
Gün ağır ağır akşama devrilirken içimde tanımlayamadığım bir duygu vardı. Sebebini bilmiyordum; belki günün telaşından kalan bir yorgunluktu, belki de hiç bilmediğim başka bir şey. Kalbim sanki aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyor, nefesim daha farkına varmadan hızlanıyordu.
Neşe ile huzur arasında bir yerde, garip bir sıcaklık dolaşıyordu içimde. Bazen gözlerimin istemsizce bir noktaya kaydığını fark ediyor, sonra hemen toparlıyordum kendimi. Anlam veremediğim bu hâl, bana hem yabancı hem de tanıdık geliyordu. Belki de uzun zamandır yollarını gözlediğim abimin sonunda evine dönmesindendi, bilmiyorum.
Gün boyunca annemle birlikte abimin ve Poyraz'ın etrafında pervane olmuştuk. Ev, neredeyse bir hastaneyi aratmayacak kadar özenle düzenlenmiş, ikisi için de adeta kusursuz bir bakım protokolü uygulamıştık. Poyraz, gördüğü bu ilgi karşısında hem minnet duyuyor hem de mahcup düşüp sessizliğe gömülüyordu. Abim ise önemsiz olduğunu söylediği hastalığını fırsata çevirmiş, her anında bizden ilgi bekleyerek keyif sürüyordu.
Sonunda abimin istekleri bitmiş, herkese birer kahve yapmıştım ve tek boş yer olan Poyraz'ın yanındaki berjere oturmuştum. Kahvesini uzattığımda aramızda geçen o minik bakışma, ellerimi ve ayaklarımı öyle bir dolaştırmıştı ki kahveyi dökeceğim diye korkmuştum; ama şükür ki sorunsuz bir şekilde atlattım. Şimdi ise yan tarafa bakmaya cesaret edemiyordum. Normalde her duygunun üzerine korkmadan gider, anlamaya çalışırdım; ama bu yeni duygu beni sanki cesaretsiz biri yapıyordu.
Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerimden kurtuldum. Kahvemi alıp tam yudumlayacakken, abimin sesiyle irkildim: "Bilge, arkama yastık koysana güzelim." Sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes aldım. Fincanı sehpanın üzerine bırakıp abimin uzandığı koltuğa yaklaştım ve hemen yan tarafında duran yastığı alıp arkasına yerleştirdim.
"Heh, şimdi daha rahat oldu, sağol gülüm," dedi. Sonra yanındaki yastığa uzanamayan adam, biraz daha uzakta duran kumandayı aldı ve kanallarda gezinmeye başladı.
Sakın ol, Bilge... diye fısıldadım kendi kendime, kalbim hafifçe hızlanmıştı. Abim bunu bilerek yapıyordu; Poyraz eve geldiğinden beri abiler, kıskanç birer kıroya dönmüş, odunlaşmış gibiydiler. Ortada hiçbir sebep yokken, akıllarına göre beni meşgul ediyor, Poyraz'dan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Oysa sorun tam olarak şuydu ki: Biz zaten yakın değildik. Bu gereksiz hareketler yalnızca sinirlerimi bozuyordu.
Bütün planları benim sınırlarımı zorlamak ve beni ona sinirli, kontrolsüz biri gibi göstermekti. Her küçük davranış, her alaycı bakış adeta bu oyunun bir parçasıydı.
Sinirle ağzımı açıp tam bir şey söyleyecektim ki, annemle göz göze geldim. Kaşlarını kaldırarak hafifçe "hayır" diye işaret etti. Annemin sessiz uyarısını dikkate alarak derin bir nefes aldım, tekrar yerime oturdum ve soğumaya yüz tutmuş kahvemi büyük, aceleci yudumlarla içmeye başladım.
Herkes kahvelerini bitirince, artık onların yanında daha fazla kalmak istemediğim için fincanları toplamaya başladım. Moralim bozulmuş, bu ruh hâli ister istemez yüzüme de yansımıştı. Kimseye bakmadan tepsiyi alıp mutfağa geçtiğimde, arkamdan annemin de geldiğini fark ettim. Hiçbir şey söylemeden fincanları sudan geçirdi, ben de onları makineye yerleştirdikten sonra tezgâhı toparlayıp masaya oturdum. Annem de sessizce karşıma geçti.
Yüzüme dikkatle baktı, sonra yumuşak bir sesle, "Seni kıskanıyorlar, dedi. Bu saçma tavırların sebebi bu."
Oflayarak yüzümü sıvazladım.
"Ama beni Poyraz'dan kıskanmaları çok saçma. Çünkü aramızda hiçbir şey yok. İki kelime dışında konuşmadık bile!"
Sözlerimden taşan öfkeye aldırmadan bana imalı bir bakış attı.
"Sorun sadece Poyraz değil, kızım. Onun yerinde herhangi bir erkek olsa da kıskanırlardı. Hem aranızda bir şey olup olmaması onlar için önemli değil. Aynı ortamda bulunman yeterli."
Gözlerimi kocaman açtım.
"Yok artık! Kafese koysunlar beni, öyle daha rahat ederler çünkü. Ayrıca bu adamlar deve gibi ama yaptıkları tavırlar resmen çocukça!"
Annem, sinirden gerilmiş hâlime kıyamamış olmalı ki elini elimin üzerine koydu. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı.
"Onlarla konuşmamı ister misin annecim? Ya da... terlik şov?"
Beni güldürmek için söylediği sözler işe yaramıştı. Sinirim dağıldıkça içimdeki ağırlık da azaldı. Kendimi daha rahatlamış hissediyordum.
"Konuşmana gerek yok anne, dedim derin bir nefes alarak. Ben onlarla baş edebilirim."
Annem gururla başını salladı.
"Tabii ki de edersin. Sen benim kızımsın sonuçta."
Ona imalı bir bakış atıp "Bendeki kendini övme ve beğenme huyunun kimden geldiğini daha önce söylemiş miydim?"
Annemle kahkahalar atarak salona döndüğümüzde herkesin bakışları merakla üzerimize çevrildi. Fakat onları umursamadan yerime geçip oturdum. Telefonumu elime aldım, sosyal medyada gezinirken bildirim panelime düşen yeni bir takip isteği gözlerimi büyütmeye yetti. Parmağım ekrana takılı kalmıştı; bir an nefesim kesildi.
Çaktırmadan başımı kaldırıp ileride oturan Poyraz'a baktım. Benim şaşkın hâlimi görmüş olacak ki dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Ardından başıyla telefonumu işaret ederek, bakışlarıyla "kabul et" dedi. Gözlerim yeniden ekrana kaydı. Bildirim hâlâ orada duruyordu. İçimden neredeyse haykırdım: Yürek mi yedin sen?
Sırf aynı ortamda bulunup iki kelime ettik diye burnumdan getiren abimler, bunu duyduklarında kim bilir ne yaparlardı! Hem de ortak arkadaşlarımız abilerken... Kafamı kaldırıp, yan tarafta kendi aralarında bir konuya dalmış Mahir ve Cihan abime baktım. Sonra gözlerim yine istemsizce Poyraz'a kaydı. Hâlâ bana bakıyor ve telefonumu işaret ediyordu.
Daha fazla mal gibi öylece bakıp kendimi alık gibi gösteremezdim. İçimden besmele çekip parmağımı ekrana kaydırdım: İsteği kabul ettim. Hatta daha da ileri gidip ben de ona istek attım!
Bu iş gittikçe daha da gerilimli ve heyecan verici bir hâl alıyordu. İçimdeki çarpıntıyı bastırıp isteğimi kabul eden Poyraz'ın profilini incelemeye başladım. Abimin aksine, yüzünün göründüğü birkaç fotoğraf paylaşmıştı. Hatta birine öyle takılı kalmıştım ki, detayları görmek için yakınlaştırırken yanlışlıkla beğeni bıraktım.
O an gözlerimi kapatıp, içimden kendime en yaratıcı küfürlerimi savurdum. Ne o beğeniyi geri çekebilirdim ne de bunun yanlışlıkla olduğuna onu inandırabilirdim. Çünkü ikimiz de aynı anda aktif, birbirimizin fotoğraflarını kurcalıyorduk; böyle bir şeye inanması imkânsızdı.
Gözlerimi açıp ona baktığımda, bana sırıtarak göz kırptı. İşte, tam da korktuğum şey oldu: Yanlış anladı! En iyi çıktığı, en yakışıklı modellere taş çıkarıyormuş gibi poz verdiği o dehşetülvahşet fotoğrafı gerçekten beğendiğimi sandı!
Utançtan yerin dibine girmeyi planlıyordum ki, ekranıma düşen bir beğeni bildirimiyle birden irkildim. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken parmaklarım telaşla ekrana gitti. Açtığımda, sınav sonrası ablamla kafa dağıtmak için dışarı çıktığımız gün, deniz kenarında çekildiğim o fotoğrafımı beğendiğini gördüm.

(Model temsilidir. Giyim tarzı ve anlatmak istediğim fotoğraf bu)
Kalbim bir anda hızlanırken, yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Birkaç dakika önce yanlışlıkla onun fotoğrafını beğenmiş olmanın utancını yaşarken, şimdi roller değişmiş gibiydi. Sanki bana küçük bir karşılık vermiş ama bu öyle tatlı bir karşılıktı ki, bana geri adım attıracak güce sahipti.
Gözlerim telefondan usulca ona kaydı. Orada, hemen yan tarafımda oturmuş, kendinden emin bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Belli ki yaptığı beğeniyi saklamaya niyeti yoktu. O an içimden "tam bir ego yığınısın" diye geçirdim, ama aynı zamanda içimde garip bir kıpırtı da hissettim. Belki de bu küçük oyun, farkında olmadan bizi birbirimize daha çok yaklaştırıyordu.
Birbirimize dalmış bakışırken, annemin "Aaaa, davet bugün müymüş?!" diye abartılı bir tepki vermesiyle yerimde sıçradım. Ona döndüğümde, kaş göz işaretleriyle Mahir abimi gösteriyordu.
Bakışlarımı abime çevirdiğimde, çatılmış kaşlarıyla bir bana, bir Poyraz'a bakıyordu. Ardından gözleri, ikimizin ellerinde duran telefonlara kaydı. Göz göze geldiğimizde boğazım düğümlendi, korkuyla yutkundum.
Anneme, beni kurtar bakışı atıp hemen ardından abime dönerek şirin bir gülümseme takındım:
"Abi, bir şey mi isteyeceksin? Ne lazım, ben hemen getireyim!"
Deyip aceleyle yerimden kalktım.
Telaşlı halim, onu iyice şüphelendirmişti. Kaşlarını çatmaktan başı ağrıyacak gibiydi, ama umursamadan yüksek sesle, "Cesur!" diye bağırdı.
Cesur, elindeki telefona dalmış olmalıydı ki, yerinde sıçrayıp telefonu elinden düşürdü. "Ne? Ne oldu? Kime? N'olmuş?" gibi saçma soruları telaşla sıraladı.
Mahir abim ise sakin ama adeta bir general edasıyla, her kelimeyi vurgulu telaffuz ederek Poyraz'a göz dağı veriyordu:
"Poyraz, abin yorgun görünüyor. Zorlu bir görevden yaralanarak döndü. Dinlenmesi gerek. Odasını göster de dinlensin abin!"
Cesur ise "abin" kelimesinde takılı kalmıştı. "Ne abisi ya, aramızda bir yaş var, buna abi mi diyeceğim?"
Poyraz ise tamamen şaşkındı; hem bana hem de Mahir abime bakıyor, ne yapacağını bilemiyordu.
Mahir abim, Cesur'a sinirli bir bakış fırlatıp,
"Bir yaş bir yaştır, abi dediysem abindir. Beni sorgulama, aslanım."
Ne olur, aramızdaki bu garip bakışmayı anlamamış olsun. Ve bu abi muhabbeti bunun için olmasın, Allahım.
Cesur o bakışı fark edince hemen ayağa kalktı. Poyraz ise durumu toparlamaya çalışarak araya girdi:
"Aslında dinlensem iyi olur... Ufak tefek ağrılarım başladı bile."
Benim ise takıldığım tek yer, Poyraz'ın ağrımaya başlayan yaralarıydı. Ortamdan kaçmak için böyle bir bahane mi sunuyordu, yoksa gerçekten mi ağrısı vardı? Bunu anlamam gerekiyordu.
Onlar odalarına doğru giderken annem ayaklandı ve telaşla konuştu:
"Bizim katılmamız gereken bir davet vardı, gününü unutmuşum, meğerse bugünmüş!"
Sonra Cihan abime dönerek devam etti:
"Seni bu halde bırakıp gitmek istemiyorum ama bu davete katılmamız gerekiyor, canım. Evde abin ve kardeşlerin sana yardımcı olacaktır. Bensiz idare edebilirsin, değil mi, anneciğim?"
Annem, abimin özleminden ve yaralanmasından dolayı ona küçük bir bebek gibi ilgi gösteriyor, her işine koşuyordu. Abim ise yerinde doğrulup lafa girecekti ki, ben ondan önce davrandım. Vakit, intikam vaktiydi.
Anneme sırıtarak bakıp, sözlerimi vurgulayarak söyledim:
"Merak etme anne, ben ona bakarım. Abim de bir tek bana nazlandığı için, siz gelene kadar ben onu idare edebilirim."
Abim alay eden sözlerimi duyunca kaşlarını çatıp bana ters bir ifadeyle baktı. Ona küçük bir çocuk muamelesi yapmam hoşuna gitmemişti sanırım.
Abimle birbirimize meydan okur gibi bakışırken, zil sesi duymamla kapıya doğru ilerleyecektim ki, Cesur'un "Ben bakarım" sesini duyunca yerime tekrar oturdum.
Babam, ufak bir işini halletmek için dışarıya çıkmıştı ve gelen oydu. Salona girdiğinde kolundaki saate bakıp telaşla:
"Zerrin, davet bugünmüş canım. Unutmuşuz. Hemen hazırlan, çıkalım, ancak yetişiriz."
Babamın telaşlı hâli ve anneme gösterdiği tatlı, ilgili dil o kadar hoşuma gidiyordu ki, onları izledikçe kendimi hayaller aleminde buluyordum. Her hareketleri, her kelimeleri büyük bir sevgi hem de sıcak bir huzur veriyordu.
Annemler hazırlanıp evden çıkınca, ben de odama çekilip yarım bıraktığım kitabı bitirdim. Kitaba o kadar dalmıştım ki, Havanın karardığını fark etmem geç oldu.
Yemek yemiştik zaten, ama karnımdaki küçük bir açlık ve bir şeyler atıştırma isteği beni tekrar mutfağa yönlendirdi. Abilerimin hepsi evdeyken, onlarla birlikte atıştırmalıklar eşliğinde film izleyip keyif yapmak istiyordum.
Bunun için hevesle çeşit çeşit atıştırmalıklar hazırlayıp tepsiye yerleştirdim. Güzel bir film seçip televizyonu ayarladım. Herkes odasına çekilmiş, dinlemiyorlardı. Abilerimi çağırmadan önce Poyraz'ın odasına doğru sessizce ilerledim. Ağrısı ne durumda, iyi mi kötü mü, anlamam gerekiyordu.
Kapısının önüne gelince sessizce tıkladım. Girmem için onay gelince kapıyı açıp içeri adım attım. Onu pencerenin önünde, dışarıyı izlerken buldum. Askeriyedeki duruşu sert ve kendinden eminken, burada yaralanmasından dolayı hafif öne eğik duruyordu. Arkasını dönüp hâlâ bana bakmamıştı.
"Sessiz adımlar atmak istiyorsan ayaklarını yere daha hafif basacaksın. Yavaş ama baskın yürümek, sessiz yaklaştığını göstermez. Daha çok dikkat çekiyorsun, cücük."
Sessiz ve yavaş adımlar attığımı sanırken, daha çok dikkat çekmek tam bana göreydi. Allah'tan abilerim bu katta değildi. Odasına giren kişinin daha arkasına bakmadan ben olduğumu anlamasına sevinecekken, "cücük" kelimesini duyunca birden yüzüm sinirle asıldı. Ona cevap verip terslemek istedim ama yapamadım; beni küçük bir çocuk olarak görüyordu!
Sessiz kalışımla arkasını döndü ve bana baktı. Asık yüzümü görünce kaşları havalandı.
"Film izleyeceğiz, iyiysen bize katılabilirsin."
Umursamaz bir ifadeyle sözlerimi söyledikten sonra dışarı çıkmak için ardımı döndüm, ama sesini duyunca adımlarım durdu. Şimdi de ben onu görmüyordum.
"Sen, sana 'cücük' dediğim için kızdın mı yoksa?"
Ona bunu duyurduğu için Cesur'u boğmak istiyordum.
"Kızmadım, sadece bana öyle hitap edilmesini sevmiyorum."
Cevap gelmedi; tekrar adımlayıp dışarı çıkacaktım ki, ensemde hissettiğim nefesle durdum. Ne ara yanıma gelmişti bu adam! Adım sesi duymadığıma emindim oysaki.
Havada süzülerek mi yürüyorsun mübarek?
"Öyle hitap edilmesini istemiyorsan, ben de bir daha söylemem, Dilruba" diye fısıldadı.
Dilruba... "Gönül alan, büyüleyici" anlamına geliyordu. Bu... bu açık bir iltifattı.Bana hitap ettiği kelimeyi duyunca istemsizce yerimde titredim. Kalbimde bir sıcaklık yayıldı, içimde tarifsiz bir mutluluk ve hafif bir ürperti. Kulağıma fısıldanmış bu kelime kalbime hitap ediyordu.
Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi, ellerim hafifçe titredi. Bir yandan utanıyor, bir yandan da kalbimin bu büyüleyici kelimeye karşı verdiği tepkiye hayret ediyordum.
Ona bakmadım, cevap vermedim; sadece kalbim depara kalkmış gibi hızlı hızlı atarken, odadan fırladım. Odama girip kendimi yatağıma attım, yastığı yüzüme bastırıp çığlık attım. Vücuduma yayılan garip bir elektrik ve heyecan patlaması vardı. Acilen topraklama yapmam gerekiyordu.
Ayağa kalkıp odamda sağa sola yürüdüm, salak salak gülümseyip sürekli "Dilruba..." diyerek kelimeyi tekrarlayıp durdum. Yanan yüzümü serinletmek için lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Kendime çeki düzen verip abilerimi salona çağırdım; bir tek Cesur kalmıştı, onu bilerek sona bıraktım.
Odasına girdiğimde uyuyordu. Yüzümde şeytani bir sırıtma belirdi. Komodinin üzerindeki sürahiyi alıp bacaklarının arasından yatağa döktüm. Cesur, alt tarafı ıslanınca yerinde kıpırdadı. Elimdeki sürahiyi hızla yerine koyup seslendim:
"Abiii! Hadi kalk, hep birlikte film izleyeceğiz. Sensiz olmaz, hadiii..."
Islaklıktan dolayı dağılan uykusu, sesimle birlikte yok oldu. Gözlerini açtı ve ona tatlı tatlı gülümsediğimi görünce, yüzünde içten bir tebessüm belirdi. Ama sonra kaşları yavaş yavaş çatıldı. Gözleri altına kayınca yatağının ve pijamasının ıslandığını gördü. Ben de ilk defa görüyormuş gibi şaşkın bir ifadeyle ona bakıyordum.
"Abi sen... sen altına mı kaçırdın?"
Cesur, şaşkınlık, utanç ve sinir karışımı bir ifadeyle yerinden kalktı. Ona bakıp gülümsediğimi ve kapıya doğru adım attığımı görünce, "Sakın! Bilge, sakın kimseye söyleme!" diye bağırdı.
Sırıtan ifademle komidine baktım. Cesur baktığım yere bakınca yanındaki sürahiyi boş görmesiyle ne olduğunu anladı.
Sinirle bana doğru fırlayıp, "Gel buraya!" diye bağırarak beni kovalamaya başladı. Hızlıca ondan kaçıp merdivenlerden aşağı indim. Hala arkamdan geliyordu.
Abilerim ve Poyraz salonda oturmuş bizi beklerken, odaya gürültüye girmemize şaşkınlıkla baktılar. Hemen koşup Mahir abimin yanında oturdum, ona sarıldım:
"Abi, beni kurtar şundan!"
Cesur, sinirli bir boğayı andırır şekilde burnundan soluyarak yanımıza geldi:
"Buraya gel! Gel de seni havuzda boğayım, yaramaz cücük!"
Kaşlarımı çatıp abimin göğsünden doğruldum:
"Bana cücük demeye devam et ve başına daha neler geleceğini gör!"
Onu tehdit etmeme Cesur daha çok sinirlenirken, odadakiler hâlâ bir şey anlamamıştı. Sonra Poyraz gülerek, yüksek bir sesle
"Lan! Eşek kadar adam oldun, hâlâ mı altına işiyorsun?"
Hâlâ mı derken... Poyraz'daki bakışlar Cesur'a döndü. Cesur, biraz utanmış, biraz kırılmış bir ifadeyle bana bakıp tekrar ona döndü:
"Ne işemesi abi? Şaka yaptığını sanan bir çocuk yatağıma su dökmüş."
Arkasını dönüp odadan çıktı. Odada garip bir sessizlik olunca, bana sinirle bakan abilerime yutkunarak baktım:
"Ne oldu ki... O sürekli benimle uğraşıyor diye şaka yapmak istemiştim."
Cihan abim başını iki yana sallayıp:
"Bu sefer şakanın dozunu kaçırmışsın, abiciğim. Cesur'un bu konuyla ilgili bazı sorunları oldu çocukken. Ve yaptığın şeyle, fark etmeden ona eskileri hatırlattın."
Abimin sözleriyle moralim iyice bozuldu. Odadan çıkmadan önceki kırgın bakışlarının sebebi buydu sanırım. Küçükken ne yaşamıştı bilmiyorum ama sormaya cesaret edemiyordum. Yanına gidip özür dilemek için kalkacaktım ki Mahir abim beni durdurdu:
"Şimdi gitme, biraz siniri geçsin. İstemeden seni kırarsa çok üzülür. Sonra halledersiniz, abiciğim."
Saçlarımdan öpüp sakinleştirirken, ben boş boş önümdeki televizyona bakıyordum...
Ve o an fark ettim ki, en masum gibi görünen şakalar bile karşımızdakinin geçmişini, yaşadıklarını ve hassasiyetlerini hatırlatarak istemeden de olsa kalpleri kırabilir.
Abimin kalbini istemeden kırmıştım. Onu tamir etmek için elimden geleni yapacaktım. İçimdeki savaş ve televizyonda dönen film, sanki sessiz bir yarış halindeydi.
Bu akşam ne Cesur aşağıya indi ne de ben, büyük bir hevesle hazırladığım film ortamından keyif alabildim. İçimde koca bir boşluk vardı; abimin göğsünde huzursuz bir uykuya daldım..
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |