58. Bölüm

58. Bölüm

İrem Çiftçi
berceste_sb

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn!

İyi okumalarr 🤍

...........

Toplantı salonundaki herkes bana kaşlarını çatmış bakıyordu. Buna kenarda sessizce bizi dinleyen Mira da dahildi. Küçük prenses meraklı bakışlarını üzerime dikmişti.

Planımı birkaç saniyede yapmış olsam bile bence güzel bir plandı.

İşe yarasa iyi olurdu.

"Pekala..." Dedi yüzüne aşina olduğum orta yaşlardaki melek komutan ve masaya kollarını yasladı. Masanın üzerindeki haritaya kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini Savaş’la ikimizin arasında gezdirdi. "Planını bizimle de paylaşma nezaketini gösterir misin, Koruyucu?"

Duruşumu hiç bozmadan başımı dikleştirdim. Dik durmam gerekiyordu çünkü birazdan söyleyeceğim sözler salonda büyük bir şaşkınlık yaratacaktı. Hatta deli olduğumu bile düşünebilirlerdi.

Boğazımı temizleyip üzerimdeki bakışları umursamamaya çalışarak direkt komutanın gözlerinin içine baktım. "Bütün krallıklara davetiye göndereceğiz." Dedim ve duraksadım. Yanımda duran şeytan hareketlenip masaya yaklaştı. Derin bir nefes alıp tekrar konuştum. "Buna Ateş'te dahil."

Son sözlerimi söylememin ardından toplantı salonunda bir karışıklık çıkmıştı. Bana soruyu soran komutan kaşlarını şaşkınlıkla kaldırdı ve konuştu. "Bizden Ateş'i baloya davet etmemizi mi istiyorsun?" Dediğinde son bir umutla başımı salladım.

Adam başımı sallamam üzerine gülüp bakışlarını benden çekti ve krala yönlendirdi.

Kral gözlerini kısıp bana baktığında biraz tırsmış olabilirdim.

Ne yalan söyleyeyim, adam korkutucu yaratığın tekiydi.

Kralın ne düşündüğünü anlamak için yutkunarak bakışlarımı yüzünde dolaştırdım. Herkes kraldan gelecek yanıtı bekliyordu. Bu yüzden de salonda büyük bir sessizlik oluşmuştu.

"Çok ileri gidiyorsun, kızım." Dediğinde kaşlarım hayretle havalandı. "Bu özel bir balodur. Böyle bir baloyu Ateş'i çağırarak mahvedemeyiz." Dedikten sonra keskin bakışlı mavi gözlerini benden çekti ve Savaş'a yöneltti. "Savaş, sevgiline sahip çık."

Savaş’a bunu dediğine inanamıyordum!

Ben bir hayvan değildim, insandım! Sahip çıkılmaya hiçte ihtiyacım yoktu.

Ağzımı açıp öfkeyle konuşacağım sırada Savaş benden önce davrandı. "Ona kendini açıklaması için bir şans bile vermedin baba." Dedi ve ciddi bir ses tonuyla devam etti. "Bırak konuşsun."

Kral kararsız bir şekilde bakınca kraliçe bana destek vermek için araya girdi. Bu kadını bayılıyordum! "Bende merak ettim ne söyleyeceğini." Dedi ve bana gülümseyerek baktı.

Ayaz da kraliçeye, yani annesine katıldığında galibiyetle krala baktım. Başını sallayıp homurdanarak konuşmama izin verdiğinde tüm cesaretimi topladım.

İşte başlıyorduk.

"Hiçbir krallığın yanımızda olmadığını söyleyen sizdiniz..." Dedim ve bakışlarımı, bana soru soran adama çekinerek çevirdim. "Ateş, baloya davet edildiğine şaşıracaktır ama merak ettiği için gelecektir. Üstelik baloya geldiğinden diğer krallıkların haberi biz söylemediğimiz sürece olmayacak." Sözlerimi sürdürdüm. "Baloya tek başına gelecektir. Böylelikle diğer krallıklar Ateş'in tek başına olduğunu anlayacak ve ona yardım eden kimsenin olmadığını görecekler. Bu dünyada vampirler ve ölüler dışında sırtını yasladığı başka bir güç yok." Dediğimde şeytan geri kalanını anlamış olacak ki sözlerimi tamamladı.

"Bu sayede bizim yanımızda olup birlikte Ateş'i yenebileceğimizin farkına varacaklar. Onu daha önce görmeyen pek çok krallık var. Ateş’i bu yüzden gözlerinde büyütüyorlar. Çok mantıklı." Dedi ve parlayan gözlerle bana baktı. "Yalnızlığını kendi gözleriyle gördükleri anda bize katılacaklardır. Kısacası bu balo bizi birleştirecek..." Bakışlarını tekrardan babasına çevirdi. "Diğer türlerle."

Şeytanın bana katılması ve güvenmesi cesaretimi yerine getirmişti. Ona baktığımda bana gülümseyerek göz kırptı. Sonrada krala döndü. "Bize saldırmayacağını nereden bileceğiz?" Kralın sorusuna gecikmeden cevap verdim.

"Diğerlerinin arasında bize saldırmayacaktır." Dedim kendimden emim bir şekilde. "Onu biraz da olsa tanımaya başladım. Eğer müttefik istiyorsa baloda saldırarak potansiyel müttefiklerini baştan kaybetmiş olur."

"Evet, bu doğru." Alp'in sesini duymamla ona döndüm. O da bana katılıyordu. Salondaki herkes bana katılıyordu. Onaylayan mırıltılar yükselmeye başlamıştı.

Tekrar krala döndüğümde bakışlarının yumuşamış olduğunu gördüm. "Ela," Dedi ve gözlerini salonun köşesinde duran büyücü arkadaşıma çevirdi. "Balo için hazırlıklara başlansın."

Kralın konuşmasıyla gözlerimi kapatıp nefesimi rahatlayarak dışarı verdim. Elimi kaldırıp boynumda asılı olan kolyemi tuttum.

Kral planımı beğenmişti.

Umarım her şey yolunda giderdi.

Açıkçası kabul etmeyecekler diye ödüm kopmuştu. Bu plan diğer türlerin bize katılması için son şansımız olabilirdi. Onlar olmadan Ateş'le başa çıkamayacağımız artık barizdi. Ordusuna ordularla karşılık vermeliydik.

Mira'nın bir anda konuşmasıyla irkilerek düşüncelerimden sıyrılmak zorunda kaldım. Toplantı salonu boşalmıştı ve şeytan yanımda değildi. Ne ara gitmişlerdi?

"Dolunay?" Başımı çevirip bana sorar gözlerle bakan küçük prensese döndüm. "İyi görünmüyorsun..." Şaşkınlıkla konuşmaya devam ettiğinde kaşlarım çatıldı. "Daha demin gözlerinin kahverengi olduğuna yemin edebilirim." Dedi ve hayretle devam etti. "Ama şimdi yeşil."

Gözlerimi kırpıştırıp başımı başka tarafa çevirdim. Çok yorgundum ve doğru düzgün algılayamıyordum dediklerini. "Geçer birazdan." Dediğimde yavaşça başını salladı. Aslında ne zaman geçeceğini bilmiyordum. Bu yeni bir şeydi. Gücümü sınırlarına kadar zorladığım için olmuş olmalıydı.

"Odana kadar eşlik etmemi ister misin?" Sorusunu bitkinlikle kabul ettim. Sarayın büyük koridorlarından geçerek odama ilerliyorduk şimdi. Daha doğrusu şeytanla ikimizin odasına.

Sarayın neredeyse yarısını ezberlediğim için odayı rahatlıkla bulabiliyordum. Odanın kapısının önüne geldiğimizde yavaşça Mira'ya döndüm. Bana içten bir gülümsemeyle bakıyordu. "Akşam yemeğinde görüşürüz. Teşekkür ederim." Dediğimde hafifçe tebessüm etti.

"Görüşürüz." Gülümseyerek arkasını döndüğünde bende yavaşça kapıyı açıp odaya girdim. Odaya girdiğim anda yatağın üzerinde uzanmış olan Mavi başını kaldırdı ve beni merakla inceledi. "Merhaba, kızım." Yatağa yaklaştım ve yumuşak yelesini okşadım.

Hemen sonra ise gündelik ve rahat bir kıyafet seçmek için dolaba ilerlemiştim. Bu resmi elbiseyle daha fazla kalabileceğimi sanmıyordum. Saçlarımdaki tokaları çözerek uzun saçlarımın omuzlarımdan aşağı salınmasına izin verdim. Elbiselerin üzerinde gözlerimi gezdirirken birinin konuşmasıyla irkilerek arkamı dönmüştüm. "Bence bunu giymelisin." Nova, elinde beyaz bir elbise tutmuş bana bakıyordu. Küçük olduğu için elbisenin yanında onu fark edememiştim.

"Neden sessizce geliyorsun, Nova?" Dedim ve gözlerimi devirip arkamı döndüm. Dolabın kapağını kapatıp elinde tuttuğu elbiseyi aldım. Sonrada bakışlarımı üzerinde gezdirdim.

Küçük perim saçlarıma dik dik bakıyordu.

Yüzündeki tuhaf ifadeyi saklama gereği bile duymuyordu.

“Ne? Ne oldu?” Diye sordum kaşlarımı çatarak. “Neden öyle bakıyorsun?”

“Şey... hiç aynaya baktın mı?” Banyodaki büyük aynayı gözleriyle işaret etti. “Biraz değişmişsin sanki. Ama güzel bir değişim. Merak etme-” Sözlerini tamamlamasına izin vermeden hızla banyoya girdim.

Tanrım! Bu da neydi?!

Banyodaki aynanın tam karşısına geçip şaşkınlıkla kahverengi saçlarımın uçlarına serpiştirilmiş sarı saç tutamlarını inceledim. Sanki saçımın rengi uçlara doğru açılmaya başlamıştı. Pekala, açık konuşmak gerekirse bu korkutucuydu. Gözlerimin renginin değişmesi yetmiyormuş gibi birde saçlarımın rengi ona eşlik ediyordu.

Gözlerim arada sırada yeşil oluyordu ama saçlarım... kalıcı gibi duruyordu. Aslında o kadarda kötü durduğu söylenemezdi. Sadece birkaç sarı tutamdan ne olacaktı ki? Önemli olan gözlerimdi. Herkes yeşil olduğunu söyleyip duruyordu ama şu anda sıradan göz rengimle bakışıyordum. Bana gayet normal gelmişlerdi.

Sanırım sadece gücümü kullanınca falan ortaya çıkıyordu.

Kendimi teselli etmeye çalışarak üzerimi değiştirmeye koyuldum. Buraya geldiğimden beri o kadar çok değişmiştim ki artık kendimi tanıyamıyordum. Zaten fantastik yaratıkların olduğu bir dünyada normal kalmam beklenemezdi. Eski Dolunay olsaydım burada saniyesinde ölmüştüm.

Eskiden bana gelip bir şeytanla tanışacağımı söyleselerdi sanırım yüzlerine karşı gülerdim.

Şimdi ise bir şeytana aşıktım.

Gündelik beyaz elbiseyi giydiğim ve rengi açılmış saçlarımı taradığım sırada içeri biri daldı. "Savaş! Ne yapıyorsun?" Dedim kaşlarımı çatıp suratına bakarken. Şeytan kapıyı çalmadan banyoya hızla dalmıştı. "Ya çıplak olsaydım?" Diye sorduğumda dudaklarını büzdü.

"Temennim o yöndeydi..." Dediğinde gözlerimi devirdim. Banyodan çıkmak için kapıya yöneldiğimde ise beni belimden tuttuğu gibi kucağına aldı. Düşmemek için bacaklarımı beline dolamıştım, kollarımı ise boynuna. Banyonun kapısını açtı ve odaya girdi. Bunları yaparken ona şaşkınlıkla bakıyordum. Ne yapmaya çalıştığını anlamamıştım. “Aslında değildi, seni göremeyince endişelendim. Özür dilerim.”

Beni odanın köşesinde duran küçük makyaj masasına oturttuğunda onu anladığım için sesimi çıkarmadım. O kadar çok şey yaşamıştık ki haklıydı. Bende odaya girdiğim anda onu göremesem endişeden deliye dönerdim. Zaten gölge krallığında onu yerinde bulamamam kabuslarıma girecekti. Ellerini belime yerleştirip iyice dibime girdi Savaş. Aşırı yakındık. Başımı kaldırsam dudaklarımız birbirine değecekti.

Başını biraz daha eğdi ve burnunu burnuma sürttü. Beni delirttiğinin farkında değildi sanırım. "Amaç?" Diye sorduğumda elini yüzüme çıkartıp önüme gelen saç tutamlarını kulağımın arkasına yerleştirdi.

"Seninle bir şey konuşacağız." Dediğinde gözlerimle birbirine çok yakın bedenlerimizi işaret ettim.

Aşık şeytanlar gerçekten garip davranıyorlarmış.

Neyse ki bundan şikayetçi değilim. Evet, bende sonunda kafayı yemiş olmalıydım.

"Neden bunu normal iki insan gibi yapmıyoruz?"

"Çünkü benim canım böyle istiyor."

Bu aralar onda tuhaf bir şeyler vardı. Ne olduğunu bilmiyordum ama garip davranıyordu. Üzgün gibiydi, eskisi gibi fazla gülmüyordu. Bulduğu her boşlukta yanımda olmaya çalışıyordu.

Nefesimi yavaşça dışarı verip elimi yüzüne çıkardım. Parmaklarımı çenesindeki yara izinde gezdirdim. Sonrada yumuşak saçlarında. Ben bunu yaparken sessizleşmişti. Hiç konuşmadan yüzümü inceliyordu.

"O plan aklına nasıl geldi?" Aramızdaki sessizliği bozan cümlesiyle bakışlarımı gözlerine çevirdim.

Omuz silkip konuştum. "Bilmiyorum." Dediğimde dudaklarını ıslatıp başını salladı. Bir anda aklıma gelen bir plan hakkında ne söyleyebilirdim ki? Ayrıca gayet mantıklıydı.

"Sen toplantı odasında konuşmadan önce yüzüne bakıyordum..." Dedi ve devam etti. "Planını söylemesen bile ne olduğunu biliyordum." Derin bir nefes aldı. "Düşüncelerini okudum, Dolunay."

Bakışlarım düşünceli bir şekilde yere kaydı. Tekrar yüzüne baktığımda gülümsüyordu. "Bu kötü bir şey mi?" Diye sormamla başını olumsuz anlamda salladı.

"Hayır." Dedi ve duraksadı. "Bu tamda istediğim şey." Yavaşça eğilip alnını alnıma yasladı ve gözlerini kapattı. "Bunu başından beri istiyordum..." O sözlerine devam ederken elimi oynadığım saçlarından çekip ensesine getirdim. "Ve sonuna kadar da isteyeceğim."

Alnım alnına yaslıyken gözlerim kapandığında kalbim göğüs kafesimden çıkacakmış gibi atıyordu. Yakınımda olması kalbimi hızlandırdığı gibi huzurla dolmamı sağlıyordu. Parmakları tenime değdiğinde ise dokunduğu yer sanki yanıyordu.

Bunun şeytanında bana bağlanıyor olmasıyla ilgisi olduğunu çok geçmeden anlamıştım.

Elini yanağıma getirdi ve başparmağıyla tenimi yavaşça okşadı. Daha fazla dayanamayıp gözlerimi açtım. "Şimdi ne düşüyorum?" Dediğimde nefes alır gibi güldü.

"Bence ikimizde aynı şeyi düşünüyoruz." Dediğinde bakışlarımı dudaklarına indirdim.

Bir elimi omzuna çıkardım, o da başını yavaşça bana doğru eğdi. Sağ elini belime yerleştirdiğinde tüm iç güdülerime uyarak başka hiçbir şey düşünmeden beni öpmesine müsaade ettim.

Özlemini gidermek istermişçesine yavaş yavaş öptü beni. Öpüşüne karşılık verdiğimde dudakları dudaklarımın üzerindeyken hafifçe gülümsedi. Yanağımdaki elini çeneme getirip ona biraz daha yaklaşmamı sağladı.

Nabzım sanki dudaklarımda atıyordu. Hem kıyamıyormuş gibi nazik hem de arzu dolu bir şekilde öpüyordu. Her öpüşünde ona biraz daha kapılıyordum. İçim içime sığmıyordu. Her yer kararmıştı ve ortada sanki sadece ikimiz kalmıştık. Hiç ayrılmayacak gibiydik.

Bu anın bitmesini istemiyordum. Şeytan beni yakıyordu ve ben kül olmak istiyordum. Ben sadece onu istiyordum.

Artık onsuz yapamazdım.

Sona geldiğimizi anladığımda yavaşça geri çekildi. Nefes nefese alnını alnıma yasladı ve boğuk sesiyle konuştu. "Artık olmaz." Dedi yalvarırcasına. "Bırakamam seni."

Gözlerimi sımsıkı kapattım ve elimi saçlarına daldırdım. Dudaklarım sızlıyordu. Bu seferde ben dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Kısa bir öpücük bırakıp geri çekildiğimde gözlerini açtı ve gözlerime baktı. Mavi gözleri koyulaşmıştı.

Bakışları saçlarıma değdiğinde ilk aldırış etmedi, sonra ise şaşkınlıkla mırıldandı. "Saçlarına ne yaptın?" Sorusuyla iç çekip başımı göğsüne yasladım.

"Kendiliğinden oldu. Ben istememiştim." Dediğimde kanatlarını etrafıma sardı. Kollarını belime doladı ve bana sarıldı.

"Yakışmış." Gülümsedim. Kokusu beni mayıştırıyordu.

"Biliyorum." Diye oldukça mütevazi bir cevap verdiğimde gülmekle yetindi. "Komik mi?" Diye sordum kaşlarımı çatıp gülmesini kesmesini beklerken.

"Hı hı..." Başını sallayarak gülmeye devam ettiğinde dayanamayıp bende kıkırdadım. "Komik."

Bakışları bu seferde gülüşüme takılmıştı. Yavaşça iç çekti ve dudaklarımızı tekrar birleştirmeden önce son kez konuştu.

"Çok güzel gülüyorsun..."

🦋

Derin bir nefes alıp gözlerimi hâkim olduğum büyük ağaçlı ormanda gezdirdim. Buraya daha önce gelmiştim. Yiğit kolye sayesinde rüyama girmişti. Buralarda bir yerde olmalıydı.

Dudaklarımı ıslattım ve önüme gelen saç tutamlarını elimle kulağımın arkasına verdim. Ormanın havası geçen geldiğim gibi değildi. Daha kasvetliydi ve güneş yoktu. Onun yerine siyah bulutlar gökyüzünü esir almıştı. Yağmur yağacak gibi duruyordu.

Şiddetli bir rüzgarın daha esmesiyle kollarımı kanatlarımla birlikte etrafıma sardım. Üzerimde sadece askılı bir elbise olduğu için üşümüştüm. Bir rüyadaydım, neden hava bu kadar iç karartıcıydı?

Umarım bu Yiğit’le ilgili değildir...

Boynumda asılı olan kolyenin ucunda duran parlak mavi taşı avuçlarım arasına aldım ve kaşlarımı çattım. Gereğinden fazla parlıyordu. Sanki beni uyarmaya çalışıyordu.

Bu düşüncemle titrek bir nefes daha aldım. Yiğit hala ortalıkta görünmüyordu ve ben nasıl geri döneceğimi bilmiyordum. Uyanmam gerekiyordu ama nasıl?

Buraya gelmeden önce şeytanla uyuduğumu hatırlıyordum. Akşam olmuştu, yemekten sonra odaya çıkmıştım ve normal bir şekilde uyumuştum. Her şey yolundaydı ben uyumadan önce. Umarım bundan sonrada öyle olurdu.

Karşıdan gelen Yiğit'i görmemle nefesimi rahatlayarak dışarı verdim. Bakışlarımı solgun yüzüne çıkardım. Üzgün gibiydi... ya da yüzünü seçebildiğim kadarıyla yorgun. Bana doğru bir adım daha attı ve tam karşımda durdu. Mesafeli davranıyordu.

"Yiğit?" Adını duymasıyla başını kaldırdı. Gözlerimin içine suçluymuş gibi baktı. Sanki kötü bir şey yapmıştı. Neden böyle davranıyordu?

"Özür dilerim." Dediğinde anlam veremeyerek yüzüne bakmaya devam ettim. Niçin özür diliyordu?

Bir adım geri çekilerek kaşlarımı çattım. Burada bir şeyler dönüyordu.

Lütfen pişman olacağın bir şey yapmamış ol Yiğit.

"Neden özür diliyorsun?" Dediğimde çenesinin titrediğine şahit oldum. Söylemeye korkuyordu.

"Mert'in..." Dedi ve gözlerini kapattı. Bir süre bekledikten sonra devam etti. "Mert'in kolyeyi istemesinin sebebi benim Dolunay." Gözlerimi kısıp yüzünü inceledim.

"Biliyorum." Deyip sakin kalmaya çalışarak dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra tekrar konuştum. "Ama neden?"

"Çünkü... Sana şimdi söyleyeceklerimi bilmeni istemiyor." Dedi ve bakışlarını yere indirdi. "Artık söylesem de bir şey değişmeyecek, geç kaldım."

"Ne yaptın Yiğit?" Dediğimde bakışlarını tekrar yüzüme çıkardı ve üzgün bir şekilde iç çekti.

"Ben..." Dedi titreyen sesiyle. "Ben Ateş'e abinin ve sürünün yerini söyledim."

Kaşlarım çatılı bir şekilde yüzüne bakmaya devam ettim. Bunu yapmış olamazdı. Hayır, bunun yapmış olamazdı.

"Sen..." Dedim ve dehşete kapılmış şekilde donakaldım. Sözcükler ağzımdan çıkmadı.

"Ateş, abine ve sürüye baskın düzenlemiş Dolunay." Dedi ve titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. Burnunu çekip kızarmış gözlerini yüzümde gezdirdi. "Özür dilerim. Çok özür dilerim."

Dediklerini algılayamıyordum. Batı sürüsüne baskın yapıldığı zamanki gördüğüm cansız bedenler gözlerimin önüne bir perde gibi inmişti ve gitmiyorlardı. Abim...

Ben tam bir aptaldım. Mert’in kolyeyi neden bu kadar istediğini fark edememiştim. Onları koruyamamıştım. Sürünün yerini bir tek Yiğit biliyordu. Yiğit bana bunu daha önceden söylemiş olsaydı onlara yardım edebilirdik ama şimdi hiç şansımız kalmamıştı.

Hayır, bunu kabullenemiyordum. Onlar yaşıyordu. Hiçbir şey olmamıştı.

Başımı hızlıca sallayıp gözlerimi gözlerine çıkardım. "Bunu yapmış olamazsın!" Dedim acıyla inleyerek. "Onlar yaşıyor Yiğit. Hayattalar! Yanlarından yeni ayrılmıştım!"

Başını çaresizce iki yana salladı. Bu kalbimi acıtmıştı. Onlar yaşıyordu. Abim yaşıyordu. Sürümüz yaşıyordu. Yiğit buna izin vermiş olamazdı.

Ben abime ve sürüye zarar gelmesin diye yanlarına bile gidemezken bunu yapamazdı!

Hakkı yoktu.

Hem de hiç.

"Neden?" Diye sordum titreyen sesimle. "Neden yaptın bunu?"

"Beni kandırdı." Dedi. "O kadar aptalım ki ona kandım."

Bu zamana kadar abim ve babam sürüyü Ateş'ten saklamayı başarmışken Yiğit'in bunu yapmasını kendime yediremiyordum.

"Çıkar beni buradan." Dedim tiz bir sesle.

"Hayır, onun yanına gidemezsin. Ateş’in yanına gidemezsin..." Dediğinde öfkeyle nefesimi dışarı verdim.

"Ailemin yanına gideceğim, Yiğit." Dedim. "Artık onların yanında olacağım." Sinirle güldüm. "Tabi hala yaşıyorlarsa..." Gözyaşım yanağımdan süzülürken yavaşça yutkundum. "Biliyor musun, ben öldün diye kendimi suçlamıştım. Ama artık suçlamıyorum." Sözlerimle bir adım geriye sendeledi. "Sen bunu hak etmişsin."

Afallayarak yüzüme baktığında çok ileri gitmiş olduğumu biliyordum. Yine de sözlerime susarak cevap vermişti. Bu haldeyken doğru konuşamadığımı o da biliyordu. Abimin ölüp ölmediğini bile bilmezken nasıl normal davranabilirdim ki?

"Oraya gidersen seni öldürür. Canını yakmak istiyor. Her şeyi seni mahvetmek için yapıyor." Dedi. Hala beni düşünebiliyor olmasına şaşırmıştım doğrusu. Dalga geçiyor olmalıydı. "Savaş'ı hiç mi düşünmüyorsun Dolunay?" Dediğinde öfkeyle güldüm.

"Aklımdan çıkmıyor ki." Acı dolu gülümsemem yüzümde donmuştu. "Yakında beni unutacak, belli etmemeye çalışsa da bazı şeyleri hatırlayamadığını biliyorum." Duraksadım. Boğazıma bir yumru oturmuştu sanki. Bunu sesli dile getirmek canımı çok yakıyordu. "Onun hayatına girmemiş gibi olacağım."

Akşam yemekten sonra odaya giderken koridorda ona ilk tanıştığımız anı sormuştum. Ormanda beni ilk gördüğü zamanı. Biraz sustuktan sonra konuyu değiştirmeye çalışmıştı ve ben buna rağmen yüzümde buruk bir tebessümle onu dinlemeye devam etmiştim.

Bunu sesli söylemeyecektim ama daha fazla içimde tutamazdım. O kadar canımı yakmıştı ki bu anıyı zihnimin en derinlerine gömmek istemiştim. Kendimi lanetin olmadığına inandırmak istemiştim.

Sürünün yanına gidersem beni çok geçmeden unuturdu.

Bir yanda abim diğer yanda sevdiğim adam vardı.

Seçimim biri değildi... Olmayacaktı da.

Ben şeytan için yaşayacaktım, ailem için savaşacaktım.

Ölmediklerini biliyordum. Şeytanında yardımıyla bulacaktım onları. Önce onları bulacaktım bir daha bırakmamak üzere, sonrada şeytanın lanetini birlikte yenecektik.

Her şeyi yoluna sokan ben olacaktım. Pes etmeden. Artık eski Dolunay yoktu. Bunu yapabilirdim.

Başımı yavaşça sallayıp düşüncelerimden sıyrıldım ve Yiğit'e baktım. "Hayır, oraya gitmeyeceğim. Haklısın." Dedim. "Savaş'a bunu yapamam. Şimdi olmaz." Derin bir nefes aldım. "Ateş'i yavaş yavaş bitireceğim. Öyle ki neye uğradığını şaşıracak."

Yiğit bir anda fikrimin değişmesini şaşkınlıkla izlerken artık uyanmam gerektiğini anlamıştım. Etraf bulanıklaşıyor ve Yiğit'in bedeni giderek karanlığa karışıyordu...

Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey aydınlanmaya yüz tutmuş odaydı. Neredeyse sabah oluyordu. Gözyaşlarım nedeniyle yanan gözlerimi tavanda sabitledim. Biraz öylece durduktan sonra yanımda yatan şeytanı uyandırmamaya çalışarak ayağa kalktım. Mavi uyanmıştı ve köşede kulaklarını dikmiş bana bakıyordu. O da ne yapmaya çalıştığımı anlamamıştı.

İşaret parmağımı dudaklarıma götürerek ona sessiz olmasını işaret ettiğimde beni dinledi. Üzerimi değiştirmeden hızlıca kapıya ilerledim ve yavaşça araladım. Yavru kurdum arkamdan geliyordu. O da çıktıktan sonra sessizce kapıyı arkamdan kapattım. Sarayın arka kapısına gitmek için büyük koridorlardan ilerliyordum şimdi. Evet, uçuruma gidiyordum.

Uçmak için.

Saraydan çıkıp orman yoluna girdiğimde huzur dolu bir nefes aldım. Doğa her zamanki gibi benimle kendi dinginliğini paylaşıyordu. Yalın ayaklarımla bastığım nemli toprak, kısa bir süre önce yağmur yağdığını işaret ediyordu.

Uçurumun başına geldiğimde Mavi uludu. Endişeyle beni izliyordu. Ona aldırış etmeden uçuruma arkamı döndüm ve gözlerimi kapatıp kanatlarımı yavaş bir şekilde araladım. Bunu yapabilirdim. Yapamazsam denize düşecektim ve tekrar tekrar çıkıp denemeye devam edecektim.

İçimdeki bağda hafif bir çekiştirme hissedince şeytanın burada olduğunu anladım. Sessiz bir şekilde beni izliyor olmalıydı.

Gülümsedim ve nefesimi dışarı verdim. Geriye doğru bir adım attım. Bir adım daha ve bir adım daha. Her seferinde büyük ve temkinli adımlar.

Sona geldiğimde kendimi tereddüt etmeden uçurumdan aşağı bıraktım. Şeytan yerinden kıpırdamamıştı. Bana güveniyordu, biliyordum.

Rüzgarın bedenime bir anda hücum etmesiyle irkilmiştim ama kanatlarımı kapatmamıştım. Savaş’ın bana öğrettiğini aşağı doğru düşerken yapmak biraz zordu. Yine de başarabilmiştim.

Gözlerimi açtığımda havada süzülüyordum. Denize düşmemiştim ya da Savaş beni kurtarmamıştı. Uçuyordum. Kanatlarımı kullanıyordum. Sonunda tek başıma gökyüzündeydim ve bu inanılmaz bir histi. Odaklanarak tekrar tekrar çırptım kanatlarımı. Rüzgar saçlarımı uçuştururken kanatlarımın hışırtısı kulaklarıma doluyordu. Kollarımı açıp düşmemeye dikkat ederek neşeyle güldüm.

Bu çok eğlenceliydi! Bundan sonra yürümeyi düşünmüyordum! Gerek bile yoktu! Melek ve şeytanlar kafayı yemiş olmalılardı.

Birkaç dakikanın ardından kanatlarımın yorulduğunu hissettiğimde deniz kıyısındaki büyük kayalıklardan birinin üzerine temkinle indim ve oturdum. Az da olsa ağrıyan kanatlarımı sırtımda katladım. Yalın ayaklarımı soğuk suya soktuğumda şeytan da yanıma gelmişti. Gökyüzünden indiğinde ona tebessüm ettim.

"Başardın." Gözlerinde gurur dolu parıltılar belirmişti. O da yanıma oturdu ve kollarını belime dolayıp beni kendine çekti. "Yanımdan sessizce ayrılmaya çalışma. İşe yaramıyor, melekcik."

Başımı göğsüne yasladığımda yüzünü saçlarıma gömdü ve derin bir nefes aldı. Birlikte sahildeki bir kayalığın üzerine oturmuş güneşin doğuşunu izliyorduk. Onca olayın ardından mutlu olmanın yolunu her zamanki gibi buluyorduk.

"Bana neden söylemedin?" Sorumla gerildi. Onun abimlere yapılan baskını bildiğini biliyordum. Bir süre geçse de cevap vermedi. "Onlar iyidir değil mi Savaş? Abim... iyidir."

"İyilerdir meleğim." Dedi ve ellerini saçlarımda şefkatle gezdirdi. "Eminim ki abin onları güvenli bir yere götürmüştür. Abini çok hafife alıyorsun. Sürü kendilerine denk bir alfa olduğunu düşündüğü için başta. Onları koruyabilir."

"Ben ailemi özledim. Huzur dolu günlerimizi özledim." Dedim biraz da olsa utanarak. Bunu istemem yanlıştı sanki...

"Az kaldı." Ona inanmak istedim. "Her şeyin bitmesine çok az kaldı, meleğim." Dedi ve devam etti. "Her şey yine eskisi gibi olacak."

Başımı göğsünden kaldırdım ve doğrularak onunla yüz yüze gelmek için dizlerine oturdum. Ellerini belime doladığında alnımı alnına yasladım. "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak." Omuzlarına sıkıca tutundum. "Ben eskisi gibi olmak istemiyorum." Burnumu burnuna sürttüğümde iç çekti. "Ben hayatımın her anında senin olmanı istiyorum, şeytan."

"Olacağım. Söz veriyorum." Vakit kaybetmeden belimdeki elini yanağıma getirdi. Başını bana doğru eğip dudaklarımızı birleştirdiğinde sanki beni ilk defa öpüyormuş gibi heyecanlandım. Sanırım her seferinde böyle olacaktı.

Geriye doğru uzandığında beni de üzerine çekti. Konuşmak için dudaklarımızı ayırdığında nefes nefese onu dinledim. "Yarın balo var."

"Ondan sonra da doğum günüm." Dediğimde başını salladı. Yarın on sekiz yaşına giriyordum. Şeytan yarına kadar bana bağlanmazsa olacakları düşünemiyordum. "Ne yapacağız?" Omuz silkti.

"Akışına bırakacağız." Dedi ve başını geriye yaslayıp gözlerini kapattı. Yavaşça iç çekip başımı göğsüne yasladım.

"Ateş’i yenmenin bir yolunu bulacağız değil mi?"

"Bulacağız." Deyip güneşin doğduğu yeri işaret etti. "Orada."

Ona kendimden çok güveniyordum. Bulacağız diyorsa ne yapar ne eder bulurdu. Zaten burada kalma nedenim sadece o'ydu. Şeytanımı asla bırakmayacaktım.

"Ya da kim bilir..." Dedi ve derin bir nefes alıp belimdeki kollarını sıkılaştırdı. "Belki de her şey yeni başlıyordur."

🦋

Sarayın merdivenlerinden inerken bir yandan Savaş’ı dinlemeye devam ediyordum. Biz kayalıkların oradayken zindana hapsedilmiş olan Mert’i komutanlar çok geçmeden konuşturmayı başarmışlardı. Ateş'in ölü ordusuyla savaştıktan sonra ormandan saraya dönerken Alp onu önden götürmüştü. Şimdi sarayın en altındaki zindanlarda rehineydi. Ne kadar ısrar etseler de konuşmamakta inat etmişti.

Ne dediğini öğrenmek için şeytanla birlikte mahzene iniyorduk. Tek bildiğimiz artık kolyeyi istemediğiydi.

"Dediklerini dikkate alma. Muhtemelen bizi sinirlendirmek için elinden geleni yapacaktır." Savaş'ın tekrar konuşmasıyla başımı yavaşça salladım. Mahzenin kapısında bulunan muhafızlar büyük kapıyı araladığında içeri girdik. İçeri girdiğim an bedenimden bir ürperti geçmişti. Mahzen yan yana dizilmiş zindanlarıyla korku filmlerini kesinlikle aratmıyordu.

Bir zindanın karşısında duran ve öfke dolu bakışlarını içerisine odaklamış Ayaz'ı gördüğümde dudaklarımı dişledim. Zindanda bağlı olan Mert'e büyük bir nefretle bakıyordu. Alp ve kral da tam yanındaydı.

Kral da burada olduğuna göre sorunumuz büyüktü. Büyük bir sorun olmadıkça bu herif zaten ortada görünmezdi.

Derin bir nefes alıp zindandaki Mert'e bakışlarımı çevirdim. Korkunç bir haldeydi. Gözleri kan kırmızısı rengine bürünmüştü. Bağlı olduğu zincirlerden kurtulmak için debeleniyordu ama başarılı olamayacağı açıktı. Mert'i öldürmeyi düşünmüşlerdi, ta ki vampirlerin kralı olduğu akıllarına gelene kadar. Mert'i öldürürsek Ateşle uğraştığımız yetmiyormuş gibi birde vampirlerle uğraşırdık.

Ve bu kesinlikle en son isteyeceğimiz şeydi.

Önümüze gelen kötüleri öldürüp sorunlarımızdan kurtulamıyorduk. Şaka gibiydi. Her şey pamuk ipliğine bağlıydı. O buna neden oluyor bu olay başka bir sorunu ortaya çıkıyor vesaire vesaire...

Filmlerde hiçte böyle olmuyordu. Öldürüp geçiyorlardı.

Gerçek hayat hiç şaşırtmıyordu.

Burada olduğunu yeni fark ettiğim Orkun, ellerini önünde birleştirip parmaklıkların ardında olan Mert'e alayla baktı. "Evet, Mertcik..." Dedi ve sırıtarak başını yana doğru yatırdı. "Emre’lerin yerini ve onlara tam olarak ne yaptığınızı bize söyleyecek misin yoksa zor yoldan mı halledelim?" Deyip yanımda duran Savaş'a kısa bir bakış attı. "Çünkü Savaş bunu seve seve yapabileceğe benziyor."

Mert gülmeye başladığında kaşlarım hayretle havalandı. Suratı yara bere içindeydi, buna rağmen kahkaha atmaya devam ediyordu.

Psikopatlar diye boşuna demiyordum.

Güldüğünden dolayı vampir dişleri ortaya çıkmıştı. "Dolunay da öldükten sonra hiç şansınız kalmayacak." Benim hakkımda konuştuğunda gözlerimi devirdim. "Şimdiden savaşmayı bırakmanız gerekiyor, Ateş’e karşı kazanma şansınız yok." Şeytanın yanımda gerildiğini hissetmiştim. "Ordusu her geçen gün güçleniyor."

Alp sinirleri bozulmuş gibi güldü ve kollarını göğsünde kavuşturdu. "Oraya gönderdiğimiz birliklerimizden oluşan acınası ordusuyla bizi yenemez."

"Hayır, o orduyla sizi yenemez." dedi Mert ve keyifli bir ses tonuyla devam etti. "Ama diğer türlerin ölülerinden oluşan ordusuyla sizi yeryüzünden silebilir."

"Buyur," Dedi Orkun eliyle Mert’i işaret ederek. "Abi bu adam bizimle dalga mı geçiyor? Ölülerden ordu oluşturmakta ne demek?! Öldükten sonra iyice kafayı yedi! Orman ruhu bizi korusun, onu sinirlendirip gazabını üzerimize çekecek!"

Orkun’un boş konuşmasını daha fazla dinlemeyip hiç sesi çıkmayan Savaş'a döndüğümde Mert'e odaklanmış olduğunu gördüm. Yumruklarını sıkmıştı. Tam ağzımı açıp konuşacağım sırada bir muhafız yanımıza geldi. Şeytana yönelik konuşmasını duyduğumda merakla onu dinledim. "Efendim, sarayın kapısına yaşlı bir kadın geldi. Israrla sizi görmek istediğini söylüyor."

Muhafızın söyledikleriyle herkes susup Savaş'a döndü. Kral dahil hepsi nedenini merak ediyor olmalıydı. "Neden gelmiş?"

"Bilmiyoruz, efendim. Ne kadar ısrar etsek de gitmedi. Siz gelmeden konuşmayacağını söyledi." Muhafız bakışlarını yere dikip devam ettiğinde kadının kim olduğunu ölesiye merak etmeye başlamıştım.

Savaş muhafıza başını salladı. "Birazdan orada olacağım." dedi. Muhafız önünde eğilip gittikten sonra bana döndü. Konuşmasına izin vermeden araya girdim. Ne diyeceğini biliyordum çünkü.

"Geliyorum. Hayır, odama falan gitmeyeceğim." Dediğimde gözlerini devirdi. Gelmemi istemediğini biliyordum ama yaşlı kadının ne söyleyeceğini duymak istiyordum. Neden ısrarla şeytanı görmek istiyordu?

Mahzenden birlikte çıkıp sarayın büyük kapısının önünde geldik. Diğerleri mahzende kalmış Mert ile ilgilenmeye devam etmişlerdi. Muhafızlar bizi fark eder etmez kapıyı vakit kaybetmeden araladılar. Sarayın bahçesine çıktığımız anda ilk gördüğümüz manzara bahçede yan yana durup bizi bekleyen benim yaşlarımdaki genç bir kız ve muhafızında dediği gibi yaşlı bir kadındı. Fakat sanki bu yaşlı kadını daha önce görmüştüm.

Bu kadın kulübelerine gittiğimiz kadındı. Bize tuhaf cümleler sıralayan Savaş’ın arkadaşının babaannesiydi. Şimdi ise yanında Savaş’ın arkadaşı değil, başka bir kız vardı ve onunda torunu olduğunu tahmin ediyordum çünkü birbirlerine bir hayli benziyorlardı. Kız da bir melek ya da şeytan değildi.

Kızın yeşil gözleri bize bakarken anlam veremediğim bir duyguyla parlıyordu. Bakışları üzerimde baya bir uzun süre takılı kalmıştı. Sonra ise nerede olduğunu hatırlamış gibi tam karşımıza geçip önümüzde eğildi. "Majesteleri..." Dedi ve gözlerini bizden çekip arkasında kalan yaşlı kadına çevirdi. "Bilmeniz gereken şeyler var."

Kızın konuşmasıyla sorarcasına başımı şeytana çevirdim. O da kaşlarını çatmış kıza bakıyordu. Neyi bilmemiz gerekiyordu? "Savaş!" Şeytanın arkadaşının sesini duymamla şaşkınlıkla sarayın bahçe kapısına döndüm. Muhafızların izniyle saraya girmiş üzerindeki meraklı gözleri umursamadan bize yaklaşıyordu.

"Bir sorun mu var?" Dedi şeytan gözlerini yaşlı kadın ve arkadaşı arasında gezdirerek. Önümüzde duran kız hafif yana çekilmiş bize yaklaşan adama yer açmıştı.

"Dün babaannem bir şeyler söyledi sizin hakkınızda." Dedi Savaş’ın arkadaşı ve babaannesine yanımıza gelmesini işaret etti. "Bilmeniz gerektiğini düşündüm. Önemli olabilir."

Her zamanki gibi otantik bir görünüşe bürünmüş babaanne Savaş’ın arkadaşına susmasını işaret edip karşıma geçti ve gözlerini kısarak önümde durdu. Ben daha ne olduğunu anlamadan sağ elimi avuçları arasına aldı ve gözlerini kapattı. Şaşkınlıkla aralanmış ağzımı kapatıp ne oluyor der gibi baktım yanımda duran şeytana ama onunda hiçbir fikri yoktu.

Kadın bir süre bekledikten sonra gözlerini yavaşça açtı ve yüzüme merakla baktı. “Ben sana ne demiştim? Hisset demiştim, öyle değil mi doğa? Kader’i dinle demiştim. Neden potansiyelinden bu kadar korkuyorsun?” Adım Doğa değil diye bağırmak istedim ama kabalık olduğunu düşünüp çenemi kapadım. “Neden kendini geri çekiyorsun? Bir kurban gibi davranmayı bırakmazsan hepimizin sonunu getireceksin...” Yaşlı kadının bakışları yanımda dikilen Savaş’a döndü.

Savaş’a yönelik söylediği sözlerle ise bedenim korkudan kaskatı kesildi.

"Özellikle onun. Kaderi bir yerden sonra bitiyor. İlerisi görünmüyor."

Bu kadın kahrolası bir kahindi.

Savaş o yüzden bu kadar gergindi!

Endişelenmemem için bana önceki karşılaşmamızda kadının kahin olduğunu söylememişti.

Ve bu kadın şimdi kapımıza kadar gelmiş bana Savaş’ın sonunu getireceğimi söylüyordu.

Buna ölsem dahi izin vermeyeceğimi bilmiyordu oysa.

..............

İnstagram; irem_cft_

Devam edecek...

Bölüm : 12.02.2026 19:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...