen Bars'a baktım. Kapıya yaslanmış kollarını göğsünde bağlamıştı.
Ona aldırış etmeden bakışlarımı tekrar kitaba çevirdim. Yavaş adımlarla durduğu tezgaha ilerledim ve gözlerimi eski sayfalarda yer alan satırlarda gezdirdim. Neredeyse silinmiş yazıları garip bir şekilde kendi dilimde olmamasına rağmen okuyabiliyordum.
Başlık koruyucuları geri getirmekten bahsediyordu.
Bars doğruyu söylemişti...
Dudaklarımı şüpheyle birbirine bastırıp yazıları okumaya başladım. Bir koruyucuyu geri getirmek için hayatta olan diğer koruyucuların kanı gerekiyordu.
Siktir...
Bu satırları okumamın ardından aklıma direkt aylar öncesi geldi. Buraya ilk geldiğim zamanlar, sürünün yanında yaşarken Mert pencereden girmiş ve hançeriyle boğazımda küçük bir kesik açıp kanımı almıştı. Sonra ise hiçbir şey olmamış gibi gitmişti. Üstelik vampir olmasına rağmen hançer kullanması anlamsızdı. Kanımı içmeye bile yeltenmemişti çünkü onu bunun için istemiyordu, hayır.
Kanımı Ruh koruyucusunu geri getirmek için almıştı.
Beni esir tuttukları zaman Ruh koruyucusunu geri getirmek için uğraşıyorlardı.
Mert annesini öldürmüştü çünkü Ateş ile bir anlaşma yapmış olmalıydı. Vampir kraliçe onun yoluna çıkacağı için annesinden kurtularak tahta geçmişti. Ruh koruyucusu geri döndüğü anda ona bunun için yardım etmiş olmalıydı.
Çok büyük bir şeyin parçasıydım. İnanamıyordum. Ruhum bile duymadan arkamızdan bir sürü iş çeviriyorlardı. Bu varlıkların sinsi ve oldukça zeki zihinlerine yetişemiyordum. Bu boyuta o zamanlar daha yeni düşmüştüm, güçlerimi bile yeni öğrenmiştim. Nasıl da kullanmışlardı beni...
Titrek bir nefes alıp en alttaki satırı okumaya çalıştım. Bir koruyucuyu geri getirmek için yaşam çiçeğinin bir yaprağı ve üç yüz masum ruhun kurban edilmesi gerekiyordu.
Üç yüz masum canı Ateş’i geri getirmek için öldürmüşlerdi.
Boğazıma bir yumru oturmuştu sanki. Nefes alamıyordum. Üç yüz can! İnanılmaz fazlaydı. Kitap bir koruyucunun değeri bu kadar diyordu ama böyle bir şey olamazdı. Ben kimseden daha değerli değildim, onlarda benden değerli değildi. Üç yüz can bir hiç uğruna ölmüş olamazdı.
Yiğit'i asla geri getiremezdim.
Zaten onunda bunu istemeyeceğinden adım kadar emindim. Buraya bunları bilerek gelmiştim.
Geri çekilmemle yanağımdan bir damla gözyaşının süzülmesi bir olmuştu. İçimde çırpınan gücüm bile yas tutmuştu. Başımı yavaşça kaldırdım ve Bars'a baktım. "Ben onlar kadar cani değilim. Bunu düşündüğüne inanamıyorum." Dedim ona inanamayarak. "Bu onların yanına kalmayacak. Kalmamalı."
Üç yüz kişinin canını bir kişi için nasıl yakmışlardı aklım bir türlü almıyordu. Üstelik Ruh koruyucusu kendisiyle birlikte daha fazla felaketi beraberinde getirmişti.
Arkamı dönüp Bars’a fark ettirmeden gözyaşlarımı sildim ve kendimi toparladım. "Gerçekten de tanımadığın insanlar için arkadaşını geri getirme şansını hiçe mi sayacaksın? Onları kolaylıkla öldürebileceğini biliyorsun. Üstelik kimsenin bunu bilmesine bile gerek yok."
"Biz koruyucuyuz Bars, bizim görevimiz ne olursa olsun korumak." Dedim kararlılıkla tekrar dönüp karşımdaki bu vicdansız prense küçümseyici bir bakış atarken. "Öldürmek değil." Başımı kitaba çevirip yanından ayrılmadan önce son kez konuştum. "Bence aklındaki o canilik dolu düşünceleri bir an önce sil. Kararmış kalbin sana aksini ne kadar söylese de o masumlar bizim kadar değerli. Senin beş para etmez canın diğer hiçbir türün canından değerli değil, gölge prens. Prenssin diye kendini bir şey sanmayı kesmelisin yoksa o canını çok geçmeden yakarlar."
Bir prensi tehdit etmek mi?
Hoşuma gitti.
Bu vicdansızın bir krallığı yeri geldiğinde yönetecek olması ne yazıktı. Gölgelere acımıştım.
Ona bir daha bakmadan hızla kütüphaneden çıktım ve ıssız koridorlarda arkama bakmadan ilerledim. Kahrolası iğrenç yaratıklar. Hepsinden ölesiye nefret ediyordum. Bu kadar iğrenç kalplere sahip olmalarından tiksiniyordum.
Dikkatim bir kişiye çarpmamla hızla dağılmıştı. Kim olduğunu görmemle rahat bir nefes aldım. "Neredeydin?! Seni bütün sarayda aradım Dolunay..." Dedi şeytan ve beni kollarının arasına çekti. "Çok korkuttun beni."
Başımı göğsüne yasladım ve gözlerimi kapattım. "Kütüphanedeydim." Dedim ve kendimi bu konuşmaya hazırlayıp devam ettim. "Belki onu geri getirebiliriz diye bir şeyler araştırıyordum..."
Başını geri çekip yüzüme çaresizce baktı. "Üzgünüm. Çok üzgünüm." Deyip duraksadı. Söylemekte zorlandığı çok açıktı. "Ama... o öldü Dolunay." Yüzüme gelen saç tutamlarını eliyle şefkatle kulağımın arkasına yerleştirdi. "Bunu kabullenmemiz gerekiyor meleğim." Dediğinde gözlerimi kapattım. "Onu bir daha geri getiremeyiz. Ruhunun öteki tarafta huzur bulmasını dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmadı."
Başımı göğsüne gömüp tekrar ağlamaya başladığımda beni kucağına aldı ve odaya geri getirdi. Artık ağlamaktan bile yorulmuştum ama kendime engel olamıyordum, ki olmakta istemiyordum. "Sana ağlamayı yasakladığımı sanıyordum..." Dediğinde başımı şeytanın göğsüne daha çok yasladım. Yatağa oturmuş göğsünde ağlayan beni teselli ediyordu. Biraz daha sakinleştiğim zaman mırıldandım.
"Savaş..."
"Efendim güzelim?"
"Sen gitme tamam mı?"
"Asla. Sana sonsuza dek birlikte olacağımızı söylemiştim." Dediğinde hafifçe gülümsedim.
"Söylemiştin."
Başını bana doğru eğdiğinde bakışları boynumdaki kolyeye takılı kaldı. "Bu kolye..." Deyip elini kolyeye uzattı. İpin ucundaki taşı eline aldı ve avcunda yuvarlayıp dikkatle incelemeye başladı.
"Yiğit verdi." Dediğimde kaşları çatıldı.
"Bunu takmaman gerekiyor." Deyip kolyeyi tek bir hamleyle boynumdan çıkardı.
"Neden ki?" Sorumu gecikmeden cevaplamıştı.
"Senin için zararlı." Kolyeyi pantolonunun cebine attı. "Bu çok güçlü bir kolye ama kurtlar için yapılmış. İçindeki büyüyü hissedebiliyorum." Duraksadı. "Ucundaki elmas kurtlar dışındaki diğer varlıkların onu takmasına izin vermez. Bir çeşit önlem gibi..." Söyledikleriyle kaşlarım çatıldı. "Diğer yarın melek olduğu için takmamalısın. Bunu sana neden verdi?"
"Bilmiyorum. Sadece verecek kadar zamanı oldu." Dediğimde anlayışla başını salladı. Birkaç günde yaşadığımız şeylere inanamıyordum.
"Ne zaman geri döneceğiz?" Diye sordum şeytana, konuyu değiştirerek. “Bu krallıktan hoşlanmadım.”
"Yakında meleğim. Büyücülerinin geçitleri açmasını bekliyoruz." Dediğinde başımı salladım. Mantıklıydı.
"Peki kral ve kraliçeyle bu kadar uzun ne konuştunuz?" Sorumla biraz duraksadı. Sonrada kısık bir sesle cevap verdi.
"Krallığın etrafındaki koruma kalkanlarını aktif etmelerini söyledik. Ayaz detaylar için hala onlarla görüşüyor." Yorgun bir nefes aldı. "Ateş her an saraya girebilir. O yüzden bir yere gittiğin an bana söyleyeceksin ve yanımdan ayrılmayacaksın. Anlaştık mı?"
Başımı salladığımda rahatlamış bir şekilde nefesini dışarı verdi. "Her şey düzelecek." Dedi ve çenesini saçlarıma yasladı. Tek dayanağım olan varlığına ve sözlerine sıkı sıkıya tutundum.
Umarım, şeytanım.
🦋
Pencereden kararmış havaya bakarak iç geçirdim. Neredeyse gece olmuştu. Gecelik değil, bol bir pantolon ve rahat hareket edebileceğim siyah bir badi giymiştim. Kemerimde bir tane hançer vardı. Uyurken hazırlıksız yakalanmak istemiyordum ve ne yalan söyleyeyim, Bars ile yaptığım kısa kütüphane gezisinden sonra asla güvende hissetmiyordum. Bütün günü dışarıda geçirmiştim ve neyse ki prensle bir daha hiç karşılaşmamıştım. Onun yerine Alp ve Orkun ile ortak salonda sohbet etmiştik. Yarın sabah geçitler açılıyordu. Büyücüler sorunu çok geçmeden çözmüşlerdi.
Yarın sabah bize verilen atlarla nihayet krallığa geri dönebilecektik.
Başımı çevirip bize ayrılan odamızın köşesindeki koltukta oturan şeytana baktım. Gözlerini benden ayırmıyordu. Düşünceli gözüküyordu. Akşam yemeğinden sonra odaya geri döndüğümüzden beri sessizdi.
"Sen uyumayacak mısın?" Sorumla başını olumsuz anlamda salladı.
"Sen uyu." Dedi ve koltukta daha çok yayılıp başını geriye yasladı. "Birinin uyanık kalması gerekiyor. Öyle görünüyor olabilirim ama bende bu krallığa gram güvenmiyorum."
Dediklerine güldüm. Gerçekten güveniyor gibi görünüyordu ama neticesinde o eğitimli bir prensti, her şeyden şüphe etmeliydi. "Sen beni izlerken uyuyamam Savaş..."
Gülüp gözlerini kapattığında başımı yastığıma yasladım. Sonrada koltukta oturan bedeninin olduğu tarafa döndüm. Ay ışığının aydınlattığı yüzünü incelerken hafifçe gülümsemiştim.
"İyi geceler, şeytan." Dediğimde keyifle mırıldandı. Dudakları kıvrılmıştı.
"İyi geceler, melekcik..."
Derin bir nefes alıp bulunduğum yeri inceledim. Bu sefer farklı bir ormanın derinliklerindeydim. Rüyada olduğumu biliyordum, artık alışmıştım.
Eğer bu da Ateş'in rüyalarından biriyse, ona katiyen kanmayacaktım. Mührü silinmeye yüz tutmuş olmasına rağmen hala rüyalarıma girebilmesi saçmalıktı ama ondan her şeyi beklerdim. Yaptıklarına şaşırmamayı öğrenmiştim.
Yavaşça gözlerimi ormanda gezdirdim. Ortalıkta kimse görünmüyordu.
Soğuk bir rüzgarın esmesiyle başımı ağaçların daha sık olduğu tarafa çevirdim. Ağaçların arasında silik bir beden beliriyordu. Görüntüsü dalgalanıyor, hiçbir zaman tam şekilde gözükmesine izin vermiyordu. Kaşlarımı çatıp bana çok tanıdık gelen silueti şaşkınlıkla izledim.
Hayır, bu Ateş değildi.
"Y-yiğit!" Titrek sesimi duymasıyla gözlerini usulca bana dikti ve yüzünde beliren gülümsemeyle yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Önümde durduğunda göz göze gelmiştik.
"Yanında olacağımı söylemiştim..." Dediğinde dolmaya başlayan gözlerime aldırış etmeyip kollarımı hızla boynuna doladım. Hazırlıksız yakalandığı için birkaç adım geri sendelese de sonunda o da bana sarılmıştı.
"Özür dilerim..." Boynuna daha sıkı sarıldım. "Seni geri getirmeyi çok istiyorum Yiğit ama ben... bunu yapamam..." Dediğim anda başını olumsuz anlamda sallamıştı.
"Beni geri getirmeyeceksin." Dedi ciddiyetle ve yavaşça geri çekilip göz göze gelmemizi sağladı. "Herkes için en doğru olan bu."
Söyledikleriyle dudaklarımı birbirine bastırdım ve bakışlarımı kaçırdım. Çok üzülüyordum, canım inanılmaz yanıyordu. "Sana yardım edeceğim, Dolunay." Ellerini açıp ormanı gösterdi. "Böyle..." Rüyalarıma girmeyi kastediyordu. "Ama o kolyeyi yanından ayırmaman lazım, onun sayesinde buradayım."
Kaşlarımı çatıp bakışlarımı şaşkınlıkla yüzüne diktim. "İyide... kolye bende değil ki?" Kaşlarını hayretle kaldırdı.
"Ne?"
"Onu Savaş'a vermiştim." Düşünmek için birkaç saniye duraksadım. "Benim için zararlı olduğunu söyledi. Onu aldı."
"Evet, senin için zararlı. Çok haklı ama onun dışında seninle iletişime geçebileceğim bir yol yok. Alması elbette doğru olmuş ama..." Deyip endişeyle duraksadı ve anladığı şeyle panikledi. "O kolye Savaş’ta ise rüyana giremem. Ona dokunmuyor olması gerekiyor..." Nefesini tuttu. "O kolye şu anda onda değil, Dolunay. Bir yere bırakmış."
Söyledikleriyle kaşlarım daha fazla çatıldı. Birinin değmemesi gerekiyor... yani kolye şu anda benim yanımdaydı ama Savaş'ın cebinde değildi.
Kolye Savaş'ta değildi!
"Dolunay!" Dedi Yiğit ve endişeyle gözlerini yüzümde gezdirdi. "Hemen uyanman gerekiyor!"
Hızla gözlerimi açtığımda korkuyla yatakta doğruldum. Uyanmıştım. Rüyada değildim artık. Endişeyle başımı şeytanın oturduğu koltuğa çevirdim. Yoktu!
Savaş yoktu!
Bakışlarım koltuğun üzerinde öylece duran kolyeye saplanıp kalmıştı. Onu bırakmış mıydı? Yoksa düşürmüş müydü? Bilmiyordum...
Üzerimdeki yorganı titreyen ellerimle kaldırdım ve sendeleyerek ayağa kalktım. Hemen paniklememem gerekiyordu. Belki tuvalete gitmiştir ya da balkona falan çıkmıştır?
Lavaboya baktıktan sonra adımlarımı balkona yönlendirdim. Orada da yoktu. Tek çare olarak dışarısı kalmıştı.
Neredesin şeytan?
"Savaş!" Kolyeyi kapıp dışarı koştum. Issız ve sessiz koridorlarda adını seslenerek temkinli adımlarla hızlıca ilerliyordum. Şanslıysam Alp’lere ya da herhangi bir gölge muhafıza rastlardım ama tanrı aşkına, etrafta benim dışımda kimse yoktu. Sarayda illa ki sesimi duyan birilerine rastlamam gerekirdi.
Bu kahrolası saray ise bomboştu.
Aklımı yitirecektim!
Tedirgin bakışlarım kütüphanenin büyük kapısını bulduğunda avucumda tuttuğum kolyenin mavi taşı parlamaya başladı. Vakit kaybetmeden kütüphanenin büyük kapısını açtım ve içeri girdim. Kendi etrafımda dönerek büyük raflarda gözlerimi gezdirdim. Kimseyi göremememle sıkıntıyla inledim. Burada da kimse yoktu!
Kütüphaneden dışarı çıkmamla şeytanı kapının önünde görmem bir olmuştu. "Savaş!" Dedim ve yanına ilerleyip anında kollarımı boynuna doladım. Onu bulmuş olmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldım.
Başımı kaldırıp yüzünü inceledim. Bana ifadesiz bir şekilde bakıyordu. "Nereye gitmiştin?" Soruma cevap vermeden başka bir konuya atladı.
"Bana kolyeyi vermen gerekiyor. Ona ihtiyacım var." Durumu garipseyip geri çekildim ve donuk yüz ifadesini inceledim. Bağım içimde huzursuzlanırken gücüm gün yüzüne çıkmak için yanıp tutuşmaya başladı.
Bu işte bir terslik vardı.
"Ama neden?" Diye sorduğumda boş bakışlı yüz ifadesini korudu. Bakışlarını elimde tuttuğum deli gibi parlamaya başlayan kolyeye dikmişti.
"Söz veriyorum sonra anlatacağım. Şimdi yapmam gereken birkaç şey var. Neden odamıza geri dönmüyorsun?" Kolyeye uzanmaya çalıştığını fark ettiğimde gözlerimi kısarak onu arkama sakladım. Bağım içimde yalvarmaya başlamıştı ama neden bilmiyordum.
Kontrol altında falan mıydı? Çok garip davranıyordu!
"Bana nereye gittiğini söylemeden sana kolyeyi vermeyeceğim, Savaş. Konuşmaya başlasan iyi edersin." Dediğimde çenesi kasıldı. Gerildiğini hissediyordum.
"Kralın yanındaydım." Dedi bana üstten bir bakış atarak. Homurdandım.
"Gece gece ne işin vardı orada?" Omuz silkti.
"İşim vardı. Kraliyet işlerine çok karışıyorsun." Dedi ve arkama sakladığım elime baktı. "Şimdi, kolyeyi bana verir misin?"
Geriye doğru bir adım attım. Karanlık olduğu için yüzünü pek seçemiyordum ama öfkelendiğinin farkındaydım ve benim şeytanım böyle davranmazdı. Başımı sallayıp konuştum. "Sen Savaş değilsin. Beni aptal mı sanıyorsunuz? Geldiğimden beri çok kez hayatta kaldım, sizin işe yaramaz numaralarınız artık bana sökmüyor!"
"Kolyeyi bana ver!" Sarayın çıkışına doğru koşmaya başladığımda sesi başka birinin sesine karıştı. Tanrım, bu kimdi? Nasıl bir yaratıktı? Büyü mü yapmıştı? Savaş’ın suretine nasıl bürünmüş olabilirdi?! Beni öldürmek için ne yapacaklarını şaşırmaya başlamışlardı!
Kolyeyi avcumda sıkıca tutarak koşmaya devam ettiğimde arkama bakma cesaretini saniyelik olarak gösterdim. Baktığım an ise önümdeki bedene çarparak geriye doğru düşüyordum ama biri beni kolumdan tutarak yere yapışmamı son anda engelledi.
Siktir!
İki tane Savaş vardı?!
Biri arkamda diğeri önümde duruyordu. Biri kolumu tutarken diğeri elindeki kılıcıyla koridorun diğer tarafında dikiliyordu. Etraf karanlık olduğu için meşalelerin cılız ışığı yüzlerini anca aydınlatıyordu. Kemerimdeki hançeri çekerken ikisine odaklandım ve önümdeki Savaş’tan uzaklaştım.
Bu fantastik dünya da öğrendiğim en önemli şey,
Kendine bile güvenmeyeceğindi.
"Dolunay!" Önümdeki Savaş konuştuğunda bakışlarım otomatik olarak ona kilitlendi. "Derhal yanıma gel! Aklımı yitireceğim! Ondan uzak dur!"
Eh, gerçek Savaş olsa bile belli etmeyecektim çünkü sahtesinin amacını çözmeye çalışıyordum.
Üzgünüm şeytan, biraz panikleyeceğin şeyler yapacağım.
"Sahte olan ben olsaydım kesinlikle böyle söylerdim melekcik... Biliyorsun." Arkamda duran diğer Savaş gayet mantıklı konuştuğunda önümdeki küfür etti. Onların kavgasını dikkatle dinlerken hançerime gücümü yüklüyordum. Hangisini öldüreceğime iyi karar vermem gerekiyordu ve tam emin olmadan hançeri kullanmayacaktım.
Çok zekilerdi.
Riske girip Savaş’ın suretindeki her kimse ona saldırmayacağımı gayet iyi biliyorlardı.
Ateş anlaşılan ne yapıp ne edip beni tanımaya başlamıştı. Benimle bir kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, sınırlarımı çözmeye çalışıyordu.
"Sikik herif!" Diye bağırdı önümdeki Savaş ve bakışlarını bana çevirdi. "Dolunay, Mert saraya girmiş. Bütün gün benim kılığımdaymış! Bende diyordum neden kral beni her gördüğünde tuhaf tuhaf bakıyor... Meğer bu yüzdenmiş!"
Önümdeki paniğe kapılmış Savaş oldukça gerçekti çünkü içimde kıpırdanan bağım doğrudan ona uzanıyordu. Kolay bir seçim olmuştu. Tam önümde duran şeytanıma ilerleyeceğim sırada arkamda duran Savaş’ın suretindeki Mert jet gibi bir hızla üstümüze atıldı. Bana saldıracağı anda şeytan son anda kolumdan tutup beni arkasına çekti.
Kendi kılığında olan Mert’le savaşacağını anladığımda dehşetle başımı salladım. "Hayır! Dur!" Bağırdım ama çok geçti.
Lanet olsun!
Onlar boğuşurken endişeyle yüzümü sıvazladım. Karışmışlardı!
Bu yüzden dur demiştim! Hangisinin gerçek Savaş olduğunu nasıl ayırt edip müdahale edecektim şimdi?
Bu şaka falan olmalıydı!
Gerçek Savaş'ı bulup ona yardım etmem gerekiyordu ama ayırt edemiyordum. Birbirlerine çok benziyorlardı. Kılıçları çarpışırken gözlerim ikisi arasında tedirginlikle geziniyordu.
"İkinizde durun!" Öfkeyle sarf ettiğim sözleri duymadılar bile. Sinirle inleyip elimdeki hançeri kaldırdım ve sahte Savaş’ın tam omzunu hedef aldım. Gerçek olsa bile sadece canını acıtacaktım ama sahte olduğunu biliyordum. İç sesimi dinlemeye başlamıştım ve Ateş’i haksız çıkarmaya bayılıyordum.
Hançeri ikisi arasında oldukça tehlikeli bir seçim yapıp fırlatmayacağımı düşündünüz değil mi?
Bende öyle düşünmüştüm ama şaşırtmayı severdim.
Öfkeyle inleyip fırlattığım hançer sahte Savaş’ın omzunu delip geçti. Gücümü yüklediğim için bir hayli keskin ve can yakıcı olduğunu biliyordum. Hançer sahte Savaş’ı kendiyle birlikte geri savurup duvara saplanarak bedeninin duvarda asılı kalmasını sağladı. O anda ise büyü çözüldü.
Sivri dişleri ve kapkara saçlarıyla uzun zamandır görmediğim Mert ortaya çıktı. Yüzü acıyla buruşmuştu. Omzundaki hançeri çıkarmaya çalışıyordu ama gücüme onu yerinde tutmasını emretmiştim. Ayaz’ın dediklerinin aksine doğa gayet beni dinliyor ve emirlerimi yerine getiriyordu.
"Seni sürtük!" Diye yakıcı bir öfkeyle bağırdığı sırada düşmüş kılıcını yerden homurdanarak alan şeytan yanıma geldi. Nefes nefese kalmıştı.
Yavaşça kulağıma doğru eğilip konuştuğunda onu dikkatle dinledim ama bakışlarım hala Mert’in üzerindeydi. "Alp seni büyük salonda bekliyor. Yanına git. Hızlı ol."
"Sen gelmeden olmaz." Dediğimde kurumuş dudaklarını ıslattı ve gözlerini Mert'ten çekmeden ciddiyetle devam etti.
"Geleceğim." Deyip kılıcının kulpunu daha sıkı kavradı. "Halletmem gereken bir vampir var."
Başımı duvarda asılı kalan Mert'e çevirdim. Ben gittiğim anda serbest kalacaktı. Doğa bana böyle söylüyordu. Ben olmazsam onu tutmayacağını fısıldamıştı. "Git ve onlara burada olduğumu söyle." Dedi Savaş son kez. Başımı salladım.
Onu bırakmak istemiyordum ama diğerlerini çağırmam gerekiyordu. Burada kalmayı teklif etsem Savaş kesinlikle karşı çıkardı. O yüzden daha fazla ısrar etmedim ve yanlarından koşarak ayrıldım.
Arkamda bıraktığım şeytanın sesi koridorda yankılandı. "Mert... seni görmeyeli uzun zaman oldu, şerefsiz vampir..."
Devamını dinleyemeden var gücümle koşarak büyük salonu bulmaya çalışmıştım. Hızlı hareket etmem gerekiyordu. Neyse ki büyük salon olduğunu tahmin ettiğim yere birkaç dakika içinde varmıştım. Kapının önündeki ölü gölge muhafızları gördüğümde midem burkuldu ama umursamamaya çalıştım yoksa biliyordum, hayatta kalamazdım.
Nereye gidersem gideyim bundan böyle başımdan bela eksik olmayacaktı. Biliyordum. Artık alışmıştım ama öyle yorulmuştum ki...
"Dolunay! Mert'i buldunuz mu?" Alp’in omuzlarımı tutup beni sarsmasıyla anca kendime gelmiştim. Arkasında bütün kraliyet ailesi ve bir sürü gölge asker vardı. Burası kıyamet alanına dönmüştü.
Alp’in arkasından çıkan gölge kralı kolumu sertçe tuttu ve beni salonun kapısına doğru hiçte nazik olmayan bir şekilde çekiştirdi. "Derhal bana yerini göster koruyucu!" Bağırışıyla yerimden sıçramıştım ama ona kızamazdım. Bütün muhafızları ölmüştü.
Hepsi de biz buraya geldiğimiz için olmuştu.
Ben buraya geldiğim için...
Düşüncelerimden hızla sıyrılıp kralı Savaş’ı bıraktığım koridora arkamızdaki gölge askerleri eşliğinde götürdüm ama...
Savaş ve Mert yoktu.
Onun yerine yerlerde ve duvarlarda kan izleri vardı.
............
Bölüme yorum yapmayı unutmayınn!
İnstagram; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |