
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!
İyi okumalarr 🤍
..........
Korkuyla titreyen göz bebeklerimi bu dehşet verici alana dikmiştim. Çok korkuyordum... Şeytana bir şey olacak diye ödüm kopuyordu. Bağım bile kıpırdanmayı bırakmış nefesini tutmuştu. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Hızlı adımlarla kan lekelerinin olduğu duvarlara ilerledim ve avcumu duvara bastırıp kanın uğursuz renginin parmaklarıma buluşmasına izin verdim. Tek dileğim bu kanın şeytana ait olmamasıydı.
Gözlerimi elimdeki kanda gezdirirken acıyla yutkundum. Nereye gitmiş olabilirlerdi ki? Daha iki dakika bile geçmemişti. Yanağımdan süzülen yaşla birlikte titrek bir nefes aldım, sonrada bakışlarımı arkama çevirdim. Herkes beni izliyordu. Neden bir şey yapmıyorlardı?
Alp ve Orkun gözlerini duvarlardan ayırmazken, Ayaz hızla yanıma gelmiş ve endişeyle yerdeki kanı izlemeye başlamıştı. "Kardeşim..." Dediğinde nefesimi sertçe dışarı bıraktım. Arkamı dönüp kralla birlikte duran gölge muhafızlara baktım. Hiçbir şey yapmıyorlardı! Sadece izliyorlardı.
"Onu bulalım hadi! Neyi bekliyoruz?!" Sorumla kral başını önüne eğip iki yana salladı.
"Üzgünüm ama burada daha fazla kalamazsınız." Dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Bakışlarımı kralın ciddi suratında gezdirdim. Bize yardım etmeyecekti. Şu anda düpedüz bizi saraydan kovuyordu yaşananlardan dolayı. "Artık kendi krallığınıza dönseniz iyi olur, size yeterince yardım ettiğimizi düşünüyorum." Dedi ve devam etti. Yüzüme bakamıyordu. "Kendi krallığımı korumam gerekiyor, burada kaldığınız sürece bu mümkün değil. Başıma bir sürü iş açtın, Koruyucu. Artık git."
Yanımda duran Ayaz ağzını açıp konuşacağı sırada elimi kaldırıp konuşmasını engelledim. Tekrar bakışlarımı krala çevirdim ve düz bir ses tonuyla Ayaz’a hitaben konuştum. "İstenmediğimiz yerde kalma gibi bir huyumuz yok." Dediğimde kral bana şaşkınlıkla baktı. "Şu ana kadar bizi sarayınızda ağırladığınız için size minnettarız." Dedim ve arkamı döndüm. Herkesin yüzünde bir şaşkınlık ifadesi belirmişti. Bunu göremesem de tahmin edebiliyordum. Olumlu davranmaya çalışıyordum ama pişman olacaklarını biliyordum.
Gelecekte görürlerdi. Zamanı geldiğinde Ateş’i öldürmem için yalvaracaklardı ama çok geç olacaktı.
Kimseye ihtiyacımız yoktu bizim. Kendimizden başka kimseye ihtiyacımız yoktu.
Savaş’ı kendim bulacaktım.
Karşımızdaki duvara biraz daha yaklaştığımda karanlık bir geçidin açık olduğunu gördüm. Mert’i sabitlediğim duvarda sönük bir şekilde parlıyordu ve kan izleri oraya doğru gittiklerini gösteriyordu. Muhtemelen Mert, Savaş'ı saraydan böyle çıkarmıştı. Bizi böyle ayağına kadar götürecekti çünkü Savaş için geçitten geçeceğimi biliyordu.
Gidecektik. Burada durmamızın hiçbir anlamı da yoktu zaten. Şeytanı bulacaktım.
Başımı yavaşça arkama çevirip ekibin geri kalanına baktım. "Gidelim." Dediğimde hiçbir şey demeden yanıma gelip geçidi izlediler. Kral ise arkamızda durmuş gergin bakışlarını üzerimizden ayırmıyordu. Gözlerimi onun arkasında duran Elis'e kaydırdığımda savaşçı kadın konuştu.
"Bende size eşlik edeceğim. İzin var mı, Koruyucu?" Diye sordu ve yanımıza ilerledi. Üzerindeki hançerlere bakıp başımı salladım. Ne kadar çok kişi olursak o kadar iyiydi.
Gözlerimi tekrar geçide çevirdim ve kararlı bir şekilde elimi uzattım.
Umarım buradasındır şeytan...
Elimi uzattığım anda geçit beyaz bir ışık saçmaya başlamıştı. Fazla beklemeden öne doğru bir adım attım ve soğuk havanın yüzüme hücum etmesine izin verdim. Geçit bizi bir ormanın içine anında ışınlamıştı.
