
Zaman akıp giderken benden pek çok şeyi de beraberinde götürmüştü. Ancak bu kez farklı olarak, hayatımdaki olumsuz izleri silip atmıştı. En önemlisi, Ferda annemin hastalıkla boğuştuğu o zorlu bir ayı geride bırakmıştı. Bu süreçte eski kırgınlıklarımızı geride bırakıp eksikliğini hissettiğimiz duygular üzerine uzun uzun konuşma fırsatı bulmuştuk. Annemin onu bir kardeş şefkatiyle sarmalaması sayesinde, ilk kez gerçek bir aile sıcaklığına bu kadar yakından tanık olmuştu. Ailemin bu içten tavırları karşısında Levent babamla birlikte adeta sudan çıkmış balığa dönmüş, şaşkınlıkla bizi izlemişlerdi.
Ablam hastaneden çıktıktan sonraki ilk haftayı annesine bakarak geçirmiş, biz de annemle birlikte sık sık yanlarında olmuştuk. Ferda annem artık iyileşmişti; arada bir şirkete uğrayıp işlerle ilgileniyor, sonra hemen evine dönüyordu. Ablamın anlattığına göre dedemle iş ortaklıklarını sonlandırıp yurt dışı bağlantılarını da azaltmışlardı. Levent babamın, iş yükünü hafifletip kendilerine vakit ayırmaları gerektiği konusundaki kesin tavrını Ferda annem de sessizce kabullenmişti.
Şimdi ise onların bahçesinde, iki aile ve Aras abinin ailesiyle birlikte toplanmıştık. Ablam gösterişli törenlerden hoşlanmadığı için kalabalık bir yemek eşliğinde, sadece küçük bir balon patlatma merasimiyle miniğimin cinsiyetini öğrenecektik.
Ablamlar hastaneye gittiğinde, bu küçük organizasyonu düzenleme işini Cesur üstlenmek istemiş ve onlarla birlikte hastaneye gitmişti. Şu an bebeğin cinsiyetini bilen tek kişi o olduğu için şimdiden kasılmaya, tuhaf tavırlar sergilemeye başlamıştı. Ben dururken bu işin Cesur'a kalması gerçekten anlaşılır gibi değildi. Yemekler neşeyle yendikten sonra herkes merakla Cesur'un balonu getirmesini beklemeye başladı.
Nihayet evden çıktığında elinde siyah bir balon vardı. Herkesin heyecanla kendisine baktığını görünce özgüveni iyice katlandı.
Balonu ablama uzatıp tuttuğundan emin olduktan sonra "Yasemin abla, şimdi sen benim new ablam olduğuna göre, ben de bu aslan parçasının dayısı oluyorum değil mi?" dedi. İğneyide Aras abiye uzattı. Ortama bir anda derin bir sessizlik çöktü. Sesizlik dikkatini çekince şaşkınlıkla önce kalabalığa, sonra ablama baktı. Herkesin şok içinde olduğunu görünce, "Ne oldu, niye öyle bakıyorsunuz? Benden dayı olmaz mı yani? Aşk olsun Yasemin abla, insan yalandan bari tabi olur der." diye söylenmeye devam etti.
"Bunu evlatlık versek kabul eden olur mu acaba?" diyerek yüzünü gizlemeye çalışan babam onu tanımıyormuş gibi yapıyordu.
Sonunda ablam şoku atlatıp elindeki balonu bırakarak heyecanla Aras abiye sarıldı. Aras abi de kendine gelip ablamı kucakladı ve alnından öperek teşekkürlerini fısıldadı. Bu sırada gökyüzüne süzülen balonu yakalamaya çalışan Cesur, "Kız abla, niye bıraktın balonu? Şimdi neyi patlatıp öğreneceksin cinsiyeti?" diye çıkışmaya başladı.
Mahir abim kendi kendine, "Bu salağı o holdinge hangi saf işe aldı acaba?" diye söylenirken, ben onları boş verip gülerek ayağa kalktım. Hala birbirine sarılan ablamla eniştemi ayırıp, "Hayırla gelsin teyzesinin paşası," diyerek ablama sarıldım. Aras abi ise bana göz devirip, hala kaçan balonun arkasından bakan Cesur'u yanına çekerek ona sarıldı; tabii ensesine bir şaplak atmayı da ihmal etmedi. Günün geri kalanı kahkahalar ve Cesur'un gafını anlatan keyifli sohbetlerle devam etti.
🌸
Bu süre zarfında ben de üniversiteye başlamış, öğrencilik hayatının gerçek zorluklarıyla yüzleşmiştim. Sabahları erkenden kalkıp otobüs ve metro seferlerine yetişme telaşı dışında her şey yolunda ilerliyordu.
Evde Cesur abim ve benim dışımda herkesin arabası vardı.
Üniversitenin ilk günü, babam bir kereliğine beni okula bırakmıştı. Ancak sonraki günler için kendi başımın çaresine bakmam gerektiğini net bir dille ifade etti. Kendi sorumluluklarımı almam gerektiğini hatırlatarak, abilerimin de aynı yollardan geçtiğini söyledi..
Mahir ve Cihan abim, ilk arabalarını çalışıp biriktirdikleri parayla almış, babam ise sadece eksik kalan kısımlarda onlara destek olmuştu. Aklıma 'niye biz zengin değil miyiz' soruları gelsede sessiz kaldım.
Babam, aklımdan geçen soruları cevapsız bırakmayarak, "Abine ve sana araba alabilecek imkanımız olsa da, hayatta her şeye bu kadar kolay ulaşmanız doğru değil. Yani emek vermeden yemek olmaz küçük hanım," diyerek son noktayı koymuştu.
Derslere ve yeni ortama alışmam biraz zaman alsa da çok güzel arkadaşlıklar edinmiştim. Şimdi hayatımın her anında yanımda olmasını isteyeceğim, arkadaştan öte iki kardeşim daha olmuştu: Tuba ve Ela.
Tuba; sessiz, hanım hanımcık, sırtını sorunsuz yaslanabileceğin, içinin güzelliği yüzüne yansımış bir kızdı. Ela ise grubun dosta güven düşmana korku salan "hükümet kadını"ydı. Vizelerde Tuba'yla birlikte not alışverişi yapar, ödevlerde ve sunumlarda birbirimize yardım ederdik; ama Ela bize zırnık koklatmaz, "Zamanında yapsaydınız, siz de oturup çalışsaydınız, o derste uyuklamasaydınız," diye bizi peşinde dolandırırdı. Annemim deyimiyle "Kürt inadı" vardı onda.
Ben ise grubun kimi zaman arabulucusu, eli kolu, kimi zaman da belayı başımızdan eksik etmeyen sorunlu kızı oluyordum. Bu iki zıt ruh halimin başlıca sebeplerinden ilki Poyraz, diğeri ise abilerimdi. Onlarla aramın iyi olduğu gün, bu enerji arkadaşlarımla olan muhabbetime hatta derslere bile yansıyor, adeta kuş gibi cıvıldıyordum. Ama onlara kızgınsam, günümü vukuatsız geçirmiyordum. Öyle günlerde Tuba bir anne edasıyla nasihat etmeye başlayıp beni sakinleştiren kişi olurken; Ela, inatçı tavırlarıyla beni gazlayan taraf oluyordu.
Medcezirlerle dolu üç yılını geride bıraktığım üniversite hayatımın son yılı, beni yeni umut ve heyecanlarla karşıladı. Bu arada 2,5 yaşını geçen yeğenim Kuzey'i atlamak olmaz tabii. Hayatımıza onunla birlikte yeni bir güncelleme gelmiş, adeta bir üst versiyona geçmiştik. Ailede herkesin gözdesi olup kendini sevdirirken, kıl olduğu tek kişi Poyraz'dı. Onun olduğu ortamlarda terör estiriyor, asla yanıma yaklaşmasına izin vermiyordu. Cihan ve Cesur abimin birbirlerine göz kırparak Kuzey'i işaret ettikleri bir gün, bu işin ardında onların olduğunu anlamıştım. Onlara ne kadar kızsam da yaptıklarını inkar ettiler. Bende Cihan abimi biricik karısına, Cesur abimi de babama şikayet etmekten geri durmadım.
İkisi de icabına baktı tabii. Babamın bir bakışı Cesur'un durulması için yeterdi; aynı bakışın daha yumuşak, daha aşk ve sevgi dolu versiyonu ise Cihan abim için yeterliydi.
Bu geçen üç yılda hayatımızda gelişen en güzel şeylerden biri de Cihan abimle Hazal ablanın evliliğinin gerçek bir evliliğe dönüşmesi oldu. Hazal ablanın başındaki belaların gitmesiyle, anlaşmalı evliliğin son bulması gereken dönemde abim, onu çok sevdiği halde inadından açılamamış, neredeyse gitmesine müsaade edecek kadar kendini kapatmıştı. Aralarında tam olarak ne geçtiğini bilmiyorduk ama abimi kendine getiren Mahir abimin yumruğu oldu. Yakasını tutup kendine çekip, tıslar gibi kulağına her ne söylediyse abim kendine gelip Hazal ablanın gitmesine engel olmuştu.
Bütün aile formalite evliliği öğrenmiş ama hiç şaşırmamıştı. Çünkü Hazal ablanın davasına bakan savcı babammış; aslında olayı en başından beri bilip ikisinin birbirine olan ilgisini fark ettiği için sessiz kalmış, tabii bunu anneme söylemeyi de ihmal etmemiş.
O aksiyon dolu günün üzerinden birkaç ay geçtikten sonra Hazal ablanın hamile olduğu haberini almıştık. Onların güzeller güzeli, 1,5 yaşlarındaki minik kızları Miray, eve bomba gibi düşerek tahtımı yerinden ederek beni ikinci plana attı. Yakın zamanda hala ve teyze olmak kendimi yaşlı hissettirse de şu an aynadaki yansımama bakınca hala "afet" olduğumu görüp bu düşünceden hemen vazgeçtim.
"Ayy, çok güzel oldun ama ya!" diye şakıyarak saçlarımı düzelten Hayal yengemle aynadan göz göze geldim. Kendisi abimin biricik karısı olarak ailemize bir yıl önce katılmıştı. Düğünlerinin zamanlamasına saydıran Hazal yengem aklıma gelince gülmeden edemedim. Henüz 5-6 aylık bebeğiyle sık sık emzirme odasında vakit geçirip yeterince eğlenemediği için "1. Elti Savaşlarını" başlattığını söyleyip dururdu.
"Evet ya, su gibi dupduru oldun Bilge," diyen Tuba'nın sesiyle kendime geldim. Bu aralar fazla dalıyordum. Ona tatlı bir gülümseme gönderip heyecandan kramplar giren mideme elimi bastırdım. Elbisemin dokusu kendimi prenses gibi hissetmemi sağladı hemen. Bugün en özel günlerimden biriydi; hem doğum günüm hem de Poyraz'la evlilik yolundaki ilk adımımızı atacağımız söz günümüzdü.
"Abartmayın," deyip göz deviren Ela'ya baktım. Gözlerime samimi bir gülümsemeyle bakıp, "Her zamanki hali işte, hep güzel. Şimdi biraz allanıp pullandı sadece," diyen arkadaşımın yanaklarını kocaman öpmek istesem de söz günümde dayak yemek istemiyordum. Çünkü Ela yakın temaslardan hoşlanmaz, sevgisini döver gibi dile getirirdi.
Biz yukarıda heyecanla hazırlanırken, annemler ve ablam aşağıda son detayların peşinde tatlı bir telaş içindeydi. Bu tablonun en şaşırtıcı yanı ise Ferda annemin değişimiydi; bizimle daha fazla vakit geçirdikçe annemle aralarından su sızmaz olmuş, birbirlerine ahiretlik ilan etmişlerdi.
Bir zamanlar dadıların elinde büyümenin verdiği o mesafeli geçmişe inat, Ferda annem şimdi tüm sevgisiyle Kuzey'in üzerine titriyordu. Belki bu konuda henüz acemi bir "anneanneydi" ama Kuzey'in üzerinde yaptığı pratiklerle çocuk bakımının inceliklerini hızla kavramıştı. Öyle ki, ablam işte olduğu anlarda Kuzey'i kimselere bırakmıyor, ona bizzat bakmak istiyordu.
Geç de olsa bizim için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışması, hem ablamın hem de benim ruhuma o kadar iyi geliyordu ki... Üstelik bu çabası sadece bakımla da sınırlı kalmamıştı; hevesle başladığı yemek kursunda öğrendiği her yeni tarifi, mutfakta bir şef edasıyla üzerimizde deniyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, son zamanlarda aldığımız kiloların tek sorumlusu Ferda annemdi.
Aynanın karşısında kendimi son bir kez süzmeyi bırakıp, bakışlarımı odadaki arkadaşlarıma çevirdim. Heyecanımı yatıştırmak için durmadan konudan konuya atlasalar da zihnim, yarım saat sonra kapıda belirecek olan o adamdan bir an olsun uzaklaşmıyordu. İyisiyle kötüsüyle, her anı dolu dolu geçen bir sevgililik dönemini geride bırakmıştık. Aramızdaki o görünmez ama güven veren sınırları ihlal etmeden, birbirimizi incitmeden sevmeye, güvenmeye ve en önemlisi birbirimize "yuva" olmaya gayret etmiştik. El ele tutuşmanın ve masum bir kaç busenin ötesine geçmeyen bu bağ, yaşayacağımız en özel anları nikahla taçlandırmayı bekleyecek kadar sabırlı ve kuvvetliydi.
Şimdi o ana bir adım daha yaklaşmış olmak, kalbimi hem tatlı bir telaşla titretiyor hem de dayanılmaz bir sabırsızlığa sürüklüyordu; ruhum, onun güven veren kokusuna sığınmak için adeta çırpınıyordu.
Tam o sırada odanın kapısı hafifçe tıklatıldı ve eşikten içeri, görüş alanımıza giren minicik pembe ayakkabılar süzüldü. Miray, pembe tüllü elbisesiyle adeta küçük bir prenses olmuş, her zamanki gibi benden rol çalıyordu. Paytak adımlarla bize doğru ilerlerken, annesi de hemen arkasında, her an düşebileceği ihtimaline karşı tetikte bekliyordu. Odada bir anda kızların cıvıltıları yükseldi; kimi onu ısırmak, kimi "yemek" için birbirleriyle yarışıyordu. Eğilip, hayattaki tek rakibim olan yeğenimi kucağıma aldım ve yanağına rujumun bulaşmasını hiç umursamadan onu kocaman öptüm.
Miray ise çoktan elbisemin üzerindeki kabartmalı, parlak işlemelerin büyüsüne kapılmış, onları küçük parmaklarıyla çekiştirmeye başlamıştı.

(Ben seçim yapamadım :) sizce hangisi?)
"Poyrazlar gelmek üzere canım, hadi artık aşağıya inelim," diyen yengemin uyarısıyla, kucağımdaki minik kızı arkamdaki arkadaşlarıma doğru uzattım. Tuba, bana yakın olmanın verdiği fırsatla Miray'ı benden kapıp anında öpücüklere boğmaya başlamıştı bile.
Aşağıya indiğimizde annemlerin hayranlık dolu cümleleri ve ardı arkası kesilmeyen tavsiyeleri eşliğinde, beklenen an gelmiş; Poyrazlar kapıya dayanmıştı. Zilin sesiyle birlikte yerimden nasıl kalktığımı anlamadan kendimi kapının önünde buldum. Ailemin de arkamda yerini almasıyla derin bir nefes çekip kapıyı araladım. En önde Tekin Albay ve eşi Sare Hanım, yüzlerindeki içten gülümsemeyle bizi selamladılar. Onlara "hoş geldiniz" deyip içeriye buyur ettikten sonra, gözlerim asıl sahibine; siyah takım elbisesi içinde, elinde kocaman bir çiçek buketiyle bana bakan o adama takılıp kaldı. Ona hoş geldin demek ve çiçeği almak, ancak arkadan birinin beni dürtmesiyle kendime gelmem sonucu biraz gecikmeli gerçekleşti.
Hep birlikte salona geçtiğimizde Tekin Albay, o askeriyedeki sert tavırlarını kapının dışında bırakmış; oğluyla gurur duyan, babacan bir edayla Poyraz'ı övmeye başlamıştı. Poyraz'ın ona minnet dolu bakışlarını gördüğümde içimde bir yerler sızladı. Onun ailesi olmayı en çok da bu yüzden, hiçbir yanının eksik kalmaması ve yaralarının artık kanamaması için istiyordum. Okulun bitmesini bile beklemeden evlilik teklifini kabul edişim, hep bu koruma içgüdüsündendi. İnşallah mezun olur olmaz ilk işimiz düğünümüzü yapmaktı.
Annemin sessiz işaretiyle kızlarla birlikte mutfağa süzülüp kahve merasimine başladık. Poyraz'ın kahvesine bolca bal katıp, fincanı özenle tepsiye yerleştirdim. Ela bir yandan büyük bir dikkatle video çekiyor, bir yandan da somurtmadan edemiyordu. Kameramanlık görevini ona ve Cesur abime paylaştırmıştım; abim Poyraz'ı, Ela ise beni kaydediyordu. Niyetim bu görüntüleri güzel editlerle birleştirip ömürlük bir anı yapmaktı.
Tabii bu iki "görevli", salonun birbirine en uzak köşelerinde konuşlanmışlardı. Yan yana geldikleri anda kedi köpek gibi birbirlerine girip hiç yoktan kavga çıkarıyorlardı. Eğer Cesur abimin, Ela'yı bilerek kızdırıp sonra da gizli gizli sırıttığına şahit olmasam, birbirlerinden gerçekten nefret ettiklerine yemin edebilirdim.
Kahveler içilip asıl meseleye gelindiğinde, abilerim senkronize bir şekilde homurdanmaya ve surat asmaya başlamışlardı bile. Babam da onlardan geri kalmasa da gözlerimin içine bakıp o sessizce onayımı aldıktan sonra beklenen cevabı verdi ve nihayet yüzükler için ayağa kalktık.
Yüzükler takılırken, kurdele kesilirken ve herkes sırayla tebriklerini iletirken, ayaklarımın yerden kesildiğini, bulutların üzerinde süzüldüğümü hissediyordum.
Bu mutlu karmaşanın tam ortasında, nasıl olduysa Cesur abim ve Ela video çekerken yan yana gelivermişlerdi. Şimdi bizi çektiklerini sandıkları kameraları çoktan yere doğrultmuş, birbirlerine tehditkar bakışlar fırlatarak ateşli bir laf dalaşına tutuşmuşlardı. Büyükler koltuklarına yerleşmiş koyu bir sohbete dalmışken, bu iki uç kutup arasındaki kıvılcımlardan tamamen habersizlerdi.
"Yine ne diye dibime giriyorsun sırtlan?" diyerek abime öldürücü bir bakış atan Ela'ya, abimin cevabı gecikmedi:
"Ben olduğum yerde duruyorum buzlar kraliçesi, asıl dibime giren sensin." Abim, kendisinden hayli kısa olan kıza tepeden, hafif küçümser bir bakış fırlattı.
Ela, abimi baştan aşağı süzüp "Ötede oyna deve!" diyerek bir adım sola kaydı. Abim ise inat edercesine bir adım daha yaklaşarak aynı şekilde karşılık verdi: "Boya badana işe yaramış, yüzüne bir güzellik gelmiş ama o somurtkan ifadeni silememişler çilli." Bu sözler Ela'yı iyice küplere bindirmişti. Bizim bakışlarımız ise bir sağa bir sola, tıpkı seken bir topu takip eden seyirciler gibi gidip geliyordu.
"Sen de b*k gibi olmuşsun!" diye parlayıp hızla mutfağa yönelen Ela'nın ardından, Cesur abim hayranlık dolu gözlerle bakakaldı. "Duydunuz mu, b*k gibi olmuşsun dedi!" derken sesi o kadar hülyalıydı ki, gören büyük bir iltifat aldığını sanırdı.
Cihan abim onu dürterek, "Oğlum kendine gel lan! Yakışıklı, karizmatik falan demedi, resmen b*k dedi, farkında mısın?" diye sordu.
Cesur abim ise yüzünde geniş bir sırıtışla karşılık verdi: "Biliyorum abi. Ela normalde gerçekten öyle olduğunu düşündüğü birine bunu söyleme zahmetine girmez; onun gözünde o kişi zaten b*ktur. Ama bana, aslında öyle olmadığını bildiği halde bunu söylemesi... İşte bu bana yakılan bir yeşil ışıktır!"
İki elini birbirine sürtüp heyecanla mutfak kapısına baktı. "Gideyim de biraz daha sinir edeyim somurtkan şirinimi," diyerek yanımızdan ayrıldı.
Söyledikleri kulaklarımızda çınladığında hepimizin ağzı hayretle açık kalmıştı. Abimin Ela’ya olan ilgisi artık bir sır olmaktan çıkmış, gizleyemediği bir hakikate dönüşmüştü. Bu derin duyguların Ela’da bir karşılığı var mıydı henüz kestiremiyordum ama belli ki önümüzdeki uzun günler boyunca, bu ikili arasındaki o tatlı sert atışmaları dinlemeye devam edecektik.
Gece ilerleyip misafirler birer birer dağılınca, biz gençler üzerimizi değiştirip kendimizi dışarı attık. Annem, Miray’la kendisinin ilgileneceğini söyleyerek abimle yengemi de bizimle göndermişti. Şimdi sahil kenarında, denizin huzurlu sesi eşliğinde yan yana oturmuş, karanlığın içindeki yakamozları izliyorduk.
Aramızdaki bağın artık resmiyete dökülmüş olmasının verdiği o güvenli yakınlıkla, başımı Poyraz’ın omzuna yasladım. O an beklemeden kolunu belime doladı ve beni şefkatle kendine biraz daha çekti. Abimler kendi aralarında bir sohbete dalmış, bize sataşmadan kendi hallerinde takılıyorlardı. Tuba ve Ela hararetli bir tartışmanın içine gömülmüşken, Cesur abimin hayranlık dolu gözleri bir an olsun Ela’nın üzerinden ayrılmıyordu.
"Zaman ne kadar hızlı akıyor, değil mi?" diye fısıldadım sözlüme. "Baksana, son dört yılda hayatımda köklü değişiklikler oldu ama hepsi o kadar güzel ki... Bu huzur dolu anların bir gün bozulmasından çok korkuyorum Poyraz."
Sözlerim bitene kadar beni büyük bir ilgiyle dinledi. Ardından başını yavaşça bana çevirip alnıma naif bir buse kondurdu ve derin bir bakışla gözlerimin içine daldı.
"Hayatımızda bundan sonra iyi ya da kötü neler olacağını bilemem ama bu anların bozulmaması için çok dua ettim Dilrubam." Derin bir nefes alıp bakışlarını uçsuz bucaksız denize çevirerek devam etti: "Ben yıllar önce bir yuvayı kaybettim... Şimdi seni bulmuşken, bu güzel anlar yarım kalmasın diye her an şükrediyorum."
“Önümüzdeki yıllar bize ne getirirse getirsin, ben hep senin yanında, tam solunda olacağım. Hayalini kurduğumuz her şeyi birlikte gerçeğe dönüştürmek için çabalayacağım.”
Poyraz'ın bu sözleri beni o kadar derinden etkiledi ki, gözlerimin dolmasına engel olamadım. İçimde taşan bu yoğun duygularla gözlerinin en derinlerine bakıp, onu ne kadar çok sevdiğimi bir bakışımla anlasın istedim. Aynı sonsuz bağlılığı onun bakışlarında da görünce daha fazla sessiz kalamadım. Ona olan sevgimi dile dökmekten bir an bile çekinmeyerek, dudaklarımdan dökülen o tılsımlı sözlerle aynı anda:
“Seni seviyorum,” dedik.
Sesimiz birbirine karışmış, tek bir itirafa dönüşmüştü.
Bazı yaralar, sadece sevgiyle sarılmak için açılıyordu. Geçmişin üzerimize düşen tüm gölgelerine inat; geleceğimizi kendi ellerimizle aydınlatmak için heybemizde yeni umutlar, dilimize ise bitmek bilmeyen dualar ekledik. Birbirimize verdiğimiz en güzel söz ise yine sevgi oldu.
“Bu an ve yıllar sonra yaşayacağımız her an, sana sözüm olsun sevgilim... Seni ne kadar çok sevdiğimi söylemekten asla vazgeçmeyeceğim.”
..SON..
Bu bölümün, hikâyemizin finali olacağını aslında ben de öngörmemiştim. Ancak bu "çerezlik" yolculuğu, tadında bırakmanın ve anıların en güzel yerinde noktalamanın daha doğru olacağına inandım.
Çul Çürüten, yazmaya acemice bir heyecanla başladığım ama zamanla ruhumun sığınağı haline gelen o huzurlu liman oldu. En sıkıntılı anlarımda kelimelere tutundum; her bir karakterin kalbine kendimden ve sevdiklerimden birer parça bıraktım.
Şimdi bu ilk göz ağrıma son sözü yazarken, içimde tarifsiz bir duygu yoğunluğu var. Ama biliyorum ki; bu bir veda değil, sadece bir mola. Artık kalemim daha keskin.
Hatalarımdan öğrendiklerimle cebim dolu.
Yeni hikâyeler için içim kıpır kıpır.🥰🌸
İnşallah çok yakında yepyeni kitaplarda, bambaşka serüvenlerde tekrar kucaklaşacağız. ☺️ Bu yolda bana eşlik ettiğiniz, o güzel yorumlarınızla kalemime güç verdiğiniz için her birinize teşekkür ederim. 🤩
O zaman son yorum ve düşüncelerinizi buraya alayım lütfen 🔜
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.6k Okunma |
2.73k Oy |
0 Takip |
30 Bölümlü Kitap |