Arkamı döndüğüm zaman Ayaz, Alp ve Orkun’un da geldiğini gördüm. Biz geçtikten sonra geçit hızla kapanmıştı. Başımı önüme eğip yerdeki kan izlerini gözlerimle takip ettim.
Kan izlerinin bittiği yerde ise gözlerim dehşetle açıldı. Elis yanıma gelmiş ve hayret dolu bir ses çıkarmıştı. Yerde bir sürü ceset vardı! Çimlerin kana bulanmasına neden olmuşlardı. Sayamadığım kadar çok ceset karşımıza serilmişti ve sonları gözükmüyordu.
"Savaş..." Diye fısıldadım çaresiz sesimle ve derin derin nefesler almaya çalıştım. Kan kokusu midemi bulandırıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırıp yerde gördüğüm bir cesedin yanına gittim. Dizlerimin üzerine çökerek gözlerimi üzerinde gezdirdim. Tanımadığım bir kadının cesediydi bu...
Boynu kesilerek öldürülmüştü. Bakışlarımı onun ardından tam yanında duran muhtemelen sadece beş yaşlarındaki çocuğun cansız bedenine çevirdim. Gözyaşlarımın yanağımdan süzülmesine izin verdiğimde toprağı sinirle avuçladım.
Bu katledilen Batı sürüsüydü.
Ateş'in öldürdüğü sürü. Kendinden başka koruyucu istemediği için yaşlı çocuk demeden öldürdüğü sürü.
Bir insan bu kadar kötü olamazdı!
Titreyen dudaklarımın arasından sarf ettiğim her sözde canım yandı. Arkamda duran arkadaşlarımdan da ses çıkmıyordu. Muhtemelen onlarda şok olmuştu. "Savaş..." Dedim yalvarırcasına. "Gel lütfen..." Acıyla iç çektim. "Korkuyorum." Lütfen ona bir şey olmamış olsundu.
"Ateş'in ordusu mu var?" Diye sordum ve başımı hızla Ayaz’a çevirdim. Bakışlarını acıyla cesetlere diken prens başını kaldırıp bana baktı. "Bunları tek başına yapmış olamaz!" Deyip ayağa kalktım. Beyaz kanatlarım yine kana bulanmıştı.
Biri ya da bir şey... Ateş'e yardım ediyordu. Mert dışında biri. Bu kadar kişiyi tek başına öldüremezdi.
Şu anda her şeyi bir kenara bırakıp şeytanı bulmaya odaklanmam gerekiyordu ama sanırım bulmuştum. Başımı yanıma çevirmemle ağaçların arasından şeytanın bana dönük olmayan bedenini ani bir şekilde görmüştüm. Daha iki saniye önce orada olmadığına emindim oysa ki...
Ona doğru ilerleyeceğim sırada Alp kolumdan yakaladı ve beni engelledi. Kaşlarımı çatıp ona döndüğümde bana endişeyle bakıyordu. "Sakın kıpırdama." Dediğinde yüzüne anlamsız bir şekilde baktım. Neden şeytanın yanına gitmeme izin vermiyordu?
Başımı tekrar şeytana çevirdiğimde elindeki kanlı kılıcı gördüm. Her yeri kan içindeydi ve bu görüntü canımı yakmaya yetiyordu.
"Etrafımızı sarmışlar." Elis'in korku dolu sesiyle gözlerimi kapattım.
Tekrar gözlerimi açtığımda ise cesaretimi toplayarak Alp'in uyarılarını dikkate almadan şeytanın yanına ilerledim. Arkası hala bana dönüktü. Dönmemişti sesimi duymasına rağmen. Tam arkasına geldiğimde yerde acı çeken Mert dikkatimi çekmişti. Onu çok kötü bir şekilde yaraladığı açıktı ama pek umursadığım söylenemezdi. Etrafımızı ise kimin sardığını bilmiyordum. Henüz saldırmamışlardı.
Gücüm içimde oradan oraya dolaşıyor, nereye saldıracağını şaşırmış gibi davranıyordu. O yüzden etrafımızı sardıklarını çoktan anlamıştım...
Ama kimlerin?
Şeytanın elindeki kılıç hareketlendiğinde düşüncelerimden sıyrılıp çatık kaşlarımla ne yaptığını anlamaya çalıştım. Kılıcın ucunu Mert'in boynuna yaslamıştı. Mert gözlerinde beliren bariz bir korkuyla şeytanın suratına bakıyordu. "Kolyenin ne işe yaradığını öğrendim." Tiz bir ses tonuyla konuştuğunda kanımın donduğunu hissettim. İnanılmaz öfkeliydi, hissediyordum ama bir o kadarda sakindi. "Bu piçin neden kolyeyi istediğini de..."
Başımı iki yana salladım. "Şimdi bunları konuşmanın sırası değil." Dedim ve bakışlarımı Mert’ten çekip ona çevirdim. Gördüğüm görüntüyle gözlerimi dehşetle yüzünde gezdirmiştim.
Çenesinin sağ tarafında oldukça derin ve uzun bir kesik vardı. Bu kesik yüzünden neredeyse suratının yarısı kanla kaplıydı.
Sanki kesik bendeymiş gibi acı çektim, ağzımdan boğuk bir inilti kaçtı. Elimi kaldırıp yüzüne doğru uzattım. Parmaklarım yüzüne değdiği anda irkilip bakışlarını bana çevirdi.
Başparmağımı yarasında gezdirdiğimde ve gücümün ona uzamasına izin verip yarayı yavaşça kapatmaya başladığımda ifadesiz bir şekilde suratıma bakmaya devam etti. Sonrada yavaşça iç çekti. Kılıcı hala Mert'in boynuna dayalıydı.
"Bu kılıcı çekersem hepimiz ölürüz." Yüzüme acıyla bakıyordu. "Ve ben ölmeni istemiyorum..." Deyip başı önüne eğik bir şekilde Mert'e döndü. "Onu öldürsem de öldürmesem de bize saldıracaklar."
Yarasını iyileştirip elimi geri çektiğimde kaşlarım çatıldı. "Kim?"
"Onlar..." Dediğinde baktığı yere bakışlarımı çevirdim.
İşte şimdi Ateş'in ordusunu bulmuştuk.
Ağaçların arkasından çıkmaya başlayan insanları gördüğümde bir kez daha nefesim korkuyla kesilmişti. Ten renkleri oldukça soluktu ve gözleri tamamıyla siyahtı.
Onlar ölüydü.
Ölü insanlardı.
Üzerleri baştan aşağı kan, kir ve toprakla kaplıydı. Yaşıyormuş gibi durmuyorlardı. Tuhaf sesler çıkartıp yürümeye çalışıyorlardı.
Siktir, adam kendine has zombiler yaratmıştı.
Bunların sadece filmlerde olduğunu sanıyordum!
Ateş Ruh koruyucusu olduğu için ölüleri diriltmişti ama iradesiz bir şekilde. Ruhlarını almış ve onları boş birer kabuk haline getirerek kendisine itaat etmelerini sağlamıştı. Ruhlarıyla bir oyuncak gibi oynayan koruyucu anlaşılan bedenleri de kontrol edebiliyordu. Şimdi baktığım insanlar et parçasından başka bir şey değillerdi.
Ölülere bile saygısı olmayan adı bir piç kurusuydu.
Gerçi, acımadan öldüren birinden ne beklenirdi ki zaten?
"Hasiktir lan! Oğlum bunlar ne?!" Orkun’un arkamdan gelen şaşkınlık nidasını duymamla dudaklarımı endişeyle dişledim. Onlarda bize yaklaşan zombileri fark etmişlerdi.
"Onlar ölü." Konuşan Ayaz'a başımı çevirdiğimde korkuyla bize bakıp devam etti. "Onları öldüremeyiz, hiç şansımız yok. Bu kadar gelişeceğini tahmin etmemiştik. Bu... imkansız olmalıydı."
Hiçte imkansız gibi görünmüyordu.
Ama Ayaz bir bakıma haklıydı. Bir ölüyü bir daha nasıl öldürebilirdik ki?
Üstelik yanımda ne hançerimi ne de kılıcım vardı. Zaten onlar saldırmadan işim çok hızlı biterdi çünkü sayıları bir hayli fazlaydı.
Evet, son arzularımı sıralama vaktim gelmişti. Buraya kadarmış demek...
Kraliyet aramasına sahip zırhları giymiş ölü melek ve şeytanları görmek hepimize daha büyük bir sürpriz olmuştu tabii. İnsanlardan daha çok şaşırdığımı söyleyebilirdim. Normalde uçarak kaçmayı düşünmüştüm ve fikrimi tam diğerlerine açacağım sırada uçan muhafızlar sürpriz yumurtadan çıkar gibi ortaya çıkmışlardı.
En azından sayıları fazla değildi. Eh, bu da bir şeydi...
Gözlerimi bir kez daha ormanda gezdirdim. Etrafımızı sarmışlardı ve çok fazlalardı. Ölü melek ve şeytan muhafızlar en fazla yirmi kişilerdi. İnsanların önüne geçmişlerdi. Muhtemelen Ateş burada değildi. Onları Mert'e yardım etsin diye göndermiş olmalıydı.
Kendi kendine eğleniyordu kahrolası herif.
Kötü durumda olmasına rağmen gülen Mert'in sesini duymamla sinirle iç çektim. "Öleceksiniz yakında zaten, boşa çabalamayın bence." Dediğinde şeytan kılıcın ucunu biraz daha boynuna bastırdı.
"Kes sesini!" Demesine rağmen Mert susmadı.
"Yanınızda hiçbir krallık yok, tek başınasınız. Bizde biraz gözünüzü korkutalım dedik. Belki onu bize vermeyi düşünürsünüz." Dedi ve dudaklarını büzüp ukala bir şekilde beni işaret etti. "Doğru ya, sen meleğini ölsen dahi kimseye vermezsin. Aşıksın ona. Artık zayıf bir prenssin, ha Savaş?"
Gözlerimi kısarak Mert’in alay eden suratını inceledim. Gözümüzü korkutmak için bizi Batı sürüsünün öldürüldüğü yere getirmişti. Şimdi de sözde 'zombileriyle' saldıracaktı. Adi heriflerin tekilerdi.
Şeytan sinirle kılıcını Mert'in boynundan çekti ve beni belimden tutup kendine yaklaştırdı. Sonrada kulağıma eğildi ve titrek sesiyle konuştu. "Arkamda kalacaksın." Zorlukla yutkunduktan sonra devam etti. "Sana bir şey olmasını istemiyorum."
Gözlerimi gözlerinde sabitleyip yalvarır bir ses tonuyla konuştum. "Neden yardım etmeme izin vermiyorsun? Bana bir kılıç verebilirsin Savaş."
"Çünkü..." Dedi ve kurumuş dudaklarını ıslattı. "Çünkü sana dokunmaya bile kıyamıyorken, başka birinin canını acıtmasına dayanamıyorum. Dikkatim dağılır, meleğim. Savaşamam. Arkamızda dur ve gerektiğinde sadece gücünü kullan. Yakın dövüşe sakın girme. Muhafızlar oldukça... eğitimli."
Haklıydı. O muhafızların bir tanesini bile yakın dövüşte yenemezdim.
Nefesimi yavaşça dışarı verdim ve başımı göğsüne yasladım. Onun kokusunu almayı umut ederken burnuma kan kokusunun gelmesi kesinlikle sinir bozucuydu. Kollarını belime dolayıp beni göğsüne bastırdı. Azda olsa rahatlamıştım. Ona bir şey olmadığını öğrenmek bu durumda bile sevinmeme neden olmuştu.
Benden yavaşça ayrıldı ve kılıcının kulpunu sıkıca kavradı. Diğerleri de yanımıza gelmişti. Sırt sırta vermiştik.
"Evet, beyler..." Elis'in alay dolu sesiyle benimde dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Savaşçı kadın ikiz kılıçlarını çekmişti. "Önce hanginiz mezarına geri dönmek ister?"
"Şu öndeki meymenetsiz suratlı şeytan benim." Dedi Orkun ve devam etti. "Bana öldürecekmiş gibi bakıyor çok tilt oldum."
Şeytanın güven veren elini elimde hissettiğimde başımı ona çevirdim. Buruk bir gülümsemeyle beni izliyordu. "Kızgınken çok seksi olduğunu söylemiş miydim?" Ona hayretle baktım.
"Savaş!" Başını sallayıp güldü. Sanki etrafımız zombilerle çevrili değilmiş gibi hepimiz bu durumla dalga geçiyorduk.
"O kadar şeyi yendik bu itlere yenilirsek ağlarım abi..." Orkun tekrar konuştuğunda gülüp bize yaklaşan ölü insanlarda ve muhafızlarda gözlerimi gezdirdim. Hepsinin elinde kılıç olması dışında başka bir sorun yoktu.
Onları nereden bulduklarına dair hiçbir fikrimde yoktu gerçi. Bu da bir sorundu.
Bize biraz daha yaklaştıkları sırada şeytan kolumdan tutup beni arkasına çekti. Yüzüme yalvarırcasına bakıyordu. Benim karışmamı gerçekten de istemiyordu. Ona gülümseyip yavaşça arkasına geçtiğimde rahatlamış gibi nefesini dışarı bıraktı. Sonrada kılıcını önünde duran iki şeytan muhafıza doğrulttu.
Kılıcını havaya kaldırdığında gözlerim kapandı. Bu görmek isteyeceğim bir görüntü değildi. Çok geçmeden sessizliğin yerini kılıçların çarpışma sesleri almıştı. Bende gözlerimi panikle aralamak zorunda kalmıştım.
"Abi bunlar yeniden diriliyor!" Orkun'un bağırışıyla yanında Ayaz ile savaşan melek askere döndüm. Yerdeki şeytan muhafıza kılıcını onlarca kez saplarken yüzüne kan sıçrıyordu ama muhafız bir türlü ölmüyordu. Sürekli kalkmak için direniyordu.
Ayaz bir küfür savurup etrafını saran insanlardan birinin kafasını uçurdu. Bu görüntüyle bakışlarımı kusmamak için anında kaçırmıştım. Sayıları çok fazla olduğu için aynı anda bir sürü kişiyle uğraşmak zorunda kalıyorlardı.
Elis ise... şimdilik hallediyor gibi görünüyordu ama yüzündeki ifadeden tedirgin olduğunu anlamıştım. Galiba bizimle geldiği için pişman olmuştu.
Dudaklarımı endişeyle dişleyip derin derin nefesler aldım.
Onlara yardım etmenin zamanı gelmişti.
Gözlerimi kapattım ve ellerimi kaldırıp ağaçlara doğru uzattım. Aynı anda doğaya seslendim, içimdeki güce sıkıca tutundum ve ne olursa olsun bırakmadım.
Birkaç saniye sonra şiddetli bir rüzgarın esmesiyle saçlarım uçuştu. Gücüm etrafımda dans ediyordu. Yeşil renkli ışıltıların beni şefkatle okşadığını hissedebiliyordum.
Yaptığım şeyin işe yaradığını kesilen seslerden hemen anladım. Gözlerimi yavaşça araladım ve arkadaşlarımın şaşkın bakışlarını es geçerek sözde zombilerin üzerine devrilen sayısız ağaç gövdesine baktım. Ağaçların görkemli gövdeleri onları toprağa bastırmış, kaçmalarına izin vermemişti. İnsanlar ve muhafızlar ağaçların altında kalmışlardı ve kurtulamıyorlardı. Çırpınmaları bir işe yaramayacaktı.
Madem onları öldüremiyorduk, bizde saldırmalarını engellerdik.
Sonsuza dek.
Başımı arkadaşlarıma çevirdiğimde bana değil, arkama baktıklarını gördüm. Kaşlarımı çatarak bende arkamı döndüğümde gördüğüm manzarayla gözlerim irileşti. Buradaki orman artık normal bir orman değildi. Neredeyse farklı bir ekosistem oluşmuştu. Arkamdaki ormanın böyle olmasını istemediğime adım kadar emindim ama şimdi... şimdi yüzlerce ağacın birbirine karışmış dallarına ve açmaya başlamış rengarenk büyüleyici çiçeklerine bakıyordum. Orduyu geçmiştim, onlar bu ihtişamlı devasa ağaçların ve boyum kadar çiçeklerin yanında artık hiçbir şeylerdi.
Neredeyse yeni bir orman yaratmıştım ve bu orman eskisi kadar çelimsiz değildi. Bir doğa harikasıydı. Peri masallarından çıkmış gibi duruyordu.
“Bunu... nasıl yaptın?” Diye sordu Orkun şaşkınlıkla yeni ormanda gözlerini gezdirirken. Yerden zorlukla doğrulan Mert bile irileşmiş gözlerle ormana bakıyordu.
Bunu yapabildiğimi bile bilmiyordum!
Bu demek oluyordu ki istediğim kadar orman yapabilirdim!
Çok havalıydı!
Kendi kendime güldüğümde bunu Savaş’a söylemek için olduğu yere dönmüştüm. Sadece beni izlediğini ve şaşkınlıkla gözlerime baktığını fark ettim. "Gözlerin..." Dedi ve yutkunarak devam etti. "Yeşil."
Dediği şeyle şok üstüne şok yaşadım. Kimseden çıt çıkmıyordu. Yer ile ağaçlar arasında kapana kısılan zombilerin acı dolu uğultuları hariç...
Burnumun kanadığını anladığımda elimi yavaşça yüzüme çıkartıp kanı sildim ve gözlerimi şeytanın gözlerine diktim.
"Savaş..." Dedim kısık bir sesle. Bakışlarımı ondan çekip yere kaydırdım. "Sanırım bayılacağım. Beni tutsan iyi olacak..." Dediğim anda saniyeler içinde karanlığa gömülmem bir olmuştu.
Bu kadar dengesiz güç kullanmamın sonucunun böyle olacağını tahmin etmeliydim.
Bedenim gücümün sınırlarına dayanamamıştı.
Onu suçlayamazdım.
Sonuçta kocaman bir ormanım vardı artık...
🦋
Gözlerimi araladığımda şeytanın kucağında olduğumu fark etmiştim. Hala ormandaydık ama görebildiğim kadarıyla Alp’ler yanımızda değildi. "Neredeyiz?" Diye mırıldandığımda şeytan başını bana doğru eğdi. Benim sorumu cevaplamadan önce gözlerimi inceledi.
"Gözlerin düzelmemiş." Dedi ve başını kaldırıp duraksamadan yürümeye devam etti. "Hala yeşil. Sanırım bu rengi sevdim."
Başımı tekrar göğsüne yasladım. "Öldüğünü sandım Savaş. Sarayda beni ne kadar korkuttuğundan haberin var mı senin!?" Güldü.
"Ben ölürsem sende ölürsün. Bunu şimdiye kadar anlamış olman gerekirdi melekcik." Dediği mantıklı şeyle gözlerimi devirdim.
"Sarayda ne oldu?" Diye sordum merakla. "Çok fazla kan vardı."
"O kan bana ait değildi." Duraksadı. Bir şey düşünüyor gibiydi. "Ya da... birazı bana ait olabilir." Korkuyla suratına baktığımda neden birazının ona ait olduğunu anlamıştım. Çenesindeki kesikten bahsediyordu. Elimi yüzüne çıkartıp parmaklarımı iyileşmiş kesiğin üzerinde gezdirdim.
"Biraz izi kalacak. İlk defa birini iyileştirdim." Dediğimde omuz silkti.
"Kalsın." Deyip sırıttı. "Havalı duruyor. Sorun değil." Homurdandım. Bu şeytan akıllanmazdı. Derin bir nefes alıp konuşmaya devam ettiğinde onu dikkatle dinledim. "Kolyeyi çıkarmaman gerekiyor. Boynuna taktım." Dediğinde kaşlarımı sorarcasına kaldırdım.
"En son takmaman gerekiyor diyordun, Savaş."
"O önceydi." Dedi ve yürümeyi kesip bakışlarını yüzüme dikti. "Birbirimizden ayrıldığımız zaman ölmememizi sağlayacak. Bu yüzden Mert kolyeyi istiyordu." Deyip devam etti. "Birde Yiğit'in bize ulaşmasını engellemek için. Neden bilmiyorum ama bizimle konuşmasını istemiyor."
Şimdi anlıyordum. Yiğit kolye sayesinde rüyama girip bana ulaşmıştı. Mert kolyeyi istiyordu çünkü Yiğit'in bize yardım edeceğini biliyordu. Ayrıca Savaş’tan uzaklaştığım zaman ölmemem kesinlikle işlerine gelmezdi. Yiğit kolyeyi bu iki sebepten dolayı bana vermişti.
Yiğit bir şeyler biliyor olmalıydı. Bizim bilmediğimiz bir şeyleri. Yoksa neden ayrıldığımız zaman ölmememiz için bir kolye yaptırsındı ki?
Boynumdaki kolyenin ucunu avuçlarımın arasına alıp gözlerimi kapattım. Bu yüzden şeytan geçitten geçip bu ormana geldiği zaman ölmemiştim. Burası gölge krallığına çok uzaktı. Melek ve şeytan krallığının ufukta belirdiğini görüyordum.
"Neden hava yolunu kullanmıyoruz? Daha hızlı gidebiliriz." Dediğimde şeytan gecikmeden cevap verdi.
"Diğerleri hava yolunu kullanıyor. Krallığın çok yakınındayız." Dedi ve devam etti. "Ben sen uyandığın zaman korkarsın diye yürümeyi tercih ettim."
"Kullanalım." Dediğimde yüzüme kaşlarını kaldırarak baktı.
"Emin misin?" Başımı salladım.
Kanatlarını araladığında derin bir nefes aldım. Havaya yükselişimiz esnasında gözlerimi kapatmış sonra ise aralamıştım. Yerden oldukça yüksekteydik. Savaş’ın kanatlarını her çırpışında daha da yükseliyorduk.
"Beni bırakır mısın?" Dedim bakışlarımı aşağıdaki ormanda gezdirirken. Bunu yapmaya hazırdım.
"Ne?" Dediğinde bakışlarımı ormandan ona kaydırdım. Suratıma şaşkınlıkla bakıyordu.
"Bende uçmak istiyorum." Biraz duraksadı. Sonra da bunun kötü bir fikir olmadığını anlayıp bedenime sardığı kollarını yavaşça gevşetti.
"Ama elimi bırakmak yok." Son sözlerini söyledikten sonra başımı heyecanla salladım. Beni kucağından indirdi. Kollarımı tutmaya devam ediyordu düşmemem için.
Başımı arkama çevirip bende yavaşça kanatlarımı araladım. Onları uzun zamandır kullanmadığım için bu hareketi yapmak bile beni zorluyordu. "Havada kanatlarını kapatamazsın." Dediğinde tekrar başımı salladım. Bakışlarımı yüzüne çıkardığımda endişeyle beni izlediğini gördüm. Endişesi çok komikti.
"Savaş, benden daha endişeli gözüküyorsun..." Dediğimde gözlerini devirdi.
"Düşeceksin şimdi. Odaklan." Omuz silktim.
"Düşmem." Dediğim anda düşmem bir olmuştu.
Kanatlarımı çırpmayı unuttuğum için aşağı doğru sert bir iniş yapmıştım. Çığlığım havada asılı kalmıştı. Savaş homurdanarak kollarımdan yakalamaya çalışmıştı ama biraz geç kalmıştı. Artık ormanda değildik, o yüzden çimenlere değil halkın tam arasına düşmüştüm. Şehirdeki melek ve şeytanlar işlerini bırakmış bana şaşkınca bakıyorlardı.
Yine rezil olmuştum.
Olmadığım gün mü vardı ki?
Düşmem yetmiyormuş gibi birde üzerim kan içindeydi. Beni seri katil sanmasalar iyiydi.
Boğazımı temizleyip kalabalıkta gözlerimi gezdirdim ve sıcak bir şekilde gülümsedim. "Günaydın!" Dediğimde artık bana bakmıyorlardı. Arkamda duran şeytana saygı dolu bakışlarını dikmişlerdi. Başları hafifçe eğilmişti. Prens olmak güzel bir şey olmalıydı. Herkes onu tanıyordu.
Şeytan beni kolumdan tutup yerden kaldırdığında ona uydum. O sırada da yanımıza yaklaşan melek bir kadın nazik bir ses tonuyla konuşmaya başlamıştı. "Efendim siz... iyi misiniz?"
Şeytan başını salladı salladı ve gülerek bana baktı. "Çok iyiyiz." Derken bir yerimi incittim mi diye üzerimi inceliyordu ama iyiydim. Sadece biraz kalçam sızlıyordu. Buna da şükürdü. En azından kırılmamıştı.
Şeytan belime elini koyup ilerlememi sağladığında düşüncelerimden sıyrılıp öne doğru bir adım attım. "Artık saraya gitsek iyi olur." Dediğinde ona katılmıştım. Üzerimdekilerden bir an önce kurtulmak istiyordum. Ayrıca yorgunluktan tekrar bayılacaktım.
Sarayın büyük kapısına gelene kadar meraklı gözler üzerimizden ayrılmamıştı. Saraya geldiğimizde ise kapının önündeki muhafızlar şaşkınlıklarını bir kenara bırakarak hızla kapıları aralamışlardı. Sanırım bende onların yerinde olsam şaşırırdım. Prens ve koruyucu birlikte üzerleri yara bere içinde saraya geliyor.
Kapıdan içeri girmemizle oldukça endişeli gözüken kraliçenin ikimize sıkıca sarılması bir olmuştu. "Çok şükür iyisiniz! İnanamıyorum!" Bana sarılan kraliçenin omzunun üzerinden şaşkınlıkla bahçeye baktım. Bütün saray halkı kapının önünde durmuş bizi izliyordu. Alp, Ayaz ve Orkun bizden önce gelmişti. "Sizden haber alamadık. Bir sürü birlik gönderdik sizi bulsunlar diye ama onlarda geri dönmedi. Bir an hiç geri dönmeyeceğinizi sandım!"
İkimizde aynı anda anlamış olacağız ki şeytanla göz göze geldik. Gözlerime dehşetle bakıyordu.
O gönderilen birliklerle birkaç saat önce karşı taraflarda çarpışmıştık ve hiçbiri artık yaşamıyordu.
Bu düşünceyle yüreğim burkuldu ama kendimi hızla toparladım. Kraliçe geri çekilip Savaş ile konuşmaya başladığında bana doğru koşarak gelen babamı fark ettim. Hava çoktan aydınlanmıştı. Bu yüzden de geçitler açılmış olmalıydı. Onun geri döndüğüne sevinmiştim. Ne kadar endişelendiğini tahmin bile edemiyordum.
Tam yanıma gelip kana ve çamura bulanmış ellerimi yalamaya başladığında kıkırdadım. O da beni gördüğü için sevinmişti, biliyordum. İç çekerek parmaklarımı yumuşacık yelesinden geçirdim ve büyük kurt cüssesine sarıldım.
“Odanıza çıkıp temizlenin ve üzerinizi değiştirin, çocuklar.” Kraliçe önemli bir konuyla ilgili konuşmaya başladığında merakla ona dönmüştüm. “Acil bir toplantı yapacağız. Olanlar hakkında konuşmalıyız.”
Savaş ve ben onu onayladığımızda ben önde o tam arkamda saraya girdik. Babam arkamızda kalarak bizi izlemişti. Herkes geçmemiz için yol veriyordu. Gecenin bütün yorgunluğunun ardından odamıza girdiğim zaman şeytanda arkamdan gelip kapıyı kapatmıştı. Tam bana dönüp konuşacağı sırada ise bizi çok özlemiş olduğu her halinden anlaşılan Mavi, bana gelmek yerine hızla Savaş'ın üzerine atlamıştı.
Mavi çok büyüdüğü için şeytan onu fazla taşıyamamış ve ikisi birlikte yere düşmüşlerdi. Ben ise onları gülerek izliyordum. "Birileri anlaşılan bizi çok özlemiş..." Dediğimde Savaş homurdandı.
"Ne ara bu kadar büyüdün sen?" Dedi ve yüzünü yalayan kurdu yavaşça kenara ittirip ayağa kalktı. "Sana ne yediriyorlar?" Yüzündeki salyayı tiksintiyle silip Nova’ya sorgu dolu bakışlarını dikti. Küçük perim odaya girdiğim anda bana sarılmış ve koluma yapışmıştı.
Birde çok kaba bir yorum yapıp koktuğumu söylemiş ve beni zorla banyoya çekiştirmişti. Vücudumu derimi yüzmek istermiş gibi keselerken bir yandan homurdanmıştım. Kanatlarımdaki kanı çıkarmak her zamanki gibi zahmetli olmuştu.
Çok geçmeden Nova’nın seçtiği temiz elbiseleri üzerime geçirip benim ardımdan banyoya ilerleyen şeytana baktım. Dudaklarıma küçük bir öpücük kondurmuş ve büyüsünü kullanarak saçlarımla kanatlarımı anında kurutmuştu. Nova ona kısaca teşekkür edip hızla saçımı yapmaya yönelmişti. Toplantı için yine resmi bir elbise giymiştim. Küçük perim saçlarımı toplamış ve üzerime birkaç fıs parfüm sıkmıştı. Savaş’ta çok geçmeden banyodan çıkıp üzerine siyah bir gömlekle pantolon geçirmiş ve kenarda duran tacını başına iliştirmişti.
Bir saatin ardından ise buradaydık.
Toplantı salonunda...
Bu yere yakında yapışacaktık. Yeterdi yani bu kadar toplantı ama başımızdan olay eksik olmuyordu ki yeterli olsundu.
Elis’in kendi krallığına döndüğünü öğrenmiş ve ona Bars yüzünden sabır dilemiştim. Ayaz, Alp ve Orkun da üzerlerindeki pislikten arınıp toplantı salonunda yerlerini almışlardı. Dalgın bakışlarımı yüzlerine alışmaya başladığım komutanlarda ve kralda gezdiriyordum.
"Hiçbir krallık yanımızda değil. Gölge krallığında her ne yaşandıysa diğer krallıklara haber gitmiş. Tahmin edersiniz ki herkes yaşananlardan dolayı... onu suçluyor." Kral beni işaret ederek konuştuğunda gözlerimi devirdim. Savaş homurdanmıştı.
Zaten dünya yansa benden biliyorlardı.
Alınıyordum artık...
"Şu balo..." Geldiğimden beri içinde bulunduğum sessizliğimi bozarak konuşmamla herkes bana dönmüştü. "Ne zaman?" Diye sordum ciddiyetle.
Kraliçe buruk bir tebessümle konuştu. "Baloyu iptal edeceğiz, tatlım. Bu olaylar yüzünden kimsenin katılacağını düşünmüyoruz."
"Hayır." Dedim karalılıkla ve gözlerimi kralın gözlerinde sabitledim. Bana sorarcasına bakıyordu. "Baloyu iptal etmemeliyiz. Bu çok büyük bir hata olur. Onu kullanmalıyız." Başımı çevirip biraz çekinerek bana merakla bakan komutanlara döndüm. "Aslında bir planım var..."
Beni bir kez olsun dinleseler iyi ederlerdi.
Sonra Ateş ile ben uğraşıyordum çünkü!
Sabrımın taşmasına çok az kalmıştı.
................
İnstagram; irem_cft_
Devam edecek...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 64.32k Okunma |
6.94k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |